28 Nisan 2019 Pazar

SONGÜL ÖDEN'Lİ LAL HAYAL


Dün akşam, Songül Öden'in bu ay başlayan yeni oyunu Lal Hayal'i seyrettim.

Bayıldım...

Ve heyecanım tazeyken klavyemin karşısına geçip kısa da olsa yazayım istedim... 

Lal Hayal resmen bir "doğa olayı"...

Bir oyuncunun sahnede bedenini, ses tonunu, jest ve mimiklerini nasıl hallerde, kaç farklı çeşitte sergileyebileceğinin tek perdelik canlı kanıtı...

Songül Öden'den 70-75 dakikalık bir oyunculuk dersi...

Onu sahnede yine seyretmiştim... Zorlu PSM'de, Kafkas Tebeşir Dairesi oyununda... Hatta o zamanlar onu da yazmıştım... 

Ama bu oyunu bambaşka bir şey... 

Tam 7 farklı kadın karakteri canlandırıyor Öden... Hem de hiç ara vermeden, birinden diğerine ustalıkla geçerek...  

Toplumun farklı kültür ve yaş gruplarından olan Elmas, Zümrüt, Safire, İnci, Yeşim, Firuze ve Mercan'ı adeta yaşıyor... 

Oyundan sonra yaptığı kısa konuşmada da güzel kalbini bize açtı...

Detaylar instagram story'lerimde, silinmeden gün içinde bakabilirsiniz...

Not 1: Umutsuz Ev Kadınları'ndaki Yasemin karakterinin yeri bende apayrı olan Songül Öden'i şimdilerde ekranda yine MED Yapım imzalı Fox dizisi Bir Aile Hikayesi'nde Reyhan olarak, bazen gülümseyerek bazen duygulanarak izliyoruz... Yoğun temposuna hem dizi hem tiyatroyu sığdırmayı başaran Öden, oyunun proje tasarımını da üstleniyor. Sevilay Saral'ın yazdığı Lal Hayal'in yönetmenliğini ise Aysel Yıldırım ve Ezel Akay yapıyor. Ben oyunu Maslak UNİQ İstanbul'da seyrettim, ama öncesinde DasDas'ta da oynadı. Mayıs ayında yeni sahnelerde seyirciyle buluşmaya devam edecek. 

Not 2: Geçen hafta DasDas'ta da Selen Uçer'in tek kişilik oyunu Güle Güle Diva'yı seyretmiştim, onu yazmaya vaktim olmadı... O da Uçer'in farklı kadın karakterleri canlandırdığı tek kişilik oyunu... Usta sanatçıların tek kişilik bu oyunları aklınızda bulunsun... Tiyatro gibisi var mı? 

25 Nisan 2019 Perşembe

YALAN DÜNYA VS JET SOSYETE

Gülse Birsel, Jet Sosyete'nin yeni sezonda dijital platformlardan birinde devam edeceğini müjdeledi. Ama bence, eğer böyle bir proje varsa; ya Yalan Dünya'ya (evet, aradan geçen dört buçuk yıla rağmen) ya Aile Arasında'ya (çünkü o karakterleri çok sevmemiş miydik) ya da tamamen yeni bir hikayeye yönelinmeli. Çünkü ben de Jet Sosyete'yi bir türlü sevemeyen, karakterlerine ısınamayanlardanım... 

Gülse Birsel'in yaptığı her şeyi hepimiz çok seviyoruz, kabul!

Ama Jet Sosyete'yi ne kadar çabaladıysam çabalayayım, sevemedim...

Dizinin önümüzdeki hafta final yaparak ekran yolculuğunu tamamlayacağı açıklandı. Gülse Birsel de, bundan sonra geleneksel ekranlarda 130-140 dakikalık dizi yapmayacağını, dijital platformlardan birinde Jet Sosyete'nin daha kısa versiyonunu yapacağını söyledi. 

Ama sorun sadece süre mi?

Bence Jet Sosyete'nin karakterlerinde, hikayesinde de bir sorun var.

Yani ben bir türlü bağlanamadım diziye.


Gülse Birsel'in kızıl saçlı ve dişlek Gizem karakterini ilk günden beri hiç sevemedim mesela. Çok itici ve zorlama geldi bana. Belki de biz Gülse Birsel'i ekranda hep iyi, sempatik ve "sarı saçlı" bir karakterle görmeye alışkınız, ondandır. Avrupa Yakası'ndaki dergi çalışanı Aslı'yı ne çok sevdik mesela.

Deniz, nevrotik ama "yetenekli" oyuncu ev arkadaşı Açılay'la...

Ya da Yalan Dünya'da komşusuyla aşk yaşayan, oyuncu Deniz'e ne çok güldük. Onlar kolayca sahiplendiğimiz karakterler oldu. Bu iki dizide de başroldü, "esas kız"dı Gülse Birsel. 

Yalan Dünya: Dizi setinde sıradan bir gün... 

Ama Jet Sosyete'deki Gizem sempatik olmak bir yana, itici de bir karakter. Ayrıca dizi hikayesinde nereye konumlandığı da pek anlaşılır değil. Olsa da olur olmasa da olur tadında bir karakter.


Aslında düşününce Yalan Dünya, Avrupa Yakası kadar olmasa da, onunla yaraşabilecek "efsane"likte karakterlerle tanıştırdı bizi. 

Her daim üçkağıtçı ama sempatik Selahattin Çakaler'le, nevrotik ama "yetenekli" oyuncu Açılay'la, oynadığı dizinin "sesim seni tahrik ediyor mu" ve "Haaammlet, sevgılım!" jönü Çağatay'la, hızlı hızlı konuşan ve kimsenin asla başa çıkamayacağı efsane gelin adayı Nurhayat'la, hafızamıza muhteşem ikili olarak kazınan Tülay ve "bardakları toplayın, arbede çıkacak!" Zerrin'le, ne derse desin aslında hep "iyi niyetinden" söyleyen tatlı komşu Vasfiye Teyze'yle, gotik kız Eylem'le, "bombastik" Bünyamin Karakaş'la, "über sert" Emir'le ve tabii ki Beyazıt Öztürk'lü Rıza ile Gülse Birsel'in nefis canlandırdığı Deniz'le... 

Bunların hepsi, üstünden geçen zamana rağmen hafızamızdan silinmeyen, hala esprileri dönen karakterler...

Jet Sosyete'de ise neredeyse hiçbir karakterin bu kadar öne çıkamadığını, "fenomen" haline gelemediğini görüyoruz. 

Açıkçası ekranda Jet Sosyete varken bile, benim aynı anda Yalan Dünya tekrarlarını veren Teve 2'yi açıp onu izleyesim geliyor... Hala çok gülüyorum ve meğer ne iyi diziymiş diyorum! Bir şeyin değeri, üstünden zaman geçtikçe daha iyi anlaşılıyor.

Peki sizin bu konuyla ilgili yorumlarınız neler? 

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

17 Nisan 2019 Çarşamba

BU AY BEĞENDİĞİM RÖPORTAJ CÜMLELERİ

 



Yoğunluktan, bir de yorgunluktan, Nisan sayısı geldi geçiyor, ama ben Nisan sayısındaki Bülent Şakrak röportajını blog'a koymaya ancak zaman bulabiliyorum. Malum, blog'larımız instagram gibi "koy geç" değil. Yazarken düşünmen, özenmen gerekiyor. Neyse, o röportajdan bir kısmı paylaşmak istiyorum. Bakın ne diyor Bülent Şakrak: "20 yılımı doldurduğum meslek hayatımda şöyle bir gözlemim var: Kimse kimseye 'aferin' demiyor ya da kimsenin sırtını sıvazlamıyor. Kimse halinden memnun değil. Aslında birine 'helal olsun' desek, belki bir şey yapmak için kendini zorlayacak. Beğenmemek üzerinden kurguladığımız şeyler, bir şekilde başarı olarak adlandırılıyor..." Haklı değil mi?

Bu ay InStyle'de de Damla Sönmez ve Onur Tuna röportajları var. Onlardan da beğendiğim şu iki cümleyi paylaşmak istiyorum. Onur Tuna'ya Yasak Elma'daki karakteri sorulmuş: "Alihan'ı seviyor musun? Karakterinin en çok hangi taraflarını beğeniyorsun?" Verdiği cevabı fazlasıyla doğru buldum ve hak verdim: "Ülkemizde dizi sürelerinin uzunluğundan ötürü, uzun vadede oynadığınız karakteri olay örgülerinin içinde kaybedebiliyorsunuz. O yüzden Alihan'ı özellikleri doğrultusunda sevemem. Ama durum içerisinde niyeti iyi olan ve kendiyle alakalı çabaları maddesel olmayan biri. O yüzden seviyorum Alihan'ı..." Yerinde bir açıklama. Yasak Elma'nın senaryosu da bir süredir yerinde sayıyor aslında. Ama diziyi gelecek sezona da devam ettirme kararı aldılar. 

Sibel filmiyle adından söz ettiren Damla Sönmez de, film ödülleriyle ilgili, "Çelenk ibaresi görünce afişin üstünde, korkuyor bizde insanlar," diyor. "Fransa'da durum tam tersi. Ne kadar çok çelenk varsa, ona göre seçiyormuş gidecekleri filmi oranın izleyicisi." Sahiden, ödüllü filmlerden neden korkulur ki bizde? 

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

12 Nisan 2019 Cuma

BİR ZAMANLAR ÇUKUROVA: DİZİ NEREYE DOĞRU GİDİYOR?


Daha önce de pek çok kez yazdığım gibi, Bir Zamanlar Çukurova'nın en dikkatli izleyicilerinden biri benim.

Hem diziyi hem de senaryoyu dikkatle takip ediyorum. 

Ancak son birkaç bölümdür olay örgüsündeki durgunluk ve yerinde sayma, dahası hikaye için aslında hiç de gerekli olmayan, aksine hikayeyi "baltalayıcı" olan gelişmelere sapma gözden kaçacak gibi değil maalesef...

Elbette dizi reytinginden gözle görülür olarak bir şey kaybetmedi şimdilik, sezon sonuna kadar kaybedeceğini de sanmam, ama senaryo fena halde tıkanmaya başladı.

YAN KARAKTERLERİN ÖNEMİ 

Söylemiştim, dizinin en çok her karaktere, tarladaki çalışana bile evin hanımına yaklaştığı gibi eşit mesafeden yaklaşmasını ve onların da sorunlarını göstermesi yönünü seviyorum. 

Hatta bana kalırsa Aşk-ı Memnu'dan sonraki en derinlikli "aşağıdakiler-yukarıdakiler", yani ev sahipleri ve evde çalışanlar ilişkisi de yine Bir Zamanlar Çukurova'da işleniyor. 

Yan karakterleri ve hikayelerini seviyorum. 

Ama dünkü bölüm boyunca ana karakterleri değil, Saniye-Gaffur-Seher arasındaki ilişkiyi izlememize ben bile hiçbir anlam veremedim! Dün akşam başrol onlardı, bölümün 3/4'ünde onları izledik. Züleyha, Yılmaz ve Demir'se ortalıkta pek görünmedi. 

Yan karakter hikayeleri gayet iyi, ama bu bir spin-off dizisi değil ki... 

Belli ki sezon sonuna kadar ana hikayeyi ilerletmek yerine, yan hikayelerle izleyici oyalamak istiyorlar.


Dün akşam diziyi izlerken bir yandan da pek çok sosyal medya platformundan izleyici yorumlarını takip ettim. 

Benim anladığım, Züleyha'nın bir anda "delirtilmesi" de, mektubun Yılmaz'a bir türlü ulaşamaması da, Yılmaz-Müjgan ilişkisinin sıkıcılaşması da, Hünkar Yaman'ın anlamsızca yaptıkları da, Demir'in zalimliği de artık izleyiciyi yormaya, diziden soğutmaya başladı. 

Gaffur-Seher arasındaki yasak aşk da gördüğüm kadarıyla izleyicinin ilgisini çekmek bir yana, bir kısım izleyiciyi diziye küstürdü, gayet öfkeli hale getirdi. 

Genel izleyici Saniye ve Gaffur'u diziye nefes aldıran, hoşluk katan karakterler olarak görüyor; dolayısıyla Gaffur'un yaptıkları seyircinin kalbini kırdı. 


Bir de Şermin bu bölümde hiç yoktu mesela... 

Sezonun ilk yarısında arkadaşı Füsun'la Züleyha'nın üvey abisi üzerinden yaşamaya başlayacağı "aşk çekişmesi" de tam olaylar tırmanacakken karakterin senaryodan çıkartılması yüzünden söndü gitti.

Oysa Şermin-Füsun arasına bir hareketlilik gerekli

Şermin'in özel hayatını izleyici merak ediyor, dizideki en ilgi çekici, renkli karakterlerden biri o. 

Dolayısıyla, Hünkarların arasına duvar ördürdüğü bir kapı komşusu olmaktan fazlasını hak ediyor Şermin. 

Bu arada konakta tartışma çıktığında meraklı Şermin'in merdivenle duvara tırmanıp neler olup bittiğine bakması, köy dolmuşunda onun gibi "elit" bir kadının horozların saldırısına uğraması gibi detaylı işlenen sahneleri çok beğendiğimi de söylemeliyim. 

SEZON FİNALİNDE NELER OLACAĞINI İZLEYİCİ ANLADI...

Tekrar başa dönecek olursam, olaylar son birkaç bölümdür (belki son beş-altı bölümdür) sıkıcılaşmaya ve yerinde saymaya başladı. Diziyi artık sırf senaryonun nereye gideceğini merak ettiğimden izlemeye başladım. 

Muhtemelen sezon finalinde açığa çıkacak olan, çocuğun Demir'in değil Yılmaz'ın olduğu gerçeğinden başka ne var elimizde? 

Yaşanacak olan silahlı bir tartışmada iki erkekten biri veya Züleyha hayatını kaybedecek mi? 

Hayır. 

O zaman daha güçlü bir sezon finali kurgulamak gerek. 

Evet, Saniye'nin Seher'le Gaffur'u öğrenmesi sezon finaline bir hareket katar, ama o kadar.

Sezon finali için daha fazla atraksiyon gerekli görünüyor. Seyircinin ikinci sezonda perşembe akşamları yine bu diziyi izlemesi için bir neden gerek.

Bakalım dizi son gelişmelerden sonra izleyici kitlesini ve reytingini korumayı başarabilecek mi? 

Not: Bunlar tamamen benim yorumlarım. Diziyi baştan beri güçlü olay örgüsü nedeniyle çok seviyorum ve tam da bu nedenle senaryosunun daha dikkatli ele alınmasını istiyorum.

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

8 Nisan 2019 Pazartesi

KANDIRILDIK: SAÇLARIMIZA ZEHİR Mİ SÜRÜYORUZ?!

Sodyum lauril sülfat (SLS), sanayilerdeki kirli boru hatlarını temizlemekte kullanılan, çamaşır ve bulaşık deterjanlarında da bulunan köpürtücü bir temizlik maddesi... Peki bu kimyasal maddenin saçımıza, yüzümüze, elimize, dişimize sürdüğümüz şampuanlarda, sabunlarda ve diş fırçalarında ne işi var?!


Üstlerinde "doğal" yazan, çayırları, çimenleri, ormanları çağrıştıran yemyeşil şampuan, sabun, diş fırçası kutuları... Her şey bir aldatmacadan ibaret! (Tamam, zaten biliyorsunuz.)

Hemen her ürünü yeşil kutularda satılan Yves Rocher'in güya saç dökülmesini engelleyen, sözüm ona "organik" acı baklalı bir şampuanı var. Üstünde yazan böyle, ama biraz yakından bakıp etiketini okuduğunuzda, içinde sodyum lauril sülfat olduğunu görüyorsunuz! Ve sülfat, bırakın saç dökülmesini durdurmayı, olan saçlarınızın da dökülmesine neden olan bir madde! 

Eyüp Sabri Tuncer "Doğal" Sıvı Sabunu... Sensodyn diş macunu... Prozinc şampuanı... Bunların hepsinde sülfat var. Bu markaları örnek veriyorum, çünkü bunlar diğerlerine göre sağlığa daha az zararlı diye aldığımız pahalı markalar, ama yok, bunlarda bile sülfat var.

Şimdi tek tek marka ismi vermeye gerek yok, marketlerde satılan pek çok temizlik ve kozmetik ürününde zaten sülfat var... Paraben içermiyor diye satılıyor, ama hepsinde sülfat var... Yani ya paraben ya sülfat... %99'unda ikisinden biri mutlaka var!


Sülfatın çok zararı var. İnternette kısa bir araştırma yapınca görebilirsiniz. Aldığınız ürünün içindekiler kısmını mutlaka okuyun... Okuyun ama, ne fayda! Mecbur aldık, alıyoruz, bile bile de almaya devam edeceğiz... 

Marketlerde, eczanelerde bile hayatımızın içine sızmış sülfat... Satılan hemen her üründe var... Amonyum Laureth Sülfat(ALES), Sodyum Lauryl Sülfat (SLS) ve Sodyum Laureth Sülfat (SLES)... Bir şeyin içinde sülfat geçti mi, bilin ki o şey zararlı, kaçın ondan! Bitkisel olduğu iddia edilen şampuanlar ve hatta bebek şampuanları bile bunlarla dolu. Hem paraben hem sülfat içermeyeni bulmak gerekli... Tabii bulabilirseniz... 

Sırf şampuanlarımız, sabunlarımız, diş macunlarımız köpürsün, kullanana "temizleniyormuş" hissi versin diye… Zehirle temas ediyoruz farkında olmadan…

Ya ellerimizi, saçımızı sırf duru suyla yıkayacağız... Ki bunu yapmak da faydasız... Ya da kendimizi sülfatla köpürtmeye devam edeceğiz! 

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

3 Nisan 2019 Çarşamba

BİRBİRİNDEN İLGİNÇ GASTRONOMİ TRENDLERİ: BU YIL NELER YİYECEĞİZ!

Sebze ve meyve fiyatları almış başını gitmiş durumda... Mesela muzun kilosu 15 lira! En temel ihtiyacımız olan gıda ürünlerini almamız bile zorlaşmaya başladı. Ama öte yandan kafeler ve restoranlar her yerde tıklım tıklım dolu, çünkü bir şeyler yememiz içmemiz de gerek. Ve gastronomi trendleri ne yiyeceğimizi belirlemeye devam ediyor. Global olanın yerini yerelin, etin yerini sebzenin ve kahvenin yerini çayın alacağı 2019’un gastronomi trendleriyle tanışmaya hazır mısınız?

Çayın yükselişi


Uzun zamandır yeni dalga kahve akımı ve farklı demleme yöntemleriyle birbiri ardına açılan üçüncü nesil kahve mekanları, tahtını çay kafelerine kaptırmak üzere. Yalnızca siyah çay değil; yeşil, beyaz ve hatta sarı çay gibi pek çok çeşidiyle çay konseptli mekanları bu yıl daha sık duyacağız. Sağlık getiren çaylara yönelen çay markaları, otsu tada sahip olan çaylar üretmeye başlayacak. Ama ben siyah çayı daha çok seviyorum, yani bildiğimiz normal klasik çayı. Hatta bu yazımı yazarken de klavyemin yanında bana bir kupa dolusu sıcak çay eşlik ediyor. Ben kesinlikle ama kesinlikle bir çaycıyım, bunu duymayanınız kalmamıştır ve bu trend en çok beni sevindirecek gibi!

Denizden gelen atıştırmalıklar


Önümüzdeki dönemde "deniz ürünleri" zevkiniz yalnızca konserve ton balığı veya kalamar cipsiyle sınırlı olmayacak. "Denizden babam çıksa yerim!" diyenleri memnun edecek bu trend, sofralarımızı deniz yosunu cipsleri ve yine yosunlardan yapılan noodle'larla donatmaya niyetli. Yine de ben kendi adıma şimdilik almayayım. 

"Çirkin" sebze-meyve algısı değişecek


Her şeyin en güzelini paylaştığımız sosyal medya doğal, ezik, hatta neredeyse "çirkin" olan sebze ve meyveleri yemeklerimizde giderek dışlamamıza neden oldu. Ama her şeyi cilalayarak paylaştığımız bu akım bile artık doyum noktasına ulaştı ve bir şeyin en doğal hali yeniden rağbet görmeye başladı. Dünyanın yıllık yiyecek üretiminin üçte birinin çöpe gittiğini biliyor muydunuz? Bu, 1,3 milyar ton yenilebilir yiyeceğin israf edildiği anlamına geliyor. İşte bu yüzden 2019 trendlerinden biri de dünyaya karşı daha duyarlı olmamızı ve çürük meyve ve sebzelere mutfağımızda yer açmamızı söylüyor.

Instagram'lanabilir yemekler


Değişen trendlerden bahsettik ama bir yemeği yemeden önce fotoğrafını çekme döneminin sonu henüz gelmedi. Mekanlar, müşterilerini önlerine servis edilen yiyeceklerin önce fotoğrafını çekip sonra paylaşmaları için teşvik etmeye devam ediyor. Ben de özellikle yurt dışındaysam yediğim ilginç yemeklerin fotoğraflarını çekip paylaşmayı seviyorum. Ama burada görüntüden çok ilginçliğini önemsiyorum sanırım. Prag'da karşıma çıkan yosun rengindeki erimiş peynirli bezelye çorbası Instagram'ımda paylaştığım yemek fotoğraflarından biri mesela... 

Hiperyerellik


Dünyada pek çok restoran artık sebze ve meyvenin olabildiğince kısa mesafeden temin edilmesini esas alan "hiperyerellik" trendinin sesini dinliyor. Pek çok ünlü restoranın şefi, yemeklerinde kullanacağı sebzeleri kendi bahçesinde yetiştirdiklerinden seçiyor. Geçtiğimiz ay röportaj yaptığım şef Refika Birgül'e de sordum bunu. O da, programlarında yaptığı yemeklerde kendi terasında ektiği sebze ve otları kullandığını ya da Kuzguncuk'un semt pazarından, bostanlarından alışveriş yaptığını anlatarak şöyle söylüyor: "Farklılıkların yaşayabilmesi, bu dünyanın kaynaklarının daha hakkaniyetli kullanılabilmesi ve lezzetli yemekler için yerelliğin var olması ve devam etmesi çok önemli."

Her işin başı sağlık 


Sağlıklı beslenme gündemde olmaya devam ederken, bizi trend niteliğindeki çeşitli diyetlerle ve yeme biçimleriyle tanıştırmaya da devam ediyor. Glütensiz, ketojenik, paleolitik, şekersiz, vegan, vejetaryen ve pesketaryen gibi farklı beslenme alışkanlıkları ve yönelimleri her geçen gün artıyor. Gelecekte diyet mutfak şefi diye spesifik bir meslek bile olabilir. Kefir ve ev yapımı turşu gibi probiyotik özelliği olan yiyecekler de önemini korumaya devam edecek.

Hazır süt, yoğurt ve kefirler aslında zararlı mı? 


Tabii market raflarından aldığımız hazır kefirler, sütler ve yoğurtların "doğal" olmadığını, antibiyotikle raf ömürleri uzatılmış yapay sütler, yoğurtlar ve kefirler olduklarını maalesef biliyoruz. Hatta şu an bu yazıyı hazırlarken tesadüfen gördüm, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği üstlerinde "doğal" yazarak ürünlerini pazarlayan bazı markalara karşı bir imza kampanyası başlatmış.

Daha az et


Araştırmalar, daha az et tüketilmesi halinde pek çok hastalıktan korunacağımızı ve çevreye daha az zarar verileceğini ortaya koyuyor. Belki de yemeklerimizde etsiz yapamıyoruz ve ete ihtiyaç duyuyoruz, ama et tüketimini sınırlandırmak gerektiği de ortada. Her gün hamburger ya da pizza yemek kesinlikle hiç sağlıklı değil. Bu nedenle "geleceğin eti" olarak öne çıkan yapay etin kullanımının giderek artacağı öngörülüyor. Pek çok restoran, menüsünde bitkilerden elde edilen yapay etle ya da falafelle yapılan hamburgerlere yer vermeye başladı bile. Bu sene restoranlarda daha az et, daha çok sebze yiyeceğiz gibi görünüyor. Tabii dışarıda yediğimiz salatalarda marulların yeterince yıkanmadan önümüze konduğu da bir gerçek. Zaten dışarıda yemek yemek zorunda olmak başlı başına sıkıntılı bir durum ya, neyse...

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: