11 Aralık 2017 Pazartesi

...VE MÜREKKEP DÖKÜLÜYOR!

...ve mürekkep dökülüyor! Şimdiye dek sekiz bölümünü yayımladığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim, önümüzdeki bölümlerde bombaları ardı ardına patlatacak. Irmak ve Atlas'ı, bir daha hiçbir şeyin asla eskisi gibi olmayacağı kritik gelişmeler bekliyor.




Mürekkep Kokunu İçime Çektim başından beri kemik bir okur kitlesi edindi, öncelikle bunun için çok teşekkürler. Yazmayı çok sevdiğim için bazı bölümler uzun olsa da (altı bin kelime) okudunuz. Irmak, Atlas, Aslı, Cem, Uzay, Selin ve Necati kendi içlerinde zaman zaman iyi, zaman zaman kötü oldular. Irmak'ın Cem'le birlikteyken Atlas'la görüşmeye başlaması tartışmalara yol açtı ve şu anda ne yapacağı merak konusu. Öte yandan, benim bile hiç beklemediğim bir şekilde Uzay çok fazla sevildi ve sahiplenildi. Cem'e gıcık olundu, Aslı'ya sebepsizce kızıldı, Selin'e nereden çıktı denildi... Ama asıl soru, Atlas'ın sırlarıydı, gizemiydi. Atlas Siyah'ı, Atlas Siyah yapan şeyler neydi, gizemli geçmişinde neler saklıydı? Ve bunu bir gün öğrenecek miydik? 

İyi haber: Öğreneceğiz. Üstelik o gün çok yakın. İlk bölümden itibaren karşımıza çıkan pek çok soru işareti, önümüzdeki bölümlerde tek tek cevaplanmaya başlayacak. Böylece hemen yeni soru işaretleri eklenecek. Neler olacağını merak ediyorsanız, sürprizleri açık etmeden şu kadarını söyleyebilirim: Atlas-Irmak-Cem arasındaki aşk üçgeni akıllara durgunluk verecek bir gelişmeye sahne olacak, Aslı’nın en yakın arkadaşı Irmak’tan bir anda uzaklaşmasıyla ilgili gerçek açığa çıkacak ve Atlas’ın ilk bölümden beri sakladığı büyük sır okurların bilgisine sunulacak. 

Şimdi bu hafta bir bölüm ve sonra "yeni yıl özel" bölümü yaımlayacağım ama asıl olay bölüm ondan sonraki bölüm olacak. Bu iki bölümü 2017'de yayımlayıp o bölümü 2018'in ilk günlerine mi bırakayım? Çünkü "yeni yıl özel" bölümü arada kaynamasın. Yoksa üçünü de 2017'de peş peşe mi yayımlayayım?

Bilemedim ben, siz ne dersiniz? Nasıl istersiniz? 

Bana ulaşmak için sosyal medya hesaplarım:

8 Aralık 2017 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 8. BÖLÜM


7. bölüm

6. bölüm

5. bölüm

4. bölüm


3. bölüm


2. bölüm


1. bölüm 



Bölüm şarkısı: Ella Fitzgerald & Joe Pass - Love for Sale 
IRMAK MASADAN NASIL fırladığını bilmiyordu. Öyle bir hızla ayağa kalkmıştı ki, kahve bardaklarından biri yere düşüp döküldü. Merdivenleri inerken Selin'in "Beni de bekle!" diye bağırdığını duydu. Ona hiç cevap vermedi ama kampüsün ana kapısına doğru koşarken hala peşinden geldiğini görünce, "Benimle gelme!" dedi.
"Geleceğim," dedi Selin kararlı bir ses tonuyla.
Irmak onun meraktan mı yoksa gerçekten yardım etmek için mi peşine takıldığını bilmiyordu ama onunla savaşacak zamanı yoktu. Okulun kapısının önünde hazır bekleyen taksilerden birine elini sallayıp Selin'le birlikte bindi. Şoföre Aslı'nın ev adresini verdi. Neyse ki çok uzak sayılmazdı.
Taksi Aslı'nın ailesiyle birlikte oturduğu müstakil evin kapısının önünde durduğunda, Irmak para üstünü bile beklemeden dışarı fırladı. Para üstünü onun yerine alan Selin'le evin bahçesine girdiklerinde, Uzay'ın havuz başındaki şezlonglardan birine oturmuş ağlıyor olduğunu gördüler. Aslı'ysa ortalıkta yoktu. Irmak kardeşini o halde görünce hemen yanına koşup ona sarıldı ve o an kıyafetlerinin ıslak olduğunu fark etti. Saçlarından sular damlıyordu. Selin de meraklı gözleriyle eve ve bahçeye bakıyor, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.
"Uzay havuza mı düştün?" dedi Irmak neredeyse öfkeyle. Sanki neler olduğu bir an için önemini kaybetmiş ve tek sorun, Uzay'ın havuza düşüp üstünü başını mahvetmesiymiş gibi söylemişti bunu.
"Kardeşin bu çocuk mu?" diye mırıldandı Selin.
Tam o sırada evin verandasından elinde kalın bir battaniye ve havluyla Aslı'nın geldiğini gördüler ve hem Irmak hem de Selin başlarını o yöne çevirdiler. Daha önce hiç olmadığı kadar endişeli görünen Aslı battaniyeyi hemen Uzay'ın omuzlarına atıp havluyu da şezlonga koydu.
"Aslı neler oluyor?" dedi Irmak hiddetle.
"Irmak..." dedi Aslı.
"Biri bana burada neler olduğunu açıklayacak mı?" Irmak bir Uzay'a bir Aslı'ya bakıp öfkeyle bağırmıştı.
"Uzay havuza atladı ve..." dedi Aslı. "Suyun dibinde nefesini tutup kendini öldürecekti!"
"NE?" Irmak şoktaydı. "Uzay bu doğru mu?"
Uzay onlara bakmıyordu. Başı önünde, daha da hızlı ağlamaya başlamıştı. Herhalde şimdi tepesinde birbirinden güzel üç kız dikilirken ağlamak, içine düştüğü acınası durumu daha da belirginleştiriyor, onu daha da rencide ediyordu.
"Oğlum senin sorunun ne?" dedi Irmak, Uzay'ı yakasından tutup gözlerine bakması için başını kaldırarak. Aslı'yı kastederek, "Bu kız için değer mi?" diye sordu. Aslı buna bir karşılık vermemişti. Birkaç adım daha geride duran Selin ise her olan biteni, her söyleneni dikkatle gözlemliyordu.
"Ne zaman oldu bu?" dedi Irmak, Aslı'ya dönerek. "Beni aradıktan sonra mı?"
"Seni aradığımda Uzay kendini havuza atmıştı ve ben de bir anda paniğe kapılıp aradım işte... Ama sonra tamam, dedim, havuzdan çık her şeyi konuşacağız."
"Konuş o zaman! Seni dinliyorum!" dedi Uzay, ağlamayı kesip.
Aslı sessiz kaldı.
"Hiçbir şeyin düzeleceği yok değil mi?" Uzay battaniyeyi ve havluyu yere atıp ayağa kalktı ve evin dış kapısına doğru yürümeye başladı.
"Nereye gidiyor bu halde?" diye araya girdi Selin, Irmak'a dönerek. "Üşütüp hasta olacak."
Irmak bir Uzay'a bir Aslı'ya baktı. Ne yapacağına karar verememiş gibiydi.
"Babamlar evde yok ama şömineyi yakmamı ister misin?" dedi Aslı. Yapabileceği en iyi şeyi yapmak istiyordu. Bu durumdan en çok rahatsız olan oydu hiç şüphesiz.
Irmak ona dönüp "Senden bir şey istediğim yok, hayatımızı daha fazla zorlaştırma yeter," dedi hırsla ve Uzay'ın peşinden koşmaya başladı. "Uzay, bekle!"
İkisi de gözden kaybolunca Selin, Aslı'yla havuz başında yalnız kalakaldı. Elini uzatarak, "Memnun oldum, ben Selin," dedi gülümseyerek. Aslı şaşkınlıkla elini uzattı. Sonra Selin hemen Irmak'la Uzay'ın peşinden koşturmaya başladı. "Beni de bekleyin!"
  ---***---    
"BENİ KIZ YURDUNA mı getirdin Irmak?" 
Irmak taksinin ön koltuğunda, Uzay ve Selin de arkada oturmuşlardı. Taksici Irmak'ın yurdunun önünde durduğunda, Uzay'ı arabadan indirdiler ve "En yakın burasıydı, hem bu halde eve gitmeyi mi tercih ederdin?" dedi Irmak.
Böylece onu gizlice odaya çıkarttılar. Uzay birkaç kez hapşırdı ve Irmak "Hasta olursan seni öldürürüm," dedi, böylece Uzay omuzlarını düşürüp kendini ablasının yönlendirmelerine bıraktı. Irmak Uzay'ı yatağa oturtup üstündeki gömleği ve pantolonunu çıkarmaya, onu soymaya başladı. Selin de bir köşede durmuş yan gözle giderek daha da çıplak kalan Uzay'ı izliyordu. Irmak iç çamaşırları hariç üstündeki her şeyi çıkarttı ve onu ortak kullanım alanındaki duşakabinlere götürüp suyun altına soktu.
"Şimdi sıcak suyla iyice yıkan," dedi. Tekrar odaya döndüğünde Selin hala ayaktaydı. Irmak onu ancak o zaman fark etmiş gibiydi. "Sen hala burada mısın?"
"Irmak... Neler oluyor? Uzay senin kardeşin, bunu anladım. Ama Aslı'yla arasında ne tür bir problem vardı, hiçbir şey anlamadım?"
Irmak bir an için onu defetmeyi düşündükten sonra vazgeçip, "Ah... Pekala," diyerek teslim oldu. "Nasıl olsa benimle ilgili daha kötü şeyleri de biliyorsun. O nedenle bilmediğin ufak tefek ayrıntıları sana anlatmamda sanırım bir sakınca yok. Aslı, Uzay'ın eski sevgilisi. Benim de eski en yakın arkadaşım. Sonra birden kendini geri çekti ve aramızdaki her şeyi bitirdi. Sebebini sorma, ben de bilmiyorum."
"Ve sen de bu yüzden ona, hayatımızı daha fazla zorlaştırma yeter, dedin yani, öyle mi? Zor bir durum gibi görünüyor."
O an gerçekten de yardım etmeye çalışıyormuş gibi göründü Irmak'ın gözüne.
"Evet ama şimdi daha önemli sorunlarımız var, değil mi Selincim? Kız yurduma erkek kardeşimi soktuk ve giysileri de sırılsıklam ıslak. Ona ne giydireceğiz?"
"Aslına bakarsan... ben eski erkek arkadaşımın giysilerinden bir şeyler verebilirim?"
"Yapma ya," dedi Selin'in kendisiyle dalga geçtiğini düşünen Irmak. "Onları çantanda mı taşıyorsun?"
"Hayır. Belki çok şaşıracaksın ama ben de bu yurtta kalıyorum Irmak. Odam iki kat aşağıda. Senin Atlas'la buluşmaya gittiğini başka nasıl öğrendiğimi sanıyorsun?"
  -*-   
Böylece Irmak duşakabinin önünde banyoya başka kızların girmemesi için nöbet tuttu ve Selin de iki kat aşağıdaki odasından, eski erkek arkadaşına ait olduğunu söyledi giysileri getirdi. Bunlar bir oduncu gömleği, kalın bir kazak ve yeşil bir pantolondu.
"Eski erkek arkadaşın kovboy falan mıydı?" dedi Irmak.
"Ah, çok tatlı, vintage bir çocuktu," dedi Selin, onu özlemiş gibi.
"Uzay bunları giymez."
"İyi, keyfi bilir. O zaman senin pembe tavşanlı pijamalarını falan giysin."
Uzay duştan çıkınca Irmak onu bir havluya sarıp çabucak odaya getirdi ve tekrar yatağın üstüne oturttu. Uzay iki kıza bakarak, "Arkanızı dönerseniz giyinebilirim?" dedi sert bir dille. Hapşırıp duruyordu.
Irmak Selin'i de alıp odadan çıktı. İki dakika sonra içeri girdiklerinde Uzay'ın ateşi çıkmış gibiydi, onu yatağa yatırdı ve ardından çekmecelerini yoklamaya başladı. "Ihlamurum bitmiş. Tamam, ben şimdi şu sütü ısıtmaları için aşağıya kantine iniyorum. Bal ve tarçın da koyup içeceksin. Yoksa çok fena hasta olursun Uzay."
Uzay yorganın altından istemeyerek başını salladı.
"Tamam, tamam sen git," dedi Selin, olayların kontrolünü ele almış gibi. "Ben ona burada göz kulak olurum."
Irmak Selin'in her şeyin bu kadar içinde olmasının iyi bir fikir olduğundan pek emin değildi, ama başını sallayıp odadan çıktı.
    -*-     
On dakika sonra odaya dönen Irmak, Selin'le Uzay'ı yatağın üstünde gayet samimi bir şekilde oturuyorlarken buldu. Uzay şimdi hiç de hasta gibi görünmüyordu, üstelik yüzüne tekrar renk gelmiş gibiydi. Irmak kasıtlı olarak yüksek sesle öksürerek içeri girdi.
"Tamam. İşte ballı sütün geldi. Selincim, her şey için teşekkürler. Sen artık gidebilirsin."
Selin itiraz edecekmiş gibi baktı ona. Bir şey demesine fırsat kalmadan, "Irmak ne güzel oturuyoruz işte," dedi Uzay.
"Saat gecenin ikisi oldu. Başım çatlıyor. Yatıp uyuyacağız Uzay," dedi Irmak kesin bir dille. Selin ve Uzay umutsuzlukla birbirlerine baktılar. Selin gittikten sonra Irmak Uzay'ı kolundan tutup "Eğer aklımdan geçen şeyi yaparsan," dedi. "Seni Aslı'nın havuzunda kendim boğarım. Anladın mı?"
Uzay buna anlam veremeyen bir ifadeyle ablasına bakarak, "Bana kendime yeni bir kız arkadaş bulmamı söyleyen sendin," dedi. "Sanırım onu buldum."
   ---***---      
YATAĞINI UZAY'A VEREN Irmak, pencerenin önündeki okuma koltuğunda iki büklüm uyumak zorunda kalmıştı. Zaten pek uyuyamadı. Saat iki buçuk gibi yatmasına rağmen altıda, yan odadaki kızın alarmının çalmasıyla uyandı. İşin can sıkıcı yanı, kızın alarmı üç saat daha çalmaya devam etti ve kattaki herkesi uyandırdı, o hariç. Şu yurdun duvarları gerçekten kağıt kadar inceydi ve bu sinir bozucuydu. Irmak saat yedi gibi aşağıya inip Uzay'ın ıslak giysilerini çamaşırhaneye bıraktı. Çamaşırhanede çalışan kadın giysilere fare görmüş gibi bakınca Irmak, "Şey... Tiyatro kostümlerim," dedi. Tekrar odaya çıkarken annesi aradı. 
"Irmak! Kahvaltı için Uzay'a seslendim ama galiba bana haber vermeden evden çıkmış, acaba haberin var mı?"
"Anne. Merak etme, Uzay burada, benim yanımda. Ayrıca evden çıkmadı, çünkü dün gece eve hiç gelmedi." Uzay hala uyuyordu, uyanmaya da niyeti yok gibiydi.
"Ne? Sen ciddi misin?"
"Evet. Bundan haberin olmaması çok ilginç. Çocuklarınla bu kadar ilgilenmen gözlerimi yaşartıyor gerçekten." 
"Ben tüm gece salondaydım. Uzay'ı içeride odasında zannediyordum. Irmak... Onun nesi var?"
"Emin ol onun nesi varsa, aynısının on katı bende var," diyen Irmak telefonu kapattı. Cem'den sayısız mesaj gelmişti ama hiçbirini okumadı. Bir süre sonra Atlas'a mesaj attı.
"Her zamanki parkta buluşabilir miyiz?" 
Cevap olumluydu.
    ---***---       
IRMAK PARKA GİTTİĞİNDE Atlas'ın çoktan gelmiş, her zamanki banklarında oturuyor olduğunu gördü. Uçları çamurlanmış kahverengi botları ve paçasının arasından görünen koyu mavi çoraplarıyla, orada oturmuş onu bekliyordu. Irmak birden, onun gerçekten de başka bir gezegenden geldiğine inanır gibi oldu. Atlas her şeyiyle, her haliyle mükemmeldi.
"Yürüme geldim de," dedi Irmak, biraz geç kaldığı için.
"Önemli değil," dedi Atlas, onu karşılamak üzere ayağa kalkarak. Yanak yanağa öpüşüp sarıldılar. Irmak onun mürekkep, çay ve çörek kokan kokusunu doya doya içine çekmek istedi. Nihayet yanına oturduğunda, "Vanilyalı çörek?" diye sordu Atlas, yanındaki kese kağıdını göstererek.
Kahvaltı yapmaya vakit bulamamış olan Irmak minnetle başını salladı ve sonbahar yaprakları esen rüzgarla oradan oraya taşınıp parkın çimleri üstünde yer değiştirirken, bu manzaraya bakıp sessizce çöreklerini yediler.
"Ee, ne var ne yok?" dedi Atlas, ağzındaki kırıntıları silerken.
Irmak ona geçen sefer en yakın arkadaşının ondan aniden uzaklaştığından bahsetmişti. Ama Atlas ona hala kendi sırlarıyla, Atlas Kitabı'yla ilgili hiçbir şey anlatmamıştı. Bu yüzden Irmak da ona Cem'den, Selin'den bahsetmedi.
"İyilik," dedi o yüzden. "Neden hiç aramıyorsun Atlas? Ben buraya çağırmasaydım senden bir ses çıkacağı yok gibiydi."
"Irmak... Necati nefes aldırmıyor. Yoksa ben hep seni düşünüyorum."
Sözleri gerçekten inandırıcıydı ve öyle olmasaydı bile Irmak, Atlas'ın onu düşündüğünü biliyordu. Gülümsedi. Şimdi aralarında kendiliğinden duygusal bir şeyler gelişiyordu ve eğer parkta olmasalardı, Irmak öpüşeceklerinden emindi. Belki yine öpüşeceklerdi, ama o an adeta esen rüzgarla birlikte, tepelerinde iki adam beliriverdi. 
"Naber güzellik?" diye laf attı biri Irmak'a.
Atlas hemen ayağa kalkıp "Basın gidin, belanızı aramayın!" dedi.
Adamlar, onun verdiği tepkiden memnun olmuş gibi sırıtmaya başladılar. Biri, "Dilin yok mu senin fıstık?" dedi sus pus duran Irmak'a ve ona doğru bir adım attı. "O zaman biz seni çözeriz."
Bunun üzerine Atlas bir an bile düşünmeden öne atılıp adamı yakaladı ve kafasını dirseğinin arasına sıkıştırdı. Onu bırakmadan diğerine bir tekme savurdu ve adam yere düştü.
"Şimdi gidiyor musunuz yoksa o maymun suratlarınızı daha da tanınmaz hale mi getireyim?" Bunu söylerken bir yandan da adamın boynunu sıkmaya devam ediyordu.
Irmak ağzı kocaman açılmış Atlas'a bakıyordu. Korku, şaşkınlık, hayranlık... ne hissedeceğini bilemiyordu. Bu iki pis, aşağılık adamla savaşan Atlas o acıları yaşayan, o melankolik yazar Atlas mıydı? Atlas etrafına göz atınca uzaktaki birkaç insanın ona baktığını fark etti, umurunda bile değildi! Ama bakışları Irmak'la kesişince utanmış gibi kaldı.
Adam güçlükle "Abi elini ayağını öpeyim bırak. Necati abi yolladı bizi," dedi.
Atlas o an şaşkınlıkla adamı bıraktı, "bırak" dediğinden değil, Necati'nin adını duyduğu için. Adamlar olabildiğince hızla koşarak uzaklaştılar.
"Bu da ne demek oluyor şimdi Atlas?" dedi Irmak hırsla. Atlas'a kendisini koruduğu için teşekkür edecek değildi; tüm bunlar başına onun yüzünden geliyordu çünkü. "Necati benim için adam mı yolluyor? Bu nasıl bir şey ya?" Şu an içine düştüğü durumu aklı almıyordu. "Bir daha parkta buluşmayalım." Banktaki çantasını alıp gitmeye hazırlandı.
"Irmak bekle!" dedi Atlas. "İstersen bana gidelim. Ya da başka bir yere."
"Hiç sanmıyorum..."
"Ne oldu birden?" dedi Atlas, onu omuzlarından tutarak gözlerine bakması için zorlayarak.
"Atlas... Sana tehlikede miyim diye sormuştum. Sense pek ciddiye almamıştın ama bak, Necati peşine adam takıyor. Belli ki benimle buluşmanı istemiyor." Duraksadı. "Benden gizlediğin bir sürü şey var. Ben böyle bilinmezlerle dolu bir ilişkiye başlamak istemiyorum. Yani eğer senin içinde olduğun işler beni de etkileyecekse, bu ilişki başlamadan bitsin." Ah... Bunu ona söylediğine inanamıyordu.
Atlas başını iki yana salladı. "Necati... Neden böyle bir şey yaptı inan bilmiyorum. Onunla konuşacağım."
"Konuşunca beni ararsın," dedi Irmak ve kendini onun elinden kurtarıp parkın çıkışına doğru hızla yürümeye başladı. Attığı her adımda, gözyaşları da artarak akıyordu.
8. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
Bana ulaşmak için sosyal medya hesaplarım:

6 Aralık 2017 Çarşamba

BEŞİKTAŞ'TA ŞİRİN BİR KAFE VE EKMEK DÜŞKÜNLERİ İÇİN BİR ADRES

Bu yazımda sizlere Beşiktaş'ta son derece hoş bir kafeden ve benim gibi ekmek düşkünlerinin bayılacağı bir adresten bahsedeceğim. 


Parodia'yı duydunuz mu? Burası hepimizin çoğu zaman yolunun düştüğü Beşiktaş’ta şirin, sevimli bir kafe. Daha içeri girer girmez zevkli dekorasyonuyla hemen dikkatinizi çekiyor. Yeşil, gri ve beyazı sıkça gördüğünüz, minimal ve endüstriyel diyebileceğimiz tarzda döşenmiş bir mekan. Ben içinde kitap ve dergi olan kafeleri çok seviyorum, Parodia da bunlardan bir tanesi. Kahvenizi yudumlarken tezgahın üstündeki dergileri karıştırabiliyorsunuz.



Menüdeki fiyatlar da son derece uygun Parodia’da. Ben tercihimi közlenmiş sebzeli tost ve mint mocha’dan yana kullandım. Pek fazla kahve seven biri olmasam da, yani çayı kahveye tercih etsem de, en kısa zamanda tekrar gidip mint mocha içmek istiyorum! Öyle sevdim. Bu arada Parodia adının bir anlamı var. Kendisi bir tür kaktüsmüş ve kafe adını bundan alıyor, ayrıca masaların üstünde de adına yakışan şirin küçük kaktüsler var. Beşiktaş’a yolunuz düşerse, Parodia’ya mutlaka uğrayın derim. Sayfalarına şuradan göz atabilirsiniz.


Özellikle kahvaltı, ekmek, çay saati ve tatlı-pasta gibi konulara çok düşkünüm, biliyorsunuz. İstanbul'da kahvaltı yaparken beyaz ekmek yemek istemiyorum, çünkü içine ne koydukları belli değil (ama mecburiyetler...). Hele İsveç'teyken yediklerim ekmekse, bizim ülkemizde ekmek diye alıp yediğimiz şeyler ne diye sormadan edemiyorum. Trabzon Vakfıkebir ekmeği ve mısır ekmeğini hariç tutarak söylüyorum tabii ki, ama Trabzon dışında satılan "Trabzon ekmekleri" hiç de öyle olmuyor. Anlayacağınız büyük şehirlerde, kalabalık yerlerde alıp yediğimiz ekmeklere maalesef ekmek gözüyle bakamıyorum, özellikle de Trabzon ve İsveç ekmeklerini bilen biri olarak... Neyse ki bazı özel ekmek üreticileri var. Bio Gurme de onlardan bir tanesi.


Benim gibi ekmek meraklıları için Bio Gurme son derece iyi bir adres! Ekşi mayalı ekmek, zeytinli-kuru domatesli ekmek, altamura (yoğurtlu ekşi maya ile hazırlanır tereyağlı sarı buğday ekmeği) ekmeği, cevizli çavdar ekmeği, tam buğday ekmeği, siyez tam buğday ekmeği, cevizli ekmek, rustik ekmek, biscotlar, kısacası burada yok yok... Ekşi mayalı, rustik, cevizli, zeytinli-domatesli ekmeklerine özellikle bayıldım. Ben işte böyle kek gibi ekmekleri seviyorum, içleri dolu dolu ve yoğun oluyor. Bio Gurme'de üzümlü, incirli, kayısılı sultan ekmeği ve yaban mersinli ekmek olduğunu duyunca, onları da çok merak etmeye başladım. Keşke cranberry’li ekmek de yapsalar - İsveç’te yemiştim, çok iyiydi ya!

En kısa zamanda yeniden sipariş vermek istiyorum. Siz de Balıkesir merkezli Bio Gurme'den sipariş vermek için sayfalarına bakabilirsiniz.


4 Aralık 2017 Pazartesi

NİŞANTAŞI'NIN GİZLİ HİT'İ: JUNO

Bu hafta sizlere Nişantaşı'ndaki yeni favori mekanınız olmaya aday Juno'yu tanıtmak istiyorum. Lezzetli yemekler, zevkli bir dekorasyon ve sakin bir ortam arıyorsanız, doğru adrestesiniz. Üstelik Nişantaşı'ndaki bazı mekanların üstüne sinmiş snob'luk burada asla yok; hatta daha içeri attığınız ilk adımdan itibaren çok samimi ve sıcak bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. 


Nişantaşı'ndaki Mim Kemal Öke Caddesi'nde yer alan Juno, her gün saat 11'de açılıyor. Ben içeri girer girmez kafenin zevkli dekorasyonuna bayıldım ve köşedeki kitaplık hemen dikkatimi çekti. Raflarda pek çok yemek kitabı buldum, hemen bazılarını karıştırmaya başladım. Aynı anda duvarlardaki tablolar da dikkatimi çekti. Çok geçmeden öğrendim ki, Juno'nun duvarları dönem dönem çeşitli ressamların işlerine ev sahipliği yapıyor ve beğendiklerinizi satın alabiliyorsunuz. Zaman zaman bazı lansmanlar da düzenliyorlar ve ben de kendi -yeni- kitabımın lansmanı için bir an Juno'yu düşünmedim değil. Yani kafe olmasının yanı sıra küçük bir galeri havası da var Juno'nun. Ayrıca kesinlikle bir kitabevi-kafeye de dönüştürülebilir. Uzun lafın kısası, Juno'daki bu sanatsal çeşitlilik bence harika bir şey. Her gittiğinizde farklı bir şeyle karşılaşabilirsiniz burada. Kısacası sürprizi bol bir mekanda olduğunuzu baştan söyleyeyim. 


Juno'ya geçtiğimiz cumartesi günü gittiğimde hava -bugün birden soğuyan yağmurlu havayla hiç alakası yoktu- çok güzeldi, o nedenle içeride değil dışarıda oturmayı tercih ettim. İçerisi ayrı, dışarısı ayrı keyifli. Bu duvarda asılı gördüğünüz tahta parçalarıysa, sıkı durun, bir zamanlar tren raylarıymış! Juno'da böyle hikayesi olan parçalar görebiliyorsunuz yani... Dediğim gibi, sürprizli bir mekan burası ve kendine has bir havası/stili var. 



Juno'da hayli çeşitli ve her zevke hitap edecek bir menü mevcut. Burayı hem bir kafe hem de bir restoran olarak düşünebilirsiniz aslında. Ana yemek olarak bonfile, somon ızgara, dil balığı buğulaması, şnitzel, dana pirzola, kasap köfte gibi seçenekler var. Ben tercihimi dil balığı buğulamasından yana kullandım. O ne doğru bir tercihtir öyle! Havuç, patates, defne yaprağı ve limonla harika bir tat yakalanmış. Bir sonraki gidişimde yine yemeyi planlıyorum. 10/10


Juno'da odun fırını var ve bu da pizza yemek için doğru yerde olduğunuz anlamına geliyor. Ben pizza cipollayı severek yedim: karamelize soğan, keçi peyniri ve füme et. Çıtır çıtır, kıtır kıtır bir pizza hamuru. Keçi peyniri gerçekten çok yakışmış. Pizza sevenler için Juno doğru adres. Üstelik daha pek çok pizza alternatifi bulunuyor. 10/10 



Mekanın bir de fit menüsü var ki, o da yediğinin kaç kalori olduğuna dikkat etmek isteyenler için çok iyi bir fırsat. Kinoa salatası, bolonez soslu kabak spagetti, otlu omlet, füme somon, brownie gibi glütensiz ve/ya vejetaryen seçenekler bulunuyor bu diyette olanların bayılacağı fit menüde. Ben ılık kabak spagettiyi denedim. Makarna gibi ince ince kesilmiş kabaklara avokado, kinoa, lor peyniri ve pancar eşlik ediyor. Avokadoyu pek fazla seven ve her şeye yakıştıran biri değilim, ama sırf bu yüzden kabak spagettinin lezzetine de haksızlık edemem. Ilık kabak spagetti, daha hafif bir şeyler yemek isteyenler için fit menünün öne çıkanlarından. Görünüşüyle de öne çıkmıyor mu zaten? 8/10 



Ve gelelim tatlılara! Şu rengin güzelliğine bakar mısınız... Baştan alalım: Juno'nun menüsü sabit bir menü değil. Her sezon -her üç ayda bir diyelim-, menünün sezona özel lezzetler bölümü değişiyor. Yani menü değişkenlik gösteriyor ve bu da Juno'ya sık sık gitmek için bir sebep aslında. Benim sonundan yakaladığım bu sonbahar sezonunun özel tatlısı, poşe armut tatlısıydı. Menüden kalkmasına bir hafta falan kalmış. Tam zamanında yetişmişim yani! Pekmez, mürdüm eriği, tarçın ve çırpılmış krema ile sıcacık servis edilen bu tatlıyı ben çok sevdim. Övgüyü kesinlikle hak ediyor, sezon menüsünde kalmayıysa asla! Hatta mekanın ortaklarından Ömer Bey'e bu armut tatlısının menüde her zaman olması gerektiğini söyledim. Eğer şu günlerde yolunuz Nişantaşı'na düşerse, Juno'ya gidip bu armut tatlısının tadına kesinlikle bakın. 10/10 

Kış sezonu için pek çok yenilik de düşünüyorlarmış. Örneğin armut tatlısının yerine sufleyi getirmeye hazırlanıyorlar, o da eminim çok nefis olacaktır! Ayrıca bal kabağı çorbası ve bir süredir yeni trend olan bu kase olayı da Juno'ya geliyor. Başlıkta Nişantaşı'nın gizli hit'i deme sebebime gelince... Juno, kaldırımdan geçerken bahçe katında yer alıyor. Yani olur da gözden kaçırırsanız diye, yol üstündeki "Juno: Eat, drink, chill" tabelasını dikkatle kollayın. Her türlü damak tadına ve bütçeye hitap eden bu mekanı seveceğinize eminim. Giderseniz bana da yazmayı unutmayın! Son olarak, Juno'yu kendi sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz. 

Beni sosyal medyadan takip etmek için:





2 Aralık 2017 Cumartesi

KİTAPÇIDAKİ KIZ VE TERS DÜZ


Bugün girdiğim kitapçıda, yeni çıkan kitapların olduğu rafların önünde, kafamda derin düşüncelerle dikiliyordum. 

Derken yanıma bir kız geldi ve onun da benimle aynı raflara baktığını gördüm. 

O da düşünceli gibiydi ve bu beni tetiklemiş olacak ki, “Hepsi birbirinin aynısı gibi, değil mi?” dedim ona dönerek. 

Kapaklarında yarı çıplak erkek/kız fotoğraflarının olduğu, adları Aşk Vadisi, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk gibi şeyler olan kitaplardan bahsediyordum. 

Tıpkı tam da dün blog’umda yazdığım kitaplardan yani. 

O da bana hak verdi, böylece ayaküstü belki yarım saat kadar konuştuk. 

Sonunda internette milyonlar tarafından okunan, genç kitleyi peşinden sürükleyen, edebiyat dünyasının bir süredir gözdesi olan bu aşk romanları modasının gelip geçici bir dönem olduğuna karar verdik, yani beş yıl sonra içlerinden hangisi hatırlanacak? 

Konuşmamızın başından beri “Acaba bir yazar olduğumu söylesem mi söylemesem mi?” diye düşünüyordum ve sonunda söyleyiverdim, bir tesadüf eseri karşıma çıkan bu okurdan fikir almak için: Ona kapağının, önünde durduğumuz kitapların kapakları gibi birbirinin kopyası ve klişelerle dolu olmayan kitabım Ters Düz’den ve yayınevlerinin bu tür kapakları olmayan kitapları basmak istemediğinden bahsettim. Yoksa kitabım hemen basılacak ama, öyle olmasındansa hiç basılmasın daha iyi diye düşünüyorum galiba, diye zihnimi uzun süredir meşgul eden konuları ona anlattım. 

Bir yazarla tanıştığı için şaşırmıştı ama yüzüm ve adım ona tanıdık da gelmişti. 

Ben gerçekten emek vererek ve yaratıcı olmaya çalışarak yazıyorum. 

Sipariş üstüne ya da tutması için yazanlardan değilim. 

Ama bu da bir şekilde sizin tarafınızdan hissediliyor galiba, o nedenle hala iki yıl önce çıkan Ters Düz’le ilgili yazılan yazılara rastlıyorum, hala benim gibi o heyecanı, o tutkuyu yaşayan okurlar görüyorum. 

Sizler kemik okur kitlemsiniz ve bana her zaman sahip çıkıyorsunuz. 

Bu yüzden yazdığım kitapların basımıyla ilgili en umutsuz olduğum anlarda bile şanslı hissediyorum. 

Vedalaşıp kitapçıdan çıkıp yürümeye başladığımda, yüzümde bu yüzden ufak bir tebessüm vardı. 

Bu arada fotoğraftakiler, kendi ayraç koleksiyonumun bir kısmı. 





1 Aralık 2017 Cuma

DİJİTAL GENÇLİĞİN "BEYAZ DİZİ"Sİ: WATTPAD

Wattpad'de milyonlar tarafından okunuyorlar, genç kitleyi peşlerinden sürüklüyorlar… Karanlıktan, acıdan, ölümden bahseden aşk öyküleri, edebiyat dünyasının da yeni gözdesi. 8-9 yaşındaki çocuklar bile okuyor. Aşkı, ilişkileri, gerçek hayatta henüz yaşamadıkları, hatta belki de bilmedikleri pek çok şeyi Wattpad'den öğrenen bir kuşak geliyor.



Bugün sizlere Wattpad çılgınlığından bahsetmek istiyorum. Daha önce de yazmıştım ama bu defa daha detaylı yazıyorum. Wattpad, ücretsiz bir okuyucu-yazar platformu. Aslında Youtube’un yazılı versiyonu diyebiliriz. Ama aynı zamanda Facebook gibi bir sosyal medya platformu olarak da görev görüyor. 2006 yılında kurulan Wattpad’i en çok kullanan 4 ülke arasında Türkiye de yer alıyor. Diğer ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan ve Filipinler. Wattpad’de, bölüm bölüm yayımladığınız, adeta tefrika ettiğiniz hikayeniz/romanınız, eğer milyonlar tarafından okunup yorumlanır ve yayınevlerinin ilgisini çekerse, gerçek bir kitaba dönüşebiliyor. Karakterleriniz için yerli-yabancı oyuncuların fotoğraflarını kullanarak kolaj görseller ve kitap kapakları bile hazırlayabiliyorsunuz. Yirmi bir yaşındaki Büşra Küçük’ün Kötü Çocuk serisi önce kitap oldu, sonra film. Yine Büşra Yılmaz’ın 4N1K’sı kitap oldu, sonra filmi çekildi ve şimdi de televizyon dizisi yolda… Hem yayıncılık hem de sinema-televizyon sektörünün iştahla baktığı bir platform Wattpad. Üstelik, bu Türkçe hikayeler Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Almanya, Fransa, Avusturalya, İsviçre gibi ülkelerde de ilgiyle takip ediliyor. Wattpad’in kullanıcıları, yani hikaye yazarları ve okuyanları ağırlıklı olarak kadınlar. Kullanıcı profili 8-9 yaştan başlıyor. Ortalama olarak 10-18 yaş arasına hitap eden bir platform burası.

Romantik soslu genç kurgu Türkiye’de en popüler tür

Türkiye’de Wattpad’de en çok yazılan tür “romantik genç kurgu”. Dünyanın diğer pek çok ülkesinde fantastik, bilimkurgu, macera, korku gibi türler de Wattpad’de oldukça popüler ancak bizde en çok romantik genç kurgular revaçta. Bu hikayeler genel olarak sigara içen, acılarla yanıp kavrulan, ölümü düşünen (hiç şüphesiz tüm bunlar kızlara çok çekici geliyor) “kötü çocuk”ların ve onların fiziksel anlamda değil ama duygusal olarak “itip kaktığı” (ki bazen fiziksel de olabiliyor) kızların aşk hikayesinden oluşuyor. Yakışıklı, serseri, sorunlu kötü çocuklar ve onlarla birlikte olmak için can atan kızlar… Türkiye’de Wattpad hikayeleri ağırlıklı olarak bu senaryodan ibaret diyebiliriz. Birbirinin kopyası olan, aynı konuları tekrar eden bu aşk öykülerinin kullandıkları edebi dil de çok zayıf. Karanlık, depresif, melankolik bir kurgu olması, Wattpad’de çok okunmak için adeta tek başına yeterli. Bu platformda fenomen olup basılan kitapların isimlerine bakacak olursak; Kötü Çocuk, Ölüme Fısıldayan Adam, Egoloman, Hayatımın Öküzü, Psikopatın Aşkı, Psikopat, Karanlık Lise, Yaramaz Çocuk, Eros’un Okları, Efsunlu Adamlar, Deli, Yabancı gibi başlıklar öne çıkıyor (çoğunun kapağında, okura doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğrafları var). Halihazırda Wattpad’de çok okunan bazı hikayeler de Buzdan Mafya, Üvey Abim, Baş Belası, Psikopat Sapık, Tenin Tenimde, Erkek Lisesi, Kolejli Psikopatım, Öğretmenime Aşığım, Koca Adam, Telefon Sapığım, Karanlık Aşk, Okuldaki Mafya, Sapık, Pis Sapık, Zorla Güzellik, Yaz Öküzü, Sakar Kız, Bağımlı, Zoraki Evlilik, Şımarık Veliaht, Aşımtırak, Karanlığın Efendisi, Veliahtın Hatunu, Serseri Mafya gibi isimlere sahip. Birçoğunun yanında yazar tarafından koyulan +18 ibaresi yer alsa da, bunun genellikle bir anlamı olmuyor. Bu hikayeler 8-9 yaşındaki çocukların da erişiminde ve hatta, en çok onlar tarafından okunup yorumlanıyor.


Yayıncılığın dijital ortamla birleştiği Wattpad gibi platformlara elbette önyargıyla yaklaşmak da çok doğru değil. Tıpkı internetin sonsuz dünyasında olduğu gibi, Wattpad’de de herkesin kendine uygun bir içerik bulması mümkün. Wattpad’de “İlle de edebiyat” diyerek yazılmış hikayelerin sayısı, en azından Türkiye için şimdilik hala çok az olsa da, platformdaki her hikayeyi okuyana kötü davranışlar aşılayan bir platform olarak görmek yanlış. Ancak okunacak hikayeler konusunda kesinlikle seçici olunması gerekiyor.

Yazın da yazmıştım ya hani, "Şezlonglarda kitapsızım…"  diye bir yazı. Orada da şöyle söylemiştim: Bu yaz okuyacak kitap bulamıyorum desem inanır mısınız? Ben kitapçıları, marketlerin kitap reyonlarını ele geçiren şu tarz kitaplardan ÇOK sıkıldım: Aşk Adası, Aşk Vadisi, Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Keriz Mevsimi, Aşkım Canikom, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Seni Unutamadım, Seni Unutamıyorum, Seni Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk gibi adları olan, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu kitaplar. Peki bunları okuyanlar kimler? 10 ila 20 yaş arasındaki kızlar ya da erkekler! Yazanların da 10 ila 20 yaş arasındaki kızlar ya da erkekler olduğu düşünülürse, anlaşılır bir durum tabii. Birbirinin kopyası olan, aynı konuları tekrar eden aşk öyküleri! Yazım ve mantık hatalarıyla dolu olmaları, hedef kitlesi beş yaşındaki çocuklarmışçasına bir dil kullanmaları önemli mi? Asla! Nasıl olsa satıyorlar! Size bir sır: Yayınevleri de aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethaneler. O nedenle bu yaz odalarda ayraçsız, şezlonglarda kitapsızım! Neyse ki Ağustos ayı geldi de bu ayın dergilerini kucakladım, okuma arzumu şimdilik onlarla bastırıyorum. Ama bu böyle devam edemez! Son söz: “Sektör günün birinde Ece Duman’ı da böyle romanlar yazmaya mecbur bırakır mı?" (Bilmeyenler için Ece Duman: Ters Düz ve Bozbalık Serisi'nin baş karakteri)

Peki siz kitapçılardaki bu tarz kitapları alıp okuyor musunuz? Yani kapağında yakışıklı erkek, güzel kız fotoğrafı olan aşk romanları sizi etkiliyor mu? Alıp okuduğunuzda beğeniyor musunuz? Yazın, konuşalım.


Beni sosyal medyadan da takipte kalabilirsiniz:




29 Kasım 2017 Çarşamba

VEFA BOZACISI'NDA BİR AKŞAMÜSTÜ


İstanbul sayısız sürprizle dolu bir şehir ve keşfedilecek yerleri bitmiyor... Uzun zamandır gidip yerinde görmek istediğim Vefa Bozacısı'nı ve eski İstanbul'a dair bir şeylerin hala yaşadığını hissettiğiniz bir semti anlatacağım sizlere.

Öncelikle, bir önceki, doğum günümü Trabzon'da kutladığımdan bahsettiğim yazıma yaptığınız yorumlar için çok teşekkür ederim! Bu büyük şehirde sürekli ev-okul, ev-iş gibi rutin tempolara ayak uydurmak zorunda kalıyoruz ve bazen kendimize bile zaman ayırmaya vakit bulamıyoruz, değil mi? Ancak aslında İstanbul'dan çok uzaklaşmadan yeni yerler keşfetmek de yine bizim elimizde. Daha önce hiç gitmediğiniz bir semti gezmek de bu keşiflere dahil. Vefa, benim daha önce gitmediğim bir yerdi ama uzun zamandır da aklımdaydı. Özellikle de bozayı gidip yerinde içmek için Vefa Bozacısı'na gitmek istiyordum! Nihayet, geçtiğimiz günlerde, akşamüstü 17 gibi soluğu Vezneciler'de aldım. Otobüsle Mecidiyeköy'e, oradan da metroyla Vezneciler'e giderek Vefa'ya ulaştım. 


Mimar Sinan'ın Şehzade Camii, Süleymaniye Camii, Kalenderhane Camii, İstanbul Üniversitesi, Bozdoğan Kemeri... Hepsi bu civarda. Eski İstanbul'a dair bir şeyler hala yaşıyor gibi hissediyorsunuz bu semtte. Sahaflar, kitapçılar, antikacılar, dükkanlar yan yana sıralanmış. Adeta bir sakinlik var sokaklarda. Pastel renkli nostaljik evleri görünce de fotoğraflarını çekmeden duramıyorsunuz. 


Ben akşamüstü 17-18 gibi oradaydım ve doğal olarak hava kararmaya başlamıştı, o nedenle geçtiğim ara sokaklar bana bir film platosundan farksız göründü. Ama gerçekten o kadar eski ve el değmemiş hissi veren ara sokaklar var ki, adeta bir polisiye filminin içinde hissediyorsunuz kendinizi. Hava açık maviden koyu maviye dönerken, sarı, pembe, turuncu, mor gibi pek çok renk, o alacakaranlık paleti içinde yer bulabiliyor kendine ve her ne kadar sabah insanı olsam da, günün bu "renk değiştiren" saatlerini de seviyorum. Doğanın ışık oyunlarını izlemek gibisi var mı!


Ve bir saatlik yürüyüşümü Vefa Bozacısı'nda noktalıyorum. Aslında bu benim ikinci boza içişim, ilk kez yine geçen yıl bu zamanlarda bir kafede içmiştim ama boza tabii ki Vefa Bozacısı'nda içilmeli. Özellikle kış aylarında içildiği için bozayı sıcak içecek sananların sayısı bir hayli fazla ve ne yalan söyleyeyim, ben de onlardan biriydim. Bozanın soğuk bir içecek olduğunu öğrenince şaşırmış ve hatta neredeyse hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü üstüne tarçın serpilerek içildiği için salep gibi sıcak bir içecekle karşılaşmayı bekliyor insan. En azından ılık olsa keşke diye düşünsem de, yeni tatlara her zaman açık biri olduğum için bozayı seviyorum. Aslında boza için, içecekle yiyecek arası bir şey diyebiliriz, zira kaşıkla yeniyor. Aşure ve muhallebiye benziyor tadı, kıvamı yoğun, katı. Bu haliyle yoğurtlu müsliyi bile andırıyor doğrusu! Tarçın ve leblebiyle zenginleştirebildiğiniz bozanın bir bardağı Vefa Bozacısı'nda üç lira. Eğer yolunuz düşerse, nostaljik ve şirin Vefa Bozacısı'na uğramayı unutmayın. Unutmadan; Kemal Sunal, Şener Şen, Müjdat Gezen gibi ünlü isimlerin mezun olduğu Vefa Lisesi de bozacıya birkaç adım mesafede. 



Beni sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz: