29 Aralık 2017 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 9. BÖLÜM


7. bölüm

6. bölüm

5. bölüm

4. bölüm

3. bölüm

2. bölüm

1. bölüm 


Nerede kaldığımızı hatırlıyorsunuz, değil mi? Irmak, Necati peşlerine adam taktığı için, hayatı hala bilmediği gizemlerle dolu olan Atlas'ı terk etmiş, eski sevgilisi Aslı'nın evinde kendini havuza atan Uzay da en olmayacak kişiyle, Selin'le bir ilişkiye başlamaya karar vermişti. O zaman heyecan doruktayken, hemen bölüme geçelim!
 O zaman heyecan doruktayken, hemen bölüme geçelim! Oylarınızı ve satır arası yorumlarınızı bekliyorum!
Bölüm şarkısı: Lana Del Rey - Video Games 
DIŞARIDAKİ KOCAMAN TABELADA yazılı "AÇIK" kelimesinin akıllarda bir şekilde kan tonlarını çağrıştıran kırmızımsı neon ışıkları suratında yanıp sönerken, Atlas Siyah gözlerini camdan ayırmıyordu. Depoya giden orman yolu üzerinde, genellikle uzun yollarda direksiyon sallayan tır ve kamyon şoförlerinin mola verdiği bir kafedeydi. Saat 23.05'i gösteriyordu, Irmak'la parktaki buluşmalarının Necati'nin peşlerine taktığı adamlar tarafından kesildiği günün gecesiydi. Yaklaşık beş dakika önce gelmiş ve bir kahve ısmarlamıştı. Canından bezmiş olduğu her halinden belli olan garson önüne soğuk bir kahve getirdiğinde, Atlas ona şöyle bir bakmış, ama bir şey söylememişti. Bir süre daha oturup gittikçe daha da soğuyan kahvesinden isteksiz yudumlar aldıktan sonra, kapı açıldı ve Necati içeri girdi. Dışarıda felaket bir yağmur vardı.

27 Aralık 2017 Çarşamba

2018'DEN BAZI İSTEKLERİM


Herkese merhaba! 2017'nin yavaş yavaş sonuna gelirken, 2018'de olmasını istediğim bazı şeyleri listeledim. Bunlar kişisel dilekler değil de, daha çok popüler kültüre ve yaşama ait bazı genel istekler. Bakalım onlar neymiş: 

1 - WATTPAD KİTAPLARI ARTIK ÇOK SATMASIN


Kitapçıları ele geçiren, adları Aşk Adası, Aşk Vadisi, Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Keriz Mevsimi, Aşkım Canikom, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Seni Unutamadım, Seni Unutamıyorum, Seni Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Öküz Sevgilim, Üvey Abim, Psikopat Sapığım, Erkekler, Sapık Aşkım, Çekirdeksiz Aşk gibi şeyler olan, sigara içen, acılarla yanıp kavrulan, ölümü düşünen yakışıklı, serseri "kötü çocuk"ların ve onların fiziksel anlamda değil ama duygusal olarak "itip kaktığı" kızların aşk hikayesinden oluşan, edebi dili yerlerde sürünen, 10-20 yaş arasındakilerin yazdığı ve yine onların okuduğu, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu Wattpad kitapları artık lütfen çok satmasın.

2 - BLOGGER'LAR, YOUTUBER'LAR SPONSOR ALDIKLARINI GÖZÜMÜZE SOKMASIN



Blogger'lar, youtuber'lar, instagrammer'lar sponsorlu içeriklerini gözümüze gözümüze sokmasınlar. Baksanız, sayfalarında paylaştıkları her bir fotoğraf reklam. Hal böyle olunca hiçbirini takip edesim gelmiyor. Ayrıca her gün kendi fotoğraflarını da paylaşmasınlar, "bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı ki bu dünya" dercesine. Sonra sokakta görüyorum, o instagram'daki tek derdi plastik kahve bardağını ve telefonu aynı anda düşürmeden tutmak olan hallerinden eser yok. 



3 - TRABZON İÇ ANADOLU'DA KALMASIN



Tamam, belki bundan on yıl öncesinden bahsediyor olsaydık Trabzon'un denize kıyısı olan bir şehir olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirdik. Ama artık Trabzon kenti denizden uzaklaşıyor ve şimdilerdeyse Trabzon'un doğal sahilinden, küçük plajlarından, balıkçı barınaklarından, kumsallarından, plajlarından maalesef eser kalmadı. Deniz doldurula doldurula, denizden uzaklaşan şehir İç Anadolu bölgesine geçecek diye korkuyorum. Ayrıca o ne kalabalık öyle? Şehrin nüfusunun çoktan 1 milyonu geçtiğini düşünüyorum. Artık sokakta yürümek bile çok zor... 



4 - İSTANBUL'UN TRAFİĞİ AZALSIN 



O ne trafiktir öyle? Saatlerimiz yollarda geçiyor. Üstelik herkes çok öfkeli, çok gergin. Sonra tabii neden mutsuzuz? 

5 - UMUTSUZ EV KADINLARI GERİ DÖNSÜN


Söylentiler doğru çıksın ve 2012'de final yapan Desperate Housewives 9. sezonuyla geri dönsün. Olmadı mı, bizdeki uyarlaması olan Umutsuz Ev Kadınları'ndaki Yasemin ve Emel'in sinema filmi çekilsin. Lütfen! 


Siz de benim gibi bunların hangilerini istiyorsunuz? Yeni yıldan böyle genel istekleriniz neler? 


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:




SULTANAHMET’TE YAĞMURLU BİR AKŞAMÜSTÜ



Geçen hafta Sultanahmet'e gittik. Yağmurlu, buz gibi bir gündü... Hatta o kadar soğuk ve yağmurlu ki, Sultanahmet gezisi için pek de iyi bir gün değildi aslında. Ama çok önceden kararlaştırmıştık ve aniden bastıran yağmur yüzünden planımızı değiştiremezdik.

Yağmurlu bir gün... 

Bizans döneminin Hipodrom’u, bugünün Sultanahmet Meydanı olan meydanda tarihe tanıklık ettik. Malum İstanbul çok büyük ve Sultanahmet benim pek yolumun düştüğü bir yer değildi. Buraya tramvayla ulaşmak çok kolay aslında, ben otobüsle geldim. Sultanahmet Meydanı’nın etrafında Dikilitaş, İbrahim Paşa’nın Sarayı (daha önceden At Meydanı Sarayı olarak bilinirmiş), Yerebatan Sarnıcı gibi pek çok önemli mimari yapı var. Ama yağmur yüzünden yanından geçtiğimiz tarihe yeterince bakamıyoruz bile. Almanya’da yapılıp Sultanahmet Meydanı’ndaki yerine monte edilen Alman Çeşmesi de benim oldukça ilgimi çekti. Güneşli bir günde tekrar gelip hepsini detaylıca incelemek istiyorum. 


Yürüyüşümüzün sonlarına doğru Nakkaş Halı dükkanına giriyoruz. Burada bizi bir sürpriz bekliyor. Ama önce en üst kata çıkıp terastan manzaraya bakıyor (yağmur olduğu için fazla oyalanamıyoruz), hemen ardından da en alt kata iniyoruz. 

Nakkaş'ın terasından... 

Sürpriz tam da burada: Dükkanın altında bir sarnıç var! Halıcı dükkanının altındaki bu küçük diyebileceğimiz sarnıç, bir zamanlar su depolamak için kullanılmış. İçinde bulunmak gerçekten tuhaf bir his. Burası bir müze ve sergi mekanı aynı zamanda. Giriş ücretsiz üstelik. Böylesine ilginç bir yerin bilinmemesi ise üzücü.  


Tarihle iç içe... 

Belki bu yazıdan sonra siz de bu sarnıcı keşfetmek isteyebilirsiniz, ne dersiniz? 


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

25 Aralık 2017 Pazartesi

HÜRRİYET SEYAHAT'E MALMÖ'YÜ YAZDIM!


Herkese merhaba! 

Bildiğiniz gibi geçen dönem İsveç'in üçüncü büyük şehri olan Malmö'de Erasmus'taydım. 

Ama bakmayın İsveç'in üçüncü büyük şehri olduğuna, Malmö aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. Kendisi, hakkında en az şey bilineni ama en çok merak edileni. 

İşte dün, Hürriyet Seyahat'te Malmö'yü yazdım! 

Bu, Hürriyet'teki ilk yazım olmuş oldu... 

Okumak isteyenlere duyurulur... 

Gazetede de, internette de var...



Malmö'yü yazdığım yazılarımın blog'umdaki linki: http://kafadergi.blogspot.com.tr/search/label/MALM%C3%96


Hürriyet Seyahat'te yayımlanan yazım:

İSVEÇ'İN ÜÇÜNCÜ BÜYÜĞÜ 

Modern ve klasiğin buluştuğu bir yer Malmö. Stockholm ve Göteborg’dan sonra İsveç’in en büyük üçüncü şehri… Bakmayın İsveç’in üçüncü büyük şehri olduğuna, burası aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. O zaman buyurun, kenti keşfe çıkalım…

Soğuğu hiç sevmememe, kasvetten ve kapalı havalardan nefret etmeme, on derecede bile üşümeme rağmen, dünyanın en soğuk ve en karanlık ülkesi İsveç’te ne işim vardı? Size şu kadarını söyleyeyim: Ne işim yoktu ki! Başlı başına bir sebep olarak, Stieg Larsson’un Millennium Üçlemesi’ni, sonra Camilla Lackberg’in kitaplarını ve diğer polisiye İsveç polisiyelerini gösterebilirim. İsveç, polisiye edebiyat alanında son on yıldır durdurulamaz bir yükselişte. Tabii ki yüksek yaşam kalitesi, temiz havası, temiz çeşme suyu, doğası, bisiklet dostu olması, herkesin İngilizce bilmesi ve konuşması, şık ve nezih kafeler, restoranlar, minimalist İsveç tasarımları ve Instagram’a şenlik ortamlar da, İsveç’e gelmemin diğer sebepleri arasında… Ayrıca Erasmus, İsveç gibi bir kuzey ülkesine gitmek için harika bir fırsat. Ama İsveç çok pahalı bir yer, baştan söyleyeyim.



İstanbul’dan üç saatlik uçuşla Danimarka’nın Kopenhag Havaalanı’na, oradan da iki ülkeyi birbirine bağlayan Öresund Köprüsü’yle yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından İsveç’teki Malmö istasyonunda trenden indiğimde, kendimi İsveçli polisiye yazarı Stieg Larsson’un Ejderha Dövmeli Kız’ındaki karakterlerden biri gibi hissetmeye çoktan başladım. Bir köprüyle ülke değiştirebilmek harika bir şey, bunun bedeliyse 98 Danimarka Kronu (yaklaşık 54 lira).

Ocak ayında Malmö’ye ayak bastığımda hava gerçekten de buz gibi soğuktu ama kar ya da yağmur yoktu. Ülkenin en güneyinde olan Malmö, ılıman bir şehir. Ama kuru bir soğuk ve denizden esen felaket bir rüzgâr var. Bisiklet sürerken çoğu zaman rüzgârdan şikâyetçi olduğumu, bisikletten savrulup denize savrulacakmış gibi hissettiğimi bilirim.



Görmeden dönmeyin

Malmö Devlet Kütüphanesi: Kesinlikle baştan çıkarıcı bir yer. Ömrümde bu kadar muhteşem bir devlet kütüphanesi görmedim. Muazzam büyüklükte. Yerden tavana kadar cam duvarlarıyla kışın en karanlık saatlerinde bile ferah. Masaya oturduğunuzda dışarıdaki kocaman ağaçlar ve göl doğanın içindeymiş hissi uyandırıyor. Aklınıza gelebilecek her dilde kitap var. Türkçe de… Ayrıca kitapların yanı sıra yine çoğu dilde çeşitli gazeteler, dergiler, DVD’ler ve kutu oyunları bulmanız mümkün.


Turning Torso: Dünyanın en karakteristik binalarından bir tanesi. Bu sarmal gökdelen, şehrin hemen her yerinden görülebilen bir simge... Üst katlarda oturanların şahane bir Danimarka manzarası olmalı.

Öresund Köprüsü: İsveç ve Danimarka’yı birbirine bağlayan köprüyü, Bron/Broen dizisi fanları gayet iyi bilir. Ben henüz izlemedim ama dizi Malmö’de çekiliyor.

Malmö Üniversitesi: Üniversite kampüsünün ana binasındaki yine camekân olan kütüphaneye gidip Baltık Denizi’ni ayağınızın altında hissedin.

Science Fiction Bokhandeln: Özellikle bilimkurgu, fantastik ve çizgi roman meraklılarını çıldırtacak çeşitlilikteki ürünleriyle, Malmö’nün açık ara en iyi kitapçısı. 

Ribersborgsstranden: Burası Malmö’nün kilometrelerce uzunluktaki sahil yürüyüş yolu. Upuzun kumsaldaki iskelerlerden birinde kışın çırılçıplak bir şekilde denize girenleri görürseniz sakın şaşırmayın. Çünkü saunadan çıkıp kendini buz gibi denize bırakmak, üstelik bunu çırılçıplak yapmak, İsveç’te bir gelenek... 

Şehrin parkları:
 Pildammsparken, Kungsparken, Folkets Park ve Slottstradgarden… Göller, dereler, ağaçlar, koşanlar huzur verici… 


Malmö Müzesi: Hem müze hem de tarihi bir kale olan bu yapının üst katlarında sizi şömineler ve geyik başlarından oluşan kraliyet odaları bekliyor.


Malmö’de nerede ne yemeli? 

Pronto’da yemek tabağında servis edilen cheesecake’leri... (59 SEK,27 lira)


Malmö’nün en eski ve en şık pastanesi olan Konditori Hollandia’da krema ilaveli elmalı tart ve çilekli pasta (ikisi 104 SEK, yani 48 lira)…


Malmö Saluhall’in içindeki pizzacıda benim önce “o nasıl olur ki”, sonra “of bir daha mı yesem” dediğim, kısacası en orijinal ve en lezzetli şey olan peynirli-limonlu pizzayı (110 SEK, 50 lira)...


Lingonlimpa ekmeğini mutlaka kahvaltılarınızın baş tacı yapın. (Dağ kızılcığı ekmeği. Trabzonlu olmama rağmen ben bile dönerken bavulumda bu ekmeklerden getirdim, düşünün. 6 lira.)


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

22 Aralık 2017 Cuma

BU PAZAR HÜRRİYET SEYAHAT'TEYİM!

Arkadaşlar merhaba!

Bildiğiniz gibi geçen dönem İsveç'in üçüncü büyük şehri olan, ama aslında modern bir kasaba gibi olan, her yere yürüyerek gidilebilen Malmö'de Erasmus'taydım. Ve yaşadıklarımı blogumda sizlerle paylaşıyordum.

İşte bu pazar günü, Hürriyet Seyahat'te Malmö yazım var! 

Bu, Hürriyet'teki ilk yazım olacak... 

Okumak isteyenlere duyurulur...  😄📰

20 Aralık 2017 Çarşamba

MERT'TEN KISA KISA 7 NOT...

Fotoğrafı Kopenhag'daki Nyhavn'da çektim. 

- Gülse Birsel'in Aile Arasında filmine gittim... Öyle çok beklentiyle gitmeyin. Aşırı komik değil. Ama komik. Aslında trajikomik. Eğlenceli ama aynı zamanda hüzünlü. Demet Evgar muhteşem. O ve "saz arkadaşları" filmi tek başına sırtlamış diyebiliriz. Gülse Birsel kendine çok az rol yazmış ilk filminde. Çok iyi bir ekip olmuş, devam filmi ya da dizide görmek isteriz.

- Hande Yener'in son albümünden Faili Meçhul şarkısı... Enerjik bir şarkı.

- Yılın bu zamanları, zencefilli İsveç cookie'leriyle tarçınlı Belçika bisküvileri arasında gidip geliyorum.

- Umutsuz Ev Kadınları bence bu ekranların gördüğü en iyi uyarlama diziydi. Youtube'dan açıp açıp Yasemin ve Emel izliyorum. Bir ara sevdiğim sahneleri blogda yazsam mı? 

- Şu sıralar Lana Del Rey'e taktım. Summertime Sadness, Video Games, High by the Beach, Music to Watch Boys to ve Ultraviolence dinleyip dinleyip duruyorum.

- İki yılda iki kitap daha yazıp bitirdim! Biri Ters Düz'ün devamı. Diğeri başka bir kitap. Umarım 2018'de okuyor olursunuz! 

- İnternet için yazdığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in "yeni yıl özel" bölümü geliyor. Çok uzun bir bölüm olacak gibi, acaba okumaz mısınız diye iki bölüme mi bölsem? Ama ne olursa olsun okursunuz değil mi? Bir de, karakterlerin kafamdaki hallerine benzer bulduğum bazı fotoğrafları paylaşayım mı? Çünkü karakterlerin fotoğraflarını paylaş diye çok fazla soru-istek geliyor. Irmak, Atlas, Uzay, Aslı, Cem? Neye benziyorlar? Ya da hiç paylaşmayayım, hayal ettiğimiz gibi mi kalsınlar? Ne dersiniz? 

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

17 Aralık 2017 Pazar

İKİ YILDA İKİ KİTAP YAZDIM!


Yeni yıla doğru geri sayım başladı artık, değil mi?

Biliyorsunuz, ilk kitabım olan Ters Düz 21 Kasım 2015'te, doğum günümde çıkmıştı. 

Aradan geçen iki yılda iki kitap daha yazıp bitirdim.

Biri Bozbalık Üçlemesi'nin (başından beri üç kitaplık bir seri olarak planladığımı kitapta da yazmıştım, okuyanlar bilir) ikinci kitabı, yani Ters Düz'ün devamı. 

Diğeri başka bir kitap. 

Ayrıca halihazırda yeni kitaplar da yazmaktayım. 

Üstünde çalıştığım başka şeyler de var. :)

Uzun lafın kısası, 2017 de benim için hayli üretken geçti/geçiyor. 

Umarım 2018 yeni kitaplarımı sizlerle buluşturmam için harika bir yıl olur!

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

16 Aralık 2017 Cumartesi

BOZBALIK KÖYÜ'NÜN TERARYUMUNU YAPTIM!


Teraryum modası nereden, nasıl çıktı bilmiyorum, zaten modalar nasıl çıkar bilinmez… Ama hani iyi ki çıkmış mı ne? Teraryum olayını, cam fanusların içindeki minyatür bahçeler şeklinde tanımlayabiliriz. İçlerinde birkaç tane sukulent, kaktüs oluyor, gerisi, kullanacağınız küçük oyuncaklarla, tamamen hayal gücünüze kalmış!

Mecidiyeköy'de, Trump Towers'a çok yakın bir apartman katında yer alan Yoyo Moyo'nun çalışma ofislerine gittiğimde, buranın aynı zamanda bir atölye de olduğunu gördüm. Yoyo Moyo, teraryum fanusları, objeleri, figürleri ve bitkileriyle ilgili satış yapan bir web sitesi aslında (tık tık). Ama kapılarını çalabileceğiniz bir ofisleri de var. Figürleri internetten sipariş vermeden önce dilerseniz kendi gözlerinizle de görebilir, hatta benim gibi, teraryumunu orada bile yapabilirsiniz.




Yoyo Moyo’da çok fazla çeşit var. Bitkiler, fanuslar ve yüzlerce minyatür malzeme… Bir çocuk heyecanıyla çekmeceleri açıp karıştırmaya başladım. O kadar fazla çeşit var ki gerçekten içlerinde kaybolmamak mümkün değil! Seçim kısmı gerçekten çok zordu. Neyle ilgili bir teraryum yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu ve kendimi tamamen çekmecelerde bulduğum malzemelere bıraktım. Beni onlar yönlendirdi. Aslında teraryumları daha önce hep orman-doğa temalarında gördüğüm için öyle bir şey yaparım diye düşünüyordum. Sonra bu fikir, kendi romanımın, Bozbalık Serisi’nin ilk kitabı olan Ters Düz’deki Bozbalık Köyü’nün teraryumunu yapmaya doğru evrildi. Sahi, neden Bozbalık Köyü’nün teraryumunu yapmıyordum ki? Çekmecelerde bulduğum şeyler, beni adeta Bozbalık Köyü’nü yapmaya itiyordu: Küçük bal kabakları, yaban mantarları, tahta çitler, odunlar, kütükler, hatta küçük bir ahır bile! Yani Bozbalık Köyü’nü yaratmam için pek çok malzeme vardı! İşin ilginci, bal kabaklarını şu ana kadar pek kimse kullanmamış ama benim en çok sevdiğim onlar oldu nedense, çünkü tam da işime yarıyorlardı ve konsepte çok uygundular! Bununla beraber, çok güzel görünen sokak lambaları falan da vardı ama konseptimin dışında kaldığı için onları kullanmadım. İnsan figürleri, hayvanlar da vardı ama gerçekliği bozmaması için onlara da hiç girmedim –yoksa çok sayıda çeşit var! O nedenle belli bir konsepte odaklanıp onu yapmanız için bazı figürleri seçmeniz, bazılarını elemeniz gerekiyor. Ben tamamen doğal olmak adına, bir köy atmosferini çağrıştıracak parçalar seçtim.


Özellikle küçük mantarlar ve bal kabaklarına bayıldım!

Kısacası Bozbalık'ı temsili bir köy teraryumu oluşturmak gayet iyi bir fikirdi ve bu konuda artık uzmanlaşmış olan Mehmet Bey’le adeta bir atölye çalışması gibi iki saat boyunca çalıştık. 
Yaparken Mehmet Bey’le sohbet ettik ve onun bu işte gerçekten de uzmanlaştığını öğrendim… Kişiye özel konsept tasarımlar bile yapıyorlarmış. Sordum: “Hiç Harry Potter’lı bir teraryum yaptınız mı?” Henüz yapmamışlar, ama isteyen olursa yapabilirler. Şimdilerde yeni yıl temalı teraryumları web sitelerine koydular, bir bakın derim. Ayrıca Star Wars’lı bir teraryum yapmaya da hazırlanıyorlar. Baya tematik doğum günü pastası yapmak gibi bir şey bu teraryum işi de!


Minyatür tahta tabelaya Bozbalık Köyü yazmak için yeterli alanı bulamayınca, Bozbalık 5 KM diye yazdık. Alan çok küçük olduğu için onu da işin uzmanı yaptı tabii. 

Kendinizi bir minyatür ustası gibi de, bahçıvan gibi de hissedebiliyorsunuz teraryum yaparken… Ve kesinlikle çok keyif alıyorsunuz, çocuk gibi… Aynı zamanda tamamen ona odaklandığınız için dış dünyadan soyutlandığınız bir süreç de oluyor. İki saat boyunca ben de teraryum dışında hiçbir şey düşünmedim mesela.

Dediğim gibi, ben Bozbalık Serisi’nin ilk kitabı Ters Düz’deki Bozbalık Köyü’nün bir kısmını yansıtmaya çalıştım. Üç bitki kullandım, bunlar çeşitli kaktüsler. Ece ve çocukların evini, evin yanındaki ahırı, hatta kitabın en heyecanlı sahnelerinden birinin yaşandığı dereyi bile yaptık! (okumayanlar için bu sahnenin ne kadar kritik olduğunun spoiler’ını vermeyeyim) Kayık ve tek parçalık küçük bir iskele bile yerleştirdim.



Şimdilerde teraryumum, odamın en güzel köşesinde duruyor. Bakmaya doyamıyorum, çünkü baktıkça bana Ters Düz’ü, Bozbalık Serisi’ni, Bozbalık Köyü’nü hatırlatıyor. İyi ki onun teraryumunu yapmışım. Biliyorsunuz, gerçekte Bozbalık diye bir yer yok, ama hayallerimizde var. Bir hayalin teraryumunu yapmaya kimin itirazı olabilir ki?

Peki siz daha önce hiç teraryum yaptınız ya da satın aldınız mı? Yoksa teraryum olayını ilk kez bu yazıda mı duydunuz? Yorumlarınızı bekliyorum!

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

13 Aralık 2017 Çarşamba

ABANT GÖLÜ'NDE BAKIN BAŞIMA NELER GELDİ!

Pazar günü Abant Gölü'ne, Hamsi Festivali'ne gittim. İstanbul'dan o kadar saat yol gidip orada çok az vakit geçirebilmiş olsam da, eğlenceliydi (sanırım). Instagram'da takip edenleriniz görmüştür, o gün çok şey yapmış olmama rağmen story'e bile hiçbir şey koymaya vakit bulamadım ve bu hiç hayra alamet değildi… Çünkü bakın başıma neler geldi.


HAMSİ SORUNSALI

Başka üniversitede okuyan arkadaşım A, "Bizim okul pazar günü Abant'a gezi düzenliyor, Hamsi Festivali varmış, gelmek ister misin?" diye sorduğunda, ilk olarak hamsiyle Abant arasında bir bağlantı kurmaya çalıştım. Hani Trabzon veya Rize'de olsa anlarım da, Abant ne alaka? Sonra araştırınca öğrendim ki, Trabzonluların düzenlediği bir şenlikmiş bu ve son beş-altı yıldır da yapılıyormuş. "Hemen gidelim" dedim. A da bana hararetli hararetli okuldan, bu etkinliği düzenleyen kulüpten öğrendiklerini anlatıyordu: "Beş ton hamsi getireceklermiş! Sınırsız hamsili ekmek! Yani bu sınırsız hamsili ekmek kaçmaz!" Dedim "Dur sakin ol, hamsiyi onlar getirmeyecek, onu zaten bu şenliği düzenleyen belediye falan ayarlıyor. Ayrıca sınırsız hamsi olduğu da yok. O kalabalık içinde sıra bize gelirse yeriz, tamam". A yine inanmıyor, "Yok yok bizim okul hamsi getirecek" diyor heyecanla. Hamsiyi okul mu getirecek yoksa orada zaten belediye mi dağıtacak belirsizliği içinde beklemeye başladık.


SON DAKİKA SÜRPRİZİ

Böylece pazar günü gelip çattı. İstanbul-Abant yolu 4-5 saat sürdüğü için (aslında çok uzun ya, yani öyle aynı gün gidip dönmek için pek de uygun değil ama maalesef biz tam olarak bunu yaptık) pazar sabahı 7 gibi onların okulunun önünde olmamız gerekiyordu. Ben zaten erkenciyimdir bilirsiniz, o gün daha da erken, 5'te kalktım, o da 6'da kalktı ve birlikte buluşup metrobüse gittik. Ama metrobüs durağında beni bir sürpriz bekliyordu: Diğer arkadaşlarımız B ve C. Onlar da başka okullardan. A'yla ben onlara da gelin demiştik ama onların işi falan vardı, gelemeyiz demişlerdi. Meğer öyle değilmiş. A, B ve C birleşip benim arkamdan iş çevirmiş. "Sürpriz!" dediler. Eh, hem şaşırdım, hem kızdım, hem sevindim, ne yalan söyleyeyim. Tabii baştan söyleseler daha iyi olurdu. Ama hep birlikte gideceğimiz için sonuç olarak sevindim.


SİNİRLER GERİLİYOR

A'nın okulunun önüne gittiğimizde, üç-dört otobüs olduğunu gördük. Normalde 7'de hareket etmemiz gerekiyordu, ama bilirsiniz, bu tip organizasyonlarda saatlerle ilgili istisnasız HER ZAMAN aksamalar ve gecikmeler olur. O nedenle hareket saatimiz 7.40'ı falan buldu. Ama daha da vahimi şuydu: Bizi küçük otobüse ve sonradan ekleme yapılan dar koltuklara vermişlerdi. Neyse ki yan yana oturacaktık. Ben A ile, B de C ile oturacaktık, sohbet muhabbet derken bunların hiç önemi kalmayacaktı. Otobüs dolmaya başlarken bunların üçü dışarı çıktılar, sonra baktım börekçiye girip çay içmeye başladılar. Otobüs motoru çalıştırdı, onlarınsa hala neşeyle, keyifle, rahat rahat, sallana sallana çay içtiklerini gördükçe ben sinir oldum. Arıyorum, telefonlarını görmüyorlar. Yerimden de kalkamıyorum kapacaklar diye. Çünkü zaten B ile C'nin yerine iki kişi gelip oturdu. Dedim orada arkadaşlarım oturuyor, hiç umursamadılar, çünkü cidden başka yer yoktu. En sonunda dayanamadım ve gittim börekçiye hızla daldım: "YAHU GELSENİZE OTOBÜS GİDİYOR! HADİ HEMEN PARANIZI ÖDEYİP GELİN! YERİNİZ KALMADI!" Börekçi bile korkarak baktı bana. Daha gün aydınlanmamış, hava karanlık (saat 8.30'da mı aydınlanır hava ya?).

Bunlar tabii panikle koşa koşa geldiler. Daha doğrusu C geldi, A ile B tuvalete gittiler. Rahatlıkları hala devam ediyor yani! Normalde önümüzde oturması gereken C, tek boş yer olan benim yanıma oturdu, A ile B de geldiklerinde yerlerine oturanlara bir şey demediler, aslında demek istemediler, çünkü başından beri arkadaki büyük otobüse binmek istiyorlardı. Ve ona bindiler! Böylece otobüs çalıştı ve ben kendimi 4-5 saatlik Abant yolunda, C ile giderken buldum! 

Tabii ki bu son dakika ihanetinin acısını A'dan çıkartacaktım. 

Yazının buraya kadar olan kısmını bir girizgah, bir intro, bir jenerik, bir özet olarak düşünün. Asıl burdan sonra başlıyor.

KARLI ABANT GÖLÜ'NE VARDIK... NİHAYET!



Otobüsler İstanbul'dan saat 7.40 gibi hareket etti ve 12.30-13 gibi Abant'a vardık. Otobüstekiler bizim okulumuzdan olmadığı için kimseyi tanımıyorduk ama C ile sohbet ede ede geldik o daracık koltuklarda. Bolu'ya vardığımızda yol kenarlarında birikmiş karları görmeye başladık, Abant'a çıktığımızdaysa karlar iyice arttı. Yani kar yağmıyordu ama belli ki biz gelmeden yağmıştı çünkü her yer bembeyazdı. Aslında çamurlu bir kardı bu. Yani yeni yağmadığı belliydi. A ile C bizden önce varmışlardı, ilk başta onlarla hiç haberleşmedik. Kendimiz biraz gölün etrafında dolaştık, fotoğraf çekildik. Göl gerçekten çok büyük. Gölün etrafındaki yürüyüş yolu çok uzun. Biz %20'sini ancak yürüyebildik. Çok sert rüzgar esiyordu ve ara ara yağmur/kar yağmaya başlamıştı. Ah nereden bileyim o ilk gittiğimizde gördüğümüz 5-10 dakika harici gölü bir daha görmeyeceğimi! İyi ki de o fotoğrafları çekilmişiz yani! 

İKİ SAAT HAMSİLİ EKMEK KUYRUĞUNDA BEKLENİR Mİ? 



B ile C'yi arıyoruz, "Neredesiniz?" diyoruz. "Gölün kenarındayız" diyorlar. Yahu her yer göl! Neyse buluştuk. Şenliğe gelen çoğu okul/kulüp bir dam-çardak altında kendi hamsisini yapıyor, bizim A'nın okulunda tık yok! Telefonla öğrenci kulübünü arıyor çaresizce, açmıyorlar, meşgul çalıyor. "Dedim ben sana," dedim. "Onların sınırsız hamsi dediği burada belediyenin dağıttığı hamsiydi." Bu arada yağmur-kar iyice şiddetli yağmaya, rüzgar daha sert esmeye başladı. Benim ellerim çoktan heykel gibi donmuştu. Arkadaşlarım sıraya girelim deyince mecbur girdim ben de ve hiç abartmıyorum, o yağmurun-karın altında, o soğukta 1,5-2 saat hamsili ekmek kuyruğu bekledik! O kadar kalabalıktı ki, sıranın başı sonu görünmüyordu. Sıra nihayet bize geldiğinde çoktan sırılsıklam olmuş ve donmuştuk. (Kaldı ki ben geçen dönem İsveç'e giderken aldıklarımı; o ultra pahalı ama su-rüzgar geçirmeyen montu, tank gibi North Face botumu ve su geçirmeyen pantolonumu giymiştim. Ona rağmen o kadar saat yağmurun karın altında durunca ben bile ıslandıysam diğerleri ne yapsın siz düşününün? Arkadaşım en son tişörtünü sıkıp bir kova dolusu su çıkartıyordu.) Cidden -2 derece falandı. Verdikleri "hamsili ekmek"se şöyle: Koca bir ekmek somunu içinde, iki hamsicik. 

Yani başından beri tahmin ettiğim üzere, o sırada boşu boşuna bekledik. Sonuçtan A, B ve C de memnun olmadılar. Bu büyük bir vakit kaybıydı. Ama öte yandan, Hamsi Festivali'ne gelip sıraya girmeden dönmemiş olduk.

TAM SICAK VE KURU BİR YER BULDUK DERKEN...


Neyse, saat 15.40 falan olmuştu. Servisler de 17'de alacaktı bizi tekrar. Kuyrukta saatlerce beklemekten ıslanmış, yorulmuş ve acayip üşümüştük. Daha gölün etrafında bile gezememiştik ama artık bir şey yapacak halimiz yoktu. Hava çok keskin soğuktu. Abant Gölü'nde pek fazla mekan yok girip oturabileceğiniz. Olanlar da hep restoran şeklinde, yani kafe gibi bir yer yok. Biz de bir restorana girdik ama hava kötü olduğu için çok doluydu. Girip göl manzaralı bir masaya oturduğumuzda saat 15.50'ydi. Tam sıcak çikolatamızı sipariş vereceğiz, o sırada A servisleri aradı, 4'te toparlanmaya başlıyoruz lafını duyunca, oturduğumuz gibi fırladık!

Evet, böylece 4-5 saati yol gelip 4-5 saat yol döndüğümüz, 8 saatini yolda geçirdiğimiz Abant'ta, 2'si hamsi kuyruğunda 3 saatçik kalıp geri dönmüş olduk. Evet. Yani. Hıhı. Evet. 

Tabii dönüşte de yine ben C ile küçük otobüste, diğerleri de diğerinde gittiler. Bizim otobüs çok mola verdi. Neden bilmiyorum. Yani yarım saatte bir mola verdi desem yeridir ve bizim eve dönmemiz, üstümüzdeki ıslak giysilerden kurtulmamız çok uzun sürdü anlayacağınız.

Abant Gölü'ne bir daha kışın gider miyim? Pek sanmıyorum. En azından gidip kalmak gerek ve bu kadar kalabalıkta gitmemek gerek. Buz gibi bir hava olsa da, göl kıyısında yılın ilk karıyla buluşmak yüzleri gülümsetti. Ama o kadar yani.

Onun haricinde, kendimi resmen ıslanıp dönmüş gibi hissediyorum.

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

11 Aralık 2017 Pazartesi

...VE MÜREKKEP DÖKÜLÜYOR!

...ve mürekkep dökülüyor! Şimdiye dek sekiz bölümünü yayımladığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim, önümüzdeki bölümlerde bombaları ardı ardına patlatacak. Irmak ve Atlas'ı, bir daha hiçbir şeyin asla eskisi gibi olmayacağı kritik gelişmeler bekliyor.




Mürekkep Kokunu İçime Çektim başından beri kemik bir okur kitlesi edindi, öncelikle bunun için çok teşekkürler. Yazmayı çok sevdiğim için bazı bölümler uzun olsa da (altı bin kelime) okudunuz. Irmak, Atlas, Aslı, Cem, Uzay, Selin ve Necati kendi içlerinde zaman zaman iyi, zaman zaman kötü oldular. Irmak'ın Cem'le birlikteyken Atlas'la görüşmeye başlaması tartışmalara yol açtı ve şu anda ne yapacağı merak konusu. Öte yandan, benim bile hiç beklemediğim bir şekilde Uzay çok fazla sevildi ve sahiplenildi. Cem'e gıcık olundu, Aslı'ya sebepsizce kızıldı, Selin'e nereden çıktı denildi... Ama asıl soru, Atlas'ın sırlarıydı, gizemiydi. Atlas Siyah'ı, Atlas Siyah yapan şeyler neydi, gizemli geçmişinde neler saklıydı? Ve bunu bir gün öğrenecek miydik? 

İyi haber: Öğreneceğiz. Üstelik o gün çok yakın. İlk bölümden itibaren karşımıza çıkan pek çok soru işareti, önümüzdeki bölümlerde tek tek cevaplanmaya başlayacak. Böylece hemen yeni soru işaretleri eklenecek. Neler olacağını merak ediyorsanız, sürprizleri açık etmeden şu kadarını söyleyebilirim: Atlas-Irmak-Cem arasındaki aşk üçgeni akıllara durgunluk verecek bir gelişmeye sahne olacak, Aslı’nın en yakın arkadaşı Irmak’tan bir anda uzaklaşmasıyla ilgili gerçek açığa çıkacak ve Atlas’ın ilk bölümden beri sakladığı büyük sır okurların bilgisine sunulacak. 

Şimdi bu hafta bir bölüm ve sonra "yeni yıl özel" bölümü yaımlayacağım ama asıl olay bölüm ondan sonraki bölüm olacak. Bu iki bölümü 2017'de yayımlayıp o bölümü 2018'in ilk günlerine mi bırakayım? Çünkü "yeni yıl özel" bölümü arada kaynamasın. Yoksa üçünü de 2017'de peş peşe mi yayımlayayım?

Bilemedim ben, siz ne dersiniz? Nasıl istersiniz? 

Bana ulaşmak için sosyal medya hesaplarım:

8 Aralık 2017 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 8. BÖLÜM


7. bölüm

6. bölüm

5. bölüm

4. bölüm


3. bölüm


2. bölüm


1. bölüm 



Bölüm şarkısı: Ella Fitzgerald & Joe Pass - Love for Sale 
IRMAK MASADAN NASIL fırladığını bilmiyordu. Öyle bir hızla ayağa kalkmıştı ki, kahve bardaklarından biri yere düşüp döküldü. Merdivenleri inerken Selin'in "Beni de bekle!" diye bağırdığını duydu. Ona hiç cevap vermedi ama kampüsün ana kapısına doğru koşarken hala peşinden geldiğini görünce, "Benimle gelme!" dedi.
"Geleceğim," dedi Selin kararlı bir ses tonuyla.
Irmak onun meraktan mı yoksa gerçekten yardım etmek için mi peşine takıldığını bilmiyordu ama onunla savaşacak zamanı yoktu. Okulun kapısının önünde hazır bekleyen taksilerden birine elini sallayıp Selin'le birlikte bindi. Şoföre Aslı'nın ev adresini verdi. Neyse ki çok uzak sayılmazdı.
Taksi Aslı'nın ailesiyle birlikte oturduğu müstakil evin kapısının önünde durduğunda, Irmak para üstünü bile beklemeden dışarı fırladı. Para üstünü onun yerine alan Selin'le evin bahçesine girdiklerinde, Uzay'ın havuz başındaki şezlonglardan birine oturmuş ağlıyor olduğunu gördüler. Aslı'ysa ortalıkta yoktu. Irmak kardeşini o halde görünce hemen yanına koşup ona sarıldı ve o an kıyafetlerinin ıslak olduğunu fark etti. Saçlarından sular damlıyordu. Selin de meraklı gözleriyle eve ve bahçeye bakıyor, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.
"Uzay havuza mı düştün?" dedi Irmak neredeyse öfkeyle. Sanki neler olduğu bir an için önemini kaybetmiş ve tek sorun, Uzay'ın havuza düşüp üstünü başını mahvetmesiymiş gibi söylemişti bunu.
"Kardeşin bu çocuk mu?" diye mırıldandı Selin.
Tam o sırada evin verandasından elinde kalın bir battaniye ve havluyla Aslı'nın geldiğini gördüler ve hem Irmak hem de Selin başlarını o yöne çevirdiler. Daha önce hiç olmadığı kadar endişeli görünen Aslı battaniyeyi hemen Uzay'ın omuzlarına atıp havluyu da şezlonga koydu.
"Aslı neler oluyor?" dedi Irmak hiddetle.
"Irmak..." dedi Aslı.
"Biri bana burada neler olduğunu açıklayacak mı?" Irmak bir Uzay'a bir Aslı'ya bakıp öfkeyle bağırmıştı.
"Uzay havuza atladı ve..." dedi Aslı. "Suyun dibinde nefesini tutup kendini öldürecekti!"
"NE?" Irmak şoktaydı. "Uzay bu doğru mu?"
Uzay onlara bakmıyordu. Başı önünde, daha da hızlı ağlamaya başlamıştı. Herhalde şimdi tepesinde birbirinden güzel üç kız dikilirken ağlamak, içine düştüğü acınası durumu daha da belirginleştiriyor, onu daha da rencide ediyordu.
"Oğlum senin sorunun ne?" dedi Irmak, Uzay'ı yakasından tutup gözlerine bakması için başını kaldırarak. Aslı'yı kastederek, "Bu kız için değer mi?" diye sordu. Aslı buna bir karşılık vermemişti. Birkaç adım daha geride duran Selin ise her olan biteni, her söyleneni dikkatle gözlemliyordu.
"Ne zaman oldu bu?" dedi Irmak, Aslı'ya dönerek. "Beni aradıktan sonra mı?"
"Seni aradığımda Uzay kendini havuza atmıştı ve ben de bir anda paniğe kapılıp aradım işte... Ama sonra tamam, dedim, havuzdan çık her şeyi konuşacağız."
"Konuş o zaman! Seni dinliyorum!" dedi Uzay, ağlamayı kesip.
Aslı sessiz kaldı.
"Hiçbir şeyin düzeleceği yok değil mi?" Uzay battaniyeyi ve havluyu yere atıp ayağa kalktı ve evin dış kapısına doğru yürümeye başladı.
"Nereye gidiyor bu halde?" diye araya girdi Selin, Irmak'a dönerek. "Üşütüp hasta olacak."
Irmak bir Uzay'a bir Aslı'ya baktı. Ne yapacağına karar verememiş gibiydi.
"Babamlar evde yok ama şömineyi yakmamı ister misin?" dedi Aslı. Yapabileceği en iyi şeyi yapmak istiyordu. Bu durumdan en çok rahatsız olan oydu hiç şüphesiz.
Irmak ona dönüp "Senden bir şey istediğim yok, hayatımızı daha fazla zorlaştırma yeter," dedi hırsla ve Uzay'ın peşinden koşmaya başladı. "Uzay, bekle!"
İkisi de gözden kaybolunca Selin, Aslı'yla havuz başında yalnız kalakaldı. Elini uzatarak, "Memnun oldum, ben Selin," dedi gülümseyerek. Aslı şaşkınlıkla elini uzattı. Sonra Selin hemen Irmak'la Uzay'ın peşinden koşturmaya başladı. "Beni de bekleyin!"
  ---***---    
"BENİ KIZ YURDUNA mı getirdin Irmak?" 
Irmak taksinin ön koltuğunda, Uzay ve Selin de arkada oturmuşlardı. Taksici Irmak'ın yurdunun önünde durduğunda, Uzay'ı arabadan indirdiler ve "En yakın burasıydı, hem bu halde eve gitmeyi mi tercih ederdin?" dedi Irmak.
Böylece onu gizlice odaya çıkarttılar. Uzay birkaç kez hapşırdı ve Irmak "Hasta olursan seni öldürürüm," dedi, böylece Uzay omuzlarını düşürüp kendini ablasının yönlendirmelerine bıraktı. Irmak Uzay'ı yatağa oturtup üstündeki gömleği ve pantolonunu çıkarmaya, onu soymaya başladı. Selin de bir köşede durmuş yan gözle giderek daha da çıplak kalan Uzay'ı izliyordu. Irmak iç çamaşırları hariç üstündeki her şeyi çıkarttı ve onu ortak kullanım alanındaki duşakabinlere götürüp suyun altına soktu.
"Şimdi sıcak suyla iyice yıkan," dedi. Tekrar odaya döndüğünde Selin hala ayaktaydı. Irmak onu ancak o zaman fark etmiş gibiydi. "Sen hala burada mısın?"
"Irmak... Neler oluyor? Uzay senin kardeşin, bunu anladım. Ama Aslı'yla arasında ne tür bir problem vardı, hiçbir şey anlamadım?"
Irmak bir an için onu defetmeyi düşündükten sonra vazgeçip, "Ah... Pekala," diyerek teslim oldu. "Nasıl olsa benimle ilgili daha kötü şeyleri de biliyorsun. O nedenle bilmediğin ufak tefek ayrıntıları sana anlatmamda sanırım bir sakınca yok. Aslı, Uzay'ın eski sevgilisi. Benim de eski en yakın arkadaşım. Sonra birden kendini geri çekti ve aramızdaki her şeyi bitirdi. Sebebini sorma, ben de bilmiyorum."
"Ve sen de bu yüzden ona, hayatımızı daha fazla zorlaştırma yeter, dedin yani, öyle mi? Zor bir durum gibi görünüyor."
O an gerçekten de yardım etmeye çalışıyormuş gibi göründü Irmak'ın gözüne.
"Evet ama şimdi daha önemli sorunlarımız var, değil mi Selincim? Kız yurduma erkek kardeşimi soktuk ve giysileri de sırılsıklam ıslak. Ona ne giydireceğiz?"
"Aslına bakarsan... ben eski erkek arkadaşımın giysilerinden bir şeyler verebilirim?"
"Yapma ya," dedi Selin'in kendisiyle dalga geçtiğini düşünen Irmak. "Onları çantanda mı taşıyorsun?"
"Hayır. Belki çok şaşıracaksın ama ben de bu yurtta kalıyorum Irmak. Odam iki kat aşağıda. Senin Atlas'la buluşmaya gittiğini başka nasıl öğrendiğimi sanıyorsun?"
  -*-   
Böylece Irmak duşakabinin önünde banyoya başka kızların girmemesi için nöbet tuttu ve Selin de iki kat aşağıdaki odasından, eski erkek arkadaşına ait olduğunu söyledi giysileri getirdi. Bunlar bir oduncu gömleği, kalın bir kazak ve yeşil bir pantolondu.
"Eski erkek arkadaşın kovboy falan mıydı?" dedi Irmak.
"Ah, çok tatlı, vintage bir çocuktu," dedi Selin, onu özlemiş gibi.
"Uzay bunları giymez."
"İyi, keyfi bilir. O zaman senin pembe tavşanlı pijamalarını falan giysin."
Uzay duştan çıkınca Irmak onu bir havluya sarıp çabucak odaya getirdi ve tekrar yatağın üstüne oturttu. Uzay iki kıza bakarak, "Arkanızı dönerseniz giyinebilirim?" dedi sert bir dille. Hapşırıp duruyordu.
Irmak Selin'i de alıp odadan çıktı. İki dakika sonra içeri girdiklerinde Uzay'ın ateşi çıkmış gibiydi, onu yatağa yatırdı ve ardından çekmecelerini yoklamaya başladı. "Ihlamurum bitmiş. Tamam, ben şimdi şu sütü ısıtmaları için aşağıya kantine iniyorum. Bal ve tarçın da koyup içeceksin. Yoksa çok fena hasta olursun Uzay."
Uzay yorganın altından istemeyerek başını salladı.
"Tamam, tamam sen git," dedi Selin, olayların kontrolünü ele almış gibi. "Ben ona burada göz kulak olurum."
Irmak Selin'in her şeyin bu kadar içinde olmasının iyi bir fikir olduğundan pek emin değildi, ama başını sallayıp odadan çıktı.
    -*-     
On dakika sonra odaya dönen Irmak, Selin'le Uzay'ı yatağın üstünde gayet samimi bir şekilde oturuyorlarken buldu. Uzay şimdi hiç de hasta gibi görünmüyordu, üstelik yüzüne tekrar renk gelmiş gibiydi. Irmak kasıtlı olarak yüksek sesle öksürerek içeri girdi.
"Tamam. İşte ballı sütün geldi. Selincim, her şey için teşekkürler. Sen artık gidebilirsin."
Selin itiraz edecekmiş gibi baktı ona. Bir şey demesine fırsat kalmadan, "Irmak ne güzel oturuyoruz işte," dedi Uzay.
"Saat gecenin ikisi oldu. Başım çatlıyor. Yatıp uyuyacağız Uzay," dedi Irmak kesin bir dille. Selin ve Uzay umutsuzlukla birbirlerine baktılar. Selin gittikten sonra Irmak Uzay'ı kolundan tutup "Eğer aklımdan geçen şeyi yaparsan," dedi. "Seni Aslı'nın havuzunda kendim boğarım. Anladın mı?"
Uzay buna anlam veremeyen bir ifadeyle ablasına bakarak, "Bana kendime yeni bir kız arkadaş bulmamı söyleyen sendin," dedi. "Sanırım onu buldum."
   ---***---      
YATAĞINI UZAY'A VEREN Irmak, pencerenin önündeki okuma koltuğunda iki büklüm uyumak zorunda kalmıştı. Zaten pek uyuyamadı. Saat iki buçuk gibi yatmasına rağmen altıda, yan odadaki kızın alarmının çalmasıyla uyandı. İşin can sıkıcı yanı, kızın alarmı üç saat daha çalmaya devam etti ve kattaki herkesi uyandırdı, o hariç. Şu yurdun duvarları gerçekten kağıt kadar inceydi ve bu sinir bozucuydu. Irmak saat yedi gibi aşağıya inip Uzay'ın ıslak giysilerini çamaşırhaneye bıraktı. Çamaşırhanede çalışan kadın giysilere fare görmüş gibi bakınca Irmak, "Şey... Tiyatro kostümlerim," dedi. Tekrar odaya çıkarken annesi aradı. 
"Irmak! Kahvaltı için Uzay'a seslendim ama galiba bana haber vermeden evden çıkmış, acaba haberin var mı?"
"Anne. Merak etme, Uzay burada, benim yanımda. Ayrıca evden çıkmadı, çünkü dün gece eve hiç gelmedi." Uzay hala uyuyordu, uyanmaya da niyeti yok gibiydi.
"Ne? Sen ciddi misin?"
"Evet. Bundan haberin olmaması çok ilginç. Çocuklarınla bu kadar ilgilenmen gözlerimi yaşartıyor gerçekten." 
"Ben tüm gece salondaydım. Uzay'ı içeride odasında zannediyordum. Irmak... Onun nesi var?"
"Emin ol onun nesi varsa, aynısının on katı bende var," diyen Irmak telefonu kapattı. Cem'den sayısız mesaj gelmişti ama hiçbirini okumadı. Bir süre sonra Atlas'a mesaj attı.
"Her zamanki parkta buluşabilir miyiz?" 
Cevap olumluydu.
    ---***---       
IRMAK PARKA GİTTİĞİNDE Atlas'ın çoktan gelmiş, her zamanki banklarında oturuyor olduğunu gördü. Uçları çamurlanmış kahverengi botları ve paçasının arasından görünen koyu mavi çoraplarıyla, orada oturmuş onu bekliyordu. Irmak birden, onun gerçekten de başka bir gezegenden geldiğine inanır gibi oldu. Atlas her şeyiyle, her haliyle mükemmeldi.
"Yürüme geldim de," dedi Irmak, biraz geç kaldığı için.
"Önemli değil," dedi Atlas, onu karşılamak üzere ayağa kalkarak. Yanak yanağa öpüşüp sarıldılar. Irmak onun mürekkep, çay ve çörek kokan kokusunu doya doya içine çekmek istedi. Nihayet yanına oturduğunda, "Vanilyalı çörek?" diye sordu Atlas, yanındaki kese kağıdını göstererek.
Kahvaltı yapmaya vakit bulamamış olan Irmak minnetle başını salladı ve sonbahar yaprakları esen rüzgarla oradan oraya taşınıp parkın çimleri üstünde yer değiştirirken, bu manzaraya bakıp sessizce çöreklerini yediler.
"Ee, ne var ne yok?" dedi Atlas, ağzındaki kırıntıları silerken.
Irmak ona geçen sefer en yakın arkadaşının ondan aniden uzaklaştığından bahsetmişti. Ama Atlas ona hala kendi sırlarıyla, Atlas Kitabı'yla ilgili hiçbir şey anlatmamıştı. Bu yüzden Irmak da ona Cem'den, Selin'den bahsetmedi.
"İyilik," dedi o yüzden. "Neden hiç aramıyorsun Atlas? Ben buraya çağırmasaydım senden bir ses çıkacağı yok gibiydi."
"Irmak... Necati nefes aldırmıyor. Yoksa ben hep seni düşünüyorum."
Sözleri gerçekten inandırıcıydı ve öyle olmasaydı bile Irmak, Atlas'ın onu düşündüğünü biliyordu. Gülümsedi. Şimdi aralarında kendiliğinden duygusal bir şeyler gelişiyordu ve eğer parkta olmasalardı, Irmak öpüşeceklerinden emindi. Belki yine öpüşeceklerdi, ama o an adeta esen rüzgarla birlikte, tepelerinde iki adam beliriverdi. 
"Naber güzellik?" diye laf attı biri Irmak'a.
Atlas hemen ayağa kalkıp "Basın gidin, belanızı aramayın!" dedi.
Adamlar, onun verdiği tepkiden memnun olmuş gibi sırıtmaya başladılar. Biri, "Dilin yok mu senin fıstık?" dedi sus pus duran Irmak'a ve ona doğru bir adım attı. "O zaman biz seni çözeriz."
Bunun üzerine Atlas bir an bile düşünmeden öne atılıp adamı yakaladı ve kafasını dirseğinin arasına sıkıştırdı. Onu bırakmadan diğerine bir tekme savurdu ve adam yere düştü.
"Şimdi gidiyor musunuz yoksa o maymun suratlarınızı daha da tanınmaz hale mi getireyim?" Bunu söylerken bir yandan da adamın boynunu sıkmaya devam ediyordu.
Irmak ağzı kocaman açılmış Atlas'a bakıyordu. Korku, şaşkınlık, hayranlık... ne hissedeceğini bilemiyordu. Bu iki pis, aşağılık adamla savaşan Atlas o acıları yaşayan, o melankolik yazar Atlas mıydı? Atlas etrafına göz atınca uzaktaki birkaç insanın ona baktığını fark etti, umurunda bile değildi! Ama bakışları Irmak'la kesişince utanmış gibi kaldı.
Adam güçlükle "Abi elini ayağını öpeyim bırak. Necati abi yolladı bizi," dedi.
Atlas o an şaşkınlıkla adamı bıraktı, "bırak" dediğinden değil, Necati'nin adını duyduğu için. Adamlar olabildiğince hızla koşarak uzaklaştılar.
"Bu da ne demek oluyor şimdi Atlas?" dedi Irmak hırsla. Atlas'a kendisini koruduğu için teşekkür edecek değildi; tüm bunlar başına onun yüzünden geliyordu çünkü. "Necati benim için adam mı yolluyor? Bu nasıl bir şey ya?" Şu an içine düştüğü durumu aklı almıyordu. "Bir daha parkta buluşmayalım." Banktaki çantasını alıp gitmeye hazırlandı.
"Irmak bekle!" dedi Atlas. "İstersen bana gidelim. Ya da başka bir yere."
"Hiç sanmıyorum..."
"Ne oldu birden?" dedi Atlas, onu omuzlarından tutarak gözlerine bakması için zorlayarak.
"Atlas... Sana tehlikede miyim diye sormuştum. Sense pek ciddiye almamıştın ama bak, Necati peşine adam takıyor. Belli ki benimle buluşmanı istemiyor." Duraksadı. "Benden gizlediğin bir sürü şey var. Ben böyle bilinmezlerle dolu bir ilişkiye başlamak istemiyorum. Yani eğer senin içinde olduğun işler beni de etkileyecekse, bu ilişki başlamadan bitsin." Ah... Bunu ona söylediğine inanamıyordu.
Atlas başını iki yana salladı. "Necati... Neden böyle bir şey yaptı inan bilmiyorum. Onunla konuşacağım."
"Konuşunca beni ararsın," dedi Irmak ve kendini onun elinden kurtarıp parkın çıkışına doğru hızla yürümeye başladı. Attığı her adımda, gözyaşları da artarak akıyordu.
8. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
Bana ulaşmak için sosyal medya hesaplarım: