30 Mayıs 2015 Cumartesi

AKYAKA'DA SEZON ÖNCESİ KEŞİF TURLARI









Geçen yaz mevsiminde, o zamana dek bir numara olan tatil beldelerini sollayıp popülaritesini tavana çıkartan Akyaka'yı Nisan'da, sezon öncesi keşfe çıktım. Serin Azmak Nehri'nin derinlerindeki mercanlara bakıp, sıcak hayallere daldım.

Akyaka. Geçen yaz birdenbire popüler olunca ve gazetelerin magazin eklerinde adını daha sık okumaya başlayınca, herkes birdenbire üzerine atladı. Bu bir anda gelen popülarite ünlülerin oraya gitmesini mi doğurdu, yoksa ünlüler orayı keşfedince mi Akyaka popüler oldu. Neden? Nedenini bilmem. Sadece bunca yıldır Marmaris'e giderim, yarım saat uzaklıktaki Akyaka'yı keşfetmek için çok geç kalmışım, onu bilirim.



Akyaka, tam olarak Muğla'yla Marmaris'in ortasında. Tam yani. Hani Muğla'dan Marmaris'e giderken (inerken) gördüğünüz o nefis Gökova Körfezi, kıyıyı döven köpüklü suların uzaktan bakınca aslında hiç hareket etmiyormuş gibi göründüğü o manzara var ya, işte orası Akyaka. Her şeyin başladığı ve aynı zamanda her şeyin bittiği yer orası. Denizin içeri en son sokulabildiği yer. Böyle düşününce bir tuhaf oldum, nedense. Yeri biraz sapa olduğundan, yol üstünde geçilip gidiliyor, ama hiç inilmiyor, hikayesine ortak olunmuyordu. Geçen yaz herkese gününü gösterdi. Ben de geçen yaz magazin eklerinde okuyup "E haydi hemen şurasıymış gidelim" moduna girdim ama, vakit kalmadı, gidilemedi. Nisan'da ise teftiş var deyip ortalığı ayağa kaldırdım, marş marş dedim, Akyaka'ya. Biz Marmaris'ten arabayla giderken, arabalarda taşınan bisikletlerle yarışa yarışa gittik adeta, yarış vardı ya. Ama şansımıza yollar trafiğe kapanmadan Akyaka'ya gitmeyi başardık (Aslında o sabah bir iş için erkenden Muğla'ya gittik, sonra Akyaka'ya gidecektik, ama işimiz hallolmadı, moraller düştü, biz de Muğla planını iptal edip Akyaka'da teselli ettik kendimizi).


Öyle ya da böyle, Akyaka dediğin Azmak'tan ibaret... En azından benim için. Ama ne Azmak! Küçük çay bahçeleri var suyun kenarında, ördeklerin, kazların cirit attığı. Düşünüyorum da, buraya yaz sıcağında gitmek pek de akıllı bir karar olmayabilirmiş. Ben geçen yaz gidemedim diye çok üzülmüştüm ama o sıcakta bu çıplak arazilerde pişer insan.



Azmak'taki yarım saatlik tekne turuna mutlaka katılın. Biz katıldık. Kalabalıktı da tekne. Nehrin iki yanındaki sazlıkların arasından geçerken sanki peri masalının içinden geçiyoruz. Nehrin derinliklerindeki manzaralar harika! Suyun altında resmen gizlenmiş ormanlar var! Envai çeşit yosun ve mercanı göreceksiniz, tekneden başınızı sarkıtıp derinlere bakmanız yeterli. Sanki su basmış da Amazon ormanları suyun altında kalmış, siz de üstten o yeşillikleri, o renkleri seyrediyorsunuz, o derece! Fotoğraf makinelerimize şenlik çıktı, yüzlerce fotoğraf çektik, ama çekilen fotoğraflar o atmosferi yansıtamıyor, mutlaka gözle görmeli, ekranda değil.


Ben tekne giderken elimi suya soktum, bazen ta yüzeye kadar uzanan yosunlara değdim. Su buz gibi. Yaz kış hep soğuk. Eriyen kar suları direkt oraya karışıyor, biz de işte yazın o denizlerde yüzüyoruz. Yüzmek dediysem, Azmak'ta yüzmek yasak gibi bir şey. Yani kime sorsam (buna teknenin kaptanı da dahil) "Akıntı var, yüzebilirsen yüz" diyor. Nasıl bir şey anlamadım. Akıntı beni ileri mi götürür yoksa dibe mi çeker? Bilemedim, merak ettim.

Tekneyle giderken Barış Manço'nun bir evi varmış herhalde oralarda bir yerlerde, onu da söylüyor kaptan. Daha doğrusu telefonda birine söylerken ben duyuyorum. "Barış Manço'nun evinin oradan geçiyorum şimdi..." derken.

Orman kampının gizemli merdivenleri dağlara tepelere çıkıyor, yükseldikçe de deniz manzarası artıyor. Nisanda gittiğim halde beşerli onarlı kadın grupları (herhalde tur) selfie çekiyordu, arkalarında çıkmayayım diye akla karayı seçtim. Ama kendim de becerip bir güzel selfie çekilemedim. Sevmiyorum da ben pek sanırım kendimi çekmeyi. Başkası çeksin beni.

Geçen yaz Akyaka'yı kiteboard'ları ve kafeleriyle okuduk ya hani, valla sezon daha başlamadığından mı ne, ben öyle bir şey göremedim. Ünlülerin hepsi birer ikişer kiteboard denemiş, suya düşüp magazincilere iş çıkarmıştı ya hani, yani öyle bir kiteboard vardır tabelası da göremedim.

 

Ayrıca çok güzel kafeler de yoktu. Yani plajlar zaten ıssızdı ve sarı kumsallarda top oynayan delikanlılarla köpeklere kalmıştı, ama kafe restoran olarak da açık pek bir seçenek yoktu. Aslında Nisan sonu Mayıs başı yani olması gerekirdi, ama pek yoktu. Böyle güzel bir yer bulduk, burada oturduk.

Marmaris'e dönerken de Akçapınar'a uğrayıp gözleme-tost-ayran üçlüsü yaptık. Yol eskiden okaliptuslarla kaplı ağaçlıklı yoldan geçerdi, şimdi başka yan yol yaptılar. Akçapınar mı?Hani şu Güzel Köylü var ya, işte onun çekildiği yer.

Düriye'nin Güğümleri de oralarda çekiliyordu. Aman ben izlemedim ikisini de.

Amaan Akyaka, Akbük, Akçapınar hepsi karıştı be ya! Dün de yazmayı unutmuşum: Marmaris'te ben gittiğimde yaza hummalı bir hazırlık vardı. Sahildeki plaj işletmecileri, dozerler mozerler kumsalları düzeltiyorlardı. Her yerde inşaat vardı. Şimdi sezon açılmıştır. E artık tatil başladı!

Yaklaşık iki haftalığına gittiğim Marmaris'ten güneş lekeleri, güneş izleri, sivilceler, deniz tuzu, kulağa kaçan tuzlu su, bisiklet pedalı, bol ilham ve aşkla döndüm. İstanbul'u da gram özlemedim.

 
Sonbahar 2015'e yetişmesi öngörülen Ters Düz'ün bilmem kaçıncı tanıtım fragmanı. Afiyetle izleyin.

DENİZ!

Hani o soğukta denize girdim demiştim ya...
 
 
İşte öncesi...
 
 
İşte sonrası!

29 Mayıs 2015 Cuma

NİSANDA MARMARİS - VOL.1

Nisan'da gittiğim ve -bu kısmı çok kıskanacaksınız ama- denize de girdiğim Marmaris'i nihayet bugün yazabiliyorum!

Evet efendim... Bilindiği (ve Facebook'tan takip edenlerin beğendiği) üzere Nisan ayının son on günü Marmaris'teydim. Geçenki yazımda çektiğim "ilkbaharda buz gibi denize girme" temalı Marmaris fotoğraflarının klasörde blog'a koyulmayı bekleyedurduğunu söylemiştim ya hani, işte dedim ki, vakit bu vakittir, o fotoğrafların üstü tozlanmadan şöyle güzel bir yazı yazayım! Bu gecikmenin sebebi de fotoğrafları ve anıları hakkıyla yazabilmek istememdi. Marmaris'e çok gidiyorum, çok seviyorum. Blog'daki seyahat etiketindeki on yazıdan biri mutlaka Marmaris. Yazın yine gideceğim. Şimdi sizlere bahardaki Marmaris'i anlatacağım. Bugün son sınavdan da çıktım (uluslararası sosyoloji), (küçük bir öğrenci kartı kaybetme vakasını saymazsak) keyfim yerinde, açtım dizüstü bilgisayarımı, işte yazıyorum size Marmaris anılarını...

Marmaris bu sefer çok soğuktu... Elbette yazınkinden çok farklıydı ama baharda ballı börek olur oralar, yok, değildi... Kış her yerde olduğu gibi Marmaris'te de çok soğuk geçti, İstanbul'dan soğuk bir hava vardı hatta... Şaşırdım... Denize girme havası yoktu, oranın yerlileri bile "Deli misin sen?" diyordu... Hayal kırıklığına uğradım... Klimayla ısınıp polar hırkalara, battaniyelere gömülmek değildi aklımdaki tablo... Ama hayal kurmuştum bir kere ve istediğimi alacaktım...

 
Marmaris'teyken mutlu olmamak gibi bir alternatif yok!

 
Burada yaz/kış kahvaltının yıldızıdır kendisi... Her kahvaltıda mutlaka simit ve açma, poğaça, bazlama, gözleme benzeri şeyler olur. Ama simit muhakkaktır. Laf aramızda, Trabzon ekmeğiyle/simidiyle tanıştıktan sonra "İstanbul'da yediklerim neydi?" diyeceksiniz. Garanti.



Benim Cafe Anne'im... Marmaris'e her gittiğimde... Mutlaka... Cafe Anne içmelerde... Özellikle cheesecake'leri ile meşhur... Fotoğrafta arkada gördüğünüz diğer pastalarsa elmalı ve çikolatalı. Ama en iyisi limonlu cheesecake, bir dahakine çilekliden değil ondan yiyeceğim. Burada her pasta dilimi kocaman, muhteşem! Yani iki kişi rahat yer, ama ben tek başıma yiyorum. Fiyatı mı? Sadece on liracık...
 
En ilginci de oranın sahibinin "Bu sefer babanız yok mu?" demesi! Adam geçen yazdan bahsediyor. Geçen yaz oraya gittiğimizde babam da bizimleydi. Adamdaki bu dikkate şaşırdım. Belki bizi tanıdığı, biz oranın kemik müşterisi olma yolunda gittiğimiz için olabilir, ama yine de o kadar da sık gitmiyoruz oraya. Bir diğer ilginç şey ise, kafenin internetinin özel istek üzerine açılması. Yani siz rica ederseniz modemi açıyor ve şifreyi veriyorlar...

 
Marmaris'i korsanlar bastı: Önceki gün akşam saatlerinde şehrin açıklarında görülen korsan gemisi... Haberimizi bir son dakika gelişmesiyle kesiyoruz! Aldığımız bir duyuma göre Mert'in "Ters Düz"ü sonbahar 2015'te çıkıyor! Mert, bir üçlemenin ilk ayağı olan romanını okurlarıyla buluşturmak için sabırsızlandığını belirtti. Şimdi yayınımıza denizde bir deniz kızı gördüğünü iddia eden yaşlı balıkçıyla yaptığımız özel röportajla devam ediyoruz. Hepinize iyi günler dileriz...
 
Korsan dediysem, basbayağı korsan işte! Şu heybete, şu detaylara bir bakın! Where is Jack Sparrow?
 
 
Karayip Korsanları'ndaki ahtapot surattan epey etkilenilmiş, belli. Bu gemi, ben oradayken yeni gelmişti Marmaris'e. Yaz boyu sayıları daha da artacak, civar koylara turlar düzenleyeceklermiş. Ama içine de girdim, içinin dışı kadar havası yok...
 
 
 
Selimiye'deki Sarunya'dan... Kalamar!
 
 
Böyle bir yer açılmış Sardunya'nın yanına... Klasik... Elbiseler, incik boncuklar, anahtarlıklar, magnetler falan satıyor... 
 
 
 
Deniz boş, sahiller ıssız ve hava da su da buz... Herkes kat kat montlarla, çoraplarla, ayakkabılarla oturuyor. Ama ben denize gireceğim! Mayomu getirdim!
 
 
Ve iskeleden denize atladığım an! O engin maviliği bozduğum, denizde dalgalar yarattığım... Video'ya da çektiler... Sezonu 21 Kasım'da kapatır, 27 Nisan'da da açarım! Bu denizi başka hiçbir zaman böyle boş göremezsiniz, her yerde insanlar olur, rahat yüzemezsiniz. Ben sezonu erken açtım ama laf aramızda su buz gibiydi, çıkınca dondum. Havada kar soğuğu var malum, ama Marmaris'e geldim, kaçırır mıyım? Sahildeki hırkalı/yün çoraplı insanlar da "Kim bu deli?" diye baktılar, ama heves ede ede... En güzeli de hasta olmadım! Yüksek performans gösterdim, aferin bana! Facebook'ta birisi "Yok artık, biz daha kazak giyiyoruz sen denize mi girdin? Şu an çok kıskandım seni!" diye yazmış. Ben de, "Çıkınca ben de kazak giydim!" diye yazdım. Çok üşüdüm cidden çıkınca. Su da soğuktu ama o an anlamıyor insan. Şimdi düşünüyorum da, şu anki aklım olsa yine atlar mıyım o suya... Yine atlarım valla.

 
 
Marmariselfie adlı çalışmam gelsin... İlk fotoğraf Marmaris'te, Migros'un önündeki Mudo'da... İkincisi sahilde, deniz kenarından... Üçüncüsü de İstanbul'dan Dalaman havalimanına inip Havaş'a bindiğimde çektiğim mutluluk selfie'si...
 
 
Ya benim bu Marmaris'le ilgili en heves ettiğim şey de çocukların okula yürüyerek ya da bisikletleriyle gitmesi... Her yer her yere o kadar yakın ki... Hem küçük bir şehir hem de kasaba gibi... Ama liseli çocukların sigara içme özentiliğinde olduklarını gördüm, hiç yakıştıramadım... Bunun haricinde oradaki öğrencilik hayatı, bahçe yaşamı, her şey çok keyifli, çok kolay, çok rahat... Böyle hayatlar da var işte... Siz daha her gün üç yüz kişiyle metrobüsle işe gidip gelin bakalım... Ha ha ha... Çok acımasızım... Eee... Dost blogger acı söyler demişler...
 

Orada çok ilginç yarışmalar da oluyor. Mesela Süslü Köpek Yarışması vardı bir tane, afişlerini gördüm. O nasıl şeker bir yarışmadır ya? Bu yıl da şansıma tam oraya gittiğim tarihlerde bir bisiklet yarışması vardı, Cumhurbaşkanlığınınkinden ayrı olarak, baktım şartlarına, katılayım dedim, malum ben oradayken her sabah yedide kalkıp iki saat bisiklet süren insanım, ama sonra katılmaktan vazgeçtim... Katılım da pek olmamış... Ama ilk kez düzenleniyormuş, ona göre iyiydi katılım... Hoşuma gitti böyle bir etkinliğin ilkine rastlamak...
 
Geçen de Vedat Milor Marmaris'e gitmi, programında bir balcıyla konuşuyordu... Aralarında şu diyalog gerçekleşti:
 
Vedat Milor: Nam nam nım nım... Çok lezizmiş gerçekten...
 
Balcı: Her şeye iyi gelir bu bal... Sinire strese... Rahatlatır gevşetir...
 
Vedat Milor: Buna burada gerek yok, burası cennet zaten, herkes rahat burada... Bunu İstanbul'a götürmek lazım!
 
Bakar mısınız, o da aynı şeyi söylüyor işte. Oralar cennet. Marmaris cennet. O balı orada yemenin bir anlamı yok. O balı şehrin kiri tozu içinde yemek lazım ki arada rahatlayabilelim, değil mi ama?
 
Kafaya koydum. Marmaris'in Umutsuz Ev Kadınları sokaklarında kesin bir dizi çekmeli... Harika mahalleler, sokaklar var. Hele Armutalan, bana Büyükada'yı hatırlatıyor.
 
İçmeler tarafındaki halk plajından bisikletle geçerken, bir de ne göreyim, inşaat başlamış! Halk plajı artık bir otele ait oldu belli ki...
 
Havalar da ancak biz dönmeye yakın bir nebze de olsa ısındı, balkonlara çıkmaya başladık... Biz oradayken Ankara'ya kar, İstanbul'a dolu yağmıştı ve aynen bu hava Marmaris'e de yansıyordu... Kar soğuğu vardı sokaklarda, Marmaris'in bu halini de görmüş olduk... Sokaklarda rahat rahat, terlemeden, öğlen güneşinde pişmeden yürüyebilmek de güzelmiş... Zaten dönüş uçağında etraftaki dağlarda karlar olduğunu gördüm... Demek Marmaris'e yağmayan kar iç kısımlardaki şehirlere yağmıştı... Hava o yüzden buz gibiydi...
 
Akyaka macerası var bir de... Hani şu geçen yaz birdenbire popüler olan Akyaka... Orayı bir de benden dinleyeceksiniz... Ama yarın... Akyaka günlüğü de yarına kalsın... Marmaris'ten bu kadar... Üstünden zaman geçtikçe yazmak keyif değil işkence haline mi dönüşüyor ne... Görevli gibi...
 


27 Mayıs 2015 Çarşamba

GİZLİ TAKİPÇİMDEN ÇOK ÖZEL İLTİFATLAR


4 Nisan'da, Facebook'taki yazar sayfamda (tık), hiç tanımadığım bir takipçimle çok sevecen, çok tatlı, çok ilginç diyaloglar yaşadım. Bu kişi, blog'umu takip eden ve beni blog'umdan tanıyan birisi, bana mesaj atmak istemiş. Blog'umda her yazımı okuyormuş, ama atıyorum on yazıdan birine yorum bırakıyor. Onun da blog'u var ama gizli. Bu kişi bir bayan. 32 yaşında, doğma büyüme Alman, eşi nedeniyle Türkçe bilen, bir üniversitede doçentlik yapan bir öğretmen o... Hanımefendiyle tahmin ettiğimden de uzun yazıştık, öyle şeyler yazdı ki, bazı kısımları blog'umda sizlerle paylaşmak istedim, bunun için kendisinden izin aldım, başta biraz tereddüt etse de sonra izin verdi... İki ay gecikmeli aynen aktarıyorum o yazışmayı... Belki kendisi de yorum yapıp kimliğini açık eder, belki o değilmiş gibi yorum yazar, belki de sessizce, yüzünde koca bir gülümsemeyle okur geçer, hepsi kabulüm...

Beni biliyorsunuz. Burada hepinize karşı saygılıyımdır, bana sen deseniz de ben siz derim, ama sen diyenlere kızmam, sadece ben siz demeyi tercih ederim, Türkçe'yi düzgün kullanırım. Kaç yıldır blog'uma gelenler bana "sen" der ama ben "siz" demekte ısrarcı kalırım, doğrusu bu gibi gelir. Neyse, bakın bu güzel yazışmamızda neler oldu...

Ayşe Arman gibi hissettim şu an... Hani o da insanlarla görüşüp isimlerini gizli tutarak röportaj yapıyor ya... Ama bizimki tamamen doğal gelişti ve bu gerçek bir sohbetti... Yayımlama kararını ben sonradan aldım dediğim gibi...

"Merhaba Kafa Dergi. Senin gibi yetenekli insanların önü çok açık. İnşallah tüm amaçladıklarından daha fazlasını başarırsın! Çok başarılar dilerim."

"Çok teşekkür ederim."

"Eşime de bahsettim senden, o da hayalleri olan insanları çok seviyor, sevindi."

"Ona da teşekkür edin lütfen."

"Bana sen diyebilirsin."

"Olsun ben siz demeye devam edeceğim... Ne de olsa tanışmıyoruz."

Sonra bana blog'unu anlatmaya başladı. "Benim blogum gizli," dedi. Zaten Facebook'tan bana yazdığı hesap da gizliydi. "Üniversitede doçentlik yapıyorum, bu yüzden açık bir sayfam olsun istemiyorum. Öğrencilerimin blogumdan haberi olmasını istemiyorum açıkçası, sonuçta güzellik ve bakım hakkındaki şeyler Almanya'da çok ilgi görmüyor. Ya da nasıl söyleyeyim, Almanya'da Türkiye'deki kadar giyim kuşam vs. dikkate alınmıyor ve çok önem verenlere de tuhaf bir gözle bakılıyor, sanki başka bir becerileri yokmuş gibi." Ne güzel, ne doğru tespitler yapmış, değil mi? "Biz tüm kardeşler Almanya'da doğduk büyüdük, Almancamız Türkçemizden daha kuvvetli, bu yüzden yanlış bir şey yazarsam kusuruma bakma."

Benim bir şey yazmama fırsat kalmadan yine o yazıyor.

"Sen çok gençsin değil mi? Fotoğraflarında 20 yaşında gibisin. Maşallah bu yaşta roman yazmak çok güzel, çok takdir ediyorum seni."

"Çok teşekkür ederim güzel sözleriniz için. Evet, 19 yaşındayım."

"Saygılısın sağ ol. Ben Almanya'da yaşadığım için çok tuhaf geliyor. Burada sizli bizli patronla konuşuyoruz ancak. Üniversitedeki öğrencilerim bile benle sen diye konuşuyor. Onlar da senle yaşıt."

Aslında bir bilse buradaki durumun oradan daha vahim olduğunu... Biz kurban olalım Almanya'daki saygı sevgi ilişkilerine...

"Sen neler yapıyorsun? Okuyor musun?" diye soruyor yine ben daha cevap yazamadan...

"Evet.. Anlaşılan blog'umu hiç takip etmiyorsunuz... Açıklarınızı ele verdiniz... Buyurun, siz tahmin etmeye çalışın bölümümü..." diye espri yapıyorum.
 
"Hmmm okay... Belki journalismus? Türkçesi ne ki... Hani gazetecilik televizyonculuk gibi bir şey... Yani media bilimi gibi... Yazmayı sevdiğin için olabilir..."
 
Yaaaa, çok tatlı değil mi? Meryem Uzerli gibi! Yerim ben bu takipçimi! Onunla tanışmak da isterim hatta! Evet, size diyorum!

"Mert, benim de sana siz mi demem lazım? Saygı yönünden? Yani tanışmadığımız için?"

Bakar mısınız, demek ki ben ona siz dediğim o ise bana sen dediği için kendini rahatsız hissetmiş, ne nazik bir davranış...

"Bunu siz bilirsiniz, ama benim için fark etmez..." dedim.

"Okay, madem sizin için önemli, siz yazarım, saygısız olmak istemem." dedi. Aslında ben fark etmez demiştim, ama o belki de tam olarak anlamadı ne dediğimi. Ne de olsa Alman. Dört dörtlük bir Türkçe gramer'i olmasını bekleyemeyiz.

Sonra yine yazdı:

"Açıkçası bu kadar yazacağınız da aklıma gelmezdi, karakter olarak cana yakın mısınız? Konuşmayı seven bir insan? Genelde yazarlar çok içine kapanık olurlar..."

Hani ünlülere ulaşmak istersiniz, yazarsınız ama cevap vermezler ya, kendimi birden o durumda hissettim... İşte ben cevap vermiştim... Blog'larda da hepimiz ünlüler oluyoruz aslında bir nevi... Hepimizin kendi takipçi kitlelerimiz, bizi seven, bizi evinden biri gibi gören kitleleri var... Neyse, gelelim bayanın diğer dediğine: Elbette, çok samimi, sıcak bir insanım! Yazarlarla ilgili de sürekli "sigara içen adam" muamelesi yapılmasına sinir oluyorum. Demek ki durum Almanya'da da farklı değilmiş.

"Evet, samimiyim, teşekkür ederim." dedim.

Sonra aklıma geldi aniden, sordum:

"Bu konuşmada hoşuma giden birkaç cümle söylediniz... İsminizi vermeden, tamamen gizli kalacağınız bir şekilde, bazı bölümleri yayımlayabilir miyim? Şimdi değil, belki sonra... Sadece izin almak için soruyorum?" diye sordum. Biraz çekindi. Tereddüt etti. Sonra izin verdi.
 
"Tekrardan başarılar dilerim Mert, umarım çok başarılı olursunuz, tanıştığımıza çok sevindim," dedi.
 
Vedalaştık.

(Bu yazıyı Facebook sayfamda da alıntılarla paylaştım.)

26 Mayıs 2015 Salı

YAZ EKRANIMIZI KİRLETECEK OLAN FELAKET DİZİLER!

Ben yakında başlayacak ve sonra birer ikişer ekrandan kalkacak, ama o zamana kadar görsel hafızamızı kirletecek olan bu dizilerin hayaline bile dayanamıyorum... Bakalım başlayınca neler olacak!

Alın size yakında başlayacak olan, Kiraz Mevsimi ve Güneşi Beklerken uzantılı diziler: Çilek Kokusu, Adı Mutluluk, Kiralık Aşk, Aşk Kapıda, Güneşin Kızları, Kalbim Ege'de Kaldı, Ya Tutarsa, Yaz'ın Öyküsü, Fabrika Kızı, Kırgın Çiçekler, Ömrüm Sessiz Bir Çığlık/O Aşk Benim, Ne Münasebet, Unutamadım...

Benim de bu listeye alternatif isim önerilerim var elbette: Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Karpuz Mevsimi, Aşkım Canikom, Çikita Muz, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Unutamadım/Unutamıyorum/Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Çok Canım Acıdı Çeksene Elini, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk, Fındık Zamanı, Muşmula Kokusu, Vişne Çürüğü, Keriz Mevsimi...

Yaz ekranında yine içi boş ve klişeden öteye gidemeyen gençlik dizileri hurra deyip üçer beşer ekranı dolduracak, aman sakın göz ucuyla bile bakayım demeyin, vaktinize yazık! Artık daha kaliteli dizileri hak etmiyor muyuz biz ya...
Önce gelecek sezonda da devam edecek olan iki diziye bakalım:

O Hayat Benim


Başladığı günden beri tesadüfen bazı sahnelerine denk geldikçe (ama o sahnelerde bir saniyecik bile durmazdım, hemen zaplardım kanalı) "Bu ne biçim dizi? Ne biçim oyuncular var! Ne abartılı oyunculuklar var! Ne saçma bir hikaye!" diye geçtiğim, bu kış, adının sonradan Efsun olduğunu öğrendiğim "aşırı abartılı rol kesen" kızın, adının sonradan Hülya olduğunu öğrendiğim halasını gazetecilere ispiyonlama sahnesine denk geldiğim ve o sahneden sonra nedenini benim de hala bilmediğim "aşırı" bir ilgi uyandırdığım O Hayat Benim, gelin görün ki artık bana, "Bu diziye ne güzel hiç başlamamıştım, niçin ikinci sezonunun hem de ortasında başladım, konusundan saptı, saçma sapan bir hal aldı, ben de başlamış bulundum, bıraksam ayıp olur!" dedirtmeye başladı. Huh. Nokta. Ne uzun yazmışım, meğer ne doluymuşum yahu.

Twitter ve Facebook hesaplarımı takip ediyorsunuz, biliyorum, güzel yorumlar, düşünceler yazıyorsunuz, bunu da biliyorum. O Hayat Benim'le ilgili de bazı şeyler yazmıştım o hesaplardan, yazıyorum. Burada uzun uzun açayım onları.

Dizi yine oyalamaya, yerinde saymaya başladı, belli ki sezon finalinde büyük bomba var. Dizi final yapmayıp gelecek sezonda da devam edecek ama, konusu resmen ve kelimenin tam anlamıyla saptı. Tam üç bölümdür Efsun çeşitli nedenlerle hastanede. Ama durun yahu, Bahar sırrı öğrenmeye bir adım atmamış, bahçede bir ceset olduğunu öğrenmemiş miydi? E bu konu arada kaynadı gitti. Biz sezon finaline doğru Bahar'ın gerçeğe bir adım daha yaklaşacağını düşünürken, bir de ne görelim, mevzu Mücella'yla kötü adam Salih'in aşkına, Sakine'nin sivilcelerine, Hülya'nın para hırsına, Müge'nin teenage aşk ilişkilerine evrilmiş. Yani konu artık iyice sapmış, bitmiş, ölmüş, mahvolmuş, arkasından ağlayanı yok! İşte tam da bu nedenledir, herhalde sezon finalinde büyük bir sürpriz var, o zamana dek bizi oyalıyorlardır demem...

Keşke daha konu zengini, daha zeki diyaloglar içeren, daha merak uyandırıcı, daha heyecanlandırıcı bölümler çekseler ya...

Paramparça


Ya bu dizi benim ilgimi kaybedeli çok oldu. Artık konu bitti zira. Bu dizinin konusu bu kadarlıktı işte. İki kız kardeş yerini buldu, tamam. Uzatıp saçmalatmasınlar. Zaten her bölümde bir aksiyon bir tansiyon sahnesi yaratacağım diye Gülseren'i Supergirl gibi balkonlardan mı sallandırmadılar, Hazal'ın suratını kan gölüne mi çevirmediler, defalarca arabaları mı takla attırmadılar... "Bi yeterin ya! Bi yeterin! (Bkz: İlyas)"

Alın size tonla Kiraz Mevsimi ve Güneşi Beklerken uzantılı diziler: Çilek Kokusu, Adı Mutluluk, Kiralık Aşk, Aşk Kapıda, Güneşin Kızları, Kalbim Ege'de Kaldı, Ya Tutarsa, Yaz'ın Öyküsü, Fabrika Kızı, Kırgın Çiçekler, Ömrüm Sessiz Bir Çığlık/O Aşk Benim, Ne Münasebet...

Bu diziler o kadar birbirinin aynı ki, üstlerinde durmuyorum bile... Bir kız ve bir erkeğin aşkı... O kadar... Adı Mutluluk'ta, gerçek hayatta da sevgili olan Kaan Yıldırım ve Ezgi Eyüboğlu başrolde olacak... E ya ayrıldılar, iki gün sonra sette tripler başlamaz mı "benim bununla olan sahnelerimi azaltacaksın yönetmeeeeen" diye... Neyse, ben demiş olayım da, kasımda aralıkta görüşürüz. Tabii dizi o kadar uzun sürebilirse. Güneşin Kızları'nda da gene Emre Kınay var! Yahu Emre Kınay illa adında Güneş geçen olan bir dizide olmak zorunda mıdır? Bu diziyi de yine Güneşi Beklerken'in senaristi yazıyormuş zaten...

Dünyada fenomen olmuş (benim haberim bile yok) yabancı dizi Pretty Little Liars uyarlaması yapılacakmış: Küçük Tatlı Yalancılar. Bu bir gençlik dizisi. Bu dizi, zamanında Umutsuz Ev Kadınları dünyada fenomenken, "Hadi biz de bu kadınların kızlarını yapalım" fikriyle ortaya çıkmış. Bakalım, nasıl bir uyarlama olacak. Ben orijinaline baktım, gerilim/gizem/aşk temalı bir gençlik dizisi, katiller, cesetler, cinayetler var, ama bizimkilerin aynı hissi vermeleri mümkün değil, illa törpülerler orijinal senaryoyu orasından burasından...


Aklımın almadığı işler... Almıyor... Almıyor...

Milas'ta çekilecek bir dram olan Unutamadım'da iki güzel oyuncu var: En son Umutsuz Ev Kadınları'nda Emel olarak izlediğimiz Özge Özder ve Kara Para Aşk'ta izlediğimiz Tuvana Türkay. Buraya kadar tamam. Tamam da bu dizinin "jön"ünün kim olduğunu duyunca hiç de tamam demiyoruz: Emrah! Ya yok artık, bu kadar saçma, bu kadar mantıksız olabilir bir cast! Bu iki güzelin arasında Emrah'ın ne işi var yahu? Yapmayın. Kıvanç var, Kenan var, ya var da var, haydi hiçbiri olmadı binlerce yeni yüz var, ama Emrah yok yahu, olmasın lütfen, bunu kabul edemem, bünyem kaldırmaz, kaldırmaz, kaldırmaz...

Neyse... Ben yakında başlayacak ve sonra birer ikişer ekrandan kalkacak, ama o zamana kadar görsel hafızamızı kirletecek olan bu dizilerin hayaline bile dayanamıyorum... Bakalım başlayınca neler olacak!

Not: Siz de fikirlerinizi yazın lütfen. Hangisi tutar, hangisi tutmaz...

25 Mayıs 2015 Pazartesi

ZAMAN TÜNELİ


Geçen yıl tam da bu dönemlerde Bennu Yıldırımlar'la röportaj yapmıştım, hatırladınız mı? Ona en özeline dek her şeyi sormuştum, o da keyifle cevaplamıştı. Kendisi çok açık sözlü, sevecen, samimi, tatlı dilli, mütevazı ve… kesinlikle çok yetenekli! Çünkü karşımdaki Bennu'nun bugüne dek canlandırdığı ve en akılda kalan Elif, Fikret, Nermin ya da Servet karakterleri ile hiçbir şekilde alakası yoktu. Bir kere, o dizilerde canlandırdığı karakterlere tamamen zıt bir karakter. Ve sonra... Neyse, sonrasını zaten o anlattı:

http://kafadergi.blogspot.com.tr/2014/05/bennu-yildirimlar-nev-i-sahsina.html

20 Mayıs 2015 Çarşamba

BÜYÜKADA İÇİN SEFER VAKTİ


 
Nisanda gittiğim Marmaris'te çektiğim "ilkbaharda buz gibi denize de girmeli Marmaris" temalı fotoğraflar klasörde blog'a koyulmayı bekleyedursun, gelin, ben dün gittiğimiz Büyükada macerasını anlatayım size!

Adalara gitmek için bundan daha yanlış bir zamanlama olmazdı herhalde. Zira takvimlerden 19 Mayıs'tı ama ortak boş günümüz de 19 Mayıs'tı. Ve açıkçası yaşanacak olan izdihamdan uzakta, ıssız adanın keyfini sürmeyi hayal ediyorduk. Dün saat 10'da Kabataş'a gittiğimde gördüğüm manzaraysa bu hayalleri cart diye yırttı. O nasıl bir şeydi öyle? Normal günlerde sinek avlayan Adalar gişesinde müthiş bir kalabalık vardı. 10'daki vapur için daha fazla kişi içeri girmesin diye gişenin kepengini kapattılar, o derece. Ben, yüzümde dehşet ifadesiyle, selfie çubukları, taç çiçekler ve çakma güneş gözlükleri satan esnafın arasında, arkadaşımı bekliyordum. Biz 10.30 vapuruna binecektik. Nitekim itiş kakış binebilmeyi başardık. Ama ben diyeyim 400, siz deyin 600 kişiydik o vapurda. Arkadaşım daha önce vapura pek binmemişti ve "Otobüste ayakta gidenleri gördüm de vapurda ayakta gidenleri ilk def görüyorum," dedi. Haklıydı. Oturanlardan çok ayakta duranlar vardı.


SONU GELMEYEN YOLCULUK

Neyse ki biz oturabilen şanslı kesimdendik (gelin görün ki dönüş vapuru için aynı şeyi söyleyemeyeceğim). Ama yol feci uzundu. Vapur sırasıyla Kadıköy, Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve nihayet Büyükada'da durdu. 10.30'da başladığımız yolculuk, 12.30'da son buldu yani. İki saattir dalgalar üstündeydik. Hava çok sıcak, vapur aşırı kalabalıktı. Ben hatırlayacağınız üzere geçen yıl tam da yine bu günlerde Burgazada'ya gitmiştim (o zaman hava ne yağmurluydu), Büyükada'ya ise bu ikinci gidişimdi ama ilkiyle ilgili hatırladığım tek şey bisiklete bindiğim ve o bisikleti sürerken adayı yokuş aşağı inerken kameraya çektiğimdi. Neyse, nerede kalmıştık? Hah, adaya indik, karaya ayak bastık ama, vapurdan hurraaaa diye adanın içlerine doğru koşturan çılgın kalabalık (ve bizden önceki vapurla gelenler) yüzünden hiç bisiklet kalmamıştı. Ya tamam, kalmıştı elbette, ama biz üç kişiydik ve uygun bisikletleri bulamadık vs. Keşke başka bir zamanda gelseydik adaya, ne zorumuz vardı da o gün gitmiştik ki... Biz de tabanvay, Aya Yorgi'ye çıkmaya başladık...

 
Evet, iki saatlik vapur yolculuğunun ardından, nihayet Büyükada. (Eğer uslu bir çocuk olursanız arka plandaki atları ve denizi de görebilirsiniz.)

Biz aslında İstanbul'un kalabalığından kaçmak için adaya gelmiştik, ama peşimizde İstanbul'un yarısının da bizimle gelebileceğini hiç hesaba katmamıştık tabii. Ama olumlu pencereden bakmak lazım. Sahilden ta adanın en yüksek yerinde olan Aya Yorgi'ye yalnız başımıza çıkmak istemezdik. Kalabalıkla birlikte, sağa sola baka baka yürümek güzeldi bu anlamdı. Ama hava çok sıcaktı gerçekten. Ayrıca sokak aralarında, faytonlar ve bisikletler aman vermiyordu ki yollarda rahat yürüyebilelim! Hatta bir fayton yanımızdan sıyırarak geçti, arkadaşım az kalsın üzerime düşüyordu!

 
Adada bir saatlik bisiklet kiralama bedeli 15 lira, günlük 40 lira... Vapurla kendi bisikletini kendi getiren de var, bu da mantıksız değil aslında... Fayton turları ise 60 lira. Sokaklarda at pislikleri ve feci kokular var, atlarsa bu sıcakta çalışıyor...

 
Adada hiçbir yerde bir tabela yok! "Şurası Aya Yorgi'ye gider", "Dikkat çıkmaz sokak" falan gibi açıklayıcı bir tabela koyar insan... Mesela eğer Aya Yorgi'ye giderken insanları takip etmeseydik, orayı bulmamıza imkan yoktu... Veya bir yokuşu indik biz, ama karşımıza kapalı bir plaj kapısı çıktı, mecbur geri döndük. Yani tabelalar ve nereye kaç kilometre kaldığını gösteren oklar olsa süper olur. Biz tüm adayı iki üç kez yürüdüğümüz için, on beş-yirmi kilometre yürümüşüzdür dün, bana öyle geliyor... Aya Yorgi'ye çıktık, orada oturduk biraz, sonra manzaraya bakıp geri döndük... Sıcak olduğu için pek oyalanamadık... Ayrıca saat şimdiden 16 olmuştu bile...


Ada sokakları (bir tek bu adanınkiler değil, bütün adalarınki) bana nedense Marmaris/Armutalan'ın sokaklarını anımsatıyor... Çünkü ikisinde de geniş caddeler, ara sokaklar, o sokakların iki tarafındaki büyük, bahçeli evler, köşkler, iri ağaçlar, koyu yeşillikler var... Bu hissiyatı seviyorum... Adanın en mutlusu ise bu kuş... İstanbul'u gözetliyor oturduğu yerden... İstanbul zaten ancak uzaktan güzel...

 
Şu çiçeklerin güzelliğine bakar mısınız? Ada'da bitki detoksu yaptık vallahi...
 
 
Şöyle güzel bir merdiven bulmuşum, izin verin de tek başıma bir fotoğraf çektireyim! Ama yok, illa pozuma dahil olacaklar... Gelin hadi gelin...
 
 
Gizemli kapılar... Kapı dedim de, adada muhteşem konaklar, köşkler, binalar var. Bizim dizi sektörü buraları niçin görmezden geliyor? Harika kapıları, pencereleri, avluları olan bu köşklerden üç sezonluk entrika çıkar, ben size söyleyeyim, hatta senaryoyu da yazıp mail'inize yollayıvereyim...
 
 
 

Ada dondurması ve köftecisine gelmeden, önce bu kafeyi tanıtayım sizlere: Bahçede Sinek Kafe. Sahilden birkaç sokak yukarıda, gizlenmiş gibi. Zaten bir ev burası aslında. Evde yaşayanlar aynı zamanda evlerinin altına da böyle "kafemsi" bir yer açmışlar (Hep hayalimdir!). Ambiyans, ortam çok güzel de, menüsü vasat bu Sinek Kafe'nin. Hatta sadece içecekten oluşan, dar bir menüsü olduğunu söyleyebiliriz. Portakal suyu, tost ve salata var sadece. O kadar. Gelen çoğu kişi de bu ailenin eşi dostu gibi. Beni en çok mutlu eden tarafıysa, bağımlısı olduğum bir sürü dekorasyon dergisini karıştırabilmeme fırsat vermesi! O sırada ünlü yabancı dergi Monocle da geçti elime. Sayfalarını rastgele karıştırırken, bir de ne göreyim, Trabzon hakkında kapsamlı bir dosya! Sümela Manastırı'nın tam sayfa fotoğrafı. Yahu bu Trabzon'un ne işi var Monocle'da? Trabzon gittikçe popülerleşiyor, uluslararası bir dergide bile kendine yer buluyor artık, baksanıza. Şehrin doğası zaten milattan beri kendini kanıtlamış, ama artık kent kısmı da gelişiyor ve genişliyor. Yakında çok önemli sanat olayları da gerçekleşecek bu şehirde, demedi demeyin. (Ben hala okuyamadım, siz okumak isterseniz buyurun zoom yapın, ya da en iyisi gidin Monocle alın.)
 
Sonra biz 18.15 vapuruna binecektik, ben daha sakızlı kurabiye ve köfte yiyecektim, derken bir baktık, 17.30'da bir vapur kalkıyormuş. Sadece Heybeliada'ya ve Kadıköy'e uğrayacakmış bu vapur, yani yol bu sefer hiç değilse 2 saat sürmeyecekti. E biz de bunu duyunca binelim dedik, bir ressamın köşk-sergisini gezdikten sonra vapura yerleştik. Ama son anda bindiğimiz için bu sefer de biz ayakta kalmıştık. Karnım da açtı. Neyse, gelirken vapurdaki simitlerde gözüm kalmıştı zaten...