30 Ağustos 2014 Cumartesi

BLOGBOOK

Facebook’tan önce o vardı: Blog’ların tarihçesi sandığınızdan da eski!

Facebook daha rahmide gezintide bile değilken, ilk blog’lar çoktan oluşmaya başlamıştı. 2004 yılında oluşturulan Facebook’un aksine, blog’ların oluşturulması 1999 yılına dek uzanıyor. Aslında bu iki mecra da birbiriyle o kadar benzer ki...
Blog’da da Facebook’ta da yazı, fotoğraf veya video paylaşımı yapılabiliyor.
Blog’da da Facebook’ta da takipçi olayı var.
Blog’da da Facebook’ta da takipçileriniz gönderilerinize/post’larınıza yorum yapabiliyor.
Blog’da da Facebook’ta da gönderiler/post’lar paylaşılabiliyor.
Blog’da da Facebook’ta da paylaşmanın içeriği ve sonu yok.
Birkaç küçük fark da var elbette: Blog’da, Facebook’un aksine “beğen” butonu yok. Olsa çok iyi olurdu. Facebook da herkese açık değil mesela. Gerçi blog da gizlenebiliyor, yalnızca üye olunanlara gösterilebiliyor. Ama o zaman da blog mantığının ne anlamı var? 
Eylül geliyor... Dilerim blog'lar yeniden şenlenir. Yazın çok ıssızlaşıyor blog'lar. Halbuki yazın herkes daha rahat değil mi? Herkesin yazmak için daha çok zamanı yok mu? Tatildeyken daha rahat yazılmaz mı? Kafanın boş olması önemli gerçi. Kafa yoğunken yazmak da bazen zorlaşabiliyor. Keşke hep dolu olsa blog'lar. Herkes yazsa, kimse uzak kalmasa. Ben önümüzdeki günlerde Marmaris ve yeni öykü serim Yere Dökülen Duygular hakkında yazacağım. Yere Dökülen Duygular için çok heyecanlıyım. Beğeneceğinizi umuyorum. Çünkü epey farklı bir format olacak.
Not: Acaba blogbook diye bir şey yapıp ikisini birleştirseler de, şöyle derin bir nefes mi alsak?

25 Ağustos 2014 Pazartesi

KALP KIRILINCA SES ÇIKARIR MI?


Yeni sezon pek çok yeni dizinin de start vermesi anlamına geliyor. Peki benim "videolu tefrika romanlar" formatı üzerine kurduğum Kafa Dergi'de hiç yeni seri başlamadan olur mu? Eğer burayı sık sık ziyaret ediyorsanız vereceğiniz cevap muhtemelen böyledir: "Olmaz!"

Ters Düz, Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam ve Apartman'dan sonra Kafa'da yazacağım 4. öykü serimin adı Yere Dökülen Duygular.

Yere Dökülen Duygular, liseden sonra birbiriyle görüşmek istemeyen dört arkadaşın aynı üniversitenin aynı bölümünde tekrar karşılaşması üzerine kurulu. Sımsıkı örülü ya da pamuk ipliğine bağlı aşk ilişkileri, derin arkadaşlıklar, her an tuzla buz olabilecek olan hayaller ve karanlık sırlar sizi bu yeni serinin bağımlısı yapacak.
Duru, Cem, Şebnem ve Kıvanç adındaki dört arkadaş etrafında şekillenecek olan Yere Dökülen Duygular, Ters Düz gibi bir dram. İşin içinde bol aşk ve entrika da olunca ben yazarken çok heyecanlanıyorum. Umarım siz de okurken aynı heyecanı duyar ve kaliteli bir zaman geçirirsiniz.
Eylül'ün başında yayımlamaya başlayacağım Yere Dökülen Duygular'ın sloganı şöyle: Kalp kırılınca ses çıkarır.
Peki sizin kalbiniz en son neye kırıldı? Ve kırılınca ses çıkarır mı? Aşk, aile ve arkadaşlık hayatında defalarca ihanete uğrayıp kalbi kırılan Duru artık bu gidişata bir son vermeye kararlı.

47 DERECEDE ARCTURUS

 
Bu muhteşem fotoğrafı nerede çektiğimi merak ediyor musunuz? Ve saat kaçta? Peki tüm bunların gökyüzünün en parlak yıldızı olan Arcturus'la ne ilgisi var? Yoksa o şemsiyenin arkasından doğan şey güneş değil de, muazzam Arcturus'un ta kendisi mi? Hem de 47 derecede?

22 Ağustos 2014 Cuma

WHATSAPP'TA İLK 3 GÜNÜM (VE NEDEN BU KADAR GECİKTİĞİM)

Geçen gün buradan sonunda WhatsApp uygulamasını indirdiğimi duyurmuştum... Şimdi gelelim WhatsApp'la geçen ilk günlere...

1. gün: Ne kadar güzel bir şey bu! Bedavaya mesajlaşıyorsun. Ama "görüldü" diye bir bildirim yok sanırım. Facebook'ta var mesela. Ne de güzel bir bildirim o. Keşke burada da olsaymış. Çünkü mesaj attığım kişi mesajımı aldı mı almadı mı bilmek istiyorum. Neyse. Bazı arkadaşlarım nihayet WhatsApp'a katıldığım günü "bayram" ilan ettiler! Hal böyle olunca mesajlaşmanın sonu olmadı...

2. gün: Bir sürü simge var burada! Bunlara emoji deniyor. Ama çoğu gereksiz. Yani ben nerede kullanayım tango yapan kırmızı elbiseli kadın emoji'sini şimdi, söyler misiniz? Sevgilim olacak da, romantik bir akşam yemeğine çıkacağız da... Bak orada da ben kullanamamış oluyorum. Kullanan yine karşı taraf olacak. (Arkadaşlarıma sordum da, bu simge, yani emoji epey popülermiş. Ama ne nerede öğrenmem zaman alacak gibi.)

3. gün: Girilmesi gereken gruplara girdim. Çok şükür ki öyle her an onlarca kişisel fotoğrafını gönderen üyelerden oluşmuyor bu gruplar. Aklı başında gruplar yani. Ama okul açılınca yeni, saçma sapan ve laf aramızda aslında gereksiz bir sürü grup açılacağını da şimdiden görür gibiyim. Önce girip sonra çaktırmadan çıksak kimsenin dikkatini çeker mi acaba?

Alışma günlerim devam ediyor...

Peki neden WhatsApp'a girmek istemiyordum?

1. WhatsApp'ı tahtından edecek yeni bir uygulamanın çıkması yakındır diye beklemekten...

2. Mesajlaşmak için ille de bu uygulamanın şart olmamasından...

3. WhatsApp gibi uygulamaların özgürlüğümü elimden almasını istemediğimden...

4. Telefona esir olmak istemediğimden...

5. Aslında hiç gerekli olmadığından...

Ne var ki herkes ısrar edince ve gerekli olunca, mecburen WhatsApp'a girdim. Ama o şarkıdaki gibi bana yalan söylediler. Aslında herkes WhatsApp'ta değilmiş. WhatsApp'ı olmayan bir sürü kişi varmış. Ve ben de şimdi o "cool" grubun dışında kaldım... (Bakın -tabii ki düşüncelerim doğru ama- bunları  bu üslupla gülelim diye yazıyorum. Sakın ciddiye almayın!)

Sorular:

1. Blog'lar niye bu kadar boş? Tatil/düğün/sünnet falan tamam ama bir ay boyunca hiç uğramayan ya da kendi sitesine de girmeyenler var?

2. Kafa'nın 2. sezonda da devam edecek olan serisi hangisi olsun? Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam mı yoksa Apartman mı? Görüşlerinizi bekliyorum...

18 Ağustos 2014 Pazartesi

WHATSAPP MERT?!


Diren diren nereye kadar? An itibariyle WhatsApp'a girmiş bulunuyorum! WhatsApp'ı tahtından edecek bir uygulama ha çıktı ha çıkacak diye beklerken baktım olmuyor, sonunda ben de bu akıma teslim oldum. Ama şu anda kendimi çok tuhaf hissediyorum. İşte WhatsApp'la geçirdiğim ilk dakikalarımda cahil cahil sayıkladıklarım...

1. WhatsApp benden 0,33 lira para aldı. Sizden de almış mıydı?

2. Available, closed, busy falan yazıyor. Bunlar otomatik mi çıkıyor yoksa kullanıcı kendi mi yazıyor?

3. Son görülme saati telefonun en son açık olduğu saat mi yoksa WhatsApp'a girildiği saat mi? Çünkü telefon açık olunca ister istemez WhatsApp'ta da olunmuyor mu?

4. Bir de burada profil güncelleme belası çıktı başıma! Fotoğraf olarak facebook ya da twitter'dakini mi kullansam yoksa şöyle yakışıklı bir selfie mi çekilsem?

5. Benim WhatsApp'a girdiğim kullanıcılara bildirim olarak gidiyor mu?

6. Mesajlar üçüncü kişi tarafından okunuyor mu?

7. İstemediğim kişiyi engelleyebiliyor muyum?

8. Ne? Engellesem bile o kişi bana mesaj yollayabiliyor mu? Böyle saçmalık olur mu!

9. Meğer rehberimdeki kişilerin yarısının WhatsApp'ı yokmuş! E hani herkes WhatsApp'çıydı?

10. Acaba fazla kullanmadan silsem mi?

13 Ağustos 2014 Çarşamba

HAYATINI RENKLENDİRMEYİ UNUTAN GENÇ - BÖLÜM 1

Gerçek olaylardan esinlenilmiş üniversite ve yurt maceralarıdır. (Başlarından geçenleri bana anlattıkları için A'ya, M'ye ve L'ye çok teşekkürler! Bunları blogda yazmak yemin ederim ki hiç aklımda yoktu ama aklıma öyle eğlenceli şeyler geldi ki bir günlük şeklinde yazmaya karar verdim. Kötü haber: Devamı gelecek!)

1 EKİM
İki bavulumu yere bıraktıktan sonra bir yıl boyunca –kulağa sanki onlarla evlenecekmişim gibi gelse de– hayatımı paylaşacağım oda arkadaşlarıma baktım: Ferit Berberoğlu ve Kenan Baş. (Odamız yurdun en güzel katı olan sekizinci katında)
Dikkatimi çeken ilk şey Ferit’in tipi oldu. Soğuk ve mesafeli bir duruşu vardı ama zamanla kaynaşılabilecek biri gibiydi. En azından buz gibi insanları bile benimle olan ilişkilerinde hoşsohbet birine dönüştürebilen ben onu yarın sabaha kadar beraber kahvaltıya çıkacak pozisyona getirebilirim. Ferit'in eli yüzü düzgündü ve karizmatik bir yüze sahipti. Futbolla ilgilenen bir tip olduğunu onun yalnızca üç tweet’ten oluşan twitter hesabından biliyordum. Masada bilgisayarının başındaydı. Galiba oyun oynuyordu.
Kenan ise aslan yattığı yerden belli olur misali dağınık yatağının üzerinde (yerde de kirli iç çamaşırları vardı), kucağında laptop’uyla uzanıyordu. O da oyun oynuyordu ve komodinde sigara paketleri duruyordu. Bundan hiç hoşlanmadım. En azından bu kadar görünürde olmak zorundalar mıydı? Kenan’ın saygısız ve bencil bir tip olduğunu daha o anda anladım. İlk izlenimler genelde yanlış çıkar derler ama bu seferki ne yazık ki doğruydu. Bununla nasıl baş edeceğimi merak ettim ve beni sıkıntılı günlerin beklediğini düşündüm.
Annem çocuklarla tanıştıktan sonra bana ait olan dolabı silmeye girişirken ben de babamla birlikte onlarla konuşmaya devam ettim. Bana karşı –belki de yanımda bizimkiler olduğundan– gayet sıcak davrandılar ama sonra bilgisayarlarıyla ilgilenmeye devam ettiler.
Yerleşme işlerinden sonra bizimkilerle yurdun olduğu mahallede şöyle bir keşif turuna çıktık. Biraz metruk yerlerdi ve bu, yurdun pahalı fiyatıyla hiç mi hiç örtüşmüyordu. Birkaç saat dolaştık, yemek yedik. Oda arkadaşlarıma da bir yerde döner yerlerken rastladık. Onlara gülümsedim. Sonra annemle babam beni tekrar yurda bıraktı ve gittiler. Artık oda arkadaşlarımla yalnız kalmıştım.
O akşam odada pek bir şey konuşmadık. Ben kendime daha yakın bulduğum Ferit’e, “Sen yurda ne zaman gelip yerleştin?” diye sordum. O da birkaç gündür burada olduğunu söyledi. Ferit Fethiyeliydi, Kenan da İzmirli. Ben de odadakilere uyum sağlamak için bilgisayarımı açtım. Bakacak hiçbir şeyim yoktu ama biraz internette gezindim. Biraz dedim ama iki saatimi geçirmişim. Sonra saat on iki oldu. Diğerlerinin yatmaya pek niyeti yok gibiydi ama benim uykum çoktan gelmişti. Işıklar açık bir şekilde uyumaya çalıştım. Kapatmalarını söyleyerek kendimi bebek gibi göstermek istememiştim fakat ışık açıkta da nasıl uyuyacaktım…
Sokaktan geçen biriyle yan yana yatar mısınız? Bu yurt meselesinin de ondan hiçbir farkı yok!
2 EKİM
Yeni hayatımın ilk sabahında Ferit’in uyanmasını bekledim. Bu sırada ben de odamızın bulunduğu sekizinci kat koridorunu keşfe çıktım. Yarın okul başlayacaktı ve önceden birkaç kişiyle tanışmak hiç de fena olmazdı. Mutfakta Arap bölgesinden geldiği belli olan bir çocuk, esmer tenini daha da koyu gösteren turuncu tişörtüyle ocağın başında omlet yapıyordu. Ona gülümsedim. O da gülümsedi. Ayaküstü tanıştık. Adı Khaled’miş ama nasıl yazıldığı konusunda pek fikrim yok. Bizdeki Halit’in bir versiyonu olmalı. İyi bir çocuk. Onu sevdim, o da beni sevdi. O kadar yalnızdı ki onunla konuşarak iyilik yaptığımı bile düşündüm.
Ferit uyanınca onunla kahvaltıya gittik. Birbirimizle resmi konuşuyorduk ama arkadaş olacağımız belliydi.
Bu arada, kuzenim Bedri Köskan'ın da benimle aynı yurtta olduğunu söylemiş miydim? Birbirimizle alakamız yok. Kelimenin tam anlamıyla birimiz Kuzey birimiz Güney'iz. Ben çok sıcakkanlıyımdır, o ise çok soğuktur. Birbirimizden hiç hoşlanmayız. O Kenan'a benziyor. Her an bilgisayarda! Bedri'nin benim geldiğim üniversiteye geldiği yetmiyormuş gibi şimdi bir de aynı yurttayız... Neyse ki katlarımız farklı...
3 EKİM
Okulun ilk günü herkes heyecanlıydı. Yurttakiler kaynaşmış gibi görünüyordu ama Ferit de ben de o ana dek sadece birbirimizle sohbet etmiştik. Okulda sınıfımı çok sevdim, öğretmenler de çok iyiydi. Alaz ve Ajlan adında iki kız vardı sınıfta. Bu iki ismi de ömrü hayatımda duymamıştım! Yani, şimdi duymuş oldum.
4 EKİM
Gece yatarken Kenan’a ışığı kapatmayı teklif ettiğimde bana düpedüz "Hayır!" dedi. Hiç çekinmeden, gocunmadan. Böyle bir saygısızlık görülmemiş! Ferit de sürekli camı açıyor. Akşamları ben üşüyorum, üstelik o da Fethiye’den geldiği için üşüyerek camı kapatması gerekiyor gibime geliyor. Yani o sıcak bölgeden gelen biri camı bu soğuk havada neden açar ki? Belki de kendini yaz mevsiminde hissediyordur.
5 EKİM
Kenan’ı sigara içerken yakalamam aramızdaki gerilimi artırdı! Ferit pek rahatsız olmuşa benzemiyor ama ben bunu istemiyorum. Zaten yurt müdürü de odalarda sigara içmenin yasak olduğunu söylüyor ama Kenan dinlemiyor. Bizimkilere durumu bildirdim, Kenan’la konuşmamı söylediler. Onunla konuştum ama dinleyen kim… Yarın müdüre gideceğim.
6 EKİM
Müdür pek sert biri. Yani öğrencilerin gözünde. Onunla konuştum ve Kenan’la konuşmasını söyledim. Sanırım etkili olacak.
7 EKİM
Etkili oldu. Kenan –en azında ben varken– bir daha odada sigara içmedi. Ama bu içmeyeceği anlamına gelir mi? Burnumu dört açtım!
8 EKİM
Khaled bana yan odasındaki Kıvanç’tan bahsetmişti. Kıvanç bir modelmiş, birkaç şarkıcının klibinde oynamış, yurt dışında da pek popülermiş. Yani bunları Khaled söylemedi tabii, bunlar yurt dedikodusu. Khaled’in söylediği onun sürekli yüksek sesle müzik dinlediği. Açıkçası bizim odada da bu var! Kenan bilgisayar oynarken kulaklığını hiç takmıyor. Onu defalarca uyardım ama söylediğim an taktıktan sonra tekrar çıkarıyor. Benim de her sefer onu uyaracak halim yok. Neyse, şu Kıvanç’ı bir de ben göreyim dedim. Bizden epey büyük, zaten bölümde okuyor. Oyunculukta. Hakikaten yakışıklı bir tip. Kızıl, yani turuncu saçlı. Ama bir şehir efsanesine göre koridorlarda çıplak dolaşıyormuş. Pardon, iç çamaşırıyla. Ferit söyledi bunları. Ferit’le iyi anlaşıyoruz.
9 EKİM
Kıvanç’ı gördüm! Sahiden de iç çamaşırıyla dolaşıyor! Ama bu ayıp değil mi? Bu arada yurdun yemekhanesi pahalı ve her akşam pilav-tavuk çıkıyor. Başka yemek yok!
10 EKİM
Odadaki bilgisayar seslerinden sıkılınca mutfağa geçtim. Turuncu Kıvanç tüm ukalalığıyla vücudunu saklamadan koridorda sadece iç çamaşırıyla dolaşıyor, Khaled mutfakta bir şeyler pişiriyor, temizlikçi teyzelerden biri de koridordaki çöp kovasını boşaltıyordu. Televizyonda izdivaç izledim ama Kenan su almak için mutfağa geldiğinde hemen kanalı değiştirdim.
11 EKİM
Geceleri epey üşüyorum. Ama Ferit camı kapatmamakta ısrarcı, böyle yaparak oksijen aldığını söylüyor. Oksijensiz uyuyamıyormuş.
12 EKİM
Okulda Takı Tasarımı diye bir kulüp var. Yani okulun tanıtımında vardı ama kulüp toplantısı için gittiğimde kulübün başkanı haricinde sadece üç kişi olduğumuzu gördüm: Ben, Khaled (o da ne anlayacaksa) ve Selma Tal diye bir kız. Kulübün geleceğiyle ilgili konuşuldu ama ben kulübün geleceğinde hiçbir şey görmüyorum. Aksi gibi bir de yarım İngilizcem ile Khaled’e çeviriler yapmak zorunda kaldım!
13 EKİM
Bugün Selma Tal’la kantinde karşılaştık. Ona vişne suyu ısmarladım. Çok temiz bir kalbi var. İyi bir kız.
Başka zaman yüzüme bakıp selam vermeyen Bedri de okulda yalnız kalınca yanıma gelir oldu ama daha çok bekler ona bakmamı!
14 EKİM
Selma Tal çirkin bir kız, yani okuldaki popüler-sarışın-güzellerden değil. Ama çok iyi bir insan ve önemli olan bu. Dahası, benimle ilgileniyor gibi. Ama bundan emin değilim. Ferit’e söylesem mi acaba? Neyse, eğer öyleyse bile ben böyle bir aşka yelken açmak istemediğim sürece aramızda hiçbir şey olamaz!
15 EKİM
Ferit’e fikir danışmadım. O da bana ona kız bulmam için yalvarıp duruyor. Benim çevrem onunkinden daha geniş. Bu arada Kenan tuvalete kapı açık gidiyor! Yani onun tuvalette çıkardığı tüm sesleri duyuyorum! Böyle bir şey o-la-maz! Bu çocuktan kurtulmam gerek.

DEVAM EDECEK

MİSAFİRİN TELEFON SORUNSALI

Eve gelen misafirin daha kapıdan içeri girer girmez telefonuyla oynamaya başlaması kadar kötü ve ayıp bir şey var mı?

Misafir bizi görmeye / bizimle sohbet etmeye mi geliyor, yoksa telefonuna gömülmeye mi?

Bir saat bakmasanız incileriniz mi dökülüyor?

Misafiri çocukluğumdan beri çok severim. Anneme sürekli "Anne en yakın misafir ne zaman geliyor?" ya da "Ara da birileri gelsin bu akşam bize!" derim. Kurabiyeler, çay sofrası, misafir muhabbeti kadar güzel bir şey var mıdır? Ben çok severim. Misafir ağırlamayı da misafirliğe gitmeyi de çok severim. Çocukluğumda annemle misafirlerin yanında çok oturmuşumdur, hala da öyleyimdir. Yani gerçekten çok severim bu sohbetleri, samimiyeti, sıcaklığı.

Ama bana bakmak yerine telefonuna bakmaya gelen misafirler... Lütfen başka kapıya!

Haksız mıyım Allah aşkına?

12 Ağustos 2014 Salı

10 ADIMDA KAFA KARIŞTIRAN MED CEZİRLER

Yeni sezona ilişkin diziler, kitaplar, şarkılar ve magazin haberleri... Olaylı Med Cezir'den fotoroman olan Pınar Altuğ'a, usta oyuncuları buluşturan ama adı arabesk kaçan Nikahına Beni Çağır'dan yakışıklı Murat Dalkılıç'a herkesi buluşturan bu yazıya balıklama dalıverin haydi!
 
 
1. Blog'umdaki "Televizyon" etiketli kayıtlarda da okuduğunuz gibi defalarca yazdım: Bu yılın dizisi yoktu. Herkesin ekran başına kilitlenerek izlediği, günün dizisi diyebileceğimiz bir dizi var mıydı? Varsa siz yorumlarınıza yazın, okuyalım.

2. Bu sezon diziler başladıkları hızla ekrandan kalktılar. Bunlar iddialı işlerdi. Mesela Saklı Kalan hayli iyi bir işti. Üstelik iki kez bitip başladı, iki kez öldü ve yeniden doğdu ama tutunmayı başaramadı. Oyuncu kadrosu ve senaryosu harika olan bu dizinin tek yanlışı yanlış zamanlamadan başka bir şey değildi.

3. Med Cezir'i izlemeyen bir tek benim sanırım ama gidişat tablosundan haberim var elbette. S. S. ve Ç. U. ayrılınca -ki bu da doğrulanmış değil- dizi setinde nasıl bir durum olacağı merakla bekleniyormuş. Gazeteler böyle yazıyor ama ben pek de meraklı değilim bu çiftin geleceğine. Neyse ne, rahat bıraksınlar onları da! Diziden ayrılan Mine Tugay ise yeni sezonda fazlasıyla Yeşilçam kokan bir diziye, Kalp Hırsızı'na başlayacakmış. Adından da anlaşıldığı üzere Tugay dizide evine giren hırsıza aşık olan bir kadını canlandıracakmış. Bu hırsız Kenan Ece. Ama ben dizinin tutmayacağının garantisini size şimdiden verebilirim. Bu ne kadar vasat bir konu yahu! Anlaşılan "Ben demiştim..." diyeceğim birkaç ay sonra.

4. Bennu Yıldırımlar ve Selma Ergeç yan yana sizce de harika bir cast olmamış mı? Bence süper olmuş! Bu sezon Umutsuz Ev Kadınları'nın Nermin'i olarak izlediğimiz Yıldırımlar yeni sezonda yine güzel bir diziyle evlerimize konuk olacak anlaşılan. Ergeç de yanına cuk diye oturmuş. Ne var ki bu güzel denkleme uymayan iki şey var:

a) Sinem Kobal

b) Dizinin adı

SİNEM KOBAL DA NE ALAKA?

Yıldırımlar ve Ergeç'e Kobal da eşlik edecekmiş ama ikisinin yanına üçüncü kişi olarak Kobal ne kadar uyacak ben pek emin değilim. Gerçi dizide üç kız kardeşi canlandıracakları düşünüldüğünde, evin alemlere akan kızını oynayacaksa eğer, Kobal buraya çok iyi uyar. Ama öbür türlüsü olmaz, seyirci oldurmaz...

Dizinin adı da ne saçma! Nikahına Beni Çağır. Bu ne kadar arabesk bir isim böyle! Çok özel bir isim. Biraz daha genel bir isim seçilmeli acilen. Dizinin adı değiştirilmeli.

Ama ben bu diziyi merakla bekliyorum. Bakalım nasıl bir dram olacak...

KARŞI KOMŞUNUN ELTİSİNİN KAYNI DA OYUNCU OLUYOR!


Not düşümü: Sinem Kobal demişken, Arda Turan'ın kardeşi Okan Turan da bu sezon bir dizide rol alacakmış. Beyaz Karanfil adındaki bu dizide bir bahçıvanın hapse düşürüldükten sonra aldığı intikam konu olacakmış. Bu Beyaz Karanfil güzel kokar mı bilinmez ama benim asıl çıkarımım şu: Ben, sen, karşı komşu, karşı komşunun eltisi ve karşı komşunun eltisinin kaynı da pekala oyuncu olabilir.

2 KİTAP

BEN ÖLDÜRÜRÜM

Ben Öldürürüm çok uzun ama kendini su gibi okutan bir polisiye. Giorgio Faletti'nin yazdığı, İtalya'da geçen bir macera. Kitap, Radyo Monte Carlo'nun en çok sevilen programı Sesler'in sunucusu Jean-Loup'ya gizemli bir dinleyicinin bağlanmasıyla başlıyor. Bu kişi ne zaman bağlansa konuşmasını "Ben öldürürüm..." diyerek bitiriyor ve her seferinde bir kişiyi öldürüyor. Kitabın olay örgüsü radyo çalışanları, polis ve kurbanların aileleri arasında şekilleniyor. Seri katilin kimliği kitabın ortalarında açığa çıkıyor. Ne var ki seri katilin seri katil olma sebepleri pek vasat/pek yetersiz kalmış. Yani okur tatmin olmuyor. Romanın roman olduğunu anlıyor, gerçek hayatla bir bağlantı kuramıyor. Kitabın satır aralarında bazı yabancı müzik gruplarının eserlerine ilişkin yorumlar olduğunu da ekleyeyim. 8/10

SESLER

Arnauld Indridason'un yazdığı Sesler, İskandinav polisiyesi olmasa da özellikle Millennium üçlemesi ile sevdiğimiz Kuzey polisiyesi coğrafyasından ama bu sefer İzlanda'dan sesleniyor bize. Reykjavik'te Noel zamanında bir otelin kapıcısının öldürülmesiyle başlıyor roman. Dedektif Erlendur, Elinborg ve Sigurdur Oli araştırıyorlar. Erlendur otelde yaşamaya başlıyor. Zaten tuhaf ama tanıyınca seveceğiniz bir adam. Kızı Eva Lind ile değişik bir ilişkisi var. Otel ve turist arka fonunda, öldürülen kapıcı Gulli'nin geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Acaba katil kim? Serinin ikinci kitabı da kısa süre önce çıktı. 9/10

2 MAGAZİN HABERİ
 
ÖFKEDEN TÜRKÇE'Yİ UNUTTU!

Dünkü magazin ekinde hayli ilginç bir manşet vardı: "Öfkeden Türkçe’yi Unuttu!"
Ben bunu görür görmez aklıma ilk önce haberde bahsi geçen kişinin bir açıklama falan yaparken büyük ihtimalle kelimeleri birbirine karıştırdığı veya buna benzer bir şey yaşandığı geldi. Yoksa Türkçe’yi unutmak derken başka ne kastediliyor olabilirdi ki?
Yok, meğer öyle değilmiş!
Haberdeki ünlümüz Kaya Çilingiroğlu. Ona bir soru soruluyor ve o da bu soru üzerine Fransızca konuşmaya başlayarak yanıt veriyor: "Bu konu hakkında bir şey demek istemiyorum. Sinirlerimi germeyin."
Uzun zamandır okuduğum en ilginç, bir o kadar da en eğlenceli haberdi.
Arada böyle gülümseten magazin haberlerine de ihtiyaç var.
Tabii gerçekte neler yaşandığını bilemediğimizden ben bu kadar yazıyor ve yorumsuz bırakıyorum. İstediğinizi düşünmek size kalmış…
FOTOROMAN OLMUŞUM!
Bu çıkış Pınar Altuğ'a ait olan pek de haklı bir çıkış.
Manşet yine eğlenceli. Bu sefer bugünün ekinden.
Altuğ’u Bodrum’da teknesinde güneşlenirken fotoğraflamışlar ve o da buna şöyle sinirlenmiş: "Orası benim evimden de namahrem. Teknedeyim sonuçta, bikinili yatıyorum. İnternette 81 kareyle fotoroman olmuşum. Bu nedir yahu!"
Bundan doğru bir tespit olabilir mi? Magazincilerin internette yaptıkları resmen fotoroman.
Aynı yerde çekilmiş benzer görüntüleri 10 farklı açıdan çekip internete koyuyorlar, hakikaten de fotoroman yapıyorlar. Bakın burada tam 81 açıdan çekip yayımlamışlar. Zaten Altuğ da "Gelip önce yandan çekmişler, sonra tam karşıma geçmişler!" diye dert yanıyor. Haklı yani.
Açıklamasında bir diğer haklı olduğu nokta da, teknedeyken fotoğraflarının çekilmesi. Ünlülerin işi gerçekten de zor çünkü ister kumsalda ister teknede olsun, mayolu/bikinili görüntülenmekten hoşlanmıyorlar. E onlar da haklı. Her an güzel, her an yakışıklı, her an formunda olmak zorunda değiller.
Ünlü olmaya heves etmemek lazım… İşleri gerçekten de çok zor!

DİLE TAKILAN 2 ŞARKI

Yani

Murat Dalkılıç'ın Daha Derine albümündeki şarkılardan biri olan Yani melodisiyle dile takılmaya aday. Ben taktım yani... Sözleri de klasik pop sularında geziniyor ama kendini sevdirmeyi başarıyor.

Beyaz Sevda

Niran Ünsal'ın Ok albümündeki şarkılardan biri olan Beyaz Sevda da melodisiyle dile takılmaktan öte yapışıyor. Dinler dinlemez nakaratı sizi ele geçiriyor. Tınlamaya ve mırıldanmaya başlıyorsunuz. İnternetten, Ferhat Göçer'in programında bu şarkıda yaptığı davul performansını da dinlemenizi tavsiye ederim. Benden söylemesi...

KAFA'NIN DİZİLERİNDEN NE HABER?

Kafa'nın da videolu-öykülü dizi serileri bu sezon da devam edecek! Ama 2. sezonuna önce hangisinin başlayacağını siz belirleyeceksiniz çünkü fikirleriniz, düşünceleriniz ve yorumlarınız olmazsa burası da olmaz. O nedenle yazın lütfen... Sevgilerimle...

a) Ters Düz

b) Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam

c) Apartman

1 Ağustos 2014 Cuma

KAFA DERGİ 1 YAŞINDA!


Blog'um Kafa Dergi'nin 1 yaşına girdiği bu çok sıcak, limonata kokulu, begonvil esintili 1 Ağustos gününde içimden binlerce cümle geçse de sanırım duygularımı tek kelimeyle özetleyebilirim: Heyecan. Tıpkı geçen sene Kafa'ya yazdığım o ilk yazıda olduğu gibi. Aslında bu benim ikinci blog'um. İlk blog'umu 2009'da açıp geçen yıl Kafa'yı açana dek sürdürdüm. Tam 1826 gün, 6 saattir günde iki saat blog'larıma yazıyorum ve bundan büyük keyif duyuyorum. (Umarım sayıyı yanlış hesaplamadım)

Okuma yazmayı öğrendiğimden beri hikayeler ve senaryolar yazdığımı, dergiler çıkarttığımı, çizgi romanlar yaptığımı o yazımda söylemiştim. Bu nedenle yine aynı şeyleri söyleyerek kendimi tekrar etmeyi, tekrardan kendimden bahsetmeyi istemiyorum. Kim olduğumu yukarıdaki linke tıklayarak okuyabilirsiniz. Prosedür gereği bu açıklamaları da yaptıktan sonra, şimdi gelelim 1. yıl kutlamalarına! (Kutlamayı ben içimden yapıyorum) Kafa'da 1 yıl boyunca yazdığım yüzlerce yazıdan en çok sevdiklerimi hatırlatmak istiyorum. İşte benim ilk 12'im:

1. Yeryüzünde bir melek (Yazı)
2. Bennu Yıldırımlar: Nev-i şahsına münhasır bir oyuncu (Röportaj)
3. Tayfun Pirselimoğlu "kim"in peşinde? (Röportaj)
4. Neşeli bir kişiliğin çatı katındaki dünyası (Ev-dekorasyon)
5. Karaköy değil, Trabzon! (Mekan)
6. En iyi 7 komik Marilyn filmi (Sinema)
7. Yokuş aşağı hisler bunlar (Tiyatro)
8. Ayraçlar da insan! (Kitap)
9. Yeni dizilerin tahmini ömürleri: Kaç bölüm sürebilirler? (Televizyon)
10. Bir Orta Çağ kenti: Rodos (Seyahat)
11. Sizin blog tipiniz hangisi? (Sosyal medya)
12. Doğma büyüme insan (Yazı)


Ve elbette, belki de listenin en başını hak eden üç öykü serim vardı bu sezon: Ters Düz, Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam ve Apartman. Üçünü de yazarken çok eğlendim ama Ters Düz'ün yeri bende bir başka. Sizin en sevdiğiniz seri hangisi?

En sevdiğim sayı ise 1. sayı. Ama bu dahil olmak üzere toplamdaki 13 sayıyı da keyifle ve severek hazırladım. Kapaklar ve konular için epey kafa yordum. Adeta tek başıma bir dergi çıkarıyorum Kafa'yı çıkararak, bir tek basmıyorum, o kadar! Şimdi Kafa'nın 1. yılını, blog hayatımın 5. yılını kutluyorum! Daha nice 10., 15., 20. yılları hep birlikte göreceğimizden de eminim.

Bu özel sayı için "Marmaris'te ve Bodrum'da yapılacak 9 zorunlu tatil eylemi", "Yeni sezon dizileri ve tahmini ömürleri", "Facebook & Blog: Rekabet kızışıyor", "5 çeşit tatilci tipi: Onlardan kaçış yok mu?" olmak üzere dört ana kapak dosyası hazırladım. Ama bunlara ek olarak bir köşe yazarı gibi her gün yazılar da yazıyorum, elbette hepsini kapağa koyamıyorum çünkü hem çoklar hem de o gün aklıma gelince yazdığım yazılar oluyor.

(Konudan konuya atlıyorum ama romanımı da neredeyse bitirdiğimi söyleyeyim. Eylül ayında kesinlikle bitmiş olacak ve ben de şöyle derin bir şekilde iç çekeceğim!)

Peki sizin hepsini göz önünden geçirdiğinizde/şöyle bir hafızanızı yokladığınızda en çok sevdiğiniz yazı, sayı ve dergi kapağı hangisi?

Hepinize çok mutlu tatiller... Yaşadığınız anın tadını çıkarın...

Sevgilerimle,

Mert Ofluoğlu