19 Nisan 2018 Perşembe

4 ALBÜM 4 SADE / ŞARKI TAVSİYELERİ

80'lerde yaptığı çıkışla gönüllere taht kuran Sade'yi hep çok sevmişimdir, ama şu son zamanlarda yeniden ve iyice bir takıldım geçmişten günümüze dek yaptığı albümlere... Aslında, doğal olarak, Sade'yi sonradan keşfettim ben, çünkü ilk çıktığı zamanlarda haliyle ben yoktum. Ama Smooth Operator'u yazları duyduğumu hatırlar gibiyim. Şimdi bu smooth caz, soul ve R&B kraliçesinin, yaşayan efsanenin en çok sevdiğim 4 albümünden seçtiğim şarkılara bakalım.

Diamond Life (1984)



Sade’nin Diamond Life albümü, sanki bir yaz akşamüstü esen meltem gibi saçınızı okşayan zarif ve naif şarkılardan oluşuyor... Öyle fırıl fırıl, öyle ferah… Tam dinleyip dinleyip salınmalık... Bu albüm, sonraki dönemlerde göreceğimiz ve dinleyeceğimiz Sade'ye dair birçok ipucu da barındırıyor. Karşımızda klas, şık ve kaliteli çizgisini hiç bozmayacak bir şarkıcı olduğunu daha ilk andan itibaren anlıyoruz. Smooth Operator bir dönemler tatil beldelerinde, nezih ve şık caz restoranlarından yükselirdi… İlla bir yerlerden duymuşsunuzdur bu şarkıyı. Ne güzel bir smooth caz şarkısıdır! Eski şarkılar daha mı güzeldi? Şimdi yok sanki o tatta işler… Ya da eskidi diye mi özlemle anan bizleriz? Sade’nin bu zamana kadar ıskaladığı hiçbir şarkı yok. Her şarkısı muazzam. Smooth Operator, Your Love is King, Hang on to Your Love ve bonus olarak da Cherry Pie, benim Diamond Life’teki favorilerim. Hang on to Your Love'ı adeta bir Michael Jackson dinler gibi dinliyoruz. Caz, soul, R&B ve alternatif sevenler Sade'nin bu ilk albümünü kesinlikle keşfetmeli.



Love Deluxe (1992) 


Love Deluxe de başlı başına bir efsane… Muazzam bir slow olan No Ordinary Love klibinde girdiği deniz kızı hali, bugünün kliplerine taş çıkartıyor desek abartmış olmayız. Sade'nin klipleri gerçekten her zaman geçerli klipler oluyor, sanki daha dün çekilmiş gibi hala yeni duran bir klip bu da. Feel No Pain, Cherish the Day ve Pearls albümün diğer kıymetlilerinden. Cherish the Day'i canlı söylediği konser videosu internette haklı olarak büyük ilgi görüyor. Pearls'te de "Hallelujah" diye haykırdığı kısım çok iyi. Love Deluxe Sade'nin en iyi ve önemli albümlerinden biri hiç şüphesiz. Aşağıya No Ordinary Love'ı bırakıyorum. Hem dinleyin hem izleyin. Bir benzeri daha görülmedi. Ama bu tatta şarkıları tekrara düşmeden yine Sade yaptı. Şu şarkıyı dinleyip de kalbi titremeyen var mıdır? 



Lovers Rock (2000)


Lovers Rock'ta favorilerim By Your Side ve King of Sorrow, ikisi de muazzamdır! İki şarkıda da R&B ve soul sularında yüzüyor Sade. King of Sorrow muhteşem... By Your Side'ın klibi de öyle. Kararsız kaldım, aşağıya King of Sorrow'ı bırakıyorum. Ama kalın yazdığım her şarkıyı bulup dinleyin zaten. Bir de bu albüm kapağında, alakasız bir şekilde, Ufak Tefek Cinayetler'deki Burcu'ya benzetiyorum Sade'yi. Bazı karelerde de İsveçli caz sanatçısı Lisa Ekdahl'ı andırıyor suratı. 




Soldier of Love (2010) 


Sade 8-10 yılda bir albüm çıkarıyor ve bu gerçekten ü-zü-yor... Ama çıkardığı albümler de size bir 10 yıl yetiyor, asla çabuk tüketmiyorsunuz. Bu Şubat ayında bir film için yaptığı şarkıyı saymazsak, en son albümü 2010 yılında çıkmıştı. Smooth cazın ve R&B'nin kraliçesinin, çizgisinden ödün vermeden zamana, çağa ve sektöre ayak uydurduğu bir albüm oldu bu. Açıkçası albüme de adını veren Soldier of Love şarkısını (albümlerinde genelde hep "love" kelimesi geçmiş) ilk dinlediğimde pek ısınamamış, yani Sade'nin tarzının dışında bir iş olduğunu düşünmüştüm. Ama şimdi en çok sevdiğim Sade şarkılarından biri kendisi... Ve çıkış şarkısı olarak seçilmiş olsa da, aslında albümün genel ruhunu yansıtmıyor. Ama yeniliği, farklılığı ve özgünlüğü severim! Soldier of Love, trip hop ve alternatif sularında yüzen bir şarkı. Bir savaş (ya da barış) marşısını andıran, cesur, gümbür gümbür bir iş. Klibi de bu ruhla çekilmiş. Dinledikçe çok seviyorsunuz. Özellikle "in the wild wild west, I'm doing my best" kısmı dillere takılıyor. Bir tek hala, şarkıda enstrümanlar vokalin önüne fazla mı geçiyor diye düşünüyorum. Öte yandan albümdeki Bring Me Home ve In Another Time, tipik eski Sade şarkıları. Muazzam slow'lar. The Moon and the Sky da değişik bir şarkı. Yani aslında Sade'nin, Sade'liğinden hiçbir şey kaybetmemiş olduğunu anlıyorsunuz. Caz, soul ve R&B duruşunun üstüne bu sefer trip hop, pop ve yer yer hafif elektronik de ekleyerek kendini yenilemiş diyebiliriz Sade için. 



Uzun lafın kısası: Eğer hala tanışmadıysanız, Sade ile KESİNLİKLE tanışın. Daha fazla zaman kaybetmeden hemen yapın bunu. Kaliteli bir müzik, güçlü bir vokal ve muhteşem şarkılar sizi bekliyor olacak. 

Uzun lafın kısası 2: Caz, blues, R&B gibi alternatif türleri seviyorum, biliyorsunuz. Hande Yener'in 2006'daki Apayrı albümü de R&B idi ve oradaki şarkılar için de zamansız şarkılar diye yazmıştım bir yazımda... Bu türün özelliği de bu sanırım; enstrümanlarından mı sound'ından mı nedir bilinmez, cidden zamansız şarkılar oluyor. Sanki daha dün yapılmışlar gibi. İşte 1984'ten 2018'e Sade'yi dinlerken de, bu zamansızlık hissine kapılmadan edemiyorsunuz. Sade'yi dinleyin.

Uzun lafın kısası 3: Sade kendini gizleme çabasında falan değil ama yine de ortalıkta yok. Sosyal medyayı hiç kullanmıyor diyebiliriz. Bu da onun duruşunun bir parçası aslında. Sade nerelerdesin, yeni bir albüm yap artık ve geri dön lütfen... 

Sosyal medyadaki paylaşımlarımı kaçırmayın!

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

15 Nisan 2018 Pazar

SAFFET EMRE TONGUÇ İLE KEŞİFLERDEYDİK!


Beni instagram hesabımdan takip edenleriniz görmüştür, pazartesi günü Hürriyet Seyahat'in Saffet Emre Tonguç rehberliğinde düzenlediği turdaydım. Gün boyu story paylaşımı yaptım, bazılarınız anlık olarak takip etti. Hoş anlatımı ve güler yüzüyle Saffet Emre Tonguç'la Beyoğlu, Taksim ve Çukurcuma'da girilmedik ara sokak bırakmadık. Şansımıza hava da çok güzeldi, artık iyice bahar geldi, havalar baya ısındı. Öyle ki, sanat ve tarih dolu keşif turumuzda zaman zaman sıcaktan bunaldık. 


Günü Tomtom Gardens'ta, çay kahve molası vererek noktaladık. Sürpriz bir arp resitali de bizleri bekliyordu. Tomtom Gardens'ın arka avlusu/bahçesini gerçekten çok rahatlatıcı bir atmosfere sahip. Günün detaylarını bugün Hürriyet Seyahat'ten de okuyabilirsiniz. 

Sosyal medyadaki paylaşımlarımı kaçırmayın!

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

8 Nisan 2018 Pazar

KİTAP ÇALIŞMALARI NASIL GİDİYOR?


Sebepsizce erken kalkılan bir pazar sabahından daha herkese merhaba! 

Benim gibi hafta sonu sabahları bile erkenden uyananlar burada mı? 

7’de kalktım, biraz kitap okudum, kahvaltımı yaptım, bilgisayarımda klavyemin başına geçtim. 

Yani belki çoğunuz hala mışıl mışıl uyuyorken, ben günü çoktan yarıladım!

Ama ne demişler, erken kalkan yol alır! 

Şimdi üçüncü fincan açık çayımın yanında kurabiyeler, bisküviler yiyerek dişlerimi test ediyorum. 

Tahmin edeceğiniz gibi, kitap yazma çalışmalarına da her zamanki gibi gözümü açar açmaz başladım. 

Bir yanda ekrandan, bir yandan önümde basılı duran kağıtlardan, yeni kitabımın revizyon/rötuş aşamasında son sürat ilerliyorum. 

Tam şu anda 359. sayfadan gidiyorum. 

İlk kitaptan daha hacimli bir kitap olacak bu. 

Prag’a gitmeden önce artık kitabı 19843. kez gözden geçirişimin ardından tamamen bitirip aklımdan çıkarmak istiyorum. 


Evet, bu ayın son haftası Prag’a gidiyorum! Cuma günü yazmıştım. 

Kitabı bitirip aklımdan çıkarmak istiyorum artık!

Bitti diyorum, bitmiyor. Başa dönüp tekrar düzeltmeler yapıyorum. Böyle böyle yıllar geçti, kitap hala çıkacak... 

Yine, nereden baksanız polisiye gerilim ve tabii çok fena aşk ve ihanet ve tabii aile dramı ve tabii sırlar ve tabii Bozbalık. 

Bozbalık!



Bir de bu şarkıya taktım fena halde. 



Sade'yi hatırlayan var mı? 90'lı yıllarda Smooth Operator şarkısı vardı... Ne güzel sesi var... Bu da No Ordinary Love şarkısı, yine o yıllardan. R&B, soul, caz söylüyor kadın. Şu şarkıyı dinleyip de kalbi titremeyen var mıdır? Of Sade, nerelerdesin geri dön... Eski şarkılar gibisi var mı? 

Neyse, ben yine çayımı atıştırmalıklarımı alıp yazmaya geri döneyim...

Siz de beni instagram'da story'lerde yakalayabilirsiniz, belki! 

Blog dışında da görüşelim, konuşalım: 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

6 Nisan 2018 Cuma

PRAG YOLCUSU KALMASIN!


Bu ayın son haftası Prag’a gidiyorum.

Tabii nereleri gezmeli, hangi kafeye gitmeli diye araştırmalara şimdiden başladım.

Ama eğer gideniniz, bileniniz, duyanınız varsa, sizden de tavsiye almak için bu yazıyı yazıyorum.

Prag’la ilgili gitmeden önce bilmek gereken epey şey var.

Mesela Euro değil, Çek korunası kullanıyorlar. Parayı Praha Exchange’de bozdurun çünkü kur çok farklı, en uygun orasıymış diye okudum.

Clementinum Kütüphanesi’ni çok merak ediyorum. Barok mimaride yapılan bu kütüphane, sanırım dünyanın en güzel kütüphanesi seçilmiş (internette pek bilgiye rastlayamadım). Ama dünyanın en güzel kütüphanesi olmasa bile, en güzellerinden biri olduğu kesin! (300 CZK imiş giriş. Yani 58 lira yapıyor. Öğrenciye 200 CZK diyor yani 40 lira ama öğrenci olduğunu nasıl kanıtlayacaksın, kartını göstersen inanırlar mı o da ayrı konu). Her neyse, burayı kesin görmeliyim!

Strahov Kütüphanesi’ni de çok merak ediyorum. Giriş için ayrı, fotoğraf çektirmek için ayrı para alınıyormuş. (Strahov çok daha ucuz. Yani fotoğraf için ekstra para alıyorlar diye bizi diken diken etmesine hiç gerek yok aslında, çünkü Clementinum öyle bir şey demeden zaten 60 liranızı alıyor. Burada da sivil 120 CZK, yani 23 lira, öğrenci 60 CZK yani 12 lira. E fotoğraf da olsun olsun 50 CZK falan.)

Halk kütüphanesi de varmış. (Ona giriş de Strahov gibi 120-60 CZK. Demek en pahalıları Clementinum ama normal çünkü en güzelleri de o!)

Neyse ben en çok Clementinum’u merak ediyorum! Yurt dışına gidip de kütüphane görmeden dönmek olmaz, hatta İsveç’e gittiğimde İsveç’tekiler kütüphaneyse bizdekiler ne diye bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız.

Mesela Prag’a iki saat mesafede olan Karlovy Vary’e gidip dönmeye, günün yarısını yolda harcamaya değer mi? 2-2 git gel 4 saat, Karlovy Vary’e gidene kadar Prag’ı keşfetmek daha mı mantıklı?

Kütüphaneler ve boğazıma düşkün olduğum için yeme içme yerleri şimdilik listemin en yukarılarında, her zamanki gibi.

Yemek çeşidi olarak öyle pek farklı bir şeyi yok, aslında tatlı olarak da çok enteresan şeyleri yok… Ama yine de tatlılarından trdelnik, medovnik ve trhanec yemeden dönmem!

Kafelerinden hangisine girsem? Muj Salek Kavye (kahvaltısını ve kahvesini duydum-rezervasyon istiyor, aslında hepsi istiyor), Artisan Cafe Bistrot, Choco Cafe, Cafe Savoy (instagramda popüler), Cafe Letka (kahve-farmest kahvaltısı), Cafe Louvre, Cafe Cafe, Cafe Slavia, Kavarna Co Hleda Jmeno… O kadar çok kafe var ki, işte pek çok ismi not ettim. Bakalım, hangisine gidebileceğim ya da yolda sokaktan geçerken gördüğüm herhangi bir güzel kafeye dalarak planımı alt üst mü edeceğim? Bir de rezervasyon istiyor diyorlar, ama sanmıyorum ya. Normal, kendi halinde bir kafeye rezervasyonsuz da gidilebiliyordur herhalde…

Yani Prag konusunda liste kabarık, kafalar karışık. Nereye gitmeli? Ne yapmalı değil de nereye mutlaka gitmeli, neyi mutlaka yapmalı, neyi mutlaka tatmalı diyorum…

Mutlaka gitmem/gezmem gereken yerleri, yemem gereken lezzetleri bana yazın, tavsiyelerinizi bekliyorum!

Beni takip edin:


1 Nisan 2018 Pazar

SONGÜL ÖDEN'LE KARŞILAŞTIM!


Bugün, yeni ayın ilk günü, çok sevdiğim arkadaşlarımla Nişantaşı’nda buluştum. 

Günün sonunda beni bekleyen sürprizden haberim yoktu elbette… 

Çok kalabalıktı, gittiğimiz mekanın girişinde sıra beklemek bana pek mantıklı gelmedi; zira kısacık hayatımızda kuyruklarda kaybedecek zamanımızın olmadığını görüşündeyim. 

“Bahçeyi boş verelim, yer varsa üst kata çıkalım,” dedim, çıktık. Hava güzel olduğundan, içerisi, hele de üst kat, pek kimse tarafından tercih edilmemiş tabii. İleride, camın önünde uzun bir masa var. Bir ucunda üç kadın oturuyor, diğer ucuna da biz üçümüz geçtik. Benim kitap işlerinden, dizilerden, filmlerden konuşmaya başladık. Sol tarafıma hafifçe dönünce, dalgalı saçlarından tanıdım onu. 

Songül Öden

Kalbim o an güm güm çarpmaya başladı. Dönüp bir daha baktım. Sahiden de oydu. Işıl ışıl, resmen parlıyor, ışık saçıyor. Beni tanıyanlar bilir ona olan hayranlığımı… Onun Umutsuz Ev Kadınları’ndaki Yasemin karakterini nasıl da severim. Yasemin’le üç sezon boyunca hem kahkahalarla güldürmüş hem de hüngür hüngür ağlatmıştır çünkü beni, o kadar gerçek bir karakterdir ve sanki hala Gül Çıkmazı’nda bir yerde yaşamını sürdürmektedir. Yasemin'le gerçekten sıkı bir oyunculuk dersi verdi, almasını bilene. Hala ne zaman canım sıkılsa açıp açıp izlerim. Hiç şüphesiz ülkedeki en iyi aktrislerden biri. Yanına gittim, tanıştım. Bir mütevazı, bir samimi ki sormayın! Koskoca bir oyuncu, bu kadar mı tatlı, içten, candan olur? Yanına oturdum, konuştuk biraz, oralar bende kalsın... Bir kez daha hayran oldum ona. Kesinlikle ekranda göründüğünden on kat daha sempatik ve güzel. Gittikçe de güzelleşiyor mu ne? Belli ki gerçekten dost canlısı bir kadın, onun dostu olanlar ne kadar şanslı… Daha hiç tanımadığı benimle konuşurken bile gözlerinin içi gülüyor resmen. Sanırım o kısacık süre içinde iyi de anlaştık.

Yanından ayrılırken “Sayenizde Nisan ayına çok güzel bir başlangıç yapmış oldum,” dedim sevinçle. İşte 1 Nisan böyle geçti benim için. Gerçekten şaka gibi, muhteşem bir gündü. 

Dilerim ileride bir gün yollarımız konuştuğumuz gibi güzel bir projede kesişir. 

Belli mi olur canım?

Beni takip edin:

30 Mart 2018 Cuma

KEŞFEDİLMEMİŞ BİR ŞARKICI… BEN BULDUM!

Yeni keşfim Bea Miller. O kadar büyük bir yetenek ama o kadar az popüler ki, beni ona çeken ilk şey tam olarak bu oldu. Böyle genç bir ses ve enerjinin Youtube’daki en popüler şarkı kliplerinin yalnızca 2-3 milyon kez "tık"lanmış olmasıysa hayli ilginç. Ama muazzam bir hayran kitlesi ve instagram'da daha şimdiden 1,5 milyon takipçisi var, bu da çok enteresan. Zaten videolarının altında binlerce “Sen bundan daha iyisini hak ediyorsun”, “Neden bu kadar az dinleniyor” gibi yorumlar göze çarpıyor. Neyse, biz “tık”lara fazla takılmadan, Miller’in şarkılarının kulağımızla olan ilişkisine bakalım. Zaten bir kitap daha az okunuyorsa, bir film daha az izleniyorsa ve tabii bir şarkıcı daha az dinleniyorsa, orada çoğu zaman iyi bir şeyler vardır! Kısa süre önce Aurora adlı albümü çıkan Miller'i sizler için yazdım. Like That, Song Like You, Yes Girl, Crash&Burn, Burning Bridges, To the Grave gibi peş peşe dinlediğim şarkılarını yorumladım. Bu Bea çok iyi bea!



Bildiğiniz gibi, ben her müzik türünü seviyorum. Ama en çok caz, blues, elektronik, deneysel, house, soul, folk, R&B, alternatif gibi, geniş kitlelerin pek sevmediği türleri ya da henüz keşfedip popüler kültürde eritmediği şarkıcıları dinlemekten hoşlanıyorum. Müzik piyasasında henüz pek fazla keşfedilmemiş Bea Miller da, işte tam bu yüzden ilgimi çekti belki.

Şubat 2018’de çıkan Aurora albümünü iki hafta içinde elli kez dinlemiş olabilirim. Normalde bu tarz “ergen” sanatçıları pek sevmem, ama Bea Miller’ın farklı bir duruşu, tarzı ve tavrı da var gibi. Popülerler içinde Rihanna ve Lana Del Rey’i andırıyor. Genç bir şarkıcı olduğu için tarzıyla The Pierces (pop rock) arasında benzerlikler kurulabilir. Hatta enerjisiyle yer yer Feist’i (indie pop, folk şarkıcısı) bile çağrıştırıyor. Yani oturaklı, güçlü şarkılara imza atmış Miller.

Aurora albümü 14 şarkıdan oluşuyor. Song Like You, Burning Bridges, Motherlove, I Can’t Breathe, Like That, Buy Me Diamonds, Outside, Girlfriend, Bored, Warmer, Repercussions, S.L.U.T., Crash&Burn ve To the Grave. Aurora, Miller’in aslında son birkaç yılda çıkardığı üç şarkılık mini albümlerinin, birkaç yeni şarkıyla genişletilmiş hali. Benim favori şarkılarım Burning Bridges, Like That, Song Like You, Crash&Burn ve To the Grave. Like That, Burning Bridges, Song Like You ve To the Grave’i mutlaka dinleyin (kliplerini izleyerek). 


Song Like You, onu keşfettiğim parça oldu. Enerjik, hareketli, kıpır kıpır bir şarkı. 


Miller hem coşkulu hem slow şarkıları ustalıkla söylüyor. Hepsi de ona yakışıyor. Like That şarkısı çok iyi. En bilinen şarkılarından biri de bu ama 5 milyonda kalmış. Anlamak güç.


İki buçuk dakikalık Crash&Burn ise albümün en gotik ama en iddialı parçası olabilir. Bir kez dinledikten sonra bile kendimi nakaratı tekrarlarken buldum. “Ain't nobody gotten through to me / Nobody gotten through to me / Nobody gotten, nobody-body got through, but you.” Evet, albümün gizli hit'i ilan ediyorum kendisini! Youtube'da henüz sadece 161 bin kez dinlenmiş.


Burning Bridges bir diğer güçlü şarkısı... Bu harika şarkıya sadece 2 milyon "tık" nedir ya? Kaldı ki, Bea'nın şarkılarının klipleri de son derece özenilmiş, başarılı klipler görsel olarak.


Bu şarkısına da bayılıyorum. To the Grave. "No fancy covering, you get just what you see..." Atmosferi gerçekten çok iyi. Ne var ki, 768 bini geçememiş!


Daha önceden single olarak çıkardığı Yes Girl de muhteşem, güçlü bir şarkı. Klibi de öyle. "But I won't be your yes girl, no, not anymore / Just let me go, just let me go / Won't be your yes girl, no, not anymore." Şarkılarının neredeyse tamamı bir mesaj veriyor. 

Bea Miller, bizdeki Aleyna Tilki'yle aynı yaşta ama çıtası ne kadar yukarıda farkında mısınız? Ben daha şimdiden Bea Miller'ın adını Rihanna, Lana Del Rey gibi isimlerle birlikte andım mesela. 

Albümü o kadar çok sevdim ki, yeni telefonumda şu an için bazı caz şarkıları, Feist’ten, Lisa Ekdahl’dan parçalar, Hande Yener’in tüm albümleri ve bir de işte bu Miller’in Aurora’sı var. Öyle söyleyeyim, gerisini siz anlayın. Telefonumun müzik uygulamasına daha en çok sevdiğim şarkıcıları ve albümleri bile yüklememişken, Bea Miller orada kendine bir yer bulmayı başardı.

Tür ve tarz olarak belki çok farklı değil Bea Miller, hatta benim gibi alternatif türleri, cazı, blues’ı, elektroniği seven biri için fazla genel kaçmış, şarkılarını neden sevdiğim anlaşılmamış bile olabilir. Ama kararlı duruşu, enerjisi ve henüz popüler olmayışıyla beni de çekti bea Bea! Bu arada popüler değil, Youtube’da videoları 2-3 milyonu geçemiyor dedim ama, Instagram’da 1,5 milyon takipçisi var Bea’nın. Bu da katılıp popülarite kazandığı X-Factor sayesinde olmalı. Zaten 21 milyon "tık" alan şarkısı da, hemen programdan sonra çıkardığı ilk albüm.

Bakalım popüler kültür, Bea Miller’ı ne zaman keşfedecek?

O zamana kadar biz tadını çıkarmaya devam edelim... 

Sosyal medya adreslerim:



26 Mart 2018 Pazartesi

ON8 KİTAP'TAN YÜRÜYEN KENTLER SERİSİ: "BEN ONA RESMEN AŞIĞIM"

ON8 Kitap'ı biliyorsunuz değil mi? Umarım biliyorsunuzdur, çünkü genç ve genç yetişkin kategorilerinde kitaplar yayımlayan bu yayınevinin bunca zamandır tek bir kitabıyla bile tanışmadıysanız gerçekten üzülürüm. Neyse ki bu yazıdan sonra en azından web sitesine girip kitaplarını gözden geçireceğinizi bildiğim için, içim rahat. Zira benim favori ilk üç yayınevimden biridir kendisi... En sevdiğim serisi ise, hiç şüphesiz Yürüyen Kentler!

Şu sıralar aynı anda hayli fazla kitap okuduğum bir dönemden geçiyorum. Normalde de bir kitabı üç günde okuyup bitiririm, ama son zamanlarda iki, hatta üç kitabı eş zamanlı okuyup bitirirken buluyorum kendimi. Bunda yaptığım kitap programının ne kadar etkisi var bilmiyorum. Kitapçıya bir girdim mi çıkmıyorum, ne var ne yoksa alıyorum, klasik Mert. Geçenlerde iki “Maxi” Dylan Dog çizgi romanını, üç Zagor çizgi romanını, Kazuo Ishiguro'nun Günden Kalanlar'ını, Stieg Larsson’ın muazzam Millennium Üçlemesi’ni devam ettirmeye “çalışan” (ama hiç şüphesiz eline yüzüne bulaştıran) David Lagercrantz’ın Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız’ını (nasıl bir hayal kırıklığıyla bitirdiğimi söylememe bilmem gerek var mı) ve yine ON8’den çıkan, Jean-François Chabas’ın Kırık Kalpler Kavanozu’nu bitirdim. Bunlar başka bir yazının konusu olacak gibi görünüyor.

Bu yazıdaysa sizlere ON8'den çıkan, çok sevdiğim bir bilim kurgu serisini tanıtmak istiyorum! Öyle ki, sizlere şu yazımda bahsettiğim kitap programımın ikinci bölümünde de bu seriyi anlattım (programın linkini bir sonraki yazıda paylaşmayı planlıyorum). Yürüyen Kentler dört kitaplık bir serinin hem ilk kitabının hem de genel olarak serinin adı. Ben öyle her bilim kurgu kitabının kapağını iştahla açan biri değilim. Çünkü bilim kurgu yazmak gerçekten zor bir iş ve iyi yazılmışlarına çok az rastlanıyor. Yazarın sizi o dünyaya gerçekten inandırması lazım, aksi halde kurgu olduğu çok belli oluyor ve size okuma zevki vermiyor. Aynı şey fantastik için de geçerli aslında. İşte tam da bu sebepten ötürü, Yürüyen Kentler için, son derece rahat bir şekilde, okuduğum en iyi bilim kurguydu diyebilirim. İlk kez yedi-sekiz yıl önce, yani çocukken diyebileceğim kadar önce okumuştum ve tadı hala damağımda, her okuduğumda da aynı zevki aldığım bir kitaptır... O zamanlar Günışığı Kitaplığı'ndan çıkmıştı. Şöyle muhteşem bir kapağı vardı, hala kitaplığımdaki en sevdiğim kitap kapaklarından biridir kendisi:


Günışığı Kitaplığı'nın kardeş yayınevi olan ON8 Kitap, seriyi yeniden bastı ve eskisini aratmayacak bir şekilde yeni kapaklarla karşımıza çıktı. Bu sefer o ürkütücü bilim kurgu atmosferini bize daha kesin ve sert bir şekilde hissettiriyor kapaklar. Şimdilerde elimin altında olan ilk kitabın kapağı da şöyle: 


Yürüyen Kentler serisini güzel kalan bir başka şey de bu aslında: Bu kitap hem çocuklara, hem gençlere, hem de yetişkinlere hitap ediyor! Çünkü kendimden biliyorum, her iki dönemde de farklı bir gözle, farklı ayrıntılara dikkat ederek okuyorsunuz. Dolayısıyla ben her iki kapağını da seve seve kabul ediyorum Yürüyen Kentler'in. Her ikisine de ayrı ayrı bayılıyorum. Ayrıca yeni baskıların kapaklarını yan yana koyduğunuzda çok ama çok şık duruyor. 

Peki artık bu teknik konuları bir kenara bırakalım da, kitabın içeriğine bakalım, değil mi? Yürüyen Kentler bir bilim kurgu tamam ama, nasıl bir bilim kurgu? Uzak gelecekte, 60 Dakika Savaşları’nın ardından kentlerin tekerlekler üstünde "yürüyerek" birbirlerinden kaçmak zorunda oldukları bir dünya hayal edin… Ya da hiç uğraşmayın, Philip Reeve bu konunun serisini yazmış. İçine aşk, arkadaşlık, ihanet gibi son derece insancıl duyguları katmayı da ihmal etmemiş. Kentlerin tekerlekler üstünde yürüdüğü bir dünya fikri bence çok çılgın ve yaratıcı. Yani kitap daha en başından muhteşem bir fikirle yola çıktığı için, kurgulanan dünya sizi kendine sonuna kadar inandırıyor. Ana karakterlerimiz olan genç tarihçi Tom ve gizemli Dış-Topraklar’dan gelen Hester ilk andan itibaren hikayeleriyle sizi bağlayan karakterler oluyor. Tekerlekler üstünde giderek kendisinden küçük kasabaları kovalayan Londra'da geçiyor öykümüz. Ya da, "başlıyor" diyelim en azından. Londra Müzesi'nin Doğa Tarihi bölümünde çırak olarak çalışan Tom'un hayatı, Dış-Topraklar'dan gelen, yüzünü adeta ortadan ikiye kesen yarası ve burunsuz suratıyla korkunç bir görünümü olan Hester'la birlikte değişiyor. Çünkü kendini bir anda onunla birlikte Londra'dan dışarı, Dış-Topraklar'a atılmış/düşmüş bir halde buluyor (spoiler vermemeliyim, spoiler vermemeliyim, spoiler vermemeliyim). Ve tabii ki Londra'ya yetişmeleri gerek! Hester'ın alınacak bir intikam planı var. Tom'sa buna engel olmak istiyor. 

"Hey!" dedi Tom. "O en iyi gömleklerimden biriydi!"
"Ne olmuş yani?" diye yanıt verdi kız başını kaldırmadan. "Bu da benim en iyi bacaklarımdan biri."

Olabilecek en güzel şekilde yazılmış, esprili, ürkütücü ve şaşırtıcı bir bilim kurgu Yürüyen Kentler... Ben o zamanlar dörtlemenin ilk iki kitabını, yani Yürüyen Kentler'i ve İhanet Altını'nı okumuştum. Seriyi çok sevdiğim halde diğer ilk iki kitabı nedense okumamışım. Ama şimdi buna seviniyorum, çünkü önümde okuyup tadını çıkarmak için sabırsızlandığım iki Yürüyen Kentler kitabı daha var. Bir şeye olumlu tarafından bakmak dedikleri tam da bu olsa gerek. Üçüncü kitap Cehennem Makineleri, dördüncüsü de Karanlık Düzlük. Serinin nasıl devam ettiğini ve sonlandığını inanılmaz merak ediyorum. 

Ben bu kitabı ilk kez okuduğum zaman, "Neden biri bunun filmini çekmiyor ki?" diye düşünmüştüm. Şu bir gerçek ki, bu kitabın en az Harry Potter kadar patırtı koparması gerekirdi. En az. Aslında dünyada çok sıkı bir okur kitlesi var Yürüyen Kentler'in, bizdeyse hak ettiği kadar bilinmiyor diye düşünüyorum. Ve geçen hafta programa hazırlanırken internete baktım, sanırım biri beni duymuş, çünkü Yürüyen Kentler’in sinema filmi bu yılın sonunda gösterime giriyor! Buna benden çok sevinen kimse olamaz. Çünkü dediğim gibi, ta en başından beri bu kitabın filme çekilmemesinin hata olduğunu düşünüyordum, bir yapımcı keşfetse diye düşünüyordum. Sonunda (nihayet!) biri keşfetmiş işte! Hem de Peter Jackson! Evet, Yüzüklerin Efendisi ekibi, Yürüyen Kentler'i sinemaya taşıyor! Zaten birinin çoktan bunu yapmadığı kabahatti. 

Yani eğer hala tanışmadıysanız Yürüyen Kentler’in bilim kurgu dünyasına teslim olmanın şimdi tam sırası. Ben de, hemen serinin diğer kitaplarına geçiyorum. Yıl sonunda filmi izledikten sonra, kitapla filmi karşılaştıran bir yazı yazmak için de, daha şimdiden sabırsızlanıyorum! 

Not: Daha şimdiden en büyük eleştiriyse kitapta yüzü yaralı ve burunsuz olan Hester'ın fragmanda gayet güzel bir kız olarak karşımıza çıkması. Ortalık karışacak gibi, ama kesinlikle izlemeye değecek. 


Sosyal medya adreslerim:

23 Mart 2018 Cuma

RENKLİ SEMT BALAT'TA PAZAR KEŞİFLERİ

Rengarenk evleri ve yaşanmışlık kokan ara sokaklarıyla Balat'a gittim. Baharın müjdecisi güneşin ısıttığı ara sokaklarda gezdim, Demir Kilise'yi ziyaret ettim ve tabağımı rengarenk eklerle doldurdum! 

Mevsim geçişlerinde hava durumunda her şey mubahtır. İşte Balat’a gideceğim günün sabahı her zamanki gibi erkenden kalkıp perdeyi aralayınca dışarıda sisten gözün gözü görmediği bir havayla karşılaştığımda aklımdan geçen ilk düşünce bu oldu. Öyle ki, şehrin göğe kadar uzanan gökdelenleri bile sisin ardında kaybolmuştu. Ama yine de kafama koymuştum, bu beni Balat’a gitmekten vazgeçirecek değildi.


Balat, film platolarını aratmayan rengarenk evleri ve yaşanmışlık kokan ara sokaklarıyla, her zaman İstanbul’dan farklı bir yer izlenimi vermiştir bana. Şehrin bu kadar içinde olup da her şeye rağmen kendi ruhunu korumayı başarabildiği için aynı zamanda önemli de bir semt. Benim o gün semtteki ilk durağımsa Demir Kilise. Haliç’in hemen kıyısında konumlanıyor. Hem sabahki sis dağılıp baharın müjdecisi güneş her yere ısı ve ışık saçtığı hem de pazar günü olduğu için kilisenin bahçesinde karşılaştığım kalabalık, içerideki insan sayısına dair önemli bir ipucu veriyor. Ama içeri girince beklediğimden çok daha kalabalık olduğunu görüyorum. 


Bir diğer adı Stevi Stefan Kilisesi olan bu kilise, dünyada günümüzdeki tek demir kilise olarak varlığını sürdürmekte. Kilise aslında Avusturya’nın Viyana şehrinde yapılmış ve parçaları gemilerle buraya getirilerek burada birleştirilmiş. Her köşesi muazzam ayrıntılarla, göz alıcı işlemelerle dolu. İkonaların önünde fotoğraf çekmek ve çektirmek isteyenlerin kuyrukları uzayıp gidiyor, her köşe başında selfie’ler havada uçuşuyor. Capcanlı vitrayların önünde, merdivenlerin basamaklarında fotoğraf çektirenlerin sayısı hiç azalmıyor.


Dışarı çıktıktan sonra, hazır Balat’a da gelmişken, kısa bir tur yapmadan olmaz. O gün kilise kadar sokaklar da kabalık. Balat’ın ara sokaklarına daldığımızda bir curcunayla karşılaşıyorum. Ama ne curcuna! Ara sokaklardan birine kurulmuş “pazar” pazarında meyve sebze satan satıcılar, bir yanda yanımızdan koşuşturup etrafımızda dört dönen semt çocukları, öte yandan tüm bunlardan soyutlanmış bir şekilde oturdukları kafede latte’lerini höpürdetirken kahkahaların yükseldiği arkadaş grupları… O gün Balat’ta bir siz eksiksiniz yani.


Fener Erkek Rum Lisesi’nin önünden geçip antika ve vintage parçalar satan mağazalara uğradıktan, iki apartman arasına gerilmiş iplerde sallanan çamaşırların altından geçtikten sonra, oturmak için bir yer arayışına giriyoruz. O gün gölgelerin hala üşüttüğü, ama güneşin vurduğu yerlerde dolaşırsanız sıcağın bunaltabileceği baharın habercisi günlerden birini yaşıyoruz. Hem sıcaktan hem de sokaklardaki kalabalıktan kaçmak için Balat Roma Dondurma diye, küçük bir kafenin kapısından içeri giriyoruz. Aslında o vitrinindeki rengarenk eklerle çoktan kalbimizin kapısından içeri girdi bile... Tabaklarımızı iştahla eklerle dolduruyor, çayımızı kahvemizi içerken sokaktaki kargaşayı ve rengarenk atmosferi seyre dalıyoruz. Çıkarken uygun fiyatlara da şaşırıyor, hiç bozmamasını diliyoruz.

İşte bir pazar gününü Balat’ta böyle geçiriyoruz… Sonra da kendi kendime hayıflanıyorum: Her hafta İstanbul’da böyle bilmediğimiz bir semti keşfetsek, bazılarını sevip bazılarına “bir daha gitmem” desek, kendimize yeni yeni alternatif rotalar yaratsak çok mu? Bahar geldi! İstanbul’un tadı bundan sonra çok daha güzel çıkar!

Sosyal medya adreslerim: