17 Kasım 2018 Cumartesi

ÇARPICI VE TRAJİK BİR PERİ MASALI: RADYUM KIZLARI...


Kitap, senaryo, blog ve diğer işler koşuşturmacası derken, blog’da (neredeyse her hafta yazı yazmama rağmen) uzun zamandır tiyatro eleştirisi yazmadığımı fark ettim. Üstelik daha bu ay içinde şimdiden üç oyuna gittiğim halde! Ama cuma akşamı, yani dün akşam seyrettiğim 2 saat 45 dakikalık bir oyun var ki, daha eve döner dönmez küçük küçük aldığım notları birleştirme arzusuna karşı koyamadım. Bahsettiğim oyun Bir Peri Masalı: Radyum Kızları... Ertesi gün de (bugün) Müslüm filmine gidecektim (gittim), ama gözler daha bu oyunu izlerken yaşlanmaya başlamıştı bile.

Devlet Tiyatroları’nın oyunlarını seviyorum. Epey seviyorum hem de... Oyun seçimleri genelde ilgi çekici oluyor. Trabzon DT’nin oyunları favorimdir mesela. Ama ayda bir, bilemedin iki yeni oyun ancak çıkıyor orada. İstanbul’daysa çeşitlilik bol tabii. Ama onları da seyredip bitiriyorsunuz ve yine yeni oyun istiyorsunuz seyirci olarak. Böyle talep olması da tiyatro adına iyi bir şey. Şu sıralar şansıma hep üç saatlik oyunlar izliyorum. Önce Cevahir Sahnesi’nde Narnia Günlükleri, ardından Üsküdar Tekel Sahnesi’nde Bir Peri Masalı: Radyum Kızları. Biliyorsunuz birkaç gündür hava inanılmaz soğudu İstanbul'da. Dün de yağmurlu, buz gibi bir geceydi. Öyle ki, insanı dışarı çıkmaktan alıkoyacak bir hava vardı. Biletleri birkaç hafta öncesinden almıştım. Tabii ki evde kalıp İstanbullu Gelin izlemeyecektim. Dönüşte de taksiyle dönerim dedim, çıktım yola. Üsküdar Tekel Sahnesi küçük mü küçük, bir evin oturma odası gibi olan bir sahne... Belki biletler biraz da bu yüzden bulunmuyor, koltuk sayısı az ve hemen satılıyor. Sahneyle seyirci iç içe, seyirci de sahnede gibi adeta, o nedenle iyice sıcak, samimi bir atmosfer var. Daha başlar başlamaz, dışarıdaki fırtınayı anında unutturuyor Bir Peri Masalı: Radyum Kızları.



Oyunun belki ilk etapta düşünüldüğünde öyle çok enteresan olmayan bir konusu var. Bir fabrikada işçi olarak çalışan kızlar. Ama... ama bu kızların bir özelliği var. Onlar radyum kızları. İşte oyunun sarsıcı ve iyi işlenmiş, dramatik olay örgüsü bu noktada devreye giriyor. Neyin ne olduğunu anladığınız andan itibaren, kızlarla birlikte gittikçe hayrete, şaşkınlığa, eğlenceye ve korkuya düşerek izliyorsunuz oyunu. Siz de oyuna, o işçi fabrikasındaki kızların birlikte oturduğu tahta sandalyelerde gizlice aralarına karışarak kulak kabartıyor, muhabbetlerine öyle içten dahil oluyorsunuz sanki.

Oyunun çıkış noktası olan gerçekliği şöyle bir hatırlamalı: Polonyalı fizikçi Marie Curie radyumu bulduğunda, tarih 21 Aralık 1898... Hatta bu keşfiyle 1903 yılında fizik alanında Nobel ödülü alan ilk kadın kendisi. 1934’te de, radyumdan kaynaklanan anemi sonucu hayatını kaybetti. Radyum... ölümcül radyum! Waterbury Saat Fabrikası’nda çalışmaya başlayacak olan gencecik kızlarınsa, kendilerini bekleyen felaketten haberleri yok! Evet, oyun tarihsel bir gerçekliğe dayanıyor. Hem de ne trajik bir yaşanmışlık öyküsü bu! İtiraf etmeliyim ki, dün akşam 20 ile 22.45 arasında oyunu heyecanla izlerken, sahnedeki Radyum Kızları’nın bir zamanlar gerçekten yaşamış olduklarını bilmiyordum. Yani tamam, 1920’li yıllarda radyumun zararlarının henüz bilinmediği aşikardı ama, sahnede dertlerine ortak olduğumuz karakterlerimiz Mae, Quinta, Katherine ve diğer hepsinin gerçekten yaşamış olduklarını nereden bilebilirdim! Oyundan çıktıktan sonra internette yaptığım kısa bir araştırma sonucunda, bu karakterlerin tarihte yaşamış gerçek karakterler olduğunu öğrenip bir kez daha sarsıldım. 



Oyuna ilham kaynağı olan olaylar zinciri, gerçek hayatta birebir yaşanmış... Oyunda Çiğdem Aygün’ün canlandırdığı, daha sadece 18 yaşında bir genç kız olan Mae, 1924’te kendisi gibi genç kızların çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe gerçekten girmiş. İşi ise sadece şu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak… 1. ve 2. Dünya Savaşı arasında ABD’deyiz. O dönem, son teknoloji ürünü olan karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, şimdi hala var böyle saatler. Waterbury Saat Fabrikası pek çok yeni elemanı işe almış. Ama Mae, onunla aynı yaşlarda olan arkadaşlarının radyumla saat boyama işini neşeyle yapmalarına karşın, bu işten kısa sürede hoşnutsuz kalmış. Çünkü saat fabrikasındaki bu kızlara, boyaya batırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla inceltip rakamları öyle boyamaları gerektiği söyleniyor. Ama Mae, arkadaşlarının aksine, bir şeylerin ters gittiğinin farkında. İğrenç bir tadı olan o boyayı ağzına sokmak istemiyor! Arkadaşlarıysa, işleri bittikten sonra ellerinde kalan fazla boyayı, yani radyumu, ciltlerinin parlaması için yüzlerine, ellerine, hatta saçlarına bile sürüyor! Radyumlu suların “sağlıklı” diye satıldığı 1920’li yıllardan bahsediyoruz... Düşününce korkunç... Böylece Mae boyama işini bırakıp yine aynı fabrikada, ustabaşı diyebileceğimiz bir pozisyonda işe giriyor (hatta kendisinden önce o pozisyonda çalışan kadının ayağını kaydırdığını bile söyleyebiliriz, ama Waterbury Saat Fabrikası entrikalarla dolu bir köşkte geçen bir televizyon dizisi olmadığı için, bu konu kaşla göz arasında gerçekleşip kapanıyor).

Ama boyama işine devam eden arkadaşları... birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başlıyor. Ağızlarında yaralar çıkıyor, dişleri dökülüyor, elleri kolları tutmaz hale geliyor... Fabrikada çalışan kızları teşhis eden doktor, çeşitli değişik teşhisler, mesela frengi teşhisi koyarak konuyu kapatmaya çalışıyor. Fabrikada artan hastalık ve ölüm olayları baş göstermeye başlıyor, kimsenin aklına da radyumdan şüphelenmek gelmiyor! 

Bu korkunç ve dehşete düşürücü tablo, aslında günümüz için de çok tanıdık değil mi? Bugün kullandığımız telefonlar, saatlerce karşısında oturduğumuz bilgisayarlar, gözümüzü bile kırpmadan izlediğimiz ekranlar, sanal dünyalar... Teknoloji gün geçtikçe ilerledikçe, üretilen “akıllı” cihazların hepsi radyasyon yaymaya devam ediyor. Şimdiki nesil de ileride böyle anılacak belki, eyvah!

Neyse ki hem gerçek hayatta hem de oyunda kızlarımız akıllı, cesur ve gözü açık genç kadınlar. Kendilerine zarar verenin radyum olduğunu anlıyorlar ve böylece bir hak mücadelesine girişiyorlar: Tıpkı Fatmagül’ün Suçu Ne’de olduğu gibi (aklıma niye bu örnek geldiyse şimdi), fabrikaya dava açıyorlar, kendilerinden çalınan sağlıklarını, hayatlarını geri kazanma pahasına bir mücadeleye girişiyorlar. Ve halk, toplum, basın onlara bir isim takıyor: “Radyum Kızları”... İşte oyun, Radyum Kızları’nın verdiği hak mücadelesini anlatıyor ve o mücadelenin sonucunu bile göremeden... neyse neyse, bu trajik ve çarpıcı oyunu gidip kendiniz izlemelisiniz. 

Muazzam... Muazzam bir oyun... Film gibi! Aa, yok, yok, ben uzun zamandır böyle bir performans izlemedim! Hani yalan yok, insan oyunun süresi 3 saate yakın, acaba sıkılır mıyım diye giriyor salona... Ama hayranlıkla çıkıyorsunuz! Oyunda duygu geçişleri muazzam



Hikaye çok sarsıcı. Müzikler, kayan sahne, makyajlar mükemmel. Fosforlar, ışıklar, gölgeler çok iyi kullanılmış. Tempo bir an olsun düşmüyor. Belki başta içine girmekte zorlanıyorsunuz ama, sonra o dünya sizi kendine çekiyor. Arada, bazen diyaloglar dağınıklaşmaya başlayınca, ilgi minik minik kopuyor gibi oluyor ama sonra çok geçmeden toparlanıyor. Katherine başta olmak üzere kızların dansları ve şarkılarıyla yer yer müzikali de andırıyor. Ama müzikal olsa aynı durmayacak karanlıkta ve kararlılıkta, sert, duygusal bir oyun izliyoruz. Tik tak... Tik tak... Çarpıcı diyaloglar ve monologlar... Gerçekçi karakterler...

Genç radyum kızları seyirciyi neşelerine de dertlerine de doğallıkla, başarıyla dahil ediyor. 
Oyunda Katherine Schaub karakterini canlandıran Merve Şeyma Zengin’in altını çizmeli. Hem de iki kere. Ben çoktan femma fatale bir rol düşünmeye başladım bile onun için. İlk perdede neşeli, hayat dolu, bir reklam filminde rol alma hevesleri kuran fabrika işçisi Katherine’in hayat doluluğunundan ikinci perdede o güzeller güzeli kızın çöküşüne gözleriyle, mimikleriyle, nefesiyle öyle bir dahil ediyor ki bizi Merve Şeyma, oyun bittikten sonra bile bir süre akılda kalmaya devam ediyor. İnsanın gözü de bir yerden ısıtıyor gibi onu. Çokça Ayşe Hatun Önal’a, az biraz da Arzum Onan’a benzettim ben. Kendisi gibi harika bir iş çıkaran bir diğer karakter de Quinta’yı canlandıran Deniz Danışoğlu. O da Yuvamdaki Düşman’ın Ceren’ine benziyor. Ama hakkını yemeyelim, cast baştan aşağı muhteşem, radyum kızlarının her biri birbirinden başarılı! Bu kadroyla film bile çekilir!



Sistemi, tüketim toplumunu eleştiren bir oyun bu. Lafı çok uzattım ama, gerçekten daha söylenecek çok söz var bu oyunla, senaryoyla ve oyunculuklarla ilgili... Yeri gelmişken yazan Karden Kasaplar, yöneten Laçin Ceylan, bunu da belirtmeden geçmeyelim. Yazarın 1920’li yıllarda ABD’de geçen bir oyunu mesele edinip kaleme alması da ayrı bir ilginç detay. Film tadındaki bu uzun oyunun sonunda, radyumdan etkilenmeyen Mae de diğerleriyle aynı anda mı yoksa sonra mı ölüyor (gerçek hayattaki Mae, 2014’te vefat etmiş), kızların arada birbirine düşer gibi olmalarının asıl nedenleri neden pek irdelenmeden geçiştiriliyor gibi birkaç ufak tefek detay seyircinin kafasında netleşmiyor değil ama o kadar da olur. Karakter sayısı fazla olan bir oyun, e birazcık da uzun, dolayısıyla her karakterle ve her gündemle eşit derecede ilgilenmemek de yönetmenin bir seçimi. Ama dava sahnelerini çok beğendiğimi de belirtmeliyim. Ben gerçek bir olaydan yola çıkan bu oyun sonrasında seyircilerin tüketim toplumuna, adalet ve hak arayışına, maddiyatçı düşüncelere, teknolojinin zararlarına karşı biraz olsun düşüneceğini tahmin ediyorum. Bu muhteşem oyunu izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Tekrar ediyorum, herkesin adını yazamasam da oyunculuklar muhteşem! Oyuna puanım: 9.5/10

Not 1: Bugün evlerimizde bu fosforlu saatlerden hala var. Umarım radyumdan yapılmıyorlardır. 

Not 2: Müslüm’ü de bugün izledim. Zaman bulabilirsem en kısa sürede yazabilmeyi umuyorum.

Beni sosyal medyada şu adreslerde bulabilirsiniz:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

15 Kasım 2018 Perşembe

YENİ KİTAP NE ZAMAN?


Doğum günüm olan 21 Kasım, üç yıldır ilk kitabım Ters Düz'ün de doğum günü olduğu için, yazıya kitaptan bir alıntıyla girmek istiyorum.

İşte benim Ters Düz'de en sevdiğim yerlerden biri:

"Gece tüm ev halkı rüya görecekti, iki kişi hariç. O iki kişi vardı ki, onlar için yazılmış bir rüya yoktu. Onlar da aynı kabusu paylaşacaklardı."

Kitabı okumuş olanlarınız, bu alıntının çok kritik bir sahneden olduğunu da hatırlayacaktır.

Haftaya tam üçüncü yılını dolduracak olan Ters Düz'ün devamını ne kadar çok bekleyen olduğunu biliyorum (hiç değilse kulaktan kulağa yayıla yayıla, internette yorumları dolaşa dolaşa kemik bir okur kitlesi oluştu), serinin devamı olan kitap iki yıldır bitmiş vaziyette bilgisayarımda bekliyor. Ancak çeşitli farklı nedenlerden dolayı henüz bir yayıneviyle anlaşmadım. Zaten kağıt fiyatlarındaki artış nedeniyle, evet bir yandan kitapçıya gittiğimizde sürekli yeni kitapların çıkmış olduğunu görüyoruz ama, yayınevleri çok zor bir dönemden geçiyor.

Sadece Ters Düz'ün devamı mı? Hayır. Daha başka bir sürü farklı roman var yazdığım, yazmakta olduğum, bir köşede sessizce sırasını bekleyen... Yepyeni şeyler geliyor ama okuyucusuyla (izleyicisiyle?) ne zaman buluşacak bilmiyorum. Bunlardan bağımsız, geçen sezon yazdığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim gibi, internet için de yine upuzun bir hikaye serisi paylaşmayı düşünüyorum. Hatta farklı kapak tasarımları yaptım, birini seçebilirsem yakında ilk bölümü paylaşabilmeyi umuyorum.

Ters Düz'ün 3. yaşı şerefine de, kitap hakkında internette yazılmış olan yorumları bulabildiğim kadarıyla 2016 yılında şu linkte toplamıştım hani, yeniden paylaşmış olayım...

Kendinize iyi bakın!

Sosyal medyada buralardayım:

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

7 Kasım 2018 Çarşamba

PERŞEMBE AKŞAMLARI EKRANDA OLUP BİTENLER

Her akşam kanlı reyting savaşlarının yaşandığı ekranlarımızda, rekabetin en yoğun olduğu prime time'lardan biri de hiç şüphesiz ki perşembe akşamına ait... Bana da son zamanlarda özellikle instagram hesabımdan "Perşembe akşamları televizyondaki dizileri nasıl buluyorsun, sen ne izliyorsun?" gibi sorular yöneltilince, zaten aklımda olan böyle bir yazıyı yazmak için geçtim klavyemin başına. İşte kişisel yorumlarımla, perşembe akşamı ekranda olup bitenler... 


İlk olarak ATV'nin dönem draması Bir Zamanlar Çukurova'yla başlamak istiyorum. Çünkü dizi çokça izlenerek reyting savaşından gün 1.si olarak çıkıyor. Bu diziyle ilgili daha başlamadan, yazın Marmaris'te bir kumsaldayken ilk bölüm fragmanını izler izlemez hem etrafımdakilere söylemiş hem de yazmıştım: "Sonbahar sezonunun en iddialı dizisi olur bu, ilk birkaç bölüm kesin izlerim." Öyle de oldu... Dizi şimdilik gayet iyi gidiyor. Önceki yazılarımda da dediğim gibi, Karagül'ün fettan kızı Hilal Altınbilek'i hak ettiği başrol makamında izlemek güzel. Senaryosu çok mu özgün? Hayır, asla. Hatta Hanımın Çiftliği'nin yeniden çevrimi gibi durduğunu da yine bu blog'da sizlerle paylaşmıştım. Ama dizi sağlam ve güçlü dramatik örgüsü, titizlikle yazılmış karakterleri (özellikle de yan karakterleri, mesela Saniye!) ve oyunculuklarıyla seyircisini koruyacaktır diye düşünüyorum (fon müzikleri de hayli iyi). En azından bir süre daha... Ama konu kısır döngüye girmeye başlarsa, işte o zaman Bir Zamanlar Çukurova için tehlike çanları çalmaya başlayabilir. Yine de, şimdilik bu ihtimal oldukça uzak görünüyor. 
 

Geçtiğimiz hafta başlayan, kadrosunda Kerem Bursin ve İbrahim Çelikkol'un yanı sıra Öykü Karayel'i de barındıran Kanal D'nin yeni dizisi Muhteşem İkili ile ilgili yorumum çok kısa ve net: Keşke dizi değil de sinema filmi olsaymış... Tek söyleyebileceğim bu. Twitter'da da yazmıştım. Belli ki çok özenilerek çekilen bir iş, ama dram dolu ekranlarımızda fazla tutunabileceğini, kaslı ve yarı çıplak jönlerine rağmen, pek sanmıyorum. Diziden ziyade aksiyonlu bir komedi filmine benziyor çünkü. Sinemada olsa iyi gişe yapardı, ama reyting savaşında ben çok fazla direnebileceğini sanmıyorum. 


Perşembe akşamları ekranda aynı zamanda FOX'un Bizim Hikaye'si ve Star'ın Avlu'su da, geçtiğimiz sezondan izleyicisiyle buluşmaya devam eden diziler... FOX demişken, umarım Songül Öden'li Hayat Gibi de yakında başlar, dizi için gerçekten sabırsızlıkla bekliyorum! 


Ve gelelim Çarpışma'ya... Kıvanç Tatlıtuğ'un Show'daki yeni dizisi de büyük ihtimalle perşembe akşamları yayınlanacak ve zaten pek çok iddialı diziye ev sahipliği yapan perşembe akşamı ekran iyice karışacak. Tatlıtuğ karşımıza bu sefer Sarıyer Spor’un tutkulu bir taraftarı ve amigosu olan Kadir rolüyle çıkıyor, dizinin fragmanında da hemen yarı çıplak bir Kıvanç Tatlıtuğ görmeniz mümkün. Nedense biraz Kuzey Güney'deki o deli hallerini hatırlattı bana, ama yok, daha medeni, şehirli bir karakter izleyeceğiz herhalde... Karşısında da iki güzel, Elçin Sangu ve Melisa Aslı Pamuk yer alıyor. Onur Saylak ve Alperen Duymaz'ın da rol aldığı dizi başlayınca bakalım Bir Zamanlar Çukurova'ya rakip olabilecek mi? İlk bölümünü kesinlikle izleyeceğim. 

İşte, ben söyleyeceklerimi söyledim... Şimdi sıra sizde. Siz perşembe akşamları ne izliyorsunuz, hangi diziyle ilgili ne düşünüyorsunuz bakalım? 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

31 Ekim 2018 Çarşamba

SPORA GİTMEK VS SPOR YAPMAK VE NE OLACAK BU GEZEGENİN HALİ?



"Spor yapıyor musun?" sorusunun günümüzde tek karşılığı aslında şu: "Bir spor salonuna gidiyor musun?"

Ben peşin peşin söyleyeyim... Hayatımda spor salonuna hiç gitmedim!

Ama bu demek değil ki "spor yapmıyorum"!

Yürüyüş yapıyorum, bisiklet sürüyorum, yüzüyorum... 

Kendimi AVM'lere tıkıştırılmış kapalı spor salonlarında ticari amaçlarla üretilmiş ortamlara hapsetmiyorum, açık havaya çıkıyorum yani!

Bundan daha iyi spor var mı?

Spor salonlarında çılgınlar gibi spor yapmak son beş-on yıl içinde hayatımıza girdi.

Bazılarına gerçekten faydalı oluyordur ama bazıları da sadece gitmiş olmak (nasıl olsa herkes gidiyor ya) için gidip kendini kandırıyor.


Şu anda dünyada "idealize" edilmiş olan; kadınların zayıflayıp incecik olması, erkeklerinse kas yapması. 

Peki ideal beden ölçülerini kim tanımlıyor? Tabii ki endüstri. Sinema endüstrisi, reklamcılık sektörü, ilaç ve kozmetik sanayisi. Neden? Siz de bundan ticaret kokusu almıyor musun?

Eskiden de balık etli kadın olmak idealdi mesela, çünkü sağlıklı ve revaçta olan oydu! Öbürü çelimsiz, zayıf, hastalıklı olarak tanımlanıyordu. 

Erkekler için bakacak olursak; biraz sosyal medya, biraz bu kas yapan ilaçların piyasaya sürülmesi derken derken ideal olarak kaslı erkek bedeninde karar kılındı... Günümüzde spor salonuna gitmekle yetinmeyip bu ilaçları kullanıp kısa yoldan son derece tehlikeli bir şekilde karın kası yapmak isteyenler, yapanlar var... Sırf böylesi idealize edildiği için! Ama böyle ilaçları kullanıp hayatını kaybedenler de var.

Bir de bu kadınlar için sürekli bir diyette olma hali ve erkekler için de daha, daha, daha fazla kaslı olma isteğinden dolayı market raflarına sokuluveren şu az yağlı, light ürünler, protein sütleri meselesi var... 

Bunlar öyle böyle değil, çok zararlı!

Markette satılan kutu süt zaten süt değilken, bir de bunu diyet süt, light süt, proteinli süt diye ambalajlayıp sattıkları şey, çok çok daha zararlı!

Uzmanlar ve doktorlar uyarıyor zaten, diyet ve az yağlı bir şeyi hiç almayın diye... 

Dönelim kas konusuna geri... 

Kas deyince akla şu günlerde en çok gelen isim olduğu için onu örnek vereceğim.

Can Yaman...

Hayatımıza ekranlarda hoş bir sada olarak kalan Gönül İşleri ile giren Can Yaman’ın çok değil, birkaç yıl içinde geldiği nokta kaslı dev tank adam Hulk’ı aratmıyor. Zaten bununla ilgili çok sayıda caps de dönüyor sosyal medyada. Kötü bir oyunculuğunuz, ama iyi bir vücut yapınız varsa, gelsin milyon dolarlar ve instagram’da milyonları aşan takipçi sayıları!

Samimi soruyorum: Şimdilerde Erkenci Kuş’la gündemde olan Can Yaman’ın vücut şeklini siz beğeniyor musunuz? Ben çok abartılı buluyorum. Pek sevimli bir görüntüsü yok. Kas yapıp “kas”ıla “kas”ıla gezenler hiç sempatik gelmiyor.

Diyeceğim o ki, bence kendinizi spor salonlarına boşu boşuna tıkmayın...

Yürüyün, koşun, bisiklet sürün...

Kendini spor salonuna hapsetmektense, doğal havada ve gerçekten sağlıksa sağlık, sporsa spor için sporu işte o zaman yapmış oluyorsun çünkü.


Yine bu konu çerçevesinde değinmek istediğim birkaç farklı nokta daha var ki, o da kozmetik, ilaç ve yeme içme mevzularına dair. 

Mesela geçenlerde kozmetik/güzellik/bakım mağazalarından birinde yüzde elli indirim olmuştu, insanlar nasıl birbirlerinin altından üstünden atlayarak reyonları talan etmişti, hatırlıyor musunuz? 

Arkadaşlar, yapmayın. 

Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, bu tip mağazalar aslında sizin güzellik sorununuza deva olmak için değil, o sorunlarınızı devam ettirmek için varlar

O “mucize” kremlerin kaç tanesi gerçekten işinize yaradı? 

Ben söyleyeyim: Hiçbiri! 

Ama siz yine de bir ümit ve içimde kalacağına alıp bir deneyeyim mantığıyla almaya devam ediyorsunuz. Hayır, yararı olmadığı gibi cilde ve sağlığa zararları var böyle şeylerin.

Aynı şekilde ilaç endüstrisi de böyle. 

Çoğu ölümcül hastalığın tedavisinin aslında çoktan bulunduğunu, ama ilaç satmak uğruna hiç açıklanmadığını, piyasaya sürülmediğini duymayanınız var mı?

Çünkü tedavi yöntemi açıklansa, o zaman o ilaçlar satmayacak... E o zaman birileri nasıl para kazanacak? 

Bunların hepsi ticaret!




Bir de, dün akşam televizyonda bir sağlık programında tartışan doktorları dinledim. Özetle hepsinin söylediği ortak şey şu: “İster vegan ol, ister etobur; nasıl olsa artık hiçbir şey sağlıklı değil, her şey ilaçlı!” 

Hayır biz ne yiyeceğiz ne içeceğiz? Et-tavuk yeme, hepsi iğneli, aşılı, kapalı ortamlarda yetişen mutsuz, sinirli inekleri yiyoruz, sütler süt değil, yoğurtlar da öyle, meyve sebze yiyeyim desen onlar da iğneli, ilaçlı, üstlerine spreyler sıkılıyor, balık diyorsun dip balıkları da denizler kirletildiği için tehlikeli, marketlerdeki paketli ürünlerden zaten uzak durmamız gerek. Ne yiyelim, aç mı kalalım? Aç kalmak cidden daha iyi gibi görünüyor.

Artık lafı iyice uzattığım yazımı kapatırken, hazır televizyon demişken, dün Zuhal Topal’la Sofrada programında denk geldiğim bir şeyi de paylaşmak istiyorum: Montajda suflörü kesmeyi unutmuşlar! Suflör kız, masada yarışmacılar kavga ederken birbirlerine söyleyecekleri lafları kulaklarına fısıldarken, talimat verirken görünüyor! Bu tam bir "ŞOK!!!" değilse nedir? Acaba ne söylüyordur? “Sen onu şuradan vur... Sen bunu söyle... Ortalığı karıştır... Bak şunu demeyi aman ha unutma... Senin elinde bu koz var, hadi onu kullan...” Kullan ki, reyting alalım anacım! Kadın da başını sallıyordu. Hayır zaten biliyoruz da, kurguda siz kesmeyi unutmuşsunuz, herhalde gözünüzden kaçmış...

Eh, bunların hiçbiri aslında bilmediğiniz şeyler değildi ama gene de yazayım dedim.

Ayın son günü de olsa araya bir yazı sıkıştırayım dedim.

Kendinize çok iyi bakın!



20 Ekim 2018 Cumartesi

TELEVİZYONDA OLUP BİTENLER


1) Zuhal Topal'la Sofrada, tutan format Yemekteyiz'e alternatif olarak Fox'ta hafta içi her akşamüstü ekranlara geliyor. Kayınvalide ve gelinlerin ekip olarak birlikte yarıştığı format, bazen sinir krizi geçirtmiyor değil. Zira kayınvalide hanım teyzelerimiz yemekleri çok beğeniyor, hapır hupur götürüyorlar ama oy vermeye gelince "Bir tek çorbanı beğendim, o yüzden puanım 1." Yorumsuz. 

2) Kanal D'deki Yeni Bir Ben'se geçtiğimiz sezonların Gardırop Savaşları'nı mumla aratıyor. Sadece moda yarışması olarak yola çıkan bir format değil bu. Yarışmacılara psikolojik ve fiziksel olarak da "yenilenme" vaadinde bulunan bir program, ama öyle bir çelişki içinde ki, katılan yarışmacıları önce "yeniliyor" ve psikologla görüştürüyor, ardından diğer yarışmacılarla birbirine düşürüp ağız dalaşına sokarak psikolojilerini tekrar yerle bir ediyor. Sonunda da her cuma hafta finalinde bazı yarışmacılar büyük umutlarla geldikleri evden gözyaşlarıyla bir an önce kaçıp kurtulmak istediklerini söylüyorlar! Yap-boz yani. E sanki izdivaçlar, yemek programları farklı mı... Bir de programa katılan yarışmacılar bu tip programlarda genelde olduğu gibi yirmili yaşlarındaki kızlardan ziyade, kırklı yaşlarındaki biraz görmüş geçirmiş, "yenilenme" isteğinde bulunan kadınlar. Belki bir tek bu, yarışmayı önceki benzerlerinden farklı kılan bir özellik. 

3) Hilal Saral'ın yönettiği, Melek Gençoğlu'nun yazdığı yeni dizi Şahin Tepesi'ni beklediğimden bir önceki yazımda bahsetmiştim. Dizinin ilk fragmanı da dün akşam yayınlandı. İzlediniz mi? Fikirleriniz nedir? 

4) Nefes Nefese bitti... Yine bir önceki yazımda bunun kaçınılmaz olarak gerçekleşebileceğini yazmıştım çünkü dizinin temposu inanılmaz düşüktü... Temposu yine aynı düşüklükte olan bir diğer dizi Bir Deli Rüzgar da bu akşam ekran yolculuğuna veda ediyor... Artık tutmayan, izlenmeyen dizilere ekranlarda yer yok! Üç-dört bölüm şans veriliyor, olmuyorsa olmuyor. Kanal D'nin Bir Umut Yeter'inin başına gelen de bu. Yeni başlayan Bir Litre Gözyaşı da maalesef umut vermiyor.



5) Zaman atlamasıyla adeta bir uzay çağında başlayan İstanbullu Gelin, yeni sezon reytinglerinde aradığını bulamayınca, o eski temposuna geri dönmeye başladı gibi. Yine de o devasa evden çıktıktan sonra Boranlar İstanbul'da aranan reytingi kanala pek verebilmişe benzemiyor. Ama sonuçta İstanbullu Gelin İstanbullu Gelin'dir, cuma akşamı da ekranlarda başka pek bir şey yok. Aslı Enver ve Özcan Deniz'li dizi bu sezonu da tamamlar. Siz dizinin üçüncü sezonunu beğeniyor musunuz? Yeni katılan karakterler sizce nasıl? 

6) This Is Us'tan sonra, Suits de ekranlarımıza uyarlanıyor! Sizce nasıl bir uyarlama olacak? 

7) Kıvanç Tatlıtuğ'un başrolünü Elçin Sangu ile paylaştığı Çarpışma dizisinin de ilk fragmanı geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Tatlıtuğ'u en son ekran macerasına bir sezon dayanabilen Cesur ve Güzel'de, Tuba Büyüküstün'le birlikte izlemiştik. Sizce yeni dizisi beklenen ilgiyi görecek mi? 

instagram: ofluoglumert

twitter: ofluoglumert

facebook: ofluoglumert 

25 Eylül 2018 Salı

HANGİ DİZİ NASIL BAŞLADI?

Yeni sezonun başlamasıyla birlikte, dizilerin reyting savaşı da kaldığı yerden devam ediyor... İşte Yasak Elma'dan Ufak Tefek Cinayetler'e, İstanbullu Gelin'den Bir Zamanlar Çukurova'ya geçtiğimiz sezondan devam edenler ve yeni başlayanlarla ilgili yorumlarım. 

Yasak Elma


Geçtiğimiz sezonun sonuna doğru ekran yarışına başlayan dizi Yasak Elma, sezona hızlı bir giriş yaptı. Şevval Sam’ın Ender Argun karakteriyle dikkat çektiği entrikası bol dizi, yaz boyunca Talat Bulut haberleriyle gündeme gelmişti. Magazin gündemini hayli meşgul eden konu, "Yasak Elma kurtlanmaya başladı", "Kurtlanmakla da kalmadı çürüyor" gibi manşetlerle magazin programlarının vazgeçilmezlerinden olsa ve Ender-Yıldız çekişmeleriyle Güllerin Savaşı'ndaki Gülfem-Gülru'yu sık sık hatırlatsa da, dizi gerek ana gerek yan konularıyla dolu dolu devam ediyor. 


Eda Ece sosyetik hayatına alışmaya çalışan, hatta o hayat içinde başkaları için çoktan kuyu kazar bir pozisyona bile gelen Yıldız'ı oldukça içten canlandırıyor. Sevda Erginci ve Onur Tuna wattpad klişelerinden kurtulamayan Zeynep ve Alihan'a hayat veriyor. Sezon finalinde Alihan’dan ayrılıp Amerika’ya giden Zeynep karakteriyse bütün yazı gözü yaşlı, kalbi kırık geçiren Alihan-Zeynep fanlarını boşu boşuna ağlatmış gibi: Zira yeni sezonun ilk bölümünde Zeynep uyduruk bir bahaneyle Amerika’dan döndü, ikinci bölümdeyse Alihan’la çoktan bir koltukta yan yana uyuyacak kadar tekrar samimi olmuştu bile. Pazartesi akşamları ekrana gelen dizi Çukur ve Söz gibi iki dizinin aksiyonunun yanında, biraz daha entrika, aşk ve sabahları kahvaltıda portakal suyu içilen zengin dizisi arayanlar için ideal. Ender’in "Babay canım, babay!"ları ve "Ooorrrrrayt!”larına katlanabildiğiniz yere kadar izlemeye devam.

Ufak Tefek Cinayetler 


Geçtiğimiz sezon bizi "Yeter artık yahu, açıklayın kim öldü!" diye ekran başında canımızdan bezdiren Ufak Tefek Cinayetler, bu sefer de "Kim öldürdü?" sorusuyla süründüreceğe, canımızı alacağa benziyor. Üstelik "daha büyük cinayetler"in de sinyalini veriyor ama açıkçası o sonsuza dek sürüp gideceğini sandığımız soruşturmanın ardından seyircilerde ne bir heves ne de merak kaldı mı, emin değilim. Mert Fırat, Gökçe Bahadır, Aslıhan Gürbüz, Bade İşçil ve Tülin Özen'in yer aldığı dizinin ikinci sezon senaryosu pek de iyi kurulamamış gibi. Senaryo sallantıda, ama yine de güçlü, şık bir prodüksiyon Ufak Tefek Cinayetler. Kadınlar şıkır şıkır giyinip her hafta ekranlara geliyor, kolay mı? Zaten diziyi izleten de konudan çok kimin ne giydiği (ya da "kime hangi lafı soktuğu"). Yani konu niyetine aldım verdim, ebelemece falan da oynasalar, yine de izlenecektir Ufak Tefek Cinayetler. Tabii çokça saçmalıklarla başladı ikinci sezon. Oya üç ay içinde ne zaman doğurdu da tekrar spor salonundan çıkmış gibi fit bir görünüme kavuştu? Sonradan eklenti karakterler neden bu kadar çok zorlama? "Can sister"ları en son kanlı bıçaklı pencere önünde bırakmıştık, ne ara tekrar barışıp kaynaştılar ve hiçbir şey olmamış gibi çay saatlerine devam edebiliyorlar?


Bir de diziye bu sezon dahil olan iki oyuncuda birbirlerine neden tıpatıp bu kadar benziyor, kafamız karışsın diye mi? İkisi de keçi sakallı, dış görünüş olarak birbirlerine çok benzeyen karakterler. Ushan Çakır ve Osman Sonant'tan bahsediyorum. Fotoğraflarını da koydum işte. Sizce de birbirlerine çok benzemiyorlar mı, ben mi benzetiyorum? 

İstanbullu Gelin


Geçen sezonu adeta bir final gibi konuları derleyip toparlayarak, küsleri yanaklarından öpüştürüp barıştırarak kapatan İstanbullu Gelin, yeni sezona da başka çaresinin olmadığı bir zaman atlamasıyla giriyor. İşte, Süheyla’nın kızı Yaz karşınızda! Hem de büyümüş, on sekiz yaşını geçmiş bir halde. İyi hoş da, yirmi yıllık zaman atlamasıyla uzay çağına girmişiz gibi yaratılan o atmosfer biraz sırıttı gibi, bilmem siz ne düşünüyorsunuz? Öte yandan, İstanbullu Gelin’in naif ve Türk dizilerinin olmazsa olmazı “her ne olursa olsun biz bir aileyiz” dünyası, kaldığı yerden izlenmeye devam edecek gibi. Çünkü güçlü bir proje. Karakterler arasında tutarlı bağlantılar, çatışmalar var ve gerek konu gerekse senaryo dinamik, şartlara göre kendini yenilemesini biliyor. Ama o bin kapılı evde yaşanan çatışmaları arayacağız gibi.

Bir Zamanlar Çukurova


Hanımın Çiftliği’nin büyük ölçüde kopyası gibi duran Bir Zamanlar Çukurova ilk bölüm çekimleri, özellikle de tren ve manzara sahneleriyle dikkat çekici miydi, kesinlikle evet. Vahide Gördüm ismini de arkasına alan dizi, perşembe akşamı Bizim Hikaye’nin ensesine yapıştı. Karagül’ün fettan kızı Hilal Altınbilek’i hak ettiği başrol makamında izlemek güzel. Güzel de, Bir Zamanlar Çukurova özgün senaryoyu yakalamalı. Aksi halde hem konu hem senaryo hem mekan nedeniyle Hanımın Çiftliği’nin bir taklidi gibi durmaya devam edecek... Bir ara Hanımın Çiftliği ve Bir Zamanlar Çukurova arasındaki benzerlikleri bile yazabilirim hatta. Bir de, çiftliğin ağasının ismi Demir olunca, orada bir kafalar karışıyor sanki. Demir adı şimdiki dizilerde zengin karakterin adı olunca tamam da, bir dönem dizisinde bu adı duymaya pek alışmamıştık. Hiç değilse Emir yapsaydınız bari…

Erkenci Kuş


Can Yaman için sosyal medyada, her gün aynada kendine bakıp "ben ne kadar yakışıklıyım" dediği, kaslarını öptüğü gibi bir efsane var! Ne kadar doğru bilinmez, ama Erkenci Kuş klişe olmaktan öteye gidemiyor. Yaz sezonu bitince, yerini idareten oturduğu Ufak Tefek Cinayetler’e bırakan dizi, bakalım kışın da aynı etkiyi gösterebilecek mi yoksa ağır dramalar karşısında Erkenci Kuş erken erken yuvadan uçup gidecek mi? Şimdiye dek yapılmış tüm yaz dizilerinin toplamı, klişe, bir farkı yok, sıradan! Kiralık Aşk'la ve diğer benzerleriyle aynı. Ama biterse de üzülmeyiniz, seneye bir benzeri yine çekilir.

Bir Deli Rüzgar 

Hatice Aslan, Berk Cankat, Pınar Deniz ve Almila Ada gibi isimleri buluşturan diziyle birlikte, geçmiş ve şimdi arasında zaman atlamalarıyla gidip gelen dizilere bir yenisi daha eklendi. Geçmişte assolistlik yapan Melike'nin şimdi tıpkı kendisinin ilk günlerindeki gibi gözünü yükseklere dikip hırslanan Gökçe'yle olan ilişkisi, şarkıcılık/ünlü olma hayalleri derken, dizi bildiğimiz konuları farklı bir bakış açısıyla ekranlara taşıyor. Cumartesi akşamları değişik bir şeyler arayanlar için iyi gibi. 

Gülperi

Biraz Aliye, biraz Karagül… Bir tutam “analık”, bir tutam hasret… Bir yanda çocuklarını annelerine göstermeyen kötü kalpli, gaddar akrabalar… Öte yanda mücadelesini veren bir adet Nurgül Yeşilçay

Nefes Nefese

Şükrü Özyıldız ve Melisa Şenolsun’un başrollerini paylaştığı Antakya-Suriye hattında geçen dizi, yazın son ayı Ağustos’ta başladı. Özyıldız başarılı bir oyuncu, Şenolsun da, ama ikisini yan yana ben pek yakıştıramadım gibi. İlk birkaç bölümüyle hızlı başlayan dizi, bölümler ilerledikçe biraz açmaza/çıkmaza girmiş gibi görünüyor. Heyecan azaldı, hikaye giderek durağanlaştı. Karşısına güçlü rakipler gelirse, reyting yarışısında başarılı olamayabilir.

Beklediğim diziler

- Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne ve Kara Sevda gibi unutulmaz dizilerin yönetmeni Hilal Saral’ın yeni dizisi! Temmuz ayında yazdığım Neden Hala Aşk-ı Memnu İzliyoruz yazımda da uzun uzadıya anlatmıştım (ki yazıyı tam 10 bin kişi okumuş, çok teşekkürler) Hilal Saral'ın kurgu evren yaratmakta ne kadar başarılı olduğunu... O nedenle yönetmen koltuğunda oturduğu yeni dizisini de heyecanla bekliyorum. 80’li yıllara damgasını vuran Şahin Tepesi dizisinin bir uyarlaması olacakmış bu. Sadece Aşk-ı Memnu ve Fatmagül'ün Suçu Ne'ye baktığımızda bile, Hilal Saral’ın uyarlamalar konusundaki başarısı, neyi nasıl uyarlayacağını çok iyi bildiği apaçık ortada. Bunlar göz önüne alındığında, bizi şahane bir işin beklediğine hiç şüphe yok. Şimdilik kesinleşen oyuncu Zerrin Tekindor, ki bu da heyecanımızı iki katına çıkarıyor. Bekliyoruz efendim! 

hilal saral ile ilgili görsel sonucu

- Songül Öden'in yeni dizisi This Is Us ya da an itibariyle duyurulan adıyla, Hayat GibiTüm dünyanın gönlüne Gümüş’le taht kursa da, Umutsuz Ev Kadınları’ndaki Yasemin performansını hiçbir şeye değiştirmeyeceğim ve trajikomedi ya da dramedy diyebileceğimiz türlerdeki oyunculuğuyla kesinlikle çok başarılı olan Songül Öden için bile izlenir. Celil Nalçakan ve Birkan Sokullu da, merakla beklenen isimlerden. 


Dizi yazılarımın devamı gelecek!

Sosyal medya adreslerim:



10 Eylül 2018 Pazartesi

YAZ SONU...


Herkese merhaba!

Bir yaz daha gelip geçti... Oysa sanki dün Temmuz'a yeni girmiştik, değil mi? Ama ben daha başından biliyordum böyle olacağını, göz açıp kapayıncaya dek geçeceğini. İşte hayat da böyle bir şey. Sürekli bir koşturmaca, bir telaş derken günler geçip gidiyor. İyi ve/ya kötü, bu yazı da geride bıraktık. Şimdi kışa hazırlanma, kışlıkları raftan çıkarma zamanı. Ben her şeye rağmen sıcağı seven bir insanım, o yüzden bu geçiş dönemleri benim için biraz zor oluyor. Palmiyeler, bisiklet, güneş, deniz tuzu hiç bitmesin istiyorum. Ama her şeyin de bir sonu var tabii. 2018 yazı da blog'da yerini alsın diyerek, iki ayımı nasıl geçirdiğimi kısaca yazayım.

Beni instagram hesabımdan takip edenleriniz görmüştür, bu yaz tatilimi yine Marmaris'te geçirdim. Çünkü Marmaris her yaz başka güzel! Dağları yemyeşil, denizi masmavi. Bu bayramdaysa son zamanların en büyük rekorunu kırdı: Tam 1,5 milyon ziyaretçiyi ağırladı. Gerçekten de plajlar, otoparklar tıklım tıklım doluydu. Şimdi neyse ki şehir o eski haline geri dönmeye başladı. Benim için de dönüş vakti yaklaştı... Ama buralar için en güzel zamanlar Eylül ve Ekim aslında. 

Sadece Marmaris değil; civar kasabaları, köyleri ve koyları da harika... Şehrin içinde İçmeler ve Armutalan, sonra Turunç, Çiftlik, Bayır, Selimiye ve Bozburun da her zamanki gibi sık sık gittiğim yerler oldu. Fazla popülerlik Selimiye'ye pek yaramadı, çok sıkış tıkış bir yer olup çıktı. Kafeler/restoranlar ne de pahalıydı bu yaz! Her şey bildiğiniz gibi öyle zamlandı ki, Marmaris’te perşembe günleri kurulan ve her şeyin en tazesini bulabildiğiniz büyük köy pazarı bile bu sene market fiyatlarıyla yarıştı. Market demişken, Migros Jet'lerin sayısıysa ilçede inanılmaz derecede arttı ve adeta bakkal gibi her iki adımda bir onlara rastlar oldunuz. Düşünüyorum da, ben de ne zaman market ihtiyacım olsa Migros'a gittim. En çok parayı yine Migros kazandı sanırım. 

Bol bol kitap okudum, bisiklet sürdüm, lezzetli yemekler yedim, alışveriş yaptım, yüzdüm ve yazdım tabii. Beni instagram'dan takip edenleriniz, özellikle de anbean paylaştığım story'lerde, tatil maceralarımın ve deneyimlerimin yanı sıra bilgisayar ekranımı da görmüştür: Yeni hikaye ve kitaplar geliyor. Yani ben yazıp yazıp bilgisayarımın masa üstünü dolduruyorum ama ne zaman, nasıl basılacaklar bilmiyorum. Mesela çok beklediğiniz Ters Düz'ün ikincisi şu an için maalesef basılamayacak gibi, çünkü yayınevleri de zor günlerden geçiyor. O yüzden, geçen sezon burada, blog'umda yayımladığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim gibi yine buralardan bölüm bölüm mü bir şeyler yazsam/yayımlasam diye düşünüyorum. Ne dersiniz?  


Eğer uslu bir çocuk olduysanız; beni yaz boyunca Marmaris’te sabahları erkenden sahilde bisiklet sürerken, yatlı iskelelerden ıssız kumsallara o koy senin bu koy benim denize girerken ve havuz başı şezlonglarında kendini kaptırmış saatlerce kitap okurken görmüşsünüzdür. Bonus olarak da, istisnasız üç günde bir bisiklet tamircisinde ve her ay başı süpermarketin dergi reyonunda. Evet, bu yaz da yine pek çok kitabın yanı sıra bir sürü dergi aldım! Artık dergi okuyan pek kalmadı gibi, ama ben onları hala çok seviyorum. Kitap olaraksa Yürüyen Kentler’in devamı olan İhanet Altını, Cehennem Makineleri ve Karanlık Düzlük, bu yaz elimden bırakamadığım kitaplar oldu. Yazar Philip Reeve'in bilim kurguya dair gerçekten muhteşem bir hayal gücü var! Ve beni daha da sabırsızlandıran haberse, Yürüyen Kentler'i Aralık ayında nihayet sinemalarda izleyebileceğimiz! 

Sabahları altıda kalkıp palmiyeler arasında sahil boyunca bisiklet sürmeyi çok özleyeceğim. Evet, beni yakından tanıyanlar bilir, her zaman her yerde çok erkenciyim! Marmaris'te de sabahları erkenden uyanıp bisiklet sürdüm. Yani bu yaz da gelenek bozulmadı... Kahvaltı masasınaysa en geç sekiz gibi oturmuş oluyorum. Trabzon’da kızarmış ekmek üzeri tereyağı varsa, burada da süzme var! Pazardan alınan ekşimsi süzmeyi reçelle veya balla yemek nefis oluyor. Marmaris'te geceler serinlemeye başladı ama gündüzler hala çok sıcak. Tabii sıcaklarda bile beş fincan çay içmeye devam. 


Geçen yine Firdevs Hanım’la yatımızda minyatür şemsiyeli portakal suyumuzu içip, Ziyagil Köşkü'nü ele geçirme entrikaları planlıyoruz Marmaris’e karşı. Derken arka taraftan suya düşme sesi geliyor; hiç şüphesiz laf dinleyen Katya olmalı bu. Kendilerine gün doğan Mukaddes Hanım’la Ferhunde, karşılıklı gülüşüyor. Ve Zerrin kamaradan sesleniyor: "Yaz nasıl gidiyor? Eğleniyor muyuz, oynuyor muyuz anam?"

Peki sizin yaz tatiliniz nasıl geçti? Yorumlarda buluşalım!

Sosyal medya hesaplarım: