27 Eylül 2014 Cumartesi

AYŞE HİT YAP. YAP AYŞE YAP.



Bu yazın galibi Ayşe ile kısa bir zaman tüneline giriyoruz!

Bu yaz herkesin diline dolanan tek bir şarkı vardı herhalde: Ayşe Hatun Önal'ın "Çak Bir Selam"ı. İddialı sözleri ve şarkının ilgi çekmesini sağlayan stüdyo klibi ile (Bkz: Uzay Yolu'nu anımsatan maskeler takmış erkek oyuncular ve Önal'ın bayrak pozları) şarkı kısa sürede hit oldu. Peki şimdi tüm gözlerin üzerine çevrildiği ve bir sonraki adımının merakla beklendiği AHÖ nereden geldi nereye gidiyor? Zamanda kısa bir yolculuğa çıkalım.

AHÖ, 1999 yılında hayatımıza girdi. Kanal D'nin düzenlediği Miss Turkey yarışmasında birinci seçildikten sonra manken olarak uzun süre podyumlarda yürüdü. 2003 yılında ilk albümü olan "Sonunda"yı çıkardı. İlk klibini de "Çeksene Elini"ye çekti. Burada bir duralım. Açıkçası "Çeksene Elini" pek de iyi bir şarkı değildi. "Ayılık var senin hamurunda... Çok canım acıdı çeksene aelllini! Sarılman da belli kırcan mı baellmii!" vasatlığındaki sözler ve on beşlik ergen genç kız ses tonuyla söylediği şarkı yine de ilgi çekmeyi başardı. Bunda şarkının elektronik altyapısı ve o döneme göre cüretkar sayılabilecek klibi de etkili oldu hiç şüphesiz.

Uzun bir aranın ardından 2008'de "Sustuysam" adındaki ikinci albümünü çıkardı. "Kalbe Ben" isimli duygusal şarkısı "Çeksene Elini"den çok daha kaliteliydi ve daha çok sevildi.

Ve şimdi, yine uzun bir aranın ardından unutulmaya yüz tutmuşken, "Çak Bir Selam" single'ı ile sahalara geri döndü. Hem de ne dönüş! Şarkısıyla ortalığı kasıp kavurdu. Düşünsenize, bir zamanlar Ajdar (Kabul, ondan birkaç tık daha iyiydi) ile aynı klasa giren şarkılar söyleyen AHÖ şimdinin neredeyse süper star'ı oldu olacak! Sakın AHÖ'yü kötü anlamda eleştirdiğim düşünülmesin. Sözlerini ve bestesini kendisinin yaptığı harika şarkıları da var onun. Hande Yener tarzında pek de bilinmeyen nefis elektronikleri var. Hatta bu yoldan devam ederse, onun yarattığı elektronik müzik boşluğunu bile doldurabilir. Onunla ilgili tek kötü eleştirim, "Çak Bir Selam"dan önceki şarkılarında kelimeleri hep ağzında yuvarlaması, "ergen" kız ağzıyla şakıması...

O zaman yazımızı, "Marslı" adındaki melodisiz/şiirsel şarkısının sözleriyle tamamlayalım!

"Bir uzaylı çıksa da kurtarsa beni
Bu olmam gereken bana zorunlu yüklenen hallerden
Ay bıktım bu dünyalı zihniyetinden
Sürekli bir şeyler istemelerinden

Memnuniyetsizliklerinden
Ama bana da geçti galiba bunların bu halleri
Ay keşke bir dağ başında doğsaydım da
Duymasaydım görmeseydim bunları
Gördükçe iştahım kabarıyor

İstediğim istediğim an olmayınca sinirlerim ayaklanıyor
New York, Londra, Paris arrrrtıkk görmek istemiyorum
Şu sıralar Mars'aa taktım acilen gitmem lazım.
Hani bir düğmeyle iki dakikada Dünya'nın bir ucuna gidemezsem
Diğer tarafa gözlerim açık gidcem galllba
Düzenli çalışmak beni kasıyo
Çalışmayınca da boşluk içime doluyo
Evlensem kaynananam olmasa
Çocuk yapsam sesi çıkmasa
Az çalışsam çok maaşım olsa
Ömrüm boyunca tatil olsa
Olllsa da olllsa! H
er şey benim olsa!
Diyorum ki şöyle bir uçan halım olsa
Ev içinde yürümekten kurtulsam
Her gün yemek yemek yorucu geliyo bana
Bir hap atsam da karnım doysa
Kimseyle tartışmadan fikirlerimin hepsi kabul olsa
Gözümü açtığım günden beri tatmin edemedim ben beni
Her defasında yeter sandım, sahip oldukça fazlasına taktıııımm
Hani nerde benim tahtım çabbbukk bulup getirsinler
Olmasın sakın Süleyman'ınki! E
skimiştir bence onunki..."

21 Eylül 2014 Pazar

YAZ TATİLİNDEN KIYIYA VURANLAR...


Sarı kumsalları bırakıp üst katlara çıkasım hiç yok benim, demiştim. Demiştim de ne oldu? Mayomuzun ıslak olmasına hiç aldırış etmeden geliverdi eylül sinsice. Öyle ki, tatilin bittiğini fark etmedik bile. Hatta şimdi ekim geliyor ve neredeyse sonbahar da bitti bitecek!


Peki ben bu yaz neler yaptım?

YZDM

Ben bu yaz hep yzdm. Yani hem yüzdüm hem yazdım. Ters Düz adındaki romanımı bitirdim. Bir üçleme olarak düşündüğüm bu serinin ikincisindeki olayların ana iskeletini de oluşturdum. Önümüzdeki günlerde onu da yazmaya başlayacağım. Bir de Savaş'ta ve Barış'ta var. Bu da blogda yayımlamayı düşündüğüm kısa bir öykü serisi. Yakında ilk bölümü geliyor. (Detaylı bilgi en altta.)



TATİL İÇİNDE TATİL

Tatil içinde tatil yaptım. Tatilde Marmaris'teydim. Oraya bir saat uzaklıkta Selimiye diye bir köy var, tamamen organik bir "tatil köy"ü. Henüz inşaatçılar tarafından saldırıya uğramadığı için denizi de doğası da hala mükemmel. Marmaris'e gidince birkaç günlüğüne de oraya gidip tatil içinde tatil yapıyorum. Orada her bütçeye uygun pansiyonlar ve restoranlar var. Yemekleriyle karnınızı doyuran fiyatlarıyla gözünüzü korkutan, iskeleye demirleyen yatlardan her an ünlü birilerinin çıkabileceği yerleri sevmiyorum ben. O tip yerlerde iskeledeki yatlar tatilcileri gündüz ayrı (dev cüsseleriyle yer işgali) gece ayrı (yatlardaki mazot kokusuyla orfoz balığının tadı birbirine karışınca pek sevimli olmuyor) etkiliyor! O yüzden en iyisi küçük ve sevimli pansiyonlar.


BİSİKLET

Tatil benim için biraz da bisiklet demek... Sabah erkenden uyanıyorum ve Marmaris'in bir ucundan öbür ucuna kilometrelerce sürüyorum. Bu özgürlük hissi harika! İki tarafı palmiyelerle çevrili olan yollarda bisiklet sürüyor, adeta yaşama sevinciyle doluyorum.


PARMAK ARASI TATİLCİLER ELLERİNDEKİ TELEFONLARI BIRAKIP DA DENİZE GİRMEYE ZAMAN BULAMIYOR

Neredeyse denize bile telefonla giren pek çok insan var! Bazıları ise plaja sadece şezlonga uzanıp telefona gömülmek için gelmiş gibiler. Neyse. Ne diyordum? Hah... Tekneden atladım, çıtır simidi süzme ve bal eşliğinde yedim, daha bir sürü şey yaptım. Yeni yerler de keşfettim. Mesela Joya Del Mar. Harika yemekleri ve uygun fiyatıyla Marmaris'e gittiğinizde uğrayabileceğiniz bir rota. İçmeler'deki Anne de leziz cheesecake'si ile gidilecek yerler listenize girmeye aday.

 

Tabii asla tavsiye etmeyeceğim yerler de var. Mesela Havuzlu Bahçe diye denizle alakası olmayan ve bu yüzden benim hiç mi hiç sevmediğim bir yer var. Muğla/Marmaris yolunda. Bu yıl oraya dört tane kocaman su kaydırağı yapmalarıyla birlikte mekan iyice berbatlaşmış, adeta salı pazarı kadar kalabalıklaşmış! Havuzun suyu neredeyse sarılaşmış ve saçlardan pisliklerden midem bulandı.


Keşfedilmemiş enfes koylar vardı yine, onları da keşfettim... Yani hem yazarak hem yüzerek keyifli bir yaz geçirdim ben. Umarım sizin de yazınız güzel geçmiştir ve bu yazı size bir sonraki tatille ilgili biraz fikir verebilmiştir.






 
 
 
Savaş ve Barış, adeta siyah ve beyaz gibi ayrı kişiliklere rağmen birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan ikiz kardeşlerdir. Savaş yakışıklı, çapkın ve gizemli bir gençken Barış zeki, çalışkan ve sakindir. Anne babaları onları küçükken terk etmiş olan kardeşlerin dünyası kendilerini büyüten Sevda’nın ani ölümüyle tepetaklak olur. Bunun üzerine Anadolu’dan İstanbul’a göç ederler. İstanbul’da taşındıkları mahallenin güzeli Bal her ikisinin de kalbine girecek, Bal’ın arkadaşları olan Şebnem ve Duru’nun da Savaş’tan etkilenmesiyle herkesin hayatında yepyeni bir sayfa açılacak. İyi olan kazansın! "Savaş'ta ve Barış'ta"nın ilk bölümü çok yakında Kafa'da!
 

16 Eylül 2014 Salı

HARFLERDEN YAZI

Kitabı bitirdim. Ancak şimdi daha da yoğun olacağım günler bekliyor beni. Hangi yayınevinden çıkacak? Sahi sizce bu ülkenin en iyi yayınevi hangisi? Tamamen kendi fikrinizi soruyorum. Merakımdan...

 
Bu hafta en çok bu yazılarım okunmuş. Listenin altıncı sırasında ise yeni öykü serimin tanıtım yazısı ve fragmanı var. Televizyon dizisi tadındaki bu öyküleri hazırlarken büyük keyif alıyorum!
 
Son olarak bir sorum daha olacak: Kitap kokusundan oda parfümü yapmak neden hala kimsenin aklına gelmiyor? Benim geldi işte. O zaman sorumu değiştiriyorum: Niçin kimse kitap kokusundan oda parfümü yapmıyor?


15 Eylül 2014 Pazartesi

KAFA'DAN AYRILMAYIN

SAVAŞ ÖNCESİ SESSİZLİK...


Savaş'ta ve Barış'ta, çok yakında Kafa'da başlıyor.

Savaş, Barış, Şebnem, Duru ve Bal karakterlerinin etrafında gelişen Savaş'ta ve Barış'ta serisinde aşkta her şey mübah mıdır sorusunun cevabı aranıyor.

Aşkın ve nefretin, iyiliğin ve kötülüğün, zenginliğin ve fakirliğin, doğrunun ve yalanın, dostluğun ve düşmanlığın ve tabii ki savaşın ve barışın en zorlu şartlarda yaşandığı Savaş'ta ve Barış'ta dizisinin konusu kısaca şöyle:

İki kardeş olan Savaş ve Barış'ı geçmişlerinde yaşadıkları korkunç bir olay ayırır. Birbirlerine taban tabana zıt, tek ortak noktaları aşkları olan bu iki kardeş yıllar sonra tesadüfen karşılaşır. İkisi arasında kalan kız ise kalbinin gerçekte hangisinden yana olduğundan asla emin olamamaktadır. İki kardeş sizce Bal, Duru ve Şebnem karakterlerinin hangisine aynı anda aşık olacak?

Fragman ve tanıtım için tıklayın!

Savaş'ta ve Barış'ta sıra dışı karakterleri ve şok edici olaylarıyla yakında huzurunuzda!

 

14 Eylül 2014 Pazar

PERŞEMBE PAZAR'I


Bugün günlerden pazar... Her günümüzün kendine has bir teması var sanki. Bizi o ruh haline büründürmek için birileri önceden  bizim adımıza karar vermişçesine: Pazartesi hafta başı sendromu, cuma tatil heyecanı, pazar gazetenin eklerini okuyup çay yudumlama keyfi... Ama bugün o sıradan pazarlardan biri değil.

Perşembe Pazar'ı adını taktım ben bugüne. Çünkü tam geçiş dönemindeyiz. Yazdan sonbahara, güneşten yağmura, tatilden okul ve iş hayatına... O nedenle de biraz kararsız ve tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle bu yazı da Perşembe Pazar'ı gibi daldan dala, konudan konuya olacak. Hani sonra demedi demeyin.

Fırıncılık mantığıyla ilgili anlamadığım bir şey var. Bir somun ekmek 75 kuruşken, bir simit 1.50, poğaça 1.75 nasıl olabiliyor? Hamur büyüdükçe fiyat azalırken, hamur küçüldükçe fiyat artıyor. Ters orantı var yani. Aslında tam zıddı olması gerekmez mi? Bir makarona 7.5 lira verilen günleri yaşıyoruz. Ama bir dilim pasta da 7.5. Burada bir terslik yok mu? Poğaça alacağıma ekmek, makaron alacağıma bir dilim pasta alırım yahu! Neyse. Lükslükte ve tüketim çılgınlığında son nokta dedikleri bu olsa gerek. Ekmek bulamayan pasta yesin diyerek konuyu kapatıyorum.

Meryem Uzerli'nin yıllar önce oynadığı motor yağı reklamındaki üç saniyelik görüntüsü hafta boyunca magazin programlarında gözümüze gözümüze sokuldu. "Ağzı olan konuşuyor" diyen bir tır şoförünün yan koltuğunda oturan kızı oynuyor Uzerli o reklamda. Ama benim anlamadığım, bunun sanki yılın magazin skandalıymış gibi sunulması.

Televizyon yazılarım en çok severek okuduğunuz yazılarımdan. Ekrandaki dizileri ve programları eleştirdiğim, oyuncularla ilgili bilgiler ve yorumlar yazdığım o yazılarım istatistiklerde de en üstlerde yer alıyor. Yaz ekranına ilişkin yazmış olduğum şu yazıda Güllerin Savaşı dizisiyle ilgili "Dizinin adı Güllerin Savaşı diye karakterlerin isimleri de içinde 'gül' geçen isimlerden seçilmiş ama öyle bir zorlama olmuş ki sormayın: Bakınız Gülru ve Gülfem. Bu durumda, senaryoda acaba Bülent Ersoy’un parmağı mı var diye düşünmeden edemiyor insan." diye yazmıştım. Dün dizinin yeni bölümüne şöyle bir baktım da, ne kadar haklı olduğumu bir kez daha gördüm. Dizi sanki Muhteşem Yüzyıl döneminde geçiyor! Hayır yani söylemesi de zor. Ama o yazımda da aynen dediğim gibi Damla Sönmez ve Canan Ergüder’in performansları bir harika. Başroldeki erkek oyuncu ise ikisinin yanında inanılmaz vasat duruyor. Yeni sezondaki dizilerle ilgili uzun bir yazı da önümüzdeki günlerde geliyor. Hem de bol sürprizli...

BACK TO BLOG

Yaz aslında boş kaldığımız için bir şeyler üretmek adına harika bir zaman. Mesela ben blog'a daha çok girdim ve yazdığım romanı da yazın bitirdim. Tüm bunlar tatilimi yapmadığım anlamına gelmiyor, tatilimi de son derece mükemmel bir şekilde yaptım. Ama görünen o ki herkes bu görüşte değil. Blogger dünyasına indirgeyecek olursak: Blogger'lar bu yaz blog'larına %80 daha az yazı yazmışlar. Başka blog'lara uğrayan blogger'lar da %30 olmuş. Yapılan yorum oranıysa sadece %2-%8. Tahmini de olsa korkunç oranlar bunlar! Ben yaz kış ayırt etmeden her an klavyemin başında, haftada 3-4 yazı yazıyorum. Artık Eylül ayı geldiğinden umarım ki tüm blogger'lar klavyelerinin başına geri dönerler, yani back to blog yaparlar. Aksi halde blog'larda Vahşi Batı'nın tozlu arazilerinde olduğu gibi kuru rüzgarlar esmeye devam edecek.

SOSYAL MEDYADA ÖLÜMDEN SONRA YAŞAM... VAR MI YOK MU?

Facebook günümüzde 1 milyar 300 milyondan fazla kişiye ulaşmış. Peki 8 yıllık tarihi boyunca Facebook'un 30 milyon kullanıcısının hayata veda ettiğini biliyor muydunuz? Moral bozucu ve de ürkütücü bir konu bu. Ancak merak edenler için şöyle hayli ilginç bir infografik hazırlanmış: Kullanıcı hayata gözlerini yumduktan sonra hangi sosyal medya hesabında ne gibi değişiklikler oluyor? Hesap donduruluyor mu, yönetimi bir başkasına devrediliyor mu? Hayata veda ettikten sonra hiç umurumuzda olmayabilir ama merak edenler mutlaka baksın: bit.ly/digitaldemise Üstelik blogger'lar için Google Plus hesabındaki değişiklikler de anlatılmış.

KUSMUYORUZ, VLOG DİYORUZ

Video blog, yani vlog diye ifade edilen sosyal medya aracı aslında o kadar da yabancısı olmadığımız bir şey. Blog'un yazılı değil videolu hali diye özetleyebiliriz. Yazı yerine video yoluyla takipçiye ulaşılan bir blog türü. Kısa videolar çekip yüklüyorsunuz. Yazmaya üşenenler ya da kendi videosunu çekerek eğlenmek isteyenler için hayli pratik olsa gerek. Ama ülkemizde çok da yaygın değil. Yani birine "vlog" derseniz, "Kaçın kaçın, kusacak!" diye ortalığı ayağa kaldırabilir.

Video demişken aklıma "Savaş'ta ve Barış'ta"nın fragmanı, oradan da bu yeni serim geldi. Ne zaman başlayacağına ilişkin birkaç mail aldım. Öncelikle ilgilenenlere teşekkürlerimi ileteyim. Çok yakında başlayacağını belirteyim. Kafa'dan ayrılmayın!

10 Eylül 2014 Çarşamba

BENNU DA KAFA'DA!


En ünlüler ile röportajlar yeni sezonda da Kafa'da! Bennu Yıldırımlar röportajımızı okumayan kaldı mı? Hemen şimdi tıklayın!

Ters Düz olmuş hayatlar
Renklerini unutanlar
Savaşlar ve de barışlar
Apartmanlar
Dizi gibi tefrika romanlar

Seyahatiydi kafesiydi
Şehirden son haberlerdi
Vizyondaki filmlerdi
Kitabevleriydi
Tıklamadan durmam
İnsanım insan

Haydi tıklayalım hemen şu anda
Kapa feysini bulamasın mesaj atan da
Aç sadece bu siteyi
Link nereye biz oraya

İyi gelmez mi hiç blog havası
Birkaç yazı bulur okuruz yazılanı
Bir de yaparız iki yorum
Kafa nereye biz oraya
Kafa nereye biz oraya

Ünlülerle röportajlar
Hem Berenler hem Bennular
Sahnedeki tiyatrolar
Ekrandaki fragmanlar
Güncellemeden durmam
Blogger'ım rahat durmam

 

8 Eylül 2014 Pazartesi

İÇ ÇEKTİM, İÇ SAVAŞ ÇIKTI.

Bitti. Bu kadar. Anlatacaklarımı başlıkta anlattım. Ama detaylara inmeyi severim, bilirsiniz beni. O yüzden yazıya devam edeyim.
 
İç çektim, iç savaş çıktı. Aslında gayet iyiyim de başlık aklıma gelmişken "sonra" deyip geçiştirmeyeceğim bu sefer. Hem yazının ruhuna bürünmekten kolay ne var, değil mi?
 
Hayatın kısalığına iç çekerim ve iç savaş çıkarabilirim mesela. Alın işte! İç çektim, iç savaş çıktı. Hayat kısa. Cidden çok kısa. Ayrıca geçip gittiğini hissettirmeyecek kadar da sinsi. Geçen yazdım işte, Eylül'ün ne ara geldiğini anlamadığımdan bahsettim sizlere. Şimdilerde yarılayacağız Eylül'ü. Sonra yeni yıl gelecek. Yeni umutlar filizlenecek, ama yılın ikinci yarısında hepsi kuruyup sönecek.
 
Mail adresini gözümüze gözümüze sokup da atılan mail'lere geri dönmeyen "burnu büyük" tayfaya da iç çekip iç savaş çıkarabilirim mesela. Yani madem o mail'leri yanıtlamayacaksınız, o zaman o adresin orada işi ne, değil mi? Bir saat, bir gün içinde yanıtlamanız beklenmiyor zaten. Bir haftaya kadar süresi olsun. Ama yanıtlayın mail'lerinizi yani.
 
Gerçek hayatta birbirine selam bile vermeyen insanların internet ortamında "canım cicim" kesilmesi de tam iç savaşlık bir mevzu. Reel ortamlarda görüşmeyip (bakın coğrafi uzaklıklardan kaynaklanan görüşmemek değil bu, görüşmek istememek) internette yazışmak, mesajlaşmak, fotoğraflaşmak kadar suni ve ucuz bir şey var mıdır? Yoktur bence.
 
Bu liste böyle uzar gider. Ben de yazarım yine. Siz okuyun yeter ki. Okumazsanız da yazarım gerçi.
 
İç çektim, iç savaş çıktı. Burnum aktı.
 

ŞEHZADELERE YENİ ROL ÇIKTI! YA PRENSESLER?

 
Bir blogger sordu. Öyle bir soru sordu ki, hiç beklemiyordum.

Sonra çok mutlu oldum. Çünkü benim istediğim de Kafa'daki öykü serilerinde tam olarak bu "dizi" etkisini yaratmak. Demek ki bu etki oluşmuş bazılarında.
 
Savaş'ta ve Barış'ta öykü serimden bahsettim. Yakında başlıyor dedim. Ben hep televizyon dizisi gibi fragmanlar ve bölüm özetleri yayımlıyorum ya hani, sanki öykü değil de dizi gibi olsun, o tadı versin diye, işte bir blogger da bana yazmış: Peki hangi karakter hangi oyuncu olabilir?
 
Bu soruyu aslında hem Ters Düz hem de Savaş'ta ve Barış'ta için sormuş. Ben Ters Düz'ün cast'ını çoktan oluşturdum ancak bir de hayal aleminden gitmeye devam edersek olası Savaş'ta ve Barış'ta oyuncularını yazayım. Mesela Savaş ve Barış'ı kimler canlandırabilir? Kafanda kim var? Böyle sormuş blogger. Ben de o anda aklıma gelen iki ismi cevap olarak yazdım. 
 
 
Esmer Mehmet Günsür Barış ve sarışın Engin Öztürk de Savaş olabilir mesela. İpek Karapınar da aşık oldukları kız olabilir. Tabii Günsür ve Öztürk'ü kısa süre önce Muhteşem Yüzyıl'da izlediğimiz için bu kadar zaman arayla aynı cast'ta yeniden yer almaları doğru olmaz.
 
Mesela diyoruz...
 
Böyle ilginç sorular gelirse seve seve yanıtlarım yine...

 


6 Eylül 2014 Cumartesi

SAVAŞ'TA VE BARIŞ'TA BAŞLIYOR! (FRAGMAN VE TANITIM)


video

İYİ OLAN KAZANSIN!

Televizyon dizisi tadında yazdığım öykü serilerimi paylaştığım (videolu tefrika romanlar da diyebilirim) Kafa'da yeni sezonda yeni bir seriye daha başlıyorum: Savaş'ta ve Barış'ta.

Ters Düz, Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam ve Apartman'dan sonra yeni bir serinin daha bağımlısı olmaya hazır mısınız? Savaş'ta ve Barış'ta da diğerleri gibi bölüm fragmanlarıyla bir televizyon dizisi tadında ilerlerken dolmuşta giderken cep telefonunuzda, kafede yemeğinizin gelmesini beklerken tabletinizde veya evde dizüstü bilgisayarınızda rahatça okuyabileceğiniz uzunlukta, her hafta yeni bölümü yayımlanacak olan bir hikaye serisi. Bu format başka yerde yok! Savaş'ta ve Barış'ta da internet keyfinizi ikiye katlayacak.

AŞKTA HER ŞEY MÜBAH MIDIR?

Bomba gibi ve bol sürprizli bir hikaye sizi bekliyor, o yüzden fazla detay vermeyeyim. Ama yeni serinin ana konusunu merak etmişsinizdir. Kasabada büyüyen iki kardeşin hayatının İstanbul'a gidince apayrı yollara girmesinin öyküsü Savaş'ta ve Barış'ta. Yaşadıkları kötü bir olaydan sonra zıt yönlere savrulan kardeşleri, aynı kişiye aşık olarak göreceğiz. Kızımızın işi de zor. Bu arada kardeşlerimizin adı tahmin etmiş olabileceğiniz üzere Savaş ve Barış. Birbirine taban tabana zıt kişiliklere sahip olan bu iki karakterin hayatı, Ters Düz gibi güçlü bir dram arayanların daha ilk bölümden beğenisini toplayacak. Okuyanlar bağımlısı olacak. İddia var evet ama boş olmadığını siz de göreceksiniz.

Savaş'ta ve Barış'ta, Eylül'de Kafa'da başlıyor! Takipte kalın!

1 Eylül 2014 Pazartesi

1'DİR 1, GEÇER GİDER

Ne? Eylül mü gelmiş? Dur Eylül yahu mayom daha ıslak benim...

Yani illa şehir hayatına dönmeye zorlayacaksın adamı. Egzoz dumanına boğacaksın içimizi. Trafiğe kilitleyeceksin kalbimizi. Nereye başımızı çevirsek apartman selfie'sine mecbur kılacaksın bizi.

Aman Eylül... Tamam seni seviyoruz dedik ama sen de şımarıp tepemize çıktın. Daha dün Haziran'dı ne zaman geldi senin sıran!

Bu sıcak coğrafyayı bırakıp üst katlara çıkasım hiç yok benim. Yok cidden. Ayağımı sudan kumdan çekesim de yok, bisikletimi bırakasım da. Asansörlü hayata geçmek istemiyorum!

Her şeyin "şube"sini açıyorlar da, şehir hayatının niye şubesi olmasın? Kafelerin, restoranların, mağazaların her yerde şubesi var! Hatta bazı popüler kafeler yazlık yerlerde yeni konseptlere bürünüp şube açıyorlar. Keşke okullarımızın, evlerimizin, iş yerlerimizin de şubeleri olsa yazlık yerlerde. Çok ciddiyim. Şöyle küçük birer kopyaları olsa, hem orada hem burada olsak fena mı olurdu sanki? Olmazdı tabii.

Ama bazı insanların şubesi olmasın. O ikiyüzlü, yalancı, çıkarcı ve maskeli insanlar şehirde kalsın. Bari yazın birkaç hafta görmeyelim suratlarını, değil mi ama Eylül?

Ah Eylül... Sevgi nefret ikilemine sokarsın adamı sen... Yine de güzelsindir ama... Severim seni... Babanı da severdim...