1 Haziran 2018 Cuma

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 3: GÜNÜBİRLİK KARLOVY VARY GEZİSİ

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin üçüncü ve son yazısı karşınızda! İşte günübirlik Karlovy Vary turumdan notlar... 

Herkese merhaba! Şu yazımda sizlere  Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmış, şu yazımda da Prag'da nerede ne yemeli sorularına cevaplar vermiştim. Şimdi de Prag'a iki saat mesafede olan Karlovy Vary'yi anlatacağım kısaca. Böylelikle Prag dosyası da kapanmış olacak. 


Prag'dan Karlovy Vary'e giderkenki yol üstünde sapsarı kolza çiçekleri... . Sarı kolza çiçekleri, yol boyunca size eşlik ediyor. Prag'dan bunalanların hafta sonu evleri de yolda yanlarından geçtiğiniz küçük köylerde gözümüze çarpıyor. Almanların "hütte" evleri, Çeklerde "chata" olarak karşımıza çıkıyor (bilgi için babama teşekkürler).


Prag’a gelmişken, Karlovy Vary'e de günübirlik bir kaçamak yapmadan olmazdı… Prag'dan yaklaşık iki saat uzaklıkta bir yer olduğu için günün yarısının yollarda harcanacağı anlamına geliyordu bu; ama nihayet vardığınızda, bu yolu gitmeye fazlasıyla değen bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Gerçekten de söylendiği gibi yemyeşil bir yeryüzü cenneti burası. Şifalı kaplıcaları ve sıcak suları var. Çeşmelerinden akan sıcak suları bazı hastalıklara şifa oluyormuş, ben tadı nedeniyle pek içemedim. "Kralın banyosu" anlamına gelen Karlovy Vary kimleri ağırlamamış ki... 1918 yılında Atatürk yaklaşık bir ay kadar burada kalmış, kaldığı otelin kapısında bugün onun adı yazıyor. 


Biz şansımıza soyluların buluşma gününe denk geldik! Her tarafta başlarında silindir şapka olan beyefendiler, saçlarına çiçek kondurulmuş hanımefendiler vardı! Soylu olsun veya olmasın, sokakta yürürken giyimine özen gösteren insanlara bayılıyorum. Pahalı/marka giyinmekle hiç alakası olmayan, tamamen önce kendine ve sonra başkalarına saygıyla alakalı bir şey bu. Temiz ve özenli olan tarz sahibi insanlar beni çok çekiyor. Bir saç bandı, bir kasket, bir kolye, bir saat... Bunlar, bir insana ait önemli ipuçları bence.


Karlovy Vary’den dönerken buraya özgü bardaklardan, porselenlerden, kremlerden ve yiyecek içeceklerden almayı ihmal etmemek gerek. Hava bir ara kapandı ama yağmur yağmadı. Harika bir bahar gününü geride bıraktık… Bakmayın Karlovy Vary’nin güzel, küçük bir kasaba olduğuna, sessiz sakin bu kasaba aynı zamanda Film Festivali ile de biliniyor. Hatta bu yıl da Haziran sonunda düzenleniyor film festivali. Son olarak, James Bond’un Casino Royale filminin görkemli otel sahnelerinin bu küçücük Karlovy Vary’de çekildiğini de not düşerek yazımı sonlandırayım. Umarım yazım yolu buralara düşeceklere faydalı olur. 

Beni sosyal medyadan da takipte kalmayı unutmayın: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

28 Mayıs 2018 Pazartesi

YASAK ELMA'DAN BİR ISIRIK ALAN BIRAKAMIYOR!

Klişe mi? Evet, klişe. Yeni bir şey var mı? Hayır yok. Ama aşırı yavaş Türk dizilerine inat, olaylar adeta bir Netflix dizisi hızıyla gelişiyor. Dizi inanılmaz bir süratle ilerliyor. Hayır konu kalmayacak diye korkuyorum. Yasak Elma hep aklımdaydı da, şöyle bir ısırık alayım diyerek diziyi izlemeye geçen hafta, 10. bölümünün yayınlanacağı gün başladım. “Binge-watching”in dibine vurup, bir gün içinde internetten kısa kısa klipleri izleyerek konuyu hemen kavradım ve diziye, Yasak Elma'nın entrikası bol dünyasına dahil oldum.

Yasak Elma'da Yıldız-Ender-Halit ekseninde entrika ve kötülükler dört dönüyor.

Dizide iki kız kardeşin hikayesini izliyoruz: Zeynep (Sevda Erginci) ve Yıldız (Eda Ece). Hayalleri de, hayattan beklentileri de birbirlerinden çok farklı olan iki kardeş. Talih bu ya (ya da talihsizlik mi demeli), Yıldız bir gün sosyetenin kraliçesi Ender Argun'dan (Şevval Sam) hayatının teklifini alıyor: Ender, onu kocası Halit’i (Talat Bulut) “baştan çıkarıp bir otel odasında onları basmak için” tutuyor. Böylece onu sürekli aşağılayan kötü kocası Halit’ten boşanırken tazminat alabilecek. Tabii zengin olma hayalleri kuran kızımız Yıldız da hemen bu teklifin üstüne atlıyor (önce birkaç dakika “olmaz” diye itiraz ediyor ama sonrasında kabul ediyor, işte dizinin Türk dizilerinden ayrılan süper hızının başlangıcı). Yıldız-Ender-Halit ekseninde entrika ve kötülükler dört dönerken, Zeynep’cikse çalıştığı firmadaki Alihan’la (Onur Tuna) romantik komedi filmi tadında aşk yaşamaktan öteye gidemiyor. O nedenle şimdilik Zeynep ve Alihan’ın wattpad hikayelerini andıran ilişkisi şahsen benim için çok da ilgi çekici değil. Ama diziyi sırf bu romantik sahneleri için izleyen bir kitle de olduğunu gördüm sosyal medyada.

İkisi de birbirinden kötü, ikisi de birbirinden deli. 

Diziye hızla ilerliyor demem boşuna değil: Daha Ender, Yıldız’la tanıştığı ilk bölümde ona bu “ahlaksız” teklifi sunuyor ve Yıldız ilk bölümde bu teklifi kabul ediyor. Bakınız:


Yetmiyor, ilk bölümde Yıldız’ın “fakir” evine zengin mi zengin Halit Argun arz-ı endam ediyor. Kısacası aralarındaki etkileşim daha ilk bölümden başlıyor. İkinci bölümün sonunda, Yıldız Ender’e Halit’le otel odasında olduğunu ve gelip onları “basmasını” söyleyerek onu tuzağa düşürüyor. Çünkü orada bekleyen Halit, kirli planlarından Yıldız sayesinde haberdar olduğu Ender’e boşanma dilekçesi imzalatıyor ve onu beş parasız o zengin köşkünden dışarı atıyor.



Üçüncü bölüme geldiğimizde, sosyetenin kraliçesi Ender Argun beş parasız bir şekilde, kardeşi Caner’in bekar erkek evindeki arkadaşlarıyla kalıp, iyi yıkanmamış bardaklardan tiksindiği için üstündeki gece elbisesiyle su bidonunu ağzına takıp susuzluğunu öyle gidermeye çalışıyor (“kraliçenin çöküşü”nü iyi gösteren bir sahne). Aşağıya bırakıyorum: 


"Kraliçenin çöküşü" 

Sekizinci bölümde Yıldız Halit’le evleniyor. Yıldız mutlu mesut gelinliğini denerken, Ender gelip "Bir nefes kadar arkanda olacağım" diye gözünü korkutuyor. 


Onuncu bölümde Ender, eski evine geri dönüyor. 


"Hellööööö, I'm back bitches!"

Başınız döndü değil mi? Ama ben demiştim: Yasak Elma isterlerse gayet rahat iki sezona yayabilecekleri konuları iki bölümde bitiren, dolayısıyla izleyiciye “Acaba bir sonraki hafta ne olacak?” diye sorduran, yabancı dizileri aratmayan bir yerli dizi. Uzun zamandır konuların bu kadar hızlı geliştiği bir yerli dizi izlemediğimiz için, hasret kalmıştık doğrusu.

Şevval Sam, kötülük saçan Ender Argun karakteriyle dök-tü-rü-yor! Şimdiye dek oynadığı tüm karakterleri unutturdu. Çok başarılı, çok! Sam’ın canlandırdığı Ender Argun’u izledikten sonra, ne yalan söyleyeyim, Ufak Tefek Cinayetler’deki Merve Aksak solda sıfır kalıyor. Çünkü Ender’in ağırlığı Merve gibi yalnızca bir site çevresinde değil, tüm sosyetede hissediliyor. Ve Ender daha büyük hesaplar peşinde, daha gerçekçi intikam planları, daha sağlam entrikalar yapıyor. Kötülüğünün gerekçeleri de hayli sağlam. Kısacası Ender vs Merve deseniz, Aslıhan Gürbüz’ün başarıyla canlandırdığı Merve’yi ilgiyle takip etsem de, kesinlikle Ender derim. Bunu söylememde Ufak Tefek Cinayetler’deki Merve karakterinin belki son on bölümdür kötü yazılmasının payı da var elbette. Ama Ender karakteri şimdilik son derece ondan bekleneceği gibi davranmaya devam ediyor. Ayrıca yalnızca gerilimli sahneleri yok, baya eğlenceli ve komik sahnelerde de görüyoruz Ender’i.

Ender kendi ipiyle kazdığı kuyuya kendi düşüyor. Eve aldığı hizmetçi kız Yıldız, onu tuzağa düşürüp gerçekten de kocasını "baştan çıkarıyor".

Ender’in kini, intikam hırsı, nefreti, öfkesi öyle gerçekçi ki… Çünkü kendi ipiyle kazdığı kuyuya kendi düştü. Eve aldığı hizmetçi kız Yıldız, onu tuzağa düşürüp gerçekten de kocasını baştan çıkardı. Aslında bu da dizinin mantık hatası… Ultra zengin adamın karısı (Ender), hizmetçi bir kız (Yıldız) tutup “kocamı baştan çıkar, sana yüz bin lira” diyor. E kız bunu yapsa zaten senin yerine geçip tüm servete konacak! Ki zaten öyle de oluyor! Zeki bir kadın olan Ender’in bunu öngörebilmesi lazımdı… Ama dizi bundan sonra yaşananları anlattığı için, tamam deyip sineye çekiyoruz…

Ender-Halit arasında “hangisi daha kötü” tartışması sürerken bir de bu denkleme Yıldız eklenince, entrikaya her zaman aç olan seyirci bu diziyi nasıl izlemesin! 

Yasak Elma aslına bakarsanız klasik bir pembe dizi, melodram. Talat Bulut’un canlandırdığı Halit karakteri o kadar sinir bozucu ve kötü ki… Ender’i aşağılaması, Ender’e acımamızı ve yaptığı kötülüklere ister istemez hak vermemizi sağlıyor. Ender-Halit arasında “hangisi daha kötü” tartışması sürerken bir de bu denkleme Yıldız eklenince, entrikaya her zaman aç olan seyirci bu diziyi nasıl izlemesin! Dizide başınızı nereye çevirseniz, başka bir kötü bir karakterle karşılaşıyorsunuz! Dizideki tek iyi karakter Sevda Erginci’nin Zeynep karakteri gibi duruyor. O da şimdilik.

Dizi yalnızca ana karakteriyle değil, yan karakterlerin hikayeleriyle de ilgi çekiyor. Halit’in büyük kızı alkolik ve aşksız Zehra (Şafak Pekdemir), Ender’in entrikalarında ona yardım eden esprili erkek kardeşi Caner (Barış Aytaç), Yıldız’ın mahallede çalıştığı eski kuaförün sahibi Şengül (İrem Kahyaoğlu), dizi başladığında Ender’in sevgilisi olan ama ikinci bölümden sonra Zehra’ya yönelen ünlülerin estetik doktoru Sinan (Kıvanç Kasabalı), Halit’in eski eşi Zerrin (Nilgün Türksever), Halit ve Ender’in küçük oğulları Erim (İlber Kaboğlu) ve Alihan’ın sosyetik sevgilisi Lal (Tuğçe Koçak) de hikayeleriyle ilgi çeken yan karakterlerden… Bazılarının no name isimler olmaları da canlandırdıkları karakterleri daha gerçekçi kılıyor. Alihan biraz da Aşk-ı Memnu Behlül’ü andırıyor. Ben böyle çok karakterli, yan hikayesi bol dizileri seviyorum. Sadece başrolleri takip etmek bir süre sonra sıkıyor çünkü.

Zeynep’le Alihan’ın wattpad hikayelerini andıran ilişkisi şahsen benim için çok da ilgi çekici değil. 

Yasak Elma’nın soundtrack’ı da muhteşem. Gerçi bir MED Yapım işi olduğu için, Güllerin Savaşı’ndaki müziklerden de yine kullanıyorlar ama dizi için sıfırdan yapılan melodiler de var. Yani Yasak Elma tema ve çatışmalarıyla yakınlarda izlediğimiz O Hayat Benim ve Güllerin Savaşı’nı andırsa da, gayet başarılı gidiyor. Reytinglerde Söz’ü çoktan geçti ve Çukur’u geçmesi de an meselesi.

Kısacası Yasak Elma’nın tadına bir kez bakan bir daha bırakamıyor… Dizinin 11. bölümü bu akşam 20’de Fox’ta. Bakalım Ender neler yapacak? Peki bu diziyi izleyeniniz var mı? Ya da bu yazımdan sonra kimler bakacak?

Bir önceki televizyon/dizi yazım olan Ufak Tefek Cinayetler: Kim Ölecek? için buraya tıklayabilirsiniz.

Sosyal medya adreslerim:



23 Mayıs 2018 Çarşamba

MAYIS AYINDA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?

Her konuda bilgisi ve inanılmaz bir genel kültürü olan canım babamın kadrajlara sığmayan muazzam kütüphanesinin küçük bir kısmı. 

Amor Towles - Moskova'da Bir Beyefendi


Moskova'da Bir Beyefendi, Kont Aleksandr İlyiç Rostov'un öyküsü. Roman,1922-1954 yılları arasında geçiyor. Towles eski zaman klasiklerini andıran bir üslupla, okurla konuşurcasına yazmış. Zaman zaman araya girip fikirlerini belirten yazarın varlığını hissediyorsunuz. Kont'un bir otel içinde başından geçenleri anlatıyor kitap. İçinde gözlem, detay ve insan ilişkileri var. Sevdim. 

Sayfa 52'den bir alıntı: "Bir beyefendinin aynaya, ancak güvensizlik duygusuna kapıldığında baktığına inanırdı. Aynalar insanın kendini keşfetmesinden çok, kendini kandırmasına aracılık ederlerdi. Genç ve güzel bir kadının aynada kendisini, en iyi şekilde göründüğüne inandığı otuz derecelik bir açıyla izlemesine kaç kez şahitlik etmişti? Sanki tüm dünya onu yalnızca bu açıyla görecekmiş gibi!"

Sayfa 38: "- Konstantin, üzgünüm ama şiir günlerim artık geçmişte kaldı.
Kont Rostov, şiir günleriniz geçmişte kaldıysa, üzülmesi gerekenler biziz, demektir."


Sayfa 163: "Ama yatakta bir o yana bir bu yana dönüp duran Anna, sabahın ikisinde kalktı, merdivenlerden sessizce inerek sokağa çıktı ve elbiselerini teker teker topladı." 

Biraz pahalı bir kitap. Sanırım sinema filmi de çekiliyormuş. 

Hep Kitap. 550 sayfa. 38 TL. Puanım: 4/5

Maxi Dylan Dog Albüm 12 


Dylan Dog. Çizimler de, senaryo da yine muhteşem. Ben Dylan Dog’un fantastik değil de gerçek hayat temelli dram hikayelerini daha çok seviyorum nedense. Bu Maxi Dylan Dog albümünde de Şeytanın Gezintisi, En İyi Niyetlerle ve Kötü Bir Fön adlı üç ayrı macera var. Ben en çok En İyi Niyetlerle'yi sevdim. Dylan Dog’un "Anlaşılan artık hayaletler ve benzerleri eski İngiliz malikaneleri için taştan şömine ya da doldurulmuş geyik başı gibi vazgeçilmez özelliklerden oldular… Ona şatosundaki heyecan verici derecede tehlikeli tek şeyin normalin üstündeki nem olduğunu söylediğimde mülk sahibinin canı çok sıkıldı!" sözleriyle açılan macerada, Dog bir trafik kazası yapıp bir kadının ölümüne sebep oluyor. Biz de onun vicdanı ve bu olayı haber yapan basınla yüzleşmesini/hesaplaşmasını okuyoruz. Tabii sonradan öğreneceğimiz bazı şeyler gösterecek ki, işin içinde başka işler de var. 
Şeytanın Gezisi macerasında da Dog’un kahvaltı masasında çay içip "special tea biscuit" yediği sahneleri özellikle sevdim. Eğer iyi bir kitap kurduysanız, mutlaka çizgi romanlara da şans vermelisiniz! 

Lal Kitap. 290 sayfa. 32 TL. Puanım: 3.5/5


Kazuo Ishiguro, bu kitabıyla 2017'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. İngiltere'nin son dönemlerinde bir malikanede çalışan bir baş uşağın hikayesini anlatıyor. Çay saatleri, şömine başı sohbetleri ve İngiltere taşrası kitabın arka fonunu oluşturuyor. Türkçe çevirisi de son derece başarılı. 

Yapı Kredi Yayınları. 208 sayfa. 25 TL (özel baskı). Puanım: 4.5/5 


Tuhaf Dergi'nin Mayıs sayısında benim de bir hikayem var! Ay bitmeden almayı unutmayın.

Sosyal medya adreslerim:




18 Mayıs 2018 Cuma

UFAK TEFEK CİNAYETLER: KİM ÖLECEK?


Ufak Tefek Cinayetler sezon finali mi yapacak yoksa final mi olacak derken, dizi sezon finali kararı aldı. Bence ikinci sezonda reyting listesinde gittikçe diplere düşüp yayından kaldırılma riskine girmektense, bu sezon tadında (tadı kaldıysa tabii) bitmesi daha iyi olabilirdi ama yapacak bir şey yok. Dizi her bölüm daha, daha ve daha fazla saçmalamaya, mantık hataları yapıp inandırıcılığını zorlamaya devam ediyor. Mesela 29. bölümde Oya ve Merve’nin yaptığı araba kazasının saçmalığı neydi öyle? İkisi de defalarca takla atıp perte dönen arabadan saçlarının fönü bile bozulmadan kurtuldu ve yanan arabanın içinden davetten çıkar gibi çıkıp entrika peşinde koşmaya devam ettiler (yok kızım yok, siz akıllanmazsınız). Oya Merve’yi tehdit edip ondan evini aldı! Merve’nin evinin anahtarı elden ele misali önce Pelin’e, sonra tekrar kendisine ve şimdi de Oya’ya geçti. Cinayet işlendiğinde evin sahibinin Oya olacağı bilgisi verildiğine ve sezon finali tarihi de yaklaştığına göre, cinayet gününe çok yaklaştığımızdan artık emin olabiliriz.


Şimdi en önemli soru, sezon başından beri izleyiciyi oyalayan ve artık sakız gibi uzayan dizinin sezon finalinde kimin öleceği… Ufak Tefek Cinayetler'in kendini başından beri bu sorunun cevabı için izlettiği bir gerçek ama Desperate Housewives ve Big Little Lies gibi matematiği zekice oluşturulup ilmek ilmek örülmediği için artık seyirci sabırsız. Dahası, beklentisinin karşılanmayacağını düşünen çok büyük bir kitle de var. Dizi boyunca herkes yarı yolda sıkılıp diziyi bıraktı ve bu reyting listesinde diziyi 6. sıralara kadar geriletti ama yine de dizinin AB'de 2. ve 3.'lüğü elden bırakmadığı bir gerçek. Sezon finali günü listeden 1. olarak bile çıkabilir çünkü herkes kimin öldüğünü öğrenmek için izleyecektir. İçten içe şunu düşünmüyor değilim: Bu kadınlar bunca bölüm boyunca zehirli yiyecekler, şırıngalar, buzdolabı kilitleri yaptılar da, bizim bunca bölümdür beklediğimiz "büyük cinayet"i herkesin gözü önünde ve pencereden aşağı iterek yapacak kadar "aptal"/"talihsiz" olan hangisi acaba? Yani bu cinayet çok heyecanlı olmayacak, çünkü daha heyecanlılarını da gördük. Hayır yani sadece hatırlatmak istedim. İnanabiliyor musunuz? Tam otuz küsur bölüm boyunca şu uçuşan perdeyi gözümüze gözümüze soktular. Öncelikle şundan korkuyorum: Bu senarist bu kafayla Elif, okuldaki hademe, sitenin bekçisi gibi geri plandaki isimleri bile öldürebilir! Birkaç bölüm önce diziye dahil olan Elif’in (muhteşem Sezin Akbaşoğulları) geliş sebebi tam da bu olabilir: sezon finalinde ölen isim olmak. Ama aylar önce şu yazımda da yazdığım gibi, "Sezon sonunda ölecek olan kişinin, şimdiye kadar görüp tanıdığımız karakterlerden biri olması gerekir. Gerçek polisiye böyle yazılır. Yoksa son bölüm araya sıkıştırıverilmiş bir figüranın camdan düşmesi, hiçbir anlam ifade etmez." Aynen öyle, ne güzel söylemişim! Dolayısıyla ana karakterlerden birinin ölmesini bekliyor/istiyor seyirci. 

Bakalım bu sefer de "o iş sende" mi Merve'cim? 

Eğer ikinci sezon kararı alınmasaydı, bence ölen isim pekala Oya ya da Merve olabilirdi... Zira aralarında neredeyse bir Güllerin Savaşı krizi yaşanıyor (Gülru-Gülfem: masum Gülru sonunda nefret ettiği Gülfem’e dönüşmüştü). Ama dizinin ikinci sezonu olacağına göre, Oya da Merve de, tabii yaz tatilinde dizi yapımcılarıyla aralarında fiyatta bir anlaşmazlık çıkmadığı sürece, kadroda kalmaya devam edecektir (ha ama büyük finalde ikisinden birine bir şey olacağına neredeyse eminim).

"Nasıl olsa ben ölmicem, ben dokuz canlıyım." bakışı. 

Peki ya Pelin? Arzu? Onlar da eğer diziden çıkmak istiyorlarsa ölebilirler. Yoksa normalde Pelin’in de Arzu’nun da ölmesi beklenmiyor. Aslında Taylan’ın son hallerine bakılırsa Pelin ve Burcu’nun Arzu’ya bilenmesine bakılırsa Arzu da ölen isimler olabilir, ama bu iki ismin ölmesi Merve’yle Oya’yı o kadar da etkilemeyeceği için yeterince şok edici bir sezon finali olmaz. Ölen isimler Burcu ya da Mehmet de olabilir, ama dizi bu konuları çoktan geçti gibi sanki. 

O şimdi Sindirella. Özünde Sinsirella. 

Ya 
Serhan? Akıllardaki en büyük isim ve gerçeğe en yakın ihtimal şimdilik Serhan gibi duruyor… Çünkü ancak Serhan ölürse heyecanlı bir sezon finali olur ve Oya’yla Merve arasındaki çekişme şiddetini artırır. Ama Serhan’sız bir ikinci sezonu yapımcılar tercih eder mi, bilmiyorum. Bana soracak olursanız, şu aşamada en mantıklısı Serhan’ın ölmesi. Karakterin dizide o kadar aktif bir yeri de yok: Amacı, Oya’yla Merve arasında bir çatışma yaratmaktı ve yarattı. Misyonunu tamamladığına göre, artık gidebilir…

"Başrol demişlerdi. Şimdi ben mi ölcem lan?" bakışı. 

Öte yandan Edip de dizide pasifleşen karakterlerden. Oya’yla Merve birini mi öldürecek derken, şok bir gelişmeyle Serhan da katil olup Edip’i öldürebilir. Ama bu da yine o kadar beklediğimize değen bir sezon finali olmayacaktır. Dediğim gibi, en iyisi Serhan'ın ölmesi gibi görünüyor. Son dakika notu: Dizinin sezon finaliyle ilgili set ekibinin dışarıya hiçbir bilgi sızdırmaması için tüm karakterlerin ölüm sahnesi çekilmiş. Yani dizinin setinde de dizidekini aratmayan bir entrika rüzgarı var!

Ufak Tefek Cinayetler’in sezon finalinde ölebilecek bir isim daha var…

Hiç kimse!

Evet, belki de sezon finalinde hiç kimse ölmez!

Camdan birinin düştüğünü gösterirler, ama kim olduğunu göstermezler ve bunun cevabını ikinci sezona saklayarak seyirciyi bir güzel kıvrandırırlar, iyi mi?

Neden olmasın?

İlk bölümlerindeki heyecanından eser kalmayan ve fazlasıyla teatral bir tiyatro oyunu halini almış olan Ufak Tefek Cinayetler’den artık her şey beklenir…

Yemin ediyorum yıldım sizden. 

Kısacası, ben kendi tahmin listemi işte paylaşıyorum:

Kim ölür (senarist sezon finalinde kimi öldürmeyi planlıyordur): 

Elif, Burcu, Serhan, Edip, Mehmet, Tunç Hoca, arka plandaki herhangi bir karakter, hiç kimse.

Kim ölmeli (hikayenin seyri için kim ölmeli): 

Serhan (çünkü en çok onun ölümü hikayeyi ikinci sezona taşıyacaktır).

Peki siz dizinin sezon finalinde senaristin kimin öldüreceğini düşünüyorsunuz? Ve size göre sezon finalinde kim ölmeli? Yazın, konuşalım! 

"Kim ölcek ya? Acaba ben mi? Çok tırsıyorum."

Sosyal medya adreslerim:




Bu arada: Tuhaf Dergi'nin Mayıs sayısında benim de bir hikayem var! Ay bitmeden almayı unutmayın.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 2: NEREDE NE YEMELİ?

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin ikinci yazısı karşınızda! Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az bulunca ne yaptı? Maruz kaldığım sokak yiyeceği "trdelnik"le ilgili neden söylendim? Prag'da hangi kafe hayal kırıklığı yarattı, hangi kafe benden on üstünden yirmi aldı? Prag'da en çok sevdiğim restoran hangisiydi? Peki nerenin tuvaletinde dahiyane bir fikirle karşılaştım? Karlovy Vary'de sokakta kimlerle karşılaştım? Hepsi ve daha fazlası için keyifli okumalar!

Herkese merhaba! Bir önceki yazımda sizlere Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmıştım. Bu yazımdaysa Prag'da nerede ne yemeli konusunda tavsiye ve deneyimlerimi paylaşacağım. Sanırım öncelikle en sevdiğim yerden başlamam gerek.

BİSTRO KAPROVA 9.5/10 



Prag'ın gizli hit'i neresi diye soracak olursanız, hiç düşünmeden Bistro Kaprova derim! Listemde yoktu, sokakta yürüyorken önünden geçerken ışıltısına kapılıp içeri girdik. 


Son derece şık bir yer burası... Prag'da Prag'a özgü yöresel yemek yapan bir yer pek yok, zaten Prag'ın öyle zengin bir mutfağı da yok. Bistro Kaprova da dünya mutfağı yapan bir yer. Çorbaları ve balıkları nefis. Yemekten önce getirdikleri ekmekler de öyle. Biraz pahalı bir yer, ama buna değer.


Ekmek ve zeytinyağı tam bir İtalya esintisi taşıyordu ve çok hoşuma gitti. Üstünde iri tuz taneleri olan bu yağlı ekmeğinin tadı hala damağımda. (Gerçi hesap gelince, bu ekmek sepetinden de para almış olduklarını gördüm.)


Adeta bir yosun görünümünde olan, erimiş peynirli bezelye çorbası nefisti. Aslında ilk başta sadece peynir geldi, ben bir an için “çorba buysa aç kaldık” diye kalakalmışken, şef garson şov yaparak gelip katımsı, yeşil bir sıvıyı tencereden peynirin üstüne dökerek çorbayı tamamladı. Kaprova’nın geometrik şekilli yamuk tabaklarına bayıldım. Bu çorba 22-23 lira civarında olmalı. 


Somon balığı... Şu sunumun şıklığına bakar mısınız? Yemeklerinin sunumuyla ve lezzetiyle, mekanın atmosferi ve dekorasyonuyla Prag’a gelince kesinlikle uğranması gereken bir restoran burası. Az önce içtiğim çorbaya benzer yeşil sıvı, somon balığının zemininde de vardı ama tatları birebir aynı değildi. Bu tabakta gelen somon balığı 80 lira. 

Size Kaprova biraz pahalı demiştim. Ama gerçekten buna değen bir yer. Üstelik üst katında güzel bir kitap bölümü de var. Yani eğer yolunuz Prag'a düşerse, Kaprova'ya mutlaka gidin. Tuvaletlerinde elinizi yıkadıktan sonra kutulamak yerine baya evdeki havlular gibi olan havlulara silip sonra da havluyu çöpe atıyorsunuz. Ben böyle bir konsepte Türkiye'de rastlamadım. Bence dahiyane bir fikir. 

Prag'da bahşiş olayı 

Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az buldu! Prag'da gittiğiniz bir restoranda, hatta sadece kahve içtiğiniz bir kafede bile, bahşiş bırakmanız bekleniyor. Garsonlar hesabı getirdiklerinde “Bahşiş dahil değildir, bahşiş bırakmak ister misiniz?” diye soruyor. Böyle diyen bir yerde yaklaşık 10 lira bahşiş bıraktığımızda garson kız burun kıvırdı, “This is nothing” dedi (yorumu size bırakıyorum)… Bazı yerlerde de hesap istediğinizde fişin üstünde iki fiyat geliyor. Biri bahşişsiz, diğeri kendi kattıkları bahşişli fiyat. Tabii ki bahşişliyi ödemenizi bekliyorlar. Eğer vermezseniz soruyorlar. Yani “gönlünden ne koparsa ver abi” olayı Prag’da pek hoş karşılanmıyor ve yapılmıyor. Prag’daki garsonlar size vereceğiniz bahşişin miktarına kadar ayar çekmeyi seviyorlar. 

Trdelnik sorunsalı 


Trdelnik nedir? Bir çeşit tatlı. Çeklerin kalın şişlerde döndüre döndüre pişirdiği şekerli bir şey. Ama açıklıyorum: Bu trdelnik denen şey kesinlikle zorlama, kesinlikle uydurmasyon. Üstelik bunu ben değil, konuştuğum Çekler söylüyor! Onların böyle bir tatlıları yokmuş, meğerse bu trdelnik son birkaç yılda çıkmış! Ama Old Town bölgesinde her adım başı bir trdelnikçi olduğu için ben de maruz kaldım ve mecburen yedim. Sonuç: meh, yani burun kıvıran emoji. 


Bildiğin Nutellalı ekmek ya da waffle falan yani bu. Ortalama sade bir trdelnik 70 krona, içine eklemeler yaptıkça 150-160 krona kadar yolu var/çıkıyor. Yani ortalama bir trdelnik 14-15 lira. Waffle gibi işte. 

CAFE SLAVİA 2/10


Nazım Hikmet’in gittiği Cafe Slavia hayal kırıklığı oldu… Ortam da, çalışanlar da beklediğimiz gibi değildi… İlgisiz ve soğuklardı... Kahvesi de kötü… Dondurması fena değildi… Zaten Slavia'yla ilgili beğendiğim tek şey dondurması oldu ama o da zaten Prag'da her yerde dondurma böyle güzel, çünkü hazır. Duvarda Hikmet’in fotoğrafını ara ara bulamadık! Garsonlar da bilmiyor. En sonunda bir köşede bulduk, küçücük bir Google resmi…Yani Google'da Nazım Hikmet yazınca çıkan resimlerden birini basıp duvara asmışlar. Onu da zorla bulduk. Cafe Slavia tam bir hayal kırıklığıydı. Eğer ille de gitmek istemiyorsanız, Prag gezinizde burayı kesinlikle es geçebilirsiniz. Zira bir aşağıda tanıttığım Cafe Cafe'ye övgüler geliyor birazdan.

CAFE CAFE 10/10 


Cafe Cafe'ye aşık oldum... Muhteşemdi! 


Buraya on üstünden yirmi veriyorum! Hangi kekini yediysek çok iyiydi, tadı damakta kaldı yani! Son derece şık ve nezih bir yer. Prag’ın en iddialı yeri. Rezervasyonsuz gitmeyin. Bistro Kaprova'yı öğle ve akşam yemekleri için, Cafe Cafe'yiyse sabah kahvaltıdan sonra veya kuşluk vaktinde çay içmek için gönül rahatlığıyla tercih edebilirsiniz. Ben beyaz çay içtim. Prag'da siyah çay bulmak gerçekten sorun çünkü.

Çaysız kaldım!

Otelin kahvaltısı çok güzel ama şöyle bir sorun var ki normal siyah çay bulunmuyor. Yok, demleme çay aradığımı sanmayın sakın, poşeti bile yok. Bergamotlu earl grey koymuşlar ve bu benim için büyük bir sorun çünkü asla sevmediğim bir kokusu ve tadı var ve kahvaltıda siyah çay yerine bergamotlu earl grey içmemi benden kimse beklemesin. 🙃 Kısacası kekler, reçeller, ekmekler, peynirler kuru kuruya iniyor boğazımdan aşağı. Tamam çok acıtasyon yaptım ama öyle yani. Peki benim gibi güne çaysız başlayamayanlar burada mı? Elbette normal siyah çaydan bahsediyorum. 

Ristorante Pizzeria Giovanni 4/10

Old Town'daki Ristorante Pizzeria Giovanni'yi de pek beğenmedim. Zaten Old Town'daki restoranlar genelde hep turist tuzağı ve özensiz yerler oluyor, bu hangi şehrin Old Town'ına giderseniz gidin genelde böyledir. Yemekleri de çok kötüydü. Ama haksız mıyım? Şu pizzaya bakın... Domates çorbası gibiydi içi! Üstelik hamuru da hiç ince değildi, tabak gibi kalındı. 



Hotel U Zlateho Stromu Restaurant 0/10

Burası da Old Town'daki turist tuzağı yerlerden biri... Sakın ha gitmeyin. Üstelik o kadar çok şey yiyip içtikten sonra, sokağın karşı tarafındaki trdelnik'çiden alıp geldiğim trdelnik'imi burada yememi çok gördüler. Garson kız yanımıza gelip "Bu bizim yiyeceğimiz değil, burada yiyemezsiniz!" dedi. Üstelik masada sadece ben yiyordum. Ve orada zaten yiyeceğimizi yemiştik. Ben de, "Sizde trdelnik var mıydı?" dedim. Cevabı biliyordum, tabii ki yoktu. Öyle olsa onlardan alırdım zaten, değil mi? Ama kız yine de onu orada yememe izin vermedi, trdelnik keyfimi bana zehir etti. O nedenle Hotel U Zlateho Stromo'nun restoranına 0 puan veriyorum...

Prag'da hemen her köşe başında rastlayabileceğiniz kurabiye dükkanları var. Zencefilli kurabiye adam, 5 lira. Apfelstrudel'leri de saymıyorum artık, onlardan da bol bol yedik çünkü burada hemen her kafede var bu kek. Uzun lafın kısası, özellikle Cafe Cafe ve Bistro Kaprova'ya gitmenizi şiddetle öneririm... 


Prag'da ne yemeli ne içmeli yazımın sonuna geldik... Bir sonraki yazıda size Karlovy Vary'i anlatacağım! 

Sosyal medyadan takipte kalın: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 



6 Mayıs 2018 Pazar

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 1: NE YAPMALI, NERELERE GİTMELİ?

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberi yazı dizisinin ilki karşınızda!


Beni Instagram'dan takip edenleriniz görmüştür (yani birçoğunuz), Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'daydım ve daha yeni döndüm. Harika bir Prag seyahatini geride bıraktım ve başımdan geçenleri sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum! Biliyorsunuz ki blog'da şöyle uzun uzadıya yazmanın keyfi bir başka oluyor. 

Euro 5 lirayı geçti... 


Sizler için Prag gezi rehberi hazırladım. Üç ayrı yazı halinde paylaşacağım bir yazı dizisi bu. Bu ilk yazıda, genel Prag notları ve Prag'ın merkezinde görülecek/yapılacak şeylerle başlıyorum. Sadece yeme-içme üzerine ve Karlovy Vary'e dair iki farklı yazı daha gelecek. Prag'da ne yapmalı, Prag'da nerelere gitmeli, Prag'da ne yemeli, Prag'da gezilecek yerler gibi pek çok soruyu yanıtlamaya çalışacağım. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, Çek Cumhuriyeti'nin para birimi Çek korunası. Yani Euro değil. Ama biz turla gittiğimiz için tur içindeki çoğu şeyi Euro ile ödedik ve 1 Euro 5 lirayı geçti... Örneğin günübirlik Karlovy Vary gezisi için tura 60 Euro ödedik... O geziyi sonra anlatacağım... 

Prag'a kalın hırkalarla gittik, 30 dereceyi gördük!


İstanbul’dan 2,5 saat süren bir uçuşun ardından Prag’a vardığımızda, hava bulutlu ama ılık... Nisan ayının son haftası gittiğimiz için hava durumunun nasıl olacağını kestiremediğimizden her ihtimale karşı birkaç kalın hırka da, ince gömlek de almıştık yanımıza. Hava durumunun Türkiye’dekinden daha iyi olacağını, hatta gezimizin son günlerinde termometrelerin 28-30 dereceyi bile göstereceğini nereden bilebilirdik ki! Öyle ki benim şu anda bu yazıyı yazdığım İstanbul'da hava kapalı ve serin. Normalde bulutlu, yağmurlu olduğunu öğrendiğimiz Prag’a bizim gidişimizde hiç yağmur yağmadı. İnternette de hep gökyüzünün kapalı bir şehir olduğu yazıyordu ama hep güneş gördük biz. Oldukça şanslıydık! Ama gece gündüz arasındaki sıcaklık farkı çok Prag’da. Mesela sabahları otelimizden 8’de çıkarken hava 3-5 dereceydi ve donduk, ama aynı günün öğlen saatlerinde sıcaklık hızla 25-26’ya yükseldi ve akşam da bu ılıklık devam etti.


Prag beklediğimden çok daha kalabalık ve sıcaktı. Çok fazla turist vardı, öyle böyle değil. Charles Köprüsü’nde yürüyorken kendimi zaman zaman İstiklal Caddesi’nde yürüyor gibi hissetmedim desem yalan olur. Şehirse zaten muhteşem. Ben sevdim… Özellikle Vltava Nehri kıyılarında akşamüstü muhteşem bir günbatımı manzarası var



Prag güzel, görülmesi gereken bir şehir. Vltava Nehri kenarında yürümeli, köprülerden geçmeli, ara sokakları keşfetmeli. Daha fazla yapacağınız bir şey yok. Bir kafeye oturup kahvenizi yudumlayın. Kafelerde siyah çayın poşeti bile pek bulunmuyor, genelde earl grey ve beyaz çay var. Kekler, pastalar en-fes! Tabii her yerde değil. Bazı yerler çok pahalı, bazı yerler ucuz. Çok yeri denedim, dediğim gibi Prag’da ne yenir/ne yedim diye başlı başına ayrı bir yazı yazacağım, onu bekleyin.


Beklediğim kadar bisikletli görememekse beni üzdü... Gördüklerimin çoğu da kaldırımdan sürüyordu! Prag’ın daha bisiklet dostu bir şehir olmasını beklerken, aslında bu anlamda bizim İstanbul’dan çok da farklı olmadığını gördüm. Prag’da ulaşım hemen her yere giden kırmızı tramvaylarla ve yayan sağlanıyor. Biz de Prag seyahatimiz boyunca hiçbir toplu taşıma kullanmadık, her yere yürüdük. Tabii ki yoruluyorsunuz ama yürünmeyecek gibi de değil, haritanız elinizde olduktan sonra, zaten şehir de küçük, her yer birbirine yakın sonuçta. Ben ilk kez gittiğin bir şehrin yürüyerek daha iyi gezilebileceğinden yanayım.


Prag’da güneş batınca gün bitmiyor



Avrupa şehirlerinde, özellikle de düşük nüfuslu yerlerde gece hayatı pek olmaz. Dükkanlar, mağazalar, kafeler akşam 17-18’den sonra kepenklerini indirir. Ama Prag sanırım bir istisna olmalı. Tamam Çek Cumhuriyeti'nin başkenti, ama yine de nüfusu sadece 1.2 milyon, yani öyle çok kalabalık bir şehir değil aslında. Orada da akşam oturacak kafe bulamayacağımızı düşünüyordum. Dans eden şehir Prag beni yanılttı: Cuma ve cumartesi günleri, özellikle restoranlar ve caz kulüpleri, tıklım tıklım doluydu. Akşamları adeta yaz akşamları yaşadık, Vltava Nehri’nden tatlı bir rüzgar esiyordu. Zaten Çekler havada biraz güneş görünce hemen parmak arası terliklerini, kısa kollu tişörtlerini çıkarıyorlar. 


Gündüz nehir kıyısında üstü çıplak dolaşanları bile gördüm. Nehirde kano sürenler, deniz bisikleti çevirenler, dev su toplarının içinde debelenenler, seyahat tekneleri… neler yoktu ki! Parklarda çimlerin üstü dopdoluydu, herkes yatıyordu. Kendimi resmen yazın çoktan geldiği bir yerde hissettim. Biz havanın böyle olacağını bilmediğimizden, yanımızda hiç böyle ince bir şeyler getirmemiştik! Neyse ki mont giymeyip sadece gömlekle dolaşmak, günü kurtarmaya yetti.

Kalbimi Reduta Caz Kulübü’nde bıraktım!



Turla gittiğimiz için, turun ekstralarına katılmakla kendi istediğimiz şeyleri yapıp kendimize zaman ayırmak derken bir an bile boş geçmeyen bir Prag seyahatini güzel anılarla geride bıraktık... Sabahları 05.30’da havanın aydınlanmasıyla kalktık (tamam bu kadar erken uyanmak çok da istediğimiz bir şey değildi ama ne yaparsın işte; şu İsveç yazımda da yazdığım gibi, yeryüzündeki her noktada her türlü erkenciyim, huyum kurusun!), 7’de otelin kahvaltı salonundaydık ve her gün en geç 8 gibi Prag sokaklarına karışmıştık. Zaten Prag da bizim gibi erkenci, gün erken başlıyor. Prag’ın en eski, Avrupa’nın en eski caz kulüplerinden biri olan ve listelerde Avrupa’nın en iyi 10 caz kulübünden biri olarak gösterilen Reduta Caz Kulübü’ne gidin derim.


Zaten Prag’a gelmişken cazsız olur mu? Tabii ki olmaz! Kıpkırmızı koltukları ve bir evin büyükçe bir odasını andıran samimi atmosferiyle Reduta Caz Kulübü mekan olarak da sizi hemen kendine çekiyor. Orada esas istediğimiz türde müzik cumartesi günü çıkacaktı ama dediğim gibi, o akşam katılmak istediğimiz bir tur ekstrası vardı diye cuma günküne gittik. O da son derece güzeldi, dinlediğim müzikten çok keyif aldım. 



Farklı yerlere yerleştirilmiş kıpkırmızı koltuklar, duvarlarda Ella Fitzgerald ve Louis Armstrong gibi cazcıların siyah beyaz fotoğrafları ile nostaljik filmlerdeki gibi bir atmosfer vardı. Bill ClintonLouis ArmstrongB. B. King… Reduta kimleri ağırlamamış ki! Bu kadar önemli pek çok ismi ağırlamış bir yer olduğuna inanamıyorsunuz. Çünkü cidden çok küçük ve gündüz bilet almaya gittiğimizde kapıyı onu sanki gündüz uykusundan uyandırmışız gibi çoraplı bir genç açtı! Öyle de cool bir yer bu Reduta. Ama koskoca Reduta'yı çoluk çocuk da işletmiyordur herhalde... 


Çok önemli ve aynı zamanda tarihi bir yer olduğundan, bilet fiyatları belki pahalı gelebilir ama hem öyle çok abartılı değil, hem de her bütçeye uygun bir grup bulunabilir. Ve buna kesinlikle değer. Prag’a gelmişken caz dinlemeden dönülmez ki!

Prag'da başka ne yapmalı?

- Old Town'daki kalabalığa karışın, tabii çantalarınızı kollayın... Heykel gibi duran adamların fotoğrafını çekin... Baksanıza, hayat onlar için de zor belli ki... 



- Old Town'daki Astronomik Saat Kulesi tadilattaydı, üzdü... 


- Havelska pazarına MUTLAKA gidin… Bizdeki gibi tam anlamıyla bir sebze meyve pazarı beklemeden giderseniz, mutlu olursunuz. Daha çok ahşap oyuncaklar, kuklalar, hediyelik eşyalar, magnetlerin satıldığı bir pazar burası ama güzel tarafı her gün açık olması. Biz gittiğimizde kıpkırmızı çilekler, böğürtlenler gibi yaz meyveleri de vardı tezgahlarda. Gerçekten güzel bir yer. 




Vaclavske Namesti yani Vaclav Meydanı’ndan mutlaka bir şeyler alın…


Franz Kafka Müzesi’nin girişindeki heykelleri mutlaka görün… İki tane adam heykeli, Çek haritası şeklindeki havuza işiyor! Üstelik heykellerin her yeri hareket ediyor. Evet, her yeri... 


- Dans Eden Ev'le selfie çekin... Ama hangi dans, onu çözemedim...

- Cafe Slavia'nın çaprazındaki dev Marilyn Monroe heykelini, isterseniz görün... İsterseniz diyorum; çünkü heykel Monroe'dan başka herkese benzemiş...



- Şehri benim gibi Stockholm'e benzetin... Ben Prag'ı köprüleri, nehirler ve Arnavut kaldırımları nedeniyle Stockholm'e aşırı derecede benzettim! Hele şu fotoğrafta burası bana cidden Stockholm'ü hatırlatıyor... 


- Ben Prag seyahatim inanılmaz yoğun ve bir dakika bile boş geçmediği için listemdeki Clementinum ve Strahov Kütüphanelerine gidemedim, siz gidin... Clementinum kapalıymış da Strahov'da biraz aklım kaldı... Petrin Tepesi'ne de çıkamadım çünkü fünikilerde çok sıra vardı... Biraz yürüdük ama yapacak başka şeyler vardı... Çok dolu geçti Prag anlayacağınız...


Diğer notlar...

Bu tarihi Bohemya şehrinin en güzel yanlarından biri de çeşme suyunun içilebilmesiydi. Avrupa şehirlerini en çok da bu yüzden seviyorum! 

- Enteresan yanıysa, yaya yeşil ışığı maksimum 12 saniye sürmesi… 3 saniye sürenini bile gördüm! Yani karşıya geçtin geçtin…


- Charles Köprüsü böyle aletler çalıp ilgi çekmeye çalışanlarla dolu... Ama şu koskoca şeyden hiç ses çıkmadı, inanır mısınız!


Prag’da dilencilerin yere tamamen kapanarak dilenmesi de ilginç ve acı bir görüntü oluşturuyor...

- Prag'da sıradan bir gündü... 


- Prag bir İsveç gibi öyle yemmmmyeşil değil, o kadar çok parkı da yok.


Geçen hafta bugün Prag'da, Old Town'ın kalabalığına karışmış "trdelnik" yiyor, hatıra alışverişleri yapıyordum... Bu hafta da size işte Prag yazımın ilkini yazdım! Umarım beğenmişsinizdir... 

Gelecek yazıda

Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az bulunca ne yaptı? Maruz kaldığım sokak yiyeceği "trdelnik"le ilgili neden söylendim? Prag'da hangi kafe hayal kırıklığı yarattı, hangi kafe benden on üstünden yirmi aldı? Prag'da en çok sevdiğim restoran hangisiydi? Peki nerenin tuvaletinde dahiyane bir fikirle karşılaştım? Karlovy Vary'de sokakta kimlerle karşılaştım? Hepsi ve daha fazlası, Prag gezi rehberi vol. 2'de! 

Sosyal medyadan takipte kalın: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert