30 Ekim 2019 Çarşamba

KUZEY EGE GÜNLÜKLERİ: BURHANİYE'DEN AYVALIK'A


25 Ekim

Bugün sabah 6 uçağıyla İstanbul'dan Edremit'e geldim. Uçakta yanımdaki adamla kadın tanışıp iyice kaynaşırken, ben yeni bir kitaba başladım. Uçak indiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Aydınlandığında arabadaydım. Şimdi Burhaniye'de, Ören'deyim. Küçücük bir yer. Kasaba gibi. Sezon da bitmiş; çoğu dükkan kapalı, yemek yemeye yer de yok denecek kadar az. Malum, yazlık yerler buralar. 


Hava acayip rüzgarlı. Ama güneşli. Deniz muazzam. Su pırıl pırıl. Rüzgar çok sert esmese girecektim. Bir de su soğuk tabii. Denizde yüzen tek bir kişi vardı, o kadar. Doğum günüm olan 21 Kasım'da bile denize girmiştim Marmaris'te, ama Kuzey Ege'de Ekim sonlarına doğru yaz çoktan yolculanmış oluyor sanırım. Kopenhag'daki küçük deniz kızı heykelinin Ören versiyonuna ise bayıldım. Cidden çok benzemiyor mu? 


Ören'de ortalık biraz ıssız. Gün boyu sahillerde ve sokaklarda yürüdüm ama balık tutan amca ve teyzelerden, köpeklerden, kurumuş sonbahar yapraklarından, rüzgardan ve bu nefis manzaralardan başka ne birine rastladım ne de birini gördüm...


Ören'de açık bulabildiğim birkaç mekandan biri olan bu tostçuda, Ayvalık tostu yedim. Ama benim bildiğim Ayvalık tostunda Rus salatası da olur. Bu sadece salam ve sosisten ibaretti. Pek sevemedim, yine de güzeldi... Daha ilk gün itibariyle Körfez rüzgarı beni fena çarptı. Serseme döndüm. Mert ama pert oldum. 

27 Ekim 


Sürpriz bir dost (kendisi başka bir yazının konusu olmalı) ve sürpriz bir araba yolculuğuyla Ayvalık'a gittim. Zaten çok yakın. Ören'in aksine, Ayvalık hala canlı ve kalabalıktı. Bunda zeytin hasadı şenliklerinin de payı olabilir. Önce daha güzel ve sakin olan Cunda'ya gidip Taş Kahve'de çay içtik. 


Yeni hasat zeytinlerden almadan olmaz... 



Ayvalık'taki Taksiyarhis Kilisesi'ni mutlaka görmeli... Sergide tesadüfen bir de sergiye denk geldik. Doğa/köy temalı tablolar harikaydı. 


Ayvalık'a gelmişken de Ayvalık tostu yiyelim dedik ama anlaşılan o ki Ayvalık'taki Ayvalık tostlarında da Rus salatası yok. Buradakiler tulum peynirli ve sucuklu oluyor, tabii ketçap ve mayonez de koyuyorlar ve ekstra her malzeme için para alıyorlar. Olay biraz ticarete dönmüş. Tostu da öyle aman aman sevmedim... Zaten her büfede "Ayvalık tostu bizden yenir" falan yazıyor, hepsi de birbirinin aynı. Ayvalık'ta tost nerede yenir diye soracak olursanız, herhangi bir yerde yiyin ama beklentiyi çok da yüksek tutmayın derim ben.


Ayvalık listemde olan mekanlardan biri de, Macaron Muhallebicisi'ydi. İyi ki de öyleymiş. Havaalanına gitmeden önce uğradığım son yer bu şirin kafe oldu. Yeni pişmiş bademli muhallebi ve soğuk hibiscus çayı güzeldi. Gece uçağıyla İstanbul'a döndüm. Sabah uçağıyla git-gece uçağıyla dön derken uyku düzenim biraz karıştı ama toparladım bile. 

Şimdilik bu kadar! 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

24 Ekim 2019 Perşembe

NORDİK SEMALARINDAN İKİ NEFİS DİZİ ÖNERİSİ: BATAKLIK VE RİTA

"Yabancı diziler de hep birbirinin aynı" diyerek sıkılmaya başladıysanız ve izleyecek dizi bulmakta zorluk çekiyorsanız, Netflix'te izleyebileceğiniz, Nordik semalarından iki nefis dizi önerisiyle karşınızdayım! Onları izlerken Instagram story'lerimde paylaştım ama blog'da şöyle uzun uzadıya yazıp kayıtlara geçirmeden rahat edemem, biliyorsunuz. 

BATAKLIK: İSVEÇ GENÇLİK DRAMASI, MAHKEME SÜREÇLERİ, POLİSİYE


Bu Nordik dizilerinden ilki, gençlik dramasını suç ve polisiyeyle harmanlayan bir İsveç dizisi olan Störst av allt, yani Quicksand, yani Bataklık. Başrollerini İsveçli oyuncular Hanna Ardéhn ve Felix Sandman'ın paylaştığı dizi, tadı damağınızda kalacak 6 bölümden oluşan bir mini dizi. Aynı zamanda Netflix'in ilk orijinal yapımı İsveç dizisi olma özelliği taşıyan Bataklık, İsveç gençlerinin hayatına ve İsveç'teki mahkeme süreçlerine ışık tutan nefis bir drama

Stockholm'deki bir lisede yaşanan bir silahlı katliam vakasıyla başlayan dizi, flashback'lerle olayların o noktaya nasıl geldiğini anlatıyor. Lise öğrencisi Maja, okulun kötü çocuğu ve zaman içinde sevgilisi olan Sebastian'ı öldürür. Peki ama bu trajik olayın nedeni nedir? Polisler tarafından götürülerek mahkeme süreci boyunca küçük bir hücrede tutulan Maja'nın gözünden, olayın zeminini hazırlayan süreçleri izlemeye başlıyor ve olay günü tam olarak neler yaşandığını öğrenmeye çalışıyoruz. Dizi bu açıdan The Sinner'ı da andırıyor.


Diziyle ilgili en güzel şey, daha önce bir Norveç dizisi olan Skam'de de gördüğümüz gibi, İskandinav ülkelerinin gençliğine dair çok şey söylemesi ve oyuncuların, güzel mi çirkin mi diye fiziksel görünüşüne bakılmadan seçilmiş olması. Maja'yı canlandıran Hanna da Sebastian'ı oynayan Felix de bizim televizyon dizilerimizde kendilerine "başrol" olarak yer bulacak tipler değil. Maja'nın dişleri çarpık, suratı sivilceli, lekeli ama bu o kadar doğal ve olması gerektiği gibi ki... Dizinin doğallığı, inandırıclığı ve gerçekçiliği de tam da burdan geliyor.


Gözünüzde tıpkı bu karedeki gibi bir damla yaşla (kim bilir, belki de birden çok) bitireceğiniz Bataklık, gençlik dramasından ve polisiyeden hoşlanıyorsanız bayıla bayıla izleyeceğiniz bir İsveç mini dizisi. 

RİTA: DANİMARKA USULÜ NEFİS BİR DRAMEDİ (KOMEDİ + DRAMA)


Bu dizinin adını daha önce duyan, bilen, gören var mı bilmiyorum... Çünkü ben bu diziyi, Bataklık'ı izledikten sonra benzer bir Nordik dizisi ararken tesadüfen keşfettim ve "Bunca zamandır neredeydin sen?!" diyerek, ilk iki sezonunu bir hafta içinde kendimi durduramayarak bitiriverdim! Şimdilerde 3. sezondan gidiyorum ve toplamda 4 sezon olan diziyi bitireceğim diye üzüntü yaşıyorum. Ama hayır... Dizinin 5. sezonu yolda! Tuttuğum altın mı oluyor ne? 2012-2017 yılları arasında Danimarka televizyonunda yayınlanan ve son iki sezonunda Netflix'le iş birliğine giden Rita, 2020 yılında 5. sezonuyla geri dönüyor! Hatta dizinin çekimlerine tam da bugünlerde başlandı! Bunun tam da benim diziyi keşfedip izlediğim zamana denk gelmesine kaç puan?

Her sezonu toplam 8 bölüm olan Rita'yı kısaca özetlemek gerekirse, diziye adını veren açık sözlü ve kafasına koyduğunu yapan orta okul öğretmeni Rita'nın hayatını ele alan bir drama-komedi dizisi, yani dramedi olduğu söylenebilir. Bu bir komedi dizisi değil. Hayattaki olayları olduğu gibi anlatan, yer yer gülümsetip yer yer hüzünlendiren bir dizi. Ancak bu dizide başta Rita olmak üzere, hiçbir karakter normal değil!



Aslında Rita tam bir anti kahraman. Okulun müdürüyle ilişki yaşıyor, kafasına esince öğrencisinin velisiyle de ilişki yaşıyor, gıcık olduğu bir öğrenciye haddini bildirmekten hiç çekinmiyor. Ama onun esas derdi, velilerle. Hatta okulun ona kafayı takmış olan rehberlik öğretmeni Helle'nin "Neden öğretmen oldun?" sorusuna, "Çocukları ebeveynlerinden koruyabilmek için" cevabını verecek kadar da bağlı öğrencilerine. Kısacası şeytan tüyü olan bir kadın Rita, onu çok kısa sürede seveceğinize eminim.


Rita'yı başarıyla canlandıran Mille Dinesen diziyi tek başına bile sırtlanıp götürebilecek bir karakter. Ama ona pek çok başarılı yan karakter eşlik ediyor ve diziyi izlemeye doyum olmuyor. Rita çocuklarıyla yaşayan bir kadın, bir anne. Dizinin odak noktasındaki karakter o olsa da, onunla sezonlar ilerledikçe zaman zaman aynı evde kalıp zaman zaman ayrı eve çıkan çocukları Ricco, Jeppe ve Molly de hayatlarına dahil olduğumuz karakterlerden. 


Rita'nın okuldaki çevresi de evlere şenlik. Okula şortla gelen ve pek de okul müdürü gibi durmayan Rasmus, Rita'ya takmış olan rehberlik öğretmeni Helle ve okula yeni atanmış acemi öğretmen Hjørdis, okulda gördüğümüz başlıca karakterlerden. Rita'daki en gözde karakterlerden biri olan Hjørdis'in 2015 yılında tek sezonluk da olsa kendi spin-off dizisinde başrol oynadığını da belirtelim. Lise Baastrup, yanlış yapmaktan ve insanları kırmaktan çekinen, Rita'nın tam tersi bir karakter olan Hjørdis'i harika bir performansla sergiliyor. Rita'nın ilkokuldan orta okula dek pek çok öğrencisi de, bölümlerin temasına bağlı olarak öne çıkıyor. Kısacası dizide Rita'nın hem kendi ailesiyle hem sevgilileriyle hem de öğrencileriyle olan ilişkisi işleniyor.

Rita'nın okuldaki öğretmenlerle olan ilişkisi. Hangimizin iç sesi bazı insanları görünce kimi zaman böyle demiyor ki? Rita'nın sıkıntısı, bunu yüksek sesle ifade etmesi. :)

Rita'nın büyük oğlu Ricco, daha ilk sezonda yuvadan uçup kendi ailesini kuranlardan. 

Rita'nın küçük oğlu Jeppe. 

Helle'ye hayat veren Ellen Hillingsø, adeta Tülay Günal'ın Danish versiyonu. 
İkisinin de hastasıyız. (Dizinin şimdiye dek izlediğim en iyi bölümü olan 2. sezon 7. bölümle birlikte, Helle beklediğim atağı yaparak dizi içinde farklı bir konuma geliyor. Ona da spin-off dizi istiyorum ben ya!)


Dizinin açılışı ve müziği de ayrı bir muhteşem!

Kısacası önümüz hafta sonu, önümüz kış... Dizi izlemek gayet iyi bir "battaniye altı ekinliği". Eğer siz de Netflix'teki birbirinin aynı olan dizilerden sıkıldıysanız, tavsiye ettiğim bu iki kaliteli Nordik diziye başlayabilirsiniz. Diğer dizi tavsiyelerimi nerede bulacağınızı da biliyorsunuz.

İyi seyirler!

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

14 Ekim 2019 Pazartesi

AYDA KAÇ KİTAP OKUYORUM? İŞTE CEVABI!


"Ayda kaç kitap okuyorsun?"

Bu, bana en çok sorulan sorulardan biri... 

Ayda ortalama on kitap okuyorum. 

Çok sevdiğim bir kitabı, hemen bitirmek istemediğim için az az okumaya özen gösteririm ama kaç sayfa olursa olsun iki gün içinde çoktan bitmiş olur. 

Sabah erken saatte okurum, akşam geç saatte okurum, okumak için istedikten sonra zaman çok. Hele hafta sonuysa yeni bir kitaba sabah başlar, öğlene doğru bitiririm. Eğer elimde konusu beni heyecanlandıran bir başka kitap daha varsa, aynı anda üç dört kitap birden okuduğum da olur. (Mesela şimdilerde, fotoğrafta gördüğünüz kitaplardan üçünü aynı anda okuyorum.) 

Okuduğum kitaplar genelde romanlardır. Kurgu romanları çok severim. 

Okuma yelpazem çok geniştir; konusunu ve yazım tekniğini sevdiğim kitapları, türü ne olursa olsun okurum. 

Ama genelleme yapacak olursak; öncelikle polisiye (hele de İsveç polisiyesi), suç ve gerilim romanlarını, karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alan romanları, psikolojik romanları tercih ederim. Arkadaşlık ve aşk gibi temaların derinlemesine işlendiği, sürprizli ve ters köşeli kitapları çok severim. Karakterlerin birbirlerine ve aslında kendilerine yaptıklarını irdeleyen psikolojik romanlar çok hoşuma gider. Özel ilgi alanım olan yayınevi, dergi ve edebiyat dünyasında ya da dizi film sektöründe geçen bir roman gördüm mü, mutlaka alır okurum. Pastoral bir anlatımı olan, bir kasaba veya köy gibi küçük yerlerde geçen romanların da iyilerini gerçekten çok severim. Kendi yazdığım temalara yakın kitaplara rastladığımda zaten hiç kaçırmam. Modern ve çağdaş edebiyattan harika kitaplar çıkabiliyor. 

Kitap haricinde, düzenli olarak takip ettiğim çizgi romanları ve dergileri de sayarsak, her ay yirmi kitap okuduğum söylenebilir. Ama çizgi roman ve dergi ile kitabı birbirine denk sayamayız tabii ki. Hiç okumadığım kitap türleriyse popüler kültürdeki genç fenomenlerin yazdığı "kötü çocuk-saf kız" romanları ve kapağında kendi yazarının fotoğrafı olan sözde kişisel gelişim kitapları. Ne yazık ki en çok onlar sattığı için kitapçıların raflarında en çok onlara rastlıyoruz ve bu da, bizi gerçekten heyecanlandıracak türdeki kitapları bulmamızı zorlaştırabiliyor. Bu ikisinin dışında bir şey yapıyorsanız ve gerçek edebiyatçı dediğimiz başarılı beş on yazardan biri değilseniz, görünür olmanız çok zor. 

Ama iyi kitaplar hala var, birileri hala iyi kitaplar yazıyor, önemli olan onları bulmak isteyip istemediğiniz... Ben de okuyup sevdiğim kitapları burada sizlerle paylaşıyorum, paylaşıyorum ki daha çok kişi onlardan haberdar olsun. Sizden gelen kitap önerilerini de merakla araştırıyorum. 

Okumak gibisi var mı? Şey, yani günde on fincan çay içmek, taze yapılmış kek, kurabiye, biskot gibi atıştırmalıklar yemek, caz ve blues dinlemek dışında. 

Not 1: Bir nevi radyo yayını olan podcast yapmaya başlayıp Spotify'da yayınlamayı düşünüyorum, bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım, umarım beni dinlersiniz!

Not 2: Blog'umda bir hata var. Ana sayfaya girdiğinizde sağ tarafta görünmesi gereken şablonlar, en altta çıkıyor. Ancak bir yazının üstüne tıkladığınızda tekrar olması gereken sağ tarafa geliyorlar. Bu HTML sorununu nasıl düzeltebilirim, bileniniz var mı?

Not 3: Hala haberdar olmayanlarınız için: Mürekkep Kokunu İçime Çektim. Şimdi durup dururken neden iki yıl öncesine ait bu serinin linkini verdim? Bir bildiğim var elbet!

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

8 Ekim 2019 Salı

STIEG LARSSON MEZARINDA TERS DÖNMÜŞ MÜDÜR?


Beni iki yıl önce İsveç'te Erasmus yapmaya teşvik eden sebeplerden ilki, İsveç polisiyesini, özellikle de Stieg Larsson'un ölümsüz eseri Millennium Üçlemesi'ni çok sevmemdi. Şu, şuşu ve şu yazılarımdan da bildiğiniz üzere... Ve yine bildiğiniz üzere, seriyi yine İsveçli bir başka yazar olan David Lagercrantz devam ettiriyordu. Ama tabii ki bu yazarın Larsson'un gerçekçi kalemi ve edebi gücü ile hiç alakası yok, buna aşağılarda daha detaylı olarak değineceğim. İşte serinin altıncı ve final kitabı olan Ölmesi Gereken Kız, geçtiğimiz haftalarda serinin diğer kitapları gibi Pegasus Yayınları'ndan çıktı (60 TL, üstelik kitap 400 sayfa bile değil ama işte kağıt piyasasının içler acısı durumu da ortada). Ben de tabii ki hemen alıp okudum. Serinin final kitabı olduğu söylenen bu kitap da, gazeteci-dergici Mikael Blomkvist ve asosyal hacker Lisbeth Salander’ı bir kez daha bir araya getiriyor. Polisiye türündeki kitap, serinin diğer kitaplarında olduğu gibi yine sırlar, karmaşık ilişkiler ve İsveç’teki medya dünyasının arka perdesinde yaşananlar üzerinden ilerliyor. Lisbeth’in ikiz kardeşi Camilla ile olan yüzleşmesi de, David Lagercrantz'ın nihai noktayı koyacak olduğu final kitabında işleniyor. Okurların uzun zamandır beklediği bu yüzleşmenin Lagercrantz'ın yazdığı önceki iki kitapta da hep işlenecek gibi olup son anda bir sonraki kitaba saklanması hepimizi sıkmıştı. Ucuz bir pazarlama yöntemi... Neyse ki bu yüzleşme Lagercrantz'ın yazdığı, Stieg Larsson'un yazmadığı bu üçüncü kitapta işlenmiş (olayların çözümlenmesi de, Ejderha Dövmeli Kız'ın finalindeki gibi "Lisbeth tarafından kurtarılan bir adet Mikael" sahnesiyle olmuş). Ama o kadar yüzeysel, o kadar hızlıca geçiştirilmiş ki, "Bunca zamandır biz bunun için mi bekletildik?" diye düşünmeden edemiyor insan. Geriye dönüp baktığımızda, Stieg Larsson'un yazdığı Millennium Üçlemesi ne kadar muazzamsa, David Lagercrantz'ın devam ettirdiği Millennium Üçlemesi'nin de o kadar yüzeysel ve tatsız tuzsuz olduğunu görüyoruz. Onun yazdığı üç kitapta aslında kayda değer hiçbir şey olmuyor. Her kitap, Mikael'in ortadan kaybolan Lisbeth'e ulaşmaya çalışmasıyla başlıyor ve karakterler o kadar yüzeysel işleniyor ki, hiçbir şey derine inemiyor, kitaplar arasında hiçbir bütünlük kalmıyor. Oysa Larsson'un yazdığı Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, hem karakter hem de olay örgüsü açısından birbirini takip ediyordu. Oysa Lagercrantz'ın yazdığı Örümcek Ağındaki Kız, Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız ve Ölmesi Gereken Kız arasında hiçbir devamlılık ilişkisi yok. 

Ama esas eleştirime daha gelmedim... (Evet, bu sadece girizgahtı!) Klasik Millennium Üçlemesi'nde ana karakterlerden biri olan Erika Berger'in, bir başka yazar tarafından yazılan 4. ve 5. kitaplarda bir yan karakter olarak kalmasını, hele koca serinin finali olan 6. kitapta adeta figürana dönüşmesini Stieg Larsson kabul eder miydi? Larsson'un mezarında ters döndüğünü söylemem bundan! Ölmesi Gereken Kız'da, Erika'nın adı sadece ve sadece iki yerde geçiyor ve kendisini hiç görmeyeceğimizi düşünürken, kitabın sonlarına doğru çalakalem yazılmış iki sahnede görüyoruz. Bari hiç görmesek daha iyiydi! Lagercrantz'ın yazdığı Millennium kitaplarında koskoca Erika Berger'in hiçbir hikayesi, olan hikayeye de hiçbir etkisi yok. Olması gerekir miydi? Bence kesinlikle gerekirdi! Erika Berger, Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander'den sonra, Millennium Üçlemesi'nin üçüncü ana karakteridir ve Stieg Larsson'un yazdığı üç kitapta da bir ana karakter olarak ele alınıp işlenmiştir. Ama Lagercrantz kendi yazdığı kitaplarda Erika Berger'e bir hikaye yazamadı diye onu yok sayması akıl alır şey değil (oysa bana sorsaydı ona Erika'ya yazılacak en az elli farklı hikaye söylerdim). Üstelik bu final kitabında, Erika'nın kocası Greger Beckman'dan boşanacağını öğreniyoruz, ki bunu da olabilecek en kötü şekilde, Mikael'in bir düşüncesinden öğreniyoruz. Yazardan bu meseleyi biraz olsun derinleştirecek iki-üç kelamlık bir Mikael-Erika diyalogu ümit etmeyi geçtim, Erika'nın tek başına bile bu konuyla ilgili düşüncelerine tanıklık edemiyoruz. David Lagercrantz yazdığı için benim bu kitaptan beklentim de düşüktü, ama bu kadar da düşük değildi. Hiçbir şekilde tatmin etmeyen, sıkıcı, zoraki, keşke hiç yazılmasaydı diye düşündüren, Stieg Larsson'un, Mikael ve Lisbeth'in hatrına okunan bir final kitabı olmaktan öteye geçemiyor benim için... Stieg Larsson'un da bu sonuçtan memnun olduğunu hiç zannetmiyorum.

Not: Spotify'da bir nevi radyo yayını olan podcast yapmaya başlasam kimler beni dinler? :)

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

14 Eylül 2019 Cumartesi

BLOG'UM KAFA DERGİ 10 YAŞINDA!


Tarih, Eylül 2009. Daha on dört yaşında bir çocuğum. Ortaokul bitmiş, liseye başlayacağım yaz tatilinin son günleri. Ama okuma yazmayı öğrendiğim birinci sınıftan beri, saman kağıtlara ellerimle yazıp çizerek yaptığım dergileri postayla ülkenin bir ucundan diğer ucundaki akrabalarıma, tanıdıklarıma yollamaktan bir an olsun vazgeçmemişim. Hatta bu insanlar, küçük bir çocuğun hayal gücünü ve inancını kırmayıp o dergilere aylık abone bile olunca, ne çok sevinmişim! Her hafta yeni dergiler yapıp yollamışım onlara, çocukluktan beri bir şekilde hep kendi dergimi çıkarmışım, "yayıncılık dünyasının" içinde büyümüşüm yani.

Ve o yaz yine bu akrabalarımdan biri sayesinde, blogspot uzantılı blog'larla tanışmışım. Emekler vererek yazdığım çizdiğim, sonra fotokopicide çoğalttığım, zarfların içine koyarak postaneden uzaklara gönderdiğim bu el yapımı dergilerimin karşısında, güçlü bir alternatif belirmiş: İnternet. Blog açarsam yazılarımı herkesin her an oradan okuyabileceğini öğrenince, yazı masamın çekmecesinde deste deste duran saman kağıtlarım, rengarenk kurşun ve tükenmez kalemlerim yerini "okurlara" daha kolay ulaşabilmek adına blog dünyasına bırakmış. Kafa Dergi. Blog'umun adı bu. Seyahat ettiğim yerlerden okuduğum kitaplara, izlediğim dizilerden o an güncel olan ne varsa ona dair yazdığım yazılara, arkası yarın gibi kaleme aldığım hikaye serilerime, yaptığım çizgi romanlarıma; bazen kendi dertlerimi, çarkları bir türlü durmayan kafamdan geçenleri aktardığım, bazen benim gibi düşünenlere ulaşmak istediğim o blog dünyam, bugün, yani Eylül 2019'da, tam dolu dolu 10 yılını geride bırakıyor. İnanılır gibi değil! Bu su gibi geçip giden 10 yıl boyunca, binlerce yazı yazdım ve bugün ilk kez bu yazı için istatistiklere girip bakınca gördüm ki, yazılarım bir milyondan fazla okura ulaşmış. Üstelik günümüzün sosyal medya dünyası için uzun, çok uzun paragraflar, yazılar bunlar... Çünkü bir konu hakkında şöyle doya doya yazmak gibisi var mı? 

Tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi ya da albüm tavsiyesini de, şehrin birindeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Sadece kendimin değil, blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim. Blog'ların samimiyeti bambaşka. Ne instagram ne twitter ne de başka bir şey benim için blog'un yerini tutabilir. Önemli olan yazmayı sevmek burada... Bugün, saman kağıtlara yazılar yazıp akrabalarına yollayan on dört yaşındaki o çocukla, bilgisayarının karşısında klavyesine yazıp yazılarını blog'unda yayımlayan yirmi dört yaşındaki bu çocuk arasında hiçbir fark yok. Çok şey değişti, dönüştü belki, ama tek bir şey hiç değişmedi: Yazmaya olan tutkusu, bağlılığı, aşkı. Benim büyümeme tanıklık eden en güzel şey, blog'um Kafa Dergi'dir. 

Yıllar boyunca yanımda olan, yazdığım her yazıyı okuyan, yorumlayan, beni sonuna kadar destekleyen ve hiçbirini tanımadığım, ama kalpten kalbe bağlarını hissettiğim siz güzel okurlarıma en içten teşekkürlerimle...

Ve yazmaya devam... sonuna kadar!

Not (Böyle bir açıklamayı 5 yıldır ilk ve son kez yapıyorum): Bildiğiniz üzere, benim 10 yıllık Kafa Dergi blog'umun, blog'umun adında bir dergi çıkaran 5 yıllık Kafa Dergi ile hiçbir alakası yoktur. :) 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

11 Eylül 2019 Çarşamba

TRENLE ODUNPAZARI MODERN MÜZE'NİN AÇILIŞINA GİTTİM


Cumartesi günü, Odunpazarı Modern Müze'nin yani OMM'un açılışı için İstanbul'da Söğütlüçeşme'den kalkan yüksek hızlı tren ile Eskişehir'e gittim. Bu, hızlı trene ikinci binişimdi. Genellikle eski romanlarda ve filmlerde görmeye alışık olduğumuz, benim çok sevdiğim tren maceraları, günümüzde hem biraz nostaljik hem de sizi farklı bir döneme ait hissettiriyor... Tren, doğası ve kökeni, tarihçesi gereği hep bir parça nostaljik. Eski filmleri, kültleşmiş romanları hatırlatır hep bana. Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'ini mesela. Neyse ki bir polisiye romana konu/atmosfer olamayacak kadar güzel bir hava, sıcak bir cumartesi günüydü. Açılış için hazırlanan insanlarla birlikte, dört numaralı vagondaki yerimi alıyorum.


Koleksiyoner Erol Tabanca'nın kurduğu OMM, ünlü Japon mimar Kengo Kuma'nın elinden çıkan harika bir mimari tasarıma sahip. Müzenin içindekiler kadar kendi binası da görülmeye değer. Müzenin ilk sergisi "Vuslat", küratörü ise Haldun Dostoğlu. Müzede eseri olan çoğu sanatçı da Eskişehir'deki açılıştaydı. Japon bambu sanatçısı Tanabe Chikuunsai IV de, müzeye özel ürettiği dev bambu enstalasyonuyla oradaydı. OMM'da iki tane eseri sergilenen Erdil Yaşaroğlu da, eşi Begüm Kütük'le birlikte müzenin açılışındaki isimlerdendi. (Belki fotoğrafımızı instagram story'lerimde görmüşsünüzdür.) Ve daha sayamadığım nice isim...


Müze bahanesiyle, Eskişehir'e de ilk kez gitmiş oldum. Bisikletleri, parkları, Porsuk Çayı ve yaşadıkları şehirden son derece mutlu görünen insanlarıyla Eskişehir'de gerçekten aklım kaldı. Kenti turlamak için yalnızca bir saatim vardı, dolayısıyla pek fazla gezemedim. Bir program yapıp -belki gelecek baharda- Eskişehir'e mutlaka yeniden gideceğim!

Beni sosyal medyadan takip etmek için:

3 Eylül 2019 Salı

4 YENİ YABANCI DİZİ

WHY WOMEN KILL 


Bayıla bayıla izlediğimiz Desperate Housewives'in yapımcılarından, 15 Ağustos'ta başlayan ve henüz sadece üç bölümü yayınlanan bir dizi: Why Women Kill. Aşklar, aldatmalar, entrikalar, henüz kimin öldüğünü bilmediğimiz bir cinayet ve kara komediyle dolu dizinin Marc Cherry'nin elinden çıktığı her türlü belli.


Başrolde üç ev kadını ve dizi üç farklı dönemde geçiyor: 1960'lar, 1980'ler ve 2019. Dizi bu açıdan This Is Us ve Desperate Housewives'taki formülü bir araya getirmiş gibi. 1960'lardaki kocasına sadık ev kadını Beth Ann rolüyle Ginnifer Goodwin ve Desperate Housewives'ta Eva Longoria'nın oynadığı Gabrielle'in 1980'lerdeki versiyonunu andıran Simone ile Lucy Lui, üçlü ana cast'taki iki koltuğun hakkını fazlasıyla veriyor. Oynadıkları karakterlerde fazlasıyla inandırıcı, samimi ve başarılılar. 2019 yılındaki Taylor'u canlandıran Kirby Howell-Baptiste'e ise şimdiye dek izlediğim üç bölüm için pek fazla ısınamadığımı belirtmeliyim. Bunda senaryonun da etkisi var: 1960 ve 80'lerde geçen hikaye hayli gerçekçiyken, dizinin günümüzde geçen kısmı pek de sürükleyici değil.

Dizinin enerjisini ve klişe olmakla birlikte fikrini (üç farklı zamanda geçen üç farklı aldatma) o kadar sevdim ki, keyifle izliyorum. Tam bir soap opera, pembe dizi. Bu Amerikan dizisinin bir iki yıl içinde bize uyarlandığını görürseniz şaşırmayın. Zira radarına takılırsa bir yapımcı Türk televizyonlarındaki adaptasyonu için kolları kesinlikle sıvayacaktır. Fragmanını aşağıya bırakıyorum.


THE SINNER


Polisiye dizi olayına farklı bir açıdan yaklaşan The Sinner, katilin bilindiği, ancak cinayetin neden işlendiğinin bilinmediği bir vakayı ele alıyor. Başrolünde Jessica Biel'in oynadığı dizi, bir yaz günü Cora Tannetti'nin göl kıyısında kocası ve çocuğuyla güneşlenirken bir anda birini öldürmesinin ardındaki nedenleri işliyor. Psikolojik bir yanı olan dizi merak uyandırıcı. Sonunda "acaba ne çıkacak" diyorsunuz. 

THE ACT


Anne-çocuk arasındaki ilişkiyi ele alması bakımından Bates Motel'in kadın versiyonu olarak özetleyebileceğim dizi, aşırı koruyucu bir anne olan Dee Dee ile küçük kızı Gypsy'nin karanlık ve dramatik hikayesini ele alıyor. Tekerlekli sandalyeye bağlı ve kurallarla yaşayan hasta Gypsy, annesinin ondan sakladıklarını öğrenince, iş bir cinayete kadar varıyor. Peki olaylar bu noktaya nasıl geldi? İçinde hem polisiye hem de drama ögeleri barındıran The ActJoey King ve Patricia Arquette'in olağanüstü performansıyla göz dolduruyor. Kadroda yan rollerden biriyle de olsa Chloë Sevigny'nin bulunması da cabası. 

WHAT/IF


Oscar'lı ünlü oyuncu Renee Zellweger'in Anne Montgomery adında güçlü, zengin, cazibeli ve şeytani bir kadını muhteşem bir şekilde canlandırdığı What/If, bir Türk dizisi klişesiyle başlıyor: "Ahlaksız teklif"le. Tabii bizim dizilerimizde "ahlaksız teklif" kurbanları genelde kadınlar olur, ama burada bir adam oluyor. Ya da karısıyla birlikte olduğunu düşünürsek bir çift. Anne Montgomery, tıbbi teknoloji startup'ı için para arayan Lisa'ya 80 milyon dolar teklif ediyor. Ama küçük bir şartla: "Kocanı bir geceliğine bana ver, parayı al." Lisa ve Sean, kararsızlıklarının ardından, Anne'in teklifini kabul ediyor ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı dizimiz başlıyor. Tahmin edilebilir ve yavan senaryosunun yanı sıra, dizinin çıkış noktasında da ciddi dramatik boşluklar var. En üstü kapalı şekilde söyleyecek olursam: Anne Montgomery tüm bunları Lisa Donovan'a neden yaptı? Gerekçesi neydi? Değer miydi? Bu sorulara hiç tatmin edici yanıtlar alamadan dizi bitiyor. Yine de iki kadın başrol oyuncusu, entrikalar, şık sahneler, harika müzikler ve genel olarak yaratmayı başardığı atmosfer diziyi bir şekilde izlettiriyor. 

KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR 2


Bir de bonus olarak, bu filmden bahsedip yazıyı bitireyim. Geçenlerde Başka Sinema'da canım Bennu (Yıldırımlar) Abla ile izlediğim Küçük Beyaz Yalanlar 2, Fransız sinemasının tanınan oyuncularını bir araya getiren bir seyirlik. İlkini ikimiz de izlememiştik. Ama zaten buna gerek de yokmuş. Fransa'nın Atlas Okyanusu sahillerindeki Bordeaux kıyısında yazlık bir evde (ki tesadüf bu ya, bu ay Atlas Glober'a yazdığım seyahat rotalarından biri tam da burasıydı) geçen hikaye, Marion Cotillard'dan François Cluzet'e, Benoit Magimel'den Pascale Arbillot'a tanınmış oyuncuları aynı kadroda buluşturuyor. Uzun, keyifli masalar... Kahkahalar, gözyaşları... Film bir yere de bağlanmadan bitiyor. Yaz sonunun hüznüne uygun, rahat, telaşsız bir film.

Sosyal medya adreslerim: 

2 Eylül 2019 Pazartesi

YAZ BİTTİ.


"Yazın son günleri, bazen insan duyguları da tıpkı mevsimin hala yaz devam ediyor mu yoksa sonbahar geldi mi diye tereddüt etmesi gibi, ince bir çizgide gidip gelir. Yağmak ve açmak arasında, işte insan da hava gibi böyle kararsızdır, ağlamak ve gülmek arasında. Yazın son günleri hava sıcaktır, fakat artık güneş çekilmiştir grilerin arkasına. Gökyüzü bulutludur, ama tek damla yağmur yağmaz. Bu günler insanın sinirine dokunacak kadar durağan ve hareketsizdir, neredeyse yaşamıyordur, adeta ölüdür. İnsanın aklını başından alır bu günler; insan bu günlerde daha sonra pişman olacağı işler yapar."

Blog'da yazdığım (tüm bölümler burada) Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in final bölümünden. 


Eylül geldi... Yaz bitti. 

Sosyal medya adreslerim: 

26 Ağustos 2019 Pazartesi

SİZ BU ÇAĞDAN MEMNUN MUSUNUZ?


Hani diyorum bu denli sosyal medya çılgınlığı olmasaydı, insanlar yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verseydi, caz hala çok popüler olsaydı, analog fotoğraf makineleri telefon kameralarına yenik düşmeseydi, çizgi romanlar sadece sahaflarda bulunmasaydı, matbu kelimesinin anlamını herkes bilseydi, kitaplar story'ye koymak için satın alınmasaydı ve fotoğraflar instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekilseydi... 

Kendini bu düzene ait hissetmeyenler parmak kaldırsın! İki parmağı ben ve arkadaşım adına kaldırıyorum.


Sosyal medya adreslerim: 

20 Ağustos 2019 Salı

MARMARİS: TATİL DÖNÜŞÜ MELANKOLİSİ


Tatil dönüşü melankolisi.

Var değil mi böyle bir şey?


Bence var.


Artık çalışmaya başladığım için, hayatımda ilk defa bu kadar kısa bir yaz tatili yaptım.

Sadece bir hafta.

Ve dönüşte de "merhaba depresyon". 


Tamam, birçoğunuz "Bir haftayı da beğenmiyor musun?" diye bana kızabilir.

Ama okul zamanları her yaz en az bir buçuk - iki ay geçirdiğim şu cennette ilk kez bir haftacık geçirdim ve sonra pis, kirli, yapay plaza/ofis hayatına geri döndüm. Beni de anlayın. Ruh da beden de bunu kabullenmek istemiyor. 

Hem de Marmaris gibi bir yerden İstanbul'a dönünce. 

Instagram'dan takip edenleriniz görmüştür. 

Hızlandırılmış bir tatil oldu. 

Kısa olunca her gün bir şey yapmak istiyorsunuz ama hepsini yapamıyorsunuz.

Bisikletimle çok mutluydum! 

Her sabah 6.30-7 gibi kalkıp Marmaris-İçmeler sahil yolunda bisiklet sürdüm. 

Bu yazıda paylaştığım fotoğrafların hepsini sabah 8'de, bisiklet turumdan dönüşte çektim. Marmaris'te iki pedal üstünde olmayı çok seviyorum!

Stres yok, hava kirliliği yok, trafik yok... 


Fotoğrafı çekerken elimde birkaç yaz polisiyesi, kulağımda Amy Winehouse'un ruhunu taşıyan Kovacs'ın Cheap Smell albümü ve önümde sonsuz deniz var. Geç kalmış bir yaz tatilini telafi ettirir bence. 


Kovacs'ı başlı başına bir yazıda yazmak istiyorum, ama burada da değinmem gerek. İkinci albümü Cheap Smell geçen yaz çıkmış olsa da, ben bu yaz keşfettim Kovacs'ı ve bu albümü. Benim için bu yazın albümü budur. Soul, caz ve pop sularında gezinen şarkıları nefis. Besteler ve şarkı sözleri muazzam. Bence siz Kovacs'ı keşfetmek için gelecek yazı beklemeyin. Bu yaza dair tüm duygularım bu albümün içinde.

Son günkü bisiklet turum için arkadaşım alarmla erkenden uyanıp bana eşlik etmek istedi...

Kapanışı Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in ilk bölümünün ilk paragraflarından bir alıntıyla yapmak istiyorum: "Yaz geride kalmıştı. Ne olursa olsun yaz, içinde umuda ve güzelliğe dair bir şeyler taşıyordu, ama sonbahar yalnızca kışın habercisiydi."

Neyse ki yaz hala bitmiş sayılmaz. 

Sayılmaz, di mi?

Beni sosyal medyadan takip etmek için: