31 Aralık 2019 Salı

ESKİYEN YILIN ARDINDAN, YENİ YILIN KAPISINDAN...

Aşk, ilişkiler, insanlık, sosyal medya, teknoloji, 2020'ye adım atmak üzereyken dünyanın halet-i ruhiyesi... Ve olmazsa olmaz yeni yıl dilekleri...

Ayraç koleksiyonumdan bir kesiti bu yazıya fon yaptım.

Daha dün gelmişti 2019... Biz daha ara sıcaklarını bekliyorduk ki, baş şefin gelip "Tatlınızı da bitirdiyseniz, sizi şu kapıdan uğurlayalım" demesi gibi takvimler 31 Aralık'ı gösteriverdi. İşte, 2020 geldi. Yeni bir sayı. 2-0-2-0. 2020. "Vay canına".
Öyle pek uzay çağı gibi değil, ilginç icatların ve uçan arabaların yapıldığı, Mars'ta evlerin inşa edildiği de yok. Tekerleğin ya da radyonun icadı gibi çığır açacak hiçbir şey yok –tabii internet var, o da elle tutulmuyor ki. Kafamızı telefon ekranına gömdük, habire aplikasyon geliştirip duruyoruz da, bana öyle geliyor ki sanki bir parça yerimizde sayıyoruz, bilmem siz ne dersiniz? Zaten bence ileride, radyasyonun zararlı etkileri anlaşılacağı için insanlık veya en azından insanlığın ciddi bir kısmı, ilkel yöntemlere geri dönecek. Televizyon, telefon, bilgisayar veya herhangi başka bir elektronik sistem bulundurmak ve kullanmak yasaklanacak ya da belki hoş karşılanmayacak, ayıplanacak; düşünsenize, böyle bir dünya ne ilginç olurdu! "Eski çağlarda" insanların kullandığı sosyal medya, özellikle de "instagram" denen şey, gelecekteki insanlar için hayret ve şaşkınlık sebebi olacak. Bir neslin kendini bu kadar anlamsız bir şey için heba etmiş ve "selfie" adı verilen yakından çekilmiş ölü surat fotoğraflarının hala internette (uzay boşluğunda, diyelim) dolaşıyor olması, asla anlaşılamayacak. Öte yandan hiç icat yapılmamış olan yıllarda insanların kendilerini aslında var olmayan ve dokunulamayan, tadılamayan, işitilemeyen, adına da internet denen bir sistem için paralayıp durması, "geçmiş çağların" karanlık gizemlerinden sadece biri olarak kalacak. (Gelecekte böyle bir dünyada geçen kısa bir bilim kurgu öyküsü de yazmıştım, bilgisayarımda duruyor).


Neyse, ne diyorduk, 2020. Tüm hızıyla geçip gitmesine seyirci kalacağımız, nasıl bittiğini anlamayacağımız, çabucak eskiteceğimiz yepyeni bir yıl daha. Yok yok, ne eskimesi yahu! Daha gelmeden ne bu düşünceler? Yeni alınmış son model bir telefon, bir ev, bir araba kadar umut dolu bekliyoruz 2020'nin gelişini, daha dur.

Bunun altına "2019'dan kaçmaya çalışırken ben." yazacağımı sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.

Artistlik olsun diye hiç "Bu yıl çok kötü geçti", "2019’da ben (yerde yatan obez kedi fotosu). Temsili." falan diye paylaşmayacağım. Gayet de iyi geçti bu yıl. Hatta baya iyi geçti. İstediğim pek çok şey oldu. Yani bunların büyük bir kısmı istemeden oldu. Beni acayip sevindiren, heyecanlandıran harika olaylar, karşılaşmalar, buluşmalar, tanışıklıklar, dostluklar... Kendi adıma başarı dolu bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim (Bir insanın "Ben başarılıyım" demesi ukalalık sınıfına girer mi acaba? "Ben akıllıyım" demedikten sonra, bir yıl değerlendirme yazısında kişinin yılın geneline baktığında “başarılı bir yıl geçirdiğini” söylemesinin bir sakıncası olmaz sanırım.) Hayallerimden bazıları oldu. Birkaçı da olmadı, hatta en çok istediğim şey yine olmadı, ama olsun(du). Şimdi tek tek yazmayacağım ne olup ne bitti diye, aslında her yıl olduğu gibi bu yıl da en güzel blog’um tuttu arşivimi, duygularımın düşüncelerimin arşivini. Zaten neleri kastettiğimi sıkı okurlarım biliyordur, anlıyordur.

Her paragrafta yeni bir konuya geçtiğim bu yazı biraz karışık olmuş gibi olacak ama, yazımda bir teşekküre yer vermeden geçmek istemiyorum. Bildiğiniz gibi 2019, blog’umun da 10. yaşını kutladığım yıl oldu. 2009'dan beri tam 10 yıldır, düzenli olarak blog'uma yazılar yazıyorum. Zaman içinde pek çok okurum, takipçim, yorumcum oldu –yani sizler. Bir önceki uzun yazıma ("Yazmak üzerine") gelen detaylı, zeki ve gülümseten yorumlarınız karşısında hayran hayran bakakaldım, nasıl sevindim! Sadece o yazım için değil, genel olarak blog’um ve yazılarımın aldığı geri dönüşler için konuşuyorum. Upuzun bir yazının okunup yine upuzun bir şekilde yorumlanmasına, günümüzün "sosyal medya" şartlarında pek rastlanmıyor. Bu nedenle çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Sadece benim okurlarım-takipçilerim olan sizler için de söylemiyorum bunu. Zaten her defasında söylediğim bir şey var: Blog'ların okur kitlesi çok başka. Sosyal medyanın aksine, uzun yazıları okuyan, yazıp düşünmeye önem veren insanlar var burada. Buradaki tek bir yorum bile benim için çok kıymetli. Zahmet edip uzun bir yazıyı okuyup bir de o yazıya yorum yazmak, blog dünyasında çok şey ifade ediyor. Tabii büyük çoğunluk, yazıları sessiz sedasız okuyanlar. Onların da varlıklarını hissediyorum. Bazen öyle birkaç mail ve mesaj kutuma mesaj da geldiği de olur. "Seni/sizi bunca zamandır takip ediyorum, hiç yorum yapmadım, ama şu yazın/ız beni yorum yapmak için harekete geçirdi..." diye başlayıp, uzun uzun iç döken o yorumlar, mesajlar...

"Yazmak üzerine" adlı yazımın bahsini biraz da şu yüzden açtım: Tabii ki hiçbirinizi tanımadığım gibi onu da tanımıyorum, ama sanırım yaşı da bir hayli genç olan İrem'in, –yani benden de genç demek istiyorum– yazdığı şey beni çok sevindirdi: "Ben de ilk kitabımı yazmaya başladım. Özellikle de siz örnek aldığım kişilerden birisiniz." Birilerine ilham olabilmek, örnek olabilmek ne kıymetli, ne mutluluk verici bir şey... Umarım bir gün daha fazla kişiye ulaşıp örnek olabilirim... Yeni yılda da ben sırf yazı yazmayı sevdiğim için buralarda olmaya, aklıma geleni, kafamdan geçeni yazmaya devam edeceğim...

Bu yıl yine cazdan popa, güzel şarkılar dinledim, pek çok yabancı şarkıcı keşfettim. Belki 750-800 tane yeni kitap aldım, eve yeni bir (hatta belki iki) kitaplık yaptırmak şart oldu. Kitaplıklarımdan taşan kitaplar odaların çeşitli köşelerinde kuleler gibi yükseldi. Toplam 120 civarında kitap okudum; aşağı yukarı bir ayda 10 kitap. E benim AVM AVM kıyafet mağazası gezeyim, yok üç tane bot, beş tane mont alayım merakım yoktur, alırım tabii, temiz ve şık giyinmeyi severim de, ama yani genelde severek yapmam bu alışverişleri. Böyle kitaptı, kırtasiye ürünüydü, ev dekorasyonuydu, daha çok severim. Olan paramı gene onlara harcarım. Ha seyahat etmeyi de çok severim, fırsat buldukça gezerim ama tabii Euro'nun dışı da içi de sizi bizi yakar. Güzel ve lezzetli yemeklere de bayılırım, hoş bayılmayan da yoktur diye düşünüyorum.


Evet, ne diyorduk? 2020. Uçan arabalar, komşunun evine yahut dünyanın bir ucuna ışınlanmalar hala yok ama 2020 diye bir yıla geldik işte. 2000'ler, 2010'lar bitti, yarından itibaren 2020'ler başlayacak. Aman sanki ne olacak; faturalar pahalı, yaşamak pahalı, her şey pahalı, pazarda satılan muz bile artık pahalı. Yiyeceklere şüpheyle yaklaşıyoruz. Paket gıdalar kötü diyoruz ama organik olduğu öne sürülen şeylerden de artık emin olamıyoruz. Diş fırçaları, şampuanlar, sabunlar, aklımıza gelen gelmeyen her şeyin içinde zehir var. Sülfatlı şampuanlar saçlarımızda, titanyum dioksit diş macunlarımızda, deterjanlarımızda, hatta leblebi ve sakızlarda bile kol geziyor. E ne yapalım? Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze ses tonuyla: "Çekecez, mecbuuuuur." Biz de böyle bir zaman dilimine denk gelmişiz. Kötü zamanlardan geçiyoruz. Yani belki 500 veya 1807 yılında yaşayanlar için de "eskiden her şey çok daha güzeldi" ve "şimdiki zaman çok berbat", ama ne yapalım, bu 2019'da da öyle olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ülke olarak da değil, dünya olarak da bir garibiz. Siyaset, ekonomi, toplum, doğa olayları, her şey olumsuz. Hadi diyelim dış dünyada olup biten her şeye kulaklarımızı tıkamayı, gözümüzü yummayı başardık, bireysel olarak kendi dünyamızda da işler yolunda mı sanki? Kime güveneceğimizi bilmiyoruz. Bilmiyorum teknoloji mi veya teknolojiyle gelen gösteriş merakı mı, ama bir şeyler bizden samimiyeti ve güvenilirliği çaldı. Aşk yaşayacak doğru düzgün, derinlikli insan bulamamaktan bile yakınır hale geldik (herkesin bunu dert edindiği yok tabii). Evet, o insan mutlaka bir yerlerde var, belki köşe başında, belki bulunduğumuz yerden bin kilometre uzakta, ama nerede, nasıl karşılaşacaksın ki onunla? Hem de tek yaptığın saatlerini boş boş sosyal medyada geçirmekken! Filmlerdeki gibi koridorda çarpışıp kitaplarını devirdiğin kız sana "Merhaba, tanışalım mı?" değil, "Önüne baksana, öküz!" diyecek (çok affedersiniz, o kız adına sizden özür diliyorum). Ki zaten koridorda (hangi koridorsa o) kitap taşıyan birileriyle çarpışma ihtimalin de pek kalmadı.


Her şeyde olduğu gibi, ilişkilerde de bir yapaylık var. Yeni yılda 1-3-5 günlük, sığ, hiçbir derinliği olmayan, söz gelimi tanışır tanışmaz "instagram’da beni eklesene" türü arkadaşlıklara kapılarımı tamamen kapatıyorum. Zaten hep kapalıdır benim geçici ve yüzeysel ilişkilere kapılarım, ama bu sefer kilidi de değiştiriyorum, çünkü çok zorlayanlara açıyordum o kapıyı. Bazı kızlar; çok yüzeyselsiniz. Karakterleriniz beş para etmez. Genel kültürünüz yok. Tek bildiğiniz şey son çıkan iPhone modeli ve doğru selfie'yi hangi açıdan çekilmeniz gerektiği. Bir de dibi gelmiş saçlarınıza yaptığınız saç boyası. Zariflikten uzaksınız. İstediğiniz kadar güzel olun. Ruhunuz boş ya, işte en çok da bu yüzden bence acayip iticisiniz. Bazı erkekler; tek bildiğiniz şey spor salonuna gidip "daha, daha ve daha çok kas" çalışmak. Bir de metal kolye modası çıktı şimdi, onu boynuna asmayanı dövüyorlarmış gibi. Ayrıca hepinizin oyuncu olması gerekmiyor. Biraz kendinizi geliştirin, hobi falan edinin. Hep ve hep kızlara değil, azıcık da sanata yönelin mesela.
Bazen bir kız ne kadar güzel, bir erkek ne kadar yakışıklı olursa olsun, "o kişinin" dışı hiçbir şeye yaramaz, çünkü içinde kalp yoktur. Zarafet, ruhsal güzellik ve dünya algısı... Asıl önemli olan budur. İşte günümüzdeki insanlık (elbette genel olarak konuşuyorum) bunu kaybettiği için, ilişkiler kaybediyor, ilişkilerde kaybediliyor. Neyse ki benim çevremde, benden yaşça büyük de olsa örnek alabileceğim bu tarz kaliteli, zarif ve romantik ilişkiler var. Ama onlara baktıkça da aklıma şu soru geliyor: Ben böyle bir aşk bulabilecek miyim? Ya da önümde böylesine iyi örnekler varken, bulduğum beni ruhsal açıdan ne kadar tatmin edecek? Dahası, edebilecek mi?

Bilemiyorum...

Hangimiz bilebiliyoruz ki?

Hayat devam ediyor.

Gene de 2020'den umutluyuz (boşa çıktı).

Yok yok, boşa çıkmasın.

Samimi, içten insanların yolları kesişsin, onlar birbirini bulsun.

Hayatlarımızda hep kalıcı dostluklar ve güvenilir aşklar olsun.

Olsun ya.

Olacak!

Du' bakalım.


Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

14 Aralık 2019 Cumartesi

YAZMAK ÜZERİNE...


Benim için yazarlık, anlatacak iyi bir hikaye bulma ve onu iyi anlatma sanatıdır. İkisinden biri var, diğeri yoksa, iyi bir yazar değilsinizdir demektir. Gerçek yazarlık, bir sanatçılık işidir. Gerçek kitaplarsa, birer sanat eseridir. Yazma eylemini, okuma yazmayı öğrendiği 1. sınıftan beri dur durak bilmeksizin yapan, ancak çeşitli nedenlerle kitaplarından şimdiye dek sadece biri yayımlanabilmiş (dört yıl önce), ama elinde ikisi tam olarak bitmiş dört roman taslağı olan –ve tabii beşinciyle altıncısının üstünde çalışmaya da çoktan başlamış– biri olarak, kendimce biraz bu konuya eğilmek istiyorum. Ki burada önemli olan kesinlikle yazma eyleminin kendisidir, kitabı yayımlanmamış veya bu kararı kendiliğinden almış biri bile "yazar" olarak pekala adlandırılabilecekken, piyasaya üç beş tane çoksatan kitap sunmuş biri, öz anlamıyla gerçek bir "yazar" olmayabilir. Çünkü yazmak, gerçek bir yazar için su içmek kadar ihtiyaç, uyku kadar gerekli ve tuvalete gitmek kadar acildir. Yazmak bir tutku, bir bağımlılık, bir yaşam amacıdır. Her sabah altıda kalkıp günün yarısı boyunca yazmak size dışarıdan bakan gözler için "hayatını masa başında, beş kuruş para da kazanmadan heba etmek"ken, sizin için bu, hayatın ta kendisidir; en azından benim için öyle.

open book writing GIF by Pell

Bu girizgahtan sonra bir yazı pek çok biçim alabilir, farklı yollara sapabilir –aslında konuşacak çok şey vardır. Bu yazıdaysa size iki yazarı örnek göstererek, anlatmak istediğim şeyi açıklamaya çalışacağım. Öncelikle bunun bir kitap yorumu yazısı olmayacağını hemen söyleyeyim, asla olmayacak, çünkü onlar hakkında yorumlayacak kadar bile bilgi sahibi değilim. İkisinin kitabını da tam orta yerinde yarım bıraktım (bir kitabı yarım bırakmak da hiç adetim değildir aslında). Ama yazdıkları haklarında, bu yazıda bana yetecek kadar fikir edindim. Bahsedeceğim yazarlardan ikisi de kadın, ikisi de yerli yazarlarımızdan, ikisinin de kitabında psikolog olan en az bir karakter var (büyük tesadüf) ve ikisinin kitabı da dizi olarak uyarlandı. Ne onların ne de kitaplarının isimlerini yazacağım, zira anlatmak istediğim ana meselenin önüne geçmelerini istemiyorum (bunun bir kitap yorumu yazısı olmadığını söylemiştim). Zaten eğer kitapları okuduysanız kolaylıkla anlayacaksınızdır, okumadıysanız da bu hiç önemli değil. Peki örnek olarak neden bu kitapları seçtim? Aslında hiçbir nedeni yok. En son okuduğum yerli kitaplar onlar olduğu ve beni, "Yazarlık, anlatacak iyi bir hikaye bulma ve onu iyi anlatma sanatıdır" diye başlayan bir yazı yazmaya onlar ittiği için. Bu açıdan onlara teşekkür bile edebilirim. 

İlk yazarımızı size nasıl tanıtsam? Onun adını herkes gibi ben de, bir psikiyatrist olarak, danışanlarının hayat hikayelerinden derleyerek yazdığı pek çok kitabından birinin bir televizyon dizisinin temelini oluşturmasıyla duydum. Bir kitabını ise ancak geçen gün okudum. (Kafama da çok soru üşüştü hani. "Hasta gizliliği" bunlardan bir tanesiydi ama bu da başka bir yazının konusu.) Yazarımızın (hadi ona A yazarı diyelim) belli ki mesleği gereği dinlediği hikayeleri anlatma hevesi ve anlatacak çok hikayesi var. Hikayesi var ama, anlatma yeteneği, roman tekniği yok. Yani yazdığı şeyler ne tam anlamıyla bir "roman", ne tam anlamıyla bir "anı" kitabı, ne tam anlamıyla bir "psikiyatristin günlüğü". Aslında bu, popüler dünya edebiyatında da yapılmakta olan bir şey. Bir gün psikolog/psikiyatrist, danışanlarından dinlediği hikayeleri romanlaştırmaya karar verir, bir kurgu yapar ve sonra da gider Hollywood'da kitabının film sözleşmesini imzalar. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ama A yazarımızda ben roman tekniği göremediğim için, anlattığı hikayeden de zevk alamadım. Bu yazarı benden çok seven okurlar mutlaka vardır.


Bunun tam tersi bir örnekse karşıma, bahsettiğim ikinci yerli kadın yazarımızda çıktı. Bu yazar son yılların en popüler isimlerinden, ona da B yazarı diyelim. Gazetecilere verdiği röportajlarda, katıldığı programlarda illa denk gelmişsinizdir. Onun üç kitaptan oluşan serisinin ilk kitabı hakkında konuşacağım –Okumamış olan birinin bile hakkında pek çok fikir sahibi olduğu şu meşhur seri hakkında. Evet, şaşıracaksınız, hayret edeceksiniz, hatta belki bana hiç yakıştıramayacaksınız ama, ben bu serinin ne kitaplarını okumuş ne de dizisini izlemiştim. Ta ki birkaç gün öncesine kadar. Bir şey popüler olduğunda o şey beni otomatikman kendinden uzaklaştırır, biliyorsunuz. O şeye (film, dizi, kitap, albüm; artık her ne ise) yaklaşmak için, herkesin çılgınlar gibi ondan bahsetme döneminin sonuna gelmesini sabırla beklerim. Daha objektif bir gözle bakabilmek için de önemserim bunu. İşte popülerlik rüzgarı dindiğine göre, bir de o hafta sonu izleyecek hiçbir şey bulamadığımdan, tesadüfen karşıma çıkan bu diziye bir başlayayım dedim. Kitapları okumamıştım ama konusunu zaten basından, medyadan, çevreden, eş dosttan biliyordum. Üç bölüm izledikten sonra diziyi kapattım (kötü olduğundan değil, hatta kitaptan çok daha iyi bence; izlemeye devam edeceğim). Sonra kitabı aldım. Yaklaşık 600 sayfalık olan kitabın ilk 300 sayfasını, acaba konu bir yere varacak mı diye bir merakla, bir gün içinde okuduktan sonra kitabı da bir köşeye bıraktım. Çünkü B yazarımızda, A yazarımızdakinin tam tersi bir durumla karşılaştım: Roman tekniği var, yani hiç değilse konu, karakter, olay örgüsü gibi şeylerden oluşan bir metin yazması gerektiğinin farkında, ama anlatacak iyi bir hikayesi yok. Wattpad'deki ergen kızların sevgilisi "bad boy"ları aratmayan, yetişkinler için "kötü çocuk" olan ana erkek karakterinden başka. 300 sayfa okuduğum kitapta sayfalar boyunca  aslında hiçbir şey olmadığını gördüm. O onu dedi, bu bunu dedi, şu şunu dedi, ama o kadar. Kitap ilerlemiyor. Bir türlü ilerlemiyor. Halbuki o 300 sayfa aslında dolu ve sürükleyici bir şekilde 100 sayfaya indirgense, ortaya belki daha iyi ve yoğun bir roman çıkacak. Ama yok. Zaten romanda kayda değer bir şey olduğu da yok. Her karakter filozof gibi, uzun uzun konuşuyor. Üstelik hepsi de aynı konuşuyor, çoğunun kendine has bir üslubu yok. Cümleler de kötü dublajlar gibi. Gene de roman tekniği var diyelim ama anlattığı hikaye çok bayat. Üstelik hikayeyi anlatma tarzı da dediğim gibi kötü. Cümleler, kelimeler çok basit. Bir edebiyat yok. Tamam, popüler bir kitaptan edebiyat tadı almayı, o "doyum"a ulaşmayı beklemek haksızlık olur ama B yazarı işi bir adım daha ileri götürerek, kadın arkadaşıyla dedikodu yapar gibi yazmış. Yani o kadar kötü. Kelime hataları, dilimizde olmayan fiillerin kullanımı, istisnasız her karakterin "gelicem, gidicem, görücem" gibi sanki cep telefonunda arkadaşıyla mesajlaşır gibi konuşması... Arkasına "felsefe"nin gücünü alarak sürekli didaktik olmaya çalışan, ama onu da olamayan, gerçekten kötü bir metin. (Biraz daha devam edersem, neredeyse bu B yazarının sadece anlatacak iyi bir hikayesi olmadığını değil, aynı zamanda roman tekniğinin de çok zayıf olduğunu ileri süreceğimden korktuğum için kısa kesiyorum. Çünkü yazımın çıkış amacı gereği, ele aldığım A ve B yazarlarından birinin anlatacak iyi bir hikayeye ama onu anlatamama becerisine, diğerininse kötü bir hikayeye ama fena sayılmayacak bir roman tekniğine sahip olması gerekiyor, değil mi?)

B yazarımızın bu hem kötü konuya hem de kötü yazım diline rağmen çok satmasının birkaç açıklaması var elbette: Birincisi, kitaplarının kapak tasarımları. İkincisi de, aslında okurun çok iyi bildiği sıradan bir hikayeye rağmen siz okuru "Bu kitap gönül gözünüzü açacak", "Hayatınıza dokunacak", "Ruhunuzu aydınlatacak", "Farkındalık yaratacak" gibi son dönemin süslü moda cümleleriyle pazarlar ve kitabın tüm bunları yapabileceğine dair okuru şartlarsanız, okur okuduğu şeye çok anlam yükler. Okuduğu aslında buna değecek bir metin olmasa bile. Bu iki neden kitabı kamuoyunda (ve kitapçı raflarında) bir hayli tanınır yaptı. Yoksa bu kitap, aslında daha önce başka bir yayınevinden yayımlanmış ama kimsenin dikkatini çekmemişti. Kısacası yayıncılık dünyasının pazarlamalarıyla, kitap çok sattı mı, sattı. (Yazım bir kez daha amacından sapma tehlikesiyle karşı karşıya; yukarıya yazıya renk katsın diye koyduğum fotoğrafımdaki gibi çayımı ve atıştırmalıklarımı alıp yazı masamın başına geçtiğimde, çok satan kitapların neden çok sattığını inceleyecek bir yazı yazmayı hedeflememiştim.) Ama bence sıra bu kitaba gelene kadar yine bu ayarda, hem felsefeden falan da bahseden çok daha iyi başka yazarlarımız da var ya, neyse... 

Hem A hem B yazarlarının bu bahsettiğim kitapları, ikisi de çok satan, hatta diziye uyarlanan kitaplar. Ama benim kıstasımda ikisi de gereğinden fazla abartılmış, dışarıdan paketleri süslenip cilalanmış, ne var ki içleri boş olan kitaplar...


Peki kitapçılara girdiğimizde neden hep aynı türdeki kitapların bombardımanına uğruyoruz? Sahiden bir niteliği olan kitapları bulmak için, neden tozlu raflar arasında bazen saatler geçirmemiz gerekiyor? Benim için yazarlığın, anlatacak iyi bir hikaye bulma ve onu iyi anlatma sanatı olduğunu söylemiştim. Gerçek yazarlığın bir sanatçılık işi, gerçek kitaplarınsa birer sanat eseri olduğunu da... Kitapçılarda onlara neden rastlayamadığımıza gelince... Eh, sanatçıya değer verilen bir ülkede yaşadığımızı, zaten hiç söylemedim ki.

Konuyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum. Kendinize iyi bakın. 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

7 Aralık 2019 Cumartesi

BİLE BİLE LADES: O DİZİLERİN BİRÇOĞU TUTMAYACAK!

Yapımcılar ve kanallar bu sene acı bir şekilde ve önceki sezonlardan çok daha net olarak şunu anladı (umarım anlamışlardır): İzleyici için başrolde hangi oyuncuların olduğu zerre kadar önem taşımıyor. İzleyici, hikayesi ve senaryosu kötü olan diziyi izlemiyor. Ama daha da vahimi... İzleyici artık hikayesi iyi olan diziyi de izlemiyor. Peki ne olacak?


Bu sene beklenenden çok erken final yapan dizilerden sadece birkaçı Kuzgun, Bir Aile Hikayesi, Kardeş Çocukları ve Kurşun... Sevgili Geçmiş, Ferhat ile Şirin ve Azize'nin de sonu görünüyor. Ama böyle olacağı belliydi. O kadar belliydi ki...

Artık geleneksel ekranda tutan işler, genel olarak, muhafazakar ve TOTAL izleyiciyi hedef alan işler. Bundan böyle sadece AB kitlesi düşünülerek yola çıkan işler tutmaz ve tut-ma-ya-cak. TOTAL ve AB'yi aynı potada eritmek gerekiyor. Hikayeler bu gözle değerlendirilmeli. Ama kanallar ve yapımcılar bile bile lades demeye, tutmayacağı on kilometre öteden bile belli olan projelere yatırım yapmaya devam ediyor...



Biz sevelim veya sevmeyelim, izleyelim veya izlemeyelim; Hercai, Kuruluş Osman, Kuzey Yıldızı İlk Aşk, Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz ve Mucize Doktor'a rağmen Bir Zamanlar Çukurova işte bu yüzden tutuyor. Hercai hariç bu beş dizinin dördünün gelecek sezonu bile neredeyse şimdiden garanti.

Çünkü ekranda kendine ait bir şeyler bulamayan AB izleyicisi artık yavaş yavaş (belki de hızlı hızlı) dijital platformlara kayıyor. Geleneksel ekran, tamamen değil ama büyük oranda TOTAL izleyiciye kalmış durumda. Tabii ister geleneksel ister dijital ekranda olsun, hikaye her şeyden önce geliyor.

Sadece TOTAL seyirciyi düşünmek de büyük hata olur. TOTAL'İ ve AB'yi aynı diziye kilitleyecek senaryolar başarıya ulaşır ve ulaşıyor da. AB izleyicisi bir anda buhar olup uçacak değil ya! Geleneksel ekranın başından ayrılmayan bu izleyici de mutlu edecek hikayeler gerek.


Bununla birlikte, görünürde AB'ye oynayan ancak temelinde "o" sınıftan olmayan bir kızın "sınıf atlama" ve "sosyeteye girme" hikayesini anlatan Yasak Elma gibi bir dizi bile, 3. sezonunda hala her iki grupta da başarı gösteriyor. (Dizinin sezon afişi muhteşem.) 

Salı akşamı Kadın ve Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz gibi güçlü dizilerin arasında fena gitmeyen Çocuk'sa, nadir bir örnek: Mesela AB reytingi daha iyiyken Total'de daha kötü ama kanal da şimdilik memnun görünüyor, zaten Star'ın elindeki tek iyi iş o. Dizinin çatışması, temposu yerinde. Nazan Kesal ve İsmail Hacıoğlu diziyi tek başlarına bile sırtlayıp götürmeye yetiyor. 16 Aralık pazartesi akşamı Engin Akyürek ve Neslihan Atagül'ün oynadığı Sefirin Kızları'nın devreye girmesi durumu değiştirebilir tabii. 

Geleneksel ekran için görünen o ki, izleyici kadın çatışmasını, kadın entrikasını, belli bir yöre-coğrafyada geçen dizileri (Doğu Karadeniz, Çukurova veya Doğu Anadolu gibi) ve aşk üçgenlerini seviyor. Bu hikayelerin içine fazla polisiye ve fazla detay girdi mi, izleyici yoruluyor. O tip hamleleri dijital projelere saklamalı.



Bu sezon şu ana kadar Kanal D ve Star hiçbir şekilde başarı gösteremedi, istediğini alamadı. Seyirciler Fox, ATV ve Show arasında gidip geliyor.

Şu anda halihazırda hazırlanan birçok proje var. Bazılarını biliyorum, hepsi de hakikaten ruhsuz işler. Oyuncular iyi, ama hikayeler, senaryolar vasat. Belki de her şey, senariste "Elimde şöyle bir oyuncu var, ona uygun bir hikaye yazsana" demekten vazgeçildiği an düzelecek.

Oyuncudan önce hikaye sahibiyle, senaristle masaya oturulacak. "Nasıl bir hikayen var?" diye konuşulacak. O hikaye günümüz şartlarıyla, sosyoekonomik ve hatta politik açıdan değerlendirilecek.

"Şu anda böyle bir hikayeye ihtiyaç var mı? İzleyici burada kendinden, günlük hayatından bir karşılık bulabilir mi?" diye düşünülecek. Bu hikayede, "izleyicinin daha önce izlediği dizilerden farklı, evet temelde aynı, ama yine de farklı bir şeyler var mı" diye bakılacak.

Ama yok! Bunlar yapılmazsa, yine üç-beş bölümde biten işlerle karşılaşılması hüsran olmamalı. Çünkü beklenen sonuç bu. Kanallar, yapımcılar nasıl bu kadar kör olabiliyor, inanmak oldukça güç... Bir isim vermiyorum, zaten bazıları henüz duyurulmadı da. Ama o dizilerin birçoğu maalesef tutmayacak.
Ve atlamışım: Bir anda hikayedeki bin karakterin bini birden izleyicinin önüne atılmayacak. İzleyici önce, hikayenin özündeki üç beş karakteri görecek. Ne kadar önemli olursa olsun, bir karakter eğer "ana" karakter değil de "yan" karakterse, ilk bölüme mümkünse çok az dahil olacak.

Peki sizin konuyla ilgili görüşleriniz neler? Siz bu sezon hangi dizileri izliyorsunuz? Yoksa televizyondan bıkıp, günlük drama ve entrika dozunuzu dijital projelerden karşılayanlardan mısınız?


Bakalım önümüzdeki günlerde neler olacak...

Not: Canım Bennu (Yıldırımlar) Abla ile gittiğim Ve Sonra Dans Ettik filmini nasıl bulduğum, instagram'dan sorulmuş. Hoş bir Gürcü filmi. Benim notum 7.5'tan 8. Bennu Abla direkt 8 verdi. Yani ikimiz de beğendik.

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

5 Aralık 2019 Perşembe

UYKU VE RÜYALAR LABİRENTİ


Beni yıllardır okuyanlarınız bilir. Çok erkenci biriyimdir. Kaçta yatmış olursam olayım, sabah 6-7 gibi kalkarım genelde. Hiçbir sebebi yoktur bunun. Sadece, gün başladıktan sonra hala yatakta olmak istemem.

Bölük pörçük uyudum dün gece (ya da bu gece mi demeliyim). Yani uykumu pek iyi alamadım. Yüzüstü veya yan yatarım ben genelde, yani öyle çivi gibi sırtüstü yatmayı hiç beceremem (becerebileniniz var mı?), bu gece onda bile asla rahat edemedim. Döndüm durdum. Bir uyandım saat tam 05.00. Benim kalkmam için BİLE erken bir saat. Uykuya tekrar dalmam, dön o yana dön bu yana, onu düşün şunu düşün, iki saat sürmüş olabilir. Tabii artık kış havası, hava da erken aydınlanmadığından, tekrar uyumuş olmalıyım. 

Zaten tuhaf tuhaf rüyalar gördüm. Uyku ve rüyalar labirentiyle dolu bir gece geçirdim yani. Günlük hayatta bilinçaltıma sızmış olması muhtemel olaylar yüzünden değişik rüyalarda, sahnelerde gezindim. Netflix'te izleyecek dizi bulamayınca birkaç korku dizisinin fragmanına bakmıştım. Aslında, çok sevdiğim Bates Motel'e benzer dizileri göster tuşuna basmıştım ama Bates Motel bir korku dizisi olmamasına, psikolojik drama-gerilim olmasına rağmen, onunla alakası olmayan korku filmlerini karşıma çıkardı Netflix algoritması. Yani rüyamda onları görmüş olabilirim (bazanın altında dışarı çıkmak için dönüp duran birileri vardı sanki). Bir de, bugün gelmesini beklediğim bir kitap siparişi var. sanırım onunla ilgili olarak odalarla dolu uzun bir koridor, kilit altında muhafaza edilen kitaplar ve yarı karanlık odaların birinden çıkıp koridordaki bir çekmeceden kendine kitap çıkaran birini gördüm. Ben de koridorda duruyordum; yanımdan geçip gitmesine rağmen, beni fark etmedi.

Ve böylece uyandım. Hava hala aydınlanmamıştı. Aman, yeter, dedim. Kalktım kahvaltımı yaptım. Şimdi üçüncü kupa dolusu çayımı içiyorum. Bugün Bennu (Yıldırımlar) Abla ile film günü yapacağız yine. Benim merak ettiğim Ve Sonra Dans Ettik'e gideceğiz. Film yorumlarımı ilk etapta Instagram story'lerden ve twitter sayfamdan yaparım, merak edenleriniz takip edebilirsiniz.

Görüşmek üzere...

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

2 Aralık 2019 Pazartesi

ŞİŞİRİLMİŞ EGOLU CAN YAMAN’TİK KOMEDİ



Bir süredir, gerek televizyonda gerekse internette, herkes gibi ben de Can Yaman haberlerine maruz kalıyorum.

Can Yaman'ın şişirilmiş kasları da ukala açıklamaları da bana acayip antipatik geliyor. Bir insanın en az kasları kadar şişirilmiş egosu kadar itici bir şey olamaz. Bir tek Yaman da değil, bu şablona uyan her egolu erkek oyuncu kendinden nasıl soğutuyor. Hiçbir zaman sevmemiştim, izlememiştim, o ayrı.

Romantik komedi diye bir zamanlar çok sevdiğim bir tür vardı, bizim bu tarz dizilerimizin çoğu yüzünden o türden de soğudum! Bunlar romantik komedi değil ki, Yaman'tik komedi! Ekranda gösterilen HİÇBİR romantik komedi dizisini izlemedim, izlemiyorum, izlemem. Ne Kiralık Aşk'lar ne Erkenci Kuş'lar... Hepsi birbirinin aynı ve boş geliyor. Bir konuları yok ki. Kaslı erkek soyunuyor, temiz kalpli kız ona bakıp iç geçiriyor. Her bölüm böyle devam ediyor. Ta ki yaz bitip reytingler düşüp dizi final yapana kadar. (Onlar da haklı, her akşam üç-dört saat ekranda kalmaları gerektiği için, senaryo bir yerden sonra bayıyor. Hepsi de birbirinin taklidi. Yani ben daha dram ve psikolojik türdeki filmleri sevdiğim için belki. Ama yabancı romantik komedileri izliyorum mesela. Neyse, bu ayrı bir yazının konusu.)

Kıvanç Tatlıtuğ gibi birbirinden farklı her rolün, her karakterin altından başarıyla kalkan bir oyuncuyu bu meseleye karıştırmaya çalışan magazinimiz de az değil. O da güzel bir cevap veriyor zaten: "Ben 18 yıldır bu sektördeyim, bir kez konuştuğumu gördünüz mü?" Yani, dünkü çocuklarla beni karıştırmayın demeye getiriyor, güzel de ediyor!

Can Yaman... Sen bu kadar iyi, yetenekli oyuncunun olduğu bir sektörde kendinde bu cesareti bulup hiçbir tevazu da göstermeden böyle açıklamalar yapabiliyorsan, gelen eleştirileri de göze almalısın. Yaman, oyunculuk camiasının Aleyna Tilki’si, Edis’i gibi. Bindiği İtalya uçağında "Uçak düşse yerli dizi sektörü biter" falan da der bu bak yakında.

"Erkenci Kuş'la Türk dizilerinin Avrupa'da önü açıldı" lafı kadar manasız bir şey de duymadım. Güya alttan alta kendi başarısını kastediyor orada. Yahu hadi hiçbirini duymadın, Fatmagül'ün Suçu Ne'nin İspanya'da, Fransa'da kırdığı rekorları da mı duymadın? Ayrıca içi dolu olan etkileyici bir dramla, senin soyunup durduğun içi boş romantik komedinin izlenmesini mi karşılaştırıyorsun? 

Can Yaman keşke Gönül İşleri'ndeki "sempatik çocuk" olarak kalsaydı...

Sizin bu konularla ilgili görüşleriniz neler? 

Sosyal medya hesaplarım:

21 Kasım 2019 Perşembe

HOŞ GELDİN 25 YAŞIM!


Hoş geldin 25 yaşım. Bol üretimli, yazmalı çizmeli, kafamda arı gibi vızıldayarak dönen düşüncelerin sesini dinlediğim ve hayal gücümün çocukluktan bu yana eksilmediği, aksine artarak genişlediği dolu dolu 24 yıl yaşadığım için çok mutluyum.

Bundan sonraki yıllarımı da yine yazarak ve kitap karakterleriyle dertleşerek, sevdiklerimle geçirmek istiyorum. Daha fazla seyahat edeceğimi, yeni maceralara açılacağımı da biliyorum. 

Hayallerim için birkaç yaş geriden geliyorum sanki ama gene de fena bir yıl olmadı gibi –Desem de inanmayın, baya sürprizli ve hiç unutulmayacak bir yaştı, bana harika insanlar ve olaylar kattı (ve bazılarını burada yazamadığım için ne kadar üzüldüğümü bir ben bilirim!). 😊😉 

Özetle; iyi ki doğdum.

Blog'um Kafa Dergi'nin 10. yaşı, Ters Düz'ün 4. yaşı, yazdığım ama henüz yayımlanmamış kitaplarımın ve kafamda çoktan yazıp bitirdiğim kitaplarımın doğum günleri de -şimdiden- kutlu olsun

Ve hissediyorum: 25 çok çılgın olacak! 

Not 1: Bir türlü gelmeyen soğuk havaları, geçen yıldan bir Prag fotoğrafıyla ben getireyim bari dedim. Havalar bir Kasım ayı için endişe edecek derecede sıcak geçmiyor mu? 

Not 2: E bu da şarkı olsun madem. 

Beni sosyal medyada da takip etmek isterseniz:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

30 Ekim 2019 Çarşamba

KUZEY EGE GÜNLÜKLERİ: BURHANİYE'DEN AYVALIK'A


25 Ekim

Bugün sabah 6 uçağıyla İstanbul'dan Edremit'e geldim. Uçakta yanımdaki adamla kadın tanışıp iyice kaynaşırken, ben yeni bir kitaba başladım. Uçak indiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Aydınlandığında arabadaydım. Şimdi Burhaniye'de, Ören'deyim. Küçücük bir yer. Kasaba gibi. Sezon da bitmiş; çoğu dükkan kapalı, yemek yemeye yer de yok denecek kadar az. Malum, yazlık yerler buralar. 


Hava acayip rüzgarlı. Ama güneşli. Deniz muazzam. Su pırıl pırıl. Rüzgar çok sert esmese girecektim. Bir de su soğuk tabii. Denizde yüzen tek bir kişi vardı, o kadar. Doğum günüm olan 21 Kasım'da bile denize girmiştim Marmaris'te, ama Kuzey Ege'de Ekim sonlarına doğru yaz çoktan yolculanmış oluyor sanırım. Kopenhag'daki küçük deniz kızı heykelinin Ören versiyonuna ise bayıldım. Cidden çok benzemiyor mu? 


Ören'de ortalık biraz ıssız. Gün boyu sahillerde ve sokaklarda yürüdüm ama balık tutan amca ve teyzelerden, köpeklerden, kurumuş sonbahar yapraklarından, rüzgardan ve bu nefis manzaralardan başka ne birine rastladım ne de birini gördüm...


Ören'de açık bulabildiğim birkaç mekandan biri olan bu tostçuda, Ayvalık tostu yedim. Ama benim bildiğim Ayvalık tostunda Rus salatası da olur. Bu sadece salam ve sosisten ibaretti. Pek sevemedim, yine de güzeldi... Daha ilk gün itibariyle Körfez rüzgarı beni fena çarptı. Serseme döndüm. Mert ama pert oldum. 

27 Ekim 


Sürpriz bir dost (kendisi başka bir yazının konusu olmalı) ve sürpriz bir araba yolculuğuyla Ayvalık'a gittim. Zaten çok yakın. Ören'in aksine, Ayvalık hala canlı ve kalabalıktı. Bunda zeytin hasadı şenliklerinin de payı olabilir. Önce daha güzel ve sakin olan Cunda'ya gidip Taş Kahve'de çay içtik. 


Yeni hasat zeytinlerden almadan olmaz... 



Ayvalık'taki Taksiyarhis Kilisesi'ni mutlaka görmeli... Sergide tesadüfen bir de sergiye denk geldik. Doğa/köy temalı tablolar harikaydı. 


Ayvalık'a gelmişken de Ayvalık tostu yiyelim dedik ama anlaşılan o ki Ayvalık'taki Ayvalık tostlarında da Rus salatası yok. Buradakiler tulum peynirli ve sucuklu oluyor, tabii ketçap ve mayonez de koyuyorlar ve ekstra her malzeme için para alıyorlar. Olay biraz ticarete dönmüş. Tostu da öyle aman aman sevmedim... Zaten her büfede "Ayvalık tostu bizden yenir" falan yazıyor, hepsi de birbirinin aynı. Ayvalık'ta tost nerede yenir diye soracak olursanız, herhangi bir yerde yiyin ama beklentiyi çok da yüksek tutmayın derim ben.


Ayvalık listemde olan mekanlardan biri de, Macaron Muhallebicisi'ydi. İyi ki de öyleymiş. Havaalanına gitmeden önce uğradığım son yer bu şirin kafe oldu. Yeni pişmiş bademli muhallebi ve soğuk hibiscus çayı güzeldi. Gece uçağıyla İstanbul'a döndüm. Sabah uçağıyla git-gece uçağıyla dön derken uyku düzenim biraz karıştı ama toparladım bile. 

Şimdilik bu kadar! 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

24 Ekim 2019 Perşembe

NORDİK SEMALARINDAN İKİ NEFİS DİZİ ÖNERİSİ: BATAKLIK VE RİTA

"Yabancı diziler de hep birbirinin aynı" diyerek sıkılmaya başladıysanız ve izleyecek dizi bulmakta zorluk çekiyorsanız, Netflix'te izleyebileceğiniz, Nordik semalarından iki nefis dizi önerisiyle karşınızdayım! Onları izlerken Instagram story'lerimde paylaştım ama blog'da şöyle uzun uzadıya yazıp kayıtlara geçirmeden rahat edemem, biliyorsunuz. 

BATAKLIK: İSVEÇ GENÇLİK DRAMASI, MAHKEME SÜREÇLERİ, POLİSİYE


Bu Nordik dizilerinden ilki, gençlik dramasını suç ve polisiyeyle harmanlayan bir İsveç dizisi olan Störst av allt, yani Quicksand, yani Bataklık. Başrollerini İsveçli oyuncular Hanna Ardéhn ve Felix Sandman'ın paylaştığı dizi, tadı damağınızda kalacak 6 bölümden oluşan bir mini dizi. Aynı zamanda Netflix'in ilk orijinal yapımı İsveç dizisi olma özelliği taşıyan Bataklık, İsveç gençlerinin hayatına ve İsveç'teki mahkeme süreçlerine ışık tutan nefis bir drama

Stockholm'deki bir lisede yaşanan bir silahlı katliam vakasıyla başlayan dizi, flashback'lerle olayların o noktaya nasıl geldiğini anlatıyor. Lise öğrencisi Maja, okulun kötü çocuğu ve zaman içinde sevgilisi olan Sebastian'ı öldürür. Peki ama bu trajik olayın nedeni nedir? Polisler tarafından götürülerek mahkeme süreci boyunca küçük bir hücrede tutulan Maja'nın gözünden, olayın zeminini hazırlayan süreçleri izlemeye başlıyor ve olay günü tam olarak neler yaşandığını öğrenmeye çalışıyoruz. Dizi bu açıdan The Sinner'ı da andırıyor.


Diziyle ilgili en güzel şey, daha önce bir Norveç dizisi olan Skam'de de gördüğümüz gibi, İskandinav ülkelerinin gençliğine dair çok şey söylemesi ve oyuncuların, güzel mi çirkin mi diye fiziksel görünüşüne bakılmadan seçilmiş olması. Maja'yı canlandıran Hanna da Sebastian'ı oynayan Felix de bizim televizyon dizilerimizde kendilerine "başrol" olarak yer bulacak tipler değil. Maja'nın dişleri çarpık, suratı sivilceli, lekeli ama bu o kadar doğal ve olması gerektiği gibi ki... Dizinin doğallığı, inandırıclığı ve gerçekçiliği de tam da burdan geliyor.


Gözünüzde tıpkı bu karedeki gibi bir damla yaşla (kim bilir, belki de birden çok) bitireceğiniz Bataklık, gençlik dramasından ve polisiyeden hoşlanıyorsanız bayıla bayıla izleyeceğiniz bir İsveç mini dizisi. 

RİTA: DANİMARKA USULÜ NEFİS BİR DRAMEDİ (KOMEDİ + DRAMA)


Bu dizinin adını daha önce duyan, bilen, gören var mı bilmiyorum... Çünkü ben bu diziyi, Bataklık'ı izledikten sonra benzer bir Nordik dizisi ararken tesadüfen keşfettim ve "Bunca zamandır neredeydin sen?!" diyerek, ilk iki sezonunu bir hafta içinde kendimi durduramayarak bitiriverdim! Şimdilerde 3. sezondan gidiyorum ve toplamda 4 sezon olan diziyi bitireceğim diye üzüntü yaşıyorum. Ama hayır... Dizinin 5. sezonu yolda! Tuttuğum altın mı oluyor ne? 2012-2017 yılları arasında Danimarka televizyonunda yayınlanan ve son iki sezonunda Netflix'le iş birliğine giden Rita, 2020 yılında 5. sezonuyla geri dönüyor! Hatta dizinin çekimlerine tam da bugünlerde başlandı! Bunun tam da benim diziyi keşfedip izlediğim zamana denk gelmesine kaç puan?

Her sezonu toplam 8 bölüm olan Rita'yı kısaca özetlemek gerekirse, diziye adını veren açık sözlü ve kafasına koyduğunu yapan orta okul öğretmeni Rita'nın hayatını ele alan bir drama-komedi dizisi, yani dramedi olduğu söylenebilir. Bu bir komedi dizisi değil. Hayattaki olayları olduğu gibi anlatan, yer yer gülümsetip yer yer hüzünlendiren bir dizi. Ancak bu dizide başta Rita olmak üzere, hiçbir karakter normal değil!



Aslında Rita tam bir anti kahraman. Okulun müdürüyle ilişki yaşıyor, kafasına esince öğrencisinin velisiyle de ilişki yaşıyor, gıcık olduğu bir öğrenciye haddini bildirmekten hiç çekinmiyor. Ama onun esas derdi, velilerle. Hatta okulun ona kafayı takmış olan rehberlik öğretmeni Helle'nin "Neden öğretmen oldun?" sorusuna, "Çocukları ebeveynlerinden koruyabilmek için" cevabını verecek kadar da bağlı öğrencilerine. Kısacası şeytan tüyü olan bir kadın Rita, onu çok kısa sürede seveceğinize eminim.


Rita'yı başarıyla canlandıran Mille Dinesen diziyi tek başına bile sırtlanıp götürebilecek bir karakter. Ama ona pek çok başarılı yan karakter eşlik ediyor ve diziyi izlemeye doyum olmuyor. Rita çocuklarıyla yaşayan bir kadın, bir anne. Dizinin odak noktasındaki karakter o olsa da, onunla sezonlar ilerledikçe zaman zaman aynı evde kalıp zaman zaman ayrı eve çıkan çocukları Ricco, Jeppe ve Molly de hayatlarına dahil olduğumuz karakterlerden. 


Rita'nın okuldaki çevresi de evlere şenlik. Okula şortla gelen ve pek de okul müdürü gibi durmayan Rasmus, Rita'ya takmış olan rehberlik öğretmeni Helle ve okula yeni atanmış acemi öğretmen Hjørdis, okulda gördüğümüz başlıca karakterlerden. Rita'daki en gözde karakterlerden biri olan Hjørdis'in 2015 yılında tek sezonluk da olsa kendi spin-off dizisinde başrol oynadığını da belirtelim. Lise Baastrup, yanlış yapmaktan ve insanları kırmaktan çekinen, Rita'nın tam tersi bir karakter olan Hjørdis'i harika bir performansla sergiliyor. Rita'nın ilkokuldan orta okula dek pek çok öğrencisi de, bölümlerin temasına bağlı olarak öne çıkıyor. Kısacası dizide Rita'nın hem kendi ailesiyle hem sevgilileriyle hem de öğrencileriyle olan ilişkisi işleniyor.

Rita'nın okuldaki öğretmenlerle olan ilişkisi. Hangimizin iç sesi bazı insanları görünce kimi zaman böyle demiyor ki? Rita'nın sıkıntısı, bunu yüksek sesle ifade etmesi. :)

Rita'nın büyük oğlu Ricco, daha ilk sezonda yuvadan uçup kendi ailesini kuranlardan. 

Rita'nın küçük oğlu Jeppe. 

Helle'ye hayat veren Ellen Hillingsø, adeta Tülay Günal'ın Danish versiyonu. 
İkisinin de hastasıyız. (Dizinin şimdiye dek izlediğim en iyi bölümü olan 2. sezon 7. bölümle birlikte, Helle beklediğim atağı yaparak dizi içinde farklı bir konuma geliyor. Ona da spin-off dizi istiyorum ben ya!)


Dizinin açılışı ve müziği de ayrı bir muhteşem!

Kısacası önümüz hafta sonu, önümüz kış... Dizi izlemek gayet iyi bir "battaniye altı ekinliği". Eğer siz de Netflix'teki birbirinin aynı olan dizilerden sıkıldıysanız, tavsiye ettiğim bu iki kaliteli Nordik diziye başlayabilirsiniz. Diğer dizi tavsiyelerimi nerede bulacağınızı da biliyorsunuz.

İyi seyirler!

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz: