28 Kasım 2016 Pazartesi

BAKIN BANA ALMANYA'DAN NE GELDİ!


Sabah blogda bu yazımı yazdıktan sonra pencereden bakıp "Bu yağmur dinecek mi?" diye düşünürken, bir de baktım bana posta geldi! Dolayısıyla üst üste iki yazı yazmam kaçınılmaz oldu.

Evet... 

Bakın bana Almanya'dan ne geldi! Silvia bana Langenburg'da yediğimde aşırı sevdiğim wibele bisküvilerinden yollamış ("O kim?" derseniz, Almanya'daki gençlik kampımı anlattığım yazılarıma göz gezdirebilirsiniz)! 

Wibele sekiz şeklinde şekerli, vanilyalı çıtır küçücük bir bisküvi ve sadece bu şirin kasaba Langenburg'da üretiliyor. 

Of ya ben bu fotoğraftaki herkesi çok özledim! Ne güzel eğlenmiş, ne güzel fotoğraflar çekilmiştik... 


İşte Silvia gönderdiği notta bu sırada çekilen fotoğraflardan birini kullanmış. 

Silvia'ya anılarımı canlandırdığı ve ağzımı tatlandırdığı için çok teşekkür ediyorum. Son olarak; keşke facebook ya da instagram kullansaydın.


Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:


YENİ BİR HAFTA VE BİR AÇIKLAMA


Pis mi pis, kirli mi kirli ve gittikçe soğumaya başlayan bir İstanbul gününden herkese iyi haftalar! Sahiden, bu yazıyı havada egzoz dumanları falan varken yazıyorum. Hava zaten 8'e doğru aydınlanıyor! Belki de en iyisi okul/iş yoksa evden dışarı hiç çıkmamak. Peki ne yapmak? Bakınız fotoğraf: Hayal gücüm ve ben evde yalnız kalınca ortalığı biraz dağıttığımız doğrudur! 

Bu yazımda Erasmus'ta İsveç'e gittiğimden bahsedince, "Soğuk kış gecelerinde kitabını yazarsın ne güzel" ana temalı çok güzel bir noktaya temas eden birkaç yorum geldi (yorumlarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum, işte böyle, hep yazın fikirlerinizi istiyorum). İlk başta dedim ki o yorumu genel olarak kitap yazmak üzerine yazdınız. Sonra düşününce dedim ki, acaba Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabı mı kastettiniz. E ben ikinci kitabı zaten yazdım! Hatta ta Eylül'ün başında ikinci kitapla ilgili önemli bir duyuruda bulunmuştum şu yazımda. Onu okumayanlar okusun. Ben artık İsveç'te üçüncü kitabı yazarım yani. 


Bu yıl 21 Kasım pazartesi gününe denk gelen doğum günü kutlamalarım tüm hafta boyunca devam etti desem yeridir. Bu da dünkü ve artık son kutlamadan. Sırasıyla vişneli, krokanlı pastalarımı yedikten sonra son pastam profiterollüydü. Ona meyveli minik tartoletler, çerezler, kuruyemişler ve fotoğrafta görmediğiniz başka şeyler eşlik etti. Fotoğraf, ışığı kestim diye biraz karanlık çıktı. 


Ve yazıyı kapatırken bir itiraf: Ben bu Starbucks, EspressoLab kahvelerinden hiçbir şey anlamıyorum! Dünyanın en kötü kahvesi nasıl bu kadar rağbet görüyor, sırf süslü püslü plastik bardaklarda satılıyor diye mi?

Bu yazının şarkısı da Norveçli-İsveçli şarkıcı Ane Brun'dan gelsin! 

Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:


23 Kasım 2016 Çarşamba

İKİNCİ DÖNEM İSVEÇ YOLCUSUYUM! PEKİ İSVEÇ'TE NE İŞİM VAR?


Hani size birkaç aydır Erasmus'a gideceğimden bahsediyordum, sizce neresidir diye soruyordum ya, siz de çoğunlukla İngiltere (polisiyelerle bağlantılı bir ülke dediğim için İngiltere demişti çoğunuz), Fransa, İtalya, Almanya diyordunuz, işte bu yazıda nereye gideceğimi açıklıyorum. Aslında başlığı okuduğunuz için çoktan öğrendiniz bile. 

Evet, ikinci dönem İsveç'e gidiyorum! 

Bahar dönemini İsveç'te Malmö'de geçireceğim. Malmö Üniversitesi'nde, amblemi de çok hoş, baş harfimiz aynı. Bahar dönemi dediğime bakmayın. 10 Ocak'ta gideceğim ve Haziran'ın başına (belki sonuna) kadar oradayım! İsveç'te bahar dönemi işte böyle kışın başlıyor. Tam o kara kışta İsveç'e ayak basacağım yani. Şu sıralar İsveç alışverişi yapıyorum sürekli. Yeni sezonun kazakları, montları, goretex botları benden sorulur (bot ve mont için marka önerileriniz varsa alabilirim-çok pahalı zaten hepsi, 500-800 lira arası)! Çok pahalıya patlıyor bana bu İsveç! Arkadaşım diyor ki "Mert İtalya'ya, İspanya'ya falan gitseydin bir şort terlik yeterdi, İsveç amma masraflı..." Hakikaten öyle valla. Hem ülkede yaşamak, ulaşım, hatta bunları geçtim bir yudum kahve içmek bile pahalı, hem de işte bu alışveriş masrafları... Uçak bileti fiyatlarını söylemiyorum bile. 

Peki NEDEN İSVEÇ?

Soğuğu hiç sevmememe, kasvetten ve kapalı havalardan nefret etmeme, 10 derecede bile donmama, ellerimin hemen çatlamasına rağmen, dünyanın en soğuk ve en karanlık ülkesi İsveç'te ne işim var? Size şu kadarını söyleyeyim: Ne işim yok ki!

İşte cevapları: 

1. Başlı başına bir sebep olarak: Millennium üçlemesi ve Stieg Larsson ve Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander.

Şimdi diyeceksiniz ki, sanki İsveç'e gidince Mikael Blomkvist Malmö tren istasyonunda kollarını açmış seni mi bekliyor olacak, her yer sarı olay yeri geçilmez şeritleriyle, cinayet mahalleriyle mi dolu? Hayır. Elbette bunun ben de farkındayım. Ama o kurgusal karakterlerin yaşadığı ülkeyi gidip görmek ne zamandır aklımdaydı. Ayrıca bu demek değil ki Malmö'den kitapta olayların geçtiği 600 kilometre uzaklıktaki Stockholm'e gidip de kitaptaki kilit lokasyonların görüldüğü Millennium şehir turuna katılmayı planlamıyorum!

2. Elbette tek sebep bir kitap serisi olamaz değil mi? Başka kitaplar da var, nihihaha.

Camilla Lackberg'in kitapları mesela. Ve onun da Fjallbacka'da olayların geçtiği mekanların görüldüğü kasaba turu var! Anlaşılan polisiye kitaplar ve geçtikleri mekanlarla bağlantılı şehir turu yapmak İsveç'te başlı başına bir sektör arkadaşlar. Siz hala Harry Potter deyip durun. Hıh, çok demodesiniz.

3. Sadece kitaplar yüzünden İsveç'e mi gidilir? Tabii ki HAYIR! Yüksek yaşam kalitesi, temiz hava temiz çeşme suyu, doğası, bisiklet dostu olması, herkesin İngilizce bilmesi ve konuşması, şık ve nezih kafeler, restoranlar, Instagram'a şenlik ortamlar. 

Yaşam kalitesinin ÇOK ÇOK ÇOK ÇOK yüksek olması başlıca sebebim. Ve Malmö'ye gideceğim diye Instagram'da epey İsveç hesabı buldum. Valla gözüme kestirdim, her gün evlerinden ve İsveç life style'larından fotoğraflar koyan o insanların evinde bir gece yatmadan dönmem! :)) #visitmalmö #visitstockholm #visitsweden ! Turning Torso! 

4. Minimalist İsveç tasarımları! 

Beyazla grinin buluştuğu o minimalist, kullanışlı ve stil sahibi "less is more" dekorasyon tarzından tutun (IKEA!!!), tasarım harikası evlerine kadar İsveç tasarımları kalp ben! Ben şimdiden oradan ne tutup getirsem diye düşünmeye başladım bile... 

5. İsveç'in en büyük 3. şehri olan Malmö ülkenin en güneyinde ve sanılanın aksine ılıman bir şehir.

Ha tabii hissedilen -20 olabilir. Ama Gulf Stream sıcak su akıntısı nedeniyle ılıman bir iklime sahip. İsveç kocamaaan bir ülke, her yeri aynı değil. Yani hava durumunun İstanbul'dan, Trabzon'dan çok da farklı olacağını sanmıyorum. 

6. Erasmus, İsveç gibi bir kuzey ülkesine gitmek için harika bir fırsat.

Almanya'ya, İtalya'ya falan her zaman gidilir. Ama İsveç malumunuz güzergah olarak biraz daha tepede. Yani Erasmus İsveç'e gitmek için harika bir fırsat.

Hadi İsveç'le ilgili popüler hafızamızı bir yoklayalım... IKEA, İsveç köftesi, H&M, Spotify, tarçınlı çörekler ve kurabiyeler, Anita Ekberg, Ingrid Bergman, Lisa Ekdahl... İsveç'in öyle meşhur bir yemeği var mı? Yani balık falan oralarda çok var. Kızılcık reçeli onlarda da var, hatta üstteki fotoğrafımda da gördüğünüz gibi IKEA'da köftenin yanında servis ediyorlar. Köfte ve kahvaltıda yediğimiz reçel ne alaka? Ben çıtır Wasa (Evet, Wasa da İsveç'ten!)'ya kızılcık reçeli sürüp yoğurtlu reçelli müslimi de yedim mi, tamamdır! 

Yani bekle beni İsveç! 

Yani ikinci dönem buralar karlı İsveç manzaralarıyla dolacak millet! Ama dakikası dakikasına ne yaptığımı görmek için beni Instagram'dan takip edebilirsiniz. Sonuçta her şeyi günü gününe blogda yazamayabilirim. 

Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:

21 Kasım 2016 Pazartesi

DOĞUM GÜNÜ ÇOCUĞU/ÇOCUKLARI!


Bugün doğum günü çocuğu olma unvanını Ters Düz'le birlikte paylaşıyoruz. Ben 22, o 1 yaşına giriyor (ama her yıl benden rol çalacağını sanıyorsa yanılıyor). Ece karakterini, tüm yaşadıklarını ve Bozbalık Köyü'nü benden daha çok sahiplenen değerli okurlarıma teşekkürler. Bir yıl boyunca her yerden ulaştırdığınız yorum ve destekleriniz beni çok mutlu etti. Hayalperest olmak hep güzel. E o zaman ikimiz de iyi ki doğmuşuz! Bozbalık hakkında sürpriz gelişmeler için takipte kalın. Biz şimdi mum üflemeye gidiyoruz! 

twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

20 Kasım 2016 Pazar

İŞTE KIVANÇ TATLITUĞ'DAN DAHA ÇOK KAZANAN O FİGÜRAN!


Yıllardan beri her dizide gözüme takılan bir figüran var. Öyle ki artık başrollerden daha çok onu görmeye başladık. Hayır yani gözümüz de alıştı, göremeyince özlüyoruz.

Hayatlarımıza Yalan Dünya'yla girdi ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İlk olarak Yalan Dünya'da bar sahnelerinde gördüm onu. Ama olmadığı bar sahnesi yok! Yalan Dünya izleyenleri de mutlaka fark etmişlerdir. Arka planda kalabalığın içinde gülüyor, sohbet ediyor. Beyaz saçlı, kıpkırmızı suratlı bir adam. Hayır yani sıradan bir tip de değil hemen göze çarpıyor, batıyor. Yalan Dünya bitene kadar her bölümde rol aldı. Hiç konuşması olmadan. Ama görüntüsü yeterdi zaten. Nerede bir kalabalık sahnesi, Gülse Birsel hemen onu aradı koş gel diye.


Ve Yalan Dünya'nın her bar sahnesinde olmasına rağmen benim internette onu bulabildiğim tek sahnenin bu net olmayan görüntü olması... 


Sonra uzun bir aradan sonra, baktım Cesur ve Güzel'de doğum günü sahnesinde de arka planda kalabalıkta yine o var! Yine gülüyor, sohbet ediyor. Özlemişim valla! 


Artık Anne dizisinde de karşıma çıkınca "Yok artık!" dedim. "Sen benle dalga mı geçiyorsun?!" Hayır bir de ekranda öyle duygusal ve göz yaşartıcı bir sahne akıp giderken karşımda birden onun yüzü belirince önce bir afalladım, sonra da gülmeye başladım. Hani Zeynep'le Şule'nin masada karşılıklı oturduğu, Şule'nin ona "Niye bu defterde senin adın yazıyor?" dediği sahne. Normalde son derece duygusaldı, ta ki beyaz saçlı adam belirene dek... Burada da mı sen? Yine mi sen? 


Babam ve Ailesi'nin bu sahnesinde figüran olmaktan çıkmış, başrol olmuş kendisi... Adını da bilmemiz gerek artık. Jenerikte yazsınlar bari. 

Hayır benim anlamadığım, İstanbul büyük şehir, her yer birbirine uzak, bu adam dizi setlerinde, platolarda, karavanlarda mı yaşıyor? Hepsine nasıl yetişiyor?

Demek ki figüranlığın da bir raconu, bir rol kesmesi var. Figüran deyip geçmeyelim lütfen. Ben bu arkadaşın Kıvanç Tatlıtuğ'dan daha çok kazandığından şüphelenmekteyim. Bol kazançlar, iyi figüranlıklar diliyoruz. Diziler seni kalabalık kokteyl, doğum günleri sahnelerinden eksik etmesin.

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert


19 Kasım 2016 Cumartesi

DOĞUM GÜNLERİNDE NİYE YAŞ PASTA YENİYOR DA MESELA ÜZÜMLÜ PEKSİMET YENMİYOR?


Merhaba!

21 Kasım, yani bu pazartesi doğum günüm.

Tabii kitabım Ters Düz'ün de.

O da geçen yıl doğum günümde çıktığı için.

Doğum günü heyecanı sardı beni...

Düşünüyorum da, doğum günleri niye yaş pastayla özdeşleşmiş acaba? Hani niye üzümlü peksimet ya da hamofta reçeli ya da çoban salata değil de yaş pasta? 🍰

Not: Fotoğraftaki geçen yılki Ters Düz pastam...


Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert


17 Kasım 2016 Perşembe

EKŞİ ELMALAR'IN TADI EKŞİ Mİ TATLI MI?

ekşi elmalar ile ilgili görsel sonucu

Tamam kabul ediyorum başlık çok sıradan oldu ama malum sınav haftası...

Ben bir filme gitmeden önce genelde fragmanını izlerim, oyuncu kadrosuna ve konusuna göz atarım vs. Ekşi Elmalar'da ise öyle olmadı, fragmanını bile izlemeden kendimi salonda buldum. Spontane bir şekilde bilet aldık yani. Filme gelmeden önce Spectrum Cineplex'in bilet fiyatlarına şöyle bir itirazım olacak: Öğrenci 20, tam 21.5. Yani öğrenciyle tam arasında neredeyse hiçbir fark yok. E ne anladım ben o işten? Ayrıca öğrenci biletinin 20 lira olması da çok saçma.


ekşi elmalar ile ilgili görsel sonucu

Ekşi Elmalar geçtiği dönem (1970'li yıllar), mekanlar, müzikler derken ilk yarıda son derece hoş bir şekilde akıp gitti. Film Hakkari'de geçiyordu ama Köyceğiz'de çekilmişti. Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği bu filmde Songül Öden, Farah Zeynep Abdullah, Şükran Ovalı, Şükrü Özyıldız, Fatih Artman, Caner Cindoruk, Cezmi Baskın gibi oyuncular var. Filmde şampuan sahnesi çok hoştu. Şükrü Özyıldız'ın canlandırdığı Özgür karakterinin Muazzez'e Ankara'dan şampuan getirmesi, babanın da bu şampuanı kafasına sürüp çarşıya inmesi ve yağmur yağınca saçlarının köpürmesi eğlenceliydi. Böylece köylüler şampuanla ilk kez tanıştı. Şükrü Özyıldız'la Farah Zeynep Abdullah'ın fotoroman muhabbeti pek naifti. Songül Öden Türkan'da hayli inandırıcıydı. Ben en çok Şükrü Özyıldız'ı, Fatih Artman'ı, Songül Öden'i ve şimdilerde Cesur ve Güzel'de oynayan Devrim Yakut'u beğendim. Film daha vizyona girmeden sürekli magazin gazetelerinde çıkan üç kız kardeşin göle girme sahneleri de iyiydi ama yarım dakika falan sürdü. Yani basında sıkça yer alınca insan daha uzun bir sahne bekliyor.


ekşi elmalar şükrü özyıldız ile ilgili görsel sonucu

ekşi elmalar songül öden ile ilgili görsel sonucu

Ama filmin ikinci yarısında, ilk yarıdaki o hoş atmosfer birden kayboldu. İkinci yarı biraz aceleye gelmiş gibiydi, olaylar gereksizce hızlandırıldı ve sonra çok kopukluklar oldu. Aslında zaman atlaması olan her filmde olur bunlar, bu nedenle bu tip filmler risklidir ama Ekşi Elmalar'da biraz sırıttı sanki bu. Hakkari'de başlayan film Antalya'ya uzandı. Türkan kocasından boşandı mı boşanmadı mı, Safiye mutsuz evliliğinde mutlu oldu mu bu sorular biraz açık uçlu kaldı. Annenin ölümü, babanın her şeyi unutmaya başlaması filmin göz yaşartan duygusal sahnelerindendi. Yer yer dram, yer yer komedi ögeleri içeren bir film bu, çok iyi oyunculuklar var, ama bütününe baktığımızda bir şeylerin tamamlanmadığı, eksik kaldığı hissine kapılabiliyorsunuz. Adının Ekşi Elmalar olması da biraz zorlama geldi. Film üç kız kardeşin ve ailelerinin hayatlarını anlatıyor, hani Yaprak Dökümü gibi bir metafor da yok Ekşi Elmalar'da. Sadece ailenin elma bahçesi var. Karagül'ün ilk bölümünde gösterilip sonradan adının bile geçmediği karagülleri gibi.

Filme puanım 6,5/10.

ekşi elmalar afiş ile ilgili görsel sonucu

Filme gideniniz var mı? Yorumlarınız neler? Bir de siz sinema biletlerinin fiyatları hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz gittiğiniz yerde bir bilete ne kadar veriyorsunuz?

Sevgiler! 


Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

14 Kasım 2016 Pazartesi

AVM RİTÜELLERİ VE TCHİBO'DAKİ KADIN

AVM ritüelleri diye bir şey var, değil mi? Şöyle başlayayım: Niye gidiyoruz AVM'ye? Tamam gezmek, tozmak için ama aslında alışveriş yapmak için. Aklımızda almak için bir şey var, bu bizim AVM'ye gidiş sebebimiz oluyor. Diyelim ki bir pantolon alacağız. Bu amaçla gidiyoruz AVM'ye. Ama o asıl hedefimizi yapana kadar araya çok daha başka tüketimler giriyor. İşte AVM'ler tamamen bu yüzden var, bizi hep ihtiyacımız olmayan şeyleri almaya zorlamak için. Birkaç mağaza geziyoruz, sonra diyelim D&R'a giriyoruz, bir sürü kitap ve dergi alıp çıkıyoruz. Tamam bu kötü bir şey değil tabii ki ama bunun bir tüketim olduğunun ne kadar farkındayız? Sonra çok yoruldum deyip bir kafeye oturuyor, kahve pasta yiyoruz. Bir tüketim, yani demek istediğim, aslında gereksinimiz olmayan bir harcama dahaSonra bir ev eşyası mağazasına girip basit küçük şeyler alıyoruz, lazım olur diye, iştebir başka tüketim. Ama bir dakika. Biz aslında AVM'ye pantolon almak için gitmemiş miydik? Gördüğünüz gibi, gidiş amacımız hep en sona kalıyor ve hatta bazen öyle yorulmuş oluyoruz ki esas alacağımızı alamadan çıkıp gidiyoruz AVM'lerden. Dikkat edin, gözlemleyin, siz de bunun farkına varacaksınız.

Dün çay kültürüyle ilgili bir kitaptan bir alıntı yapmıştım, şu fotoğrafın altına. Çaysız olmaz tabii ki, ama kahvesiz de olmaz tabii ki! 🍵 Aa şu anda fark ettim ki blog postu yazarkenki tuşlara da güncelleme gelmiş, eh geri kalmak istemiyorlar, güzel olmuş. İlk emojim kahve kupası olsun. Neyse, bol köpüklü, sütlü sıcacık bir kahveyi kim sevmez? 



Arkadaşım İpek'le, İpek Özağan'la bir fotoğrafımızı koyayım... Aylardan Kasım'dı, hava nispeten sıcaktı ve üstümüze nur yağıyordu... 😂☀☁🍃 Neyse konuyu dağıtmayayım, şimdi asıl konuya geliyorum. 



Dün yine bir AVM'deyiz... Tchibo'da lezzet ikilisi oluyor, çok seviyorum. Kahve ve pasta. Aldım bunları. Sonra mağazayı gezerken bir hırka gördüm, gri, hoşuma gitti, alayım dedim. Yani çok kışlık sayılmaz öyle çok kalın değil ama modeli pek hoş, iki model arasında kaldım, ben aynada bakarken yanıma bir kadın geldi. Aynı da geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Gönül Ülkü'ye benziyor, sarı saçlı haline, hani Yalan Dünya'daki kırmızı peruklu Afife haline değil. 


Tchibo'daki bu kadın başta sadece yanımdan geçerken fikrini belirtmek isteyen bir teyzeydi. "Oğlum bu da güzel, diğerini bir daha giy bakayım?" falan dedi. Meraklı, yaşlı bir teyze diye düşündüm. Biraz konuştuk sonra ben mağazanın diğer tarafına gittim, teyze bu sefer tekrar yanımıza gelip bizimkilerle de sohbet etmeye başladı. 💬 Başımda duruyor, çıkarıp giydiklerimi kritik ediyordu. Başta yardımsever gelmişti bana bu tatlı teyze, ama dakikalar geçtikçe gitmeyeceğini anladım, biraz huzursuz oldum, gerildim. Tchibo'ları bilirsiniz zaten kutu kadar mağazalar. Kadın geldi bize bir şeyler anlatıyor, "Bak burada çok güzel pantolonlar da var ben bu giydiğimi buradan almıştım" diye bize bir pantolon gösterecek. Herkes bize bakmaya başladı. Çalışan kadınlar da. Acaba işbirliği ortaklık içindeler mi, resmen öyle yani! Neyse kadın pantolonun olduğu rafı bulmak için görevlilere sordu. Ben de sanki hırkayı kadının zoruyla alıyormuşum, kadın başımda "al al" demese almayacakmışım gibi bir psikolojiye girdim. Halbuki hayır yani sevdim beğendim o yüzden alacağım. Kasadaki görevliye sorduk, "O hep burada, bizden daha iyi biliyor," dedi.

Neyse demek istediğim işte Tchibo'lar küçücük mağazalardır. 😉 

Bu arada, Erasmus'la nereye gittiğimi bu çarşamba günü detaylıca, sebepleriyle yazacağım! Takipte kalın! 

Not: Bu yazıyı yazarken bana şu caz melodileri eşlik etti. Biraz hafiflemek isteyenlere. 

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

13 Kasım 2016 Pazar

ÇAYSIZ OLMAZ!


"Çay!

Siyahı, beyazı, yeşili, karışığı, açığı, koyusu, sertiyle güzel çay! 

Ruhumu gevşetip kalbimi yumuşattığından,

Düşünemem bir an olsun ayrı kalmayı ben ondan...

Ve ölüm bir gün gelip kapıma dayandığında,

Karşılayacağım onu bir fincan sert, leziz çayımla!
"

🍵🍁


Bugün de böyle... 

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

9 Kasım 2016 Çarşamba

CESUR VE GÜZEL, KIVANÇ VE TUBA TUTAR MI?


Cesur ve Güzel merakla beklediğim işlerden biri ama nedense beklenen reytingi alamayacakmış gibi bir his var içimde. Umarım yanılırım.

Her şeyden önce, afiş muhteşem! Hani bizim Ters Düz dizi olsa Bozbalık köylülerinin afişi de böyle bir şey olurdu herhalde. ;) Ormanda, kuru yaprakların üstünde sonbahar konseptli nefis bir afiş. Mutlaka bir yerlerde gözünüze takılmıştır. Billboard'larda, durak reklamlarında, her yerde Cesur ve Güzel var şu son bir haftadır. 

"İstanbul'un hemen dışında"ymış Korludağ Kasabası... Sühan, çok iyi yetişmiş, kendi markasını yaratmış, güçlü bir kadındır. Kendi arazisinde çiçek yetiştirir, SHN markasıyla parfüm üretir, parfüm şişelerini kendi atölyesinde tasarlar. Cesur hayatına girene kadar, Bülent’le evleneceğinden ve güvenli hayatında mutlu mesut yaşayacağından emindir. Cesur, Korludağ’a geldiği andan itibaren Sühan’ın hayatındaki her şey alt üst olur. (Meryem Uzerli de Gecenin Kraliçesi'nde böyle bir karakteri canlandırıyordu, hatırlayın.)

Kıvanç Tatlıtuğ Cesur'u, Tuba Büyüküstün Sühan'ı, Tamer Levent Tahsin'i, Sezin Akbaşoğulları Cahide'yi, Serkan Altunorak Bülent'i, Erkan Avcı Korhan'ı, Nihan Büyükağaç Adalet'i, Devrim Yakut Mihriban'ı canlandırıyor.

İtiraf edelim ki konu klişe. Hatta klişe ötesi. Dizinin adının Cesur ve Güzel olması da çok kötü ve yaratıcılıktan uzak. "Cesur"un aynı zamanda baş karakterin adı olması da çok çok klişe. İyi ki Tuba Büyüküstün'e de "Güzel" dememişler, Sühan demişler! Evet konu klişe ama nasıl çekeceklerini, bu klişeyi nasıl işleyeceklerini ben merak ediyorum.

Umarım fazla Avrupai bulunmaz ve reyting kurbanı olmaz. 

Bana nedense tutmayacak gibi geliyor. Perşembe günü yayınlanacak, cuma günü reytinglere hep birlikte bakarız. 1. olamaz. Perşembe Bergüzar Korel ve Halit Ergenç'li Vatanım Sensin zirvede ve 1. yine o çıkar. Cesur ve Güzel 3.-4. olur gibime geliyor. Dediğim gibi cuma günü reytinglere bakarız.




Tuba Büyüküstün, çiftlik, at. Biraz Asi'nin yeniden çevrimi gibi duruyor bu Cesur ve Güzel. 

Kıvanç Tatlıtuğ her rolüne çok sıkı hazırlanıp kılıktan kılığa giriyor, bambaşka bir karaktere bürünmeyi başarıyor. Bu sakallı yeni imajı da onu Cesur karakteri yapmış.

Ama Tuba Büyüküstün'le nasıl bir ikili oldular diye soracak olursanız... Tuba Büyüküstün yeni kısa saçlarıyla onun yanında daha olgun duruyor sanki. Kıvanç Tatlıtuğ biraz daha küçük kalmış gibi. Nasıl bir ikili olduklarından emin olamadım ben, iyi mi kötü mü? Siz ne diyorsunuz?

En son Hatırla Gönül'de izlediğimiz Sezin Akbaşoğulları daha fragmanda bile muhteşem görünüyor! Onu izlemek çok keyifli olacak. Hele de Cahide adlı ünlü olamamış bir oyuncuyu canlandırdığını düşünecek olursak... 

Cesur ve Güzel'in casting'ini ben çok beğendim. Fragmanı çok heyecan verici duruyor ama işte biraz Avrupai görünüyor (yani küçük bir kasabada öyle gösterişli, parıltılı evler/kişiler yaşar mı). O zamana kadar siz de aşağıdaki fragmanı izleyin ve yorumlarınızı yazın. Yarın akşam izleyip yine konuşuruz.

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert


7 Kasım 2016 Pazartesi

MERT'İN GRANOLA BAR YAP(AMA)MA MACERASI


Uzun zamandır aklımdaydı evde kendi granola barımı yapmak... Peki sonuç ne oldu dersiniz? Tam 7 yıldır blog yazıyorum, ilk kez bir yemek tarifi yazısı yazdım! Mert, granola bar yap(ama)ma macerasını gururla sunar!

Size bundan tamı tamına bir ay önce yazdığım şu yazımda, yakında evde kendi granola barımı yapacağımı söylemiştim. Sözümü tuttum. Tam bir ay sonra işte granola barımı yaptım! İtiraf edeyim, öyle görünmese de yapması sandığımdan daha zormuş. Daha doğrusu yapmasında bir şey yok da o malzemelerin birbirine yapışmasını tutturmak biraz zor. Önce internette tarif aradım. Granola bar nasıl yapılır? Granola bar tarifleri. Granola bar yapımı. İşte benim malzemelerim: 

- Yulaf (granola barın olmazsa olmazı bu, çünkü granola bar denen şey aslında gofret şeklinde ısırmalık yulaftan ibaret)

- Kuru üzüm

- Kuru kayısı

- Kuru erik

- Başka "kuru"lar (yani kuru olarak ne bulursanız demek istiyorum)

- Portakal kabuğu (hem de harika bir tat ve koku veriyor) 

Badem

- Fındık 

- Bal

- Tarçın

- Şeker

- Tereyağı

Ben granola barımı bunlarla yaptım. 

Şimdi size nasıl yaptığımı da anlatayım. 

İlk olarak büyükçe bir kabın içine iki-üç su bardağı yulafı döktüm. Sonra iki adet portakal kabuğu rendeledim. Kuru üzüm, küçük küçük kestiğim kuru kayısı ve erikleri bir kapta topladım. Fındık ve bademleri de küçük parçalar haline getirip bunların hepsini o kapta karıştırdım. 

Bunun yanı sıra küçük bir cezvede tereyağı eritip sonra bu tereyağını da bu kaba döktüm. Sonra üstüne bal, tarçın ve şeker koyup karıştırdım. Bu karışımı fırında yağlı kağıtla kaplı bir tepsiye boşaltıp fırını da 160 dereceye getirdim.


20 dakika sonra fırından çıkarıp baktım. Sanırım olmuştu ama birbirlerine pek yapışmamıştı. Bir 5 dakika daha fırına koydum. Sonra çıkarıp dilimledim ama dilimlerken dağıldılar! Biraz soğuttuktan sonra daha katılaşıp sıkılaşsalar da, yine de hayal ettiğim o ısırmalık gofret/bar kıvamını pek alamadılar. 

Son derece sağlıklı ve protein ağırlıklı bir atıştırmalık bu. Son zamanlarda kafelerin menülerinde, market raflarında da görmeye başladığımız granola bar işte. Ben gofret gibi değil de ıslak toplar şeklinde olunca aynı yulaf mantığıyla yoğurda karıştırıp reçelle yedim. Aşağıdaki fotoğrafta bu iki farklı yeme şeklini de görebilirsiniz. Sütün içine de atılabilir. Tadı enfes. Sadece görüntüsü biraz eksik kaldı. O da ilk denemem olduğu için tabii ki. 

Kendime haksızlık etmeyeyim yani, gayet güzel oldu granola barım. 


İnanamıyorum, tam 7 yıldır blog yazıyorum, ilk kez bir yemek tarifi yazısı yazdım!

Eee, evde granola bar yapmayı deneyeniniz var mı? Peki bu yazıdan sonra denemeyi düşünür müsünüz? Sizin fikirleriniz neler? 

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

2 Kasım 2016 Çarşamba

ERASMUS, SİGORTA VE ET DÖNER!


Herkese iyi akşamlar! Bugünlerde her gün yeni bir yazı yazar oldum. Öncelikle fotoğrafta gördüğünüz bu nefis şeyi açıklayayım. Bu, Trabzon'dan. Trabzon'un birinci sınıf kalite meşhuuur Lezzet Lokantası'ndan gelen meşhuuur "nefis et döneri"ni ve yine Trabzon'dan gelen yemyeşil bahçe biberlerlerini yediğime göre benden afiyetlisi yok! Trabzon ekmeğinin, pidesinin, tereyağının vs. yanı sıra et döneriyle, dürümüyle de meşhur. Bu nedenle orada et döner gerçekten kaliteli ve biraz pahalı ama buna kesinlikle değiyor. Bu şu an fotoğrafta gördüğünüz 150 gram, 24 lira. (Ve hemen ardından gelen "neden İstanbul'daki dönerin, pidenin, ekmeğin, simidin tadı çok yavan" hissi...)

Erasmus için kabul mektubumu hala bekliyorum. Oradan (neresi olduğunu size mektup gelince söyleyeceğimi söylemiştim, o yüzden biraz daha bekleyeceksiniz maalesef) geçen hafta yollamışlar, bu hafta ya da önümüzdeki hafta gelir diye umuyorum. Gecikirse de nasıl olsa kopyası da işi görüyor. 

Bu sırada yurt dışı seyahat sağlık sigortası yaptırmak gerekiyordu, o işi hallettim. Tam olarak 263 lira tuttu. "Şifa bulmaz akıl hastalığı" ve "şehadet parmağı ile beraber başparmaktan gayrı bir parmağın tamamen kaybı" gibi durumlar için bile sigortalıyım artık, naber? :) (böyle yazdım ama Allah korusun tabii ki, sağlık sigortasını kullanmam gerekmesin keşke) 

Öğrenim anlaşması (learning agreement dedikleri), hareketlilik sözleşmesi, değişim izin formu daha bunları da yapmam gerek.. Çok iş var... Neyse 18 Kasım'a kadar bunları da tamamlamak gerekiyor. O tarihe kadar rahatlıkla bitirebilirim. 

Böyle işte...

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

 

1 Kasım 2016 Salı

AKREP MİYİM YAY MI?


21 Kasım'da doğdum. (Doğum günüm yaklaşıyor öhöm.)

Akrebin son günü.

22'sinde doğsam Yay olacaktım.

Zaten yükselenim de Yay.

İkisinin özellikleri de bana uyuyor.

Duygusal tarafım, zevklerim, detaycı, ayrıntıcı, dikkatli, gözlemci, enerjik, kararlı, çalışkan olmam, hafızamın kuvvetli olması, yakın çevremdeki dostlarımı iyi seçmem, (evet kulağa acayip klişe ve arabesk gelecek ama) sevdim mi tam sevmem sildim mi tam silmem, bir sırrı sonuna kadar saklamam, gizemli, tehlikeli durumların ilgimi çekmesi, altıncı hissim ve sezgilerimin yüzde doksan dokuz oranında hep çıkması tam bir Akrep olduğumun göstergesi. Hayalperest, yaratıcı, sabırsız, dışa dönük, konuşkan, neşeli, meraklı, kararlıyken bile kararsız, esprili, maceraperest yanlarımsa içimdeki Yay'a işaret ediyor.

Şimdi ben Akrep miyim Yay mıyım? 

Severek aldığım ev-dekorasyon dergilerinden biri olan Maison Française'da okuduğum burçlara göre dekorayson önerileri yazısında, Akrep de Yay da tam olarak beni anlatıyor!

"Bir Akrep, kimseyi kolay kolay kendi kişisel ve özel alanına sokmaz. Siz dramatize etmeyi seven birisiniz, bu nedenle evinizin koyu renklerle dekore edilmiş bir tiyatro sahnesine benzemesi sürpriz olmayacaktır. Antrede dev bir tablo, salonda kadife perdeler, yatak odasında işli saten çarşaflar, banyoda ise mermer lavabo ve duvardan duvara bir ayna, sizi yansıtan seçimlerdir. Baskın desenli bir yastık, zebra baskılı bir halı ya da metal aksamlı bir yemek masası, kısacası pek çok kişi için kullanımı imkansız seçimler sizin tercihiniz olabilir, çünkü bir kimliği ve derin bir felsefesi olan eşyalar size çekici gelir. Renk paletinin koyu, gölgeli ve dumanlı tonları, siyah, mor ve mavinin her tonu tam size göre." 

Aynı yazı Yay için şunları söylüyor: "Sürekli seyahatte olan ve hayal gücüyle beslenen ruhunuzu yansıtan eviniz mümkün olduğu kadar üst katlarda olmalıdır ki gökyüzü ile ilişkiniz kesilmesin. Göçebe kültürlere ilgi duyan yay burcunun evi seyahatlerinde alıp taşıdığı objeler ve ara sokaklarda keşfettiği atölyelerden bulduğu özel parçalarla doludur; tasarım klasikleri arasından seçtiği mobilyaların organik tekstiller, küçük bronz heykeller, cam figürler ve seramik aksesuarlarla tamamlanması kaçınılmazdır. Hepsini nereden ve ne zaman aldığını bilir; özel bir hikayesi varsa hatırlar. Açık renkler, mavi, yeşil, sarı, turuncu, mor ve sütlü kahve renginden oluşan sıcak tonlarda bir palet sizi ifade eder."

Eee, bunların ikisi de bana uyuyor!

Daha karanlık, içsel, duygusal taraflarım Akrep'ken... 

Daha aydınlık, yaratıcı, sanatsal taraflarım Yay... 

Ya siyah ya beyaz olma durumu da vardır bende biraz... Yazı dekorasyondan bahsediyor ya, ben de oradan örnekleyeyim en basitinden: Evim ya zemin katta, ayakları yere basan, bahçeli bir villa olsun; ha yok üstte olacaksa da en üstte olsun, göğe yakın olsun, mümkünse de loft olsun. Neden bilmiyorum ama şu hayatta arada kalmışlıkları, belirsizlikleri hiç sevmiyorum. Yazıda Akrep için bahsedilen "pek çok kişi için kullanımı imkansız seçimler, evin tiyatro sahnesine benzemesi, kimliği ve derin bir felsefesi olan eşyaların çekici gelmesi" AYNI BEN. Yay için bahsedilen "hayal gücüyle beslenen ruh, evin seyahatlerde alınan objeler ve ara sokaklarda keşfedilen yerlerden bulunan özel parçalarla dolu olması, hepsinin nereden aldığının, varsa anısının hatırlanması" da AYNI BEN.

N'apcaz şimdi?

Yay gibi gerilir, Akrep gibi sokarım (hahaha nereden de bulurum bu lafları) diyeyim de bu "fala inanma falsız kalma" muhabbetini burada sonlandırayım en iyisi...

Veee bugün 1 Kasım! Doğum günüme az kaldı! İlk kitabım Ters Düz geçen yıl doğum günümde çıkmıştı, dolayısıyla 21 Kasım hem benim doğum günüm hem de Ters Düz'ün...

Ters Düz 1 yaşına girecek!

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert