25 Eylül 2016 Pazar

HOŞ BİR PAZAR ÖĞLENİ


Un helvası, dondurma, muzlu puding, çaylar ve samimi bir mekan. Yüzümde yediklerimden değil, sohbetin güzelliğinden kaynaklanan bir gülümseme. Tabii lezzetler de yerinde. Avizede sallanan fincanlara dikkat. İşte sonunda, Velvet Kafe Velvet Kafe dedikleri yerdeyim! Detaylar yazıda!

Bu pazar günü ne yapmalı ne yapmalı... Bir şeyler yazmak, roman yazmak, blog yazmak, blog okumak, kitap okumak, dergi okumak, dizi/film izlemek... Hepsi cazip seçeneklerdi, ne de olsa hava bulutlu mu güneşli mi belli değildi. Ama sonra Firdevs Yöreoğlu dile geldi ve dedi ki: 


"Sen Bihter Ziyagil'sin aptallık etme."

Yani tercümesiyle:

"Sen 7/24 tempoda okula (ya da diyelim ki) işe giden şehir insanısın. Aptallık etme. Bi' pazarın var bari tadını çıkar."

Tamam, dedik, en yakın arkadaşlarımdan biri olan Pınar'la kendimizi Galata'da, Velvet Kafe'de bulduk.

Taksim'de Pınar'ı beklerken bu fotoğrafı çektim. 

Bu Velvet Kafe'yi ilk kez Itır Hoca'dan duymuştum (kendisinin de doğum günü bu arada, tekrardan mutlu yıllar!).

Sonra internette de araştırdım epey. 

Herkes un helvasından bahsediyordu internetteki post'larda...

Ben bugün gitmeden incelediğim bir post'ta da pudingini gördüm, dedim olmadı ikisinin de tadına bakarım... 

Sonra her ikisinden de sipariş verdik.

Hem dondurmalı un helvasından hem de muzlu pudingden...


Ama internetteki efsaneye göre, çayı hangi fincanda içmek istersek o fincanda getiriyorlarmış. Oysa bize soran olmadı! Bu nedenle biraz hayal kırıklığına uğradık. Buna ek olarak, internette çalışanların çok misafirperver, güleryüzlü olduklarından bahseden post'lar okumuştum. Ama biz öyle ultra bir güleryüz göremedik. Ve bundan şu dersi çıkardık: İnternette gördüğün her şeye inanma!

Peki Velvet Kafe'de fiyatlar nasıl? 

Şimdi fiyat listesine geçiyorum: 

Un helvası: 10 lira + dondurma: 2.5 lira 

Puding: 10 lira

Çay: 5 lira

Un helvası ve dondurma çok lezzetliydi. Puding üstüne biraz fazla geldi. Çayı da maalesef biraz pahalı ve yetersiz bulduk. Çünkü sadece kuru bir çaydı. Artık en kötü kafelerde bile çay tabağının yanında bir küçük kurabiye, bir dilimcik kek ya da hiç olmadı, küçücük bir çiçek vererek sunumu güzelleştiriyorlar, yapmayın!


Kafenin ambiyansı oldukça hoş... Avizedeki fincanları sevdim ben en çok. Ama yer sıkıntısı var. Biz kasanın en önündeki masaya oturduk. Kafe dört beş masadan ibaret. Yani konuşulacak çok özel şeyleriniz varsa, sizi hop şu yazıma alayım! 

Bu arada, Pınar airbnb'den bularak gittiği Fransa'daki odasını anlattı... Günlük sadece 15 Euro vermiş (ben burada şok oldum tabii ki) ve ev sahibesi çok tatlı bir çiftmiş! Bir ara benim de şu airbnb'yi çözmem gerek! 

Ve... Velvet'e giden ya da airbnb'yle bir yere gidenleriniz varsa, yoruma bekliyorum!

Pazarın geri kalanını herkesin bol kitaplı geçirmesi dileğiyle! 



24 Eylül 2016 Cumartesi

AYNUR HANIM TERS DÜZ'Ü YORUMLUYOR!


Aynur Hanım en iyi kitap bloggerları ve bookstagramerlarına taş çıkarır! 2 dakikada, içinden geldiği gibi Ters Düz'deki karakterleri, ilişki ağlarını, olayları yorumladı ve Bozbalık Serisi'nin ikinci kitabıyla ilgili tahminlerde bulundu. Ama dikkat! Bu video kitap hakkında kısmen spoiler içerebilir! İyi seyirler... 

instagram.com/ofluoglumert 

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

23 Eylül 2016 Cuma

KIYAFETE 3+1 DAİRE PARASI VERİR MİSİNİZ?


Ne güzel yazmış Melis Alphan

O yazı şurada.

Tıklamaya üşenenler için de burada:

"Ancak sahnenin kaldıracağı parlaklıkta bir etekle...

Tenis tişörtü giymeye...

Ancak Demet Akalın heves eder. 

Renk uyumu toptan bir uyum anlamına gelmiyor ne yazık ki...


Hepsi bir yana...


Çocuk yoksulluğundan kırılan bir ülkede televizyonlara çıkıp İtalya'da kıyafete 3+1 daire parası harcadığınızı ilan etmekten imtina etmiyorsunuz madem...

O zaman bir zahmet 3 kuruş daha ayırın, kendinize bir giyim danışmanı tutun...

Size uygun takımlar yapsın da...

O kadar para harcadığınıza değsin.


O video da burada:




22 Eylül 2016 Perşembe

YENİ SEZON DİZİLERİ VE FRAGMANLARI HAKKINDA

İzlemediğim dizilerin sezon tanıtım fragmanlarını gördükçe, "ya keşke bu diziyi izleseydim de şu fragmana kadar nasıl geldi iş bir görseydim" ya da "böyle zeki fragman çekmeyi başardılarsa ben kesin izlemeliyim bu diziyi" diyorum. Ama her diziyi izleyecek zamanım olmuyor elbette. Yine de hepsinin konusuna hakimim, entrikama sağlık. 

Mesela Poyraz Karayel. Bir türlü izleyemedim bu diziyi, oysa çok güzelmiş, belli. Geçen sezonki fragmanları da şahaneydi. Bu sezonkini daha şahane hazırlamışlar. Bu yağmur/kar/fırtına/yaz derken mevsim geçişleri yapma fikri her zaman çok hoştur zaten. Not: Burçin Terzioğlu'yla Özgü Namal Merhamet'te ne güzel bir ikili olmuşlardı. Burçin Terzioğlu'nu yan rollerde daha mı çok seviyorum ne? Ya bir de Özgü Namal'a ne oldu nerelerde?


Mesela Kara Sevda. Yok, hiç izlemedim. Ama bu demek değil ki şu sulu fragman harika olmamış. Not: Niye izlemedim? Bilmem. Çarşamba dizilerini izleyememişim demek ki.


Mesela Hayat Şarkısı. Orada durun. Hayat Şarkısı'nı tabii ki izliyorum! İzlememek ne mümkün? Burcu Biricik, Birkan Sokullu, Ahmet Mümtaz Taylan, Almila Bağrıaçık falan süper oynuyorlar. Dizinin su altı fragmanı tek kelimeyle muazzam olmuş. İşte sezon tanıtımı böyle yapılır! Sadece keşke eski bir müziği, Göksel'in Acıyor'unu kullanmasalardı yeni bir sezon başlangıcı için. Hayat Şarkısı sezona zirvede, 1.likle başladı bu arada. 


İşte bu tip konsept fragmanları seviyorum. Yani sadece "baktı bana, baktım ona, bakıştık" değil bu fragmanlarda. Bir fikir, sezona dair bir ipucu var. Kara Sevda'da karakterlerin üçü de kıyafetleriyle denize girdi diye dizi bundan böyle denizde çekilecek demek değil bu. O tematik fragmandaki fikir önemli.

Ay Yapım'ın yeni gözdesi İçerde'nin fragmanları da güzel, ama şu çizgi roman afişlerine ben bayıldım! Çizgi roman sever biri olarak beğenmezsem olmazdı zaten! İçerde'yi de izlemedim daha, belki internetten bakarım. Başrollerde Çağatay Ulusoy ve Aras Bulut İynemli var. Toygar Işıklı müzikleri Karadayı'nınkilere ve Medcezir'inkilere çok benzer yapmış. 



Babam ve Ailesi O Hayat Benim'in, Paramparça'nın erkek çocuklu versiyonu gibi. Ayça Bingöl ve Ceyda Düvenci her zamanki gibi iyi oyuncular. Ama dizi gerek konusu gerek çekimleri itibariyle çok klişe geldi bana. Zaten o akşam Paramparça ve İçerde daha çok izlendi. Paramparça'yı da inatla uzatıp duruyorlar yahu. O Hayat Benim'i de. 


Jeneriğiyle, şık çekimleri ve kaliteli oyunculuklarıyla ilk sezon reytinglerde istediği yere ulaşamasa da kemik bir izleyiciye hitap eden Kördüğüm yeni sezonu bu akşam açıyor. Ama ondan daha iddialı bir sezon tanıtım fragmanı beklerdim doğrusu. Bakalım Feyza bu sezon mutlu olabilecek mi? Fragmanlara göre, dizi bu sezon da olduğu yerde sayacak, hala Kaan'ın annesinin ölümü ve Ali Nejat'ın (İbrahim Çelikkol) araba kazasından gidecek. Eğer böyle yaparsa kısa sürede biter. Ama ancak yeni bir temel mesele bulursa devam eder. Not: Tülay Günal diziyi tek başına sırtlıyor! Fragmanda da o şarkı söylüyor.


Bennu Yıldırımlar olur da o dizi izlenmez mi! Altınsoylar'ı merak ediyorum. Bu sezon aile dizisi olarak Familya ve bu konuşulacak gibi. Bakalım kazanan hangisi olacak?


Uzun ve detaylı dizi yorumlarım geliyor, takipte kalın!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

21 Eylül 2016 Çarşamba

ECE&BURAK AŞIKLARINI KİM CANLANDIRMALI?


Bozbalık Serisi'nin ikinci kitabının ne zaman çıkacağı belirsizliğini koruyadursun, hani olur da, serinin ilk kitabı Ters Düz bir sinema filmi ya da dizi olursa, işte baş karakterler Ece Duman ve Burak Çevik için oyuncu tahminleri. Ece için liste başını Melis Birkan, Aslı Tandoğan ve Begüm Birgören çekiyor. Şükrü Özyıldız, Seçkin Özdemir ve Ekin Mert Daymaz da Burak için en üst sırada. Şu birkaç yıl içinde, yaşları geçmeden elbette (Ece yirmi sekiz yaşında, Burak ondan birkaç yaş büyük). Hoş geçse de doğal görünüşleri ve sağlam oyunculuklarıyla o açıklarını ustalıkla kapatırlar. Peki sizce kim Ece, kim Burak olmalı? Yorumlara yazın!

ECE DUMAN 


Trabzon'un Bozbalık Köyü'nde doğan Ece'nin çocukluğu, annesi onu doğururken öldüğü ve babası başka bir kadınla evlendiği için çok kötü geçmiştir. On yaşına geldiğinde, üvey annesi Münevver'in hamile olduğunu öğrenir ve İstanbul'daki teyzesinin yanına taşınır. Ece şimdi yirmi sekiz yaşında, yakında yeni kitabını çıkaracak olan tanınmış bir yazardır. Eski hayatını tamamen geride bırakmayı başarmış ve hiçbir şeyin bunu bozmasına izin vermez. Ta ki, yıllardan beri hiç iletişim kurmadığı babasının kaybolduğunu öğrenene dek. Artık herkesten, kendisinden bile sakladığı geçmişiyle yüzleşmek zorundadır. On sekiz yıl sonra döndüğü köyünde üvey kardeşleriyle tanışacak, kendini baş etmesi zor bir aşk ikileminin içinde bulacak ve babasına ne olduğunu bulma yolunda adım adım ilerleyecektir. Bu amaçtan hiç vazgeçmeyecektir, ucunda ölüm bile olsa... 

BURAK ÇEVİK 


 Ece'nin çocukluk arkadaşı. Yerel bir gazetede futbol yazıları yazıyor, her yere küçük motosikletiyle gidiyor. Kendini bildiğinden beri Ece'ye aşık. Yıllar sonra Ece köye dönünce bu aşkı yeniden alevleniyor ve içinde ona karşı bir umut ışığı doğuyor. Ne var ki aralarında bir ilişki yaşanması neredeyse imkansız, çünkü Ece'nin Kerem'le evliliğe giden bir ilişkisi var. Ama tüm bunlar, ikili arasında zamanla karşı konulamaz bir çekim başlaması için engel değil. Bozbalık'taki aşk ilişkilerinin kolay olduğunu kim söyledi ki?

Ters Düz'deki tüm karakterler hakkında detaylı oyuncu yakıştırmaları ise şu yazıdaydı! 

Not: Fotoğrafta eliyle size Ters Düz uzatan bir adet Kıvanç Tatlıtuğ görmektesiniz ama onun şu an konuyla alakası yok. :) 




20 Eylül 2016 Salı

BU YAZIN AÇIK ARA EN İYİ ŞARKISI


Bu yazın şarkısı sizce hangisiydi?

Ece Seçkin'in Adeyyo'su mu, Bengü'nün Sığamıyorum'u mu, Murat Boz'un Adını Bilen Yazsın'ı mı, Betül Demir'in Hacıyatmaz'ı mı, Yalın'ın Tatlıyla Balla'sı mı, Özgün'ün Senden İbaret'i mi, Ayshe'nin Ben Bile Şok'u mu (bu sonuncusu, adından da anlaşıldığı üzere, tam bir felaket -yazın en kötü şarkısı olaraksa Sinan Akçıl'ın arabeskvari Şarttır'ını seçiyorum). 

Bu şarkıların hepsinin ortak bir özelliği var:

Hepsi de klişelerden yürüyor!

Hele klipleri...


Mütemadiyen güneşli bir kumsalda... 

Eğer aranan "beach" bulunamadıysa havuzda...

Yuvarlanan şişme topların, deniz yataklarının arasında... 

Ha bir de güneş gözlükleri...

Ve arka fondaki palmiyeler...


Yalnız klibi bir kenara geçelim, şarkı bu yazın dile dolanan/tartışmasız hit'iydi. Klipteki dans hareketleri de üstünde çalışılmış, belli.

Kısacası hepsi yaz şarkıları...

Hepsi "yaz"ın gerektirdiği, algılardaki "yaz"ın çağrıştırdığı objelerle kliplendirilmişler... 

Basit, sıradan, asla yaratıcı değil...

Ama bir şarkı var ki...

Ve bir klip...

Murat Dalkılıç'ın Ben Bilmem'i...

Yeni çıkan albümü Epik'ten...

Yani, aslında tek başına albümün ismi bile klişeden uzak ve merak uyandırıcı...

"Bak burada keşfedilmeyi bekleyen bir çalışma var" dedirtici...


Albümdeki şarkıların henüz Ben Bilmem hariç hiçbirini dinlemedim, ama bu açığımı en kısa zamanda gidereceğim...

Dalkılıç'ın Ben Bilmem'i yukarıda saydığım diğer kliplerden kolaylıkla sıyrılıyor çünkü farklı.

Çok farklı.

Bir kere sözleri farklı. Şiirsel. 

Ve bir yaz klibi olarak alışılmadık.

Ordu'da, bir ormanda, bir şelalede çekmişler klibi...

Görüntüler inanılmaz, nefes kesiyor...

Şarkının atmosferine de cuk oturmuş.

Hafif kasvetli, çokça gotik ve karanlık...

Şarkılarının sözlerini de kendi yazıp besteliyor Murat Dalkılıç...

Bu nedenle kocaman bir alkışı daha hak ediyor bu yetenek...


Not: Hande Yener'i de her zaman yenilikçi ve yaratıcı bulurum. O da yaz klişelerine kapılmayanlardan. Ama son şarkısı Mor, ah ah, Kırmızı'nın devamı, hatta aynısı gibi. O güzel, duru sesi pop müziği uğruna birbiriyle aynı çizgideki benzer şarkılarla heba oluyor Yener'in. Keşke Apayrı, Hayrola, Hande'ye Neler Oluyor albümlerindeki havasına geri dönse. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

9 Eylül 2016 Cuma

İKİNCİ KİTAPLA İLGİLİ ÖNEMLİ DUYURU


Merhaba.

Yazdığım Bozbalık Serisi'nin (şu anki düşünceme/planıma göre, üçlemesinin) ilk kitabı olan Ters Düz 21 Kasım 2015'te, doğum günümde çıkmıştı.

Kitabın çıkış süreci başlı başına zor bir süreçti (ki siz bunu blog yazılarımdan zaten gayet iyi biliyorsunuz) ve bunu başarabildiğim, nihayet ilk kitabımı ellerimde tutabildiğim için benden mutlusu yoktu. 

Ters Düz tanıdığım tanımadığım birçok insanın evine girdi ve aldığım güzel yorumlarla, desteklerle Bozbalık ailesi büyüdükçe büyüdü.

Bloglarda, internette, sosyal medyada hiç tanımadığım insanların kitap hakkında hala ve hala yazılar yazması inanılmaz sevindirici bir şey.

Ama maalesef, davulun sesi bazen sadece uzaktan hoş geliyor...

Şimdi serinin ikinci kitabını neredeyse tamamladım, ama aynı yayınevinden çıkmayacak kitabım.

Çünkü istemiyorum.

Çünkü ismini bile yazmak istemediğim o yayınevi, yayınevinin en çok satan kitaplarından biri olmasına rağmen Ters Düz'ü sanki kendi kitabı değilmiş gibi önemsizleştirdi, hatta yayınevinde çalışan bir editör, kendi bastığı bu kitap hakkında bir nickname kullanarak internette bile isteye kötü bir yorum yaptı. Öyle düşünmediği halde. Sırf can acıtmak için. Sırf kitabı çok sevdiği için. 20 yaşındaki Mert'in yüzüne gelecek vadeden çok parlak bir yazar olduğunu söylemesine, hem de bunu gerçekten inanarak söylemesine rağmen. 

Aslında bunun sinyallerini başından beri veriyordu bu yayınevi. Sonuçta bir Can Yayınları, bir Doğan Kitap, bir İletişim, bir İthaki değildi. 

Oysa herkes sanıyor ki "Ooo Mert kitabın çok sattı şimdi zengin olmuşsundur!"

Evet, kitap sattı ama...

Ama'sını siz biliyorsunuz. 

Yazarın para kazandığı yok.

Hele de kitap böyle bir yayınevinden çıkmışsa. 

Hani Ters Düz'de Ece'nin de yazar olması sebebiyle şöyle bir cümle yazmıştım ya:

Yayınevleri aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethanelerdi.

diye... 

Aynen öyle işte...

Ben bunu başından beri biliyordum ama...

Durumun bu kadar vahim olabileceğini tahmin edememiştim...

Sonuç olarak...

Serinin ikinci kitabının çıkmasını istiyorum, bunu tutkuyla istiyorum, yazmak benim için bir tutku, bir hobi, bir macera...

Ama yayıncılık sektörünün böyle olduğu bir dönemde, hangi yayınevine nasıl güvenebilir bir yazar? 

Tabii eğer kitabınızın adı Aşk Adası, Aşk Vadisi, Papatya Falı, Aşkım Canikom, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk gibi bir şeyler değilse.

***

Bazen diyorum ki, bir matbaaya gidip kitabımı kendim basayım ve dağıtımına da yine kargoyla falan kendim yapayım!

Harika olmaz mıydı?

Zaten para derdinde değiliz ki, bunu tutkuyla yapıyoruz. (Para derdinde olanlar kitap yazmasın zaten. Bu sektörde para kazanılmaz kitaptan.)

E o zaman ne engelliyor bizi bunu yapmaktan?

Bunu gerçekten soruyorum size...

Böyle bir şey mi yapsam?

Kitabın her şeyiyle kendim uğraşıp serinin ikinci kitabını kendim mi çıkarsam?

Ve Ece Duman'ın Bozbalık maceraları böyle devam etse...




5 Eylül 2016 Pazartesi

AH BU GÖZLER NELER GÖRDÜ...


Hani Candan Erçetin'in bir şarkısı var ya, "Ah bu gözler neler gördü" diye... İşte ben de o şarkıdan hareketle, gördüğüm birkaç ilginç şeyi sıralamaya karar verdim... Hayır, şaka değil, hayal gücü değil, hepsi tamamen gerçek...

Bakınız bu gözler neler gördü:

- Bebek arabasında giderken kucağındaki laptop'la oynayan bebeği... (tabletle bile değil, tıpkı bir iş adamı gibi laptop'la!) 

- Uçak türbülansa girince kemerleri çözerek ayağa kalkıp göbek atmaya başlayanı...

- Sinemada bezelye ayıklayanı...

- Bindiği bisikletin iki yanında eliyle iki farklı bisiklet daha süreni... 

- Otobüste altın günü yapanı... (N'apsın teyzeler, git git bitmiyor duraklar!)

Daha çok vardı da...

Aklıma gelenler bunlar oldu şimdilik...

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

1 Eylül 2016 Perşembe

EYLÜL GELMİŞ DE NASIL GELMİŞ?


(Son birkaç yıldır her Eylül ayının ilk günü hep aynı yazıyı yayımlıyorum. Geleneği bozmayayım...)

Ne? Eylül mü gelmiş? Dur Eylül yahu mayom daha ıslak benim...

Yani illa şehir hayatına dönmeye zorlayacaksın adamı. Egzoz dumanına boğacaksın içimizi. Trafiğe kilitleyeceksin kalbimizi. Nereye başımızı çevirsek apartman selfie'sine mecbur kılacaksın bizi.

Aman Eylül... Tamam seni seviyoruz dedik ama sen de şımarıp tepemize çıktın. Daha dün Haziran'dı, ne zaman geldi senin sıran!

Bu sıcak coğrafyayı bırakıp üst katlara çıkasım hiç yok benim. Yok cidden. Ayağımı sudan kumdan çekesim de yok, bisikletimi bırakasım da. Asansörlü hayata geçmek istemiyorum!

Her şeyin "şube"sini açıyorlar da, şehir hayatının niye şubesi olmasın? Kafelerin, restoranların, mağazaların her yerde şubesi var! Hatta bazı popüler kafeler yazlık yerlerde yeni konseptlere bürünüp şube açıyorlar. Keşke okullarımızın, evlerimizin, iş yerlerimizin de şubeleri olsa yazlık yerlerde. Çok ciddiyim. Şöyle küçük birer kopyaları olsa, hem orada hem burada olsak fena mı olurdu sanki? Olmazdı tabii.

Ama bazı insanların şubesi olmasın. O ikiyüzlü, yalancı, çıkarcı ve maskeli insanlar şehirde kalsın. Bari yazın birkaç hafta görmeyelim suratlarını, değil mi ama Eylül?

Ah Eylül... Sevgi nefret ikilemine sokarsın adamı sen... Yine de güzelsindir ama... Severim seni... 

(İşte böyle... Artık gelenekselleşen Eylül'ün 1'i yazımı okudunuz... Neyse ki yazlık yerlerdeyiz birkaç hafta daha. Kasvetli şehir hayatı biraz daha bekleyebilir!)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

28 Ağustos 2016 Pazar

CAMILLA LACKBERG - YABANCI - KİTAP YORUMU


Yaz sıcağında en iyi buz gibi İsveç polisiyesi okunur.

İsveç polisiyesinin, Millennium Üçlemesi'nin yazarı Stieg Larsson kadar olmasa da tanınan isimlerinden biri olan Camilla Lackberg’in Yabancı kitabını yazacağım bu yazıda. Kitabı okumayı bitirdim. Ama öncelikle Doğan Kitap’ın düşen baskı kalitesinden bahsetmem gerek. Doğan Kitap'ın baskı kalitesi artık iyice düştü. Öyle ki, birkaç yıl önce bastığı kitaplarla şu an piyasada olan kitaplarının arasında hem kapak hem de sayfa kalitesi açısından ciddi fark var. Mesela, yayınevinin şu anki kitaplarının sayfaları incecik, arka sayfadaki yazıları görebiliyorsunuz. Dahası, sayfaya su damlasa sayfa ortadan delinmeye müsait. Gazete kağıdı gibi kağıtlara basıyorlar kitapları. Öte yandan, onlar da haklı. Artık kimse kitap okumuyor, basılı/matbu kitap alıp okuyan çok az kişi kaldık. Baskı maliyetini düşürerek kazançlarını artırmak istiyorlar. Ama baskı kalitesi düşünce hiç değilse fiyatların da düşmesini bekliyor insan. 300-400 sayfalık kitaplar 25-35 lira aralığında seyretmeye devam ediyor.

Bu nottan sonra, şimdi gelelim kitap yorumuna...

Serinin ilk kitabı olan Buz Prenses güzel bir başlangıç kitabıydı. Seri derken, bunu da şöyle belirtmekte yarar var: Aslında bu bir seri değil. Erica ve Patrik diye bir çiftimiz var ve kitaplar onların maceralarını anlatıyor. Ama her kitap temel olarak diğerlerinden bağımsız bir meseleyi ele alıyor. Mesela ben, ilk kitap olan Buz Prenses'i okudum ama sonra ikinci ve üçüncü kitapları okumadım. Şimdi bu yaz, dördüncü ve beşinci kitapları aldım.

BAŞKARAKTER OLMASI GEREKEN ERİCA, KİTABIN ANA KURGUSUNUN ÇOK DIŞINDA KALMIŞ

Buz Prenses'teki cinayeti Erica ve Patrik birlikte çözüyorlardı. Bu kitaptaysa Erica ve Patrik’in hikayeleri birbirinden bağımsız ilerliyor. İşlenen cinayetleri Patrik ve karakoldaki arkadaşları çözerken, Erica’nın bu konuda Patrik’e bir yardımı olmuyor, dolayısıyla Erica olayların fazlasıyla dışında kalıyor. Kısacası Erica kenar süsü gibi olmuş bu kitapta. Yaklaşan bir düğünü var ve büyüyen bebeği Maja ile ilgileniyor, onun meselesi sadece bu.

Kitabın arka kapağı kitabı iyi pazarlıyor. “Şehir bir reality show’a ev sahipliği yapmakta.” Bunu okuyunca heyecanlanmıştım. Ama bu reality show kısmı biraz sönük kalmış kitapta. Şova katılan karakterlerden, karakterlerin hikayelerinden çok az ve belli belirsiz bahsedilmiş. İçlerinden birinin adı da Mehmet; ama bu bizdeki çeviride mi değiştirilmiş yoksa İsveç’çedeki orijinal kitapta da mı adı Mehmet, bilmiyoruz. Herhalde orijinalinde de öyledir diye zannediyorum.

Kitabı sürekli “Tamam, herhalde asıl olay şimdi başlayacak, Erica da bir yerinden bu polisiye maceraya dahil olacak” beklentisiyle okudum ama bu hiç gerçekleşmedi. Ki bu büyük bir eksiklik. Dediğim gibi, Patrik ve Erica’nın hikayesi ayrı ayrı ilerliyor kitapta, bunun da kitaba hiçbir ama hiçbir katkısı yok. Bu serinin başkarakteri Erica, Patrik değil, ama bu kitapta Patrik %75 yer tutuyorsa, Erica yalnızca %15'lik dilimde var. Yani bu sanki Patrik'le ilgili, serinin bir yan kitabıymış gibi...

Karakolun amiri Mellberg, kitabın esprili karakterlerindendi yine. Onu sevdim. Ama diğer karakterler çok çok eksik kalmış. Camilla Lackberg niye böyle yapmış, cidden anlamadım. Kitabın adı niye Yabancı'ydı, bu bizdeki çeviriden mi kaynaklı, onu da anlamadım. 

POLİSİYENİN GEREKLİLİKLERİNE UYULMAMIŞ

Kitabın sonunda, cinayetlerin çözülmesi de öyle pat diye birdenbire oldu. Yazar sayfalar boyunca okuru bekletti bekletti ve sonra birkaç sayfalık açıklamanın ardından "Evet cinayet çözüldü, şimdi evlerinize dağılabilirsiniz" hayal kırıklığı yaşattı. Tabii okur hiç tatmin olmadı.

Evet, Camilla Lackberg İsveç'in o daha sert, daha karanlık polisiye yazarlarından değil, kurgusunun daha popüler ve günlük bir akışı var, ama polisiyenin de gerektirdiği bazı şeyler var. O nedenle bu kitap pek olmamış Lackberg'cim... Şimdi hiç ara vermeden, bu yaz çıkan beşinci kitaba, Saklı Çocuk'a başlıyorum. Bakalım o daha tatmin edici bir okuma sağlayabilecek mi?

İsim: Yabancı
Sayfa sayısı: 366
Fiyat: 25 TL
Puan: 7/10

Not: Bu kitabı ya da Lackberg'in herhangi başka bir kitabını okuyan var mı? Yorumlarınız nedir?

Not 2: Bir önceki yazımda merak edilen soruların cevabını bir sonraki Erasmus yazımda bulabilirsiniz

Not 3: Beni diğer sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

26 Ağustos 2016 Cuma

HERKESTEN CEVAP BEKLİYORUM!


Merhaba!

Çok kısa bir konudan bahsedeceğim.

İkinci dönem, yani bahar dönemi Erasmus'a gitme planım var.

Ama evraklar, belgeler, prosedürler ve gerekli diğer işlemler o kadar göz korkutucu ki...

Yani sırf bu yüzden bir kez daha durup düşünüyorum.

Acaba gitsem mi yoksa yol yakınken vaz mı geçsem diye?

Gideceğim ülke ise...

Neyse, evet, tahminleri alalım! Sizce hangi ülkeye gidiyor olabilirim? İpucu: Polisiye sevdiğimi biliyorsunuz.

Ha bir de git/gitme diyenler yazın bana fikirlerinizi!

Bekliyorum!

instagram.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

21 Ağustos 2016 Pazar

50 LİRALIK MİNİK SOYGUN VAR!


Hani geçenki yazımda demiştim ya size 50 liranın çöpe gidiş hikayesini anlatacağım diye...

Daha doğrusu, 50 liram çöpe gitse ya da yere falan düşse daha az üzülürdüm diye...

İşte o hikaye bugün! 

Tür: Dram/Gerilim

Datça yolunda Karaincir diye bir koy var(mış).

Denizi aynı Kız Kumu'nunki gibi. Sığ mı sığ(mış)... Gidiyorsun gidiyorsun, denizin ortasında hop bir tümsek, bir tepe, kalk ayağa yürü, ya da istersen otur. Öyle bir yer. Ben pek sevmedim.

Öğlen 14'lerde oraya gidiyoruz.

Sahil tıklım tıkış. Meğer büyük bölümü halk plajıymış buranın... Şemsiyesini, seyyar sandalyesini kapan gelmiş.

Biz hazırlıksızız tabii. 

O güneşte sere serpe kuma uzanacak halimiz de yok...

Plajdaki birkaç "beach"in şemsiyeleri, şezlongları var. Gidip soruyoruz. Palm by Beach Hotel diye bir yer. Bir şemsiye + iki şezlong: 50 lira demesinler mi!

Hani normalde eğer o işletmede yemek falan yersen, şezlong parası almazlar...

Ki biz yemek de yiyeceğimizi söyledik...

Ama neymiş, şezlong parasını ille de alacaklarmış...

50 lirayı yahu... 

Yok artık!

Zaten duracağımız orada 2-3 saat...

Soygun... Resmen soygun...

Mecbur verdik 50 lirayı...

İşte böyle... Oteller 300-400 liraya aldıkları şemsiyelerin, şezlongların parasını bir günde çıkarıyorlar...

Sonra da insanları kazıklamaya devam ediyorlar... 

Bir daha da kimse bana Datça Karaincir ya da Palm by Beach Hotel demesin! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

17 Ağustos 2016 Çarşamba

ESKİ DATÇA VE SÜTLÜ BADEM KAHVESİ


Dün Datça'daydım. Hem de Eski Datça'da. Instagram'dan ya da Twitter'dan falan takip edenleriniz fotoğrafları görmüşsünüzdür. Datça, Marmaris'e 80 kilometre uzaklıkta. Yol 1 saat 10 dakika sürüyor. O virajlar gerçekten de söylendiği kadar var. Hatta yol bazı yerlerde öyle keskin dönüyor ki, eyvah diyorsunuz, işte şimdi uçurumdan aşağı yuvarlandık! Neyse ki öyle bir şey olmuyor ama Datça'nın virajlarının şehir efsanesi olmadığı da bir gerçek. 

Datça'ya daha önce gitmiş, tarihi Knidos'u görmüştüm. İlçenin enfes koylarından olan Palamutbükü falan da sürekli gittiğim yerlerdendi. Dünkü rotamızsa, Eski Datça'ydı.

Eski Datça, son birkaç yıldır adını duyurmaya başlayan bir yer. Yani yeni bir oluşum. Datça merkezine yakın bir mesafede, eski taş evler ve parke kaplı ara sokaklarla oluşturulan küçücük bir kasaba adeta. Hatta ben bir ara "Buradan güzel Bozbalık olur" diyorum. Yanımdaki ise, "Olmaz!" diye karşı çıkıyor. "Bozbalık'ta her şey var; havlucular, tekstilciler..." Ne olacak ki! Datça'da da tıpkı Marmaris ve Selimiye'deki gibi adım başı Migros Jet ve A 101 var. Bu tip turistik yerlerde zırt pırt market kurulmasına sinir oluyorum.

Eski Datça'da ilk olarak Orhan'ın Yeri'ndeyiz. Ben burada aşağıda fotoğrafını gördüğünüz sütlü badem kahvesi denen içeceği içiyorum ama açıkçası bildiğiniz süt bu. İçine de bir tane bademi dövüp atmışlar. Aldığınız tat süt tadı... Balla birlikte servis ediyorlar. Yine de sütlü badem kahvesi içmeden dönmek istemedim. 7.50 lira.


Orhan'ın Yeri'nin hemen yanında da Can Yücel'in sık sık gittiği yer var. Orayı da müzemsi bir yere dönüştürmüşler. Yani aslında Orhan'ın Yeri, Can Yücel'in yeri ve Karya Çay Bahçesi aynı yer diyebiliriz.

Ayraç koleksiyonum malumunuz... Buradan da ayraç alıyorum. Eski Datça evi kabartmalı ayraç, 5 lira. Zaten Eski Datça'da birkaç küçük mağaza var. Çoğu da sadece ayraç, magnet ve giysi türü şeyler satıyor. Klasik yani.

Datça'nın havası Marmaris'e göre daha kuru, bu nedenle hava çok bunaltmıyor ama öğlen güneşi tepede yakmaya başladı. Eski taş evlerin, oymalı kapıların önünde fotoğraf çektirdikten sonra denize girmek üzere dönüş yoluna geçiyoruz. 

Datça Köy Ürünleri mağazasına uğramadan gitmiyoruz elbette.

Burası, lüks bir yerel pazar aslında. İçeride neler yok ki? Zeytinyağları, zeytinler, bademler, dolmalık fıstıklar, sabunlar... Biz de gelmişken biraz ondan biraz bundan alıyoruz. Dediğim gibi, biraz pahalı ama organik bir yer burası. Aldıklarımız ortalama 150 lira tutuyor. Dükkandan çıkarken gördüğüm ahşap alışveriş sepetlerine ise ayrıca vuruluyor ve hemen onların da fotoğrafını çekiyorum.

Eski Datça turu böyleydi... Güzel geçti... Ama günün ilerleyen saatlerinde, kelimenin tam anlamıyla bir "soygun" yaşanacaktı! 50 liramı çöpe düşürsem daha az üzülürdüm yani... Peki başa gelen o olay ne mi? Eh, onu da sonraki yazıda anlatırım artık...

Sevgiler!