31 Ekim 2016 Pazartesi

EKRANDAKİ İZDİVAÇ VE MODA PROGRAMLARINI MASAYA YATIRALIM


Televizyondaki izdivaç, moda ve bilumum ev içinde tıkılıp kalma programlarını hep bir parça gizemli bulmuşumdur. Oraya katılan insanlar aslında kimlerdir, günlük hayatlarında ne işle meşguldürler; bunlar hep büyük bir muamma içinde sunulur.

İzdivaçta sunucu, moda programında jüri hep yarışmacıları azarlar. Yarışmacılar da diğer yarışmacıları azarlar. Ağlamalar, sızlamalar, ağız dalaşları, kavgalar kıyametler... Aslında yazılan bir senaryodur bu, ama seyircinin çoğu bunu bilmez. Bilenler de umursamaz. Dizi gibi, vakit geçirten bir şey vardır televizyonda ve kafasını boşaltmak için izler izleyen.

Zuhal Topal, Esra Erol, Seda Sayan izdivaçları... 16.00-19.00 aralığında ekrandadırlar. Zuhal Topal'ın orkestrası arada caz çalar, bak o iyidir o anlamda. Bu izdivaçlardaki talipler/yarışmacılar kanaldan kanala gezer. Üç gün önce Esra Erol'da olan talip bir bakmışsınız hop Zuhal Topal'da, Seda Sayan'daki yorumcu kadın pat Esra Erol'da. Sanki Kıvanç Tatlıtuğ, Beren Saat gibi peynir ekmek gibi kapışılır bu katılımcılar. Kapanın elinde kalırlar. Onlar da evde oturacaklarına konaklama+öğlen yemeği+sıcak su+wifi, giderler programa, işleri ne?

Bu izdivaçlarla ilgili en sinir olduğum, hadi katılımcıları geçtim, sunucunun bile rejiden gelen talimata göre olayları yönlendirmesi ve bazen ağlamayacak olan yarışmacıyı üstüne gide gide ağlatmaları. Hayat hikayesini de kesin deşerler.

İzdivaçlar tamamen senaryo. Hanife mesela kaç yıldır adeta bir "dizi karakteri" olarak Zuhal Topal'da aşkını arıyor. Sezonlarca Umut diye ayılıp bayıldı, Umut ona hiç pas vermedi, tabii bunlar hep senaryo gereği. Bu sezon Umut hop Esra Erol'a transfer olunca, bir başka "büyük aşk"a yelken açtı Hanife. Kime mi? Yabancı birine değil. Popstar Bayhan'a.

Bu izdivaçlarda ana haber öncesi hep en kıdemli çiftleri çıkarırlar, saat 18.30-19.00 arası. Bu çiftler önce ayrılırlar, sonra barışırlar, sonra kumsalda akşam yemekleri, sonra at binmeler, sonra bir daha ayrılırlar, sonra barışıp Anadolu'nun bir köyündeki ailenin yanına el öpmeye giderler. Bunlar hep taktik, hep prodüksiyon. İzdivaç programına katılıp evlenen biri var mı? Katılan sezonlarca orada kalıyor. Çünkü oradaki 20 kişinin 19'u evlenmeye değil, ünlü olup para kazanmaya gidiyor. Bu programlar öyle bir şey ki, talipler  sosyal medyada bir anda fenomen oluyorlar. Programın sunucusunun diyelim 10 bin takipçisi varken Hanife'nin 400 bin takipçisi var. Sanırım gerçekten katılan insanlar da bu umudun peşinde katılıyor. Yüzde doksan dokuzu cast zaten. Hayır rollerini de çok iyi yapıyorlar.

Biraz da moda programlarından konuşalım... İşte Benim Stilim çoktan unutuldu, yerini Gardırop Savaşları aldı. O, bu moda programları içinde nispeten iyi. Hem müzikleri güzel hem de ortam seviyeli. Yani jürisi çok daha iyi ve hakikaten moda konuşuluyor. Ama bazı sorularım var: O dış ses'e niye ısrarla "dış ses" diyorlar? Dış ses kim, ne?  Ve kalite bu sezon bir tık daha düşmüş Gardırop Savaşları'nda, laf atışmaları yaşanmaya başlanmış. Bir de Aycan, Su ve Gizem ilk sezonda da vardı, bu sezon da yine olmaları bariz bir "sevdiğiniz karakterler geçen sezon finalinde elendiler ama biz onları yine buraya koyduk ki bizi izlemeye devam edin" hamlesi. Neyse, insanlar hiç değilse gardolap ya da gardırob diye bir şey olmadığını öğrenseler bu bile kafidir.

Puanım 3,5'tan 4.

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

İNCİ EVİNER RETROSPEKTİFİ UZATILDI!


27 Kasım'a dek uzatılan İnci Eviner Retrospektifi'ni yeniden görmeli mi? Yeni cevaplar bulmak için belki. Peki yeniden tedirgin olmayacağımın, huzursuzlukla dolmayacağımın garantisini kim verebilir?

İstanbul Modern, İstanbul gibi bir metropolde insanların sanata rahatlıkla (buradaki rahatlıkla ifadesini müzeye giriş ücretleri hayli uygun olduğu, hatta haftanın bir günü giriş ücretsiz olduğu için kullanıyorum) erişebildiği az sayıdaki müzeden biri ve bizleri düşünce gücümüzü zorlamaya, bakış açımızı değiştirmeye davet eden harika sergilerle buluşturmaya devam ediyor. "İnci Eviner Retrospektifi: İçinde Kim Var?" da, 22 Haziran’da İstanbul Modern’de açılan ve tam da bu tanıma uyan sergilerden… Açıldığı ilk günden beri oldukça ilgi gören “İçinde Kim Var?”, ilk başta 22 Haziran-23 Ekim tarihleri arasında olarak duyurulmuştu. Ancak serginin bitmesine birkaç gün kala, İstanbul Modern’den yeni bir açıklama geldi: Retrospektif 27 Kasım'a dek uzatıldı! Buna, retrospektifi görmek isteyenlerin bulunduğu taleplerin sebep olduğunu düşünecek olursak, bu hayli sevindirici bir haber.

Sergideki eserler klasik bir retrospektifte olması gerektiği gibi kronolojik bir sıra içinde değil, geçmişle şimdiyi iç içe geçiren bir yapıda sunuluyor. İnci Eviner’in üretimde bulunmadığı hemen hiçbir alan yok gibi, ancak çalışmalarının temelini desen oluşturmakta. Kendi resmi internet sitesinde de “iş”lerini desen ve video olmak üzere iki başlık altında topladığını görüyoruz. Ben İnci Eviner adını ilk kez 13. İstanbul Bienali’nde duymuş ve eserlerini ilk kez orada görmüştüm. Ama malum, bienalde o kadar çok eser vardı ki, şu anda hangileri ona ait diye soracak olursanız, cevap veremem.

“İçinde Kim Var?”ın eserleri kronolojik bir sıra içinde sunmadığından yukarıda bahsettim, yani pek de alışılagelmiş retrospektiflerden biri değil bu. Retrospektifi alışılagelmedik kılan bir başka nedense, sergi mekanının da adeta sergideki çalışmalardan biriymiş gibi yorumlanmaya açık olması. Ana mekanın küçük labirent koridorlarını andıracak şekilde bölümlenmesi ve bu sayede, üstünde titizlikle çalışılmış bir sahne dekorunu andırması, yani mekanın sunuluş biçimi benim çok hoşuma gitti. Ziyaretçiler için beklenmedik bir sürpriz olarak farklı bir atmosfer yaratılmak istenmişti ve bu başarılmıştı. Bu anlamda, ziyaretçiyi oradan oraya sürükleyen, hareket etmeye, eserlerle yakın bağlar kurmaya teşvik eden bir mekan oluşturulmuştu.

Sergideki eserlerin hepsi üstlerinde ayrı ayrı incelenmeyi ve konuşulmayı gerektiriyor, ancak sizleri sıkmamak adına, en sevdiğim çalışmalardan bahsetmek istiyorum: Harem, Kırık Manifestolar, Kayıp Don, Başımdaki Yabancı, Çerçevelenmiş Çocukluk.



"Harem" ve "Kırık Manifestolar", iki video çalışması. İkisini de hayli enteresan buldum. "Kırık Manifestolar"ı izlerken bir yandan sebepsiz bir huzursuzlukla doluyor, tedirgin oluyorsunuz; ama öte yandan izlemeye de devam etmek istiyorsunuz. Hayvan postu giymiş kızlar, bacaklar, ateşler tıpkı bir fabrikanın seri üretim bandından geçer gibi önünüzden akıp giderken, öylece durup büyülenmiş gibi bakıyorsunuz. “Acaba sonunda bir şey mi çıkacak?” diye düşünüyorsunuz, ama bir yandan da bu tip çoğu sanat işinde olduğu gibi, büyük ihtimalle çıkmayacağının bilincindesiniz. Bir süre sonra döngü tamamlanıyor, video bitiyor, duruyor ve tekrar başa dönüyor. Siz de hala kulağınızda çınlayan köpek havlamaları, bağırışlar, çeşitli gürültülerle önünden ayrılıyorsunuz.

Ben retrospektife İnci Eviner’in desenlerini, fotoğraflarını ve video çalışmalarını daha çok beğendim. Eviner genelde ciddi, tedirgin edici, hatta kimi zaman ürpertici çalışmalar yapıyor. Hatta yazının başındaki balık kafalı insan fotoğraf(lar)ında, bir parça espri yakaladığını da düşünüyorum.

Retrospektifin adının neden “İçinde Kim Var?” olduğunu uzun uzun düşündüm. “İçeride Kim Var?” ya da “İçimde Kim Var?” değil, “İçinde Kim Var?”. Bu, serginin ziyaretçisi olarak bana yöneltilen bir soruydu. Sanatçının bizi içimizde neler olduğunu düşündürtmeye teşvik ettiği açık ve netti. İnci Eviner görünenin ardındaki görünmeyenin, insan bedeninin, gövdenin, bastırılmış insan duygularının, bilinçaltının peşinde. Bu nedenle serginin adı “İçinde Kim Var?” diye düşünüyorum.


Sergiyi gezdikten sonra kafam karışık bir halde İstanbul Modern’in kapısına çıktığımda, sebepsizce gergin olduğumu hissettim. Eviner’in çalışmaları bende şöyle bir hissiyat uyandırmıştı: Bir gün sıradan bir vatandaş olarak ben bile, hatta en çok da sıradan bir vatandaş olduğum için, kolumu, kafamı, bacağımı, belki gözümü bile onun çalışmalarının içinde bulabilirdim. Belki de retrospektifin uzatılmasını bir fırsat bilerek, yeni cevaplar bulmak amacıyla sergiye yeniden gitmekte yarar var. Ama “Kırık Manifestolar”da önümden akıp giden şeritteki kolları, bacakları, “Çerçevelenmiş Çocukluk”taki Merve’nin pek çok yaşanmışlık barındıran masum suratını gördükçe, yeniden tedirgin olmayacağımın, huzursuzlukla dolmayacağımın garantisini kim verebilir?



Funda Arar'ın eski şarkılarından Skandal'ı koyasım geldi. Sus skandal olmasın.



Yabancı olarak da Lisa Ekdahl'dan Heavenly Shower olsun. 

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

27 Ekim 2016 Perşembe

PİZZA, DİZİLER, 7-8, BALIK, PEKSİMET

Günaydın! Şimdilik Erasmus işlemlerini bir kenara bırakıp, sizlere başka şeyler anlatayım.


En güzel pizza dışarıda değil, evde yapılandır. Her şeyin en güzeli evdeki mutfaktan çıkar. Şimdi ev yapımı bu nefis pizza beni bekler! 

Bu sezon hangi dizileri izliyorsunuz? Benim izlediğim tek dizi Hayat Şarkısı. Aslında bu sezon güzel diziler var. İçerde mesela. Ama dizilerin süresi o kadar uzun ki, internetten part part izleyebiliyorum. Yine de eğer işim yoksa, televizyondan izlemeyi daha çok seviyorum. Saat sekizi gösterdi mi, alalım önümüze çayımızı kahvemizi, sehpada dursun kek tepsisi, kucaklarda kuruyemiş kaseleri, reklam aralarında dizi kritiği, saat dokuzu geçince meyve servisi, ona doğru eğer midede yer kalmışsa birazcık sütle mısır gevreği, bozmayın keyfimizi!

Sezonun iddialı, başlaması beklenen dizilerinin hepsini perşembe akşamına koymuşlar, dizilere de yazık seyirciye de, nasıl olacak? Vatanım Sensin, Kösem, Cesur ve Güzel... Bakalım perşembe akşamının kazananı hangisi olacak?


Malum, şu sıralar palamut bol. Ben de Beşiktaş'ta öğle arası palamut ızgara yemek için geçenlerde yine gittiğim aynı balıkçının yolunu tuttum. Izgara balığımı yedim. Ama geçenki daha mı lezzetliydi ne? 


Yedi-Sekiz Hasanpaşa Fırını'nı biliyor musunuz? Buradan peksimet aldım, öyle tazeydi ki! 


Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları bitti bitecek... 


Çırağan Sarayı... Hey taksi! 

Dün de Beril bize kendi usulüne göre vegan browni kek yapmış! Yumurtasız, sütsüz ve tereyağ yerine sıvıyağlı. Nasıl olmuştur ki acaba derken, yeyince tadının hiç de fena olmadığını gördüm. Tabii ki o yağlı ıslak brownilere göre biraz daha kuruydu, ama yanında frambuazla servis edince gayet hoş oldu.

Bu arada, ben de yakında granola bar yapacağım! İnternetteki tariflere göre, malzemelerini almaya başladım. Bakalım Mert granola barları nasıl yapacak? E yapınca tabii ki burada detaylıca anlatırım! 

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert 

24 Ekim 2016 Pazartesi

GÜNDEMİM: ERASMUS!


Herkese merhaba!

Erasmus'la ilgili henüz o yoğun belge prosedürleri başlamadı. Ama şaka maka Ocak ayında gidiyorum! Nereye gittiğimi HALA söylemedim değil mi? Biraz daha tahmin yapmanızı istiyorum, çünkü şu ana kadar doğru tahmin edebilen çıkmadı! Okuldan kabul mektubu geldiğinde, ki bugün yarın gelecek sanırım, onun fotoğrafıyla birlikte nereye gittiğimi de buradan paylaşırım.

Prosedür gereği gerekli olan belgeler vs. bir yana, orada kalınacak olan yurtların seçimi, uçak bileti falan da ayrı konu... 3 çeşit yurt var ve ben seçimimi yaptım aslında. Tek kişilik odada kalacağım. Ama umarım istediğim gibi bir yurt/oda bana çıkar. Çünkü online yurt başvuruları 1 Kasım'da açılıyormuş. O nedenle 1 Kasım tarihinde ben tüm gün bilgisayar başındayım. Hızlı olan kazansın. (Haftaya salı.)

Bir de uçak bileti durumu var tabii. Yavaş yavaş alsam mı diyorum. Şimdi oradaki okulun dersleri 16 Ocak'ta başlıyor, ama 9 Ocak-16 Ocak arası da bir oryantasyon haftası var. Nedir, işte öğrenci şehri tanısın, onu biraz gezdirelim, yabancılık çekmesin hesabı. Güzel fikir. Kaçar mı? Kaçmaz. Ama bir sorun var ki, bizim buradaki final sınavları 4-17 Ocak tarihleri arası. Hadi hocalarla konuşup onu da hallederim, erken girerim vs. Biletlere bir baktım! 9 Ocak pazartesiyle 10 Ocak salı arasında inanılmaz bir fiyat farkı var! Hele 11 Ocak çarşambadan sonra bilet fiyatları iyice düşüyor. Yaklaşık 150-200 lira fark var. Niye böyle anlamadım. Hayır yani madem erken gitmeye kalkıştım, o zaman tam 9 Ocak günü, oryantasyonun ilk günü gitmek isterim ama o günkü biletler nedense çok pahalı. Daha doğrusu, bir tek 9 Ocak günü biletler pahalı. 10'unda, 11'inde gitsem dediğim gibi 150-200 lira düşüyor fiyatlar. 

Ne dersiniz? Sizce erken gidiyorken başlangıcını kaçırmayıp tam 9'unda gideyim değil mi? (bence de öyle) 

Yazın bana!

Edit: Şaka gibi. Ben bu yazıyı yazıp yayımladıktan birkaç saat sonra okul arrival day'i 10 Ocak olarak değiştirmiş. Sesimi mi duydu, yoksa altıncı hissin bu kadarı mı dersiniz? 


instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

23 Ekim 2016 Pazar

ALMANYA ANILARI

Bir şey hakkında tazeyken yazmayınca sonradan yazmak için pek hevesli olmuyorsun, olsan da okuyan için pek bir anlam ifade etmiyor. Mesela Almanya'daki iki haftalık gençlik kampım hakkında HALA şöyle esaslı bir yazı yazamadım, bundan sonra da yazmam artık. Ama o kadar güzel fotoğraflarımız var ki! Hoş Hohenlohe Açık Hava Müzesi'nden, Rothenburg'a, müsli alışkanlığından Almanya'yla ilgili 13 şaşırtıcı gözlemime dek aslında istediğim bazı spesifik konular hakkında yazabildim ama yine de sizlere anlatmadığım pek çok şey var. Neyse, bunu Erasmus'ta yapmayacağım. Yani günü gününe yazacağım orada. Yani umarım. 


Sevdiğim çok fotoğraf var, bir tanesi kesinlikle bu. Sanki bir dizinin afişi gibi durmuyor mu? Comedy. Drama. Mystery. Love. Secrets. Coming soon on Netflix. 








7/24 Mert ne yapıyor diye takip etmek isteyenler için: instagram.com/ofluoglumert

Twitter'da twitter.com/ofluoglumert ve facebook'ta facebook.com/ofluoglumertadreslerinden de beni takip edebilirsiniz.

21 Ekim 2016 Cuma

HAFTA SONU KİTAP KEYFİ



Gökdelen gölgelerinin üstümüze düştüğü bu şehirde biraz ot, biraz güneş görünce seviniyoruz.


Neyse ki hafta sonu geldi. Bu hafta sonu koltuğa yayılayım, kitap okuyayım, Millennium serisini yeni baştan mı bitirmeli, Ejderha Dövmeli Kız yine beni sürükler mi, dergi karıştırayım, dekorasyon dergisi olur, moda dergisi olur, eskilerden bir film koyayım, belki Marilyn Monroe'dan Bus Stop ya da Some Like It Hot, belki Alfred Hitchcock'tan şöyle gerilimli bir şeyler, Psycho'nun modern uyarlaması olan Bates Motel'in beşinci sezonu başlamadı daha, dizi demişken millet şarkı dinler, ben dizi müziği dinler dizi müziği mırıldanırım, böyle bir şey olamaz, jenerikler çalsın benim kafamda bayılırım, olmadı jaz blues dinleyip salınayım, gerçek müzik onlar arkadaşlar, tatlı yiyeyim, tatlı yazayım. Bloga yazayım. Roman yazayım. Hikaye yazayım. Senaryo yazayım. Yazılacaklar hiç bitmez.

Sizleri çektiğim birkaç kitap ve ev hali fotoğrafıyla baş başa bırakıyorum. 





7/24 Mert ne yapıyor diye takip etmek isteyenler için: instagram.com/ofluoglumert

Twitter'da twitter.com/ofluoglumert ve facebook'ta facebook.com/ofluoglumert adreslerinden de beni takip edebilirsiniz.

18 Ekim 2016 Salı

ÇÜNKÜ DÜŞÜNECEK, YAZACAK VE YAŞAYACAK ÇOK ŞEY VAR...


Kendimi bildiğimden beri kocaman bir hayal dünyam var. Yarattığım karakterlerim, benimle birlikte büyüyen kahramanlarım… 1. sınıfta okuma yazmayı öğrendiğim gün, yazarak yepyeni dünyalar yaratabileceğimi anlayınca, kalemi elimden hiç bırakmaz oldum. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm anne babama benim. Yazma, üretme, ortaya koyma tutkumu hep desteklediler. Onlar, çocukluğumda saman kağıtlara yaptığım dergileri satın aldılar, yetmedi bir de o dergilere aylık üye oldular, kendi kendime yazıp oynadığım tiyatroları seyrettiler; kısacası hayal gücümün evin her yerinde özgürce dolaşmasına izin verdiler. Çevremdeki akrabalar, tanıdıklar, küçükken, postayla ülkenin bir ucundan diğer ucuna yolladığım el yapımı dergilerimi/çizgi romanlarımı hala saklıyorlar ve ben misafirliğe gittiğimiz evlerde ev sahiplerinin yazmam için önüme sehpa çektiklerini hala hatırlıyorum. Ne diyordum, evet, yazmayı öğrendiğim günden beri kalemi elimden hiç bırakmadığımdan bahsediyordum. Müthiş bir içsel düşünme eylemi de gerektiriyor bu. Sürekli kafamda bir öykü, bir hikaye, bir roman, bir senaryo, bir sahne, bir diyalog, bir betimleme, bir olay şekillenir benim. Sabah uyandığımda yataktan yazmak için hayali bir olayla kalkarım, gece tekrar başımı yastığa koyduğumda arka planda yine bir sahne devam ediyor olur. Gün boyu bu akış hiç kesilmez. Ailem ve yakın arkadaşlarım bilir, bazen durup dururken heyecanlanırım; işte o yeni bir fikrin, yeni bir sahnenin, hatta belki yeni bir hikayenin doğum anı, doğum sancısıdır. Şimdi birine anlatsam, inanmaz ki bana. Bir önemi de yok aslında. Kendimi bildim bileli böyle bu. Sanatla, düşünceyle, yazıyla uğraşan herkesin içinde deli bir taraf vardır derler, ben de biraz deliyim belki de. Enerjim her zaman çok yüksektir ve sürekli bunun sırrının ne olduğunu soranlarla karşılaşırım. "Gözlerinin içi hep gülüyor!" derler. Doğrudur, beni hiçbir zaman durgun göremezsiniz, hep hareketli, güler yüzlü, sıcak ve konuşkanımdır. Çünkü düşünecek, yazacak ve yaşayacak çok şey var! Bu yüzden sabah en geç yedide kalkarım, uyuyarak günü kaçıramam! Şu anda aynen burada anlattıklarımı 2010'da şöyle ifade etmiş, yazmışım: "Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında internette gezinen bir Mert düşünemezsiniz. Bir şeyler düşünmeden, yeni projelerimi gerçekleştirmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Anlayacağınız hayat enerjimi bunlardan sağlıyorum ve aynı enerjiyi bunlar için tüketiyorum. Zevk amaçlı yaptığım bu hobiler benim için bazen tam bir dert nedeni haline gelebiliyor. Böyle olunca bir çözüm bulmak için beynimi de, ruhumu da, etrafımdakileri de yoruyorum. Beynim sürekli bir şeyler üretiyor. Okulda teneffüslerde, evde dersten kalan zamanlarımda, kısacası boş vakitlerimde konu düşünüyorum. Keşke daha çok zamanım olsa. Beynimde her an yeni bir şeyler üretmek için çarklar dönüyor. Durdurmak istesem de durduramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anımda bile kafamın içinde hikayelerim, blogum, projelerim için bin türlü şey düşünüyorum." Bazen diyorum ki keşke vurdumduymaz biri olsaydım da hiçbir şeyi kafaya takmasam, güle oynaya hayatın tadını çıkarsaydım. Yine çıkarıyorum elbette, ama bizim gibilerin hep bir meseleleri vardır ve onu halletmeden içleri rahat etmez (korkarım ki bu "halletme" sürecinin bütün bir ömrü kapladığının farkındayım). Şu an kendimi çok geç kalmış hissediyorum. Bir tek #tersdüz çıktı şu an. Benimle ilgili yorum yapabileceğiniz, hepinizin gördüğü, bildiği tek üretimim o. Ama daha yaptığım ve sizlerle paylaşmadığım ya da yapmayı istediğim çok şey var. Boş vakitlerini yazmaya, hayal kurmaya ve bu hayallerini gerçekleştirmeye ayıran biriyim ben. Anneannem yıllar önce bana "Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!" demişti. Öyle korkmuştum ki o böyle söyleyince. Neyse ki 20'yi sağ salim atlattım. Ve 21 Kasım'da 21'imi bitirip 22'me giriyorum! Diye işi doğum günüme bağlayarak bu bahsi burada kapatalım. Şimdilik. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

17 Ekim 2016 Pazartesi

INSTAGRAM

İtiraf ediyorum, ben son zamanlarda blogdan çok daha aktif olarak kullanmaya başladım şu Instagram'ı...

Aslında yıllarca girmemekte ısrarcı oldum Instagram'a.

Açalı daha bir yıl bile olmadı. 

Şu son birkaç aydırsa epey ilgilenir oldum...

Meğer Ters Düz okuyan daha başka ne çok insan varmış, her gün yazıp duruyorlar!

Elbette hangi blogger kitap hakkında ne demiş yazısı başka bir yerde duruyor. 

Bakın Ters Düz okuyan üç kişi şöyle yazışmış birbirleriyle. Biri beni de etiketlemiş, oradan gördüm.

Şimdi iki kişi, bu üçüncü kişiye niye Mert'i takip/follow etmiyorsun diye sormuş. :)


Üçüncü kişi de şöyle tatlı bir yanıt vermiş: 


Ne diyeyim, hepiniz çok tatlısınız "Bozbalık fanları"! :)

E haydi, sizi de eğer daha gelmediyseniz Instagram'ıma bekliyorum:

instagram.com/ofluoglumert 



15 Ekim 2016 Cumartesi

NASIL GEÇTİ HABERSİZ BİR HAFTA?

Şu sıralar okul dışında nerelere gittim, neler yaptım, neye ne kadar ödedim? (Yenilen içilen şeylerin fiyatları hep soruluyor, bu nedenle artık bunlar hakkında da bilgilendireceğim. Böylece siz de o yer hakkında fikir edinebilirsiniz.)

Galata:

Galata, Karaköy, en hareketli yerlerden. Bu tuğla duvarı çok sevdim. Kafamda kabarık olan şey saçım değil, kasketim. Pek anlaşılmadığı için basın açıklaması yapma gereği duydum. Velvet Kafe'de dondurmalı un helvası ve çay 17.5 lira. Dem'de çay ve pasta 20 lira. 

Beşiktaş: 

Malum palamutlar çıktı. Beşiktaş'ta çok hoş salaş balıkçılar var. Palamut ızgara 15 lira. 

Kalamış: 


"Ece ona doğru bir adım atar ve..." Kestiiiik! Ters Düz dizi olursa? 


Kalamış'ta gezip eğlendim. Çay bahçesinde damla sakızlı kahve, 7 lira. 

D&R: 

D&R'a bir girdim, saatlerce çıkamadım! Bir sürü yeni roman ve aylık dergi aldım. Şu anda okuduğum Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları, 19 lira. Kitap raflarının hep birbirinin aynı kapaklarla dolu olduğunu görmek üzücü, en çok bunların sattığını bilmek daha da üzücü... 

Okul/Starbucks: 



Ders sonrası okuldaki Starbucks'ta balkabaklı cheesecake yedim. 9.50 lira. Bir de şimdi balkabaklı içecek de mi yapmaya başlamışlar? Sabah Starbucks ve Espresso Lab'in önünde öyle kuyruklar oluyor ki! Millet plastik kahve kupasını elinde tutmadan sınıfa arz-ı endam etmek istemiyor sanırım. 

Derken derken bir hafta sonu daha geldi. Moda'da mısır gevreği konseptli bir kafe açılmış. Yani baya baya marketten aldıkları mısır gevreklerini süsleyip püsleyip size satıyorlar, trendlerin giderek değişmesi hayli enteresan. Bu arada evde kendi granola barımı çok yakında yapacağım, takipte kalın. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları ve Rüzgarda Salınan Nilüfer'e ise hala gidemedim. Siz bu hafta neler yaptınız peki? 

Beni diğer hesaplarımdan takip etmeyi de unutmayınız efendim: 

instagram.com/ofluoglumert 

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 


13 Ekim 2016 Perşembe

NATHANİEL P.'NİN AŞK MACERALARI


Birinci sınıftan beri kitap okuyan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, yayıncılık dünyasında olup bitenleri anlatan bir kitaba her zaman rastlanmıyor. Kişilerin ve durumların tanıdık hissettireceğinden emin bir şekilde başlıyorum bu kitaba. Bakalım Nate ile ne kadar benzeşiyoruz?


"Nathaniel Piven'la tanışın. Arkadaşları arasında bilinen adıyla Nate: Otuzlarının başında, ilk romanı yayımlanmak üzere olan, iddialı ve geleceği parlak genç bir yazar. Bir başka genç yazar adayı olan Hannah'yla ilişkisi ciddi bir hal almaya başlayınca, Nate daha önce görmek istemediği taraflarıyla yüzleşmek ve nasıl bir hayat istediğine karar vermek zorunda kalacak. Adelle Waldman, ABD'de yayımlandığı yıl en çok konuşulan ve övgü alan kitaplardan biri olan ilk romanı Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları (Love Affairs of Nathaniel P.)'nda aşk, kadınlar ve ilişkiler konusunda kafası karışık bir erkeğin hikâyesini anlatırken yayıncılık dünyasını, New York'un mutenalaşan semtlerinin genç entelektüel çevrelerini ve onların sınıfsal kaygılarını da mercek altına alıyor." Yapı Kredi Yayınları'ndan. 


Dün Camilla Lackberg'in Saklı Çocuk'unu bitirir bitirmez hemen kitapçıya koştum ve bu kitabı aldım. 



Bu kitabın kapağı benim Ters Düz için tasarlananlardan bir tanesine benziyor. Ama ben kafamdaki düşünceye ve kitabın ruhuna uygun olarak arılı kapağı kullanmak istedim. Bozbalık'ta klişe ve sıradan şeylere yer yok!





11 Ekim 2016 Salı

CAMILLA LACKBERG - SAKLI ÇOCUK - KİTAP ELEŞTİRİSİ

İsveç polisiyesinin gözdelerinden Camilla Lackberg'in ülkemizde yayımlanan beşinci kitabı Saklı Çocuk'ta başkarakter Erica nihayet ana kurgunun dışında kalmıyor. Ama bu sefer de yan karakterlerin adeta ayrı bir novella konusu olan öyküleri hikayenin ana seyrini o kadar çok bölüyor ki, yine bir olmamışlık kokuyor sayfalar... Yine de bir şekilde idare ediyoruz ve İsveç polisiyesi seven bizler için tatmin edici bir okuma sağlıyor Lackberg. 


Öncelikle, ülkesinde 2007'de çıkmış bir kitabın bizde ancak 2016'da yayımlanması... Çok geç çok... Erica'nın öyküsünde şu anda en az beş altı kitap geriden gidiyoruz...

Serinin dördüncü kitabı, benim Camilla Lackberg'den (o noktalı a harfi klavyede olmadığı ve kopyala yapıştırla da zor olacağı için böyle yazacağım) okuduğum ikinci kitap olan Yabancı'yı Ağustos'un sonunda şu yazımda eleştirmiş, ilk kitap Buz Prenses'te cinayeti birlikte çözen Erica ve Patrik'in, Yabancı'da ayrı ayrı bağımsız hikayelerde ilerlediklerini yazmıştım. Erica'nın olayların fazlasıyla dışında kaldığını ve kenar süsü gibi durduğunu... Neyse ki bu kitapta Lackberg durumu biraz toparlanmış. Patrik babalık izni nedeniyle evde olsa da en azından Erica'yla birlikte kendilerini cinayetle ilgili olayları çözmeye çalışmaktan geri durmuyorlar. Zaten konu kişisel olarak Erica'yı ilgilendirdiği için Erica olayların ortasında konumlanıyor. 

O yazımda bir de şöyle demiştim: Kitabın sonunda, cinayetlerin çözülmesi de öyle pat diye birdenbire oldu. Yazar sayfalar boyunca okuru bekletti bekletti ve sonra birkaç sayfalık açıklamanın ardından "Evet cinayet çözüldü, şimdi evlerinize dağılabilirsiniz" hayal kırıklığı yaşattı. Tabii okur hiç tatmin olmadı. Evet, Camilla Lackberg İsveç'in o daha sert, daha karanlık polisiye yazarlarından değil, kurgusunun daha popüler ve günlük bir akışı var, ama polisiyenin de gerektirdiği bazı şeyler var. O nedenle bu kitap pek olmamış Lackberg'cim... Şimdi hiç ara vermeden, bu yaz çıkan beşinci kitaba, Saklı Çocuk'a başlıyorum (öyle dediysem de Saklı Çocuk'u bu ekim ayında okudum). Bakalım o daha tatmin edici bir okuma sağlayabilecek mi?

Şimdi gelelim Saklı Çocuk hakkında söyleyeceklerime... Öncelikle kitabın konusundan bahsetmekte yarar var: İkinci Dünya Savaşı'na özel bir ilgisi olan tarihçi Erik Frankel, evinde ölü bulunuyor. Erica da, bir önceki kitabın sonunda annesinin sandığında bulduğu madalyayı ölümünden bir süre önce ona göstermiş. Belki de yaşlı adamın ölümü, sandıktaki bu gizemin de anahtarı... Nitekim öyle de oluyor. 



Lackberg, kitaplarında yan olaylar üstünde hep çok duruyor, abartıyor. Hatta öyle ki, bazen yan olay ana kurgunun çok önüne geçebiliyor ve bu da okuru sıkıyor haliyle. Çünkü ana olayların yaşanmasını ertelediği için sinir bozucu olabiliyor. Örneğin Lackberg, bir yan karakter olarak Mellberg'i ve kitaplarında Mellberg'e yer vermeyi çok seviyor. Yabancı'da, Mellberg'in bir kadına aşık olup sonu hüsranla biten hikayesini anlatmıştı. 528 sayfalık bu kitapta da Mellberg'in bir köpek ve salsa dersi veren Rita'yla olan maceralarını okuyoruz. Lackberg madem ki Mellberg'i bu kadar çok seviyor ve ona yeni yeni maceralar yaratmaktan zevk alıyor, e o zaman ne duruyor, yazsın bir spin-off ya da novella, Mellberg'i orada dilediğince başrol yapsın. Ama böyle olunca Erica ve Patrik'in hikayesini çok mu çok etkiliyor, geciktiriyor. 

Mellberg, Zagor'un Çiko'su gibi bir adeta. Her kitapta kendi hikayesi oluyor. Mellberg çapkın, Mellberg mirasyedi, Mellberg hapiste, Mellberg aşık oldu, Mellberg okula gidiyor...

Bu kitapta artık Anna ve Dan aynı evde yaşamaya başlıyor. Tabii Anna'nın çocukları ve Dan'in sorunlu kızı da onlarla. Onların hayatından kesitler görüyoruz, ama Anna ve Dan'in bu kitapta çok kritik bir sahneleri olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok, yazar onları sayfaları doldurmak için kullanmış gibi.


Kitabın İsveç'te TV filmi olarak uyarlamasının fragmanı
kitaptan çok daha dikkat çekici ve karanlık duruyor.

Bu kitabın en az Erica kadar, hatta belki Erica'dan da çok adı geçen karakteri Karin. Hani şu Patrik'in onu aldattığı için boşandığı eski eşi Karin. Karin bu kitapta sürekli Patrik'in karşısına çıkıyor. Onun da bir bebeği var ve Patrik'le bebek pusetlerini birlikte sürdükleri bir sürü paragraf okuyoruz. Kitap boyunca puset sürme sahnesi o kadar çok yaşandı ki, kitabın sonunda artık acaba Erica Patrik'i kapının önüne mi koyacak diye düşündürdü. Eh, bu bir Türk dizisi olsaydı çoktan bir Karin krizi yaşanırdı. Hoş Erica da durumu olgunlukla ele almaya çalışıyormuş gibi görünse de aslında Karin'i bir parça kıskandı. Neyse ki öyle bir şey olmadı. Ama yani madem hiçbir şey olmayacaktı, neden sayfalarca Karin'den bahsettin bize Lackberg? Tıpkı Mellberg'in bir yere bağlanmayan yan hikayesi gibi, Karin de aynen öyle olmuş. Yani bu kitap aslında biraz sadeleştirilse, 528 sayfa değil rahatlıkla 250 sayfa, dolu dolu bir polisiye olabilirdi... Ama bu haliyle daha çok bir aşk macerasını anlatıyor. Evet, kitabın türü polisiye/gerilim değil, aşk/macera sanki. 

Lackberg'in Buz Prenses'ten beri okuduğum her kitabında sürekli bölüm başı girişleri oluyordu ve bu girişler italik yazılıyordu. Bu kitapta italik girişler kalkmış, yerlerine kitabın konusuna uygun olarak flashback sahneleri gelmiş, daha da iyi olmuş, değişiklik olmuş. Yani yine katilin gözünden o italik yazılan doldurma/zoraki sahneleri okumaya tahammül edemeyecektim çünkü.

Bir de anlayamadığım bir şey var. Aslında bu çok küçük bir detay. Hatta satır arasında pek çok okuyucunun gözünden kaçmış bile olabilir. Erica ne zaman kütüphaneye gitse ve ona kitabıyla ilgili sorsa, orada çalışan Christian kendisine çok soğuk davranıyordu. Bununla ilgili sonradan bir açıklama yok. Neden?



Kitapta İsveç, Norveç ve Almanya yer isimlerini sevdim. Mesela hakkında bilgi sahibi olduğum bir yer olan Kristiansand'ı kitapta görmek hoş oldu. 

Toparlayacak olursam, kitabı yan olaylar ana kurgunun önüne çok fazla geçtiği ve polisiye/gerilim çizgisinden çok aşk/maceraya kaydığı için biraz eleştiride bulunarak okudum. Ama kötü müydü? Hayır, değildi. İsveç polisiyesi seven bizler için gayet tatmin edici bir okumaydı.

İsim: Saklı Çocuk

Sayfa sayısı: 528

Fiyat: 32 TL

Puan: 8/10

SPOİLER ve NOT: "Saklı Çocuk" aslında Elsy ve Hans'ın çocukları. Yani Erica'nın üvey kardeşi! Kitabın sonunda onunla da tanışıyorlar ve buralar üstünde hiç durulmadan geçiştirilen, hızlı sahneler. Yabancı'daki bazı karakterlerin hikayeleri muğlakta kalmıştı. Bu kitapta Lackberg onlara değinir diye düşünmüştüm ama olmadı. Bu nedenle bir sonraki kitapta Erica'nın üvey abisi konusunu hiç ele almayıp böyle bir şey yaşanmamış gibi sayarsa da hiç şaşırmayacağım! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert