25 Temmuz 2014 Cuma

SUSUZ YAZ

 
Havalar cidden çok sıcak...

Ne yapacağız bilmiyorum. 

Sabahın en erken saatleri de, öğlen de, akşam da çok sıcak. 

Sinekler kan emmek için uçuşup duruyor. 

Dereler kuru. Hiç su yok. Karadeniz'de bile.
  Haydi hayırlısı...

24 Temmuz 2014 Perşembe

DÜNYAYI VE KENDİNİZİ KURTARMAK İÇİN NE YAPABİLİRSİNİZ?

Havalar bir felaket sıcak, bir çok soğuk.

Güneşin kapalı alanlarda bile adeta başımızın içine işlediği günlerde bazen öyle oluyor ki bulutlar gökyüzünde toplanıyor ve sağanak şeklinde yağmur yağıyor.

Hava sıcaktan hop soğuğa, soğuktan hop sıcağa dönüyor.

Küresel ısınma, iklim değişiklikleri, kuraklık...

BİZDEN SONRAKİLERİN HALİ NE OLACAK?

Biz yine iyiyiz. Bizden sonrakiler, bizim çocuklarımız, bizim çocuklarımızın çocukları acaba nasıl bir dünyaya gelecek?

O nedenle doğaya sahip çıkmak lazım.

Yapacağınız/yapabileceğiniz şeyler aslında o kadar basit ki...

1. Telefonunuzu boş yere şarj etmeyin. Şarj seviyesi 5'e düşmedikçe telefonunuzu asla şarja takmayın.

GECE BOYUNCA ŞARJDA DURAN TELEFONUN HİÇBİR ANLAMI YOK!

2. Haydi şarja taktınız diyelim. O telefonu gece boyunca şarjda tutmak niye? Gece uyurken gözünüzün tekini açıp da mesajlarınıza mı bakıyorsunuz? Hem ayrıca prizden çıkardığınız an o şarj yine düşecek. İster 10 saat şarj edin ister 1 saat... Sonuç aynı. Ama bunu bir türlü anlamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz. Belki de işinize gelmiyor. "Aman bana ne!" diyorsunuz. Ama demeyin. Diyemezsiniz. Böyle bir hakkınız yok.

3. Suyu boşa akıtmayın. En basitinden, dişlerinizi fırçalarken suyu kapatıp açın.

4. Elektriği boşa kullanmayın.

SAÇ ÜRÜNLERİ KİMYASAL DOLU, FAYDADAN ÇOK ZARARI VAR

5. 5.si bu listeyle pek ilgili değil ama şunu belirtmek istiyorum. Geçen gazetede okudum, Osman Müftüoğlu bas bas bağırıyor: "Saç ürünleri fayda vermiyor aksine saçların canına okuyabilecek kimyasallar içeriyor. Daha da kötüsü, bunların içine eklenen pek çok maddenin aslında hiçbir faydası yok. Çünkü saçlarınız dışarıdan değil, sadece kökünden besleniyor." Ne kadar korkunç, değil mi? Şampuanlar hem ucuz değil hem de aslında saça hiçbir yararı yok. Kepeği kesmiyor. Saç dökülmesini engellemiyor. Asla ve asla böyle şeyler yok. Olanlar da bir yeri kurtarırken diğer yerden çalan felaket kimyasallar içeriyor. Müftüoğlu şöyle devam ediyor: "Şampuan reklamlarının büyüsüne kapılmayın. Gördüğünüz o muhteşem saçlı reklam yıldızları zaten mükemmel saçlara sahip oldukları için reklamlarda oynuyor, yoksa o ürünlerin marifetleri sayesinde mükemmel saçlara sahip değiller!"

Sonunda şampuan kullanmayacağım, saçımı zeytinyağlı sabunla yıkayacağım, o olacak!

E NE YİYECEĞİZ BİZ KARDEŞİM?

Her şeyin içinde hormon ve şeker var. GDO'lu besinler. E ne yiyeceğiz biz kardeşim? Her doktor başka bir şey söylüyor. Her gün yeni bir şey açığa çıkıyor.

Yediğiniz içtiğiniz neredeyse her gıdada kimyasallar, hormonlar, şekerler var. Aslında ambalajlarda da yazıyor ama almazsak ne yiyeceğiz diye mecburen alıyoruz. Halbuki şart mı? O çikolatayı yememiz şart mı? Diğerinden daha iri ve güzel görünen o hormonlu domatesi almamız şart mı? İçinde çok zararlı olan katkı maddeleri olan bisküvilerden uzak durmamız hiç mi mümkün değil?

Yapay besleniyoruz. Yanlış besleniyoruz. Felakete gidiyoruz.

15 CM UZAKTA OLMAZSA KALBE ÇOK ZARAR

Yazımı bitirirken, yine telefon mevzusuna döneyim: Akıllı telefonunuzu aldığınız ilk günü hatırlayın. Paketin içinden bir kullanma talimatı çıkmıştı değil mi? Muhtemelen okumadan attınız ve bunun yerine hemen twitter/facebook yükleyip "sosyal sular"a daldınız.

Ama orada yazan şeyi ben size söyleyeceğim, kaçışınız yok.

Telefonunuzu kalbinizden 15 cm'den uzak tutunuz diye bir cümle var o kağıtlarda. Bugün bunu tınlamıyoruz bile, ama kalbe feci şekilde radyoaktif dalgalar gidiyor, ben size söyleyeyim. Sadece kalbe de değil, beyine ve diğer tüm organlarımıza da.

Telefonsuz, tabletsiz, bilgisayarsız bir yaşam günümüzde mümkün değil, aslında mümkün değilmiş gibi geliyor, ama mümkün. Yani en azından onlarla geçirdiğiniz vakti azaltabilirsiniz. Bu tamamen sizin elinizde. Tabii bu yazıyı benim bilgisayarda yazdığım, sizin de yine telefondan/bilgisayardan okuduğunuz bir gerçek. Ama en azından:

Gece telefonunuzu başucunuzda şarja takıp yatarken bir daha düşünün şimdi...

21 Temmuz 2014 Pazartesi

BEN DEMİŞTİM...

Sabab 6 akşam 18 bilgisayarın başında Microsoft Word'le adeta aşk yaşayarak çalıştığım, uğruna gözlerimi kanlandırdığım/sulandırdığım, sırtımı karıncalaştırdığım ve boynumu ağrıttığım romanım nihayet bugün yarın bitiyor! Sahiden de, uyumadığım her an romanla ilgili çalışma halindeydim, bu da takdir edersiniz ki öyle pek kolay bir iş değil. Emek, zaman ve sabır istiyor. Tabii roman bitti bitiyor, ama işin en zor kısmı belki de bundan sonra başlıyor... Detayları yine blog'umdan sizlere aktarmaya devam edeceğim. Şimdi gelelim bugünkü asıl yazacaklarıma.
 
Ben demiştim - 1
 
Nilgün Belgün'ü tanıyorsunuz değil mi? Şimdilerde yeni bir program yapıyor. İzlemiyorsanız çok şey kaçırıyorsunuz söyleyeyim. Salı geceleri canlı yayınlanan, konuklu muhabbetli bir talk Show yapıyor Belgün. Ben vaktim oldukça kaçırmadan izliyorum. Yaz gecelerinizi güzelleştirmek için şiddetle tavsiye ederim hepinize. Hepimizin kafa dağıtmaya ihtiyacı var sanırım...
 
 
 
Geçen gün yazdığım yazıyı Nilgün Belgün beğenip kendi twitter ve instagram hesaplarında paylaşınca çok şaşırdım açıkçası. Hatırlayın, yazıda yaz yapımlarından bazılarını seçip izlemek ve izlememek için çeşitli eğlenceli nedenler yazmıştım. Sevgili Belgün için de aynen şunları yazmıştım:
 
Neden izlemeli: Nilgün Belgün gerçekten akıllı bir kadın ve bu işi (biz görmesek de) Amerikalarda bile yapmış bir isim. Türk izleyicisi onun tadını almayı başarabilir mi bilinmez, ama belli bir çıtanın altına düşmeyen konuk seçimi olan bu show’u izleyip eğlenmenize bakın. Üstelik canlı yayın!
 
İzlemesen de olur: Belgün’ün esprilerini canlı yayından önce bir kağıda yazarak çalıştığı çok belli. Biraz daha doğal olabilmeyi başarırsa çok daha iyi olacak…

Aslında ben çok samimi ve esprili bir dille yazmıştım, ama Belgün değil de bir başkası olsa ya hiçbir cevap vermez ya da "xndhfkdsmrjrgdfgdkj" benzeri sinirli karşılıklar verirdi, haksız mıyım? Ünlülerimiz/tanınmış insanlarımız böyle egolu, kibirli, burnundan kıl aldırmayan tipler ne yazık ki. Ama Belgün yazımı görmezden gelmemekle kalmadı, üstüne bir de not düşerek paylaştı: "Kafa Dergi'nin program hakkındaki yorumu... Kağıda yazıp ezberlediklerim de var elbet ama esprilerin bazıları doğaçlama." Şu doğallığa bakar mısınız yahu! Yazdığıma "Yalan, yalan söylüyorsun!" diye itiraz etmemiş, üstüne bir de eğlenceli bir şekilde göğüslemiş. Kabul etmiş. Şu kısmını doğru yazmışsın ama şurada hak vermiyorum, gibi bir medeni cevap vermiş. Akıllı bir kadın diye boşuna dememişim. Bu arada kağıttan prova etme kısmını da tahmin etmiştim, ama doğruluk payı varmış demek ki. Ben demiştim...

Ben demiştim - 2

Yonca Tokbaş bugünkü yazısında bir uygulamadan bahsetmiş. "AirPnP (Air pee and poo)" adlı bu uygulama, bulunduğunuz yerin yakınında tuvaletlerini kiralayan kişilerin koordinatlarını gösteriyormuş! Tuvaletin temizliğine ve hijyenine göre puan verebiliyormuşsunuz. Bak bak sen işe bak... Ben bundan bir yıl önce, yine bu sayfada şöyle bir şey yazmıştım:
"I'm at..." diye başlayan tweet'leriniz ne kadar yalnız ve gösterişçi biri olduğunuzu gösteriyor. Bence. Özür dilerim ama haksız mıyım? Yakında hangi tuvalet kapağında oturduğumuzu yazacağımız bir "sosyal medya" aracı çıkacak diye korkar hale geldim! Hayal gücümün sınırı yok.

Olmuş işte! Bu da olmuş!

Yazdığım gerçekleşmiş ya da gerçekleşme yolunda işte!

Klozet kapaklarıyla selfie çekileceğimiz günler çok da uzak değil demek ki...

Ben demiştim...

Not düşümü: Nilgün Belgün'ün takipçisiyle olan iletişimi derken bakın aklıma ne geldi... Yazılarına mail adresini ekleyen köşe yazarlarımız bile, artık o mail'i oraya kenar süsü için yerleştirmiş olacaklar ki, hiç cevap yazmıyorlar atılan mail'lere. Yapan da var(dır) tabii ama o da bize rastlamaz! İşte Belgün'ü bu yüzden bir kere daha kutlamak lazım...

Not düşümü 2: Sizin "ben demiştim" dediğiniz hadiseler/olaylar/durumlar varsa, yazıverin, okuyalım bakalım.

17 Temmuz 2014 Perşembe

YAZ EKRANI

Kimi rüştünü ispatlayıp kemik izleyici kitlesini çoktan oluşturdu, kimiyse daha yolun başında… İşte dizilerinden yarışmalarına, bu yaz denizden eve dönünce duştan çıkıp izleyeceğimiz yapımlardan seçmeler. Tabii eğer siz bu yazıyı okuyana kadar yayından kaldırılmazlarsa!


Ulan İstanbul
Meslek: Dizi
Neden izlemeli: Şebnem Bozoklu’yu uzun zamandır bir dizide izlememiştik. Pavyon şarkıcısı rolü üzerine cuk diye oturmuş! Şarkısı Kezzapla Mayonez ile birlikte Yalan Dünya’daki Tülay’ın pabucunu dama atacak gibi görünüyor. Mahallede yaşayan bir ana oğulu canlandıran Salih Bademci ve Zeynep Kankonde çiftinin de harika bir uyum yakaladığı su götürmez bir gerçek. Şehriban’ın Ceyhun’a küçük bir çocukmuş gibi davrandığı sahneler, aralarındaki diyaloglar kesinlikle on numara. Bademci’nin “evlerden bir jön” suratı nihayet keşfedilmiş. Erkan Kolçak Köstendil ve Uğur Polat da farklı tarzlarıyla gayet iyi. Sırf Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze’nin mahallede camdan gelip geçeni izleyen bilgili/kültürlü komşu versiyonu olan Servet Bey’i canlandıran Zihni Göktay’ın iki dakikalık sahneleri için bile izlenir bu dizi. Ne de olsa üstatlara saygımız sonsuz! Uzun lafın kısası, o klişe tabirle pek sıcak bir (alaturka) mahalle komedisi…
İzlemesen de olur: Şebnem Bozoklu pavyon şarkıcısı rolüne cuk diye oturmuş oturmasına da, dizinin ilk bölümünde şarkıcılığı bırakıp bir ev kadınına dönüşüvermesin mi! İşte size strateji hatası: Yani seyirci, sevip içine girdiği eğlenceli pavyon atmosferinden buluşturulduğu hızla uzaklaştırılıyor. Fatmagül’ün Suçu Ne’den hatırladığımız Sevtap Özaltun, bu sefer kötü kadını bir kenara bırakıp iyi kalpli bir başrolle karşımıza çıkıyor ama bu role tam olarak girip giremediği muamma. Ferdi rolündeki Kaan Yıldırım ise başrolün tutkulu bir şekilde aşk yaşayacağı jön adayı olmaktan fersah fersah uzakta ve bu noktada da insan bu kadar da mantık hatası olmaz ki diye düşünüyor. Dizinin konusu İstanbul’da dolandırıcılık yapan bir çetenin Nevizade ailesi maskesi altında bir mahalleye taşınması olarak özetlenebilir. Ancak bu tip aksiyon ögelerinin Türk dizilerinde pek bir Amerikanvari durduğunu yıllardır hiçbir yapımcı öğrenemedi gitti! Yani izlemeseniz de olur. Ayrıca Ulan İstanbul diye dizi ismi mi olurmuş? Ah/Vah İstanbul falan olsaymış gene neyse. Sırf adı bu olduğu için arada bir karakterlere zorla söylettikleri “Ulan İstanbul” replikleri de cabası! E bizimki de kulak yani…
Sicil: 8/10
Kiraz Mevsimi
Meslek: Dizi
Neden izlemeli: Kızlar güzel, erkekler yakışıklı. Yaz sezonu için yapılan yepyeni bir gençlik dizisi, üstelik gelecek sezonda da devam etmesi kuvvetle muhtemel. Öyle Bir Geçer Zaman Ki’de nostaljik bir atmosfer içinde izlediğimiz kızılımsı Nilperi Şahinkaya dizinin bombası. Özge Gürel de tatlı, güzel, hoş bir oyuncu. Senaryo da sinemadaki Romantik Komedi filmlerini yazan Aslı Zengin’den. Jenerik müziği de gayet iyi. Daha sebep sayayım mı?
İzlemesen de olur: Kavak Yelleri’nin ısıtılarak önümüze konan hali. Başroldeki Dağhan Külegeç’in olması da bu çağrışımı destekliyor. Dizinin esas yakışıklısı Serkan Çayoğlu dururken, başroldeki iki kızın da Külegeç için yanıp tutuşuyor olması ayrı bir vaka. Her sefer aynı tip projelerde karşımıza çıkarak yerinde sayıp duran Külegeç’in eğri ağzıyla kızlara bakıp ukalaca gülümsediği sahneler bir süre sonra baygınlık verebilir. Özge Gürel yer yer Hazal Kaya’yı andıran bir oyunculuk sergiliyor. Çayoğlu’nun oyunculuğu ise sıfır, sadece karizmasıyla işi götürüyor ve sesinin dublajını her bölümde başka bir oyuncu yapmaz inşallah. Ayrıca dizinin gelecek sezonda da devam etmesi durumunda, aynı kanalda aynı gün bir Karagül gerçeği olduğu için günü mutlaka değiştirilir. O ilk tadı kaçar. Son olarak, her gençlik dizisinin adının doğayı çağrıştıran isimlerden seçilmesi nedendir? Yol yakınken iftar sonrası programlarına sarın siz.
Sicil: 8/10


Güllerin Savaşı
Meslek: Dizi
Neden izlemeli: Damla Sönmez ve Canan Ergüder’in performansları bir harika. Zengin fakir çatışmasına hala (ve hala) aç bir toplum olduğumuzdan, gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz.
İzlemesen de olur: Dizinin adı Güllerin Savaşı diye karakterlerin isimleri de içinde “gül” geçen isimlerden seçilmiş, ama öyle bir zorlama olmuş ki sormayın: Bakınız Gülru ve Gülfem. Bu durumda, senaryoda acaba Bülent Ersoy’un parmağı mı var diye düşünmeden edemiyor insan. Ayrıca Med yapımın Umutsuz Ev Kadınları’nın jeneriğinde kullandığı gül efektinin tıpatıp aynısını sanki ellerinde kalmışçasına bu dizide kullanması da eksi puan topluyor ve üzerinde hiç emek verilmemiş bir iş olduğu izlenimi uyandırıyor.
Sicil: 6/10
Eyvah Düşüyorum
Meslek: Yarışma
Neden izlemeli: Sadece dört harf: M. A. L. İ. Mehmet Ali Erbil’in ekran ışığı, güldürme performansı, esprileri, şakaları ve şov sunuculuğu yıllara meydan okuyor!
İzlemesen de olur: Sadece dört harf: M. A. L. İ. Yıllardır ekranlarda göre göre bıkmış olabiliriz ve yine her an birilerinin pantolonunu aşağı indirebilir. Üstelik biz onu Çarkıfelek’le özdeşleştirmiştik. Yarışmanın sorularına gelecek olursak sorular çok saçma. Ayrıca insanların o şıkır şıkır kıyafetleri içinde suya düşürülmeleri izlerken iç acıtıyor. Yapmayın günahtır…
Sicil: 6/10
Ali Biçim Show
Meslek: Talk Show
Neden izlemeli: Beyaz Show’dan sıkılanlar için farklı bir konsept. İçinde ilginç ve komik bölümleri olan, takip edilebilecek bir Show.
İzlemesen de olur: Amerika’daki benzerlerine özenilerek hazırlanmış bir talk show. Konukların oturuş düzeninden sahne tasarımına her şey Jimmy Fallon’u anımsatıyor. Ayrıca egosu yüksek Ali Biçim’in hiç güldürmeyen esprileri ne yazık ki olmamış. Üstelik program canlı yayın bile değil.
Sicil: 5/10
Dur Durabilirsen
Meslek: Sahne
Neden izlemeli: Hem eğik bir sahnenin üzerinde ayakta durmaya hem de oyunculuk yapmaya çalışanları izlemek kulağa eğlenceli geliyor.
İzlemesen de olur: Ünlü oyuncu Engin Hepileri sunum işini beceremiyor. Oyuncular da sahnede biraz sönük kalıyor, işi yürütemiyorlar. Sunucuyla aralarında bir uyumsuzluk var gibi. Oyuncuların içinde en tanınanı, Fatmagül’ün Suçu Ne’deki Bülent Seyran. Seyran şüphesiz çok iyi bir oyuncu, ama bu eğlenceli formata gitmeyen bir dinginliği/sakinliği var. Bu format biraz da Arkadaşım Hoşgeldin’i anımsatıyor.
Sicil: 5/10
X Factor Star Işığı
Meslek: Yarışma
Neden izlemeli: Canlı yayınlanıyor olması güzel. Ve de kusursuz bir ekran ışığı olan Atiye’yi epeydir bir yerlerde izlemiyorduk.
İzlemesen de olur: Son haftalarda yatıp kalkıp konuştuğumuz o “reklam kokan hareket”inden ötürü yeniden gündeme oturan Sinan Akçıl’ın kendini ilahlaştırıp genç kızlara fiyakalı bakışlar atmasını izlemek zorunda değilsiniz. Ayrıca Eurovision birincisi Azerbaycanlı Nigar Jamal’a Meryem Uzerli’yi taklit etmesini söylemiş olabilirler: Hareketleri ve ses tonu Uzerli’nin bir kopyası gibi, ne de olsa iki yabancı. Ve jüri koltuğunda sanki birisi onu oraya zorla getirmişçesine isteksiz oturuyor. Sürekli de “Çok yahşisan” diyor. Nihat Odabaşı’nın orada ne işi olduğuysa anlayan varsa lütfen yorumlarda belirtsin.
Sicil: 3/10
Güzel Köylü
Meslek: Dizi
Neden izlemeli: Sizlere seti ziyaret edebilme olanağı sunan başka hangi dizi var söyleyin? Yolu Ege’ye düşenler yol üstünde uğrayabilirler. Senaryo çok yaratıcı değil, ama sıcak ve samimi. Ve en son Zeytin Tepesi’nde, çok da güzel bir rolde izlediğimiz Zerrin Sümer’i özlediyseniz Ege şivesini sakın kaçırmayın.
İzlemesen de olur: Muğla’da, Trabzon’da, Ürgüp’te veya Mardin’de geçen dizileri izlemekten artık BIKTIK! Güzel Köylü de Muğla’da geçen bir yaz dizisi. Ancak ne yazık ki Gizem Karaca iyi kalpli kız rollerinde pek başarılı olamıyor.
Sicil: 4/10
Nilgün Belgün’le Bir Yaz Gecesi
Meslek: Talk Show
Neden izlemeli: Nilgün Belgün gerçekten akıllı bir kadın ve bu işi (biz görmesek de) Amerikalarda bile yapmış bir isim. Türk izleyicisi onun tadını almayı başarabilir mi bilinmez, ama belli bir çıtanın altına düşmeyen konuk seçimi olan bu show’u izleyip eğlenmenize bakın. Üstelik canlı yayın!
İzlemesen de olur: Belgün’ün esprilerini canlı yayından önce bir kağıda yazarak çalıştığı çok belli. Biraz daha doğal olabilmeyi başarırsa çok daha iyi olacak…
Sicil: 8/10

Peki siz hangi yapım hakkında ne düşünüyorsunuz?

16 Temmuz 2014 Çarşamba

SEVMEDİKLERİM


Yazıya hemen sevmediklerimle başlamayayım diye öncesinde birkaç cümlecik yazayım. Ben şu sıralar uyumadığım her an bilgisayarın başında romanımı yazıyorum dersem yalan olmaz. Siz neler yapıyorsunuz şu sıralar? Bir de yemek programlarının arka fonunda çalan klasik müzik gibisi var mı? Şimdi sevmediklerime gelebiliriz...

 
# # #
 
Telefon görüşmelerini dolmuşta bağıra bağıra yapıp ne konuştuğunu herkese duyurmaya çalışan özentiler...
 
Akıllı telefonu olmadan önce kullandığı aklını sonrasında yitirenler...
 
Sokağın karşısından gelirken gözünü sana dikip bakan dikizciler...
 
Tanıdığı halde selam vermeden yanından geçip giden görgüsüzler...
 
İşini görene kadar seninle takılıp sonrasında aramayan çıkarcılar...
 
Kendine saklaması gerekeni ayırt edemeden sosyal medyada paylaşan bağımlılar...
 
Maskeyle dolaşan ikiyüzlüler...
 
Size sesleniyorum!
 
Hiç böyle davranmayın demiyorum.
 
Hobi olarak yine davranın.
 
Ama mümkünse bizden uzakta...
 

15 Temmuz 2014 Salı

ÜÇ NOT

Blog'da da keşke facebook'ta olduğu gibi bir "beğen" butonu olsaydı, böylece yapılan yorumları beğenirdik. Yorumlara karşılık vermeye her zaman vakit olamayabiliyor. Bir de blogger'ın yaptığı yorumlar da yorum sayısını ikiye katladığından bu nedense hileymiş gibi geliyor bana ve bu nedenle de cevap yazmadığım oluyor. Siz özellikle cevap beklediğiniz ya da soru sorduğunuz yorumlarda bunu belirtirseniz ben de size hemen geri dönerim...

Çarşamba gecesi 23.59 biter bitmez televizyon dizileri ve programlarla ilgili yazdığım çok kapsamlı bir yazıyı paylaşacağım. Yazarınız saat konusunda böyle ilginç sürprizler yapmayı seviyor işte...

Şu anda hangi şehirdesiniz? Tatilde misiniz yoksa memleketinizde mi? Pencereden baktığınızda ne görüyorsunuz? Bu soruların cevabını merak ettim ben... Sevgilerimle!

14 Temmuz 2014 Pazartesi

"Z" OLAYINDA SON DAKİKA GÜNCELLEMESİ!

"İsmini vermek istemeyen" bir arkadaşım konuyu benimle paylaştı ve blogda paylaşarak gelen yorumlara göre bir karar almayı düşündü. Şimdi olay kısaca şöyle: Arkadaşım Z, bir yurtta, tek kişilik bir odada kalacak. Yurttaki odalarda ne buzdolabı ne mutfak var, haydi bunu mecburen kabullendi, arasında kaldığı odalardan birinde banyo-tuvalet var, diğerinde yok. İşte sorun burada başlıyor.

Banyo-tuvalet olan oda küçük. Ama sonunda odada kendine özel bir banyo-tuvalet var.

Banyo-tuvaleti katta diğer sekiz kişiyle ortak olan oda büyük/ferah. Ama banyo kendine ait değil.

Ben bu iki oda arasında da arkadaşıma hiç yardımcı olamadım, çünkü ikisinin de farklı artıları eksileri var. Ben olsam banyonun içeride olduğu odayı seçerim, ama o da çok küçükmüş. E büyük olanı seçsem bu sefer başka insanlarla aynı banyoyu kullanmak... ne bileyim hijyenik olur mu, hijyenik olsa bile kamuya açıkmış gibi görünen bir alanda yıkanmak ne kadar rahat/güven verici?

Sonuç olarak ben görevimi yaptım. Buraya yazdım. Siz de lütfen görüşlerinizi her ihtimali göz önüne alarak yazın ve arkadaşımın bir karar vermesine yardımcı olun...

Not: İki odanın fiyatının aynı olması da seçim yapmayı zorlaştırıyor.
 
***
 
Yazının buradan sonrası güncellenmiş hali:
 
Siz küçük oda mı büyük oda mı diye yorum yazadurun, Z gemileri yaktı! Buzdolabı ve televizyon olmayan bir odada kalmak istemeyen arkadaşım ailesiyle tartışıp onları kızdırınca, iyice daralan ailesi Z'yi yurt işinde yalnız bıraktı. Konuştukları yurdu arayıp vazgeçtiklerini belirttiler. Hayli sıkıntılı bir durum tabii. Z şimdi İstanbul'da bir akrabasının boş olan evinde kalacak gibi görünüyor, ama o evle okul arasında da tam 3 araca binmesi gerekecek. Öfkeyle kalkan zararla oturur mu dersiniz ne dersiniz bilemiyorum, işler karışık, sinirler hoplamış, ortam gergin...
 
Olaylar olaylar...

ELLERİMİ BOYARCASINA... MATBU ÖLMEZ!

İnternet çağı, e-kitap, e-sayfa, e-yazar, e-kelime, e-harf, e-e-e daha ne eee! Onu bunu bilmem, ben matbudan, basılı materyalden vazgeçemeyenlerdenim. Kitap, dergi ve gazeteyi fiziksel olarak hissederek okumam, elimle tutmam lazım. Gazeteyi okuduktan sonra kararan parmak uçlarımı, kömüre boyanan ellerimi yıkamam lazım.

Siz hangi sınıftansınız bakalım?

12 Temmuz 2014 Cumartesi

06.21'DE BAŞLANILAN GÜNÜN HAYRI MI OLURMUŞ?

Bu hafta yazdığım iki yazıyı da çok beğendinizi anladım. Hatta "Doğma Büyüme İnsan" bugüne dek Google Plus'ta en çok paylaşılan yazım oldu galiba. Yorum yapmadan da beğeninizi göstermeniz çok sevindirici gerçekten. Ancak bazı yorumlardan anladığım kadarıyla, siz benim kendi yaşantımdan yola çıkarak böyle bir yazı yazdığımı sanmışsınız. Elbette yazan kişi ister istemez kendinden bir şeyler katıyor, ama ben daha çok gözlemlerim sonucunda böyle bir yazı yazdım. Yani yazıdaki dilin aksine, benim keyfim gayet yerinde.

Yaz ekranıyla ilgili bir yazı yazıyorum. Yani yazın TV'de neler olduğuyla ilgili. Sanırım yarın ya da salı günü paylaşmış olurum. Ben bu programları/dizileri yazıyorum, siz de "Şunu yaz Mert" dediğiniz bir şey olursa paylaşın: Kiraz Mevsimi, Güllerin Savaşı, Eyvah Düşüyorum, Dur Durabilirsen, X Factor, Ulan İstanbul, Ali Biçim Show, Güzel Köylü, Kaçak Gelinler, Çarkıfelek.

Trabzon Trabzon olalı böyle bir sıcak gördü mü? Bence görmedi! Resmen eriyoruz bugün. Dışarıda sıcak rüzgarlar esiyor. Ve ben nedense bu sabah 06.21'de kalktım, daha da uyuyamadım! Siz belki de yeni uyandınız, öyleyse size günaydın ama ben sabah olur olmaz kalkıverdim işte. Hayır yani duyan da akşam erkenden yattığımı falan zannedecek. Oysa akşam geç yattım, ama sabah güneşle birlikte ben de doğdum! Uyandığımdan beri de bilgisayarımın başında, romanımı bitirme çabası içindeyim. Gözlerim sulandı, sırtım karıncalandı ama çalışmaya devam ediyorum. Artık bitirmek istiyorum çünkü romanımı.

Bu arada, başlık espri içeriyor. Çünkü bence erkenden başlanılan gün daha güzel, daha zevklidir. Eğer yazılarımın sıkı bir takipçisiyseniz, erken uyanmaktan ne kadar zevk aldığımı da biliyorsunuzdur. Ben zaten asla uykucu bir tip olamadım, öğlene dek uyuyanlara da hep şüpheyle baktım. Günün en güzel anlarını kaçırıyorsunuz, haberiniz yok yahu!

Eee, sizler daha daha nasılsınız? Orada hava nasıl, neler yapıyorsunuz bakalım?

Görüşmek üzere...

 

10 Temmuz 2014 Perşembe

DUYGULARIMI YERE DÖKME

Öyle değil mi ama?
 
Kimsenin duygularımızı yere dökmeye, ziyan etmeye hakkı yok!
 
Sevgimizden bir yudum içip sonra bırakmaya, gözyaşlarımızı dondurucuya atmaya kimin hakkı var?
 
Bizim yansıttığımız bir duygu, karşı tarafta tam karşılığını bulmalı diye düşünüyorum ben. Yani sohbet ettiğimiz bir insan bizi ciddiye almalı ki sohbetin bir anlamı, bir içeriği olsun. "Sen anlat dur, ben mesajıma da cevap yazarım, seni de dinlerim, dediğine aynen katılıyorum, ya konu neydi ki"ciler lütfen bizden uzak dursun. Biraz özen gösterin, sabırlı olun. Gerçek hayatta bir insan size bir şey anlatıyor, ama siz ekranın ötesindekini, camın arkasındakini daha heyecanlı buluyorsunuz. O insan şu anda yanınızda olsa, ben telefonun ucunda olsam emin olun bu sefer ona değil, bana bakacaksınız!
 
Ne diyeyim... Sonumuz hayırlı olsun... Duygularımız yere dökülüp kırılmasın... Sonra da üstlerine basılmasın...
 
"Anlat anlat sen canım, dinliyorum ben seni, valla bak."
 
 

6 Temmuz 2014 Pazar

DOĞMA BÜYÜME İNSAN

Dış güzellik hiç de önemli değil aslında, ama bazen bilincine varamıyoruz.

Hemen güzel mi yakışıklı mı diye kategorize ediyoruz. Sarışın severim, esmer isterim, burnu büyük olmasın, boyu kısa olmasın, aman sağına soluna bak da bir defosu olmasın.

Nerelidir, kimin nesidir? İstanbullu mudur Ankaralı mıdır? Trabzonlu mudur Muğlalı mıdır? Diyarbakırlı mıdır Afyonlu mudur? İzmirli midir İzmitli midir? Kategorize etmeye devam ederiz. Egeliler rahat insanlardır, bencil olurlar, Karadenizliler sıcak kanlıdır. İstanbulludan korkacaksın, büyük şehir insanı, büyük şehir insanı da seni yutar vallahi, nene lazım?

Kalbi nasıl, temiz mi ona bakan yok. Varsa da belli etmiyor kendini.

Oysa en önemlisi de bu. Temiz bir kalbinin, insani değerlerinin olup olmaması. İstediği kadar güzel olsun, sana yalan söylüyorsa ondan hayır gelir mi? Yüzüne gülüyor, arkadan atıp tutuyorsa, ikiyüzlülük yapıyorsa, ondan sana mutluluk gelir mi? En basitinden, seni senin onu sevdiğin kadar sevmiyorsa, yolun sonu iyi midir ki?

Ama sen hala tipine göre veriyorsan notunu, yalancısı da ikiyüzlüsü de müstahak sana!

Yarı yoldan dönmeye, ağlamaya hazırlıklı ol...

İnsanın kişiliğine, ruhunun aynasına bakman gerekiyor. Efendi, iyi bir aile çocuğuysa hemen kap onu. Güzel ahlaklı bir kızsa sakın kaçırma. Bu zamanda, hele de bundan sonraki zamanlarda artık öyle kaliteli insanlar yok. Hepsi dıştan kalite, ama içten çöp kokuyor bu insanların. İnsanlığın çivisi çıkmış diyorlar ya, doğru. Ama bir yerlerde hala kabuğuna çekilerek değerlerini korumayı başarmış, güzel insanlar var. Ne olursa olsun kendinden ödün vermeyen, kimse bilmese bile kendi bildiği için rahat eden, sana mutluluk aşılayacak olan insanlar var. Doğrudan sapmayan, sana hiçbir kötülüğü dokunmayacak olan, insan gibi insanlar. Doğma büyüme bilmem nereliler sizin olsun.

Hayat, işte bu doğma büyüme insanları çıkarsın bizim karşımıza...

3 Temmuz 2014 Perşembe

BİR FOTOĞRAFIN SÖYLEDİKLERİ

 
Geçen yaz yazdığım "Ayraçlar da insan!" yazımdan sonra ayraç ailem büyümeye devam etti elbette, ama en çok sevdiğim yeni iki tanesini bu fotoğrafta kitapların üstüne konuşlandırdım. İkisi de İzlanda'dan: Alttaki kuş fotoğraflı, üstteki de Viking temalı deri bir ayraç. Ben bu tip ayraçlarımı kullanmaya kıyamayarak koleksiyonuma ekliyorum. Ama artık süs diye bakmayacağım onlara. Kitaplarımda kaldığım sayfanın arasına koyacağım.
 
Eve yeni geldim. Üç muhteşem kitap aldım bugün kitapçıdan. Üçü de polisiye ve macera türlerinde, tam dişime göre. Bu yıl hangi kitabı okuduysam yarıda bırakmak zorunda kaldığım bir yıl oldu, çünkü okuduğum kitaplar kelimenin tam anlamıyla berbattı. Yazın, hatta sadece bu üç gün içinde koca bir yılın acısını çıkarıp üçünü de bir günde bitireceğim! Sonra doğru yeni kitaplara...
 
Kendi yazdığım romana gelince, artık son sayfaları yazıyorum! Epey yoruldum, yorulmaya da devam ediyorum, ama nihayet bitecek inşallah...
 
Arkada gördüğünüz dergi Elle Decor'un son sayısı. Dekorasyon dergilerini okumaya bayılıyorum!
 
Fotoğrafta ayrıca güneş gözlüğümü de görmektesiniz. Büyük, iri bir güneş gözlüğü. Ben o aynalı olanları, bakınca karşıdakinin suratını yansıtanları sevmiyorum. Ama insanlar modaya teslim olmuş durumda! Kimi görsem o havalı gözlüklerden takıyor...
 
Bu arada sizlere Trabzon'un İstanbul'dan daha pahalı olduğunu gösteren iki gerekçe sunmak istiyorum: 1. İstanbul'da kıtalararası yolculuğu 1.10 liraya yapıyorsunuz, Trabzon'da in bin fiyatı 1.75 lira... 2. İstanbul'da Ramazan pidesi 2 lira, Trabzon'da 4.5 liradan aşağısına zor rastlıyorsunuz... Evet, gerekçelerim bunlardı. Ha, İstanbul kesinlikle daha yorucu, o bir gerekçe değil, gerçek zaten...
 
Kafa Dergi'nin Temmuz sayısı benim için özel bir sayı, çünkü tek kişilik dergimin 1. yaşını kutlamaya sadece bir sayı kaldı! Bu sayının kapağında, sizler için yazacağım üç yazının başlığına yer verdim. Ama elbette kapakta üç tane yazıyorum, ay sonunda arşivdeyse yirmi üç tane yazı birikmiş oluyor:
 
Doğma büyüme insan
 
Duygularımı yere dökme
 
Güzel geçsin yaz
 
Kapak fotoğrafını da geçen yaz, araba hareket halindeyken, İç Anadolu'nun harika bozkırlarından birinden geçerken camın arkasından çektim! Bakalım bu yaz neler çekeceğim...