29 Şubat 2016 Pazartesi

EKRANDA "ÜNLÜMSÜ"LER GEÇİDİ!


Televizyonda on beş-yirmi dakika reklam izlemekten sıkılan kaç kişiyiz? Peki bu reklamlara ne uğruna katlanıyoruz? Reklamın sonunda izleyeceğimiz içerik, bu bekleyişe değecek mi?

Hoş dizi süreleri 150 dakika olunca, reklamların 15-20 dakika sürmesini de garipsememek gerek! Önce bu dizi süreleri kısalmalı. İnternette 7 saniyelik videolar izleyip, 140 karakter uzunluğunda tweet'ler atarken, artık 150 dakikalık dizi/yarışma izlemeye hiçbirimizin tahammülü kalmadı. Hele Survivor? 19'da özeti başlıyor, 24'ten sonra bitiyor! İşin tuhafı, her akşam da reyting listesinden o birinci çıkıyor. Neyse, bu başka bir yazının konusu. Şimdi bu yazıda, ekrandaki yarışma programlarını ve sözde "ünlüleri" masaya yatırıyoruz... 

Hatırlar mısınız, bundan beş yıl önce Acun Ilıcalı Yok Böyle Dans diye bir yarışma programı yapıyordu, ne güzel bir yarışmaydı, yeniden yapılsa keşke... Ünlü isimler her hafta partnerleriyle farklı bir dans performansı sergiliyor, yeteneklerini gösteriyor, puan topluyorlardı. Üstelik canlı yayınlanan bir yarışmaydı (bir şey canlı yayınlanıyorsa 1-0 öndedir) ve bu da her şeyi gerçek kılıyordu (Survivor gibi yarışmalar kurgu mu senaryo mu belli olmadığı için, bana inandırıcı gelemiyor maalesef). Özellikle Azra Akın'ın performansları harikaydı, hala aklımda döner durur o muazzam dans şovları. Zaten ilk sezonun birincisi o seçilmiş ve ikinci sezonda da jüri koltuğuna oturan isimlerden biri olmuştu Akın. 

Acun Ilıcalı keşke yine yapsa bu yarışmayı... Neden O Ses Türkiye, İşte Benim Stilim, Yetenek Sizsiniz Türkiye, Survivor devam etti de Yok Böyle Dans mazide kaldı? Yoksa program çekilmek isteniyor da artık katılacak yarışmacı mı bulunamıyor? Azra Akın, Burcu Esmersoy, Burcu Güneş, Pascal Nouma, Defne Joy Foster, Eda Taşpınar, Güneri Civaoğlu, Nilgün Belgün, Özge Ulusoy gibi isimlerden sonra, bir dans yarışmasında sahne almak isteyecek başka ünlü yok mu? 

İşte tam da bu noktada, yazıya başlığını da veren konuya geçiş yapıyoruz: Survivor, İşte Benim Stilim gibi yarışmalardaki "ünlü" kelimesi yerine "ünlümsü" ya da "tanınmış sima" denilmesini öneriyorum! 

İşte Benim Stilim ve Survivor "sözde" ünlüler kadrolarındaki çoğu ismi ben ilk kez duyuyorum... Zaten çoğu da, ancak bizim yan komşu kadar ünlü olabilirler! Bunlara C, D, E, F sınıfı ünlüler falan deniyor herhalde, bilmiyorum. O nedenle ünlü demesinler de, "tanınmış sima" desinler bari diyorum. Bu ünlüler kimdirler, bunca zamandır neredeydiler onu da merak ediyorum. Instagram'da 1000'den çok takipçin olunca otomatikman bu sınıfa mı giriyorsun? Ünün nedir, kimsin, nerden gelir nereye gidersin be güzel kardeşim... 

Peki, İşte Benim Stilim podyumunda neden gerçek ünlüler salınmıyor, Survivor Adası'na neden gerçek ünlüler gitmiyor? İşin bir başka ayağıysa, Survivor'dan, İşte Benim Stilim'den, Yetenek Sizsiniz'den, O Ses Türkiye'den çıkanlara ne olduğu... Şöyle ki, İşte Benim Stilim'den çıkan O Ses Türkiye'ye de gidebiliyor, Yetenek Sizsiniz'den gözümüzün ısırdığı bir sima Dominik'te "ünlüler" cephesinde yarışabiliyor. Eee? Bir dizide başrol mü oynuyorlar, bir yarışma mı sunuyorlar? İzdivaç programlarında da aynı durum var! Evlenmeye gidenin "acılı" bir hikayesi olduğunu öğrenen sunucu, o kişiyi evlendirmeyi bir kenara bırakıp, "70 milyon" önünde içini dökmesini sağlamaya çalışıyor. Evlilik programlarıyla "şöhret" olduğunu sananlara ben gerçekten üzülüyorum. O dönem, içinde bulunduğun program sürdüğü müddetçe ilgi göreceksin. Sonra da unutulup gideceksin... 


Kısacası bu bir endüstri. Her program, her format kendi "ünlü"sünü yaratıyor. Son zamanlarda malumunuz, izdivaç programıyla meşhur olan, daha da fenası, meşhur olduğunu sanan birkaç kişi var. Bu gerçekten daha da vahim ve üzücü bir durum. Çünkü o kişiler onlarla dalga geçildiğinin, onlar üstünden reyting sağlandığının farkında değiller. Ekran bunları malzeme etmemeli. Sunucu bunun önüne geçebilmeli. "Çay içip" sonra anlaşamayan genç kızların psikolojileri bozuluyor. Ne uğruna? Bir hiç uğruna! Bir endüstri uğruna! Yazık günah, ne diyelim. "Ünlü" olacaklarını sananlar reyting çarkı içinde ezilip gidiyorlar...

İşte böyle... Dizi savaşları da son sürat devam ediyor. En son, Şükrü Özyıldız ve Aslı Enver'li Kış Güneşi başladı. Bu ikiliye Ters Düz'de de rol vermiştik hani, şuradan hatırlarsınız. Hikaye olarak ben aynı Saklı Kalan'a benzettim bu yeni diziyi. Orada ikiz olan kız kardeşlerdi, burada erkek kardeşler. O da bir intikam hikayesiydi ama çok kısa sürede yayından kaldırılmıştı. Bakalım Kış Güneşi ne kadar gidecek... Kurtlar Vadisi, Arka Sokaklar, O Hayat Benim, Karagül'e falansa hiç girmiyorum... Artık bıktık...

Farkında mısınız, gittikçe içerik olarak daha kalitesiz olanı tüketmeye başladık. Daha basit, daha kavgaya/polemiğe dayalı, anlaması daha kolay olanı... 

...der kaçarım!

Bu da dört yılda bir gelen 29 Şubat yazım olsun! 

26 Şubat 2016 Cuma

HOME SWEET HOME


Ev keyfi diye bir şey var. Cidden var yani. Sosyal bir insan olsam da, gün gelir evden hiç çıkmam. Severim böyle günleri. Çünkü benim için -ve emin olun sizler için de- evde yapacak o kadar çok şey var ki... Güzel bir kahvaltıyla başladığım günün ardından, keyif çayımı içerken gazete okumayı çok severim mesela. Hem de eğer hafta sonuysa öyle tabletten mabletten değil yahu, baya parmak uçlarıma siyah boya veren bildiğimiz gazeteden bahsediyorum! Sonra dergi ve kitap faslı. Elimin altında aylık dergiler mutlaka olur. Kendimi bildiğimden beri dergi okuyan biriyim. Dergi sayfası çevirmek -her ne kadar iki sayfadan biri reklam olsa da- hoşuma gidiyor. Derginin en sevdiğim yanıysa gazete gibi ele boya vermemesi, kağıdının kaliteli olması. Ve kokusu tabii. Kokularla kafayı bozmuş bir insanım. Kitaptan dergiye her türlü kağıt kokusuna bayılırım. Müziği de unutmamak lazım! Caz, swing, blues, big band, bebop sevmemek mümkün müdür? Sevmeyenler var mıdır? Ben mi anlamam sevmeyenleri? Neyse, konu uzayıp gitmeden, ben şuraya hoş bir şarkı bırakayım. Televizyon karşısında battaniye altına gömülüp zap yapmayı da çok severim. Tabii artık sadece televizyon izlemiyoruz, televizyon izlerken elimizde aynı zamanda ya telefon ya da tablet, ikisinden biri de oluyor sanırım, değil mi? Yalnızca televizyona odaklanan var mı hala? Varsa ne güzel... Şimdi bir de bookstagram olayı var hani. Kitap odaklı lezzetli fotoğraflar çekip #bookstagram yazarak Instagram'a yüklüyorsunuz, ben de şurada yapıyorum ara sıra. Yukarıdaki fotoğrafta benim yatak örtümü, klaketimi (bir gün film çekersem kullanırım), kitabım Ters Düz'ü, minik kar küremi ve magnet radyomu görüyorsunuz. Tepedeki de Korsan'ın hazine sandığı. 

Uzun lafın kısası, evinde mutlu olmayan hiçbir yerde mutlu olamaz der, herkese bol okumalı, yazmalı, çizmeli, izlemeli, dinlemeli, gezmeli, yemeli, içmeli, sevgili keyifli hafta sonları dilerim! Home sweet home! 

25 Şubat 2016 Perşembe

TALİHSİZ SERÜVENLER "DİZİ" OLUYOR!


Hayat Şarkısı, Paramparça, Güllerin Savaşı, Muhteşem Yüzyıl Kösem, Hatırla Gönül, Aşk Yeniden, Gecenin Kraliçesi, Poyraz Karayel, Kış Güneşi, Kara Sevda, Karagül diye uzayıp giden yerli-yersiz dizi listesini (şimdilik) bir kenara bırakalım. Bu yazıda sizlere çocukluğumun kitap serilerinden biri olan "Talihsiz Serüvenler Dizisi"ni anlatacağım. Ve tabii işin ucu yine bir diziye dokunacak, ama bu sefer yabancı bir diziye!

Talihsiz Serüvenler Dizisi, şimdi yirmi yaşlarında olan neslin çocukluğunun başucu kitaplarının serisi... Ben on üç kitaplık bu seriye dokuzuncu kitap olan "Karnaval Ucubeleri"ni okuyarak başladım. Tabii o zamanlar elimdeki kitabın bir serinin ilk kitabı olduğunu bilmiyordum. Çünkü her kitabın kendi içinde bütünlüğü var ve konuya hemen vakıf oluyorsunuz. Dokuzuncu kitaptan sonra son kitap olan ve adı da "Son" olan on üçüncü kitaba dek peş peşe okudum. Sonra başa dönüp okumadığım kitapları okudum.

Ülkemizde Harry Potter kadar çok bilinmese de, dünyada en az Harry Potter kadar fenomen olan bir seri bu. 65 milyondan çok sattı ve 41 dile çevrildi. Bu başarısının altında elbette hikayesi ve yazarın okurun merakını uyandırmak için yaptığı hileler yatıyor. Anlatıyorum.


Seriyi –kitaptaki olaylara gönderme yaparak– Lemony Snicket takma adıyla yazan Daniel Handler, bize üç kardeşin hikayesini anlatıyor: Violet, Klaus ve Sunny Baudelaire. Bu üç kardeş, anne babaları gizemli korkunç bir yangında can verdikten sonra koca Baudelaire servetleriyle öksüz kalıyorlar. Ve bu servetten sorumlu olan Bay Poe, onları hiç tanımadıkları uzak akrabaları Kont Olaf’ın yanına yerleştiriyor (serinin öyle hararetli fanları var ki, internette forum ve bloglarda çeşit çeşit teoriler üretmekten bıkmıyorlar -bunlardan biri de Bay Poe'nun aslında kadın olduğu!). Ama Olaf, aslında çok kötü ve Baudelaire servetini ele geçirme arzusuyla daha da kötüleşebilecek biri. Çocuklar da çok geçmeden Olaf’ın gerçek niyetini anlıyorlar ve ondan kaçıyorlar. Bay Poe onları her kitapta farklı bir evin/akrabanın yanına veriliyor (hatta yedinci kitapta "öksüz"ler koca bir kasabaya emanet ediliyor), ama Olaf kılık değiştirerek bir şekilde içlerine sızıyor ve çocuklar her seferinde ondan kaçmak zorunda kalıyor. Yetmiyormuş gibi, çocuklar on üç kitaplık seri boyunca pek çok karanlık aile sırrıyla da yüzleşiyorlar. Yani bu seri, “bir kitabı okuyup diğerlerini okumasanız da olur” tarzı bir seri değil. Merak ediyorsunuz çünkü. (Hatta öyle ki, yapboz tamamlandığında bile kafanızda hala soru işaretleri kalıyor.)

Talihsiz Serüvenler Dizisi, özgün üslubu ve yazarın "bu kitabı sakın okumayın" diyen tavrıyla, dikkatleri daha ilk kitap olan "Kötü Günler Başlarken"de üzerine çekti. Kitabın absürt ve trajikomik kurgusu gerçekten çok ilginç. Bu seri aslında, "yetişkin" temalarını "çocuk ve gençlik" edebiyatına getiren seri olarak nitelendirilebilir. Çünkü cinayet, aldatma, hırsızlık gibi pek çok konu serinin temelinde kendine yer buluyor. Kont Olaf her kitapta, çocuklara bakan ebeveynleri acımasızca öldürüyor. Buna rağmen, Talihsiz Serüvenler Dizisi tüm dünyada çocuk ve gençlik serisi olarak biliniyor. Kitapçılarda "çocuk kitapları" bölümünde yer alıyor. Okur kitlesi de genel olarak çocuklar ve gençler olmakla birlikte, kitabın okur kitlesi içinde yetişkinler de var. 


Kitaplar kısa sürede öyle popüler oldu ki, 2004 yılında serinin üç kitabı filme de uyarlandı. Jim Carrey, Meryl Streep ve Jude Law gibi başarılı oyuncuların yer aldığı film, beklenen ilgiyi görmedi. Ama bunun sebebi filmin kötü olması değildi. Bunun sebebi, "Talihsiz Serüvenler Dizisi"nin okur kitlesinin kitaplardaki tüm detaylara hakim olmalarıydı, ama üç kitap iki saatlik bir filme sıkıştırılınca ortaya kurgusal açıdan pek de iyi bir şey çıkmadı. Öte yandan, film müzik, görüntü dallarında Oscar'a aday gösterildi çünkü bu açılardan gayet iyi bir filmdi. Yani kitaplardan bağımsız değerlendirildiğinde.

Film uyarlamasının devamı gelmedi. Ama kitap serisinin oyuncakları, bilgisayar oyunları, hatta spin-off serileri çıkmaya devam etti (ah, bu spin-off serileri maalesef Türkçe'ye çevrilmedi!). Ama bir şey eksikti... Bu eksikliğin ne olduğunu uzun süre kimse bulamadı... Sonra, nihayet Netflix duyurdu: Talihsiz Serüvenler Dizisi, televizyon dizisi olacaktı!


Netflix tarafından dizi haline getirilecek olan bu seride, ilk kitap temel alınacak. Yani "Kötü Günler Başlarken". Yani çocukların anne babalarının ölmesi ve Olaf'ın evinde geçirdikleri "talihsiz" günler (ama belli mi olur, bakarsınız dizi çok tutar ve biz on üç kitaptaki her olayı izleriz!). Bu haber bir yıl önce duyuruldu, ama dizinin çekimlerine Mart'ta başlanması planlanıyor ve oyuncu kadrosu da yavaş yavaş belli olmaya başladı. Serinin göz korkutan ve nefret edilen -ama her şeye rağmen yapacağı "kumpas"ları görmek için de sabırsızlandığımız- Kont Olaf'ına, sıkı durun, How I Met Your Mather dizisiyle tanıdığımız Neil Patrick Harris hayat verecek. Filmdeki Olaf'ı Jim Carrey canlandırmıştı ve Olaf'ın gerçekten de hakkını vermişti. Komedide rüştünü ispatlayan Harris, bakalım bu absürt dramda korkutucu Olaf'ı layığıyla canlandırabilecek mi? Diğer oyuncularsa pek tanınmamış isimler, ki bu da aslında gayet güzel bir şey. No-name olmaları. Violet'e Malina Weissman, Klaus'a ise Louis Hynes hayat verecek. 

Dizinin şimdilik belli bir yayın tarihi yok. Ama bu heyecan ve mutluluk verici bekleyiş sırasında, serinin bir hayranı tarafından çok başarılı bir fan fragmanı yapıldı ve kısa sürede dört milyona yakın izlenme oranına ulaştı bile. Şu fragmana bakar mısınız? Bunun profesyonel bir kişi tarafından değil de serinin bir fanı tarafından yapıldığına kim inanabilir!


Serideki pek çok detaya ustaca gönderme yapan bu fragmanın aslında Netflix tarafından hazırlandığı ama bir pazarlama taktiği olarak sanki bir hayran yapmış gibi sunulduğu da söylentiler arasında, bu konuda henüz bir netlik yok... Uzun lafın kısası, ben de bu diziyi merakla bekliyorum! Peki siz Talihsiz Serüvenler Dizisi'ni duymuş muydunuz? Okudunuz mu? Hakkında neler düşünüyorsunuz? Yazın, konuşalım! 

22 Şubat 2016 Pazartesi

TERS DÜZ İMZA GÜNÜ




Haftanın ilk gününden herkese merhaba! 

Bu yazı duyuru amaçlı kısacık bir yazı olacak... 

6 Mart pazar günü saat 14-15 arasında hem Ters Düz'ü imzalamak, hem sohbet etmek, hem de sizlerle tanışmak için CNR Kitap Fuarı'nda olacağım. Tarih yaklaştıkça tekrar hatırlatırım ama önden duyurmuş olayım dedim... 

Ama baştan anlaşalım: Bazı anonim bloggerlar mail/mesaj üstünden imza günüm olup olmayacağını soruyor ve olursa kendilerini tanıtmadan geleceklerini söylüyorlardı. Bunlardan biri de Deep'ti. Bundan iki üç ay önce "Senin bir imza gününe gelebilirim gizlice nihahaha!" demişti bana. Ama ben buna izin vermem, ne yapar eder kim olduğunuzu öğrenirim! Çünkü sohbet karşılıklı olur, ben de gelenlere sorular soruyor olacağım, muhabbet edeceğiz... Yani ona göre diyeyim dostlar... Nihaha! 

20 Şubat 2016 Cumartesi

İŞTE KARŞINIZDA TERS DÜZ - SOUNDTRACK!


Herkese günaydın!

Ters Düz'le ilgili dizi olsa kimi kim oynar yazısı yazdığımda, "E arka fonda hangi müzikleri dinleyeceğiz?" diyenler olmuştu. İşte onlar için, karşınızda Ters Düz - Soundtrack! (Albümdeki şarkıları peş peşe dinlemek için tıklayın.)

Beş şarkıdan oluşan bu albümdeki parçaların adları şöyle:

Ters Düz - Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam 2:25


Ters Düz - Doğma Büyüme İnsan 1:20


Ters Düz - Ruhumu Sana Soymuştum 1:40


Ters Düz - Yere Dökülen Duygular 3:55


Ters Düz - Bozbalık'tan Çıkış Yok! 2:50 


Not: Şarkılar tabii ki hazırdır. Zaten birçoğu da size tanıdık gelecektir. Ben sadece Ters Düz'ün bölümlerindeki atmosferlere uygun parçalar belirlemeye çalıştım. Bakalım beğenecek misiniz?

 

17 Şubat 2016 Çarşamba

BEN BUGÜN MAVİLİYİM!

Çalışma masamın rutin hallerinden fotoğraflar çekip paylaşmayı seviyorum, biliyorsunuz. 

Bu fotoğrafları siz de seviyorsunuz, biliyorum. 

O nedenle gelsin yeni fotoğraflar! 


Masamda bulduğum mavi "şey"leri bir araya getirerek bu fotoğrafı çektim. Evet... Ben bugün maviliyim!


Devasa kütüphanemizin objektife sığdığı kadarını görüyorsunuz... 


Abur cubura karşı mesafeliyim. Bitteri hiç sevmem çünkü tadı bana çok acı gelir ama mesela frambuazlı ve beyaz çikolataları severim. Mısır gevreğini de severim. Kurabiye, kek, pasta, kruvasan, grissini, yaprak galeta, makaron, selanik gevreği, kuru yemiş ve kurutulmuş meyve gibi tatlı ve tuzlu şeyleri çok çok severim! 


Tabii hiçbirini ayraçlarım kadar çok sevmem! (Ama onları kullanmaya kıyamıyorum, kalemliklerimde süs diye duruyorlar.)


Kuru boyaları da seviyorum. Her şeye de ekrandan "dokunmak" zorunda değiliz ya! 

16 Şubat 2016 Salı

RÖPORTAJ


Kitabım hakkındaki bu radyo röportajının üstünden tam bir ay geçmiş... Zaman su gibi akıp gidiyor gerçekten! Oysa insanlar bekliyor:

- Bütün haftayı hafta sonu tatili için...
- Bütün yılı yaz için...
- Bütün bir hayatı mutluluk için...

Beklemeyi kesin ve derhal şu anda anı yaşayın! 

13 Şubat 2016 Cumartesi

TESTİ ÇÖZ, HANGİ BOZBALIK KARAKTERİ OLDUĞUNU ÖĞREN!


Bozbalık Serisi'nin ilk kitabı Ters Düz'de Ece sorunsuz bir şekilde kendi hayatını yaşarken, yıllardır görüşmediği babasının kaybolduğunu ve geride dört üvey kardeşi olduğunu öğrenince tası tarağı toplayıp Bozbalık'a gidiyor. Peki onun yerinde sen olsaydın ne yapardın? Güllük gülistanlık hayatını yarıda bırakıp geçmişinle yüzleşmeye gider miydin yoksa kardeşlerini görmezden gelip kendi yoluna bakmaya devam mı ederdin? Senin içinde de bir Ece yatıyor mu? Ya da belki Nilgün? Meryem? Münevver? Yoksa bu sonuncusu için "Ben almayayım!" mı diyorsun? Bozbalıklılar seni hayatta bırakmaz! Testi çöz, bu dört karakterden hangisine daha yakın durduğunu herkese göster! 

1. Bir kafeye gittin ve yan masadaki kızla erkeğin tartıştığını gördün. O da ne? Erkek kıza birden tokat atmasın mı! Ne yaparsın?

a) Pek renkli bir sosyal hayatım olmadığından muhtemelen o kafeye gitmemişimdir, bu soruyu pas geçiyorum.
b) Hemen müdahale edip o erkeği uyarırım.
c) Benimle bir alakası olmadığı için görmezden gelirim.
d) Dikkatli biri değilim. Muhtemelen farkına bile varmam.

2. Çalıştığın iş yerine veya sınıfına yeni bir hemcinsin geldi ama daha ilk günden birbirinizi sevemediniz. Ne yaparsın?

a) Bırakırım öyle kalır.
b) Hata belki de bendedir? Onunla sıcak ama seviyeli bir ilişki kurmaya çalışırım.
c) Bana bir zarar vermediği müddetçe kafaya bile takmam. 
d) Ne hali varsa görsün.

3. Peki olay ilerledi ve aranızda ciddi bir tartışma yaşandı. Sıradaki hamlen ne olur?

a) Çayına tuz atarak intikamımı alırım.
b) Sakinliğimi korumam gerektiğini düşünürüm.
c) Büyüklük yapacak değilim, onunla zıtlaşmaya devam ederim. 
d) Onun canını yakacak ciddi bir plan yaparım.


4. Bir akraban sende kalıcı bir sağlık sorununa yol açtı (diyelim ki gözüne taş attı ve görme yetini kaybettin ya da seni kızgın sobaya itti ve sırtını yaktı). Ona nasıl davranırsın?

a) Onunla bir saniye bile aynı ortamda bulunmak istemem. 
b) İsteyerek yapmadığına inanmayı tercih ederim. Geçmişe takılı kalmam, hayat devam ediyor.
c) Bir daha karşıma çıkmasın. Çok fena kin güderim. 
d) Bana yaptığının aynısını yaparak ondan intikam alırım. Bunu yanına bırakacağımı mı sanıyor?

5. Aşık olduğun kişi seni aldattı. Tepkin ne olur?

a) Benden sıkıldığı için böyle bir şey yaptığını düşünürüm. Kendime olan güvenimi iyice kaybederim.
b) Ne olursa olsun aldatmak asla affedilmez. İlişkiyi derhal bitiririm.
c) İlişkimin devamı için göz yumup affederim. Bir seferlik. 
d) Ortalığı başına yıkarım. 

6. Ailenle ilgili çok tehlikeli bir sır öğrendin. Bunun ortaya çıkması pek iyi olmayacak. Ne yaparsın?

a) Güvendiğim biriyle paylaşarak bu sırrı tek başıma taşımaktan kurtulurum.
b) Birisine söylemem durumunda olacakları düşünürüm. Gerekirse herkesin iyiliği için kendime saklayıp sonsuza dek içimde tutarım.
c) Sırrın sahibini de zor duruma sokacak bir şey düşünürüm. 
d) Tamamen o anki halet-i ruhiyeme bağlı. 

Test bitti! Şimdi en çok işaretlediğin şıkkı say ve ona göre hangi karaktere daha yakın durduğunu öğren! Eğer iki şıkkı eşit sayıda işaretlediysen başa dönüp bir şıkkı daha fazla işaretleyene kadar testi tekrar çöz. Hangi soruya hangi cevabı verdiğini ve sonuç olarak hangi karakter çıktığını da yorumunda yazarsan birlikte bunun üstüne sohbet ederiz!

A'LAR ÇOĞUNLUKTAYSA NİLGÜN


Kadir'in Münevver'den olan ilk çocuğu, Ece'nin evden ayrılmasına sebep olan üvey kardeşi. Münevver evi terk edince okulu bırakıp hem kardeşlerine hem babasına bakmaya başlamış. Babası kaybolmadan önce de evin yükünü omuzlarında taşıyan Nilgün, günün birinde hiç tanımadığı üvey ablası Ece hayatlarına girince ona düşman kesilecek ve duyduğu öfkeyle, onun İstanbul'a geri dönmesi için aklına geleni yapmakta çekinmeyecek.

B'LER ÇOĞUNLUKTAYSA ECE 


Ece'nin çocukluğu, annesi onu doğururken öldüğü ve babası başka bir kadınla evlendiği için çok kötü geçmiş. On yaşına geldiğinde, üvey annesi Münevver'in hamile olduğunu öğrenince İstanbul'daki teyzesinin yanına taşınmış. Yıllardan beri hiç iletişim kurmadığı babasının kaybolduğunu öğrenince, tam on sekiz yıl sonra köyüne geri dönüyor. 

C'LER ÇOĞUNLUKTAYSA MERYEM


Üç ay önce Ali'yle evlenmiş. Ece'yle okul yıllarına dayanan sorunlu bir arkadaşlığı var, iyi anlaşamıyorlar. Ece köye geri dönünce onun kocasını elinden almaya çalıştığını düşünecek ve evliliğini korumak için elinden geleni yapacak. Bu amaç doğrultusunda ne kadar ileri gidebileceğini henüz o da bilmiyor.

D'LER ÇOĞUNLUKTAYSA MÜNEVVER 


Kadir'in köydeki arsalarından etkilenmiş ve onu evliliğe ikna etmeyi başarmış. Ancak üvey kızı Ece’yi sahiplenmemiş ve ona iyi davranmamış. Nilgün'e hamile kalınca Kadir'le Ece'nin arası onun yüzünden bozulmuş ve Ece evi terk etmiş. Kadir arsalarını kaybetmeye başlayınca Münevver de iyice sorumsuzlaşmış. Dördüncü çocuğu Melek'i doğurduktan sonra bir gece ansızın evi terk ediyor. O günden beri ondan haber alan yok ve nerede olduğunu, hatta sağ olup olmadığını bile kimse bilmiyor. 



12 Şubat 2016 Cuma

DİZİLER VE KİTAPLAR

Hafta içinin son gününden herkese merhaba!

Yazdığım her yazıda bir şekilde Ters Düz'e değinirken buluyorum kendimi, çünkü kitap aralık ayında çıkmış olmasına rağmen hala çoğu blog'da ve internet sitesinde hakkında yazılan yazılar görüyorum. E şimdi teşekkür etmeden nasıl geçeyim? Yine yeni yeniden herkese çok teşekkür ediyorum! Yazılarda pek çok soru da geliyor kitapla ve benim kitabı yazma sürecimle ilgili. Bunlarla ilgili de bir "sıkça sorulan sorular" yazısı yazıp her soruyu cevaplamalıyım çünkü merak edilen epey bir şey var sanırım. Bugün yarın blogda böyle bir yazı yazacağım, haberiniz olsun!

Ama şimdi bu yazının konusu bazı televizyon dizileri ve kitaplar hakkında yorumlarım olacak. Ekranın en farklı, en orijinal, en heyecanlı dizisi Hatırla Gönül final yaptığından beri izlediğim belli bir dizi yok. Ama tabii ki televizyonda ve internette göre göre konularını ezberlediğim, ara ara göz ucuyla da baktığım diziler var.


Bunlardan biri de geçen cumartesi final yapan Güllerin Savaşı'ydı (entrikanın ve "sen şeytansın" tıslamalarının hiç eksik olmadığı, değişik bir psikolojik dramaydı). Finalde Damla Sönmez'in canlandırdığı Gülru, tam 68 bölümdür dillendirdiği "Ben Gülfem Sipahi olacağım!" hedefine ulaştı, hırs yaptı, kazandı, belki de kazandığını sandı; "Gülfem Sipahi olmanın" bedeli onun için yalnızlıktı. Ailesi, kardeşleri, herkes ona sırtını döndü ve Gülru koskoca köşkte tek başına kaldı. Sevdiği adamla sırf "Sipahi" olmak için bu kadar uğraştıktan sonra soyadı "Hekimoğlu" olmasın diye evlenmedi. Bu noktada hırsının boyutları epey abartılı ve aşırıydı ama yine de dizi fazla hırslı olmanın ve bir şeye saplantı derecesinde körü körüne bağlanmanın kötü sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. En son Gülru köşkte yaşamaya başladı demiştik. Aradan zaman geçti. Müştemilata tıpkı yıllar önce Gülru ve ailesinin taşındığı gibi yeni bir aile taşındı. Bu ailenin de küçük bir kızı vardı. Gülru onu sevmek için yanına gitti ve sordu: 

"Adın ne senin?"

"Ayşegül."

"Büyüyünce ne olacaksın Ayşegül?"

"Ben büyüyünce Gülru Sipahi olacağım." O sahneyi izlemek için tıklayın!



Gülru donakaldı ve uzaklara baktı. Başına gelebilecekleri görebiliyordu. Başından aşağı kaynar sular döküldü, şimdi de bu küçük Ayşegül hırs yapacak ve Gülru Sipahi olacaktı. Yani hayat bir döngüden ibaretti. Onun Gülfem'e yaptıklarını bu kız da gün gelecek ona yapacaktı. Kızın adının Ayşegül olması da senaryonun esprisiydi. Dizi gider ayak kendisiyle dalga geçti. Köşkteki tüm Gül'leri lanetleyerek! 

Final sahnesinin çekimi, kameranın Gülru'nun gözünden uzaklaşıp tüm köşkü göreceğimiz şekilde yükselmesi, akabindeki müzikler, her şey çok iyiydi. Ben zaten geçen yıl da yazmıştım bu diziyi izlemeye enfes müzikleri için başladığımı... Müzik bence bir diziyi izlememizi sağlayan en önemli şeylerden biri. Kötü müzik olunca insanın izleyesi gelmiyor ama iyi müzik seyirciyi diziye bağlıyor. Bazen diziyi izlemiyorsunuz da müzikleri dinliyorsunuz, Güllerin Savaşı benim için böyle bir diziydi. 

Damla Sönmez'in final performansı tek kelimeyle inanılmazdı! Gülru'nun iyilikten kötülüğe geçişi yer yer korkuttu beni (bu atmosferin oluşmasında dediğim gibi müzikler de çok etkili oldu tabii). Sönmez'i tebrik etmek lazım. Neredeyse Canan Ergüder'in oyunculuğunu bile solladı final bölümünde. Günün birinde dizisi çekilirse Ters Düz'deki Meryem'i ona mı oynatmalı, ne dersiniz?


Dizi başlamadan defalarca söyledim: Bu dizi tut-ma-ya-cak! Nitekim tutmadı da. Ama beni dinleyen yok ki... İlk hatayı, dizinin tanıtımlarını iki yıl öncesinden başlatarak yaptılar. Senaryodan önce başrol oyuncuları yani Meryem Uzerli ve Murat Yıldırım belirlendi, senaryo onlara göre yazılmaya çalışıldı, ama olmadı çünkü bu daha baştan teknik bir hataydı, zaten yaklaşık on beş civarında senaryo ekibi değiştirildi. 

Meryem Uzerli kilolu, turuncu saçlı ve aksanlı Hürrem Sultan rolüyle izleyicinin gönlüne taht kurmuştu oysa. Şimdi bu sıfır beden ve sarı boyalı saçlı kadını kimse izlemek istemiyor. O aksan artık itici ve hatta zoraki geliyor. Samimiyet gittiği an iş bitmiş demektir. Gecenin Kraliçesi'nin hikayesine inanamadık. Çünkü dizi başlamadan günler önce Meryem Uzerli belgeselleri yapıldı, boy boy röportajlar oldu, tanıtımlar gerçekleşti. Yani bunun karakterlerle özdeşleşebileceğimiz bir hikaye değil, ticari amaçlar doğrultusunda çekilen bir dizi olduğu daha başından gözümüze gözümüze sokuldu. 

Dizinin iki yıldır  basında sıkça yer alması çok kötü etkiledi. İnsanların beklentisi çok büyüktü, ama dizi sıradan senaryosuyla bu beklentiyi karşılayamadı. Ayrıca ilk bölüm çok karışıktı ve izleyiciye samimi gelmeyen pek çok abartılı tesadüf yaşandı. Öte yandan Gecenin Kraliçesi'nin ilk bölümünün yayınlandığı salı akşamı pek çok arkadaşımdan aynı mesajı aldım: "E bu aynı senin hikayen!" Başta ne dediklerini anlamadım. Sonra o gözle izleyince ben de hak vermedim değil, dizide hakikaten Ters Düz'e benzeyen kısımlar var. Ama sadece ana karakterin ailesiyle tanışmak için Karadeniz'e gidiş kısmı ve onun da babasının kayıp olması vs. Yoksa dizinin tamamı benzemiyor elbette. Ama bölüm boyunca arkadaşlarım bir sürü mesaj atıp durdu senin hikayeni çalmışlar diye! Ben de Ters Düz dizi olsa ne güzel olur diye geçirdim aklımdan bir kez daha... Gecenin Kraliçesi Aşk-ı Memnu'yu taklit ediyor gibi geldi bana. Orada amca ve yeğen aynı kadına aşık oluyordu, burada da baba ve çocuk. Aynısı!


Bu dizi yakında biter gibime geliyor. Bu sezon sonunu bile görmeyebilir. Öte yandan, olan gerçek oyunculuklara olacak. Mesela  Funda Eryiğit canlandırdığı Esra karakteriyle harika bir performans sergiliyor. Bundan ta yıllar önce Canım Ailem'in Seyhan'ı olarak hayatımıza giren Eryiğit, Karadayı'yla birlikte her rolü canlandırabileceğini kanıtladı. İşte Esra rolüyle de hırslı, erkeğini kimseye kaptırmak istemeyen kadın portresi çiziyor.


Kördüğüm'ü izlemeye ise Tülay Günal sayesinde başladım. Günal, Umutsuz Ev Kadınları'nda Suzan'da da yine deli(ren) bir kadını canlandırmıştı. Kendisi çok yetenekli bir oyuncu, her role yakışıyor. Ve... Hani ben Bozbalık Serisi dizi olsaydı Komutan Ali'yi İbrahim Çelikkol oynar diyordum ya, e Kördüğüm'de de Çelikkol Ali diye bir karakteri canlandırıyor. Böyle işte... Espriliyim bugün... 



Kanal D'de Hayat Şarkısı başladı. Sıla, Merhamet, Hatırla Gönül'ü yapan Most'un yeni dizisi. Merhamet'i yazan Mahinur Ergun yazıyor Hayat Şarkısı'nı da. Yabancı bir dizinin uyarlaması bu. Yer yer Merhamet'le benzeştiği noktalar da yok değil. Örneğin orada da ana kadın karakterimizin çocukluğunu da izliyoruz flashback'lerle. Burada da o var. Burcu Biricik rolünün hakkını veriyor. Diğer karakterleri henüz tam çözemedik. Bakalım Hayat Şarkısı nasıl bir dizi olacak? 

Ama bence, bu sezon iddialı bir dizi çıkmadı. 


Stieg Larsson'un Millennium üçlemesi kitaplarının bugüne dek okuduğum en iyi kitaplar olduğunu sanırım defalarca söyledim. Bu üç kitabı zaman zaman kütüphanemden çıkarıp çıkarıp elime alır, sayfalarını karıştırır, kendimi baştan sona yeniden okurken bulurum. Hani şu bugünlerde iyice dillere düşen "başucu kitabı" tabiri var ya, işte Millennium kitapları benim başucu kitaplarımdır diyebilirim. Serinin üçüncü ve son kitabı 2011 yılında çıkmıştı. Öte yandan Stieg Larsson daha birinci kitabının bile başarısını göremeden bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti (zaten kitap da hep bu algıyla pazarlandı). Ama başka bir yazarın seriyi devam ettirmesi durumu da o zamandan beri konuşuluyordu. Uzun tartışmalar ve olur olmaz muhabbetlerinin ardından bu yazar David Lagercrantz oldu. Lagercrantz aslında bir gazeteci, ama koskoca Stieg Larsson'un Millennium dünyası ona emanet edildiğine göre, herhalde ortaya harika, Larsson'unkileri aratmayacak bir eser çıkmıştır diye düşünüp heveslenmiştim.

Sonuç: Tam bir hayal kırıklığı.

Pegasus Yayınları, büyük bir ego ve özgüvenle, "Örümcek Ağındaki Kız"ı aylar öncesinden şişirdikçe şişirdi, Ağustos'ta çıkacak dedi çıkması Kasım'ı buldu, üstelik yetmedi, kitabı tam 35 liradan piyasaya sürdü! Serinin Larsson imzalı ilk üç kitabı peş peşe piyasaya çıkmış ve 25 liradan satılmış, "Ejderha Dövmeli Kız", "Ateşle Oynayan Kız", "Arı Kovanına Çomak Sokan Kız" haftalarca çok satanlar rafından inmemişti. Bu "Örümcek Ağındaki Kız"sa artık 35 liralık fiyatından mı yoksa kitabın gerçekten kötü olmasından mı bilmiyorum, çok satanlara giremedi, dahası çok da satmadı, Pegasus'un elinde kaldı.

Serinin (başka bir yazar tarafından da olsa) devam edeceğini duyduğumda çok sevinmiştim oysa... Ama "Örümcek Ağındaki Kız"ı tam bir hayal kırıklığıyla bitirdim. Stieg Larsson mezarında ters dönmüş müdür acaba diye düşünmeden edemiyorum. Yani bu kitabı keşke David Lagercrantz yazmasaymış! Olmamış! Hem de hiç olmamış! Rezalet! Keşke seri devam ettirilmeseydi de karakterler zihnimizde, anılarımızda, kendi kurgu geleceklerinde yaşamaya devam etselerdi. Lagercrantz'ın elinden çıkan Millennium'da ne Mikael Blomkvist Mikael Blomkvist, ne Lisbeth Salander Lisbeth Salander... Serideki en önemli karakterlerden biri olan Erika Berger ise kitapta neredeyse hiç yok! Komşu kızı gibi birkaç sayfada adı geçmiş, o kadar. Larsson'un canlı, gerilimi bol, tansiyonu yüksek, aksiyonlu sahneleri nerede, bu berbat kitap nerede! Ben yazsam daha iyi yazardım valla. Hayır, anlayamadığım şu: Bu kitabı cidden beğenmişler de mi basmışlar? Yani dünya çapında bestseller olan bir serinin hak ettiği bu muydu? Buna kimse bir dur demedi mi? "Yok David abicim biz bunu sana teslim ettik ama bu olmamış biz bunu basmayalım" demedi mi? Milyonlarca okuru olan bir seri böyle rezil edilir mi? Millennium üçlemesinin devamı ancak bu kadar kötü yazılabilirdi! Karakterler, tasvirler öyle ruhsuz, öyle cansız, öyle zorlama ki... Kitabın bir olayı da yok aslında. İlk 250 sayfa boyunca bir şeyler olacak, olaylar başlayacak, ortalık hareketlenecek diye bekledim, ama yok, okuduğum tek şey kötü tasvirler ve dublaj tadı veren repliklerdi. Yazar, Larsson'u taklit edeyim derken batırmış bırakmış, bir üslup yaratamamış. Karakterler cidden çok sığ kalmış, derinlik yok. Lisbeth'in kardeşi Camilla var bu kitapta ama onunla ilgili bildiğimiz tek şey "güzel ve kötü" olduğu, başka hiçbir şey yok. Lisbeth ve Mikael zaten dediğim gibi çok sığ kalmış, yani acayip kötü, ne desem de anlatsam bilmiyorum. Kitabın arkasında vs yazan, hani şu bilmem ne gazetesinin yaptığı güzel yorumlara falansa hiç aldanmayın. Benim gibi Millennium meraklıları için fazlasıyla hayal kırıklığı olduğunu tahmin ediyorum. Dediğim gibi, bu kitapta Mikael-Erika aşkı hiç yok, çünkü ortada Erika yok! Kitabın başında "Erika bütün güzelliğiyle küvetten çıktı" diye bir cümle var, ki bu Larsson'un hiç yapmayacağı bir şeydir. Larsson anlatmaz, yaşatırdı. David Bey'se anlatmaya çalışmış ama olmamış, doğal olmamış, fazlasıyla suni kaçmış. Bundan sonra Millennium'un beşinci, altıncı, yedinci kitabı çıksa ne olur? O hep üç kitaplık bir seri olarak kalacak bizim için, Lisbeth ve Mikael anılarda yaşamaya devam edecek...

Böyle işte... Şu sıralar okumaktan çok yazmakla meşgulüm sanırım... Microsoft Word'le her zamanki gibi çok yakınız yani...

9 Şubat 2016 Salı

TERS DÜZ TRABZON'DA!

Yaklaşık bir ay boyunca Trabzon'daydım. Tabii Trabzon'un, kitabım Ters Düz'deki olayların geçtiği kurgu ürünü Bozbalık Köyü'ne ev sahipliği yaptığını siz artık benden iyi biliyorsunuz. Kitabımla Trabzon'a, memleketime, evime ilk kez gittim. Mutluydum. İşte şimdi Trabzon'da bir ay boyunca neler yaptığım...


Önce sürprizle başlayayım... Ters Düz'ün devamı, Bozbalık Serisi'nin ikinci kitabı geliyor! Gece gündüz demeden yazan ben, yazı köşemden bu kareyi sizlerle paylaşmak istedim. Kitabın adı ve konusu şimdilik bende kalsın, ama şu kadarını söyleyeyim: Ters Düz'ü sevenler buna ba-yı-la-cak! Çünkü Bozbalık'ta sular durulmuyor!


Trabzon'da belki de son elli yılın en yoğun karı! Tam da manzaraya karşı kitap okumalı... Ben böyle mani gibi söylüyorum ama, İstanbul'a kar yağdığı zaman Trabzon'a da kar yağdı ve gerçekten de son zamanlarda görülmemiş bir kardı bu. İki gün boyunca şehir merkezine bile durmadan yağdı. Havalar buz kesti. (Fotoğrafta en arkada denizin üstüne kurulan iş makinelerini görüyorsunuz. Deniz dola dola bitecek yakında,Trabzon İç Anadolu'da kalacak!)


Karlı, buz gibi bir günde, şehrin en sıcak kitapçısında kendi kitabına rastlamak... 


Masamdan bir kare... Kalemler, ayraçlar, atıştırmalıklar... 


Odamın en sevdiğim köşesi! Duvarda gördüğünüz, bir kitabın çıkmasını anlatan puzzle-tabloyu yıllar önce, bir gün kendi kitabımı çıkarma hayaliyle yapmıştım... 


"Hamsi, mezgit, istavrit, Ters Düz" adlı çalışmam. Bu fotoğrafı salaş ama pahalı bir restorana gittiğimde çektim, artık mekanlar küçülüyor ama fiyatlar artıyor, ne ilginç değil mi? Daha da ilginci ise fındığın kilosunun Trabzon'da 40-50 lira olması. Normalde Trabzon'da ucuz olması gereken bu tip yiyecekler aksine orada çok daha pahalı. 



İstanbul aşağı İstanbul yukarı... Ama ısrarla söylüyorum: Trabzon kültürüyle, tarihiyle, renkleriyle, dokusuyla ve çeşitliliğiyle en az İstanbul kadar etkileyici, büyüleyici ve önemli bir şehir. Ben Trabzon'u çok seviyorum... Trabzonlu sanatçı (yazar, çizer/karikatürist/ressam, şair, gazeteci, müzisyen, oyuncu, yönetmen ve diğerleri) sayısı inanılmaz... Aslında tek başına bu bile Trabzon'un ne kadar zengin bir kültürel ortamı olduğunu gösteriyor... Neyse, bu girişten sonra geleyim asıl konuya... Dün şehrin en şık kitabevinde, tamamen tesadüfi bir şekilde, bol ödüllü karikatürist, gazeteci ve muhabir Hikmet Aksoy'la karşılaştım... Böyle resmi bir şekilde yazdığıma bakmayın, Hikmet Amca'dan bahsediyorum... Ben ilkokuldayken yaptığım çizgi romanları, hikayeleri görmüş, benimle gazetedeki kültür sanat köşesinde bir röportaj yapmıştı Hikmet Amca... İşte uzun zaman sonra, dün, kitabevinde karşılaştık... Birbirimize heyecanla, özlemle sarıldık! Bu karşılaşmamızla ilgili öyle güzel şeyler yazmış ki kendi sayfasında... "Bu genç yazara dikkat... Genç-yaşlı birlikteliği..." diye başlamış. "Mert Ofluoğlu'nu ilkokul sıralarında iken tanıdım... O yaşında çizdiği resimli romanları gösterdi. Hepsi birer maşallahlıklı çalışmalar... Çalıştığım gazeteye her hafta düzenlediğim kültür sanat sayfasında Mert'in çalışmalarından övgü ile söz ettim. Aradan yıllar geçti. Dün 'Aaa Hikmet Amca' diyerek boynuma sarıldı. Maşallah, Mert tam bir delikanlı olmuş... Başarılı çizgi çalışmalarını anımsadım birden... Kitabını getirdi, imzalayıp verdi. Mert'in kitabı bir roman... Adı Ters Düz... Mert Ofluoğlu'nun ilk göz ağrısı, ilk romanı... Aklınızdan 'ilk' olduğu için sakın sıradan bir eser olarak düşünmeyiniz. Mert önce güzel Türkçesiyle, sonra kurgusuyla başarılı bir esere imza atmış... Diyeceğim o ki, Mert Ofluoğlu bir ilke, ama başarılı bir ilke imza atmış bulunuyor. Mert'i izlemenizi öneriyorum..." Hikmet Amca işte böyle... Yaptığı karikatürler gibi hem esprili hem düşündürücü hem de samimi/sevecen bir dille konuşur... Bu sıcacık sözleri, içten dilekleri için ona çok teşekkür ediyorum...(Fotoğrafta onun elinde benim kitabım, benim elimde de onunla yapılan söyleşi kitabı var. Kitaplarımızı birbirimize imzalayıp verdik, güzel de fotoğraflar çektirdik. İşte Hikmet Amca'nın "genç-yaşlı birlikteliği" demesi bundan...)


Blogda sizlerle paylaşmıştım radyo programına konuk olduğumu... Geçen yıl yarıyıl tatilimde Trabzon uçağımdan iner inmez ayağımın tozuyla Kalandar'a koşmuştum (bu deneyimi Ters Düz’de Ece Duman’ın başından geçecek bir olayı anlatmak için yaşamıştım), bu yıl da Trabzon’a gelir gelmez radyoya koştum diyebilirim. TRT Trabzon, Trabzonlu genç bir yazar olmam sebebiyle beni programa davet etti, ben de katıldım. Kelimenin tam anlamıyla sımsıcak, sanki evde koltuğumda oturuyormuşçasına rahat bir sohbetin içinde buldum kendimi. Söylemek istediğim bir sürü şeyi söylemedim belki, çünkü sohbet öyle güzel bir yere gitti ki, her şey tamamen doğaçlama gerçekleşti. Ters Düz’ün çıkış noktasının Trabzon gibi etkileyici ve büyüleyici bir şehrin kitaplarda daha çok ön plana çıkmasını istemem olmasını, Bozbalık Köyü’nün nasıl doğduğunu, kitabı, kitap kokusunu, teknolojiyi, sanala hapsolmamayı, yapmak istediğim diğer şeyleri, yazdığım şeyleri televizyona uyarlama isteğimi, çocukluğumu, Can Yayınları'nın masal yarışmasında kazandığım ödülle hayatımda radyoya ilk kez beşinci sınıfta yine TRT Trabzon'la çıktığımı konuştuk. Buyurun, kaçıranlar ve tekrar dinlemek isteyenler için kaydı işte burada:



Tamam, yazı özlemek için daha çok erken ama aramızda birazcık özleyenler olabilir... Birazcık.


Bu da güneşli bir günde, Rize yolunda, Sürmene'deki Memiş Ağa Konağı'ndan...

 

Kimi lüks restoranlar otantik olsun diye soba başı keyfi sunuyor. Diğer fotoğraf ise Trabzon yemek kültürünün vazgeçilmezlerinden olan kıymalı&peynirli pide ikilisi. Eve sipariş. 


Okuması kolay ama yazması zaman aldı...


Ve yine Trabzon'da, benim de çocukluğumdan beri gittiğim, verdiğim kitap siparişlerini anında getiren kitapçının vitrininde benim Ters Düz'üm...

İşte böyle... İstanbul'a döndüm ve bu gri şehirde koşturmaca bir kez daha başladı... Ben şimdilerde gece gündüz demeden Ters Düz'ün devam kitabını yazmakla meşgulüm... Takipte kalın dostlar!