25 Şubat 2014 Salı

ORTA YAŞLI VE ŞANSSIZ BİR ADAMIN BLOGSPOT'TA NE İŞİ VAR?










Hayattaki her mücadelesi başarısızlıkla sonuçlanan orta yaşlı bir adam ikinci baharına bir blog kurup Güzin Abla'lık yaparak başlıyor. Fakat sanal dünyanın gerçek dünyadan daha zorlu olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Böyle bir adamın hikayesi nasıl olabilir diye düşünüyorsanız, takvimler 4 Mart'ı gösterir göstermez yayımlayacağım "Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam"la olan ilk randevunuza sakın geç kalmayın!

Siz hiç böyle bir amaç uğruna blog açtınız mı?

Ya da blog'unuza bu gözle baktınız mı?


Ama Ali Cezmi için blogger'lık tam da bu demek!


Adam öldürmekle suçlanıp bir süre hapis yattıktan sonra suçsuz bulunarak salıverilen ama özgürlüğüne kavuştuğunda da karısı tarafından terk edilen, şehir dışındaki evi yanan ve yeni aldığı arabası çalınan Ali Cezmi için hayat sona ermiş gibidir. Ta ki ifade vermek için gittiği polis karakolunda, kendisi gibi çaresiz olan genç kız Feraye ile tanışana kadar. Elli ikisindeki Ali Cezmi ile yirmi üçündeki Feraye kısa süre içinde birbirlerinin hayat arkadaşı olurlar ve para kazanmak için akıllarına gelen ilk yolu denerler: Blogger’lık. Fakat sanal dünyanın gerçek dünyadan daha zorlu olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Orta yaşlı bir adamın kendine güvenini yeniden kazanıp hayatını yoluna sokma çabasını anlatan bu trajikomediyi sakın kaçırmayın.

Peki siz onun yerinde olsanız ne yaparsınız?

24 Şubat 2014 Pazartesi

KENDİMLE İLGİLİ (KENARDA KÖŞEDE KALMIŞ) 17 BİLGİ DAHA

 
18. İlk görüşte aşka inanırım.
19. Sosyal medyayla münasebetimi matematiğe dökecek olursak ortaya şöyle bir sonuç çıkabilir: %98 blog, %1 twitter ve %1 facebook.
20. Fırtına öncesinin mor sessizliğini severim.
21. Ters Düz öyle güzel yorumlar aldı ki, Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam'ı yayımlamaya cesaret edemiyorum. İptal mi etsek, ne dersiniz?
22. Soğuğu hiç sevmem.
23. Ters Düz'ün son fragmanını çekmek için gittiğim Gülhane Parkı'nda beni gören bir İtalyan kadın beni de İtalyan sanıp benimle İtalyanca konuşmaya başladı!
24. Geceyi değil de gündüzü tercih ederim.
25. Çizgi roman okurum ve çizgi roman yaparım.
26. Denize bayılırım.
27. Havuzdan nefret ederim.
28. Hiç bilmediğim bir şehri yürüyerek ya da bisiklet sürerek keşfederim.
29. Tanımadığım kişilerle konuşup onların hikayesini dinlemek bana her zaman heyecan verir.
30. İki yüzlülüğü asla affedemem.
31. Yazın beni Marmaris'te bir palmiye altında kitap okurken görebilirsiniz.
32. Trabzon'da doğum büyümeme rağmen yeni tanıştığım İstanbullu arkadaşlarımın çoğu beni İstanbullu, birkaçı da İzmirli sanıyor ve Trabzonlu olduğuma inanmayı reddediyorlar.
33. Evet, Trabzonlu olduğuma hâlâ inanmıyorlar.
34. Belki haklılar, çünkü akıllarındaki Trabzon'a ait hiçbir şey bende yok: Ne şive ne fizik. Ama zaten Trabzon televizyonlarda gösterildiği kadar yeşil de değil!
 
İlk 17 bilgi: Burada!
 

21 Şubat 2014 Cuma

HANGİ GÜN RENKLENMEK İSTERSİNİZ?


Çok yakında başlayacak olan Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam için şimdi hep birlikte, haftanın hangi günü yayımlanacağına karar vermenin vakti. Siz değerli okurlara uygun ortak bir gün bulmak için, hangi gün renklenmek istediğinizi yazmanız yeterli.

Aslında ondan önce, siz bu yeni öykü serisini okumayı düşünüyor musunuz onu itiraf edin bakalım.

Düşüncelerinizi yorum kutusu, mail veya twitter yoluyla iletebilirsiniz! (Hatta eğer bu yazıyı okuduysanız mutlaka iletin ki ben de ona göre sağlıklı bir karar alayım. Yeni sürprizlerde görüşünceye dek, çok sevgiler!)

19 Şubat 2014 Çarşamba

HAYATA TUTUNMAK... İYİ AMA NERESİNDEN?

 
Her şeyinizi kaybettiğinizi düşündüğünüz bir anda hayatın size son bir sürprizi olabilir. Hem de ne sürpriz!
Adam öldürmekle suçlanıp bir süre hapis yattıktan sonra suçsuz bulunarak salıverilen ama özgürlüğüne kavuştuğunda da karısı tarafından terk edilen, şehir dışındaki evi yanan ve yeni aldığı arabası çalınan Ali Cezmi için hayat sona ermiş gibidir. Ta ki ifade vermek için gittiği polis karakolunda, kendisi gibi çaresiz olan genç kız Feraye ile tanışana kadar. Elli ikisindeki Ali Cezmi ile yirmi üçündeki Feraye kısa süre içinde birbirlerinin hayat arkadaşı olurlar ve para kazanmak için akıllarına gelen ilk yolu denerler: Blogger’lık. Fakat sanal dünyanın gerçek dünyadan daha zorlu olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Orta yaşlı bir adamın kendine güvenini yeniden kazanıp hayatını yoluna sokma çabasını anlatan bu trajikomediyi sakın kaçırmayın.
Kısa süre öncesine dek burada paylaştığım Ters Düz’ün romanını yazmaya girişince -bu arada Ters Düz'e de vaktinden önce sezon finali yaptım tabii- internetteki "tefrika roman" zevkimden mahrum kalıp özlem ateşiyle kavrulacağımı elbette bilmiyordum. Daha bu sabah aklıma gelen inanılmaz bir ilham sonucu Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam ortaya çıktı. Hemen temel öyküyü bulup yazmaya başladım, aklıma çok yattığı için de hayata geçirmeye ve bunu blogdan müjdelemeye karar verdim. Bu isimde bir karikatür serisini geçen yıl önceki blogum için yapmıştım, yani çizimler de benden! Uzun lafın kısası, çok yakında yeni hikaye serim başlıyor. Okul, roman ve blog derken zaten yeterince yoğun olmama rağmen bu yeni serimi sizlerle paylaşacak olmaktan mutluluk duyarım!

367'DEN 4'E... BU NEYİN KAFA'SI?

 
Günün genelinin istatistik tablosunda durum böyle olurken...
 
 

Şu anı gösteren istatistik tablosunun durumu böyle olabiliyor...
 
BEN SUSAYIM, İSTATİSTİKLER KONUŞSUN...

Şu blogun takipçileri gerçekten birbirinden ÇOK farklı kişilik özelliklerine sahip olan insanlar diyorum da, inandıramıyorum kendimi. Kanıtı da bunlar olsun bari. Gördüğünüz gibi günün genelinde tıklanan yazılarla, şu an tıklanan yazılar arasındaki tek bir ortak yazı var. Ve yine gördüğünüz gibi yapılan yorum sayısı, bize o yazının okunma sayısıyla ilgili hiçbir ipucu vermiyor. Bu yazının "yani"sine gelince... Öykülerimle sanat eleştirilerimle, gezi yazılarımla ev dekorasyon röportajlarımla, tiyatro tavsiyelerimle televizyon değerlendirmelerimle her konunun takipçisi farklı farklı insanlar. Boşuna demiyorum, blog herkesi aynı çatı altında buluşturan en iyi sosyal medya aracıdır diye.

BU BLOGGER LÜTFEN KİMSENİN BLOGUNU İŞGAL ETMESİN!

Yazımı, şu uyarımla kapatayım: Bir blogger tespit ettim. Okumadığı yazılara, sırf kendi reklamı olsun diye yorum yapıyor. Yani yazı bir tiyatro eleştirisiyse "Tiyatro candır..." diye bir şey yazıyor, kitapla ilgiliyse "Kitaplar en iyi dosttur..." diye bir şey yazıyor. Ben bu blogger'ı o kadar çok blogda ve yazının altında gördüm ki, her seferinde de yaptığı yorumların yazının içeriğine dair hiçbir şey söylemediğini gözlemledim. Bu bence büyük bir ayıptır. Hani yazıyla ilgili yorumunu yaptıktan sonra "Ben de beklerim!" demek, arada sırada hepimizin yaptığı şey. Ama benim bahsettiğim örnek bence asla kabul edilemez bir ayıptır. Lütfen benim bloguma, sırf yorum yapmış olmak ve kendi reklamını yapmak için yorum bırakanlar bundan sonra uğramasın.
 
Hepinize çok mutlu günler!
 


14 Şubat 2014 Cuma

14 ŞUBAT'TA HAYATTA KALMAK İÇİN YAPMANIZ GEREKEN 9 HAMLE

 
Şimdi bugün Sevgililer Günü ya, aşk yazmak lazım ki yazılar reyting alsın!
 
1. Sevgilinizin kıllı eliyle sizin bebek cildi kadar kusursuz elinizin fotoğrafını çekip Instagram'da eski sevgilinize hava atıvermek. (Öncelik hanımlarda.)
2. Twitter'a hiç durmadan aşk dolu sözler yazıvermek. (Eğer bunu bugün saatler 00.00'ı gösterdiği andan beri yapmıyorsanız hemen bir sonraki maddeye geçiniz efendim!)
3. Kadın ya da erkek fark etmez: Kırmızılara bürünüvermek.
4. İlla da sokaklarda/caddelerde fink atacaksanız elinize pelüş oyuncak ayı, gül ya da kalp şeklinde yastık tutuşturuvermek.
5. Facebook'ta eski sevgilinizin profil sayfasına göz atıvermek.
6. Eski sevgilinize laf sokmaya uygun şiirler buluvermek ve vakit geçirmeden tüvüt atıvermek.
7. Ümit Besen klasiklerinden uzak duruvermek.
8. 20 derecede aşk yanığına yakalanmamak için akıllı oluvermek.
9. Bu listeyi elbette ki ciddiye alıvermemek!
 

13 Şubat 2014 Perşembe

BU "NEHİR"E GİRİLİR Mİ?


"Haluk Bilginer oynuyormuş, kesin gitmeli!" diye düşünüyorsanız, bu yazıda size kocaman bir sürprizim var!
 
Bir tiyatro oyununa gitmeden önce göz önünde bulundurduğumuz ilk şey oyunda kimlerin oynadığıdır hiç şüphesiz. Oyun Atölyesi’nin son oyunu olan “Nehir”e maaile bilet almaya gitmeden önce de ilk iş olarak afişteki isimlere baktık ve “Tamam,” dedik. “Gidiyoruz!” Çünkü üç kişilik kadro Haluk Bilginer, Ayça Bingöl ve Canan Ergüder gibi muhteşem oyunculardan oluşuyordu.
Ne var ki oyunu izlerken, yalnızca oyuncu kadrosuna aldanarak bir tiyatro oyununa gitmemek gerektiğini öğrenecektik.
Öncelikle şunu itiraf etmem gerek: Dekor, bu oyunun kesinlikle dördüncü oyuncusu! Kulübe atmosferi öyle güzel yansıtılmış ki, adeta matematiksel bir hesaplamayla yerli yerine yerleştirilmiş her eşya. Yani, daha oyun başlamadan sahne dekoru gözümüzü fazlasıyla dolduruyor.
 
İlk olarak Haluk Bilginer ve Ayça Bingöl sahneye çıkıyor ve aralarındaki konuşmadan anlıyoruz ki; adam, sevgilisini nehir kenarındaki kulübesine getirmiş ve birlikte hoş vakit geçirmek istiyorlar. Ancak bir sorun var. Adamla kadının zevkleri pek uyuşmuyor. Örneğin adam kadınla nehirde balık tutmak istiyor, ama kadın adamla gün batımı izlemekten yana. Derken Bingöl sahneden çıkıyor ve Canan Ergüder olarak geri dönüyor. Adam bu yeni kadınla da hemen hemen aynı muhabbetleri yaşıyor, dahası, konuşmaya kaldığı yerden devam ediyor. Biraz geç de olsa anlıyoruz ki, oyunda bize gösterilmek istenen şey, adamın hangi kadınla olursa olsun aşağı yukarı aynı şeyleri yaşayacağı.
Kabul ediyorum. Konu çok güzel.

Ancak konunun işlenişinde bir sıkıntı var. Yani senaryoda. Yani repliklerde. Adam ve kadınlar arasında 70 dakikalık –ve tek perdelik– oyun boyunca yalnızca bir “alabalık” ve “deniz alası” muhabbeti sürüp gidiyor! Yani 5 dakikada yoğun bir şekilde işlenebilecek olan “balık” konusunu oyunun bütününe yayarak bayağılaştırıyorlar, seyirciyi sıkıyorlar. Hatta bir kısmı oyunu, neyi anlattığını bile tam olarak anlamadan, dilini anlamadığı yabancı filmi izler gibi sadece görüntüye bakarak izliyor.
Oyuncuların performansları çok iyi, ancak sahnenin hemen önünde oturan bizler bile ne söylediklerini çok iyi duyamadık. Sahnede olmanın gerektirdiği, “gümbür gümbür konuşmak” denen bir kural vardır oysaki… Bu nedenle de sahnedekiler, seyirciyi avuçlarının içine tam olarak alamadı ve bir iletişimsizlik sorunu doğdu. Bu da seyirciyi bu oyundan soğutan ikinci neden oldu.
 
Adamın, “yüzü karalanmış kırmızılı kadın” çizimi oyunun en zeki bölümlerinden biriydi. Ergüder’in su dolu leğenden adamın yansımasına, adamın da aynı şekilde kadının yansımasına baktığı sahneden bahsediyorum. Ancak oyunun lezizliği, yalnızca bununla sınırlı kaldı. Çünkü oyun boyunca başka değişik, hareketli bir sahne olmadı! Hala konuşulmaya devam edilen “balık” mevzusu dışında tabii…
Ben kendi adıma en çok Canan Ergüder’in performansını beğendim. Ayça Bingöl de iyiydi. “Öyle Bir Geçer Zaman Ki”de canlandırdığı yorgun ve yıpranmış anne karakterinden sonra bu genç ve biraz da hoppa sevgili rolüyle akıllarda bıraktığı o eski imajını yıktı. Haluk Bilginer’de ise aradığımı bulamadım. “Nehir” oyunundaki rolüyle diğer rolleri arasında pek bir farklılık, kendine yeni bir şey katma göremedim. Yani bu oyunu ona hiç yakıştıramadım!
Kendi adıma bu oyuna, 10 üstünden 7 veriyorum. O da oyunculuk, dekor ve müzik sebebiyle. Tiyatroya verilen, sanata harcanan paraya hiçbir zaman acımam ama bu sefer verdiğim 50 liranın karşılığını alamamış gibi hissettim kendimi. Yani bir oyun izlemenin verdiği doyumla, mutluluk hissiyle dönemedim evime.
Belki de, kadınlardan biri adamın gerçek sevgilisi (olumsuz) ve diğeri adamın hayalindeki sevgili (olumlu) olarak karşımıza çıksaydı oyunun gidişatı daha ilginç olabilirdi. “Doctor Who”daki meşhur Doktor karakteri gibi fiziksel anlamda değişip duran, ama ruhları aynı olan kadınları izledik aslında. Bu örgüyü herkesin anlayabileceğini pek sanmıyorum. Dediğim gibi senaryo hep aynı mevzuya takılıp gitmeseydi, aslında çok yaratıcı ve zeki bir çıkış noktası vardı oyunun. Belki de, arka koltuğumda oturan ve oyun bittiğinde sahnedekileri alkışlamayarak oyunu protesto eden teyzenin cümlesiydi tüm oyunu özetleyen: “Ben bir şey anlamadım! Biri girey, biri çıkay (Haluk Bilginer’in sevgililerini canlandıran Bingöl ve Ergüder’i kastediyor)! Böyle oyun olmaz daaaa!”
Oyunu Trabzon’da izlediğimi söylemiş miydim?

İsim: Nehir
Meslek: Tiyatro
Sicil: 7/10
TL: 50
İçimde kaldı: Başta kitap ve tiyatro/performans olmak üzere sanata verilen paraya hiçbir zaman acımam, cümlesini ilk kez bu oyundan çıktıktan sonra gönül rahatlığıyla kuramadım.

12 Şubat 2014 Çarşamba

GÖZLER HİRA'DAN HOP LARA'YA!


1. Demet Akalın'ın bebeği Hira daha yeni doğmuştu ki şimdi de Meryem Uzerli'nin bebeği Lara dünyaya geldi. Son heceleri aynı olan bu iki isim, anneleri sayesinde epey konuşulacak gibi. İki anneye de kocaman tebrikler!

2. Songül Öden, oyununu esnasında sahnede bayılmış. Büyük geçmiş olsun! Oyun dediğim "Kafkas Tebeşir Dairesi", hani benim de gidip burada yorumladığım oyun. Hem dizi hem tiyatro olunca, böyle yoruluyor işte oyuncular da...

3. Arkadaşlar, blogda her gün yazmak (bugün iki yazı var hem de) ve en önemlisi romanla bıkmadan usanmadan uğraşmak derken benim de "tükenmişlik sendromu"na girmem yakındır! Şaka şaka...

YAPMAK İSTEMEYİ (BOŞ BİR VAKTİMDE) DÜŞÜNEBİLECEĞİM 11 FİİL


1. Güneş doğana kadar ayakta kalıp ortalık şenlenince yatmak.
2. Kıyafetlerle denize girmek.
3. Kapanmak (mesai bitimi) üzere olan bir kitapçıda gizlenip gece boyunca her kitaptan üçer beşer sayfa okumak.
4. Her haftanın her günü bloga yazma isteğine karşı direnmek.
5. Her haftanın her günü bloga yazma isteğine karşı direndiğim yetmiyormuş gibi ayda sadece bir "post" girmek.
6. Palyaço kıyafeti giyip sokakta el ilanı dağıtmak.
7. Uçakta giderken cam kenarına oturmamak.
8. Sinemayı en ön sıradan izlemek.
9. Çizgi roman sahafı açmak.
10. 14 Şubat'ta blogda çok alakasız bir şey paylaşmak.
10,5. "Umutsuz Ev Kadınları"nın niçin 22.45'te başladığını ve başka hiçbir tekrarı olmadığını sormak için kanal yönetimine mail atmak. ("Doktorlar"ı bile günde beş öğün veriyorlar ya!)
11. Bloguna AdSense reklam alanlara özenmek, alan takipçilere bu işin nasıl yapıldığını sormak, artılarıyla eksileriyle onların tavsiyelerini almak. (Sanırım önce bundan başlayacağım! Sahi, bilen varsa paylaşabilir!)

10 Şubat 2014 Pazartesi

BLOGLA İLGİLİ 3 FİKİR

Sizin yaptığınız HER yorumu okuyorum, hatta bazen bir kere okuduktan sonra dönüp bir daha okuyorum. Bana söylediğiniz her şey üstüne düşünüyorum, güzel yorumlarınız karşısında çok mutlu oluyorum ve hatta bazen öyle güzel ve edebi şeyler yazıyorsunuz ki yazımın altında resmen mini yazılar dallanıp budaklanmış oluyor. Cevap bekleyen sorularınızı hemen yanıtlıyorum, ama beğeni içerikli olanları "Teşekkür ederim" diye yanıtlamıyorum, çünkü her sefer bunu yapmam sizleri sıkabilir diye düşünüyorum. Aslında yorumlarınıza karşılık vermek için CAN ATIYORUM, ama o zaman 15 yorum 30 yoruma katlanıyor ya, işte bu bana haksızlık yapmışım gibi geliyor (Hani blogger'ın yaptığı yorumlar yorum sayısını artırmasa gönül rahatlığıyla sizlere cevap vereceğim yani). Halbuki hiç de öyle değil. Her blogda, hemen her blogger'ın yaptığı şey bu. Üstelik bendeki blog aşkını da biliyorsunuz, her an için blog'umun istatistiklerini ve yorum kutusunu kontrol ettiğimi de. Ama işte...

HEPİNİZ, kendimle ilgili yazdığım yazıları, deneyimlerimi paylaştığım bölümleri ve öykülerimi-hikayelerimi daha çok seviyorsunuz galiba. Yani benim HAYAL GÜCÜMDEN ÇIKAN ŞEYLERİ.

Kültür-sanat hakkında yazdığım yazılar, eleştirilerse hepinizin değil de AZINLIĞIN ilgisini çekiyor sanırım. Ben de bu yüzden okuduğum her kitabı, izlediğim her filmi, gittiğim her tiyatroyu değil de; bende en çok iz bırakanları yazıyorum burada (Kafa internette biraz da tiyatro eleştirileriyle biliniyor). Haksızsam söyleyin. Haklıysam da söyleyin. Ben de ona göre ilk kategorideki yazılarımı artırayım. (Ya da NE yazmamı istiyorsanız onu yazın, bakın yazın ama, sizin dileklerinize göre içeriğimi değiştirmekten hiç çekinmem çünkü okuyan zaten sizlersiniz. YORUMLARINIZDADA BUNU GÖRMEK İSTİYORUM.)

Yine bir prensip gereği, yazılarımda ":)" işaretini neredeyse HİÇ kullanmıyorum. Çünkü sizler zaten benim eğlenceli ve enerjik yazı dilimi çoktan benimsediniz. Bu nedenle ekstradan ":)" işaretini kullanmaya gerek duymuyorum. Haksızsam burada da düzeltin.

Not düşümü: "Ters Düz"ün kitabıyla ilgili gelişmeleri buradan mı yoksa kendi sitesinden mi aktarayım, şaşırdım kaldım! 2 bloga sahip olmanın her zaman için çok keyifli bir şey olduğunu kim söyledi ki?

9 Şubat 2014 Pazar

ÖDÜLLÜ TİYATRO HOCAMLA NEYE NİYET, NEYE KISMET!

 
Haluk Bilginer'li, Ayça Bingöl'lü ve Canan Ergüder'li "Nehir" oyununu dün akşam izledim ve hakkında kapsamlı bir tiyatro eleştirisi hazırlamaya başladım, öncelikle bunu söyleyeyim. Ama ondan önce sizlerle bugün başıma gelen çok güzel bir şeyi paylaşacağım. Hem de yine tiyatro ve şu altıncı his konusuyla ilgili.
 
Bilmem siz tanır mısınız, ama tanımıyorsanız da mutlaka tanımanız gereken bir insandır o: Banu Manioğlu. Yetenekli olmasının yanı sıra aynı zamanda mütevazı, şeker, enerjik, cıvıl cıvıl ve dünya tatlısıdır da... Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun kraliçesidir. Benim de onuncu sınıfta oynadığım tiyatroyu yönetmiştir.
 
Bugün, -yazıyı yazdığım vakte göre- az önce, birden aklıma düştü "Banu Hoca". Oyundan sonra belki bir, belki iki defa konuşmuşuzdur; ama bu akşam ben illa onu arayacağım! İçimden öyle geliyor ve mutlaka aramam gerektiğini hissediyorum! Sebepsiz yere, sesini duymak amaçlı, özlediğimden... Arıyorum da.
 
 
Biraz konuşuyoruz, hoşbeş ediyoruz, en sonunda soruyor: "Ödül için mi aradın?"
 
Eyvah! Ödülden falan haberim yok benim!
 
"Hayır," diyorum. "Hayırdır, ne ödülü?"
 
Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri var ya hani, işte hocam ona aday olmuş ve kazanmış! "Yardımcı rolde en başarılı kadın oyuncu" ödülü, "Bu da Geçer Ya Hu" oyunundaki müthiş komik performansıyla "Banu Hocam"a gitmiş! Ne kadar mutlu oldum bunu duyunca, çünkü o bu tip bir ödülü çoktan hak ediyordu.
 
Bir yandan da şaşırdım ama. Yani ben yıllar sonra arıyorum ve tam da böyle bir şeye denk geliyor! Yani bu duruma benim altıncı hissimle ilgili bir şeyler mi söylenir, yoksa sadece temiz kalp ve tesadüf mü denir... Bir açıklama getiremiyorum valla. Yine yazmıştım size, başıma çok geliyor böyle şeyler diye. O yazıyı yazdıktan sonra geldi, şimdi geldi, yine gelecek ama hangi birini yazayım? Böyle "özel" olanları yazıyorum işte, sizi çok da aynı muhabbetlerle bıktırmadan.
 
Uzun lafın kısası: İyi ki aramışım Banu Hoca'mı, almış olduğum güzel havadislere değdi... Demek ki bazen araya yıllar girmiş olmasını bahane etmeyip, akla düşen kişiyi aramak lazım, değil mi ama?
 
Not düşümü: Eğer bir gün onun oynadığı bir oyuna rastlarsanız, mutlaka izlemeniz gerektiğini söylememe gerek yok herhalde! (Haydi yine iyisiniz, söylemiş olayım!)
 
 
 


7 Şubat 2014 Cuma

KENDİMLE İLGİLİ (KENARDA KÖŞEDE KALMIŞ) 17 BİLGİ


1. WhatsApp kullanmıyorum.
2. Benimle tanışan herkesin söylediği ilk söz genellikle şu olur: "Müthiş bir enerjin var!"
3. Her ay bir sürü dergi alırım.
4. İnternete girer girmez ilk işim blogumdaki yorumları ve istatistikleri incelemektir.
5. İkilime ya da üçleme yani "seri" şeklindeki kitapları okumaya bayılırım.
6. Şu günlerde okullar tatil olduğundan, her gün beş saatimi Ters Düz'ün romanıyla ilgili detayları düşünmeye/yazmaya ayırabiliyorum.
7. Sıcağı çok severim.
8. Günün en sevdiğim saatleri 6, 7, 8, 9, 10 ve 11'dir. Bu saatlerin enerjisi bambaşkadır ama insanların çoğu ne yazık ki 12'den sonra uyanır.
9. Şiir yazar ve bestelerim.
10. Mavinin her tonuna bayılırım, ama özellikle koyu tonlarından hoşlanırım.
11. Fotoğrafları ve kısa filmleri herkes fotoğraf makinemle çektiğimi sanır, ama ben onları cep telefonumla çekerim.
12. Tasarıma ve dekorasyona bayılırım. Güzel evlere karşı zaafım var.
13. Misafirliğe gitmeyi çok severim.
14. Bize misafir gelmesini daha çok severim.
15. Kalıcı dostluklar kurmaya çok önem veririm.
16. Bu akşam Haluk Bilginer'in, Canan Ergüder'in ve Ayça Bingöl'ün oynadığı "Nehir" adlı tiyatro oyununa gidiyorum. Sizleri önümüzdeki günlerde yeni bir tiyatro eleştirisi bekliyor!
17. Bu sıralamanın devamını getirebilirim.

2 Şubat 2014 Pazar

KAFA NEREYE BİZ ORAYA!

Mütevazı olmaya çalışsam da bu sefer ukalaca davrandım: Önceden yapmış olduğunuz yorumları yeniden gündeme getirdim! Bunun önüne geçmek için de yorumları olduğu gibi aktardım. Ve onları tekrar okuyunca, gerçekten duygulandım.
 
Yapmış olduğum araştırmaya göre yazılarımı okuyan kişi sayısı henüz dört basamaklı sayıları bulmasa da, yüzlerce kişiye ulaşmak da kesinlikle muhteşem bir duygu. Aslında çok okunmak gibi bir amacım yok, iyi okunmak ve anlaşılmak gibi bir amacım var. Yine aynı araştırmama göre okur kitlem, blogger olsun ya da olmasın, genellikle yazılarımı sessiz sedasız okuyup yorumlarını kendi içlerinden yapan kişiler (Bu cümleyi yazarken gülümsüyorum). Diğerlerini seçtiğim rakamlar üzerinden örneklerle açıklayayım: Blogu olmayan 10 okurumdan sadece 1'i yorum yaparken, blogger olan 10 okurumdan 5'i yorum bırakıyor. Ama burada kimseyi eleştirmiyorum çünkü yorum yapmanın gerçekten ayrı bir yetenek, emek ve zaman işi olduğunu biliyorum. Bu yazıda, sadece blogger olan okurlarımın yorumlarına yer verdim. Kafa Dergi'ye ve Ters Düz'e önceden, benim böyle bir yazı hazırlayacağımı bilmeden -ki bu fikir benim de aklıma yeni geldi, aslında yorumlarınızla ilgili bir de sürpriz bir şarkı eşliğinde video hazırladım ama onun aceleye geldiğini düşünüp bu yazımda paylaşmaktan son anda vazgeçtim- yorum yapanların yorumlarını derleyip tek cümleye indirdim. O kadar çok yorum yapılmış ki, kimseyi kırmamak adına blogla ilgili yorum yapan herkesin yorumuna yer vermeye çalıştım. Ama yazmış olduğum bir yazıya ilişkin özel bir yorum yapanlara doğal olarak bu yazıda yer veremedim, çünkü öyle olsa çok alakasız görüneceğini düşündüm. Blogla ilgili genel bir yorum yapmış olup da yazıda kendilerini göremeyenler, yorum kısmına not düşsünler, yazıyı hemen güncellerim.
 
KAFA DERGİ

Nalan'ın Evi: "Sana planladıklarının hepsini gerçekleştirecek kadar uzun bir ömür dileyeceğim. Fakat bu imkansız... Zira 18 yaşında bu kadar çok karpuzu koltuklarına sığdıran birinin planları son nefeste bile devam edecektir. Not: 2 katı artı 1 yaşındaki bir okurun."

Deeptone: "Atom karınca! Her yel değirmenine saldırıyor, hepsini de ele geçiriyorsun! Yerinde duramıyorsun! O kadar çok yeteneğin var ki, daha ne güzel ne özel işler yapacaksın! Sen buralara da sığamayacaksın, daha bir sürü şey yapacaksın! Hep böyle heyecanla ve keyifle meşgul ol. Bir de unutma ama, benzersizsin."


Mavi Anne: "Mert, seni tanıdığıma çok mutlu oldum! Senin gibi üretken ve yaratıcı bir genç karşısında hayran kaldım açıkçası... Dergin için çok emek harcadığın belli... Seninle aynı yaşta bir erkek çocuk annesi olarak, senin bu gibi yaratıcı işlerle meşgul olman çok hoşuma gitti. Bilgisayar oyunlarından başlarını kaldırmıyor şimdiki gençler... Başarılarının artarak çoğalmasını diliyorum! Ayrıca aileni de kutluyorum, ne şanslılar..."

Havva Peynirci: "Tek kişilik bir şirket!"

Özii: "Çok yönlüsün, gerçekten tebrik ediyorum başarını... Bambaşka bir Kafa'sın!"

Sui: "Kendime yeni bir uğraş buldum: Kafa. Bu bana pahalıya patlayacak!"

Buğra: "Mert'im canavar gibisin. Devam! Bir tane yazarımız, senaristimiz, yönetmenimizsin!"

Smyrnetalya: "Senin gibi yazım kurallarında titiz, güzel bir ifadeyle duygularını paylaşan genç arkadaşlar eminim benim gibi birçok dinozoru da heyecanlandırıyordur! Tüm ilgi alanların daim olsun!"

İlhan Uçer: "Kutluyorum seni. Hem okulda başarılı olmak, hem blogla uğraşmak, hem de roman yazıyor olmak kolay değil. Romanını merakla bekliyorum. Bloglarda yaptıkların romanın garantisi bence."

Dost Bahçesinden Lezzetler: "Çocukluğundan beri yazma konusundaki tutkunu kutluyorum... Blogun ve paylaşımların herkesinkinden çok ama çok farklı!"


Başak: "Böyle üretken gençlere hayranım! Kocaman bir aferin, akıllı çocuk!"
 

Medusa Zeze: "Bkz: Süper!"

Hayallerinle Gel: "Müthiş bir yazı dili... Bir çırpıda ilgiyle okuyorum."

Serra Güler: "Okumayı seviyorum. Özellikle böyle keyifli blogları..."

Sema: "18 yaşında, güzel bir dille, dolu dolu bir blog yazıyor... Takdir ettim!"

Sezer Eser Perker: "Ne güzel, gencecik bir blogger!"

Bahçe Perisi: "Konuşur gibi yazıyor!"

Helene: "Okurken 10 numara eğleniyorum!"

Mia Wallace: "Yazılarının başlıklarını seviyorum. Yazılarını daha çok seviyorum!"

Bak Bu Harika: "Çok güzel bir çalışma..."

The Bircan: "Ne ilginç bir blog!"


TERS DÜZ

Gülay Cansever: "Genç yaşına rağmen bu kadar iyi yazdığın için sonsuz tebrikler! Kelimeleri çok iyi kullanıyorsun! Duyguları yansıtma şeklin süper! Okumayanlar çok şanssız! Sabırsızlandığım halde bölümlerin devamını beklemek bile keyif veriyor!"

Alanay Yıldırım: "Çocukluğundan beri yazma konusundaki heyecanını yitirmediğinden de belli ki, geleceğin yazarlarından olacaksın... Ki bu konuda umut vadediyorsun!"

İlhan Uçer: "Müthiş, müthiş, müthiş... Hem hikaye hem fragman. Televizyon dizisi gibi. Hatta dizi olsa böyle heyecanlanmazdım. Her bölümü merakla bekliyoruz."

Mavi Anne: "Mert... Yaratıcı ve çalışkan... Diğer gençlere örnek olmalı... Hikayen ve fragmanları öyle harika ki, yeni bir dizi başlıyor sanki!"

Hayal Kahvem: "Vay canına sayın seyirciler! Oldukça yaratıcı işler... Çok iyi yazıyorsun ve çok emek veriyorsun! Okurlarını nefes tutarak bekletiyorsun! Şimdiden, geleceğin büyük yazarları arasında görmeye başladık!"


Nalan'ın Evi: "Muhteşem bir hikaye serisi... Sen iyi ve güzel dileklerin, övgülerin hepsini hak ediyorsun. Bir gün senin blog arkadaşın olmakla övüneceğim. Senden çok umutluyum! Torunlarımız da inşallah senin gibi olurlar!"

Siyah Kuğu: "Hikaye ve öykü konusunda senden öğreneceğimiz çok şey var."

Kitap Cumhuriyetim: "Hikayen çok ilginç ve çok güzel."
 

Kitap Sesleri: "Kalemine sağlık..."
 

Dalgaları Aşmak: "Yazma dileğiyle dolu bu güzel heyecanınız hiç kaybolmasın!"

Buket: "Yazma heyecanın muhteşem!"

Yeşil: "Çok heyecanlanıyoruz! Fena sürükleyecek!"

Duygu Seçer: "Etkileyici karakterler, çarpıcı bir hikaye."

Kübra Yartaşı: "Hikayeyi okumaya başladım ve tüm bölümleri peş peşe okudum: Başından kalkamadım! Kalemin çok kuvvetli!"

Lily: "Kesinlikle film gibi!"

Sevinç: "İdeallerin yolunda çok iyi ilerliyorsun... Video ve hikaye fikri süper! İnanıyorum ki ileride çok iyi yerlere geleceksin!"

Ahu: "Ne enteresan bir blog yapıyorsun... Çok beğendim!"

Anna: "I've just finished reading 'Ters Düz'! It was wonderful!"