23 Ekim 2015 Cuma

KİTAP FRAGMANI MI OLURMUŞ?

Öncelikle, kitabın çıkacağını duyurduğumdan beri yaptığınız güzel yorumlar için çok teşekkür ederim. Ben yorumlarınızdaki samimiyeti, heyecanımı paylaştığınızı, en az benim kadar, hatta benden çok daha sevinçli olduğunuzu biliyorum. Yorumlarınıza vakitsizlikten dolayı uzun uzun cevaplar yazamasam da, sizi  ve güzel düşüncelerinizi kalbimde hissediyorum. İyi ki varsınız!


Ters Düz için yaptığım ilk (sahneleri cep telefonuyla çektiğimden amatörce olan) trailer'lardan birini aşağıda izleyebilirsiniz. Videodaki tema "Bozbalık'ta neler oluyor?" Kitapla ilgili düşüncelerinizi blog'un yanı sıra Twitter, Facebook ve Instagram'dan da #sıkıtutunun hashtag'iyle dile getirebilirsiniz (Bu sosyal ağlarda beni de takip etmeyi unutmayın, çünkü blog'a koyamadığım pek çok şeyi oralardan paylaşıyorum). Haydi siz şimdi trailer'ı izleyin ve biraz meraklanın!

 
Cumartesi günü eklediğim yeni trailer:
 

20 Ekim 2015 Salı

MERT'TEN SİZE MÜJDE VAR! (HEM DE NE MÜJDE!)


Bu müjdeyi vermek için ne kadar zamandır beklediğimi en iyi siz biliyorsunuz. Kitabım çıkacak mı çıkmayacak mı süreci içerisinde karşılaştığım her türlü umutsuzluğu, zorluğu, stresi, paniği, endişeyi, sıkıntıyı burada aynen yazdım, siz de okudunuz. O nedenle bu gelişmeyi duyurmayı siz değerli dostlarıma, okurlarıma, takipçilerime karşı vazife bilirim.

Evet... Lafı nereye getireceğimi sanırım anladınız!

Çok uzun zamandır, ama çok çok uzun zamandır, demem o ki, kendimi bildiğimden beri çıkmasını beklediğim kitabım, ilk kitabım, yazarlık yolculuğundaki ilk serüvenim Ters Düz, doğum günüm olan Kasım ayında çıkıyor. Kendime verebileceğim en güzel doğum günü hediyesi bu!

Takipte kalın ve #sıkıtutunun

19 Ekim 2015 Pazartesi

KÜÇÜK PRENS VE KELEBEKLER

 
Dünyadaki en kapsamlı Küçük Prens sergisinin Capitol'e geleceğini duyunca çok heyecanlanmıştım. Bu serginin, tam 276 farklı dil ve lehçede Küçük Prens çevirisine ev sahipliği yaptığını duyuncaysa heyecanım üç beş katına çıkmıştı. Ne var ki sergiye bir türlü gidemiyordum. Sanat dünyasından simalar birer ikişer Capitol'e koşturunca, "Eyvah" dedim, "kesinlikle elimi çabuk tutmalıyım". Çünkü sergi bitiyordu. Ben de nihayet geçenlerde bir vakit buldum ve sergiye gidebildim!





Aslında ben alış veriş merkezinin içinde sadece Küçük Prens için ayırılmış bir kat/bölüm olduğunu düşünmüştüm, ama öyle değildi, sergi alanları dağınıktı. Örneğin bir katta Küçük Prens heykelleri vardı, bir diğer katta çocuklar için Küçük Prens boyamaları... Ben tam, "Eee, kitaplar nerede?" diye ümitsizliğe kapılmaya başlamışken, üst kattaki esas sergiyle buluştuk: Tam 276 Küçük Prens çevirisiyle. Bazıları cam dolapların içindeydi, sadece kapaklarına bakabiliyordunuz... Bazılarıysa açıktaydı, sayfalarını karıştırabiliyordunuz... Aklınıza gelebilecek, hatta gelemeyecek her dilde Küçük Prens çevirisi düşünün... Hopa Lazcası'ndan, şu an dünya üzerinde yaklaşık üç yüz kişinin konuştuğu ve tükenmekte olan İnari diline kadar... Küçük Prens'in her ülke ve coğrafyaya uyum sağladığını da gösteriyordu sergi. Örneğin bizde sarışın ve açık tenli olan Küçük Prens Hindistan'da siyah saçlı, Afrika'da koyu tenli resmedilmişti. Sergide aynı zamanda aynayla okunabilen ve görme engelliler için dokunarak okunabilen Küçük Prens kitapları da vardı.

Bu serginin Capitol'e kurulması da sevindiriciydi. Son zamanlarda iyice unutulan Capitol böyle bir reklamla kendini hatırlatmış oldu. İstanbul'un en eski alış veriş merkezlerinden biri (hatta en eskisi) olan Capitol, aşağıda da görmüş olduğunuz tuhaflıklarına rağmen, sevimli bir yer...

 
Şimdi konuyu buradan hop başka, bambaşka bir yere getiriyorum! Şehir etkinliğini bir yana bırakıp doğal hayata karışalım istiyorum! Ama çok da uzağa değil, Zerzevatçı Köy'e gidiyoruz. Kelebek Çiftliği'ne. Dün gittiğimiz bu yerde, sera gibi, tropikal bir alan yaratmışlar ve kelebek üretiyorlar. Gerçekten ilginç bir ortam. Dışarıdaki soğuktan sonra bu alana girince terliyor ve nemleniyorsunuz. İçerideki nem oranı %80. Kelebekleri gözlemliyorsunuz. Muz ve portakal suyuyla besleniyorlar (bunları onlar için insanlar yapıyor tabii). Ve sanılanın aksine, kelebeklerin ömürlerinin bir günlük olmadığını, iki üç aya kadar yaşayabildiklerini öğreniyoruz. Eh, gene de çok uzun sayılmaz.
 
 
Kelebekler bu yuvada doğuyor.
 
 
Dünyanın en büyük kelebek türü olan Atlas kelebek bugün doğdu, yuvasından çıkıp havada uçtuktan sonra bacağıma kondu. Renkli ve enerjik pantolonumu çiçek mi sandı ne?

 
Ölü kelebekleri de böyle sergiliyorlar... Bu sahne ilk etapta güzel görünebilir ama cansız olduklarını düşünce bir an için tuhaf hissetmedim değil...
 
 
 
Bahsettiğim o tropikal bahçedeki kelebekler... Çoğu böyle baykuş gibi ağaçlardan baş aşağı sarkmış duruyor... Ta ki biri fotoğraflarını çekmek için rahatlarını bozana kadar.

 
Kanatların güzelliğine, desenlerine, renklerine bakar mısınız... Sürekli uçtukları için yakalayıp fotoğraflarını çekmek zor... Ben şanslıydım... Kelebek beni seçmiş, benim bacağıma konmuştu! En yakından fotoğraflarını ben çektim tabii ki de!
 

17 Ekim 2015 Cumartesi

BLOGGING BAĞIMLILIĞI



Aslı Hoca bir soru sordu. Bir süre için sosyal medyaya giremeseniz nasıl hissederdiniz, bundan nasıl etkilenirdiniz diye. Bu da beni düşüncelere soktu ve bir kez daha anladım ki, blog'um benim için gerçek bir tutku. Facebook, Twitter, Instagram ve mesajlaşmalar mı? Onlar olmadan da olabilir. Hatta onlar olmadan çok daha iyi olur!

KENDİMİ BLOGSPOT'SUZ DÜŞÜNMEK İSTEMİYORUM!

Blogspot, 2009'dan beri hayatımda. Sosyal medya deyince aklıma Facebook, Twitter ya da Instagram'dan önce Blogspot geliyorsa, bu, boşuna değil. Tam 6 yıldır blog yazıyorum (ya da kullanıyorum mu demeli, doğru yüklem hangisi burada?). Aslında bence, Blogspot ve Facebook temelde aynı prensibe sahip. İkisinde de yazı, fotoğraf, yorum ve arkadaşlar/izleyiciler var, ama Blogspot'ta tüm bu güzelliklere ek olarak, bir de sayfanızın ne kadar görüntülendiğini, yazılarınızın okunma oranlarını görebilme imkanınız var, ki bu Facebook'ta yok. Bu nedenle, Blogspot benim için çok daha çekici. Yazmayı ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmayı seviyorum, yani laptop'ım ve klavyem benim vazgeçilmezim. Literatürde blogging olarak bahsedilen bu olayı gerçekten önemsiyorum, çünkü yazdığınız şeyin pek çok kişi tarafından okunması ve hatta yorumlanması gerçekten heyecan verici bir şey. Kendimi blogspot'suz düşünmek istemiyorum demem de tam olarak bundan! Tamam, diğer blog'ları okumasam da olabilir, ama her gün yeni bir post (hatta bazen bugün de gördüğünüz gibi günde iki kere) yazmam gerekiyor!

FACEBOOK VE TWITTER'SIZ... OLABİLİR...

Facebook ve Twitter'ı, Blogspot'u önemsediğim kadar önemsemiyorum. Bir günümü bu ikisi olmadan çok rahatlıkla geçirebilirim. Ama yukarıda da dediğim gibi, Facebook ve Blogspot aslında hemen hemen aynı ve artık, kendi Facebook sayfam da var ve orada da görüntüleme sayısını görebiliyorum. Yani bu Facebook sayfamla blog'um hemen hemen aynı. Ama Twitter'a girmesem de olur. Pek bir şey kaçıracağımı düşünmüyorum. Instagram'ı da yoğun istek üzerine iki hafta önce açtım, hani arayan bulsun diye, ama Blogspot ve Facebook varken, başka bir yere daha fotoğraf koymayı açıkçası pek önemsemiyorum.

MESAJLAŞMA... KİMİN UMURUNDA?

Mesajlaşmanın benim için pek, hatta hiç önemi yok aslında. Şu anda bunları yazarken bile telefonumda bir sürü mesaj biriktiğini biliyorum, WhatsApp yüzünden, ama aslında gerçekten de önemli değiller. Eğer birisi bana mühim bir şey söylemek istiyorsa, o kişi beni arayabilir. That's it. WhatsApp'taki insanlar ve bir sürü gereksiz grup aslında sadece bir şey için: Hiçbir şey. Gerçekten de hiçbir şey içinler. Sadece eğlenmek için oradalar. Yani telefonunuza bakmazsanız hiçbir şey kaybetmiyorsunuz, çünkü aslında hiçbir şey kaçırmıyorsunuz. Öte yandan, grup mesajlaşmalarına (bazen biz hiç istemeden kendimizi alakasız bir grubun ortasında bulabiliyoruz, aslında ne saçma ve ne kaba, değil mi) birkaç gün, hatta birkaç saat sonra bakmak sinir bozucu olabilir, çünkü artık tazeliklerini yitirmişlerdir. Bense, eğer istersem, bir günümü kolaylıkla telefonuma bakmadan geçirebilirim. Yani aklım kim ne yazmış diye telefonumda kalmaz.

UZUN LAFIN KISASI...

Eğer bir günlük sosyal medya kullanmayacak olsaydım, ki oldu, bir sürü şey kaçırmış gibi hissetmezdim. Sadece şunu anlardım ki, Blogspot benim için bir vazgeçilmez, bir zorunluluk. Neyse ki, blog'suz bir gün geçirmek zorunda değilim. Laptop'ım ve klavyemin keyfini çıkarmak için hiçbir şey beni durduramaz!

MERHABA

 
Sweet lady! İki yaşındaki kuzenim, sizce de çok mutlu görünmüyor mu? Eh, benimle birlikteyken mutlu olmaması için hiçbir sebep yok gibi yani (diyerek ego balonlarını şişirelim mi)...
 
Müzik dinlemeyi sever misiniz? Peki biraz nostalji yapmayı? O zaman sizi Timeless Classics'e alalım! Tavsiye ederim...
 
Güllerin Savaşı, Hatırla Gönül, Paramparça gibi dizileri mercek altına alacağım televizyon yazımda görüşmek üzere...
 

15 Ekim 2015 Perşembe

İÇİMDEKİ MÜSLİ AŞKI BAMBAŞKA

 
I miss my German breakfast! Alman kahvaltısını gerçekten özledim! Aslında oradayken de bizim buradaki uzun ve sadece kuş sütünün eksik olduğu kahvaltı sofralarını özlemiştim, çayı özlemiştim, ama şimdi düşündüm de, şu an üzümlü/cevizli kıtır kıtır sıcacık bir kara Alman ekmeğine ve meyveli yoğurdun içindeki organik müsliye hayır demezdim sanırım!

Hayıııııııır!

14 Ekim 2015 Çarşamba

BİR DAHA ASLA!

 
Derimod'dan bir ayakkabı almadan önce...
 
 
Derimod'dan o ayakkabıyı aldıktan sonra...

 
Şu anda mevsimsel geçiş ayakkabılığımda Zara'dan espadril, Tergan'dan bot, Derimod'dan kalın bir ayakkabı ve Desa'dan da ince bir ayakkabı var. Geçen hafta Desa'dan aldığım ayakkabı, hemen üstteki fotoğrafta gördüğünüz yeşil olanlar. Orta fotoğraftaki Derimod'dan aldığım ayakkabılarsa bakın ne hale geldi! Daha kısa bir süre önce aldığım ayakkabılar öyle bir hale geldi ki beş yıl kullansam bu kadar eskitemezdim herhalde! Derimod'dan aldığım bu ayakkabılar bana "Derimod mu? Bir daha asla!" dedirtti. Ayakkabının tabanı toparlandı un ufak oldu, içi parçalandı, bağları parçalandı... Gören de Derimod gibi bir yerden değil de, ucuzluk pazarından aldığımı sanır! Artık bilinen, tanınan markalar bile böyle kötü ayakkabılar yapıyorsa... Ayakkabıyı daha doya doya giyemeden bakın ayakkabı ne hale geldi! Bağcıkları durduk yerde parçalandı yahu! Bu kadar kalitesiz bir ayakkabı olabilir mi? Şu anlık Zara, Tergan ve Desa'dan aldığım ayakkabılardan memnunum. Ama Derimod'dan bir daha bedava bile verseler almam bir ayakkabı! Asla!
 

12 Ekim 2015 Pazartesi

YILIN DİZİSİ: HATIRLA GÖNÜL

Yıllardır iyi bir televizyon izleyicisiyimdir ve her dizinin birbirinin üç aşağı beş yukarı aynısı olduğunu da bilirim. Ancak ilk bölümüyle dün akşam yayınlanan Hatırla Gönül, bu kuralı kesinlikle yıktı geçti. Ben böyle muazzam bir ilk bölüm izlediğimi hatırlamıyorum. Resmen ekrana kilitlendim, başından kalkamadım. İki saat resmen su gibi aktı. Oyunculuk, hikaye, çekimler... Her şey süper ötesiydi. Gelecek haftayı iple çekiyorum.
 
 
Ekranı haftalardır "Anlaşıldı, bu sezon iddialı bir dizi falan yok" düşüncesiyle mutsuz mutsuz seyrediyordum. Çünkü ben, beni ekran başına kilitleyecek, gelecek haftayı iple çektirecek bir dizi izlemek istiyordum. Sonunda istediğim oldu! Hem de ne olmak! İlk bölümüyle dün akşam seyirci karşısına çıkan Hatırla Gönül'e tesadüf eseri şöyle bir bakayım dedim. Güya beş dakikalığına koyuldum izlemeye, ama daha ilk saniyesinden itibaren, ekrandan kalkamadım resmen, bağımlısı oldum ve "Tamam, işte o iddialı dizi sonunda geldi!" diye çığlıklar attım. Aşk, gizem, sırlar ve polisiye... Tam benlik bir dizi. Sahici oyunculuklar, muhteşem bir senaryo ve harika çekimler... Ben bu diziyi izlerim. Bence siz de izlemelisiniz. Hatta öyle umuyorum ki dün akşam bu diziyi izleyerek harika bir iki saat geçirdiniz. Ne yani? Yoksa siz yine O Hayat Benim'i mi izlediniz? Birazdan Hatırla Gönül'ü izlemeyerek neler kaçırdığınızı okuduğunuzda, kesinlikle pişman olacaksınız... Ama neyse ki daha yolun başı... Gelecek pazara kadar ilk bölümü izleyerek siz de Hatırla Gönül'e Bağımlı Olanlar Derneği'ne katılabilirsiniz.
 
 
Gökçe Bahadır, dizinin adından da anlamış olacağınız üzere Gönül karakterini oynuyor. Ama durun yahu, oynamıyor, bildiğiniz yaşıyor, yaşatıyor Gönül'ü! Neyse, buraya daha detaylı geleceğiz. Önce hikayeyi anlatayım size. Dizi, Gökçe Bahadır'ın kendini Jülide karakteri olarak tanıtmasıyla açılıyor: "Neden hatırlamıyorum?" diye soruyor kendi kendine Jülide, yani Gökçe Bahadır. Ama bu bir dakikalık sahneden sonra 4 ay öncesine, Gökçe Bahadır'ın Gönül olduğu günlere dönüyoruz.
 
 
Hemşire Gönül ve hastanenin sahibi zengin cerrah Tekin (Onur Saylak) birbirlerini aşkla, tutkuyla seviyorlar. Tekin, Gönül'le evlenmek için sabırsızlanıyor. Hatta ailesine karşı gelerek Gönül'le evlenmek istiyor. Gönül gelinlik provalarına gidiyor vs. Ama, tam da mutlu sona ulaşmak üzereyken, Tekin'in eski sevgilisi İlknur ortaya çıkıyor ve Tekin'in aslında hiç de göründüğü gibi biri olmadığı konusunda Gönül'ü uyarıyor. Gönül, yetimhanede büyümüş, anne babası olmayan bir kız. Tek dayanağı Tekin. Ama onun da karanlık bir adam olduğunu öğrenince hayatı mahvoluyor. (Detaylarına az sonra geleceğim) Kabus gibi bir gecede Gönül, Tekin'den kaçıyor ve yolu o gün hapisten çıkmış olan Yusuf'la (Engin Öztürk) kesişiyor. Yusuf da oğlunun intikamını alma derdinde. Ve tam da bu noktada, aslında Gönül'le yolları bir kez daha kesişiyor...
 
 
O kabus gibi gecenin detaylarına gelmek istiyorum... Şimdi. Hemen her dizinin bir yerinde mutlaka iki karakter arasındaki arbede, birinin kafasında vazo kırma, şamdan devirme gibi bir sahne oluyor. Son zamanlarda Avrupa dizilerinden etkilendiğimizden midir nedir, bu sahneleri daha çok kullanmaya başladık. Evet, Hatırla Gönül'de de böyle bir sahne vardı ama o kadar inandırıcı, o kadar gerçekçi ve o kadar samimiydi ki, ben o sahneyi yaşadım resmen! Anlatayım. Gelinlik provası sırasında Gönül'ün yanına İlknur diye bir kadın geliyor ve İlknur, Gönül'e yakışıklı ve zengin Tekin'in aslında göründüğü gibi bir adam olmadığını, resmen bir psikopat olduğunu, kendisini dövdüğünü söylüyor (Hatırlayın: Umutsuz Ev Kadınları'nda da bir kadın Nermin'e Altay hakkında böyle şüpheci şeyler söylemişti, bu sahnelerde Gül Çıkmazı'nı hatırladım doğrusu). Gönül ona inanmak istemiyor ama aslında çoktan şüphelendi bir kere. İlknur'la Tekin yan yana geçiştiklerinde Gönül Tekin'e o kadını tanıyıp tanımadığını soruyor, Tekin de tanımadığını söylüyor. Gönül de bu konuyu kapatıyor. Ertesi gün, hemşire olarak çalıştığı hastaneye bir zarf geliyor. Zarfın içinden ne çıksa beğenirsiniz? Evet, İlknur'la Tekin'in fotoğrafları ve İlknur'un yüzünün gözünün mosmor olduğu bir fotoğraf. Ve bir de İlknur'un evinin adresi. Tekin'in gerçekten de tekinsiz biri olabileceğinden iyice şüphelenen Gönül, zarftaki adrese gidiyor ama ikinci şok onu gittiği adreste bekliyor: İlknur, önceki gece intihar etmiş.
 
 
Gönül, darmadağın olmuş bir vaziyette, kafasında sorularla evine gidiyor. Ne düşüneceğini bilemiyor, Tekin'den ciddi anlamda şüpheleniyor. Evine girdiğinde, Tekin'in de evde olduğunu görüp korkuyor (meğer yedek anahtar varmış tekinsiz Tekin'de). Tekin'in hiçbir şeyden haberi yok. Gönül'ün soğuk davrandığını görünce soruyor ve Gönül de ona İlknur'un darp fotoğraflarını gösteriyor.
 
 
 
"Resmen iftira atıyor! Eğer için rahatlayacaksa, yarın beraber gidelim, senin önünde yüzleşeyim onunla!" diyor Tekin. Ama Gönül cevap veriyor: "Artık çok geç. İlknur ölmüş. İntihar etmiş." Tekin'se "Sen İlknur'un evini nereden biliyorsun?" diyor. Gönül, "Sana eski sevgilinin öldüğünü söylüyorum, sen bana bunu mu soruyorsun?" diyor. Tekin, "O deliydi. Eninde sonunda kendine bir şey yapacağı belliydi. Ama keşke bizim ilişkimize zarar vermeden önce yapsaydı." Ve Gönül'ün şu sorusu ortamı iyice geriyor: "Dün gece neredeydin Tekin?" Tekin: "Sen ne ima ediyorsun?" Gönül: "Onunla ilk karşılaştığında bana onu tanımadığını söylemiştin. Ben bu kadar rahat yalan söyleyen birine nasıl inanacağım? Ya ben gerçekten neye inanacağımı şaşırdım... Böyle olmaz Tekin. Böyle evlilik olmaz. Ben bu kadar yalanın üstüne bir yuva kuramam. Üzgünüm. Ben yapamayacağım."
 
 
Ve Gönül, parmağındaki yüzüğü çıkararak masaya koyuyor. Bu da, kabusun başlangıcı oluyor.
 
 
Tekin bakışlarıyla adeta "Tak o yüzüğü parmağına" diyor. Ama Gönül yüzüğünü masaya koymuş, Tekin'e arkasını dönmüş bile. Tekin, "Bu tek başına verebileceğin bir karar değil" diyor kısık bir sesle. Gönül de "Evet öyle," diyor. "Sen istesen de istemesen de bu böyle. Şimdi beni yalnız bırakır mısın lütfen?" Tekin inatçı ve kararlı: "Hiçbir yere gitmiyorum." Gönül daha da inatçı, çünkü az sonra başına gelecek olan felaketten habersiz: "Ben giderim o zaman."
 
 
Ama Tekin onu kolundan çekip durduruyor. "Bırakmam seni, sen benimsin!" diyor. Gönül, Tekin'in gözünün döndüğünü anlıyor ve onun suyuna gitmek için "Tamam, tamam canım" diyor. Ne var ki Tekin onu hırpalamaya, canını acıtmaya başlıyor. Gönül kaçmak isterken Tekin onu itiyor ve Gönül'ün başı aşağıdaki karede gördüğünüz gibi, yüzüğü koyduğu masanın kenarına çarpıyor. Burası çok önemli, çünkü Gönül'ün yaşayacağı hafıza kaybının sebebi bu.
 

 
 
Tekin, sinirden deliye dönmüş bir halde, "Bu yüzük parmağından çıkmayacak anladın mı?" diye bağırarak, yüzüğü Gönül'ün parmağına takmaya çalışıyor. Ve Gönül'ün parmağını kırıyor. Gökçe Bahadır öyle güzel yapmış ki bir zor sahneyi, ağlamaları, "Ağğğhh parmaaaağaaam" diye cırlaması çok sahici, çok inandırıcı. Gerçekten canının yandığını hissediyoruz orada. Ah be... İşte, vitrinde durduğu gibi durmuyor o yüzük o parmakta diye soğuk ve kötü bir espri de yapayım. (Cidden kötüydü.)
 
 
Gönül'ün parmağı kırılınca Tekin de bir an için afallıyor ve Gönül, masadaki vazoyu Tekin'in başında kırarak onu bayıltıyor. Parmağının acısı bir yanda, yaşadığı şok diğer yanda derken evden kaçıyor. Kendini sokağa attığı gibi bir arabanın onu ezmesinden son anda kurtuluyor. Arabanın arkasından söylediği "Dur ne biçim geliyorsun ya?" repliğine bayıldım. İnanılmaz doğaldı.
 
Bu sahnenin atmosferine BAYILDIĞIM için o kadar detaylı anlattım, umarım kimseyi rahatsız etmemişimdir. Bence sahneyi izlemelisiniz: http://www.startv.com.tr/dizi/hatirla-gonul/video-galeri/sayfa/1/bu-yuzuk-o-parmaktan-cikmayacak Çünkü diziden bahseden herkes öncelikli olarak bu sahnenin inandırıcılığını, etkileyiciliğini ve ürperticiliğini konuşuyor. Anlayacağınız, bu sahne dizi tarihinin en iyi sahnelerinden biri olarak çoktan kayıtlara geçti...
 
 
 
Tabii sonra Tekin (yani Onur Saylak) uyanıyor ve her yerde deli gibi Gönül'ü aramaya başlıyor. Gönül'se o sırada hastanede, dizinin ikinci yakışıklısı ve ikinci aşkı olacak olan Yusuf'la tanışıyor. Sonra da geceyi çocukken kaldığı yetimhanenin müdiresinin evinde geçiriyor. Lile Gürmen oynuyor bu emekli müdireyi. Karadayı'da Feride'nin annesi rolüyle tanıdığımız Lile Gürmen, bu role de çok ama çok yakışmış. Hafif eli maşalı, muazzam bir tip.
 




 
 
Arada daha çoook olay oluyor. Mesela Gönül'ün babası sahneye çıkıyor ama Yusuf'la da o adam arasında bir bağlantı var. Şimdi bu detaylara çok girmek istemiyorum çünkü zaten o sahneyi anlattığımdan yazı epey uzadı. Son sahnede Gönül eşyalarını almak için eve girdiğinde, Tekin de evde ve dizinin birinci bölümü bu sahneyle bitiyor.

 
Gökçe Bahadır, Gönül rolünün altından ustalıkla kalkmış. Ağlamasına bayıldım ben bu dizide. Dudaklarının titremesi, gözlerinde yüklü olan anlamlar... Yer yer Yaprak Dökümü'ndeki Leyla'yı da hatırladım. O kadar güzel ağlıyor ki, hep ağlasa diyesiniz geliyor, hep göz yaşlarını tutamasa! Onur Saylak'la muazzam bir ikili olmuşlar. Tutkulu, psikolojik bir aşk hikayesi bu aslında. Onur Saylak'ın canlandırdığı "fevri" Tekin, çok kısa bir süre sonra herkesin dikkatini çekecek bir karakter olacak bence. Saylak'ı kocaman tebrik etmek lazım Tekin'i bu kadar inandırıcı oynadığı için. Engin Öztürk de hayli iyi ama onun yerine başka bir erkek oyuncu da olabilirmiş belki. Ya da daha doğrusu şöyle söyleyeyim, bu ilk bölümün merkezinde Gönül-Tekin vardı, daha Yusuf'un hikayesini tam keşfedemedik, daha onun derdini tam anlayamadık.
 
 
Kısa lafın uzununa, göz yaşlarının kısasına gelecek olursak... Hatırla Gönül, bizim ortalama seyircimiz için biraz karışık bir iş. Zaman atlamasını da bizim izleyicimiz pek anlayamıyor sanırım (Mesela zamanda başa sarılma oldu dizide, o dört aylık ara ne zaman kapanacak ya da kapanacak mı soruları oluştu benim kafamda). Geçen yılın en iddialı dizilerinden olan Saklı Kalan da, karışık hikayesi ve zaman atlaması yüzünden mesela yayından kaldırılmıştı. Çünkü bizim izleyici karmaşık olaylara, kafa karıştırıcı detaylara gelemiyor ne yazık ki, maalesef. Oysa bakın, ne kadar güzel bir dizi var burada. Gökçe Bahadır var, Onur Saylak var, Engin Öztürk var. Güzel bir hikaye, samimi bir senaryo var. Kaliteli müzikler var. Aşk var. Dram var. Sırlar var. Gerilim var. Kadın-erkek ilişkilerine, suça, şiddete çarpıcı bir bakış açısı var. Dizinin yapımcılarına tavsiyem, dizinin gününü değiştirmeleri. Star TV, niye hep en çok hazırlandığı dizileri pazar gününe yem ediyor anlamış değilim. Geçen sezon da aynısını büyük beklentileri olan Serçe Sarayı için yapmışlardı. Sonuç: En az üç sezon sürmesi, dünyayı fethetmesi planlanan Serçe Sarayı onuncu bölümde yayından kaldırıldı. Ne olur, Hatırla Gönül'ün gününü değiştirin. Salı yapın, çarşamba yapın ama mutlaka pazardan alın bu diziyi. Çünkü pazar günleri bir "O Hayat Benim"dir gidiyor insanlarda, ama bu dizi reyting kurbanı olmayı hiç hak etmiyor. Hem de hiç. İlk bölümüyle reyting listelerine 10. sıradan giriş yaptı, ama ben eminim ki ilerleyen haftalarda arayı kapatacak, 3.-4. olacaktır bu dizi. Kesinlikle izleyin, izlettirin. Böyle samimi, hayatın içinden hikayelere her zaman rastlanmıyor. Bu sefer de ekrana küstürmeyelim böyle güzel bir diziyi.
 

9 Ekim 2015 Cuma

ÇİZGİ ROMANLARIM VE M. K. PERKER

İlkokulda okuma yazmayı öğrendiğimden beri yazdığımı zaten biliyorsunuz, ama aslında ilkokuldan çok daha önceye dayanan ilk merakımı biliyor musunuz: Çizmek. Çizmek, özellikle de çizgi roman yapmak benim için her zaman vardı, hala var. Yazıyla çizginin buluşmasını seviyorum. Ama epey bir süredir çizgi roman yapmıyorum, artık kendimi sadece yazmaya yönelttim. Çünkü ikisiyle aynı anda uğraşmak gerçekten zor.
 
 
Yukarıdaki iki sayfayı, 2009 yılında yaptığım bir çizgi roman serimden aldım. Ne kadar eski bir tarih, değil mi? Tam 6 yıl geçmiş üstünden! O zamanki çizgilerimi şu an pek beğenmiyorum, çünkü şimdi çok daha güzel çizebiliyorum. Ama şu çizimlerdeki çocuk masumiyetini hiçbir şeye değişmem...
 
 
Peki maziyi neden deştim? Şöyle ki, bugün okulumuzda çok güzel bir etkinlik/söyleşi vardı. "Mürekkep ve Piksel" başlıklı bu etkinliğin asıl konuğu Kevin Kallaugher (o kim ya dediğinizi duyar gibiyim ama bence bilenleriniz de vardır) idi, ama diğer konuğu benim için çok, çok daha önemliydi: M. K. Perker. Tamam, Kallaugher'i tanımıyor ya da pek önemsemiyor olabiliriz ama M. K. Perker'i tanımalıyız ve önemsemeliyiz. Zira ben, bugün dersim olmamasına rağmen okula sadece M. K. Perker'in de yer aldığı bu etkinlik için gittim! M. K. Perker, dünya çapında tanınan, çok ünlü bir çizer. Hatta Türkiye'den çok Amerika'da tanındığını, en az Türkçe kadar İngilizce bantlar ve çizgi romanlar yaptığını da söyleyebiliriz. Kişilik olarak nasıl biridir pek bilmiyorum, ama çizgilerinin kesinlikle çok iyi olduğunu biliyorum! Özellikle de, her pazar Kelebek'te çıkan Ece adındaki çizgi öyküsüne bayılıyorum! (Neyse yani maziyi bu yüzden deşmiştim. Bugün tekrar çizgi roman yaptığım dönemleri hatırladım. Umarım kısa süre sonra sahalara geri dönerim!)
 
 
Sorular çoğunlukla Kallaugher'a yöneltildi ama benim M. K. Perker'e bir sorum tabii ki de vardı! O da, Ece'nin bir televizyon dizisi olup olmayacağıydı. Aslında bu soruyu bundan bir iki yıl önce bir köşe yazarı kendi köşesinde sormuş, "olsa ne güzel olur" demişti. Eh, bu riskli bir durum. Mesela Otisabi'nin çizgi romanı dizi olunca hiç tutmamıştı. Ama mesela Çılgın Bediş de çizgi romanından çok televizyon dizisiyle sevilmişti. Yani aslında bu işler sürprizli, ne olabileceği pek belli olmuyor. Perker'e bu soruyu sorduğumda, öncelikle "bu güzel soru" için teşekkür etti, sonra da yanıtladı: "Utanmaz Adam, Sıdıka, Otisabi çizgi roman olarak çok güzeldir ama dizileri tutmadı." Peki ona böyle bir teklif gelse sıcak bakar mıydı? Bunu da sordum. "Tabii ki çok heyecanlanırdım, hoşuma giderdi ama emin değilim." Söyleşiden sonra da fotoğraf çekildim kendisiyle. Bir ara Nuri Bilge Ceylan'a çok benzettim onu, sizce de andırmıyor mu? (Alakaya maydanoz: Kallaugher'le birlikte gelen Amerika ekibinden bir kadın, üstümdeki "Real" tişörtümü çok beğendiğini söyledi.)
 
 
Kallaugher, çizim yaparkenki kendisini çizmiş. Benim yazarkenki halim. Yaz at, yaz at, yaz... at.
 
 
Yine Kallaugher, küçüklüğünde yaptığı resimlerden birini gösteriyor. Hepimiz küçükken resimler çiziyoruz, ama kimimiz bunu meslek ediniyoruz ve bu işten para kazanıyoruz. Aslında çok ilginç değil mi?
 
 
Ve... Bu tip her etkinlikte olduğu gibi, bu etkinliğin girişinde de kahve otomatı ve kurabiye tepsisi vardı. Ancak sadece bir tane! Ve standın başında dikilen görevli de öğrencilere "Etkinliğe gelmediyseniz yiyemezsiniz!" deyip duruyordu. Ah, ne büyük ayıp! Ama neyse ki ben etkinliğe gitmiştim ve kurabiyeler gerçekten çok lezzetliydi!
 
Kapanışı İsveçli şair Fröding'den bir dizeyle yapayım. Altına da bu yaz gittiğim Almanya'da çekilen uygun fotoğraflarımdan birini koyayım.
 

"Aşkımı parayla satın aldım,
Gözümde ondan başkası yoktu.

 
Güzel çalın vınlayan yaylılar,
Tek aşkımın şarkısını güzel çalın."
 
 
Çok güzel bir hafta sonu olsun!
 
Yeni haftada size bomba gibi bir sürprizim var. Merak edin... Çünkü buna gerçekten değecek!