DURDURULAMAYAN ÇARKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DURDURULAMAYAN ÇARKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2020 Pazar

BİR SIRRI PAYLAŞMAK İSTİYOR CANIM


Sırrın var mı?

İçinde tuttuğun herhangi bir şey, bir küçük düşünce, kafanın arka plan sekmesinde dönüp duran bir bilgi, kulak zarının dibindeki bir inşaat kadar gürültülü ya da belki arı vızıltısı kadar (ve ben tam bunu yazarken odama vızıldayarak devasa büyüklükte bir kraliçe arı girdi, kimse bunun bir işaret olmadığını söylemesin, acaba bana ne anlatmak istiyor) belli belirsiz de olsa seni rahatsız eden herhangi bir fikir, senin sırrın olabilir.

Herkesin bir sırrı vardır.

Burada illa da bir kurgu romandaki ya da televizyon dizisindeki kadar abartılıp dramatize edilecek kadar karanlık bir sırdan söz etmiyorum.

Küçük bir çocukken bir soğuk sandviç tezgahından sandviç çalan adamı görmüşsündür, adam da seni görmüş ve eliyle "Şşşşt" yapmıştır, ardından senin şaşkın bakışların altında "olay yeri"nden hızla uzaklaşırken yaşlı sandviççi amca sana dönmüştür ve tüm sevecenliğiyle "Söyle bakalım ufaklık, ne istiyorsun?" diye sormuştur, sen birazdan para vererek bir sandviç alacak olmana rağmen senden çok büyük yetişkin bir adamın o sandviçi rahatlıkla çalıp yoluna devam etmesine sessiz kalmışsındır ve aslında bu da pekala bir sırdır.

Bazen dersin ki: Hepsi iki dudağımın arasında ama, bıraktım kafamın içinde kalsınlar. 

Bazen de zihnindeki düşünceler asla susmaz, seni asla rahat bırakmaz, yakandan tutup seni kendine döndürerek onlarla yüzleştirmeye çalışacak kadar küstah olurlar. Elinde olsa kafanı duvarlara vura vura patlatarak hepsinden kurtulmak istersin.

Ama onları zihninden atmak için çabalaman gerekli midir? Belki kaybedeceğin, yooo, belki de kazanacağın bu mücadeleye girmek yerine, onlarla yaşamayı öğrenemez misin? Onlara, seni anlıyorum, pişmanlık, seni anlıyorum, özlem, seni anlıyorum, öfke, seni anlıyorum, hayal kırıklığı, seni anlıyorum, yalnızlık ve ne olur sizler de beni anlayın deyip, zihninde kendi hallerinde yaşamalarına, ama bir daha asla yoluna çıkmamalarına izin veremez misin?


Yine de bazen bir sırrı paylaşmak ister canın

Kendince çok değer verdiğin o sırrını anlatacak birini bulmayı...

Ruhunu açacağın, kalbini akıtacağın, gerçekten içini dökeceğin ve tüm bunları koşulsuz bir teslimiyet ve iç güvenliğiyle yapabileceğin birini...

Burada iki zor aşama vardır. Kendine sorman gereken ilk soru şudur: Bunu yapmayı gerçekten istiyor muyum? 

Bunca zamandır içinde tuttuklarını ilk kez sesli bir biçimde birine anlatmak, onları daha gerçek mi kılar ve hayatını daha dönülmez bir noktaya mı sokar? Bilemiyorsun. Belki bu seni daha kötü çıkmazlara sürükleyecek, belki yeni kapılar açacak. Belki bundan sana zarar gelecek, sırrın ortalığa saçılacak. Ya da belki de hiçbir şey olmayacak. Sadece anlatmış, düşüncelerini dillendirmiş ve boşluğa bırakmış olacaksın. 

Sırrını birine anlatmayı gerçekten istiyor musun sorusunun cevabı eğer evetse, o zaman geçilecek ikinci aşama daha zor bir soru olarak önünde belirir: Bunun için doğru insan kim? 


Hiç şüphesiz akla ilk önce ailenden biri veya çok yakın bir arkadaşın gelir. 

Belki nefis bir San Sebastian cheesecake yiyip bir kahve içerken birdenbire açarsın konuyu ve saatler dertleşerek geçer gider, belki biraz olsun için rahatlar, bir anda ortada sır mır kalmaz, oh, bu kadar kolay mıymış, evet, aslında bu kadar kolaymış, sonra sinemaya gidip bir filmde insanların daha büyük sırlardan dolayı ödediği bedelleri izlersiniz.

Sırrını bir psikologa da anlatabilirsin. Tıpkı ailenden biri veya çok güvendiğin bir dostun gibi, ona da anlatabilirsin ve o sana onlardan daha iyi fikirlerle karşılık verir. Yani işin uzmanı olmayan biri seni yalnızca dinler ve kendince yorumlayıp fikirlerini sunar ama bir psikolog daha iyi bir bakış açısı kazanmana yardımcı olabilir. Ailen ve dostun gibi o da seni dinler, yalnızca bunun için para alır ve süresi kısıtlıdır. Elbette, sana gerçekten yardımcı olmak isteyecektir. Ama nihayetinde onun gözünde sen onlarca müşterisinden başka bir şey değilsindir. Bu kötü bir şey mi? Hiç şüphesiz çok uzun bir başka yazının konusu bu. Yani parayla sırlarını anlatıp rahatlayacaksın, üstüne yeni bakış açıları kazanacaksın. Teşekkürler, belki başka sefere. Belki de o bakış açıları zaten senin içinde. Belki de tek istediğin, birine anlatmak. Sadece anlatmak. Anlatmak. Anlatmak.

O zaman, şimdiye dek hiç olmayan bir seçenek çıkar karşına: Hiç tanımadığın birine anlatmak. Çok korkutucu, ama çok güzel. Hayatında daha önce hiç var olmamış biri. Ailen değil, arkadaşın değil, işin uzmanı bir psikolog değil. Sana sokaktan geçen, otobüste gördüğün ya da şimdilerde koronanın cirit attığı havaalanında karşılaştığın bir yabancı kadar tanıdık ancak. Ya da belki bir zamanlar gittiğin spor salonunda, yogada, atölyede, hatta belki gerçek hayatta bile değil, internette tanıdığın biri. Tabii ona hissettirmeden bazı kriterlerden geçirdiğin ve nihayet ona güvenebileceğin an'ın artık geldiğinden emin olduğun biri. Hayatın o insanı karşına sırrını açman için çıkardığını düşündükçe, cazibesine iyice kapılırsın bu fikrin.

Ona güvenebilir misin? Muhtemelen güvenmemelisin. Ama bu korkunç fikrin cazibesi seni çoktan kendine doğru çekmeye başlamıştır bile ve bazen de o riski alıp güvenmen gerektiğini hissedersin. Anlatmanın, konuşmanın, açılmanın büyüsüne işte o zaman kapılırsın. Bazen sadece anlatmak ve anlaşılmak istersin. Hepsi bu. 


Ters Düz'ün sonunda, madalyonun iki zıt yüzü olan üvey kardeşler Ece'yle Nilgün'ün kaderlerini sonsuza dek birleştiren sır (ya da henüz okumadığınız diğer kitaplardaki diğer karanlık sırlar) gibi, bir sır iki insanı yakınlaştırıp hayatlarını sonsuza dek birbirine bağlayabilirBu istemeden de olabilir; yani insan karanlık sırrına bir diğerini istemeden de dahil edebilir. Ya da bile isteye yapar bunu. İlki daha çetin bir durum gibi görünse de, aslında bu ikincisi daha zordur. O karar an'ı çok zordur çünkü. Söylemek mi, söylememek mi? Ona nasıl güveneceksindir? İleride sırtından vurulmayacağının garantisi var mıdır? Yoksa ona kendi ellerinle güçlü bir koz mu veriyorsundur? 

Ama sırrın hayatları birbirine bağladığı o an'dan sonra, geri dönüş yoktur.

O sıkı düğümü işte kimse çözemez artık. 

1 Mayıs 2019 Çarşamba

İNSAN İLİŞKİLERİ


Yazdığım hikaye ve senaryolardaki karakterlerle ilgili, aklımdan hiç çıkmayan bir şey var: İki insan arasındaki ilişkide yaşanabileceklerin sonsuzluğu çok enteresan değil mi? Heyecan verici ve aynı zamanda korkutucu. Aşk ilişkisine indirgemiyorum; dramatik perspektiften, daha geniş düşünüyorum, daha genel anlamıyla ilişkilerden bahsediyorum. İnsanlar arasındaki ilişki ağlarından. Çok sayıda insana, çok kalabalık ortamlara gerek yok. Bomboş bir odanın içinde, sadece iki insan arasında bile sonsuz sayıda olay, gelişme, durum yaşanabilir. Hatta bazen bir başka kişiye dahi gerek yok, insan kendi içinde de sayısız çatışmadan geçebilir... 

Ta lise yıllarımdan beri üstünde çalıştığım bir proje olan Ters Düz'ü (kitap ve dizi - ilk kitap 2015'in Kasım'ında çıktı, biliyorsunuz) tam da böyle duygularla yazdım işte. Trabzon'da, adı Bozbalık olan hayali bir köy kurguladım ve küçücük bir köyde bile, eğer insan faktörü varsa, ilişkilerin ne kadar karmaşık olabileceğini göstermeye çalıştım. İstanbul gibi büyük bir şehrin karmaşasından Bozbalık gibi bir yere dönmek zorunda kalan Ece'nin, sığındığı bu küçücük köyde oradakinden çok daha büyük tehlikelerle, karanlık insan ilişkileriyle karşılaşması fikrini esas aldım. Hatta ben, henüz serinin ikincisi sizinle buluşmadığı için okumanıza şimdilik daha çok zaman olan ama benim yazmaya çoktandır başladığım üçüncüsünde, ne tepki vereceğinizi çok merak ettiğim bazı karakter dönüşümleri kurguluyorum. Bozbalık Üçlemesi'nin ana çıkış noktası bu işte: İnsan olan yerde, her şey olur. 

Fotoğraftaki bu bakışımsa güzel gelişmelere... Onları tam olarak böyle bekliyorum!

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz:

instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

21 Kasım 2018 Çarşamba

BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM!


Yeni yaşımdan; bilgisayar başında gencecik yaşımda sırtımın iki büklüm kalması pahasına gece gündüz yazdığım her şeyin artık yalnızca benim hayal gücümde sınırlı kalmamasını, yıllardır biriktirdiğim dizi hikayelerinin/senaryoların seyirciyle buluşarak bir anlam kazanmasını, yine bilgisayarımın masaüstünde her gün taslaklarını görmekten bıktığım ikinci ve üçüncü kitaplarımın art arda çıkmasını (ki böyle bir dönemde pek ihtimal yok gibi ama olsun), dile kolay tam dokuz yıldır canla başla ve hiç aksatmadan düzenli olarak yazılar ve hikayeler paylaştığım blog’um Kafa Dergi’nin daha geniş kitlelere ulaşmasını diliyorum... Yazdığım karakterlerin er ya da geç hepinizle tanışacağını biliyorum, çünkü onlar yalnızca benim kafamın içinde yaşamaya devam edemeyecek kadar gerçekler, aramızda bir yerdeler. Kütüphanemin Ters Düz’lü köşesinden bir fotoğraf koydum, üç yıl önce doğum günümde çıktığı için onun da üçüncü yaşı bugün. Ha başka şeyler de diliyorum ama onlar da bana kalsın, di mi? Kendimize ve insanlara iyi gelecek her ne diliyorsak gerçek olsun! 

instagram: @ofluoglumert 
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert

17 Aralık 2017 Pazar

İKİ YILDA İKİ KİTAP YAZDIM!


Yeni yıla doğru geri sayım başladı artık, değil mi?

Biliyorsunuz, ilk kitabım olan Ters Düz 21 Kasım 2015'te, doğum günümde çıkmıştı. 

Aradan geçen iki yılda iki kitap daha yazıp bitirdim.

Biri Bozbalık Üçlemesi'nin (başından beri üç kitaplık bir seri olarak planladığımı kitapta da yazmıştım, okuyanlar bilir) ikinci kitabı, yani Ters Düz'ün devamı. 

Diğeri başka bir kitap. 

Ayrıca halihazırda yeni kitaplar da yazmaktayım. 

Üstünde çalıştığım başka şeyler de var. :)

Uzun lafın kısası, 2017 de benim için hayli üretken geçti/geçiyor. 

Umarım 2018 yeni kitaplarımı sizlerle buluşturmam için harika bir yıl olur!

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

3 Kasım 2017 Cuma

DOĞUM GÜNÜM YAKLAŞIRKEN...


Şimdi hepiniz Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in yeni bölümünü bekliyorken benden, ben birazdan okuyacağınız yazıyı yayımlıyorum... 21 Kasım doğum günüm, o nedenle bırakın doğum günü çocuğu istediğini yapsın.

Kendimi bildiğimden beri kocaman bir hayal dünyam var. Yarattığım karakterlerim, benimle birlikte büyüyen kahramanlarım… 1. sınıfta okuma yazmayı öğrendiğim gün, yazarak yepyeni dünyalar yaratabileceğimi anlayınca, kalemi elimden hiç bırakmaz oldum. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm anne babama benim. Yazma, üretme, ortaya koyma tutkumu hep desteklediler. Onlar, çocukluğumda saman kağıtlara yaptığım dergileri satın aldılar, yetmedi bir de o dergilere aylık üye oldular, kendi kendime yazıp oynadığım tiyatroları seyrettiler; kısacası hayal gücümün evin her yerinde özgürce dolaşmasına izin verdiler. Çevremdeki akrabalar, tanıdıklar, küçükken, postayla ülkenin bir ucundan diğer ucuna yolladığım el yapımı dergilerimi/çizgi romanlarımı hala saklıyorlar ve ben misafirliğe gittiğimiz evlerde ev sahiplerinin yazmam için önüme sehpa çektiklerini hala hatırlıyorum. Ne diyordum, evet, yazmayı öğrendiğim günden beri kalemi elimden hiç bırakmadığımdan bahsediyordum. Müthiş bir içsel düşünme eylemi de gerektiriyor bu. Sürekli kafamda bir öykü, bir hikaye, bir roman, bir senaryo, bir sahne, bir diyalog, bir betimleme, bir olay şekillenir benim. Sabah uyandığımda yataktan yazmak için hayali bir olayla kalkarım, gece tekrar başımı yastığa koyduğumda arka planda yine bir sahne devam ediyor olur. Gün boyu bu akış hiç kesilmez. Ailem ve yakın arkadaşlarım bilir, bazen durup dururken heyecanlanırım; işte o yeni bir fikrin, yeni bir sahnenin, hatta belki yeni bir hikayenin doğum anı, doğum sancısıdır. Şimdi birine anlatsam, inanmaz ki bana. Bir önemi de yok aslında. Kendimi bildim bileli böyle bu. Sanatla, düşünceyle, yazıyla uğraşan herkesin içinde deli bir taraf vardır derler, ben de biraz deliyim belki de. Enerjim her zaman çok yüksektir ve sürekli bunun sırrının ne olduğunu soranlarla karşılaşırım. "Gözlerinin içi hep gülüyor!" derler. Doğrudur, beni hiçbir zaman durgun göremezsiniz, hep hareketli, güler yüzlü, sıcak ve konuşkanımdır. Çünkü düşünecek, yazacak ve yaşayacak çok şey var! Bu yüzden sabah en geç yedide kalkarım, uyuyarak günü kaçıramam! Şu anda aynen burada anlattıklarımı 2010'da şöyle ifade etmiş, yazmışım: "Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında internette gezinen bir Mert düşünemezsiniz. Bir şeyler düşünmeden, yeni projelerimi gerçekleştirmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Anlayacağınız hayat enerjimi bunlardan sağlıyorum ve aynı enerjiyi bunlar için tüketiyorum. Zevk amaçlı yaptığım bu hobiler benim için bazen tam bir dert nedeni haline gelebiliyor. Böyle olunca bir çözüm bulmak için beynimi de, ruhumu da, etrafımdakileri de yoruyorum. Beynim sürekli bir şeyler üretiyor. Okulda teneffüslerde, evde dersten kalan zamanlarımda, kısacası boş vakitlerimde konu düşünüyorum. Keşke daha çok zamanım olsa. Beynimde her an yeni bir şeyler üretmek için çarklar dönüyor. Durdurmak istesem de durduramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anımda bile kafamın içinde hikayelerim, blogum, projelerim için bin türlü şey düşünüyorum." Bazen diyorum ki keşke vurdumduymaz biri olsaydım da hiçbir şeyi kafaya takmasam, güle oynaya hayatın tadını çıkarsaydım. Yine çıkarıyorum elbette, ama bizim gibilerin hep bir meseleleri vardır ve onu halletmeden içleri rahat etmez (korkarım ki bu "halletme" sürecinin bütün bir ömrü kapladığının farkındayım). Şu an kendimi çok geç kalmış hissediyorum. Bir tek Ters Düz çıktı şu an. Benimle ilgili yorum yapabileceğiniz, hepinizin gördüğü, bildiği tek üretimim o. Ama daha yaptığım ve sizlerle paylaşmadığım ya da yapmayı istediğim çok şey var. Boş vakitlerini yazmaya, hayal kurmaya ve bu hayallerini gerçekleştirmeye ayıran biriyim ben. Anneannem yıllar önce bana 'Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!' demişti. Öyle korkmuştum ki o böyle söyleyince. Neyse ki 20'yi sağ salim atlattım. Ve 21 Kasım'da 21'imi bitirip 22'me giriyorum! Diye işi doğum günüme bağlayarak bu bahsi burada kapatalım. Şimdilik. *

* bu yazıyı geçen sene, Ekim 2016'da yazmış, sizlerle paylaşmıştım (blog ve instagram'da), hatırlayanlarınız çıkacaktır. Yani bu yıl 21 Kasım'da 23'üme giriyorum. 

bana ulaşmak için:
instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

Ve Hande Yener'in çok sevdiğim Hayrola'sının dün keşfettiğim ve daha çok sevdiğim bir versiyonunu yüklüyorum. Bu yazının şarkısı olsun. 

21 Ekim 2017 Cumartesi

HAFTA SONU SABAHI


Benim için tipik bir hafta sonu sabahı. 

Hafta sonu olmasına rağmen erken kalkıldı, çünkü kafa dolu, amaç belli: Kendime ve yazılarıma dilediğimce zaman ayırabilmek. 

Tabii yanımda sıcak çayım ya da kahvem (ki fotoğrafa aldanmayın, genellikle çayım) ile birlikte. Bir yandan blog'um için yazdığım yazılar, öte yandan internete özel yeni hikaye serim Mürekkep Kokunu İçime Çektim için yazdığım bölümler. Tabii Ters Düz’ü ve yazmakta olduğum diğer kitaplarımı da unutmayalım. Yanımda dağ gibi dizilmiş, kule gibi yükselen dergilerde, kitaplarda da var aklım ama önceliğim yazmak şimdi. Arka fonda eskilerin, 1950-60’ların cazı, blues’u çalıyor. Belki birazdan Hande'nin elektronik, house ve hatta caz sularında yüzdüğü, son derece alternatif, deneysel parçalarından birini açıp salınırım, 2006’daki Apayrı albümünden. Kim bilir, daha sonra iyice nostaljiye kaçarım, 1950 yapımı siyah-beyaz Marilyn Monroe filmlerinden birini koyarım DVD’ye. Dün blog'da yazdım ya hani, "Don't Bother to Knock”u izlerken erkek başrol kol saatine baktı, 22.05 olduğunu gördü ve aynı anda ben de saate baktım ve 22.05’ti. Esrarengiz ve enteresan tesadüfler. Böyle şeyler çok oluyor bana! Hadi saat olayı cidden iyi bir tesadüf fakat mesela bazen de, diyelim birisi bir şey yapacak, ama önünde birden çok alternatif var, sonunda yaptığı şey mutlaka benim aklımdan geçen şey oluyor. Ya da diyelim yolda yürüyen birini görüyorum ve aklımdan "bu şimdi cebinden bir sakız kutusu çıkarıp çöpe atacak" gibi son derece ekstrem bir şey geçiriyorum, hemen peşinden bu kişi cidden cebinden bir sakız kutusu çıkarıp çöpe atıyor! Böyle böyle şeyler yani! Altıncı his mi, sezi mi, çok iyi tahmin yeteneği mi ne derseniz deyin bilemiyorum!

Bir de farkında mısınız, bazı insanlar artık bir ellerinde telefon, bir ellerinde plastik kahve bardağı olmadan dengelerini bulamaz hale geldi… O elde ışıltılı kabıyla son model o telefon illa olacak, o kahve bardağı illa tutulacak! Yoksa kendini çıplak hissedenler var. Gerçekten. Oysa bizim sahte gülümsemelerle aynı selfie karesinin içinde görevmiş gibi dizilmeye değil, birbirimizi anlamaya, birbirimize değer katmaya ihtiyacımız var. 

İşte böyle ben sonsuza dek yazabilirim. Sabahlara kadar, gecelere kadar.


7 Ekim 2017 Cumartesi

İKAMETİMİ MİCROSOFT WORD'E ALDIRIYORUM!


İkametimi Microsoft Word'e aldırıcam, sonunda o olacak! Tamam, benimki bir tutku, bir aşk, ama bazen daha da ötesi: Bağımlılık. Resmen vazgeçemiyoruz birbirimizden! Ne ben sözcüklerden, ne sözcükler benden... Bazen kafamdaki çarkları durdurmak istesem de durduramıyorum; hep yeni bir hikayenin, yeni bir karakterin peşine takılmış, düşünürken buluyorum kendimi. En rahat olduğumu söylediğim anlarda bile beynimin içinde bin türlü şey dönüyor. Şurada bir hafta sonu sabahım varken, oradan boynu bükük bakan laptop... Ya bi' git, gençliğimi yedin!

Ters Düz...

Mürekkep Kokunu İçime Çektim...

Ve henüz daha adlarını bilmediğiniz diğerleri...

Buralarda da buluşalım:


20 Mayıs 2017 Cumartesi

BEN BOZBALIK'I ÇOK ÖZLEDİM! / TERS DÜZ




Ben ikinci kitabımı yazmayı bitirdim, hatta üçe de başladım, ama nasıl ve ne zaman çıkacağı hakkında hiçbir fikrim yok... Bir an önce çıksa da okusanız istiyorum... Bunun için sabırsızlanıyorum hatta... Ama dediğim gibi, ben de bilmiyorum... Biraz önce Youtube'a bir video yükledim, Ters Düz'ü okuyan Aynur Hanım, kitap hakkında yorum yapıp ikinci kitapla ilgili tahminlerini söylüyor. Gerçekten samimi ve sıcak bir video, izleyin.


Ters Düz'ün devamı olan, adını ve konusunu şimdilik kendime sakladığım ikinci kitabım bu yaza yetişse iyi olmaz mıydı... Ben sırlar ve entrikalarla dolu Bozbalık Köyü'nü, Ece'yi, Burak'ı, Nilgün'ü, Mehmet'i, Ali'yi, Meryem'i, Bora'yı, Melek'i ve diğerlerini çok özledim. Arada laflıyoruz, onlar da sizi çok özlemiş.



3 Mayıs 2017 Çarşamba

KENDİME NOT: BİZ NE DÜŞÜNÜRSEK O'YUZ


Aklımızdan ne geçiyorsa, ömrümüz de öyle geçiyor aslında... 

İstersek dünyanın en güzel manzarasına bakıyor olalım, kafamızın içinde dönüp duran düşünceden başka hiçbir şeyi görmez gözümüz. 

Biz ne düşünürsek o'yuz.

 İyi düşünürsek iyi oluruz. 

Bu seferki en çok da kendime...



22 Aralık 2016 Perşembe

MELEK MİSİNİZ SİZ, MASALLARDAN MI GELDİNİZ?


İlkokuldan, hatta anaokulundan beri hep oluyor bu. Öğretmenlerim, hocalarım beni tanıdıktan sonra anne babamdan hep övgüyle bahsediyor, onları tebrik ediyorlar, "beni böyle yetiştirdikleri için". Bana da "Senin gözlerinin içi hep gülüyor, sen çok özel bir çocuksun" derlerdi, ne demek isterler hiç anlamazdım. Geçmişten bugüne çok anekdot var böyle de, yazmıyorum tabii. Niye? Çünkü bazı şeyler özeldir. Bazı sözler söylendiği an güzeldir. Paylaşılmazlar. Hele de böyle kamuya karşı, blog'da! Ama bugün yine bir hocamdan bu sözleri duydum ve bu seferki benim için de şaşırtıcı oldu. O nedenle yazacağım!

Bu dönem online bir ders aldım. Online derslerde ders sınıfta işlenmiyor, hoca notları online'e koyuyor, sen sadece sınav günü hocayı görüyorsun. Ben de kısa zaman sonra Erasmus’a gideceğim için, hocayla mailleşip, bugün erken sınav olmak üzere odasına gittim. Sınav yaptı beni, sınav bittikten sonra tanıştık, genel olarak o kendi hayatından bir şeyler anlattı, konusu gelince ben çıkan kitabımdan bahsettim, bu kadar. Ben giderken, "Annene babana çok selam söyle, çok sevgilerimi ilet, olur mu? Çok iyi yetiştirmişler seni. Umarım benim küçükler de böyle senin gibi olurlar." dedi. “Hocam,” dedim, utanarak (biri beni ya da ailemi övdüğünde hep mahcup olduğum gibi). "Neden böyle söylediniz? Kitabım çıktı, yazılar yazıyorum diye mi? Çünkü daha sizinle yeni tanıştık.” Biraz durdu, sonra gülümseyerek, “Her şeyinden Mert,” dedi. “Ara ara gel böyle, olur mu? Seninle sohbet edelim."

Böyle çıktım hocanın odasından.

Yıllar önce annemle ilgili uzun bir yazı yazmıştım hani. O yazıyı annem için yazmıştım, ama aslında babamla birlikte her ikisini birden tarif ediyordum: "Sanki yeryüzünde bir melek… Öyle yardımseverdir ki...  Birine yaptığı bir yardımı kimseciklerin ruhu duymaz. Öyle sevilir ki... Birbirinden hiç hoşlanmayan insanlar bile, yan yana gelecek olmalarına rağmen, annemin olduğu yere koşarak giderler. Annemin varlığını bilmek onlar için yeterlidir. Öyle bağlayıcıdır ki... Arası bozuk olanlar onun sayesinde barışır. Öyle zekidir ki… Her konuda bilgisi ve inanılmaz bir genel kültürü vardır. Matematikten fiziğe, kimyadan sanat tarihine tek rakibi babamdır. Fikrinin olmadığı bir konuda bile akıl yürütüp sonuca ulaşmayı başarır. Bu yüzden de hayatta hep başarılı olmuştur. Öyle durudur ki... Bazı insanlar sahip oldukları her güzel şeyi sokakta bağıra bağıra anlatmayı marifet sanırlar. Oysa benim annem güzellikleri içinde yaşar. Öyle güzeldir ki… Bazı kadınlarda ya sadece dış güzellik vardır ya da sadece iç güzellik. İşte annemde ikisi birden vardır. Adeta iç güzelliği dışına yansımıştır. Öyle zarif, öyle asildir ki… Sanki önceki hayatında bir masal prensesi, bir kraliçedir. Kimsenin kalbini kırmaz, gönülleri fetheder. Öyle dinleyicidir ki... Bir kişinin sorunu olduğunda, dertlerini anlatıp fikir almak için başvuracağı ilk kişi annemdir. Başta da benim! Öyle sorun çözücüdür ki... Hayran kalırım. Ben birini suçladığımda, o hep empati kurarak karşı tarafın da haklı olabileceğini gösterir. Hatayı kendimde aramamı söyler. İçimi ferahlatır. Öyle mütevazıdır ki... Ben böyle bir yazı yazdığım için abarttığımı düşünüp bazı yerleri düzeltmemi bile isteyebilir!" Bunları demiştim işte. Bu yazımda aslında babamı da tarif etmişim. Bir de babam için ek olarak, profesör olmayan profesör diyebiliriz! 

Bizimkilerin ikisi de melek işte, masallardan gelmişler. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm onlara benim. Zaten ilk kitabımı da onlara ithaf etmiştim, "Kalplerinde herkese yer olan ve herkesin kalbinde yerleri olan anne ve babama" diye... 

Not: Fotoğraf olarak da çektiğim bu fotoğrafı koymak istedim. Sevgiler... 


1 Kasım 2016 Salı

AKREP MİYİM YAY MI?


21 Kasım'da doğdum. (Doğum günüm yaklaşıyor öhöm.)

Akrebin son günü.

22'sinde doğsam Yay olacaktım.

Zaten yükselenim de Yay.

İkisinin özellikleri de bana uyuyor.

Duygusal tarafım, zevklerim, detaycı, ayrıntıcı, dikkatli, gözlemci, enerjik, kararlı, çalışkan olmam, hafızamın kuvvetli olması, yakın çevremdeki dostlarımı iyi seçmem, (evet kulağa acayip klişe ve arabesk gelecek ama) sevdim mi tam sevmem sildim mi tam silmem, bir sırrı sonuna kadar saklamam, gizemli, tehlikeli durumların ilgimi çekmesi, altıncı hissim ve sezgilerimin yüzde doksan dokuz oranında hep çıkması tam bir Akrep olduğumun göstergesi. Hayalperest, yaratıcı, sabırsız, dışa dönük, konuşkan, neşeli, meraklı, kararlıyken bile kararsız, esprili, maceraperest yanlarımsa içimdeki Yay'a işaret ediyor.

Şimdi ben Akrep miyim Yay mıyım? 

Severek aldığım ev-dekorasyon dergilerinden biri olan Maison Française'da okuduğum burçlara göre dekorayson önerileri yazısında, Akrep de Yay da tam olarak beni anlatıyor!

"Bir Akrep, kimseyi kolay kolay kendi kişisel ve özel alanına sokmaz. Siz dramatize etmeyi seven birisiniz, bu nedenle evinizin koyu renklerle dekore edilmiş bir tiyatro sahnesine benzemesi sürpriz olmayacaktır. Antrede dev bir tablo, salonda kadife perdeler, yatak odasında işli saten çarşaflar, banyoda ise mermer lavabo ve duvardan duvara bir ayna, sizi yansıtan seçimlerdir. Baskın desenli bir yastık, zebra baskılı bir halı ya da metal aksamlı bir yemek masası, kısacası pek çok kişi için kullanımı imkansız seçimler sizin tercihiniz olabilir, çünkü bir kimliği ve derin bir felsefesi olan eşyalar size çekici gelir. Renk paletinin koyu, gölgeli ve dumanlı tonları, siyah, mor ve mavinin her tonu tam size göre." 

Aynı yazı Yay için şunları söylüyor: "Sürekli seyahatte olan ve hayal gücüyle beslenen ruhunuzu yansıtan eviniz mümkün olduğu kadar üst katlarda olmalıdır ki gökyüzü ile ilişkiniz kesilmesin. Göçebe kültürlere ilgi duyan yay burcunun evi seyahatlerinde alıp taşıdığı objeler ve ara sokaklarda keşfettiği atölyelerden bulduğu özel parçalarla doludur; tasarım klasikleri arasından seçtiği mobilyaların organik tekstiller, küçük bronz heykeller, cam figürler ve seramik aksesuarlarla tamamlanması kaçınılmazdır. Hepsini nereden ve ne zaman aldığını bilir; özel bir hikayesi varsa hatırlar. Açık renkler, mavi, yeşil, sarı, turuncu, mor ve sütlü kahve renginden oluşan sıcak tonlarda bir palet sizi ifade eder."

Eee, bunların ikisi de bana uyuyor!

Daha karanlık, içsel, duygusal taraflarım Akrep'ken... 

Daha aydınlık, yaratıcı, sanatsal taraflarım Yay... 

Ya siyah ya beyaz olma durumu da vardır bende biraz... Yazı dekorasyondan bahsediyor ya, ben de oradan örnekleyeyim en basitinden: Evim ya zemin katta, ayakları yere basan, bahçeli bir villa olsun; ha yok üstte olacaksa da en üstte olsun, göğe yakın olsun, mümkünse de loft olsun. Neden bilmiyorum ama şu hayatta arada kalmışlıkları, belirsizlikleri hiç sevmiyorum. Yazıda Akrep için bahsedilen "pek çok kişi için kullanımı imkansız seçimler, evin tiyatro sahnesine benzemesi, kimliği ve derin bir felsefesi olan eşyaların çekici gelmesi" AYNI BEN. Yay için bahsedilen "hayal gücüyle beslenen ruh, evin seyahatlerde alınan objeler ve ara sokaklarda keşfedilen yerlerden bulunan özel parçalarla dolu olması, hepsinin nereden aldığının, varsa anısının hatırlanması" da AYNI BEN.

N'apcaz şimdi?

Yay gibi gerilir, Akrep gibi sokarım (hahaha nereden de bulurum bu lafları) diyeyim de bu "fala inanma falsız kalma" muhabbetini burada sonlandırayım en iyisi...

Veee bugün 1 Kasım! Doğum günüme az kaldı! İlk kitabım Ters Düz geçen yıl doğum günümde çıkmıştı, dolayısıyla 21 Kasım hem benim doğum günüm hem de Ters Düz'ün...

Ters Düz 1 yaşına girecek!

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

18 Ekim 2016 Salı

ÇÜNKÜ DÜŞÜNECEK, YAZACAK VE YAŞAYACAK ÇOK ŞEY VAR...


Kendimi bildiğimden beri kocaman bir hayal dünyam var. Yarattığım karakterlerim, benimle birlikte büyüyen kahramanlarım… 1. sınıfta okuma yazmayı öğrendiğim gün, yazarak yepyeni dünyalar yaratabileceğimi anlayınca, kalemi elimden hiç bırakmaz oldum. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm anne babama benim. Yazma, üretme, ortaya koyma tutkumu hep desteklediler. Onlar, çocukluğumda saman kağıtlara yaptığım dergileri satın aldılar, yetmedi bir de o dergilere aylık üye oldular, kendi kendime yazıp oynadığım tiyatroları seyrettiler; kısacası hayal gücümün evin her yerinde özgürce dolaşmasına izin verdiler. Çevremdeki akrabalar, tanıdıklar, küçükken, postayla ülkenin bir ucundan diğer ucuna yolladığım el yapımı dergilerimi/çizgi romanlarımı hala saklıyorlar ve ben misafirliğe gittiğimiz evlerde ev sahiplerinin yazmam için önüme sehpa çektiklerini hala hatırlıyorum. Ne diyordum, evet, yazmayı öğrendiğim günden beri kalemi elimden hiç bırakmadığımdan bahsediyordum. Müthiş bir içsel düşünme eylemi de gerektiriyor bu. Sürekli kafamda bir öykü, bir hikaye, bir roman, bir senaryo, bir sahne, bir diyalog, bir betimleme, bir olay şekillenir benim. Sabah uyandığımda yataktan yazmak için hayali bir olayla kalkarım, gece tekrar başımı yastığa koyduğumda arka planda yine bir sahne devam ediyor olur. Gün boyu bu akış hiç kesilmez. Ailem ve yakın arkadaşlarım bilir, bazen durup dururken heyecanlanırım; işte o yeni bir fikrin, yeni bir sahnenin, hatta belki yeni bir hikayenin doğum anı, doğum sancısıdır. Şimdi birine anlatsam, inanmaz ki bana. Bir önemi de yok aslında. Kendimi bildim bileli böyle bu. Sanatla, düşünceyle, yazıyla uğraşan herkesin içinde deli bir taraf vardır derler, ben de biraz deliyim belki de. Enerjim her zaman çok yüksektir ve sürekli bunun sırrının ne olduğunu soranlarla karşılaşırım. "Gözlerinin içi hep gülüyor!" derler. Doğrudur, beni hiçbir zaman durgun göremezsiniz, hep hareketli, güler yüzlü, sıcak ve konuşkanımdır. Çünkü düşünecek, yazacak ve yaşayacak çok şey var! Bu yüzden sabah en geç yedide kalkarım, uyuyarak günü kaçıramam! Şu anda aynen burada anlattıklarımı 2010'da şöyle ifade etmiş, yazmışım: "Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında internette gezinen bir Mert düşünemezsiniz. Bir şeyler düşünmeden, yeni projelerimi gerçekleştirmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Anlayacağınız hayat enerjimi bunlardan sağlıyorum ve aynı enerjiyi bunlar için tüketiyorum. Zevk amaçlı yaptığım bu hobiler benim için bazen tam bir dert nedeni haline gelebiliyor. Böyle olunca bir çözüm bulmak için beynimi de, ruhumu da, etrafımdakileri de yoruyorum. Beynim sürekli bir şeyler üretiyor. Okulda teneffüslerde, evde dersten kalan zamanlarımda, kısacası boş vakitlerimde konu düşünüyorum. Keşke daha çok zamanım olsa. Beynimde her an yeni bir şeyler üretmek için çarklar dönüyor. Durdurmak istesem de durduramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anımda bile kafamın içinde hikayelerim, blogum, projelerim için bin türlü şey düşünüyorum." Bazen diyorum ki keşke vurdumduymaz biri olsaydım da hiçbir şeyi kafaya takmasam, güle oynaya hayatın tadını çıkarsaydım. Yine çıkarıyorum elbette, ama bizim gibilerin hep bir meseleleri vardır ve onu halletmeden içleri rahat etmez (korkarım ki bu "halletme" sürecinin bütün bir ömrü kapladığının farkındayım). Şu an kendimi çok geç kalmış hissediyorum. Bir tek #tersdüz çıktı şu an. Benimle ilgili yorum yapabileceğiniz, hepinizin gördüğü, bildiği tek üretimim o. Ama daha yaptığım ve sizlerle paylaşmadığım ya da yapmayı istediğim çok şey var. Boş vakitlerini yazmaya, hayal kurmaya ve bu hayallerini gerçekleştirmeye ayıran biriyim ben. Anneannem yıllar önce bana "Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!" demişti. Öyle korkmuştum ki o böyle söyleyince. Neyse ki 20'yi sağ salim atlattım. Ve 21 Kasım'da 21'imi bitirip 22'me giriyorum! Diye işi doğum günüme bağlayarak bu bahsi burada kapatalım. Şimdilik. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

Osmanlı Döneminde Rağbet Gören Eşcinsel Bir Aşk Hikayesi Mi?!

  Hançerli Hanım (tam adıyla Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi), IV. Murat (1623-1640) yönetimi sırasındaki kurmaca olayları anlatan bir medd...