26 Eylül 2013 Perşembe

O ESNADA YAŞANAN DİĞER ŞEYLER

O gün kar gibi beyaz olan Microsoft Word sayfasının karşısına geçmiş, dergi için kaleme alacağım yeni yazının konusunu düşünürken epey bir şey oldu.

O gün kar gibi beyaz olan Microsoft Word sayfasının karşısına geçmiş, dergi için kaleme alacağım yeni yazının konusunu düşünürken epey bir şey oldu.
Üçüncü katta yenen bir öğle yemeğinde bir sosyolog birden bir kadın tanıdı ve ona aşık oldu. Beşinci katta hala uyumakta olan biri yatağından düşerek yeni güne sert bir “merhaba” dedi. Bodrum katındaki apartman görevlisi karanlıkta tuhaf bir şey gördüğünü sandı. Birinci katta yalnız yaşayan kadın geçen yıl ölen kocasının duvardaki siyah beyaz resmini çıkarıp onun yerine bir takvim astı. Yedinci katın sol tarafındaki evde uğursuz bir hayalet dolandı. Sekizinci katın sol tarafındaki evde oturan adam “Yeni kiracılar” diye düşündü. Onuncu kattaki çocuk televizyonun sesini biraz daha açtı. Hemen alt katındaki evde çayını yudumlamakta olan kadın, üst kattan gelen can sıkıcı şarkının cılız sesini duydu. Asansör üçüncü katla dördüncü kat arasındaki boşluğu çıkarken içindeki adam aynadaki solgun suratına baktı ve dünkü bu vakitte orada olmayan kırmızı bir leke gördü. Apartmanın hemen dışında bir taksi şoförü kendisini çağıran müşterinin hangi binadan çıkıp geleceğini sabırsızlıkla beklemeye başladı. Apartmanın diğer tarafında bir kadın kaybolan çocuğunun dönmesini endişeyle bekledi, bu geri dönüş için on üç yıl geçmesi gerekeceğini bilmiyordu. Yandaki terk edilmiş gibi görünen tek katlı eski ev aslında terk edilmemişti ve zorla oraya kapatılan bir kadının gömleği hiç tanımadığı bir adam tarafından çekiştirerek yırtıldı. Semtin biraz ilerisinde, şehrin başka bir köşesinde bir çocuk bakkaldan aldığı gazetenin kuponla ne hediye ettiğini görmek için gözlerini sayfada gezdirdi, az sonra cahil bir adamın sürdüğü kamyonetin altında kalıp ölecekti. Kamyonetin üç araç önündeki otomobili süren kadınsa sevdiği adamdan ayrılmanın verdiği hüzünle ağladı. Ağlayan kadının korna çaldığı dikkatsiz yaya, eve gidince izleyeceği dizinin verdiği sevinç nedeniyle acele etmesinin pişmanlığını yaşadı. Benim bunları yazdığım odadan kilometrelerce uzaktaki başka bir şehirdeyse, kişilik özellikleriyle ilgi alanları benimkine çok benzeyen ve hep tanışmak istediğim ruh ikizim buna benzer bir yazı yazarken “Acaba şu anda kilometrelerce uzaktaki başka bir şehirde, kişilik özellikleriyle ilgi alanları benimkine çok benzeyen ve hep tanışmak istediğim ruh ikizim de buna benzer bir yazı yazıyor mu?” diye düşündü.


Artık yazıma başlamam gerektiğini hatırlatırcasına beyaz ekranda yanıp sönmekte olan sabırsız imleç beni uyarırken, bulunduğum odanın beton duvarlarının ötesindeki sonsuz dünyada yaşanan karmaşayı bilmiyordum elbette. Sadece tahmin edebiliyordum. “Yazar tıkanması” dedikleri bu muydu? Biraz hava almak için dışarı çıkmalı, havayla birlikte bu ayın dergilerini de alıp yazıma başlamak için odama geri dönmeliydim. Ben de aynen öyle yaptım. Önce odamdan, sonra evimden, sonra da apartmanımdan dışarı çıktım. Dergileri almak için terk edilmiş gibi görünen tek katlı evin yanındaki markete gidiyordum. O sırada yanımdan geçen adam ben asansördeyken bir kadın öldürmüştü, ama bana öyle beklemediğim bir anda başıyla eğilerek nazik bir selam verdi ki, ben bu imajı ancak New York uçağına yetişmeye çalışan bir beyefendiye yakıştırdım. Hemen aynı şekilde karşılık verdim. Belki o da beni caddede yeni açılan kafeye giden tipik bir genç olarak görmüştü, ama aslında ben ondan ilham alan yetenekli bir gençtim. Haberi yoktu.
Nihayet dergilerimi aldım. Şimdi yazımı yazmaya başlayabilirim. Ama ileride bir kamyonet bir çocuğa çarptı sanırım. Birileri polisi arasa iyi olacak.
Not düşümü: Dergi derken, Kafa Dergi değil bahsettiğim, geçen hafta bugün yazmaya başladığım Üniverzete. İlk yazılarım bu ve şu.
 

21 Eylül 2013 Cumartesi

MAGAZİNİN HALET-İ RUHİYESİ

CUMARTESİ CUMARTESİ BİR BEN KALDIM...

"Muhteşem Yüzyıl'da oynamayan bir ben kaldım!" demeyen...

Şeyda Coşkun'la sahilde iki ileri bir geri yürümeyen...

Gazetede köşe yazmayan...

Sabah saat 7'den sonra uyumayı beceremeyen...

Kebapçı açıp lahmacunla poz vermeyen...

ÖNCEKİ SAYFADA BAŞLAYAN "A.Ş.K.", SONRAKİNDE BİTMİŞ!

Bugün bu yazıyı yazmak için bilgisayarımın başına geçmeden hemen önce ellerimi boyadan simsiyah yapan gazetemi açmış, her puntodaki yazıları didikleyerek, bir yandan televizyona göz atarak bir yandan çayımı yudumlayarak keyif içinde okuyorum. "A.Ş.K." dizisinin oyuncusu Aslı Tandoğan ile dizinin tanıtımı adına röportaj yapmışlar, buraya kadar güzel. Aynı gazetenin sonraki bir sayfasında, yine "A.Ş.K."ta oynayan Kaan Urgancıoğlu hakkında Asmalımescit'te görüntülenmesiyle ilgili o klasik haberlerden yapmışlar, bu da güzel. Ama şu cümleye bir bakın: "Kaan Urgancıoğlu, uzun bir aradan sonra ekrana dönüyor. ... Uzun süredir herhangi bir projede yer almayan Urgancıoğlu ayrıca yakında yeni bir diziyle ekrana döneceğini söyledi." Hoppala! E az önce "A.Ş.K"tan bahsediyordunuz, Urgancıoğlu da bu dizide oynuyor, niye yazmıyorsunuz? Sanki henüz netleşmemiş bir projede rol alacakmışçasına "yeni bir dizi" diye geçiştirmişler. Desenize "A.Ş.K." diye veya ona sorsanıza "Hangi dizi?" diye. Gazetelerin ve dergilerin muhabirlerinin/yazarlarının birbirlerinin yazılarından daha çok haberdar olmaları lazım. Kaldı ki dizi haftaya başlıyor. Başlayan bir iş hakkında detay vermek gerekmez mi?

KAÇ YILLIK "KAMURAN", OLDU "KAMRAN"!


Reşat Nuri Güntekin'in pek ünlü romanı (aslında önceleri oyun olarak yazmış) olan "Çalıkuşu" da "televizyona uyarlanan edebiyat eserleri" sınıfına girdi, biliyorsunuz. Romanı okumayanlar bile Feride'yi ve Kamuran'ı bilirler. Ama bugün gazetedeki röportajda kaç yıllık Kamuran'ı "Kamran" diye yazmışlar. Acaba yanlış yazım mı, diye baktım ama yok ısrarla "Kamran" deniyor. Şu yazımda yeni sezonun dizileriyle ilgili bir şeyler yazmıştım, orada yine bir romandan uyarlanan "Fatih/Harbiye"den ve Şinasi'den bahsetmiştim. Dizi günümüzde geçmesine rağmen isimler korunmuş yani, bunu demek istemiştim. Kaldı ki "Çalıkuşu" kendi döneminde geçiyor. Ama koskoca "Kamuran"ı "Kamran" yaptılarsa vardır bir bildikleri...

HEPİMİZLE BİR GÜZEL DALGA GEÇMİŞ!

Cameron Diaz, İtalyan dergisi "F"e verdiği röportajda öyle bir şey söylemiş ki, meslektaşlarıyla resmen dalga geçmiş: "Evlenirsem boşanmak için zaman kaybederim ve bu bana göre değil." İki hafta evli kalıp boşananlara duyururcasına... İyi demiş!

DİZİLERİMİZE NAZAR DEĞDİ


Bu sezon dizilerimize nazar değdi, malum.

"Muhteşem Yüzyıl"daki Hürrem rolü ile hem saraya hem de gönüllerimize taht kuran sıcak, sempatik, samimi, doğal, içten, televizyonların örnek ismi Meryem Uzerli gitti; onun yerine Hürrem olarak Vahide Gördüm geldi.

"İntikam"daki Rüzgar rolü ile dizinin yakışıklısı, jönü, sempatiği, karizmasıyla konuşulanı Nejat İşler gitti; onun yerine Rüzgar olarak Yiğit Özşener geldi.

"Umutsuz Ev Kadınları"ndaki değişiklik belki de denklemin sağlamlığından ötürü göze batmadı, sırıtmadı, izleyiciyi somurtturmadı. Dizinin en sevdiğimiz karakterlerinden biri olan Zeliş'i canlandıran Evrim Solmaz yeni sezonda yok. Peki diğer dizilerdekinden farklı olarak ne yapıldı? Solmaz'a çok benzeyen yeni bir Zeliş mi bulundu? Hayır. Senaryoya son derece uyan bir "bahane"yle Zeliş diziden çıkarıldı, onun yerine Gülşah geldi. Yani Gülşah'ı canlandıran Deniz Uğur. Bu da dizinin "beyin takımı"nda "Desperate Housewives"tan isimler olmasıyla sağlandı, hiç kuşkusuz. Kim bilir? Belki senaristler yine göze batırmadan, seti de özleyen Solmaz'ı Zeliş olarak yeniden karşımıza çıkarır...

JÜRİ DEĞİŞİKLİKLERİ, "TAZELEME" ÇALIŞMALARI
 


Bir sezon bitip bir başka sezon başlarken değişen yalnızca dizi oyuncuları mı? Hayır! Bakınız "O Ses Türkiye"de de jüride yarı yarıya bir değişiklik var. Hülya Avşar ve Mustafa Sandal yeni sezonda jüri koltuğunda değiller. Hadise ve Murat Boz ise yine karşımızdalar. Şimdi. Bu iyi bir taktik mi? Seyircinin en sevdiği isimleri koruyup diğerlerini çıkartmak, bu arada jüriyi de "tazelemiş" olmak. "O Ses Türkiye" için bu geçerli değil, çünkü Avşar ve Sandal da jürinin en kıymetlilerindendi. O zaman? Salt bir "tazeleme" çalışması. Yeni gelen Ebru Gündeş ve Gökhan Özoğuz'a itirazım yok, ama bence jüri ya baştan aşağı değişecekti ya da tamamen aynı kalacaktı. "Yetenek Sizsiniz Türkiye"de de yine böyle bir şey oldu, gerçi ona alışığız. Ama böylesi bana sadece itici, kanal değiştirici, kaçılası geliyor... 

19 Eylül 2013 Perşembe

MAVİ YAZDAN SARI SONBAHARA



"Üniverzete" için yazdığım ilk yazı:

Kırk beş derece sıcağıyla tatil beldelerini oraların insanına bırakarak koca yaz ayına noktayı koyduk. Bu yaz neler yapmadık ki? Bol bol yüzdük. Yepyeni koylar keşfettik, sanki oraya giden ilk kişi bizmişiz gibi mutlu olduk. Kitaplarımızı kuma düşürdük, kulaklığımızı güneş kremine buladık, telefonumuzun ekranına tuzlu ellerimizle dokunduk ve şimdi, sonbaharın sarı yaprağına alışmamız biraz sancılı olacak gibi. Peki yazın kumdaki ayağının fotoğrafını çekmeyen, sosyal ağlarda paylaşmayan, altına da "Güneş damlar içime..." yazmayan kaç kişiyiz?

Ben tam bir “yaz delisi”yim! Herkes sıcaklardan kaçarken, ben “Havalar ısınsa da neşemizi bulsak!” diye ortalarda geziniyorum.

Güneş, deniz ve kum için kelimenin tam anlamıyla heyecanlanan; sıcak havalarda neşelenip bulutlu günleri yaz mevsiminin hayalini kurarak geçiren; yazın bile sıcak suyla duş alan; Marmaris, bisiklet ve palmiye gibi şeylerin düşüncesine bile sevinç çığlıkları atabilen biriyim. Ama zamanı durduramıyoruz. Yaz tüm güzel anlarıyla bitip geriye dönüp bakılacak anılara dönüştü ve yeni mevsim çoktan geldi. Zaten benim gibi bir “yazcı”ya bile sonbahar dergilerini kucaklayıp buz kesmiş ayakları kalorifer peteklerine sokma, kestaneci amcanın önünden geçerken o müthiş kokuyla kendinden geçme, battaniyenin altına girip orada kalma, kafaya düşen sarı yaprakla tebessüm etme gibi “sonbahar arzuları” gelmişse bilin ki sonbahar gerçekten de gelmiştir.

Yapacak bir şey yok: “Akdeniz akşamları bir başka oluyor”lar sona ersin, “Karlar düşer, düşer düşer ağlarım”lar başlasın!
Evet, yaz bittiğine göre konumuz sonbahar. Tamam da yaza daha şimdiden hasret kalmış, gelecek yazı iple çekmeye başlamış, hatta Marmaris’e “kış uykusuna yatmadan önce” ilk fırsatta yeniden gidebilmek için bilet bakmaya koyulmuş biri olarak sonbaharın nesini anlatacağım? Eğer yaz olsaydı o kadar çok şeyden bahsederdim ki… Sonbaharın kasvetli havasından, nezleli insanların yanında hemen sulanan gözlerden, kaldırımda yürürken yoldan geçen arabanın üstümüze sıçrattığı çamurlu sudan veya “gece gibi bir gün”e uyanmaktan hiç mi hiç bahsetmek istemiyorum.
Bu biraz da bizim hatamız aslında. Sonbahara “hüzün mevsimi” sıfatını taktığımızdan beri uğraşıyoruz bu sorunla. Hep ayrılık şiirlerinden mi bahsedeceğiz sanki? Hazır aşk da yokken değerini bilmek, sonbahara “siyah ayrılık” gözlükleriyle değil de “pembe aşk” gözlükleriyle bakmak, bu mevsimin güzelliklerinin tadını çıkarmak lazım.
Mesela tatilciler için şehre dönüştür sonbahar, sonra da sorumluluklara. Zaten şehirde kalmış olanlar içinse okula, işe alışmak daha kolaydır.
Sokaklar tekrar kalabalıklaşır. Sosyalleşmek için bundan iyisi yoktur. Yeni açılan kafelere gidersin, şirin bir kahvaltı yaparsın. Ara sokaklardaki küçük kitapçıları keşfedersin. Bu nostaljiye de ihtiyacım varmış, diye düşünürken o gittiğin küçücük kitapçının yaşlı sahibinin elinden bile akıllı telefonun düşmediğini görüp şaşırırsın. Bizimki ihtiyaç da onunki değil mi?
Başka bir pencereden baktığınızda ise gerçekten de yalnızlıktır sonbahar. Göz göre göre yalnızlaşma. Her gün “kalk-işe git-eve gel-yat” şeklinde bir sonraki yaza/molaya dek tekrarlayacağımız bir rutindir. Sokaklarda her bir metrekareye on akıllı telefon düşme mevsimidir.
Sonbaharın en sevdiğim tarafı da “yeni sezon”un başlayacak olmasıdır. Hem sezon finali vermiş olan bizler için, hem de sektör için. Malumunuz Eylül ayı, başlangıçlar ayı. Televizyon ekranlarında bir sürü dizi ve program başlar, sinemalar yeniden canlanır, tiyatrolar perde açar… Edebiyat dünyası ve müzik piyasası da hız kesmeyip hareketliliğini sürdürür. Hele şimdi bir de Bienal var, o gidebilen için bambaşka bir şans. Kısacası “kültür ve sanat etkinliklerine aç” biri için pek çok güzel şey olur.
“Demedi demeyin” diye bir not düşeyim hemen: “Perşembe dizim” diyerek sahiplendiğiniz ve uğruna dost meclislerini ektiğiniz diziniz bir bakmışsınız hop diye pazartesi gününe, olmadı salıya, oradan pazara alınabilir. Bu arada saati de değişebilir. Bu nedenle siz siz olun dizi gününe ve saatine kesinlikle bağlanmayın, değişkenliği estetik operasyon geçirmiş bir surat gibi incecik bir gülümsemeyle karşılayın. Kafanızdan istediğiniz düşünce geçebilir tabii!
Evet, ilk yazımda lafı fazla uzatıp da sizleri sıkmayayım. Daha “üniversite”ye başlamadan “Üniverzete”ye başlamış olmaktan çok mutlu olduğumu ekleyeyim. Bundan sonra daha sık görüşmek üzere, hepinize kendi hayat hikayenizin başrolünde mutlu bir sezon geçirmenizi diliyorum!

16 Eylül 2013 Pazartesi

SİNEMALARDA HANGİ FİLMLER VAR?

Çok iyi iki dostun yolları 1960'lar Londra'sında nasıl ayrılır? Ünlülerin özel eşyalarını çalma takıntısının sonu nedir? Bir psikologla bir katilin mücadelesi nerede biter? Eylül ayı sinemalarda yine en güzel filmlerin ayı. Seçtiklerimse izlemek istediklerimden sadece üçü. Woody Allen başka yazıya!
Ginger & Rosa / Bir Hayalimiz Vardı: Sally Potter, adını hep duyduğum ancak filmleri ülkemiz sinemalarında pek gösterilmediği için bir türlü izleyemediğim başarılı ve ödüllü bir yönetmen. Yeni filminin buralarda da vizyona gireceğini duyunca, merakla yaklaştım. Konusu ilginç ama önce şunu söylemek istiyorum: Bizim sinemacı çevirmenlerimizin adeti midir filmin orijinal adını katletmek? Tercümeleri birebir yapamıyorsunuz hadi neyse de, özel isimden oluşan filmin adını değiştirmek niye? Oldu olacak filmi de siz çekin! Senarist "Ginger & Rosa" demiş, siz niçin yeni bir isim takıyorsunuz? Ama neyse, "Ginger & Rosa/Bir Hayalimiz Vardı"nın detaydaki bu sitemleri hiç hak etmeyen güzellikte bir hikayesi var. Potter, senaryosunu da yazdığı bu duygusal filmde iki genç kızın hayatını anlatmış. Çok iyi iki arkadaş olan Ginger (Elle Fanning) ve Rosa (Alice Englert) 1960’ların Londra’sında Küba füze krizinin de gündemde olduğu günlerde siyaset ve felsefe gibi konularla ilgileniyorlar. Çok geçmeden dostlukları bir çıkmaza giriyor. Filmdeki sürprizleri açık etmemek adına fazla bilgi vermiyorum, internette dahası mevcut. Bu ayın en güzel filmlerinden biri bu gibi. 6 Eylül'de gösterime giriyor.
Filmin başrollerini Elle Fanning ve Alice Englert paylaşıyor. Ayrıca Alessandro Nivola, Christina Hendricks, Timothy Spall ve Annette Bening de rol alıyor. Hendricks adı size bir yerlerden tanıdık geliyorsa, o yerin "Mad Men" olduğunu hemen belirteyim.
Fısıltı mecmuası: Elle Fanning gerçekte daha küçük olduğu halde filmde on altı yaşındaki Ginger’ı canlandırmış.
The Bling Ring / Pırıltılı Hayatlar: Yönetmen ve senarist koltuğunda Sofia Coppola’nın oturduğu "The Bling Ring/Pırıltılı Hayatlar" ünlülerin evlerini soyan bir çetenin öyküsünü anlatıyor. "Harry Potter"dan tanıdığımız Emma Watson'un filmin görselleriyle ne kadar da büyümüş olduğunu görüyoruz. Filmde onun yanı sıra Taissa Farmiga, Leslie Mann, Israel Broussard ve Katia Chang de rol alıyor. 13 Eylül'de vizyona giriyor.

Fısıltı mecmuası: Film gerçek bir olaya dayanıyor. Ünlülere ve eşyalarına karşı takıntıları olan bir çete gerçekten de Paris Hilton, Megan Fox ve Orlando Bloom gibi isimleri hedef almış.
Alex Cross: James Patterson’ın yarattığı Alex Cross’un üçüncü beyazperde macerası bu ay vizyonda... “Kiss the Girls / Kızları Öp” ve “Along Came a Spider / Örümceğin Maskesi” adlı filmlerde Cross’u Morgan Freeman canlandırmıştı. Bu filmdeyse onun yerini Tyler Perry alıyor. Psikolog ve dedektif Cross, bir katilin peşine düşünce macera başlıyor. Filmdeki katilin “Lost” ile hayran kaldığımız ama sonra dizi uzayınca sivilcelerine bakmaktan sıkıldığımız Matthew Fox olduğunu belirteyim. Rob Cohen yönetmenliğindeki film, 20 Eylül’de vizyonda. Bir de demeyeyim demeyeyim diyorum ama, üstte tanıttığım "Ginger & Rosa"ya uyduruk bir ad taktınız da, "Alex Cross" niye aynen kaldı çevirmenler? Yani bu işin kesin bir kuralı yok mudur? Her şirket kafasına göre mi takılmaktadır?
Fısıltı mecmuası: Filmin uçaklarda gösterilmesine aileler karşı çıkmış.

12 Eylül 2013 Perşembe

YENİ DİZİLERİN TAHMİNİ ÖMÜRLERİ: KAÇ SEZON SÜREBİLİRLER?

Bir sezon daha başlıyor! Bazıları ekranlarla buluşan bazıları buluşmak için gün sayan ama sonuç olarak bağımlısı olacağınız yeni dizilerin tahmini ömürleri: Kaç sezon sürebilirler?


Bence "Kayıp": Bir önceki yaz mevsiminin tüm sıcaklığına inat izlediğimizde içimizi ürperten ve bir sonraki sahnesini iple çektiğimiz "Çıplak Gerçek" adında bir dizi vardı, hatırlıyor musunuz? Hani Hazal adında bir kız kaybolunca onun nerede olduğunu bulmak için ailesi, arkadaşları ve polisler arasında bir ilişkiler ağı başlamıştı falan. Oyuncu kadrosunda kusur yoktu, senaryo ve çekimler çok iyiydi. On altı bölüm sürmüştü; ama ne on altı bölüm! Sonuç olarak dizi tadını damağımızda bırakarak ve bitmesi gereken yerde bitmişti. İşte "Kayıp" da, buna benzer bir polisiye örgüsüne sahip. Bu yeni dizide de zengin bir ailenin oğlu olan Kerem'i bir gece polisler götürüyor ve ondan bir daha haber alınamıyor. Sonrasında da tıpkı "Çıplak Gerçek"teki gibi aile ve polis dayanışması ya da ilişkiler ağının gelişmesi gibi durumlar yaşanıyor. Dizinin oyuncu kadrosu çok güçlü: Özellikle Aslı Enver ve Dolunay Soysert tam da böyle bir dizi için seçilebilecek iki isim. Mete Horozoğlu, İlker Kaleli ve Kaan Taşaner de dizide karşımıza çıkacak. Kaleli'yi geçtiğimiz sezon bir başka "kayıp"ta daha izlemiştik: "Kayıp Şehir"de.

Bence kaç sezon: Yukarıda verdiğim "Çıplak Gerçek" örneğinde de gördüğünüz gibi polisiye veya gerilim türünde ilerleyen, yani er ya da geç bir yere bağlanması gereken dizilerde "uzatmalar" izleyiciye hiç de cazip gelmeyecektir. Aşk faktörünü kullanarak hikaye bir yere kadar daha devam ettirilebilir, ama reytingler düşünce dizi yayından kaldırılabilir (Bu ekranlar böyle işleri çok gördü). Bence "Kayıp"ın ömrü gösterişli bir 1 sezon. Bu dizi için 2. sezon ilk sezonun güzelliğini unutturabilir.


Bence "A.Ş.K.": Konusu bu zamana kadar izlediğimiz dizilerden pek de farklı olmayan, oyuncu kadrosunda da farklılaşma yoluna gitmeyen bir dizi. Hazal Kaya ve Hakan Kurtaş'ın çok başarılı oyuncular oldukları kesin, ama bu dizi için daha taze ve izleyicinin görmekten bıkmayacağı yüzler seçilebilirdi. Oyuncu kadrosunun en iyi yanı Aslı Tandoğan'ı uzun bir aradan sonra sevenleriyle buluşturması. Diziyi Tandoğan kurtaracak. Ve tabii ki Nebahat Çehre... Çok doğru projelerde rol alıyor. Dizinin adı da o kadar sıradan ve "pembe dizi" tadında ki, bir değişiklik olsun diye harflerin arasına noktalar konulmuş. Ama Azra, Kerem ve Şebnem'in isimlerinin baş harfi olduğu düşünülürse, aynı zamanda üstünde düşünülmüş bir isim bu.

Bence kaç sezon: Bence böyle bir dizi, kadrosunda da böyle isimler varken 2 sezon sürebilir. Ama tadını kaçırmasındansa 1 sezonda bitmesini tercih ederim.



Bence "Fatih/Harbiye": Peyami Safa'nın kitabından uyarlanan dizi, görünen o ki bu sezonun en önce başlayan edebiyat uyarlaması. Ancak dizi bence en büyük hatayı baştan yaptı: Romanın geçtiği döneme değil de günümüze uyarlandı. Zaten kitabın çıkış noktası Fatih ve Harbiye semtlerindeki yaşam farklılığı; bu dizi Boğaz'daki yatlarda ne kadar ilerleyebilir ki? Neriman ve Macit tamam da, günümüzde Şinasi adında birine de pek rastlanmıyor. Neslihan Atagül, Kadir Doğulu ve Yunus Emre Yıldırımer dizinin başrollerinde.

Bence kaç sezon: Bana ancak 1 sezon sürebilir gibi geliyor. Eğer bir dönem işi olsaydı, rahatlıkla 2 sezon sürebilirdi. Ama Fox başlayan dizilerini hemen bitirmiyor, bu nedenle yine 2 sezon sürebilir.


Bence "Görüş Günü Kadınları": Bu zincirleme isim tamlaması, başta biraz zorlama gibi duruyor. Ama dizinin adı, konusuyla bir düşünülünce çok da uygun olmuş. Yakınları hapse girince, geride kalanların hayatlarının kesişmesine yönelik bir dizi bu. Oyuncu kadrosu da ekranın sevilen isimlerinden oluşuyor: Yıldız Çağrı Atiksoy, Şenay Gürler, Nesrin Cavadzade ve Semra Dinçer. Her biri, kendi rollerinde çok başarılı ama ben özellikle Cavadzade'nin sahnelerini beğeniyorum. Onu birdenbire Audrey Tautou'ya benzettiğimi fark ettim. Ama bir yandan da bu benzetmeyi ancak ben yapardım, diye düşünüyorum. Çünkü kime dediysem hiç benzemediğini söylüyor!

Bence kaç sezon: Hapisle değil de dışarıdakilerle daha çok ilgilenirse, 2 sezon sürebilir.



Bence "Ben Onu Çok Sevdim": Dizinin en büyük sürprizi başroldeki Birce Akalay sanırım. Akalay uzun süre "Yer Gök Aşk"ta "oyalandıktan" sonra nihayet başka bir diziyle ekranlara döndü. Yeni görüntüsüyle rolüne çok da yakışmış. "Başvekil Adnan Menderes'in eşi ve aşkı arasında kalmasının o yıllardaki siyasi süreç çerçevesinde anlatılacağı" dizide İdil Fırat da rol alıyor. Adnan Menderes'i ise sona sakladım: Mehmet Aslantuğ! Dönem dizilerinde
oynamak Aslantuğ'un şansı mıdır şanssızlığı mı bilinmez, ama ben onu hala "Hanımın Çiftliği" ve "Veda"daki rolleriyle hatırlıyorum. Bu da eklenince, her şey iyice karışacak. Bu arada bu dizi geçen sezon başka bir kanalda başlayacakken son anda proje iptal edilmişti yanlış hatırlamıyorsam.

Bence kaç sezon: Başroldeki enerjik kadın oyuncular ve dönemin nostaljik tadı nedeniyle 2 sezon sürebilir. Ama Aslantuğ'un Fahriye Evcen'le oynadığı dizisi "Veda" beklenmedik bir anda "erken final" yapmıştı, bakarsınız bu dizi de böyle çat diye bitebilir.


Bence "Med Cezir": Daha ekranlarla buluşmadan yine yabancı bir diziden uyarlama ("The O.C.") olduğu duyurulunca, açıkçası başından soğudum. Başroldeki Serenay Sarıkaya yine "zengin aile kızı" rolüyle "Lale Devri"ndeki karakterini tekrar edecek gibi dursa da, Çağatay Ulusoy "fakir ve gururlu oğlan" için berbat bir seçim olsa da dizi arka plandaki oyuncularıyla kendini izlettirir gibi. Hele de Ay Yapım ve güçlü senaristler olunca, kafadan soru işaretleri kalkıyor.

Bence kaç sezon: Rahatlıkla 2 sezon sürer. Aman bir "Yaprak Dökümü" skandalı daha olmasın da (Harika bir 3 sezon geçirmiş olan diziyi sakız yapmışlardı)!


Başlayacak olan daha çok yeni dizi var, ama ben bu seçtiklerim hakkında yazı yazmak istedim. Eski dizilerdeki değişiklikleri de Kafa Dergi'nin başka bir sayısına saklıyorum.

9 Eylül 2013 Pazartesi

KAFASI KIYAK BİR YAZAR!


İsim: Kafası Kıyak
Meslek: Kitap
Sicil: 4/10
TL: 20
Bu yaz: Yanlışlıkla kuma düşürmedim, bilerek kuma attım!

Bir yazar, gerçek adını gizlemedikten sonra takma adla yazmasının bir anlamı var mıdır? Gerçi onu George Cockcroft olarak değil de, Luke Rhinehart olarak tanıyoruz. Hani kitapçıların çok satan raflarında "Zar Adam" kitabıyla uzun süre barınan yazar olarak. İşte "Kafası Kıyak" onun ülkemizde bu yaz çıkan son kitabı.

Bir kez daha anladım ki, bir kitap arka kapakta yazan süslü cümlelere aldanıp da satın alınmamalıymış. Korkmadan, ilk sayfalarından da orta sayfalarından da son sayfalarından da birkaç paragraf okuyup öyle almak gerekiyormuş.

Aslında ben bu sefer arka kapağa değil de, yazarın kitaplarının çok satmasına bakarak "Kafası Kıyak"ı almıştım. Ya kitabın adına ne demeli? Bizim çevirmenlerin işi işte! Daha çok satsın, daha çok ilgi çeksin diye özellikle şu günlerde dilimize yerleşen "Kafan öyle mi, kafan böyle mi?" cümlelerinden biriyle başlık oluşturulmuş. Oysa kitabın orijinal adını olduğu gibi Türkçe'ye çevirselermiş, bence çok daha etkileyici olurmuş: "Naked Before The World/Dünyanın Önünde Çıplak".

Hippi devriminin yaşandığı 60'lı yılların sonunda geçen "Kafası Kıyak", Katya adlı karakterin sanat eğitimi almak için Mallorca Adası'na gitmesiyle başlıyor. Güzelliğiyle herkesin dikkatini çeken Katya, ünlü İspanyol ressam Piccolo Londo yeni resim projesi için kendisinden yardım isteyince ilk başta çok seviniyor. Ama ressam ve asistanı çıplak çalışınca tereddüt yaşıyor. Kitap böyle başlayan ve böyle giden, ilk sayfalardan beri eğlenceli olduğunu hissettiren bir kitap. Ama yazar, okuruyla sanki dalga geçiyor. Örneğin diyaloglar tam ciddi gibi giderken, birden saçma bir şey oluyor. Yani yaşananlar gerçek mi değil mi belli değil gibi.

Kitapla ilgili en olumsuz eleştirimse karakterlerin kullandığı argonun ve her iki sayfada bir yaşanan cinselliğin rahatsız ediciliği. Kitaptaki nostalji atmosferinde abartılı, hatta biraz fazla abartılı duran bu konulara girmeye gerek var mıydı? Hayır. Bu kadarına da gerek yoktu be Luke Rhinehart!

7 Eylül 2013 Cumartesi

PEK ŞEKİLSİZ BİR ÜÇGEN!

Eylül yeni başlangıçlar ayıdır, dediysem de bir yere kadar!

Şu sıralar kafamın içi gerçekler ve kurgularla dolu. Her kurgunun gerçek hayatta bir yansıması olduğu hesaba katılırsa, vay halime elbette!

Bu yaz tatili benim için İstanbul-Marmaris-Trabzon üçgeninde geçti/geçiyor. Gerçi bunun pek şekilli bir üçgen olduğu söylenemez, çünkü üç merkez de ülkenin batı-güney-doğu olmak üzere ayrı yönlerinde konumlanmış durumda. Sızlandığıma bakmayın, bunlar güzel koşuşturmacalar aslında! Her yıl olduğu gibi bu yıl da tatil için Marmaris'teydim. O bir ayın sonunda üniversite kayıtları için İstanbul'a geldim, şimdi kayıt işlemleri ve sonrası için bir süre daha buralardayım. Daha sonra Trabzon'a yani evime geri döneceğim ve toparlanıp tekrar İstanbul'a geleceğim. Ama okullar açıldıktan hemen iki hafta sonra Kurban Bayramı olduğu için, büyük ihtimalle soluğu yine Marmaris'te alacağım. Kış uykusuna çeyrek kala Marmaris'te sonbaharın keyfi bambaşka oluyor.

Bir yandan da Kafa Dergi'nin Eylül sayısı için yazılar yazıp yayımlıyorum. Sonra Ters Düz var biliyorsunuz, 15 Eylül'de oradaki hikaye serim başlayacak. Karakterlerimi tanıttığım bir "Kim kimdir?" yazısı yazmıştım, son kez gözden geçirip onu yayımladım mesela az önce. Bir de yazılarımın linklerini blogun twitter hesabında paylaşmak işiyle yükümlüyüm, oradan takip edenler habersiz kalmasın diye. Kısacası yine dolu bir kafayla boğuşuyorum, ama bunları yapmaktan da son derece zevk alıyorum! Zevk almayan çeker mi hiç bu sıkıntıları?

En içten sevgilerimle, Mert...

4 Eylül 2013 Çarşamba

İÇERİKSİZ İÇERİK, TUTULMAYAN VAATLER


İsim: Dijital Çağda İçerik Yönetiminin Kuralları
Meslek: Kitap
Sicil: 3/10
TL: 24
Bu yaz: Yanlışlıkla kuma düşürmedim, bilerek kuma attım!

Eğer siz de benim gibi medya, reklam, pazarlama ve iletişim gibi yaratıcılığa dayalı işlere ilgi duyan biriyseniz "MediaCat" ve "Digital Age" isimleri size yabancı gelmeyecektir. İşte "Dijital Çağda İçerik Yönetiminin Kuralları" da bu dergilerin benim okumaya ilk kez fırsat bulduğum kitaplığından çıkmış bir kitap. Belki de başlangıcı yanlış kitapla yaptım.

Oysa kitabın adı, kapak tasarımı, arka kapakta yazılanlar ve yayımlayan firmalar oldukça tatmin ediciydi. Kitap günümüz "sosyal medyası"nda (Bana sorarsanız çok özenti bir kelime bu) nasıl takipçi bulunacağından pazarlama yöntemlerine dek ilginç başlıklar sunuyordu. Yani kitabın tanıtımlarında vadedilenler bunlardı. Ne var ki içerik vadedilenlerden çok daha yetersiz, basit ve herkesin bilebileceği türden çıkınca büyük hayal kırıklığına uğradım.

Özellikle kitabın ilk yüz sayfasında işin uzmanı olan yazarlarımız Ann Handley ve C. C. Chapman sürekli, "Bu kitapta size bilgilerimizi aktarıyoruz", "Çok tıklanacaksınız", "Kesinlikle işinize yarayacak", "Neler neler öğreneceksiniz", "Sosyal medyada bir numara olacaksınız", "Bu kitabı almakla çok iyi yaptınız" gibi cümleler kuruyorlar (Tabii bunlar benim sözlerim, onlar tam olarak böyle söylemeseler de benzer şeyler söylüyorlar). Yani kitabın asıl konusu bu tip "iyi ki bizi seçtiniz"lerle ve "çok doğru bir tercih yaptınız"larla yüz sayfa kadar geciktiriliyor. Ben de haliyle ana konuyu beklemekten epey sıkıldım.

Sonra bir de baktım ki, asıl konu diye bir şey yokmuş. Kitap böyle devam ediyor. Blog dünyasında zirveye ulaşmanın, twitter'da bir numara olmanın yollarını falan anlattığı yok. Yok derken elbette aktarılan birtakım bilgiler var; ama bunları günümüzde değil medyacılar, herhangi bir twitter kullanıcısı bile yutmaz. O derece bilinen şeyler üstüne yazılmış bir kitap yani.

"MediaCat" ve "Digital Age" sektörün zirve isimleri. Ama ben bu kitabı, belki de anlatılanları zaten her gün bloglarımda deneyimlediğimdendir, pek sıradışı bulamadım.

"Dijital Çağda İçerik Yönetiminin Kuralları" okurun radarına iddialı vaatler vererek girmeyi başarıyor, ama sonuç olarak bizleri pek de farklı bir içerikle buluşturamadan sönükleşiyor.

1 Eylül 2013 Pazar

MARMARİS YAZI, İSTANBUL YAZISI


Ben olanı aktarmayı değil, içerik üretmeyi seviyorum.

Gazetelerde çıkan bir röportajı duyurmak yerine kendi röportajımı yapıyorum. İnternetten bulduğum ev fotoğraflarını yayımlamak yerine bir dekorasyon dergisinin çalışanı gibi gidip ilgi çekici evlerin dosyasını oluşturuyorum. Seyahat eklerini tanıtmak yerine gezdiğim yerlerin gezi yazısını yazıp sizlerle paylaşıyorum. Roman yazıyorum, çizgi roman çiziyorum işte. Bunları söylemekteki amacım, bir farklılık yaratmaya çalıştığım ve konuyu da buradan Kafa Dergi'nin ilk sayısının başarısına bağlayacağım.
Derginin daha 1 Ağustos’taki ilk yazısı o gün 1042 kez tıklanmış. Hiç sevmem böyle rakamlar vermeyi, bu kadar yorum yapıldı veya şu kadar tıklandı demeyi ama gerçekten şaşırdım kaldım! Kim girmiş olabilir ilk günden? Bilenler tabii. İyi de bilenler kim: Ailem ve eski blogumdaki birkaç kemik takipçim. Aileme ölçüm yapacağımı söyleyip girmemelerini tembihlemiştim. Yani sitemi ziyaret edenler hiç tanımadığım insanlar. Kafa Dergi sevilmiş olacak ki, ünü yavaş yavaş yayılmaya başladı. Ay boyunca yorumlar yapıldı, istatistikler arttı. Aynı "kafa"dan kişilere ulaşabilmek çok güzel tabii.
Blog dünyasından, hiç tanımadığım, ilk kez yaptıkları yorumlarla tanıdığım bir sürü kişi oldu! Teşvik edici ve mutluluk verici şeyler yazdılar. Ben tanımadığım insanlara hep "siz" diye hitap ederim, ama onların "sen" diye seslenmelerini bir kabalık değil tam tersine sıcak, samimi ve açık sözlü olmalarına bağlıyorum. Doğallıklarını hissediyorum. Gerek buradaki yazılarımın yorum kısımlarına gerek Kafa Dergi'nin gmail'ine çok yorum geldi. Gmail'e gelen yorumlara, sorulara, beğenilere hemen cevap veriyorum ama bloguma yapılanlara cevap vermek istemiyorum. Çünkü eğer on yorum varsa benim cevaplarımla yirmi yoruma çıkıyor ve bu da bana hileli, fazla yorum yapılmış diye gösteriyormuşum gibi geliyor. Böyle yapan bloglara da sitemim yok, sadece ben bu tercihten yanayım. Zaten bence bu bloglardaki kodların hatası. Blog sahibinin yaptığı yorum, yorum olarak adlandırılmayıp yorum sayısında artışa sebep olmamalı. O yüzden siz cevap bekleyen sorularınızı gmail'e gönderin, hemen yanıtlayayım. Çok da mutlu oluyorum cevap yazarken. Hepinize teşekkür ediyorum beni şaşırtan bu desteğiniz, ilginiz için. İlk sayımdaki konularımı hatırlatmak istiyorum.

Ayraçlar da insan! Ayraçlar ve kitaplar üstüne bir yazı... Ayın son yazısı. Devamı bu ay!
Tayfun Pirselimoğlu "Kim"in peşinde? Röportaja ilgi tahmin ettiğimden de büyük oldu.
Neşeli bir kişiliğin çatı katındaki dünyası! Kafa Dergi'nin en beğenilen bölümlerinden biri bu oldu hiç şüphesiz... Maison Française, Elle Decor ve InStyle Home gibi ev dergilerinde asla göremeyeceğiniz evler Kafa Dergi’nin ev ve dekorasyon bölümlerinde yer almaya devam edecek.
Bu canavarlar çok sevimli! İlk film yorumu geldi, devamı geliyor!
En iyi 7 komik Marilyn filmi (Sahnelerle ve repliklerle) Biraz uzun mu oldu, diye düşünürken sinemaseverler güzel  bir derleme olduğuna ilişkin mesajlar yollayınca rahatladım.
Heyecan! 1 Ağustos olur olmaz gece 00.00'da yolladığım yazı... Nasıl zor beklediğimi siz anlayın! Bundan sonra editör bölümündeki yazılarımı her ayın ilk günü 00.00'da yayımlayacağım, dikkat edin. Bu yazım üstte de bahsettiğim gibi çok tıklandı ve sıcak yorumlarınız içimi ısıttı.

Sizlere bunları Marmaris'ten yazıyorum, ama siz okurken ben üniversite kayıtları için İstanbul'a gidiyor olabilirim. İlk blogumu sekizinci sınıfın sonunda açıp lisenin dört yılında, on ikinci sınıfın yaz tatiline kadar devam ettirdim. Yani bu yaz tatiline, Haziran'da Kafa Dergi'yi ve Ters Düz'ü açana kadar. Şimdi üniversiteyi kazandım. Bunları niçin söyledim? Yorumlarda ve gmail'de çok sorulmuş hangi okulda okuduğum, hangi bölümde olduğum. Üniversite başlasın, onu da yazacağım. Bölümüme ilişkin tahminleriniz varsa beklerim, bakalım en yakın tahmin kimin olacak?

Bir de Kafa'nın formatı çok beğenilmiş, tasarımı hem şık hem işlevsel bulunmuş. Hepsiyle çok uğraştım ve uğraşmaya devam ediyorum. Bilgisayar başında ben de böyle şeylere vakit harcıyorum. Yazmaya, çizmeye, klip yapmaya, bloguma. Ters Düz'ün formatı da hoşa gitmiş, hikaye henüz başlamamasına rağmen. Bu hikaye hem okunur hem izlenir: Televizyon dizisi gibi bölüm fragmanı yayımlayıp bölümü hikaye şeklinde verme fikrim yaratıcı bulunmuş, teşekkür ediyorum. 15 Eylül'de ilk bölümü yayımlayacağım, bakalım beğenecek misiniz?  Formatımı herkes beğenir umarım, çok ama çok uğraşıyorum. Ters Düz'le ilgili yazılar, çizimler, dosyalar, trailer'lar, videolar ve tabii ki bölümler o blogumda ama ben ilk bölüm şerefine, orada paylaşacağım bir dosyayı bir seferliğine burada da paylaşacağım: Yani Ters Düz olmak için 7 nedeni! Sıkı tutunun, karışmam.

Yaklaşık bir aydır Marmaris'te, tatildeydim. Her yıl olduğu gibi. O yüzden Eylül sayısında başrol Marmaris'in. "Eller yukarı!" dedim bu şirin ilçeye. Girilmedik delik bırakmadım. Şehir meraklısı kafalar için restoranları, barları, beach'leri, mağazaları tanıttım; gezmeye doyamayan kafalaraysa Marmaris'ten, Selimiye'den, Bördübet'ten, Amazon'dan bol fotoğraflı gezi yazıları hazırladım/hazırlıyorum. Yani hem gezdim hem de bilgisayar başında Kafa mesaisi yaptım. Kafam Kafa'daydı yani bu yaz!

İlle de roman, ille de müzik olsun! Kuma düşürdüğüm ve kuma attığım yaz kitapları listesi, güneş kremine bulanmış kulağımın duyurdukları da bu sayıda!

Ve... Eylül demek yeni diziler, yeni maceralar demek. Ben de kendi serimi -yani Ters Düz'ü- başlatmak için niçin sabırsızlıkla Eylül'ü bekledim sanıyorsunuz? Bu ay yeni projeler için başlangıçlar ayı. Bağımlısı olacağınız dizilerin ömürlerini tahmin ettim... Kaç bölüm/kaç sezon? Kafa Dergi'nin Eylül sayısında!

İlk sayımın beklediğimden fazla kişiye ulaşıp beğenilince, bu sayı için daha çok çalışıyorum anlayacağınız. Dergilerin Eylül sayıları güzel olmalıdır zaten. Mevsim başı çünkü.

E hadi! Her sene aynı manşetlerle satmaya çalışan dergiler yerine, orijinal bir şeyler okumak istemez misiniz? Hem de bedavaya!

Kaçırmayın, üzülürsünüz.

En içten sevgilerimle, Mert...

Kapak görseli: Kafa Dergi etiketiyle paylaştığım her fotoğrafın çekeni benim, o fotoğraflar bana aittir. Bu ay o kadar güzel yerlere gittim ki, kapak fotoğrafını hangisi yapsam diye zorlandım. Seçtiğim fotoğrafın mekanı Marmaris'in Amazon koyu.