29 Aralık 2017 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 9. BÖLÜM


7. bölüm

6. bölüm

5. bölüm

4. bölüm

3. bölüm

2. bölüm

1. bölüm 

 O zaman heyecan doruktayken, hemen bölüme geçelim! Oylarınızı ve satır arası yorumlarınızı bekliyorum!
Bölüm şarkısı: Lana Del Rey - Video Games 
IRMAK, ATLAS'I TERK ettikten sonra (buna inanamıyordu, onu gerçekten terk mi etmişti) yurda geri döndüğünde, Uzay’la Selin’i kendi odasında bilgisayar başında Sünger Bob izlerken buldu. Uzay’ın üstünde hala Selin’in eski erkek arkadaşının giysileri vardı.

“Biliyor musun, bu inanılmaz!” dedi Selin, onun geldiğini görünce. “Kardeşinle o kadar ortak noktamız çıktı ki! Mesela o da vişne suyunu çok seviyor, ben de! Ayrıca o da tam bir Gumball delisiymiş, ben de! Saatlerce çizgi film izledik, peynirli patlamış mısır yedik ve Desperate Housewives’ın yeniden başlaması ihtimalini konuştuk. Harikaydı!”

“Bu doğru,” dedi Uzay, sanki Irmak’ın yüreği bu açıklamayı kaldırabilecekmişçesine. “Peki sen nereye kayboldun?” diye sordu ardından. Ama aslında bunu pek de dert etmişe benzemiyordu.

Irmak odasının girişinde şaşkınlıkla kalakalmıştı. Uzay’la Selin samimiyeti bir günde nasıl bu kadar ilerletmiş olabilirdi? Sabah çamaşırhanedeki kurutucuya bıraktığı giysiler kucağındaydı ve kardeşine bakarak, “Selin’e teşekkür edip ona giysilerini geri verebilirsin,” dedi. Yerdeki iki boş pizza kutusunun yanından geçerek yanlarına gitti.

“Yoo, bence kalabilirler,” dedi Selin. “Bir acelesi yok. Hem ben yakıştırdım.”

“Uzay, annem seni çok merak etmiş, hemen eve gideceksin,” dedi Irmak, ama bu basbayağı yalandı.

“Ah, tamam,” dedi mesajı nihayet alan Selin, ayağa kalkarak. “Ben gideyim artık.”

Irmak ona, Bence de artık gitsen iyi olur! dercesine baktı.

"Bugün beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim," dedi Uzay. “Haberleşiriz.” Üstelik bunu yapmaya gerçekten hevesli görünüyordu.

Irmak kapıyı Selin’in arkasından kapattıktan sonra, “Bir de ona telefon numaranı mı verdin?” diye kardeşini azarladı.

“Ya ne yapsaydım? İnsanlarla dumanla haberleşmemi mi bekliyorsun?”

“Uzay!”

“O çok hoş bir kız.” Üstündeki emanet kıyafetleri çıkararak Irmak’ın ona verdiği kendi kıyafetlerini giyinmeye başladı. “Biliyor musun, Gumball’daki Muz Joe favori karakteriymiş. Hani şu yürüyüp konuşabilen oynak gözlü muz...”

“Bana bak, aranızda bir şey olmadı değil mi?”     

“Üzgünüm, çoktan öpüştük,” diye sırıttı Uzay. İşin aslı öpüşmemişlerdi, ama ablasını kızdırmaktan çok hoşlanıyordu.

“İyi,” dedi Irmak umursamazca. Onun kendisini kandırmaya çalıştığının farkındaydı. “O zaman virüs mirüs kapmaya hazırlıklı ol.”

Ama Uzay sahiden tedirgin olmuş görünüyordu. “Sen ciddi misin?”

“Ciddi bile olsam, beni dinleyecek misin?”

“Şey... Hayır.”

“Ben de öyle düşünmüştüm.”

“Irmak... Neler oluyor?”

Irmak derin bir nefes alıp ona gerçekleri söylemeye hazırlandı. Ama göründüğü kadar masum biri olmayan Selin’le ilgili bildiklerini Uzay’a hemen söyleyemezdi. Çünkü bunun için ona önce Atlas’tan bahsetmesi gerekirdi ve bu da şu anki şartlar dahilinde pek mümkün görünmüyordu. Ama onu yine de bir şekilde Selin’den uzak tutması gerekiyordu. “O kızla birlikte olmamalısın.”

“Ama neden?”

“Yani... Baksana, sana eski erkek arkadaşının giysilerini vermesi bile onu hala unutamadığı anlamına geliyor.”

“Ne var, ben de Aslı’yı hala unutamadım,” dedi Uzay, sıradan bir sesle. “Irmak, merak etme. Onunla öpüşmedim. En azından şimdilik. Yani bu işi senin zevksiz yurt odanda yapacak değilim.”

“İsabet olmuş, bu masum duvarlar böylesine mide bulandırıcı bir sahneyi kaldıramazdı!” diye karşılık verdi Irmak, şükredercesine.

“Uzun zaman sonra Aslı’yı bana unutturacak bir kız buldum ve sırf sen ona gıcık oluyorsun diye ondan vazgeçmeyeceğim, tamam mı?”

Irmak veda bile etmeden odadan çıkan kardeşinin peşinden bakakaldı. 
  -*-   
“Atlas, tamam. Düşünmeden davranan bendim. Seni orada bırakıp gitmemeliydim. Bana yapacağın bir açıklama olmalı. Aramızdaki her şey böyle saçma bir şekilde bitip gidemez, değil mi? Lütfen. Buna dayanamıyorum…”

Ama, Olmaz, diye düşündü Irmak. Yazdığı mesajı göndermeden sildi. Bu, Atlas’a yazıp tam göndermek üzereyken sildiği yedinci mesajdı. Aramızdaki her şey: Ne saçma bir laftı! Atlas belki de onu çoktan unutmuştu. Neticede onun peşinden umutsuzca koşturup duran kendisiydi.

Ama nasıl koşturmasındı? Irmak onunla bir şekilde bir geleceği olduğuna kendini inandırmıştı. Onu unutamamıştı. Tabii o parktaki ilk buluşmalarında aralarında oluşan samimi, dostane havayı da.

“Of ya!” diye söylendi. 

-*-

Dönem sonu yaklaşıyordu ve Irmak’ın yeni yıla girmeden teslim etmesi gereken bir projesi vardı. Şemsiyesini alıp okula gitti, bu ona parkta Aslı’yla buluşmaya gittiği günü hatırlattı. Dersinin olduğu kata çıkmak için beklediği asansörün kapısı açılınca dışarı Efe çıktı, Irmak bir an için Aslı’nın da onun yanında olduğunu sanıp gerildi ama hayır, Efe yalnızdı. Irmak onu hiç görmemiş gibi davranmayı seçti. Ne var ki Efe buna izin vermedi.

“Naber?” Elini asansörün arasına sokmuş, kapının kapanmasını engelliyordu.

Irmak yüzünü ona çevirmeden, “Acelem var Efe,” deyip asansöre bindi.

“Benim yok. Biraz laflayalım mı?”

Irmak derin bir şekilde iç geçirip ona baktı. Efe, son zamanlarda moda olduğu üzere saatlerini spor salonunda geçiren, dış görünüşüne önem veren biriydi. Sosyal medya hesabında, yazın bir otelin açık havadaki havuzunda çekilmiş, pazularını ve kendinden başka hiçbir şeyi umursamayan küstah bakışlarını sergilediği, nereden baksan davetkar birkaç fotoğrafı vardı. Ama tüm bunlara rağmen Irmak’ın ilgisini hiç çekmiyor, aksine ona son derece itici geliyordu.

“Bay bay Efe.”

“Neden?”

“Yalancılarla takılmıyorum, eğer duymak istediğin buysa.”

“Yalancı mı? Ben asla yalan söylemem.”

“Bak sen, sana şurada on tane yalanını sayabilirim?”

“Say bakalım,” dedi Efe, asansörün kapısına yaslanıp.

"Hoca son anda sınav koymuş deyip beni boşu boşuna ders çalıştırdığın bir akşam vardı mesela…"

"Dokuz tane daha bekliyorum?"

“Of Efe!” diyen Irmak onu asansörün dışına doğru itti. Ama Efe intikamını, asansörün beşinci kata kadar olan tüm tuşlarına basarak aldı. Asansörün kapısı iki yandan kapanırken, son yaptığı şey Irmak’a bakıp zevkle sırıtmak oldu. Aklınca Irmak’ı gıcık edecek, derse geç kalmasını sağlayacaktı. 

“Beni deli etmekten zevk alıyorsun!” diye bağırdı Irmak, ama kapı çoktan kapanmıştı. 
  ---***---   

Bardaktan boşanırcasına yağıyordu yağmur. Evden çıkmak için pek de uygun bir gün değildi. Ama bazı şeyler için daha fazla sabredemeyen biri, yağmurun çamurlaştırdığı patika yolda hızlı adımlarla ilerliyordu. Bir an önce hedefine varmak istiyordu sanki. Siyah gömleğinin iliklenmemiş düğmelerinin açıkta bıraktığı boynunda, daktilo tuşları şeklinde küçük dövmeler göze çarpıyordu.

Mezarlıkta ondan başka hiç kimse yoktu.

Bir tek, girişteki çeşmenin yanındaki küçük şemsiyenin altında, masaya dizdiği çiçekleri satan küçük bir çocuk vardı. Çiçekler güzel değildi, çoğu kurumuş ya da solmuştu. Yine de gidip iki tane aldı; bunlardan biri gül, diğeri papatyaydı ve çocuğa hak ettiğinden fazlasını verdi. Belki fakirdi o çocuk, ama kendisinden daha mutlu olduğuna hiç şüphesi yoktu.

Adımları ilk önce Pelin’in mezarına gitti. Onu oraya koydukları günü dün gibi hatırlıyordu. Çektiği acı hala tazeydi, yarası hiçbir zaman tam olarak kabuk bağlamayacaktı. Bir süre durup onunla sessizce konuştu. Gülü yavaşça toprağın üstüne yerleştirdikten sonra bir süre daha kaldı. Sonra gitti.

Aradığı ikinci mezar taşına vardığında, bir süre yaklaşmayıp uzakta durdu. Sonra adımları yavaşça çözüldü ve mezar taşının başına gidip, papatyayı toprağın üstüne bıraktı. Taşın üstünde bu sefer, Pelin’den çok daha uzun yaşamış, ama işte neticede yine toprağın altında yatan bir başka kadının adı soyadı yazıyordu.

“Seni de koruyamadım, özür dilerim,” diye mırıldandı Atlas. Önce sessizce, sonra giderek daha yüksek sesle. "Özür dilerim. Özür dilerim." Ve artık bağırıyordu. "ÖZÜR DİLERİM!"

Gömleği sırılsıklam olmuştu.

Sular artık kaşlarından damlıyordu.

Çiçekçi çocuk ona uzaktan bakıyordu.

Vicdan azabıyla kasıp kavrulan Atlas Siyah, içini soğutması için yağmurun altında sonsuza dek durabilirdi.

 Vicdan azabıyla kasıp kavrulan Atlas Siyah, içini soğutması için yağmurun altında sonsuza dek durabilirdi
9. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
instagram: ofluoglumert
twitter:ofluoglumert
facebook:ofluoglumert

27 Aralık 2017 Çarşamba

2018'DEN BAZI İSTEKLERİM


Herkese merhaba! 2017'nin yavaş yavaş sonuna gelirken, 2018'de olmasını istediğim bazı şeyleri listeledim. Bunlar kişisel dilekler değil de, daha çok popüler kültüre ve yaşama ait bazı genel istekler. Bakalım onlar neymiş: 

1 - WATTPAD KİTAPLARI ARTIK ÇOK SATMASIN


Kitapçıları ele geçiren, adları Aşk Adası, Aşk Vadisi, Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Keriz Mevsimi, Aşkım Canikom, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Seni Unutamadım, Seni Unutamıyorum, Seni Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Öküz Sevgilim, Üvey Abim, Psikopat Sapığım, Erkekler, Sapık Aşkım, Çekirdeksiz Aşk gibi şeyler olan, sigara içen, acılarla yanıp kavrulan, ölümü düşünen yakışıklı, serseri "kötü çocuk"ların ve onların fiziksel anlamda değil ama duygusal olarak "itip kaktığı" kızların aşk hikayesinden oluşan, edebi dili yerlerde sürünen, 10-20 yaş arasındakilerin yazdığı ve yine onların okuduğu, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu Wattpad kitapları artık lütfen çok satmasın.

2 - BLOGGER'LAR, YOUTUBER'LAR SPONSOR ALDIKLARINI GÖZÜMÜZE SOKMASIN



Blogger'lar, youtuber'lar, instagrammer'lar sponsorlu içeriklerini gözümüze gözümüze sokmasınlar. Baksanız, sayfalarında paylaştıkları her bir fotoğraf reklam. Hal böyle olunca hiçbirini takip edesim gelmiyor. Ayrıca her gün kendi fotoğraflarını da paylaşmasınlar, "bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı ki bu dünya" dercesine. Sonra sokakta görüyorum, o instagram'daki tek derdi plastik kahve bardağını ve telefonu aynı anda düşürmeden tutmak olan hallerinden eser yok. 



3 - TRABZON İÇ ANADOLU'DA KALMASIN



Tamam, belki bundan on yıl öncesinden bahsediyor olsaydık Trabzon'un denize kıyısı olan bir şehir olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirdik. Ama artık Trabzon kenti denizden uzaklaşıyor ve şimdilerdeyse Trabzon'un doğal sahilinden, küçük plajlarından, balıkçı barınaklarından, kumsallarından, plajlarından maalesef eser kalmadı. Deniz doldurula doldurula, denizden uzaklaşan şehir İç Anadolu bölgesine geçecek diye korkuyorum. Ayrıca o ne kalabalık öyle? Şehrin nüfusunun çoktan 1 milyonu geçtiğini düşünüyorum. Artık sokakta yürümek bile çok zor... 



4 - İSTANBUL'UN TRAFİĞİ AZALSIN 



O ne trafiktir öyle? Saatlerimiz yollarda geçiyor. Üstelik herkes çok öfkeli, çok gergin. Sonra tabii neden mutsuzuz? 

5 - UMUTSUZ EV KADINLARI GERİ DÖNSÜN


Söylentiler doğru çıksın ve 2012'de final yapan Desperate Housewives 9. sezonuyla geri dönsün. Olmadı mı, bizdeki uyarlaması olan Umutsuz Ev Kadınları'ndaki Yasemin ve Emel'in sinema filmi çekilsin. Lütfen! 


Siz de benim gibi bunların hangilerini istiyorsunuz? Yeni yıldan böyle genel istekleriniz neler? 


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:




SULTANAHMET’TE YAĞMURLU BİR AKŞAMÜSTÜ



Geçen hafta Sultanahmet'e gittik. Yağmurlu, buz gibi bir gündü... Hatta o kadar soğuk ve yağmurlu ki, Sultanahmet gezisi için pek de iyi bir gün değildi aslında. Ama çok önceden kararlaştırmıştık ve aniden bastıran yağmur yüzünden planımızı değiştiremezdik.

Yağmurlu bir gün... 

Bizans döneminin Hipodrom’u, bugünün Sultanahmet Meydanı olan meydanda tarihe tanıklık ettik. Malum İstanbul çok büyük ve Sultanahmet benim pek yolumun düştüğü bir yer değildi. Buraya tramvayla ulaşmak çok kolay aslında, ben otobüsle geldim. Sultanahmet Meydanı’nın etrafında Dikilitaş, İbrahim Paşa’nın Sarayı (daha önceden At Meydanı Sarayı olarak bilinirmiş), Yerebatan Sarnıcı gibi pek çok önemli mimari yapı var. Ama yağmur yüzünden yanından geçtiğimiz tarihe yeterince bakamıyoruz bile. Almanya’da yapılıp Sultanahmet Meydanı’ndaki yerine monte edilen Alman Çeşmesi de benim oldukça ilgimi çekti. Güneşli bir günde tekrar gelip hepsini detaylıca incelemek istiyorum. 


Yürüyüşümüzün sonlarına doğru Nakkaş Halı dükkanına giriyoruz. Burada bizi bir sürpriz bekliyor. Ama önce en üst kata çıkıp terastan manzaraya bakıyor (yağmur olduğu için fazla oyalanamıyoruz), hemen ardından da en alt kata iniyoruz. 

Nakkaş'ın terasından... 

Sürpriz tam da burada: Dükkanın altında bir sarnıç var! Halıcı dükkanının altındaki bu küçük diyebileceğimiz sarnıç, bir zamanlar su depolamak için kullanılmış. İçinde bulunmak gerçekten tuhaf bir his. Burası bir müze ve sergi mekanı aynı zamanda. Giriş ücretsiz üstelik. Böylesine ilginç bir yerin bilinmemesi ise üzücü.  


Tarihle iç içe... 

Belki bu yazıdan sonra siz de bu sarnıcı keşfetmek isteyebilirsiniz, ne dersiniz? 


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

25 Aralık 2017 Pazartesi

HÜRRİYET SEYAHAT'E MALMÖ'YÜ YAZDIM!


Herkese merhaba! 

Bildiğiniz gibi geçen dönem İsveç'in üçüncü büyük şehri olan Malmö'de Erasmus'taydım. 

Ama bakmayın İsveç'in üçüncü büyük şehri olduğuna, Malmö aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. Kendisi, hakkında en az şey bilineni ama en çok merak edileni. 

İşte dün, Hürriyet Seyahat'te Malmö'yü yazdım! 

Bu, Hürriyet'teki ilk yazım olmuş oldu... 

Okumak isteyenlere duyurulur... 

Gazetede de, internette de var...



Malmö'yü yazdığım yazılarımın blog'umdaki linki: http://kafadergi.blogspot.com.tr/search/label/MALM%C3%96


Hürriyet Seyahat'te yayımlanan yazım:

İSVEÇ'İN ÜÇÜNCÜ BÜYÜĞÜ 

Modern ve klasiğin buluştuğu bir yer Malmö. Stockholm ve Göteborg’dan sonra İsveç’in en büyük üçüncü şehri… Bakmayın İsveç’in üçüncü büyük şehri olduğuna, burası aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. O zaman buyurun, kenti keşfe çıkalım…

Soğuğu hiç sevmememe, kasvetten ve kapalı havalardan nefret etmeme, on derecede bile üşümeme rağmen, dünyanın en soğuk ve en karanlık ülkesi İsveç’te ne işim vardı? Size şu kadarını söyleyeyim: Ne işim yoktu ki! Başlı başına bir sebep olarak, Stieg Larsson’un Millennium Üçlemesi’ni, sonra Camilla Lackberg’in kitaplarını ve diğer polisiye İsveç polisiyelerini gösterebilirim. İsveç, polisiye edebiyat alanında son on yıldır durdurulamaz bir yükselişte. Tabii ki yüksek yaşam kalitesi, temiz havası, temiz çeşme suyu, doğası, bisiklet dostu olması, herkesin İngilizce bilmesi ve konuşması, şık ve nezih kafeler, restoranlar, minimalist İsveç tasarımları ve Instagram’a şenlik ortamlar da, İsveç’e gelmemin diğer sebepleri arasında… Ayrıca Erasmus, İsveç gibi bir kuzey ülkesine gitmek için harika bir fırsat. Ama İsveç çok pahalı bir yer, baştan söyleyeyim.



İstanbul’dan üç saatlik uçuşla Danimarka’nın Kopenhag Havaalanı’na, oradan da iki ülkeyi birbirine bağlayan Öresund Köprüsü’yle yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından İsveç’teki Malmö istasyonunda trenden indiğimde, kendimi İsveçli polisiye yazarı Stieg Larsson’un Ejderha Dövmeli Kız’ındaki karakterlerden biri gibi hissetmeye çoktan başladım. Bir köprüyle ülke değiştirebilmek harika bir şey, bunun bedeliyse 98 Danimarka Kronu (yaklaşık 54 lira).

Ocak ayında Malmö’ye ayak bastığımda hava gerçekten de buz gibi soğuktu ama kar ya da yağmur yoktu. Ülkenin en güneyinde olan Malmö, ılıman bir şehir. Ama kuru bir soğuk ve denizden esen felaket bir rüzgâr var. Bisiklet sürerken çoğu zaman rüzgârdan şikâyetçi olduğumu, bisikletten savrulup denize savrulacakmış gibi hissettiğimi bilirim.



Görmeden dönmeyin

Malmö Devlet Kütüphanesi: Kesinlikle baştan çıkarıcı bir yer. Ömrümde bu kadar muhteşem bir devlet kütüphanesi görmedim. Muazzam büyüklükte. Yerden tavana kadar cam duvarlarıyla kışın en karanlık saatlerinde bile ferah. Masaya oturduğunuzda dışarıdaki kocaman ağaçlar ve göl doğanın içindeymiş hissi uyandırıyor. Aklınıza gelebilecek her dilde kitap var. Türkçe de… Ayrıca kitapların yanı sıra yine çoğu dilde çeşitli gazeteler, dergiler, DVD’ler ve kutu oyunları bulmanız mümkün.


Turning Torso: Dünyanın en karakteristik binalarından bir tanesi. Bu sarmal gökdelen, şehrin hemen her yerinden görülebilen bir simge... Üst katlarda oturanların şahane bir Danimarka manzarası olmalı.

Öresund Köprüsü: İsveç ve Danimarka’yı birbirine bağlayan köprüyü, Bron/Broen dizisi fanları gayet iyi bilir. Ben henüz izlemedim ama dizi Malmö’de çekiliyor.

Malmö Üniversitesi: Üniversite kampüsünün ana binasındaki yine camekân olan kütüphaneye gidip Baltık Denizi’ni ayağınızın altında hissedin.

Science Fiction Bokhandeln: Özellikle bilimkurgu, fantastik ve çizgi roman meraklılarını çıldırtacak çeşitlilikteki ürünleriyle, Malmö’nün açık ara en iyi kitapçısı. 

Ribersborgsstranden: Burası Malmö’nün kilometrelerce uzunluktaki sahil yürüyüş yolu. Upuzun kumsaldaki iskelerlerden birinde kışın çırılçıplak bir şekilde denize girenleri görürseniz sakın şaşırmayın. Çünkü saunadan çıkıp kendini buz gibi denize bırakmak, üstelik bunu çırılçıplak yapmak, İsveç’te bir gelenek... 

Şehrin parkları:
 Pildammsparken, Kungsparken, Folkets Park ve Slottstradgarden… Göller, dereler, ağaçlar, koşanlar huzur verici… 


Malmö Müzesi: Hem müze hem de tarihi bir kale olan bu yapının üst katlarında sizi şömineler ve geyik başlarından oluşan kraliyet odaları bekliyor.


Malmö’de nerede ne yemeli? 

Pronto’da yemek tabağında servis edilen cheesecake’leri... (59 SEK,27 lira)


Malmö’nün en eski ve en şık pastanesi olan Konditori Hollandia’da krema ilaveli elmalı tart ve çilekli pasta (ikisi 104 SEK, yani 48 lira)…


Malmö Saluhall’in içindeki pizzacıda benim önce “o nasıl olur ki”, sonra “of bir daha mı yesem” dediğim, kısacası en orijinal ve en lezzetli şey olan peynirli-limonlu pizzayı (110 SEK, 50 lira)...


Lingonlimpa ekmeğini mutlaka kahvaltılarınızın baş tacı yapın. (Dağ kızılcığı ekmeği. Trabzonlu olmama rağmen ben bile dönerken bavulumda bu ekmeklerden getirdim, düşünün. 6 lira.)


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

22 Aralık 2017 Cuma

BU PAZAR HÜRRİYET SEYAHAT'TEYİM!

Arkadaşlar merhaba!

Bildiğiniz gibi geçen dönem İsveç'in üçüncü büyük şehri olan, ama aslında modern bir kasaba gibi olan, her yere yürüyerek gidilebilen Malmö'de Erasmus'taydım. Ve yaşadıklarımı blogumda sizlerle paylaşıyordum.

İşte bu pazar günü, Hürriyet Seyahat'te Malmö yazım var! 

Bu, Hürriyet'teki ilk yazım olacak... 

Okumak isteyenlere duyurulur...  😄📰

20 Aralık 2017 Çarşamba

MERT'TEN KISA KISA 7 NOT...

Fotoğrafı Kopenhag'daki Nyhavn'da çektim. 

- Gülse Birsel'in Aile Arasında filmine gittim... Öyle çok beklentiyle gitmeyin. Aşırı komik değil. Ama komik. Aslında trajikomik. Eğlenceli ama aynı zamanda hüzünlü. Demet Evgar muhteşem. O ve "saz arkadaşları" filmi tek başına sırtlamış diyebiliriz. Gülse Birsel kendine çok az rol yazmış ilk filminde. Çok iyi bir ekip olmuş, devam filmi ya da dizide görmek isteriz.

- Hande Yener'in son albümünden Faili Meçhul şarkısı... Enerjik bir şarkı.

- Yılın bu zamanları, zencefilli İsveç cookie'leriyle tarçınlı Belçika bisküvileri arasında gidip geliyorum.

- Umutsuz Ev Kadınları bence bu ekranların gördüğü en iyi uyarlama diziydi. Youtube'dan açıp açıp Yasemin ve Emel izliyorum. Bir ara sevdiğim sahneleri blogda yazsam mı? 

- Şu sıralar Lana Del Rey'e taktım. Summertime Sadness, Video Games, High by the Beach, Music to Watch Boys to ve Ultraviolence dinleyip dinleyip duruyorum.

- İki yılda iki kitap daha yazıp bitirdim! Biri Ters Düz'ün devamı. Diğeri başka bir kitap. Umarım 2018'de okuyor olursunuz! 

- İnternet için yazdığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in "yeni yıl özel" bölümü geliyor. Çok uzun bir bölüm olacak gibi, acaba okumaz mısınız diye iki bölüme mi bölsem? Ama ne olursa olsun okursunuz değil mi? Bir de, karakterlerin kafamdaki hallerine benzer bulduğum bazı fotoğrafları paylaşayım mı? Çünkü karakterlerin fotoğraflarını paylaş diye çok fazla soru-istek geliyor. Irmak, Atlas, Uzay, Aslı, Cem? Neye benziyorlar? Ya da hiç paylaşmayayım, hayal ettiğimiz gibi mi kalsınlar? Ne dersiniz? 

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

17 Aralık 2017 Pazar

İKİ YILDA İKİ KİTAP YAZDIM!


Yeni yıla doğru geri sayım başladı artık, değil mi?

Biliyorsunuz, ilk kitabım olan Ters Düz 21 Kasım 2015'te, doğum günümde çıkmıştı. 

Aradan geçen iki yılda iki kitap daha yazıp bitirdim.

Biri Bozbalık Üçlemesi'nin (başından beri üç kitaplık bir seri olarak planladığımı kitapta da yazmıştım, okuyanlar bilir) ikinci kitabı, yani Ters Düz'ün devamı. 

Diğeri başka bir kitap. 

Ayrıca halihazırda yeni kitaplar da yazmaktayım. 

Üstünde çalıştığım başka şeyler de var. :)

Uzun lafın kısası, 2017 de benim için hayli üretken geçti/geçiyor. 

Umarım 2018 yeni kitaplarımı sizlerle buluşturmam için harika bir yıl olur!

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

16 Aralık 2017 Cumartesi

BOZBALIK KÖYÜ'NÜN TERARYUMUNU YAPTIM!


Teraryum modası nereden, nasıl çıktı bilmiyorum, zaten modalar nasıl çıkar bilinmez… Ama hani iyi ki çıkmış mı ne? Teraryum olayını, cam fanusların içindeki minyatür bahçeler şeklinde tanımlayabiliriz. İçlerinde birkaç tane sukulent, kaktüs oluyor, gerisi, kullanacağınız küçük oyuncaklarla, tamamen hayal gücünüze kalmış!

Mecidiyeköy'de, Trump Towers'a çok yakın bir apartman katında yer alan Yoyo Moyo'nun çalışma ofislerine gittiğimde, buranın aynı zamanda bir atölye de olduğunu gördüm. Yoyo Moyo, teraryum fanusları, objeleri, figürleri ve bitkileriyle ilgili satış yapan bir web sitesi aslında (tık tık). Ama kapılarını çalabileceğiniz bir ofisleri de var. Figürleri internetten sipariş vermeden önce dilerseniz kendi gözlerinizle de görebilir, hatta benim gibi, teraryumunu orada bile yapabilirsiniz.




Yoyo Moyo’da çok fazla çeşit var. Bitkiler, fanuslar ve yüzlerce minyatür malzeme… Bir çocuk heyecanıyla çekmeceleri açıp karıştırmaya başladım. O kadar fazla çeşit var ki gerçekten içlerinde kaybolmamak mümkün değil! Seçim kısmı gerçekten çok zordu. Neyle ilgili bir teraryum yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu ve kendimi tamamen çekmecelerde bulduğum malzemelere bıraktım. Beni onlar yönlendirdi. Aslında teraryumları daha önce hep orman-doğa temalarında gördüğüm için öyle bir şey yaparım diye düşünüyordum. Sonra bu fikir, kendi romanımın, Bozbalık Serisi’nin ilk kitabı olan Ters Düz’deki Bozbalık Köyü’nün teraryumunu yapmaya doğru evrildi. Sahi, neden Bozbalık Köyü’nün teraryumunu yapmıyordum ki? Çekmecelerde bulduğum şeyler, beni adeta Bozbalık Köyü’nü yapmaya itiyordu: Küçük bal kabakları, yaban mantarları, tahta çitler, odunlar, kütükler, hatta küçük bir ahır bile! Yani Bozbalık Köyü’nü yaratmam için pek çok malzeme vardı! İşin ilginci, bal kabaklarını şu ana kadar pek kimse kullanmamış ama benim en çok sevdiğim onlar oldu nedense, çünkü tam da işime yarıyorlardı ve konsepte çok uygundular! Bununla beraber, çok güzel görünen sokak lambaları falan da vardı ama konseptimin dışında kaldığı için onları kullanmadım. İnsan figürleri, hayvanlar da vardı ama gerçekliği bozmaması için onlara da hiç girmedim –yoksa çok sayıda çeşit var! O nedenle belli bir konsepte odaklanıp onu yapmanız için bazı figürleri seçmeniz, bazılarını elemeniz gerekiyor. Ben tamamen doğal olmak adına, bir köy atmosferini çağrıştıracak parçalar seçtim.


Özellikle küçük mantarlar ve bal kabaklarına bayıldım!

Kısacası Bozbalık'ı temsili bir köy teraryumu oluşturmak gayet iyi bir fikirdi ve bu konuda artık uzmanlaşmış olan Mehmet Bey’le adeta bir atölye çalışması gibi iki saat boyunca çalıştık. 
Yaparken Mehmet Bey’le sohbet ettik ve onun bu işte gerçekten de uzmanlaştığını öğrendim… Kişiye özel konsept tasarımlar bile yapıyorlarmış. Sordum: “Hiç Harry Potter’lı bir teraryum yaptınız mı?” Henüz yapmamışlar, ama isteyen olursa yapabilirler. Şimdilerde yeni yıl temalı teraryumları web sitelerine koydular, bir bakın derim. Ayrıca Star Wars’lı bir teraryum yapmaya da hazırlanıyorlar. Baya tematik doğum günü pastası yapmak gibi bir şey bu teraryum işi de!


Minyatür tahta tabelaya Bozbalık Köyü yazmak için yeterli alanı bulamayınca, Bozbalık 5 KM diye yazdık. Alan çok küçük olduğu için onu da işin uzmanı yaptı tabii. 

Kendinizi bir minyatür ustası gibi de, bahçıvan gibi de hissedebiliyorsunuz teraryum yaparken… Ve kesinlikle çok keyif alıyorsunuz, çocuk gibi… Aynı zamanda tamamen ona odaklandığınız için dış dünyadan soyutlandığınız bir süreç de oluyor. İki saat boyunca ben de teraryum dışında hiçbir şey düşünmedim mesela.

Dediğim gibi, ben Bozbalık Serisi’nin ilk kitabı Ters Düz’deki Bozbalık Köyü’nün bir kısmını yansıtmaya çalıştım. Üç bitki kullandım, bunlar çeşitli kaktüsler. Ece ve çocukların evini, evin yanındaki ahırı, hatta kitabın en heyecanlı sahnelerinden birinin yaşandığı dereyi bile yaptık! (okumayanlar için bu sahnenin ne kadar kritik olduğunun spoiler’ını vermeyeyim) Kayık ve tek parçalık küçük bir iskele bile yerleştirdim.



Şimdilerde teraryumum, odamın en güzel köşesinde duruyor. Bakmaya doyamıyorum, çünkü baktıkça bana Ters Düz’ü, Bozbalık Serisi’ni, Bozbalık Köyü’nü hatırlatıyor. İyi ki onun teraryumunu yapmışım. Biliyorsunuz, gerçekte Bozbalık diye bir yer yok, ama hayallerimizde var. Bir hayalin teraryumunu yapmaya kimin itirazı olabilir ki?

Peki siz daha önce hiç teraryum yaptınız ya da satın aldınız mı? Yoksa teraryum olayını ilk kez bu yazıda mı duydunuz? Yorumlarınızı bekliyorum!

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

13 Aralık 2017 Çarşamba

ABANT GÖLÜ'NDE BAKIN BAŞIMA NELER GELDİ!

Pazar günü Abant Gölü'ne, Hamsi Festivali'ne gittim. İstanbul'dan o kadar saat yol gidip orada çok az vakit geçirebilmiş olsam da, eğlenceliydi (sanırım). Instagram'da takip edenleriniz görmüştür, o gün çok şey yapmış olmama rağmen story'e bile hiçbir şey koymaya vakit bulamadım ve bu hiç hayra alamet değildi… Çünkü bakın başıma neler geldi.


HAMSİ SORUNSALI

Başka üniversitede okuyan arkadaşım A, "Bizim okul pazar günü Abant'a gezi düzenliyor, Hamsi Festivali varmış, gelmek ister misin?" diye sorduğunda, ilk olarak hamsiyle Abant arasında bir bağlantı kurmaya çalıştım. Hani Trabzon veya Rize'de olsa anlarım da, Abant ne alaka? Sonra araştırınca öğrendim ki, Trabzonluların düzenlediği bir şenlikmiş bu ve son beş-altı yıldır da yapılıyormuş. "Hemen gidelim" dedim. A da bana hararetli hararetli okuldan, bu etkinliği düzenleyen kulüpten öğrendiklerini anlatıyordu: "Beş ton hamsi getireceklermiş! Sınırsız hamsili ekmek! Yani bu sınırsız hamsili ekmek kaçmaz!" Dedim "Dur sakin ol, hamsiyi onlar getirmeyecek, onu zaten bu şenliği düzenleyen belediye falan ayarlıyor. Ayrıca sınırsız hamsi olduğu da yok. O kalabalık içinde sıra bize gelirse yeriz, tamam". A yine inanmıyor, "Yok yok bizim okul hamsi getirecek" diyor heyecanla. Hamsiyi okul mu getirecek yoksa orada zaten belediye mi dağıtacak belirsizliği içinde beklemeye başladık.


SON DAKİKA SÜRPRİZİ

Böylece pazar günü gelip çattı. İstanbul-Abant yolu 4-5 saat sürdüğü için (aslında çok uzun ya, yani öyle aynı gün gidip dönmek için pek de uygun değil ama maalesef biz tam olarak bunu yaptık) pazar sabahı 7 gibi onların okulunun önünde olmamız gerekiyordu. Ben zaten erkenciyimdir bilirsiniz, o gün daha da erken, 5'te kalktım, o da 6'da kalktı ve birlikte buluşup metrobüse gittik. Ama metrobüs durağında beni bir sürpriz bekliyordu: Diğer arkadaşlarımız B ve C. Onlar da başka okullardan. A'yla ben onlara da gelin demiştik ama onların işi falan vardı, gelemeyiz demişlerdi. Meğer öyle değilmiş. A, B ve C birleşip benim arkamdan iş çevirmiş. "Sürpriz!" dediler. Eh, hem şaşırdım, hem kızdım, hem sevindim, ne yalan söyleyeyim. Tabii baştan söyleseler daha iyi olurdu. Ama hep birlikte gideceğimiz için sonuç olarak sevindim.


SİNİRLER GERİLİYOR

A'nın okulunun önüne gittiğimizde, üç-dört otobüs olduğunu gördük. Normalde 7'de hareket etmemiz gerekiyordu, ama bilirsiniz, bu tip organizasyonlarda saatlerle ilgili istisnasız HER ZAMAN aksamalar ve gecikmeler olur. O nedenle hareket saatimiz 7.40'ı falan buldu. Ama daha da vahimi şuydu: Bizi küçük otobüse ve sonradan ekleme yapılan dar koltuklara vermişlerdi. Neyse ki yan yana oturacaktık. Ben A ile, B de C ile oturacaktık, sohbet muhabbet derken bunların hiç önemi kalmayacaktı. Otobüs dolmaya başlarken bunların üçü dışarı çıktılar, sonra baktım börekçiye girip çay içmeye başladılar. Otobüs motoru çalıştırdı, onlarınsa hala neşeyle, keyifle, rahat rahat, sallana sallana çay içtiklerini gördükçe ben sinir oldum. Arıyorum, telefonlarını görmüyorlar. Yerimden de kalkamıyorum kapacaklar diye. Çünkü zaten B ile C'nin yerine iki kişi gelip oturdu. Dedim orada arkadaşlarım oturuyor, hiç umursamadılar, çünkü cidden başka yer yoktu. En sonunda dayanamadım ve gittim börekçiye hızla daldım: "YAHU GELSENİZE OTOBÜS GİDİYOR! HADİ HEMEN PARANIZI ÖDEYİP GELİN! YERİNİZ KALMADI!" Börekçi bile korkarak baktı bana. Daha gün aydınlanmamış, hava karanlık (saat 8.30'da mı aydınlanır hava ya?).

Bunlar tabii panikle koşa koşa geldiler. Daha doğrusu C geldi, A ile B tuvalete gittiler. Rahatlıkları hala devam ediyor yani! Normalde önümüzde oturması gereken C, tek boş yer olan benim yanıma oturdu, A ile B de geldiklerinde yerlerine oturanlara bir şey demediler, aslında demek istemediler, çünkü başından beri arkadaki büyük otobüse binmek istiyorlardı. Ve ona bindiler! Böylece otobüs çalıştı ve ben kendimi 4-5 saatlik Abant yolunda, C ile giderken buldum! 

Tabii ki bu son dakika ihanetinin acısını A'dan çıkartacaktım. 

Yazının buraya kadar olan kısmını bir girizgah, bir intro, bir jenerik, bir özet olarak düşünün. Asıl burdan sonra başlıyor.

KARLI ABANT GÖLÜ'NE VARDIK... NİHAYET!



Otobüsler İstanbul'dan saat 7.40 gibi hareket etti ve 12.30-13 gibi Abant'a vardık. Otobüstekiler bizim okulumuzdan olmadığı için kimseyi tanımıyorduk ama C ile sohbet ede ede geldik o daracık koltuklarda. Bolu'ya vardığımızda yol kenarlarında birikmiş karları görmeye başladık, Abant'a çıktığımızdaysa karlar iyice arttı. Yani kar yağmıyordu ama belli ki biz gelmeden yağmıştı çünkü her yer bembeyazdı. Aslında çamurlu bir kardı bu. Yani yeni yağmadığı belliydi. A ile C bizden önce varmışlardı, ilk başta onlarla hiç haberleşmedik. Kendimiz biraz gölün etrafında dolaştık, fotoğraf çekildik. Göl gerçekten çok büyük. Gölün etrafındaki yürüyüş yolu çok uzun. Biz %20'sini ancak yürüyebildik. Çok sert rüzgar esiyordu ve ara ara yağmur/kar yağmaya başlamıştı. Ah nereden bileyim o ilk gittiğimizde gördüğümüz 5-10 dakika harici gölü bir daha görmeyeceğimi! İyi ki de o fotoğrafları çekilmişiz yani! 

İKİ SAAT HAMSİLİ EKMEK KUYRUĞUNDA BEKLENİR Mİ? 



B ile C'yi arıyoruz, "Neredesiniz?" diyoruz. "Gölün kenarındayız" diyorlar. Yahu her yer göl! Neyse buluştuk. Şenliğe gelen çoğu okul/kulüp bir dam-çardak altında kendi hamsisini yapıyor, bizim A'nın okulunda tık yok! Telefonla öğrenci kulübünü arıyor çaresizce, açmıyorlar, meşgul çalıyor. "Dedim ben sana," dedim. "Onların sınırsız hamsi dediği burada belediyenin dağıttığı hamsiydi." Bu arada yağmur-kar iyice şiddetli yağmaya, rüzgar daha sert esmeye başladı. Benim ellerim çoktan heykel gibi donmuştu. Arkadaşlarım sıraya girelim deyince mecbur girdim ben de ve hiç abartmıyorum, o yağmurun-karın altında, o soğukta 1,5-2 saat hamsili ekmek kuyruğu bekledik! O kadar kalabalıktı ki, sıranın başı sonu görünmüyordu. Sıra nihayet bize geldiğinde çoktan sırılsıklam olmuş ve donmuştuk. (Kaldı ki ben geçen dönem İsveç'e giderken aldıklarımı; o ultra pahalı ama su-rüzgar geçirmeyen montu, tank gibi North Face botumu ve su geçirmeyen pantolonumu giymiştim. Ona rağmen o kadar saat yağmurun karın altında durunca ben bile ıslandıysam diğerleri ne yapsın siz düşününün? Arkadaşım en son tişörtünü sıkıp bir kova dolusu su çıkartıyordu.) Cidden -2 derece falandı. Verdikleri "hamsili ekmek"se şöyle: Koca bir ekmek somunu içinde, iki hamsicik. 

Yani başından beri tahmin ettiğim üzere, o sırada boşu boşuna bekledik. Sonuçtan A, B ve C de memnun olmadılar. Bu büyük bir vakit kaybıydı. Ama öte yandan, Hamsi Festivali'ne gelip sıraya girmeden dönmemiş olduk.

TAM SICAK VE KURU BİR YER BULDUK DERKEN...


Neyse, saat 15.40 falan olmuştu. Servisler de 17'de alacaktı bizi tekrar. Kuyrukta saatlerce beklemekten ıslanmış, yorulmuş ve acayip üşümüştük. Daha gölün etrafında bile gezememiştik ama artık bir şey yapacak halimiz yoktu. Hava çok keskin soğuktu. Abant Gölü'nde pek fazla mekan yok girip oturabileceğiniz. Olanlar da hep restoran şeklinde, yani kafe gibi bir yer yok. Biz de bir restorana girdik ama hava kötü olduğu için çok doluydu. Girip göl manzaralı bir masaya oturduğumuzda saat 15.50'ydi. Tam sıcak çikolatamızı sipariş vereceğiz, o sırada A servisleri aradı, 4'te toparlanmaya başlıyoruz lafını duyunca, oturduğumuz gibi fırladık!

Evet, böylece 4-5 saati yol gelip 4-5 saat yol döndüğümüz, 8 saatini yolda geçirdiğimiz Abant'ta, 2'si hamsi kuyruğunda 3 saatçik kalıp geri dönmüş olduk. Evet. Yani. Hıhı. Evet. 

Tabii dönüşte de yine ben C ile küçük otobüste, diğerleri de diğerinde gittiler. Bizim otobüs çok mola verdi. Neden bilmiyorum. Yani yarım saatte bir mola verdi desem yeridir ve bizim eve dönmemiz, üstümüzdeki ıslak giysilerden kurtulmamız çok uzun sürdü anlayacağınız.

Abant Gölü'ne bir daha kışın gider miyim? Pek sanmıyorum. En azından gidip kalmak gerek ve bu kadar kalabalıkta gitmemek gerek. Buz gibi bir hava olsa da, göl kıyısında yılın ilk karıyla buluşmak yüzleri gülümsetti. Ama o kadar yani.

Onun haricinde, kendimi resmen ıslanıp dönmüş gibi hissediyorum.

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert