31 Ocak 2014 Cuma

12 YAZILI OCAK'TAN CÜCE AY ŞUBAT'A!


Ayların geçip gittiğini Kafa Dergi'ye her kapak hazırladığımda fark ettiğimi söylesem, sanırım yalan söylemiş olmam. Ayların en cücesi ve en sevdalısı Şubat ne ara gelip çattı... Bu hızı yakalayabilen var mı Allah aşkına?

Bir de böyle bilgisayar başındayken göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor zaman. Başka türlü geçmez çünkü o saatler.

Ocak'ta tam 12 yazı yazmışım. Neredeyse iki günde bir. Kendimi kutluyorum. Bazen de yorumlarda, "Mert hem böyle çok yazı yazıp hem derslerine vakit ayırabiliyor musun?" diye soruyorsunuz. Cevabı alt paragrafta.

Okulumu yine başarıyla ve sıfır gün devamsızlıkla bitiriyorum. Son sınavlar bugün ve pazartesi. Ha büyük de konuşmayayım: Sınavda şok geçirirsem, bayılırsam, bilmem ne olursam elbette her şey ters düz olur! Neyse efendim, ondan sonra şöyle biraz rahatlamayı hak ediyorum sanırım. Hak ediyorum da klavyede gezinmek isteyen parmaklarım iç sesimle hiçbir zaman uyuşmuyor! Yazı yazmaktan bahsediyorum elbette... Blogda yayımlamasam bile, bilgisayarda illa ki yazı yazıyorum. Zaten bitirmem gereken bir roman var. Yani parmaklarım her an mesaide. Tabii beynim de.

Bu ay size bir sürprizim var! Aslında bu tip bir sürprizi, Kafa'nın 1. yaş özel sayısında yapmayı planlıyordum -beni önceki blogumdan beri takip edenler, blogumun yaş dönemlerine verdiğim önemi ve yapmış olduğum güzellikleri bilirler- ama baktım ki ona daha yarım sene var, dayanayıp şimdiden yapmaya karar verdim işte: Bir video hazırlıyorum! Yalnızca bloguma gelip yorum bırakan bloggerların yorumlarını derleyip -yani blogu olmayan yorumcuların güzel yorumlarını bu seferlik es geçip- hazırladığım sürpriz videomu, önümüzdeki günlerde sizlerle buluşturuyorum.

Çok öpüyorum sizi... Bu dengesiz günlerde, kendinize çok dikkat edin, olur mu?

 

30 Ocak 2014 Perşembe

TRUMP'IN CADDE'Sİ, HAKLI ÇIKTIĞIM KONULAR, KANAL D'NİN ÜSTÜNDEKİ KARA BULUTLAR, BİR HAVAALANI SEVDASI

 




 
Trump Cadde'ye ilk gidenlerden biri de ben oldum. Trump Towers'a yepyeni bir müşteri kitlesi ve canlılık kazandıracağını düşündüğüm Trump Cadde’ye aslında geçen hafta salı günü gittim. Ama malumunuz, bu aralar blogda neredeyse her gün yeni bir yazı yazdığımdan, bu konunun arada kaynayıp gitmesini istemedim ve yazmayı erteledim.

Çok renkli, şirin, ilginç bir yer olmuş Cadde. Daha adım atmaz tanıdık bir yüze rastladım: Kerem'e. "Kayıp"ın "kaçırılan çocuk"u Kerem'i canlandıran Erhan Can Kartal'ı, bir masada oturmuş, telefonu ağzına yanaştırarak bir gazeteciye röportaj verirken gördüğümü söyleyeyim. Hazır konuyu diziye getirmişken: Yeni başlayan televizyon dizilerinin ömürlerini tahmin ettiğim yazı dizilerini çok seviyorsunuz. Şimdilik 1 ve 2 olmak üzere iki yazı yazdım. Hatırlarsanız ilk yazıda "Kayıp"la ilgili şunları söylemiştim:

Polisiye veya gerilim türünde ilerleyen, yani er ya da geç bir yere bağlanması gereken dizilerde "uzatmalar" izleyiciye hiç de cazip gelmeyecektir. Aşk faktörünü kullanarak hikaye bir yere kadar daha devam ettirilebilir, ama reytingler düşünce dizi yayından kaldırılabilir (Bu ekranlar böyle işleri çok gördü). Bence "Kayıp"ın ömrü gösterişli bir 1 sezon.

Dizi bu kadar bile dayanamadı! Bu hafta final yaptı. "Aşk" dizisiyle ilgili de yine aynı yazıda şöyle yazmıştım:

Konusu bu zamana kadar izlediğimiz dizilerden pek de farklı olmayan, oyuncu kadrosunda da farklılaşma yoluna gitmeyen bir dizi. Dizi için daha taze ve izleyicinin görmekten bıkmayacağı yüzler seçilebilirdi. Dizinin adı da o kadar sıradan ve "pembe dizi" tadında ki, bir değişiklik olsun diye karakterlerin isimlerinin baş harflerinin arasına noktalar konulmuş! Tadını kaçırmasındansa 1 sezonda bitmesini tercih ederim.


Evet, gördüğünüz gibi bu dizi de dayanamadı, kısa bir süre önce bitti. Daha geçen gün de, şu yeni başlayan "Cinayet"i yazmıştım hani:

Sezon başında izleyiciyle buluşan “Kayp”ta da buna benzer bir polisiye örgüsü var: Zengin bir ailenin oğlu olan Kerem'i bir gece polisler alıp götürüyor ve ondan bir daha haber alınamıyor. Halihazırda devam etmekte olan bu dizide de aile ve polis arasındaki ilişkiler ağı işleniyor. Bu tip daha pek çok dizi varken, yani Türk televizyonları belki de hiç olmadığı kadar polisiyeye doymuşken, “Cinayet”in ekran yolculuğuna, hem de benzer bir polisiye örgüsüyle şu günlerde başlaması ona baştan burun kıvırarak yaklaşmamıza neden oluyor. Reytingler düşünce dizi yayından kaldırılabilir (Bu ekranlar böyle işleri çok gördü). Bence “Cinayet”in ömrü, eğer yeterince izleyiciye ulaşmazsa gösterişli bir yarım sezon; ulaşırsa zaten yoluna devam eder.

Sanırım bu konuda da haklı çıkacağım, çünkü "Cinayet" daha şimdiden salı gününden pazar gününe, hem de 23.15'e alınmış... Hal böyle olunca da benim, dizilerin üçü de Kanal D'nin olduğu için, "Kanal D'nin üstündeki kara bulutlar" başlığını atmam kaçınılmaz oluyor. (Şimdilerde "Küçük Ağa" diye bir dizi başladı Kanal D'de, bakalım onun sonu ne olacak? Bence o da ekranlarda tutunamayıp erken final yapacak. Ama 1 sezon süreceğini tahmin ediyorum, "Öyle Bir Geçer Zaman Ki"nin Osman'ı kadrodayken diziyi hemen bitirmezler. Haftaya "Zeytin Tepesi" diye bir dizi başlıyor yine bu kanalda. Bakın o dizi seyirciyi ekrana çekecek, buraya yazıyorum.)


***
 
Seyahat etmeyi çok sevdiğimi, seyahatler sırasında -mesela bu bir araba yolculuğuysa arabada giderken bile- fotoğraflar ve videolar çekmeyi sevdiğimi, bilen bilir. Önceki blogumda çok fazla gezi yazısı yazmıştım da, Kafa'da daha sayıları pek artmadı onların. Çünkü yalnızca gezmek görmek yetmiyor, yazıyı fotoğraflarla döşeyip yazmak da epey emek ve vakit istiyor. Neyse, bugünlerde de bavul hazırlığındayım. Bir uçak yolculuğu var önümde ve ben havaalanına saatlerce önceden gitmeyi planlıyorum. Havaalanındaki kitapçıdan dergi/gazete/kitap alıp -ama evden getirmeyeceksiniz, dışarıda herhangi bir kitapçıdan da almayacaksınız, illa oradan alacaksınız, orada ne varsa- çay/kahve yudumlarken gelip geçen yolcuları gözlemlemekten daha müthiş ne olabilir ki! Belki yazarım, ha, ne dersiniz?
 
***
 
Yorumlarınıza şu sorunun cevabını eklemenizi de rica edebilir miyim: Kafa'yı ne sıklıkta ziyaret ediyorsunuz ve en çok hangi içerikteki yazılarımı beğeniyorsunuz? (Bu arada: Yakında siz yorumcularımla ilgili sürpriz bir video yayımlayacağım!)
 
 


26 Ocak 2014 Pazar

KASİYERLER NİÇİN 10 KURUŞU PARA ÜSTÜNDEN SAYMAZLAR?

Pazar pazar kafama ve objektifime takılanlardan bir derleme...
 
 
2014 yılında, nostaljik sabah manzarası 1900'ler efektiyle benden gelsin! (O arkadaki cruise bonus olsun.) Kar bir türlü gelmek bilmeyince, bir el atayım dedim...
 
 
Beş liralık kestane aldım, kesenin içinden cidden beş tane çıktı!
 
 
"Blogging" sevdam son sürat devam ediyor...
 
Kasiyerlerimizce 10 kuruş para üstünden sayılmıyor olsa gerek! Üstelik bazen hakkımız olanı istediğimizde, "Yok!" cevabını alıyoruz. Bal gibi de var işte, biliyoruz, ama daha fazla üstüne gitmiyoruz. Bir düşünün: Geri alamadığımız 10 kuruşlar kim bilir şimdi kaç milyar etmiştir...
 
Funda Arar'ın yeteneğinin sırrını çocukluğumdan beri çözemedim.
 
Şimdiki harika dizisi bittiğinde, işini bilen bir yapımcı onu kapmalı! Kahkaha ve hüznün en doğal yeteneği bence o... Kimden mi bahsediyorum? Tabii ki Yasemin'imiz olan Songül Öden'den!
 
Bugün fazla yazı mesaisi yaptım. Gözlerim kepenklerini indirmek üzere... Ters Düz'de hikayeyi bölüm bölüm yayımladığım dönemleri ben de özlüyorum. Ama romanı okuduğunuzda, iyi ki beklemişiz, diyeceksiniz. Yani inşallah böyle düşünürsünüz.
 
Bloga yorum yapanlarla ilgili bir video hazırlıyorum, yakında Kafa'da paylaşacağım. Adınızla ilgili sürprizi görmek için azıcık daha sabredin!
 
 

25 Ocak 2014 Cumartesi

ÖDE OYKÜLARİ*


İnsanların gece yatarken kış olmasına rağmen camı açanlar ve açmayanlar olarak ikiye ayrılabileceğini fark eder. Artvin'den gelene A, Bodrum'dan gelene B diyerek üçüncü bir şahıs kılığına bürünüp anlatmaya başlar.

A, bir üniversitenin resim öğretmenliği bölümünü kazanarak İstanbul'a gelmişti. B ise, aynı üniversitenin inşaat mühendisliği bölümünde okuyacaktı. Şimdi ikisi de hazırlıktaydılar ve Üsküdar'da deniz kenarındaki bir evin bir odasında kalıyorlardı. Her ikisi de aylık sekiz yüz elli lira veriyorlardı. Üstelik evlerinde kaldıkları ev sahibi diğer odaların ve salonun kapısını kilitlemişti. Küçücük odada, yemeklerini bile kendileri yapmak ya da dışarıdan sipariş etmek zorunda kalarak öğrencilik hayatlarına başlamışlardı.

A, anlam veremiyordu. Çünkü B, Bodrum gibi sıcak bir yöreden gelmesine rağmen gece yatarken camları açıyordu! Artvin'den gelen A için böyle bir şey söz konusu bile edilemezdi. Artvin'de camlar yazın bile çok seyrek açılırken, kış mevsiminde cam açmak, hele de cam açık yatmak akıl almaz bir konuydu! Üstelik B hem kaloriferi kapıyor, hem de bununla yetinmeyip camı da açıyordu.

A, B'nin bu davranışının sebebini bir türlü anlamlandıramıyordu. B'nin cam açma tutkusuna dair bir liste yaptı:

1. B, Bodrum'dan geldiği ve orada yaz akşamları cam açık yatıyor olması kuvvetle muhtemel olduğu için bu davranışı çok normaldi.

2. B, Bodrum'dan geldiği ve orada yaz akşamları cam açık yatıyor olması kuvvetle muhtemel olduğu için bu davranışı çok normal değildi çünkü şu anda kış mevsimiydi.

3. B, Bodrum'dan geldiği için İstanbul ona çok soğuk gelmeli ve kesinlikle camı açmamalıydı.

4. B, Bodrum'dan geldiği için Üsküdar'da, hem de deniz kenarındaki ev ona çok soğuk gelmeli ve kesinlikle ama kesinlikle camı açmamalıydı.

5. B, Bodrum'dan geldiği için Üsküdar'da, hem de deniz kenarındaki ev ona çok soğuk gelmeli ve kesinlikle ama kesinlikle camı açmayacağı gibi A'nın onun açtığı camları kapatmasına da itiraz etmemeli, hatta teşekkür etmeliydi.

Hayır.

A'nın aklı tüm bu olup biteni kesinlikle almıyordu. Gece yatarken camı açmak... Hem de gece! Yani onlar uyurken olabilecek şeylere karşı savunmasızken... A, bunun da bir listesini yaptı:

1. Üşüyeceğiz.

2. Donacağız.

3. Donarak öleceğiz.

4. Dışarıda gece bile devam etmekte olan inşaat sesi yüzünden psikolojimiz bozulacak.

5. İçeriye kuş girecek.

6. İçeriye giren kuş üstümüze pisleyecek.

7. Hasta olacağız.

8. Hasta olup, iyileşecek ama tekrar hasta olacağız. Bu döngü, sene boyunca devam edecek.

Bu böyle olmazdı. Yürümezdi. Zaten yürümüyordu da. We don't get along well... diye düşündü.

A, 23 ile 24 arasında bir dakikada yatıyordu. Yatarken camları kapatıyor ve bu konuda 5 ya da 9 dakika gibi bir zaman dilimi kadar B ile tartışıyordu. A yattıktan -ama uykuya dalmadıktan- sonra, B, A'nın uyuduğunu düşünüp onun kapatmış olduğu camları açıyordu. Bunu fark eden A, hiçbir şey demiyordu. Çünkü deseydi, olay iyice büyüyecekti... B'nin uyumasını bekliyordu. Eğer B uyumazsa, kalkıp kapatıyordu. B de açmıyordu. B, yatarken camı açıyordu! Yani otururken açmayıp yatarken açmak gibi saçma bir davranışta bulunuyordu. A, o yatarken çıkan gürültüye uyanıp, onun uykuya dalmasını bekliyordu. Sonra kalkıp camı kapatıyordu. A, bunun da bir listesini çıkardı:

23.19 - A , camları kapatarak yatar.

00.03 - B'nin tuvalete gitmesi A'yı uyandırır. A, camların o yattıktan sonra düşmanı B tarafından açılmış olduğunu görür. "Kapasam mı kapamasam mı?" diye düşünür.

00.50 - A, bu düşüncelerle boğuşurken uyuyakalır.

02.23 - B, bilgisayarda müzik açtığı anda A uyanır. B'nin kulaklığı takılıdır ama yine de ses dışarıya çok gelmektedir. A, bu sefer camları kapatmaya kararlıdır ama uyuyor numarası yapmaya devam eder.

03.00 - A, uyuyor numarası yaparken uyuyakalır.

04.38 - B, zaten bir ışık açık halde bilgisayarın başındadır. Ama bir ışığı daha yakınca, A otomatik olarak uyanır. Bu arada A, camdan gelen inşaat seslerini de fark eder. Derken, A az sonra uyuyakalır.

06.07 - B, tuvalete gidip dişlerini fırçalar. A, onun lavaboya tükürme seslerine uyanır. B'nin yatma hazırlığı yaptığını görüp sevinir.

06.33 - B, tüm işlerini bitirip yatar. A, onun uykuya dalmasını bekleyip uyumamak için göz kapaklarını elleriyle açık tutar.

06.58 - A, B'nin uykuya daldığını onun horlamalarından anlar. Sessizce terliklerini giyerek odanın içinde parmak ucunda yürüyerek camları kapatır ve perdeleri çeker. Sonra yatağına geri döner. Artık rahat bir uyku çekmemesi için hiçbir sebep yoktur.

07.20 - A'nın alarmı çalar, az sonra da B'ninki. Şimdi yeni bir okul günü başlamıştır. Gece sona erdiği için A çok mutludur. Ta ki bir sonraki 23.19'a kadar...

* Yer değiştirmiş olan 4 harfi bularak şifreyi çözün.

 
 
Bunu sevdiyseniz bunu çok, bunu daha çok seversiniz.

23 Ocak 2014 Perşembe

KUSURSUZLAR: TEK KUSURU OLAN BİR FİLM!



Şok edici finaline kadar izleyiciyi diken üstünde tutan, finalde açığa çıkan gerçekle kafaları daha da karıştıran olağanüstü bir psikolojik gerilim.

Diğer blog'um olan Ters Düz'ün "hem okunabilen hem izlenebilen" hikaye formatını ve bu doğrultuda, yayımladığım hemen her bölüm için aynı zamanda bir fragman da hazırladığımı biliyorsunuz (Bilmeyenler: Tıklayın). Yazmak gibi bu tip klipler ya da kısa filmler çekmek de benim çocukluktan devam ettirdiğim bir hobi, bir aşk, bir amaç... Belki sizin de kamerayla amatörce çektiğiniz klipler ya da kısa filmler olmuştur/oluyordur. O çekimlerde çok özen göstermeyip elimizi sürekli titrettiğimizden, sahneler de estetikten bir hayli yoksundur haliyle. İşte “Kusursuzlar” bu amatörlüğü, ustalığa dönüştürüyor. Farklı bir çekim tekniğini temel alarak, daha sahici bir etki bırakmayı hedefliyor. Bu nedenle itiraf etmeliyim ki filmi izlerken, sanki sahneleri ben çekmişim gibi hissettim. Ya da şöyle söyleyeyim: Ben de olsaydım bu filmi böyle çekerdim.

Konuya çekim tekniğinin lezzetiyle girince, senaryoyu niçin ertelediğim sorusuna "Belki de kötü diye onu en son yazacak, Mert," diye yanıt bulmayın sakın. Ramin Matin’in yönettiği filmin senaristi Emine Yıldırım da en az onun kadar başarılı. Film yaz başında, turistlerin akınına uğramadan önceki Çeşme’de geçiyor. Vefat eden anneannelerinin yazlığına giden Lale ve Yasemin, dışarıdan bakıldığında gayet sıradan iki kız kardeştir. Aslında onların çok büyük bir sırrı vardır. Hiçbir sorunları yokmuş gibi görünmelerine rağmen bu sırrın verdiği ağırlıktan ötürü birbirlerine karşı büyük bir öfke ve intikam duymaktadırlar (Bu duygular, müziklerle de çok iyi desteklenmiş). Yan komşuları Kerim’le tanışmalarının ardından aralarındaki gerilim giderek tırmanır. Öyle ki, son sahnelerden birinde, onun yanında açıkça kavga etmekten çekinmezler.


Lale’nin bir de bir sevgilisi var, filmin başından beni onu arayan ve bir gün Çeşme’ye geliveren. Lale, ona yerini Yasemin’in söylediğini öğrenince çok sinirleniyor ve o da Yasemin’i, Kerim’in ondan hoşlandığına inandırıyor. Böylece film aşka da değinerek yoluna devam ediyor ve biz de bu arada iki kız kardeşin bu tip hilelerle birbirlerinden intikam alma çabalarını izliyoruz.
Anneannesinin artık demodeleşmiş kıyafetlerini giyen ve denize girmeyen Lale ile daha rahat kıyafetler giyen ve denize giren Yasemin arasındaki bu kontrast da finalde açığa kavuşturuluyor. İki kardeş büyük bir hesaplaşma yaşıyor, yaşıyor da, Lale’nin Ferit’ten nefret etme nedeni sanki tam açığa kavuşturulmuyor. İki kardeşin kavga ettikten sonra arabaları köy yolunun ortasında bozuluyor ve kızlar, oradan geçen bir minibüse biniyorlar. Onları bir süre sessizce minibüste, erkek yolcuların arasında izledikten sonra film bitiveriyor. Herkes şaşırıyor: “Nasıl olur? Böyle pat diye bitemez!” Biter işte. Bizi de böyle merakta bırakır. Dramların, hele de böyle festival filmlerinin ikincilerinin çekilmesine alışık değiliz; ama film tam da devam etmeye müsait bir noktada bitiverince… Sorular havada, kız kardeşlerin tadı damağımızda kalıyor.
Filmin başrolünü üstlenen iki kadın oyuncunun performansı da gerçekten muhteşem! İpek Türktan Kaynak, Lale ile; günün birinde patlamayı bekleyen, zaman zaman asosyallik ve hatta belki delilik arasında gidip gelen, altından kalkılması oldukça zor bir karakteri hakkıyla canlandırıyor (Bakınız: Denize doğru seke seke yürüdüğü sahne!) Onun tam zıttı olan Esra Bezen Bilgin ise Yasemin ile sosyal, konuşkan ve daha sert bir kadını canlandırıyor. Ayrıca tutkulu da: Plajın kabininde hiç tanımadığı bir erkekle... (Utanırım ben, siz anladınız devamında ne getireceğimi. Sırası gelmişken, bu sahnenin filmin en cüretkar sahnesi olduğunu belirtmeli. Hem de fazla cüretkar!)
Barış Diri imzalı müzikler de ödüllendirilmeli. Gerilim alt yapısını çok güzel inşa eden, zaman zaman çok naif, zaman zamansa izleyiciyi tetikte bırakan besteler yapmış Diri. Yalnız bir istisna olarak, filmin plaj sahnesinde çalan “Best seller” isimli şarkı (Her ne kadar ben Hakan Peker’in mevcut şarkılarından biri olduğunu düşünsem de)  diğer hüzünlü şarkılardan ayrılarak neşemizi bulmamızı sağlıyor. Ama sanki onda bile, yaza ait olmayan bir solgunluk var.
Filmin 2013 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden aldığı iki önemli ödül var: En iyi film ve en iyi yönetmen. Ayrıca filmin iki başrol oyuncusu olan Esra Bezen Bilgin ve İpek Türktan Kaynak da ödüller alıyorlar ve almaya da devam edecek gibiler.
Beni filme çeken -bu sayının 2. kapağında da kullandığım- Hollywoodvari afişi oldu. Boğulmuşçasına suyun yüzeyinde yatan, ama yüzlerini tam göremediğimiz iki kadın. "Neler oluyor?" diye düşünüyor insan. Afişin denizle ilgisi filmin Çeşme'de geçmesi ve kız kardeşlerin denize girip çıkmaları. Filmin arka planında -hatta belki de ön- bunun büyük önemi var. Diyeceğim, böyle başarılı bir afiş görmeyeli epey olmuştu sanki. Ben filme 10 üstünden 9 veriyorum; o 1 puanı da, filmin bittiği noktayı içime pek sindiremediğimden kırdım. Üstte de dediğim gibi dramların, hele de böyle festival filmlerinin ikincilerinin çekilmesine alışık değiliz; ama film tam da devam etmeye müsait bir noktada bitiverince… Sorular havada, kız kardeşlerin tadı damağımızda kalıyor. Yine de “Kusursuzlar”ı mutlaka izleyin. Bir festival filmi gibi değil, oldukça popüler bir filmmiş gibi izleyin hem de. Çünkü öyle. Son olarak filmin sloganıyla, “Kan sudan ağırdır” diyerek, yazıyı noktalayayım.

Tam da bir soundtrack albümünü düşlerken, bakın internette hangi sürprizle karşılaştım: Tık!
 "Yaz aşkları yazda kalır bebeğim
Günahları yaz da kitap olsun
Bu geceyi en başa koy güzelim
Hikayemiz best seller olsun"
İsim: Kusursuzlar
Meslek: Sinema
Sicil: 9/10
TL: Başka Sinema'da izledim - 12/15/20
Başka Sinema: Ne güzel bir yer orası! Tam böyle eski sinemaların havası var. Çalışanları, salonda yer gösterenleri işlerini severek yapan kişiler. Bir de bir "Alfred Hitchcock" kapısı vardı. Ama yalnızca isim sanırım o? Yani Hitchcock'la bir ilgisi yok? Tutkumu biliyorsunuz: Şu yazıda!

21 Ocak 2014 Salı

TRUMP CADDE, KUSURSUZLAR, KAFA'NIN İLK HASHTAG'İ!

Trump Cadde'ye ilk gidenlerden biri de ben oldum. Aslında, daha bugün gittim. Çok beğendim! Trump Towers'ın bu projeyle birlikte yeniden canlanacağını düşünüyorum. Gitmişken, "Kayıp" dizisindeki bir oyuncuyu röportaj verirken gördüm. Kafeleriyle ve mağazalarıyla, yorumlarım ve tabii ki çektiğim özel fotoğraflarla Trump Cadde'yi en kısa zamanda detaylıca anlatacağım.

***

Perşembe'ye "Kusursuzlar"ı yazıyorum. Beyoğlu Sineması'nda, Başka Sinema'da izledim bu filmi. Şok edici finaline kadar izleyiciyi diken üstünde tutan bir psikolojik gerilim filmi "Kusursuzlar". E benim de söyleyecek çok sözüm var!

***

Sıradan bir hashtag olsun bu da: #kafadergiblogspot. Evet, yaratıcı bir şey değil; çünkü malumunuz -özellikle de şu günlerde- "kafa" adının geçmediği bir proje yok. O yüzden, "Neyin kafası?" gibi bir hashtag oluşturmak istemedim, blogumun adı olsun istedim sadece. Kafa'nın ilk hashtag'i böyle olsun bakalım. Ha bu iş de sizin başınızın altından çıktı. Umarım iki-üç tweet atarsınız da rezil olmayız! (Şaka yapıyorum, canınız sağ olsun!)

Not düşümü: İlk tweet'i ben atıyorum!


18 Ocak 2014 Cumartesi

TEK KAPAK YETER Mİ?

Tek kişilik dev kadrodan (yani sadece benden) oluşan Kafa Dergi'nin yeni yılın ilk sayısını tek kapakla geçiştireceğini mi sandınız? Yanıldınız, efendim! Buyurun işte, 6. sayımın iki kapağı olsun istedim ve ay bitmeden 2. kapağı yetiştiriverdim. Aslında ay başında ilk kapağı yaparken derginin içeriğinden hiçbir şey koymamaya özellikle dikkat ettim. Yani orada 2014 dilekleri ve ajanda yaprağındaki 2005 yazısının tezat-uyumu olsun istedim, sadece. 2. kapakta da, dergideki konuları peş peşe sıraladım gördüğünüz gibi. Ve kapakta da, dün izlediğim, hakkında söyleyecek çok söz biriktirdiğim "Kusursuzlar"ı konu edindim. Sağlam, detaylı bir yazı yakında geliyor. Şu sıralar çok yazıyorum, çünkü sizden de yazdığım hızda geri dönüş alıyorum. Yani "feedback"leriniz çok iyi. Söylesenize, Kafa'ya günde/haftada ne kadar bakıyorsunuz? Okuyup yorum bırakmadığınız yazı sayısı mı, yoksa hem okuyup hem yorumladığınız yazı sayısı mı daha çok? Belki de okumadan yorum yapanlar da vardır, deyip ortalığı karıştırarak, iyi hafta sonları diliyorum! Sorularımı yanıtlayın ama, ona göre daha çok yazayım!

Not düşümü: Bu arada o olaydan sonra malum yere ilk kez gittim, ama "rustik pizza" yedim.

Not düşümü 2: Filmi "Başka Sinema"da izledim. Ne güzel ne şirin bir yer orası, çalışanları da işlerini severek yapan kişiler... Onu da yazacağım.


17 Ocak 2014 Cuma

6. HİSSİMİN, 2583. ÖRNEĞİ...


Hep böyle oluyor.

Yani benim o günlerde ilgilendiğim, odaklandığım, üstünde durduğum konuyla ilgili bir süre sonra bir gelişme yaşanıyor. O konu bir şekilde hop diye gündem(im)e geliyor.

Hep yazmak vardı aklımda da, "içeriksiz" bir yazı yazmaktan ve bunun saçma bulunmasından korktuğum için yazmaya cesaret edemedim. Ama artık burcumun genel özelliklerinde yazılan 6. hisse gerçekten sahip olduğumu ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Bilmiyorum, hangisini örnek versem ki...

Mesela en son, iki gün önce birden aklıma gelen ve anılarımı tazelediğim eski bir arkadaşımla iki gün sonra sokakta karşılaştım. Bu, 6. hisse uyan bir örnek olur mu bilmem. Ama daha önce de bunu o kadar çok yaşadım ki... Çoğunlukla da, tanınmış isimlerle ilgili oluyor bu. Şimdi örnek vereceğim gibi.

Buyurun 6. hissimin 2583. örneğine...

Geçenlerde internette artık hangi linke tıkladıysam, karşıma Sevda Demirel'in Hande Ataizi'ni tokatladığı o canlı yayının videosu çıktı... Olayın yaşandığı yıl 2002. Ben videoyu ilk kez izliyorum haliyle. Yer yer şaşırarak, yer yer "Ben çocukken neler olmuş be!" diye düşünerek... Sonra olayla, olayın o dönemdeki yankılarıyla biraz daha ilgileniyorum, öylesine.

Derken bugün önümdeki gazetede de, televizyondaki programda da Sevda Demirel'e rastlayınca şok geçiriyorum! Çünkü Hande Ataizi ile ilgili konuşuyor!

İkili, bakın 2002'den 2014'e kaç yıl geçti siz hesaplayın, aynı yerde karşılaşmışlar falan ve olay yeniden gündeme gelmiş. Demirel de İkinci Sayfa programında açıklama yapıyordu.

Burada yazmakta olduğum bu yazı, artık sıradanlaşan bu tip magazin olayları ile ilgili değil. Demek istediğim, benim bu durumum. Başıma böyle şeyler çok geliyor. Artık bir nesneyi, bir insanı düşünmekten korkar oldum; çünkü biliyorum ki bir-iki gün içinde onlarla ilgili olumlu ya da olumsuz bir gelişme yaşanacak!

Yazıya küre fotoğrafını elbette espri olsun diye koydum. Öyle saçmalıklara elbette inancım yok. Ama bu 6. his olayı belki de doğrudur, siz ne dersiniz?

Ya da hadi boş verin, tesadüf deyip geçelim...

Not düşümü: E ben şimdi şekil A'da görüldüğü gibi günde iki yazı yayımlayınca, altta kalanın okunma oranı üsttekinden düşük oluyor. Ama ben bunu öylesine, hem de okulda, on dakika içinde yazdım. Televizyon dizileriyle ilgili yazdığım yazıyı okuyun siz asıl, buna önem vermeyin. Ben de şimdi okuldaki "speaking" sınavına gireyim, sonra da "Kusursuzlar"ı izleyip yeni yazıyla geleyim. Ha bu arada, sınavım iyi geçecek, "hissediyorum"!

 

YENİ DİZİLERİN TAHMİNİ ÖMÜRLERİ: KAÇ BÖLÜM SÜREBİLİRLER? #2

Bu sefer de, sezon ortasında başlayan iki yeni diziyi mercek altına aldım. Bakalım kaç bölüm sürecekler? Ama önce ilkini okumanızda fayda var.


“Cinayet”: Bir önceki yaz mevsiminin tüm sıcaklığına inat izlediğimizde içimizi ürperten ve bir sonraki sahnesini iple çektiğimiz “Çıplak Gerçek” adında bir dizi vardı, hatırlıyor musunuz? Hani Hazal adında bir genç kız kaybolunca onun nerede olduğunu bulmak için ailesi, arkadaşları ve polisler arasında başlayan ilişkiler ağını gözler önüne seriyordu. Oyuncu kadrosunda kusur yoktu, senaryo ve çekimler çok iyiydi. Alışık olmadığımız bir formatta ilerleyerek on altı bölüm sürmüştü; ama ne on altı bölüm! Sonuç olarak dizi tadını damağımızda bırakarak ve bitmesi gereken yerde bitmişti. Sezon başında izleyiciyle buluşan “Kayp”ta da buna benzer bir polisiye örgüsü var: Zengin bir ailenin oğlu olan Kerem'i bir gece polisler alıp götürüyor ve ondan bir daha haber alınamıyor. Halihazırda devam etmekte olan bu dizide de tıpkı “Çıplak Gerçek”teki gibi aile ve polis arasındaki ilişkiler ağı işleniyor. Bu tip daha pek çok dizi varken, yani Türk televizyonları belki de hiç olmadığı kadar polisiyeye doymuşken, “Cinayet”in ekran yolculuğuna, hem de benzer bir polisiye örgüsüyle şu günlerde başlaması ona baştan burun kıvırarak yaklaşmamıza neden oluyor. Yabancı bir dizinin “yerli uyarlaması” olan “Cinayet”te olaylar, Komiser Zehra cinayet masasındaki son görevini bitirdikten sonra nişanlısıyla Bakü’ye gitme planları yaparken Gonca adlı bir kızın öldürülmesiyle başlıyor. Ormanda öldürülen Gonca’nın haberini alınca Zehra planlarını iptal edip onun yerine gelen Komiser Yılmaz ile birlikte bu olayı çözmek zorunda kalıyor. Ve klasik senaryo gereği, birbirlerinden hiç mi hiç hoşlanmıyorlar. Öldürülen kızın ailesi ve polis arasındaki ilişkiye bir de başarılı bir politikacıyı katarak gerilim üçgeni oluşturmayı hedefleyen dizinin çok da alışılmadık bir senaryosu yok. Ancak Zehra’yı canlandıran Nurgül Yeşilçay’ın performansı kesinlikle önünde eğilmeye değer. Yeşilçay her zamanki gibi yeteneğini konuşturuyor. Ona eşlik eden Yılmaz yani Engin Altan Düzyatan da yanına gayet yakışmış. Danimarka yapımı bir dizinin Amerika versiyonunu örnek alarak “uyarlamanın uyarlaması”nı bizlerle buluşturan “Cinayet”teki karakol ortamı şimdilik benzerlerinden sıyrılıyor. Bir süredir ekrandan uzak kalan yüzleri buluşturması da “Cinayet”in artılarından. Ne var ki polisiye veya gerilim türünde ilerleyen, yani er ya da geç bir yere bağlanması gereken dizilerde "uzatmalar" izleyiciye pek cazip gelmiyor. Aşk faktörünü kullanarak hikaye bir yere kadar daha devam ettirilebilir, ama reytingler düşünce dizi yayından kaldırılabilir (Bu ekranlar böyle işleri çok gördü). Bence “Cinayet”in ömrü, eğer yeterince izleyiciye ulaşmazsa gösterişli bir yarım sezon; ulaşırsa zaten yoluna devam eder. Aman bir “Arka Sokaklar” vakası daha olmasın da!


“Saklı Kalan”: Sezon ortasında başlayan bir diğer dizi olan “Saklı Kalan” ilk bölümü yayımlandıktan sonra sessiz sedasız yayından kaldırıldı. Mı? Şimdilik dizinin ikinci bölümü yayınlanmadı, ama Show Tv’nin belki de en iddialı dizilerinden biri olan “Saklı Kalan”, eğer ilk bölümündeki enfes kurgusunu devam ettirecekse, ekranlara acilen geri dönmeli. Melis Birkan’ın harika bir şekilde Defne ve Gülce ikizlerini canlandırdığı ve “Öyle Bir Geçer Zaman Ki”nin Hasefe Hanım’ı Meral Çetinkaya’nın önemli bir karakteri oynadığı “Saklı Kalan”ın konusu da ilginç: Holding patronu Murat Cevher’in hayatı eşi Süreyya ve kızıyla gayet yolunda gitmektedir. Defne ile karşılaşıp ona aşık olan Murat’ın eşi Süreyya intihar edince Defne de Murat’ın evli olduğunu öğrenir. Genç kadrosunda Özgür Çevik ve Burak Sağyaşar gibi isimlerin de rol aldığı dizide Neslihan Yeldan’ı da izliyoruz. Yeldan’ın belki de en akılda kalıcı performansı “Sahra” dizisinde canlandırdığıydı. Kısacası, “Saklı Kalan” eğer kendinden emin bir şekilde ekranlara geri dönerse, bence iki sezon devam etmesi kesin olan bir iş.
Not düşümü: Yarın heyecanla beklediğim "Kusursuzlar"a gidiyorum. Onu da yazarım!

14 Ocak 2014 Salı

VAR MI BLOG'DAN GÜZEL SOSYAL MEDYA? E YOK GİBİ!

Kullanılan başlıca internet hesapları facebook, twitter ve instagram. Ama eğer blog'unuz varsa, bence bunlardan hiçbirini kullanmanıza gerek yok. "Hadi canım!" demeyin, kendimden örnek vereyim.

İlk blog'umu 2009'un Eylül ayında açtım. 2013'ün Ağustos ayında da Kafa Dergi'yi ve Ters Düz'ü oluşturdum. Emin olun ki, blog'unuz olunca gözünüz ne twitter'da tweet'lemeyi, ne facebook'ta birbirini dürtmeyi, ne de instagram'da bakınmayı arıyor. Çünkü blog, bunların hepsini kapsayan bir "sosyal medya". Üstelik 140 karakter, 6 saniye gibi kısıtlamaları da yok. Fotoğrafınızı paylaşın, yazınızı yazın... Üstelik herkese açık! Yok onu ekleyeyim, bunu ekleyeyim derdi yok. İsteyen gelsin, baksın kardeşim. Çünkü blog'un mantığı bu. Tabii kendi kimliğini gizleyip yazan da var. Ama ben buna gerek duymuyorum, çünkü zaten paylaşmayı seven biriyim. Dosta düşmana duyuruyorum yazdıklarımı, çünkü kötü bir şey yazmıyorum. (Hem gizlensem de bir süre sonra dayanamayıp, "O benim! Benim işte!" deyip ortaya çıkıveririm, açık ederim kendimi.)

O kadar zaman internete sadece blog'um için girdikten sonra, bu yıl, bakın daha bu yıl, 2013'ün Eylül'ünde twitter ve facebook hesapları oluşturdum. O da zorunluluktan. Hatta facebook'ta blog'umun sayfası gibi bir şey var. Çünkü bir de oraya dağılmama hiç gerek yok, çünkü zaten blog'da yazdıklarımı yazacağım oraya da. Ne gerek var? Facebook'u sırf okul dergisinin yazışmalarını takip etmek için açtım. Twitter'ı da başta Kafa adına açtım, sonra onu pasif bırakıp kendi adımla açtım. Çünkü buna mecbur kaldım. O biraz daha gerekliymiş çünkü. Kısacası şu anda severek (ve sık sık) güncellediğim bir blog ve arada sırada sığdırabildiğim 140 karakterlik düşüncelerimi paylaştığım bir twitter adresim var. Başka da bir şeyim yok!


Siz de bir blogger'sanız eğer, bilirsiniz: Blog dünyası daha özel. Tumblr'la kesinlikle aynı kategoride değil mesela. Blog yazıları, yazanın elinden çıkıp okuyanın yorumlarıyla daha da zenginleşiyor. Aylar, hatta yıllar sonra bile okunuyor. Mesela 2009'da yazdığım, benim bile unuttuğum bir yazıma hala yorum yapanlar var. Bundan daha "üretken" ne olabilir ki? Bizim aramızda ayrı bir paylaşım var. Blog'u olan herkes bilir bunu.

Her sabah uyandığımda ilk blog'a bakarım hatta ben. Yazım beğenilmiş mi, okuyanda nasıl hisler uyandırmış gibi... Twitter'a ve facebook'a bakmam bile. Aklıma gelirse, akşam bakarım. Hemen de çıkarım, yine blog'a dönerim.

Facebook'ta, instagram'da gereksiz yere takılacağıma her şeyimi burada paylaşıp bir seferde bitiriyorum ben işi. En iyisi de bu. Bana ulaşmak isteyen de ulaşıyor zaten. Sadece bilmediğim, tanımadığım takipçilerim yok; ailem, akrabalarım, arkadaşlarım da takip ediyor beni. Ama yorumları takipçilerim yapıyor. Tanıdıklarıma yorum yaptırmıyorum ki hile olmasın. ":)"

Kısacası blog benim için çok özel bir alan. Ölene kadar buradayım ben!


12 Ocak 2014 Pazar

140 KARAKTERLİK TESPİTLER #3

Tespitlere geçmeden önce müjdemi isterim! Çok sevdiğiniz yazı dizimin ikincisini yazıyorum. Perşembe günü yayımlamayı planlıyorum. (Tabii "Şunu da yaz, Mert!" dediğiniz her şeyi yazacağımı da belirtmek isterim.)
Sevgili okurlarım/takipçilerim, nasılsınız? Hayatınız nasıl gidiyor? Yuvarlanıp gidiyor musunuz yoksa düz bir çizgide mi ilerliyorsunuz? Hepsini yazın, tek tek okuyacağım.
Bu arada hava ne kadar güzel, değil mi? Gerçi güneşe aldanmamalı, neticede kış ayındayız ve rüzgar sert esiyor. Ama dışarı çıkıp biraz hava almalı.
***
İlk iki tespit: 1 ve 2. Şimdi de yeni tespitler:
Her hücrem, Karaköy'den Barbaros Bulvarı'na yaptığım gidiş-dönüş yürüyüşün yorgunluğunu hissediyor. Ben hepsininkini hissediyorum.
Evinde mutlu olmayan veya olamayan kişi hiçbir yerde mutlu olmaz veya olamaz. İyi akşamlar veya şimdiden günaydınlar!
2 yüzlü insanlardan uzak durmak gerektiğini söylediği halde 2 yüzlü davranan insanlara artık 4 yüzlü diyorum.
Bu yıldan beklediğim bazı şeyleri iç sesimden dinlediniz...
Otel koridorları için çirkin ve zevksiz tablolar üreten firma... seni bulacağım!
Eski yılın son günü ve yeni yılın ilk günü olması da benim şansım.
Her yılın son gününü hasta olup olmama denkleminde geçirmem, ama bunun mutlu sona bağlanması gelenekselleşti!
Kar kürelerini, düşen kar taneleri içimi ürpertmediği için seviyorum. Hepinize sımsıcak bir yıl diliyorum!
I can't make up my mind if... (Boşluğa benim için her şey konulabilir!)
Tam üç kez başlar gibi yapıp reklama dönen diziler istemiyoruz!
Hava kararınca benim de güneşim batıyor.
Bilgisayar başında yazarken, çizerken gece olmuş. Ben gece olmuşum. (02.00)
Paragraf kelimeye ihanet ettiğinde... Benim intikamımdan korkun.
Blog varken gözüm başka hiçbir sosyal medyayı görmüyor. Ama yine de meraklısına: Twitter adresim

5 Ocak 2014 Pazar

VAPURDA MÜZİKLE DİNLENDİK, KARAKÖY'DE DEM'LENDİK


Çok güzel ve sürprizlerle dolu bir pazar günü yaşadım.

Öğle vakti bindiğimiz vapurda ben, annem ve babam yan yana oturduk.

Vapurun hareket etmesine az kala karşımıza üç adam gelip oturdu, ellerinde çalgılarıyla.

Biz üç kişiyiz, onlar üç kişi. Karşılıklı oturuyoruz.

Belli ki sokak müzisyenleri ve şimdi şehrin bir semtinden başka bir semtine gidiyorlar... Ama önümüzde canlı konser verecekleri aklımızın köşesinden geçmemişti.

Derken mandolin ve gitar kılıflarından çıktı, mandolin çalan adam aynı zamanda tuhaf ve anormal ince sesiyle şarkı söylemeye başladı. Bunu hiç beklemeyen bizler de haliyle şaşırdık, hem de hemen önümüzde çalınıp söylenen şarkıyla mutlu olduk.

İkinci şarkıya başladıklarında, hiçbir şey çalmayan üçüncü adam salonu gezip gitar kılıfına para toplamaya başladı. Babam verirken, şaka amaçlı bir istek parçada bulundu. Onlar da bu şakaya güldüler. Ama paraları topladıktan sonra vapurun üst kısmına çıktılar. E bu kadar mıydı yani, diye üzüldüm ben.

Vapurdan indikten sonra, Karaköy'deki Dem'e gittik. Benim ikinci gidişimdi bu, ilkini şu yazımda anlatmıştım. Annemlerin ilk gidişiydi. Öğle olduğu için hiç yer yoktu, akşamüstü tekrar uğradık; dışarıda, kaldırımın en köşesindeki masada yer bulduk. Böylece Dem'in güzel iç dekorasyonunun bir parçası olamasak da Karaköy'ün ıssız sokaklarını izledik. Sohbetimizle de içimizi ısıttık.

Biz menüde Kenya'dan geldiği yazılan siyah çay Milima'dan içtik, bir de iki çeşit cheesecake yedik: Frambuazlı brownie ve bademli. Bu sefer çaydan pek ayrıcalıklı bir tat alamadım, belki de siyah olduğundandır. Ama iki pasta da kesinlikle on numaraydı.

Yeni yılın ve yeni ayın ilk yazısı da böylece gelmiş olsun. Bu yıldan beklediğim somut şeyleri iç sesimden listeleyeyim:

1. On birinci sınıfta yazdığın romanı kitaplaştırma işlemlerini durdur. Hemen "Ters Düz"ün romanını yazmaya başla ve bitir.
2. Bloglar için takipçilerden gelen geri dönüşlere göre haftada iki ya da üç yazı yaz (Bir de keşke daha çok vakit olsa!)
3. Okul dergisine yazmayı da unutma.

("Mert, hep yazıyorsun da derslerin ne alemde?" diye soranlarınıza: Notlarım ve sınavlarım çok iyi arkadaşlar, okul yazmamı ya da yazmam okulumu hiç etkilemiyor. Aksine dengeliyor.)

Bir de soyut şeyler var tabii:

1. Anlayışsız insanlar keşke birazcık anlayışla tanışsa. Ama olmuyorsa da, sen biraz daha anlayışlı olup onların anlayışsızlıklarını alttan alacaksın. Sinirlenmeden, streslenmeden, saygısızlıklarına göz yumarak...
2. Özlediğin kişiler yanımda yokken onların hasretine dayan.
3. Günün birinde yalnız kalma durumuna alış. (Sanırım bu yine bir sonraki yıla ertelenecek!)

Ne dersiniz? Beklentilerimi karşılayabilecek miyim sizce?