10 Ocak 2019 Perşembe

İLK SAYIM ÇIKTI!


Bildiğiniz gibi geçen yıl internette blog'umda yazdığım hikaye serimin baş karakteri, Atlas adında bir gençti… 

Ve kitabın adı da, "Mürekkep Kokunu İçime Çektim"… 

Şimdi bir yıl sonra şu tesadüfe bakın ki, Atlas'ın dergisi Glober'ın yazı işleri müdürü oldum ve mürekkep kokularını dilediğimce içime çekebileceğim; çünkü sevdiğim ve zaten alıcısı olduğum pek çok derginin çıktığı bir yayın kuruluşu olan Group Medya’dayım

Ben Glober'da yazıyorum ama InStyle’dan Marie Claire Maison’a, National Geographic’ten Psychologies’e dek pek çok dergi de buradan çıkıyor. Bu dergiler bir alıcılarını kaybetti diyebiliriz! 

Ama siz dergi almaktan hiç vazgeçmeyin, olur mu? Dergi kültürü bambaşka bir şey, internet bunun yerini tutamaz. Ve bir gün olur da matbu yayınlar tarihe karışırsa diye, ben çocukluktan beri istediğim iş olan dergiciliği ucundan kıyısından da olsa yakalayabildiğim için çok mutluyum! 

***

Çocukluğumda saman kağıtlara yaptığım el yapımı yüzlerce dergiyi hala saklıyorum. 

Bu dergileri yaparak büyüdüm ben. 

Okuma yazmayı öğrendiğimden beri kağıtları ortadan ikiye katlayarak bazen sekiz, bazen on altı sayfalık o kadar çok dergi yaptım ki... 

Kimi çizgi roman dergisi olurdu bunların, kimi televizyon-sinema, kimine yazılar yazardım, kiminin içine testler, bulmacalar bile yapardım! 

Daha o zamanlar biliyordum yani ileride "büyüyünce" bu işi yapacağımı

İşte şimdi elimde tuttuğum, benim diyebileceğim bir dergide çalışıyorum.



İlk sayım olan Ocak 2019 sayısında zarafetiyle ve doğallığıyla beni her seferinde kendisine hayran bırakan Bennu Yıldırımlar’la yaptığım röportajımdan, kışın doğada olmaya dek pek çok yazım ve röportajım yer alıyor.




Ayrıca ay boyunca görülmesi gereken sergiler, filmler, tiyatrolar, konserler ve yeni çıkan kitaplar da ajanda sayfalarında… 

Siz de dergiyi internetten tablet şeklinde okuyabilirsiniz. Havayolunun kendi stesinde mevcut.

Bu arada siz bu sayıyı okurken, biz Şubat 2019 sayısı için çoktan çalışmaya başladık bile. Günlerim inanılmaz yoğun geçiyor. Sınırlı hafta sonu günlerimde bile, yine çok uzağa gitmiyorum, yoğunluktan hafta boyunca fırsat bulamadığım dergi ve kitapları okuyorum. Ve bir de, bugünlerde son okumasını yapmam gereken bir romanım var. 

Kısacası yazı işlerine devam!

Beni sosyal medya hesaplarımdan takipte kalabilirsiniz:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

7 Ocak 2019 Pazartesi

ÜÇ HAFTA DİZİLER YOK! PEKİ NE YAPACAĞIZ?


Bu ayın televizyon gündeminin en önemli olayı hiç şüphesiz, üç hafta boyunca dizilerin yayınlanmayacak olması...

21 Ocak'a kadar üç hafta boyunca ekranda ne Kadın var ne Bir Zamanlar Çukurova... Hepsi tatilde...

Aslında bu yeni bir durum değil. Yıllardır Ocak ayının ilk haftası dizilerin yeni bölümleri yayınlanmazdı. Bunun da nedeni, şirketlerin yıllık reklam bütçelerini yapmalarından dolayı yeni yılın başlarında reklamların çok az olmasıydı. Reklam alamayınca da, kanallar dizileri yayınlayamıyor, çünkü sistem tamamen reklam üzerine kurulu

Ancak bu yıl yeni olan, Ocak tatilinin bir değil, iki değil, tam üç hafta olması... 

O nedenle son bir haftadır akşamları ekranlarda yabancı filmler izliyoruz... 

Bir hafta bitti, kaldı iki hafta...

Ne?! Üç hafta diziler yok mu?

Üstelik bu yıl, reyting sistemi de çok daha acımasız...

Kanallar, tutmayan dizilerin gözünün yaşına bakmıyorlar...

Bakın, en son büyük iddialarla ATV'de başlayan Şahin Tepesi de üst üste kötü reyting alınca altıncı bölümde pat diye yayından kaldırıldı. Twitter'da atılan 1 milyon tweet bile durduramadı dizinin kaldırılmasını. (Şurada yorumlamıştım diziyi)

Yani üç hafta boyunca diziler tatilde diyoruz ama, aslında bildiğimiz anlamda bir tatil değil bu. Üç hafta boyunca hiçbir dizinin yayınlanmayacak olması, sektördeki krize işaret ediyor. 

Yani aslında televizyona dayalı dizi sektörü için tehlike çanları çalıyor...

Ya süreler kısalmalı, ya reklam gelirleri artmalı... 

Öte yandan, dizilerin yayında olmadığı bu üç haftalık süre, dizi bağımlıları için bir fırsat...

Kimi, "Oh be, kendimi özgür hissetmeye başladım... Artık akşamları evde kalmak zorunda değilim" diyor...

Kimisi de, "Dizilerimi özledim ben, ne kadar kaldı?" diye gün sayıyor.

Siz hangi taraftansınız? 

Not: Dizilerin olmaması Netflix'e ve dijital platformlardaki yerli işlere yaramış gibi görünüyor...

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

3 Ocak 2019 Perşembe

YENİ YILIN İLK YAZISI




Yeni yıl geldi...

Blog'lara bir "yeni yılın ilk yazısı" yazmadan olmaz.

2019'da, blog hayatımın 10. yılına girmiş olacağım.

10 yıl!

Geriye dönüp bakıyorum da, ne çok şey yazmışım...

Bu beni çok mutlu ediyor...

Yine her konudaki fikirlerimle dolduracağım buraları...

Artık Atlas Global'in Glober dergisinde de yazıyorum. Hatta ilk sayım çıktı, basılmış halini dün aldım ben de elime, ona da bir sonraki yazımda değineceğim.

Bu yazıda sizlere başka bir konudan bahsetmek istiyorum.

Geçenlerde mail kutuma bir bülten düştü.

"Alışveriş merkezleri bizi hasa mı ediyor?" diye.

Ediyor tabii, diye yanıt verdim içimden.

Buz gibi İsveç'te 6 ay yaşayıp bir nezle bile olmadan döndüm, biliyorsunuz bunu. 

İsveç'e veda yazısı yazarken aynen şöyle demiştim: "Buraya gelirken "Orası İsveç, illa hasta olurum" diye bavulumu bir sürü ilaçla doldurmuştum, ama ne oldu biliyor musunuz? Bir tanesini bile kullanmadım. Çünkü 5 ay boyunca tek bir kere bile hasta olmadım. Evet, inanması güç: Dünyanın belki en soğuk ülkesine geldim, göllerin nehirlerin aylarca buz tuttuğunu gördüm ama bir nezle bile olmadan dönüyorum. Bunu da son ana kadar söylemedim ki belki hasta olurum diye ama artık geri dönüş günüm geldi çattı o yüzden şimdi rahatlıkla söylüyorum! Demek ki neymiş, hasta olmak soğuk havayla alakalı değilmiş. Bizi yaşadığımız şehirlerin stresi, binaları, gökdelenleri, AVM'leri hasta ediyormuş. Oysa İsveç'te hayat parklarda, ağaçlar arasında, yeşillikler içinde, güler yüzle geçiyor. İnsanlar sokakta birbirlerini selamlıyor. Hasta da olmuyorlar." 

Ama İstanbul’da her kış hastayım.

Herkes hasta!

Öyle belli bir adı da yok hastalığımızın.

Burun akıntısı, hapşırma, boğaz ağrısı, öksürük, kulak tıkanıklığı...

Kısacası nezle-grip...

Tüm bunların suçlusuysa kapalı ve havasız alanlar!


Başlı başına bir işkence olan metrobüsler... Otobüsler... Havasız, sıkış tıkış toplu taşımalar... 

Öyle veya böyle yolumuzun düştüğü alışveriş merkezleri de aynı şekilde...

Pek çok yerde havalandırma sistemleri doğru düzgün çalışmıyor bile... 

Çalışanları da, temizlenmediği için oralarda yaşayan mikroplar nedeniyle, yarardan çok zarar getiriyor... 

İmkan olsa, toplu taşımaya binmeyeceğim!

Ama bir şekilde, onlara mecbur kalabiliyoruz. 

O sevmediğimiz, nefret ettiğimiz metrobüsü kullanmak zorunda kalabiliyoruz yani...

Oraya binen bir kişi bile hasta olsa, o sıkışıklıkta ve havasızlıkta anında yayılıyor. 

Üstelik ucuz da değil toplu taşıma. 

Hani ucuz olsa, uygun fiyatlı olsa, yine çekilir dert deyip bineceğiz...

Ama pahalı da...

Örneğin ilk binişte 2.60 TL basıyorsunuz. İstanbul'da bir yere tek vasıtayla gidilebildiği nerede görülmüş.

İkinci aktarmanızda da 1.85 TL alıyor sizden.

Etti 4.45 TL.

E bunun dönüşü de var. Günün sonunda, en iyi ihtimalle 9-10 lira çıkmış oluyor cebinizden.

Ben bu yeni yıla biraz hasta girdim...

Hala hastayım, düzelemedim.

Bunun sorumlusu da toplu taşımalardan, havasız ortamlardan başka bir şey değil! 

Bu sefer de böyle bir "yeni yılın ilk yazısı" olsun işte... 

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

25 Aralık 2018 Salı

2018 YILININ EN ÇOK İLGİ ÇEKEN BLOG İÇERİKLERİ

Bir yılın daha sonuna gelirken, her yıl yaptığım gibi bu yıl da blog’um Kafa Dergi’de sene boyunca en çok ilgi çeken ya da tekrar paylaşmak istediğim içerikleri hatırlatmak istiyorum.

5 Ocak'ta yazdığım, "BENİM GİBİ CAZ SEVERLERE..." başlıklı yazımda, Amerikalı caz sanatçısı Ella Fitzgerald'ın şarkılarından bahsetmiştim.

8 Ocak'ta yayımladığım "YENİ YILDA YENİ DİZİLERDEN HANGİLERİ TUTACAK?"ta, yeni başlayan birkaç dizinin tutup tutmama ihtimali hakkında yazmıştım.


26 Ocak’ta yayımladığım “MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 11. BÖLÜM: KALP NARİN BİRYARATIKTIR”, 19 bölümlük bu mini hikaye serimi okuyanların merakla beklediği ve heyecanla karşıladığı bir bölüm olmuştu… Zira 11. bölümde Atlas-Irmak-Cem arasındaki aşk üçgeni akıllara durgunluk verecek bir gelişmeye sahne olmuş, Aslı'nın en yakın arkadaşı Irmak'tan bir anda uzaklaşmasıyla ilgili gerçek açığa çıkmış ve Atlas'ın sezon başından beri sakladığı büyük sır okurların bilgisine sunulmuştu. Kısacası hikayede yepyeni bir dönem başlamıştı. (Serinin büyük finali olan 19. bölümü 8 Eylül'de paylaştığımı da hatırlatayım.)

13 Şubat’ta yazdığım “ÇİZGİ ROMAN OKUR MUSUNUZ?” yazımda, Zagor, Çiko, Dylan Dog, Martin Mystere, Mister No, Julia ve daha nicelerinin kulağını çınlatmış, "Lütfen bu çizgi romanların devri bitmesin!" diye isyan etmiştim.


18 Şubat’taki "TELEVİZYONDA İZLEDİĞİM 7 PROGRAM!" yazımda, Kelime Oyunu’ndan TLC’deki ev-dekorasyon programlarına dek, sizlere dizilerden ve Survivor’dan (!) başka "Aaa, televizyonda böyle bir şey de mi varmış?" dedirtecek program ve kanal önerilerimi sıralamıştım.

1 Mart'taki "YENİ TELEFON & YENİ GÖZLÜK ALDIM!”da, adı üstünde yeni gözlüğüm ve telefonumdan bahsetmiştim.

14 Mart’taki “TRABZON NOTLARI”nda, Trabzon gezimden birkaç izlenim paylaşmıştım.

 

17 Mart'taki “KİTAP PROGRAMIM VE KİTAPLARIMLA İLGİLİ” başlıklı yazımda, kendimi spontane bir şekilde içinde bulduğum kitap programımdan bahsetmiştim. Bu, okuldaki bir projeydi aslında.

26 Mart'taki "YÜRÜYEN KENTLER SERİSİ: "BEN ONA RESMEN AŞIĞIM”da, çok sevdiğim Yürüyen Kentler serisinin Aralık 2018’de sinema filmi olarak vizyona gireceğini nasıl da heyecanla duyurmuştum! Gelin görün ki, o çok hevesle beklediğim sinema filmine şu an içimde bulunduğum yoğunluktan dolayı hala gidemedim ve film bu gidişle vizyondan kalkacak. Of... 

30 Mart’ta yazdığım “KEŞFEDİLMEMİŞ BİR ŞARKICI… BEN BULDUM!” yazımda, şarkıcı Bea Miller hakkında yazmıştım. Şarkılarının gayet güzel olmasına rağmen pek bilinmemesine şaşırmıştım. Youtube’daki en popüler şarkı klipleri yalnızca 2-3 milyon kez "tık"lanmış olmasıysa hayli ilginçti. Ama enteresan bir şekilde muazzam bir hayran kitlesi ve instagram'da daha şimdiden 1,5 milyon takipçisi vardı. Az önce tekrar baktım, hala 1,5 milyon. 

1 Nisan'daki “SONGÜL ÖDEN'LE KARŞILAŞTIM!” yazım, o gün Nişantaşı’nda Songül Öden’le karşılaşmam üzerine yazdığım bir yazı olarak blog tarihindeki yerini aldı…


19 Nisan 2018’de, detaylı müzik yazılarıma bir yenisini ekleyerek, “4 ALBÜM 4 SADE /ŞARKI TAVSİYELERİ” yazımı yazdım. O günlerde yeniden ve iyice bir takılmıştım geçmişten günümüze dek yaptığı albümlere... Smooth caz, soul ve R&B kraliçesinin, yaşayan efsanenin en çok sevdiğim 4 albümünden seçtiğim şarkıları yazmıştım.


3 Mayıs’ta, “TUHAF DERGİ'NİN YENİ SAYISINDA HİKAYEM VAR!” yazım, adı üstünde…Bundan beş yıl önce yazmış olduğum "O Esnada Yaşanan Diğer Şeyler" adlı kısa mı kısa, tuhaf mı tuhaf bir öyküydü bu...


6 Mayıs’ta, “PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 1: NE YAPMALI, NERELERE GİTMELİ?” diye, Prag seyahatim dönüşü bir yazı yazmıştım. Caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir Prag. Ve bu yazı, hazırladığım Prag gezi rehberi yazı dizisinin sadece ilkiydi!


28 Mayıs’ta, “YASAK ELMA'DAN BİR ISIRIK ALAN BIRAKAMIYOR!” diye yazmıştım.

18 Mayıs’ta, “UFAK TEFEK CİNAYETLER: KİM ÖLECEK?” yazımla tahminleri başlatmıştım! Dizi sezon finali mi yapacak yoksa final mi olacak derken, sezon finali kararı almıştı. Ve o yazımda, “ikinci sezonda reyting listesinde gittikçe diplere düşüp yayından kaldırılma riskine girmektense, bu sezon tadında bitmesi daha iyi olabilirdi” diye yazmıştım… E aynen öyle oldu! Dizi, büyük umutlarla başladığı ikinci sezonuna, yayından kaldırılarak, alelacele yapılmış bir finalle son vermek zorunda kaldı. Ve yine tahmin ettiğim, o yazımda yazdığım gibi, sezon sonunda ölen kişi, bizi pek de şaşırtmayarak ve koca bir sezon boyunca boşuna mı bekledik biz dedirterek Edip Hoca oldu…

23 Mayıs’ta “MAYIS AYINDA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?” diye yazmıştım. 


1 Haziran'da "PRAG GEZİREHBERİ VOL. 3: GÜNÜBİRLİK KARLOVY VARY GEZİSİ" yazımda, Karlovy Vary turumdan notlarımı paylaşmıştım.


7 Temmuz'da, “NEDEN HALA AŞK-I MEMNU İZLİYORUZ? / GERÇEK BAŞROL HİKAYEDİR!” diye, finalinin üstünden kaç yıl geçmiş olursa olsun, hala neden Aşk-ı Memnu izlediğimizi yazmaya çalışmıştım. 


14 Temmuz'da, "1.LİKLE MEZUN OLDUM!" diye yazmıştım. Bölüm 1.si olarak ilk sıradan girdiğim üniversitemi, yine bölüm 1.si olarak yüksek onur derecesiyle tamamladım... Yazarlık, senaristlik, editörlük, dergicilik, gazetecilik, çizerlik, sosyal medyacılık ve televizyonculuk işleriniz itinayla yapılır!

10 Eylül'de geçip giden bir yaz ayını, "YAZ SONU..." diye yazmıştım.

25 Eylül'de "HANGİ DİZİ NASIL BAŞLADI?" diye, yine bir televizyon kritiği yapmıştım. Yeni sezonun başlamasıyla birlikte, dizilerin reyting savaşı da kaldığı yerden devam ediyordu. Yasak Elma'dan Ufak Tefek Cinayetler'e, İstanbullu Gelin'den Bir Zamanlar Çukurova'ya geçtiğimiz sezondan devam edenler ve yeni başlayanları yorumlamıştım. 

7 Kasım'da "PERŞEMBE AKŞAMLARI EKRANDA OLUP BİTENLER" diye, her akşam kanlı reyting savaşlarının yaşandığı ekranlarımızda, perşembe günleri özelinde yazmıştım. 

17 Kasım'da "ÇARPICI VETRAJİK BİR PERİ MASALI: RADYUM KIZLARI..." diye, bir tiyatro oyununu yazmıştım. 

21 Kasım'da "BUGÜN BENİMDOĞUM GÜNÜM!" diye, klasik doğum günü yazımı yazmıştım. 



26 Kasım'da "MÜSLÜM VSBOHEMIAN RHAPSODY: FİLM KARŞILAŞTIRMASI" yapmış; "damardan" girip gözyaşlarını sel eden Müslüm'le, gözyaşının kıyısından kıyısından dolaşan Bohemian Rhapsody'yi karşılaştırmıştım.



17 Aralık'ta, "DERGİ İÇİN İLK RÖPORTAJIMI BENNU YILDIRIMLAR'LA YAPTIM!" yazımla, Glober dergisinde yazı işleri müdürü olarak başladığımı duyurmuş oldum.

Yani yine seyahat, televizyon, kitap yorumları, hikaye serileri, güncel, deneme, sinema ve tiyatro yazıları yazdığım bir yıl oldu 2018. 

Ve sırada 2019 var...

Blog hayatımdaki 10. yılım olmuş olacak 2019...

Bakalım yeni yıl bizlere neler getirecek?

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

17 Aralık 2018 Pazartesi

DERGİ İÇİN İLK RÖPORTAJIMI BENNU YILDIRIMLAR'LA YAPTIM!


Veeee Bennu Yıldırımlar!

"Managing editor / yazı işleri müdürü" olarak başladığım Atlas Global'in uçuş dergisi Glober'ın, ilk sayım olacak olan Ocak 2019 sayısı için bir röportaj yapmam gerektiğinde, aklıma ondan başka isim gelmedi. 

Çünkü ilk röportaj için en güzel başlangıç onunla olurdu... 

Bu sezonun en çok izlenen dizilerinden Kadın'da Hatice karakterini canlandırıyor ve aşırı yoğun temposuna rağmen beni kırmadı, iki arada bir derede de olsa buluştuk. 

Biliyorsunuz, onunla ilk kez bundan 5 yıl önce daha üniversitede bölümüme bile başlamamışken, hazırlıktayken hevesle girdiğim okul dergisi ve blog’um için buluşmuş, tanışmış, bir röportaj yapmıştım (burada okuyanlarınız vardır). 

Tam 5 yıl sonra, profesyonel anlamdaki ilk röportajım için de başlangıcı yine onunla yapmak istedim. "Seninle ilk buluşmamızın üstünden kaç yıl geçti?" diye sordu, sanki daha dün gibiydi, zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğine hep birlikte şaşırdık. 

O; mesleğini severek yapan, etrafında olup bitenlere duyarlı, insan ilişkilerine önem veren, gerçekten özel bir insan. 

Ona "Diyelim ki senarist de, oyuncu da sizsiniz. Kendinize nasıl bir karakter yazmak isterdiniz?" diye de sordum, oyuncu olmasaydı hangi mesleği yapacağını da. 

Uzun, keyifli bir röportaj oldu, sorularımı her zamanki samimiyetiyle, doğallığıyla ve zarafetiyle yanıtladı. 

"Olduğu gibi" bir Bennu Yıldırımlar röportajı, Glober'ın Ocak 2019 sayısında. İnternetten de derginin kendi sayfasından okuyabileceksiniz. Detayları paylaşacağım.

Sevgiyle kalın! 

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert 

6 Aralık 2018 Perşembe

EKRANLARDA BİLİM KURGU HİKAYELERİNİN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ



Önümüzdeki sezonlarda ekranlarda daha çok bilim kurgu izleyeceğiz. Savaşlar sonrası uzak gelecekte dünya, olası karanlık distopya manzaraları… Netflix yapımı Dark ve The Rain'in ardından sırada edebiyat dünyasından ekrana transfer olan bilim kurgu hikayeleri var. Benim de inanılmaz bir merakla beklediğim ve yazının aşağılarında detaylı olarak yazacağım, Philip Reeve’in dört kitaplık bilim kurgu serisinin ilk kitabı olan Yürüyen Kentler’in sinema filmi Ölümcül Makineler yarın vizyona giriyor. George R. R. Martin’in romanından uyarlanan Nightflyers dizisi gelecek yıl Netflix’te başlıyor. Frank Herbert’ın altı kitaplık bilim kurgu serisi Dune film oluyor... ve daha neler neler!

Bilim kurguyu pek fazla sevmeyen birini bile (mesela beni) kendine aşık etmiş bir seriden bahsediyoruz: Yürüyen KentlerBildiğiniz gibi her fırsatta dile getiriyorum bu seriyi... Türkçe kitapları ON8 Yayınları'ndan çıkan seriyi daha önce kitapları çerçevesinde de pek çok kez blog'da yazmış, sizlerle paylaşmıştım. Daha geçen günkü yazımda da yine filmine değinmiştim. Dediğim gibi, bilim kurguya mesafeli duranları bile (ki ben de onlardan biriyimdir) mutlu edecek bir hikayesi var serinin.

Bu seri Türkiye’de neden bir türlü popüler olamamıştır, bir Harry Potter’dan, Yüzüklerin Efendisi’nden neyi eksiktir bilinmez; ama 7 Aralık'ta, yani yarın (aslında yabancı afişlerde 14 Aralık deniyor, vizyon tarihi bizde mi öne çekildi anlamadım - her neyse iyi olmuş!) vizyona girecek Peter Jackson yönetmenliğindeki sinema filmi bu durumu değiştirmeye kararlı gibi. Veya varsın yine az bilinsin Yürüyen Kentler evreni... Dört kitaplık bu seri, sayfalarından fırlayan capcanlı karakterleri ve gerçekçi-korkutucu gelecek tasvirleriyle okurlarına kentlerin tekerlekler üstünde yürüyüp gittiği, vahşi kentlerin ağızlarını açıp birbirini yediği bir dünyanın kapılarını aralıyor. Sırf böyle bir fikrin nasıl işlendiğini merak etmek bile kitapları okumak, filmi izlemek için tek başına yeterli bir neden bence. 

Zaten Yüzüklerin Efendisi'ni yapan ekip var Ölümcül Makineler'in de arkasında. Bu arada Ölümcül Makineler, dört kitaplık serinin adı. İlk filme ilk kitabın adı olan Yürüyen Kentler'i vermek yerine, genel olarak serinin adı verilmiş. Film, ilk kitapla aynı yerde mi bitecek gerçekten merak ediyorum. Umarım istenilen başarı yakalanır ve uyarlamaların devamı da gelir. Oyuncu kadrosu tepeden tırnağa, pek fazla bilinmeyen, tanınmamış isimlerden oluşuyor. Bu umarım bir avantaj olarak iyi değerlendirilmiştir. 

Gerçi kitapta yüzü yaralı, burnu olmayan çirkin mi çirkin bir kız olarak tasvir edilen Hester karakteri'nin filmde karşımıza kitaptakiyle alakası olmayan, güzel bir kız olarak çıkması (aşağıya afişi koyuyorum) serinin fanları arasında ufak bir krize yol açmışa benziyor, ama neyse ki tek olumsuz eleştiri bu. Zira kitaptan filme yapılan uyarlamalardan sürekli hoşnutsuz olan fan kitlesine, Yürüyen Kentler'de pek rastlamayacağız gibi, çünkü film ciddi anlamda kitapta okurun kafasında canlandırdığının bir yansıması gibi duruyor. En azından fragmanlardan edinilen izlenim bu yönde. Bu anlamda büyük ölçüde başarılı bir uyarlamayla karşı karşıyayız. Ben bir de (kitabı okuyan herkes gibi) İz Sürücü'nün filmde nasıl görüneceğini çok merak ediyorum. 


Şu sıralar, bu sonbahar dönemi çok güzel filmlere ev sahipliği yaptı sinema salonları... Müslüm, Bohemian Rhapsody (blog'da yazdım bu ikisini), şimdi Şampiyon ve Ölümcül Makineler geliyor, hatta Millennium'un devamı olan Örümcek Ağındaki Kız da geldi (gerçi ben ona gitmeye korkuyorum kötüdür diye). Ölümcül Makineler'i heyecanla ve merakla bekliyorum. 2 saat 8 dakikalık filme büyük beklentiyle gideceğim ve çok keyif alacağımdan eminim, çünkü fragmanları buna işaret ediyor. İyi bir kitap uyarlamasıyla karşı karşıyayız, belli. Gerçi her zaman şöyle bir sorun vardır: Kitap çok iyidir ve film kitap kadar detaylı olamayacağı, kitabın tamamını kapsayamayacağı için hep eksik kalır. Evet, bu doğru. Ama bu demek değil ki olabilecek en güzel uyarlama yapılmamıştır!

Ben kendi adıma hayal kırıklığına uğrayacağımı sanmıyorum. Tabii bunun kesin cevabını, yarın sinemalarda öğreneceğim.

Peki siz bu seriyi duydunuz mu? Ya da filmine gidecek misiniz? 

1 Aralık 2018 Cumartesi

ÇARPIŞMA VE ŞAHİN TEPESİ NASIL BAŞLADI?


Ay Yapım geçtiğimiz hafta iddialı iki diziyi yayına soktu: Perşembe gününe Çarpışma ve cuma gününe Şahin Tepesi. Ne var ki, iki dizi de açılış bölümleriyle reyting yarışında beklenen performansı gösteremedi. Çarpışma sessiz ve derinden ilerleyişinin sinyalini verirken, Şahin Tepesi toparlamasının çok zor olduğu kritik bir noktada... Peki bundan sonra neler olacak? 

Ben, ısrarla ve ısrarla şunu söylüyorum: Sağlam bir hikaye ve iyi bir senaryo varsa (ama bakın bu ikisi birbirinden bağımsızdır, yani ikisi de ayrı ayrı çok güçlü olmak durumunda), bir dizinin tutmama olasılığı neredeyse sıfır. İsterseniz en iddialı dizilerin olduğu güne koyun, yine de o dizi bir şekilde seyircinin dikkatini çekecektir.


Sırayla gidecek olursak, önce perşembenin dizisi Çarpışma ile başlayayım... 

Bakınca, kadro hayli iddialı görünüyor: Kıvanç Tatlıtuğ, Elçin Sangu, Onur Saylak, Melisa Aslı Pamuk, Alperen Duymaz... Ama dizi, bana göre çok mühim bir "konu tanıtımı" hatasıyla başladı, ki aynı hata Şahin Tepesi'nde de var.

SIKICI BİR "ÇARPIŞMA": KARAKTERLER BİRBİRLERİNİ MEĞERSE TANIYORMUŞ!

"Çarpışan aslında kaderlerimizdi..." Bu iddialı lafı, Tatlıtuğ'un canlandırdığı Kadir karakteri söylüyordu daha ilk fragmanda. Seyirci de, karakterlerin bu kaza yüzünden birbirleriyle tanıştığını, hayatlarının iç içe geçtiğini falan zannediyor, öyle bir algıya kapılıyor... Ama yok efendim, kazadan önce karakterlerimiz 3/4’ü birbiriyle zaten tanışıyormuş meğer! Yani bu kaza, birbirleriyle tanışmayan insanların değil, nasıl bir tesadüftür ki halihazırda zaten tanışan insanların çarpıştığı bir kazaymış! Zaten izlediğim an bunu fark edince, diziden birdenbire soğudum. Oysa dramatik anlamda daha doğrusu ve güzeli, bu karakterlerin kaza yüzünden tanışan bu karakterlerin daha sonra birbirlerinden kopamayıp hikayelerinin ilerlemesi yönünde olurdu... Elçin Sangu'yla Kıvanç Tatlıtuğ daha önceden tanışıyorlarmış... E şimdi bu kadar sıkıcı bir konu olabilir mi! Adı "Çarpışma" olan bir dizide, çarpışma madem ki bu karakterlerin birbirleriyle tanışmasına neden olmayacak, madem bu çarpışma "kaderleri birbirine bağlamayacak", daha ne anlamı var ki... 

Kıvanç Tatlıtuğ’un Çarpışma’daki Kadir karakteri Kuzey Güney’deki Kuzey ve Ezel’deki Sekiz arasında bir yerde gidip geliyor gibi. Yani çok farklı bir Kıvanç Tatlıtuğ da göremedik maalesef. Kıvanç Tatlıtuğ var, yanına da Elçin Sangu’yu koyduk nasıl olsa izlenir gibi bir düşünce yoktur umarım.  Aynı akşamın bir diğer dizisi olan Muhteşem İkili'de de resmen “yakışıklı serseriler geçidi” var ama bakın işte, senaryo ve hikaye kötü olunca olmuyor, daha önce dizi hakkındaki görüşlerimi yazmıştım! 

Çarpışma ilk bölümüyle Total’de 3,99 reyting ve 8,61 share ile 10. olurken, AB’de 5,60 reyting ve 13,21 share ile 3. olmuştu. Yani dizi, hiç değilse AB için umut vaat ettiğini göstermişti. Bir Zamanlar Çukurova’nın geçen hafta aynı akşam yayınlanan bölümü Total’de 13,67 reyting ve 30,61 share ve AB’de 11,30 reyting ve 27,34 share ile 1.liği yine bırakmamıştı. Bu arada FOX’taki Fatih Portakal’ın da tek başına dizilerle reyting yarışında olduğunu, hatta çoğu zaman 2.liği yakaladığını belirtmeden geçmemeli.
Çarpışma iki gün önce yayınlanan ikinci bölümüyle ise ilk bölüm reytingine göre yükselişe geçmiş. Dizi, Total'de 7. sırada yer alırken, AB'de de yine 3.lüğünü korudu. 



Çarpışma'da, Şahin Tepesi'nde de olduğu gibi, hikayenin oturması için en az birkaç bölüme daha ihtiyaç var. 



ÇUKUROVA'NIN TEMPOSU BİR AN OLSUN DÜŞMÜYOR

Bir de perşembe günü Bir Zamanlar Çukurova günü. Burada da defalarca yazdığım gibi bu dizi, yılın dizisi. En azından sezonun ilk yarısı için. Bunun da ilk sırrı birbirinden bağımsız olarak son derece tempolu ilerleyen hikaye ve senaryo (sahneleri, müzikleri de muazzam). Hani fokur fokur kaynayan bir kazan gibi. Hiçbir karakter tek boyutlu değil. Her karakterin hikayesini merak ediyorsunuz. Ahırda, tarlada çalışan işçinin de merak uyandıran bir hikayesi var. Dizinin hikayesi Hanımın Çiftliği’ni hatırlatıyor (hele son bölümde Gülten de Yılmaz'ın çiftliğine yerleşince, iyice benzeşti), bu anlamda çok da orijinal bir hikaye izlemiyoruz elbette. Ama diyorum ya, bundan bundan bağımsız olarak senaryosu da hayli iddialı. Bir de hem belli bir yörede geçmesi hem de dönem dizisi olması, Bir Zamanlar Çukurova’nın şansını artırıyor. Zaten dikkat edin bakın, tarihi dönem veya bölge (mesela Karadeniz, Ege dizisi) dizisi olup da izlenmeyen bir dizi neredeyse olmadı şimdiye kadar... Ama tabii ki tek başına bu da yeterli değil. Dediğim gibi, yan karakter deyip yabana atılmaması çok önemli. Böyle ödül törenlerimiz pek yok ama hani olsa, Saniye ve Gülten yılın en iyi yardımcı kadın oyuncusu ödüllerini göğüslerler. Son bölümde Saniye’nin Gaffur’u görünce "Sansar yaklaşıyor" demesi beni aklıma geldikçe hala gülümsetiyor. 


"BU DİZİNİN KONUSU NE?" KARMAŞASI

Gelelim geçen hafta cuma günü başlayan, dün akşam ikinci bölümüyle ekranlarda olan Şahin Tepesi'ne... Bir jeneriği olmayan (nedense), yönetmenliğini Aşk-ı Memnu, Fatmagül'ün Suçu Ne gibi bir döneme damgasını vurmuş efsane dizilerin yönetmeni Hilal Saral'ın yaptığı, senaryosunu Melek Gençoğlu'nun yazdığı dizi bildiğiniz gibi aynı addaki dizinin günümüze ve bize uyarlanmış hali. Aslında bakın daha dizi başlamadan paylaşılan konusundan biraz tedirgin olmuştum. Dizi başlamadan konusu "iki ayrı koldan büyüklerin ve gençlerin aşkı" diye paylaşıldı ama daha ilk bölümde büyük bir cinayet de işlendi. Bu cinayetin etkileri nereye kadar sürecek? Bu dizi bir polisiye mi aynı zamanda? Gibi gibi sorularım var...

SEYİRCİ İLK BÖLÜMÜ PEK ANLAMADI, TANIMADIĞI KARAKTERLERİ İZLEMEK İSTEMEDİ

Bence böyle yüksek bir açılışla, yani izleyiciyi merak ettirecek bir olayla, cinayetle "opening" yapılması, birkaç gün öncesine dönüp olayların bu noktaya nasıl geldiğinin gösterilmesini gerektiriyordu. Tanımadığımız karakterler arasında bir suç işlendi ve karakterleri tanımamaya devam ettik. Bu da alışık olduğumuz geleneksel TV dizisi hikaye kalıbıyla pek örtüşmedi. İlk bölüm için seyirci belki bu yüzden tercih etmedi izlemeye devam etmeyi, çünkü anlamadığı bir hikayeydi karşısındaki. Şahin Tepesi aslında herkesi şok eden bir açılış yaptı: Total’de 3,52 reyting ve 7.70 share alarak kendine ancak 13. sırada yer bulabilirken, daha iyi olması beklenen AB’de 2,41 reyting ve 5,75 share alarak 15. oldu. Ben tabii ki İstanbullu Gelin, Gülperi ve Kızım’ın gerisinde kalacağını tahmin ediyordum, ancak arada bu kadar büyük bir fark olacağını öngörmek mümkün değildi. Aynı akşam Total’in en çok izlenen dizileri sırasıyla Arka Sokaklar, Gülperi ve Kızım olurken; AB’de İstanbullu Gelin, Payitaht Abdülhamid ve Kızım olmuştu. İlk bölümden anlaşılmayacak karışıklıkta bir hikayeydi. Açılıştaki cinayet sahnesinden sonra zamanda geriye dönülmemesi de bu karışıklığı daha da artırdı. Tabii ki bunlar hem senaryo hem kurgu gereği tartışılır, ayrıca bir yorumdur bu da, böyle seçilmiş olması normaldir yani... İlla her dizide "yirmi dört saat önce" yazacak diye bir kural yok, hatta yazmasın da, ama o zaman ona alternatif başka bir çözüm bulunmalıydı çünkü ilk bölümlerin seyirci tarafından anlaşılması, karakterlerle empati kurulması, dizinin geleceği açısından büyük önem taşıyor.


Üç ana karakterde hiç eksik yok: Zerrin Tekindor, Ebru Özkan, Esra Dermancıoğlu. Bu üçü gerçekten tamam. Onların hikayeleri de ilk iki bölüm için tamamdı, eksiksizdi. Ebru Özkan'ın ilk kez "kötü kalpli zengin kadın" rolüyle değil de "iyi kalpli ama yine de zengin bir kadın" olarak ekranlarda olması da değişiklik olmuş. Murat Aygen'in calandırdığı Demir'i ise biraz fazla soğuk ve donuk buldum. Oyuncu olarak da şu şu olabilirdi diye aklıma başka isimler geldi. O, bu kadın hikayesinin odak noktasında yer alması gerekirken, kendine pek de yer bulamamış gibiydi. 

"YENİ BEHLÜL", ESKİSİNİN REPLİKASI GİBİ

Genç kadroda Boran Kuzum’un canlandırdığı Efe, Aşk-ı Memnu’da Kıvanç Tatlıtuğ’un çapkın Behlül’ünün bir replikası gibi duruyor. Yani tamam, güzel ama, e biz bunu daha önce izlemiştik sanki? Üstelik, sevgilisi olan manken kıza ilgisizliği ve onun aşkını kazanmak için gözyaşı döken manken kızın aslında onu aldattığı meselesi de Aşk-ı Memnu’daki Behlül-Elif-Hilmi üçgeninden başka bir şey değil. Aybüke Pusat’ın da oyunculuğunu bilemem ama bu proje için doğru bir isim miydi? Bilemiyorum... Dizinin ağır topları son derece yerinde (o da baş erkek karakter hariç) ama genç kadroda biraz daha titiz bir cast çalışması yürütülmeliydi gibime geliyor. Sonuçta bu bir gençlik dizisi de değil hani. 

Yine genç karakterlerin hikayelerinde ve diyaloglarında da bazı yerleri pek gerçekçi bulamadım. Gece mutfakta kızla erkeğin karşılaşması tamam ama ekmek sahnesi gereksizdi, kendi evinde mutfakta bilmez misin yerini, hadi bilmiyorsun diyelim bunu kıza söyler misin? Ancak sarhoş falan olursan bu konuşma gerçekleşebilir. Öbür türlü Efe karakteri çok ukala ve itici geliyor, Aşk-ı Memnu'daki Behlül'ün sempatikliğinden dahi yoksun. Kıza "yaban arısı" demesi güzeldi, hikayenin geçtiği doğaya da uygun, ama bunu üstündeki tişörtte gördüğü arı resminden yola çıkarak söylemesi bence pek olmadı. Keşke içinden gelerek, daha doğal bir olayla benzetme yoluyla söyleseydi: Mesela arı çalışkandır, ama kızın çalışkan olup olmadığını henüz bilmediği için kızda bu benzetmeyi kullanamaz. Mesela kız çok konuşuyordur, gevezedir, çocuk da ona "arı gibi vızıldama" der, sonra da "yaban arısı" demeye başlar. Bu daha doğal bir atışma olabilir, hem de esprili ve seyircinin de aklında kalıcı olur. 

ŞAHİN TEPESİ, İSTANBULLU GELİN'DEN ÇALABİLECEK OLDUĞU KİTLEYİ YAKALAYAMADI 

Tüm bunların ötesinde, cuma akşamı ekranda birbirinden iddialı dizilerin olduğu bir akşam. Örneğin, İstanbullu Gelin’den çalabilecek olduğu bir kitle var Şahin Tepesi’nin. Ama bu şansını iyi kullanamıyor belli ki. Bu sabah açıklanan reytingler de, Şahin Tepesi'nin geleceğini pek parlak göstermiyor maalesef. Dizi ikinci bölümüyle Total'de 3,96 reyting ve 8,24 share alabilip 12., AB'de de 3,44 reyting ve 7,64 share alabilip yine 12. oldu. 3. sezonunda devam eden İstanbullu Gelin sezona mekan değişikliği ve geçtiğimiz sezon finalinin aslında bir final gibi olmasından ötürü durumu çok yanlış anlayan seyirci yüzünden kötü başlasa da, şimdi Boranlar tekrar köşke dönünce reytingler de yeniden toparladı. Süreyya ve Faruk, bu sezonun sonunu çok rahat görecek gibi duruyor. Ama ilk başta da dediğim gibi, bir dizinin hikayesi çok iyiyse, hangi gün yayında olursa olsun mutlaka izleyicinin dikkatini çeker, çekecektir. Ama Şahin Tepesi ilk bölümde çok kritik hatalarla başladığı için, toparlaması biraz zor gibi. Sonuçta kanal dizinin gidişatını beğenmiyorsa, yayından kaldırma yoluna gidebilir.

UZUN LAFIN KISASI... 

Şimdi bakınca, ikisi de Ay Yapım imzalı olan Çarpışma, Şahin Tepesi’nden çok daha iyi başladı diyebiliriz. Aslında Çarpışma'nın sonuçları da pek parlak değil ama Şahin Tepesi'nin yanında parıl parıl parlıyor yine de. Biliyoruz ki reyting tahtı pamuk ipliğine bağlıdır, bir sallanır, her an herkes altında kalabilir! 

Peki siz yeni başlayan bu iki diziye bakabildiniz mi? Neler düşünüyorsunuz?

Sosyal medya hesaplarım: