8 Aralık 2016 Perşembe

KUZEY FANTEZİSİ YAPALIM DEDİK PASTIRMA YAZI OLDU İYİ Mİ?


Suluboya tablo gibi değil mi? Kalabalık ve pis İstanbul'da ağaçlar arasında sakin bir yürüyüşten sonra eve gelip çayımı kurabiyemi elime aldığımda yaptığım şeyler arasında blog'uma yeni yazı yazmak da var. Ya blog çok güzel bir şey değil mi? 7 yıldır blog yazıyorum, çok da keyif alarak yapıyorum bunu. Bildiğiniz gibi diziler, kitaplar, seyahat, şehir, popüler kültür ve tabii ki kendi yaşamım hakkında blog’a her gün bir sürü yazı yazıyorum –hele gelecek aydan itibaren İsveç maceralarımı yazmak için sabırsızlanıyorum.


Geçen yıl bu zamanlarda Marmaris'te denize giriyordum (denizde bir tek ben vardım gerçi). Şimdi cesaret edemem gibime geliyor. Hava buz! Acaba İstanbul'a kar ne zaman yağar? Üç hafta sonra sınavlar başlıyor bizim okulun sınav tarihleri hala belli değil. Bizim okul bunu sürekli yapıyor, sürekli sınavları son hafta açıklıyor. Hoş ben Ocak'ta Erasmus'a gideceğim için sınavlara önden gireceğim ama o da belli değil. Şu anda hiçbir şey belli değil yani ve bu sinir bozucu! İsveç'e gitmeden son bir Trabzon'a gitsem mi diyorum ama bilet alırım tam gideceğim gün kar yağar uçaklar iptal olur kesin. Ve şu an İstanbul 4 Malmö 8 derece, hoppala! Biz kuzey fantezisi yapalım diye pahalı mahalı dinlemedik her şeye rağmen İsveç'i yazdık ama İsveç'in pastırma yazı yapacağı tuttu. Ama böyle olmaz ama. Neyse çok konuştum, çok uzatmayayım akşam akşam. Şimdi kahve kitap keyfi. Soğuttunuz kahvemi. :)

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:

7 Aralık 2016 Çarşamba

ANNE DİZİSİ NEDEN BİTTİ? KIVANÇ NEDEN ESMERALDA OLDU?


"Meleeeeeeek, annen geldi!" 

Anne, geçen hafta Şule'nin kulaklarımızda çınlayan, küçük Melek'i/Turna'yı korkudan gerim gerim geren bu cümlesiyle bitmişti. Dün akşam izlediğimiz 7. bölüm tam da bu sahneden başladı ama flashback'lerle dolu, ağır ağır ilerleyen bir 7. bölüm izledik. Şule'nin geçmişini öğrendik. Ve aslında dünkü bölümde, dizi bitti. Bitmediği halde bitti. 

Sıkı bir Hayat Şarkısı izleyicisiyken beni Anne'ye bağlayan, 3. bölümün final sahnesi olmuştu aslında. Hani Zeynep'in hastanenin bir odasında yangın tüpüyle Ali'ye saldırdığı sahne. O ana dek diziyi kesik kesik takip ediyordum ama bu sahneden sonra tamamen izlemeye karar verdim.


Annelik dizilerde vazgeçilmeyen konu. Daha önce de pek çok dizi yapılmıştı: Annem, Analar ve Anneler, şimdi de sıra Anne'de. Yakında isim kalmayacak.

Dizide üç farklı annelik görüyoruz: Kızını çöp poşetine koyup terk eden bir anne, gerçek kızı olmadığı halde küçük bir kızı sahiplenip onun annesi olan bir anne, kızını çok seven ama hapse gireceği için kızından ayrılmak zorunda kalan bir anne.

CANSU DERE ZAMANI DURDURMUŞ GİBİ. SILA'DA NASIL GÖRÜNÜYORSA, ANNE'DE DE AYNI GÖRÜNÜYOR.

Hep Beren Gökyıldız'dan bahsediliyor ama ben dizinin asıl starlarının Cansu Dere ve Gonca Vuslateri olduğunu söylüyorum. Onlar olmasa Beren Gökyıldız ne yapabilir? Zaten gıy gıy çalan keman müziği ağlatıyor seyirciyi, dizileri televizyonun sesini kısıp izlesen ağlamazsın. Cansu Dere on yıldır hiç mi değişmez? Sıla'da nasıl görünüyorsa, Anne'de de aynı görünüyor. Zamanı durdurmuş gibi. Oyunculuğuna zaten denecek söz yok. Mimikleri konuşuyor kadının. Gonca Vuslateri'nin performansıysa şaşırtıcı. Yalan Dünya'daki o kız bakın şimdi Anne'de herkesin nefret ettiği kadına dönüştü. Bravo. Vahide Gördüm de diziye çok uymuş. Zaten Annem'de de oynamıştı, kaderi anne dizileri oldu.

Anne, keşke orijinalindeki gibi mini dizi olsa (Japonya'daki orijinali 11 bölüm sürmüştü), tadında, zirvede bıraksaydı. Ama yok biz illa uzatıp önce reytingleri düşürecek, sonra yayından kaldıracağız. Anne'nin ana konusu dün akşamki bölüm itibariyle aslında son buldu, ana çatışma çözüldü. Bundan sonra yaşanacak muhtemel gelişmeleri size sıralayayım:

-Zeynep iki erkek arasında kalacak, ikisiyle de aşk yaşayacak. Doğru bildiniz: Biri Gazeteci Ali, diğeri de Gönül Hanım'ın doktoru.

-Zeynep en güvendiği Gönül Hanım'ın aslında annesi olduğunu öğrenip ondan uzaklaşacak. 

-Zeynep'in kız kardeşi Gamze, Gamze'nin bebeği, Gamze'nin anneliği.

-Zeynep'in onu sahiplenen ailesiyle olan ilişkisi. 

-Gönül Hanım'ın hastalığı.

-Cahide'yle Gönül'ün karşı karşıya gelmesi.

-Şule'nin aniden rota değiştirip "yok ben vazgeçtim Melek'i geri alacağım" demesi. 

-Şule-Cengiz durumları.

Bakalım Anne bundan sonra nasıl reytingler alacak?



KIVANÇ TATLITUĞ'UN SURATI FAZLA KIZARMIŞ EKMEK GİBİ. YUNAN HEYKELLERİ GİBİ, ESMERALDA GİBİ DOLANIYOR KORLUDAĞ'DA.

Başlamadan Cesur ve Güzel hakkında genel bir yazı yazmıştım. Şimdi biraz daha detaylara girelim. 

Kıvanç Tatlıtuğ'un fazla kızarmış ekmek gibi olan suratı artık bana suni gelmeye başladı. Solaryumun da bir sınırı var. Böyle esmer Yunan heykelleri gibi dolanıyor Korludağ'da. Mavi lensleriyle de sırıtıyor yüzü. Bildiğin Esmeralda.

Son dönemlerdeki –aslında belki de son on yıldaki– dizilerde ister yalı/köşk, ister küçük bir gecekondu olsun, masanın etrafında en az altı yedi aile ferdini bir arada görmeye alıştık. Cesur ve Güzel de bu klişeyi takip ediyor. Her ne kadar Korludağ ailesi için sayı bakımından "geniş" aile diyemesek de, evlenen çocuğun karısıyla birlikte baba evinde yaşaması bakımından ortada bir geniş aile durumu olduğunu öne sürebiliriz. Tahsin, Sühan, Korhan ve Cahide aslında evde dört kişi olarak yaşamaktalar –etraflarında çalışan hizmetlilerin sayısı bile onlardan fazla. Evde o kadar çok oda var ki, ailenin hiç tanımadığı bir adam, Cesur bile kendini o masanın etrafında bulabiliyor. Bu açıdan Korludağlar yalnızca geniş değil, aynı zamanda rahat da bir aile. Evlerinin bir odalarını yabancı bir adama açmakta hiçbir sakınca görmeyecek kadar rahat. Evet, bu adam içlerinden birinin, hatta ikisinin hayatını kurtarmış olabilir ama misafirperverlikten farklı olarak, bir umursamazlık var bu yabancı adamı eve sokuşun içinde.

Ailenin, hatta tüm kasabanın reisi Tahsin Korludağ, oğlu Korhan bir çocuk doğuramadığı için ona sürekli kızıyor. Çünkü soyun devam etmesi lazım. Cahide ailedeki yerini sağlamlaştırmak için bir çocuk doğurması gerektiğinin farkında. Tahsin Korludağ için soyun devam etmesi çok önemli. Cahide halihazırda hamile olan bir kadınla anlaşıp onun doğuracağı bebeği kendi bebeğiymiş gibi gösterme derdinde. Cahide'yi eğlenerek izliyorum.


Banu ise aynı Sinem Kobal ve Elçin Sangu karışımı değil mi? 

Peki siz bu sezon hangi dizileri izliyorsunuz? İçerde? Hayat Şarkısı? Anne? Cesur ve Güzel? Muhteşem Yüzyıl Kösem?

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:


6 Aralık 2016 Salı

İKİ MEKAN YAZISI VE MACCHIATO VE BOZA


Bu yazımda size İstanbul'dan iki kafe/mekan önerisinde bulunacağım.

Beni tanıyanlar çok iyi bilir, bir kitabevinde saatler geçirebilirim. Hele de o kitabevinde kitap ve derginin yanı sıra çizgi roman da varsa. Hele de o kitabevi aynı zamanda bir kafeyse. Hele de o raflardan birinde kendi yazdığım Ters Düz'e rastlamışsam!



Size tanıtacağım kafelerden ilki Akaretler'deki Minoa Kafe. Aslında burası bir kitabevi-kafe. Karaköy'dekiler kadar olmasa da, şık ve lüks bir yer. Ancak gelin görün ki eleştirmeden duramayacağım. Macchiato'yu küçücük fincanda kibar kibar içmek zorunda kalıyorsunuz. Bir iki yudumda hemen bitiveriyor. Buranın her şeyi çok küçük, ama fiyatlar almış başını gitmiş durumda. O nedenle her ne kadar gerek dekoratif gerek şık olsa da, fiyatlar nedeniyle Minoa Kafe'ye puanım 6/10. 


Şimdi tanıtacağım Bistro Sports Acarkent'e ise ilk kez geçtiğimiz cumartesi günü gittim. İlk görüşte çok beğendim burayı. Gerçekten çok rahat ve şık bir mekan. Karamelli macchiato içtim, inanılmazdı. Minoa'da da aynısından içmiştim ama aradaki farkı görebiliyorsunuz. Sunumda bile görsellik olarak fark var. Yanında küçük bisküvi ikramı var. Buranın elmalı pastası ve pancake'i de nefisti. Puanım 8/10.



İşte böyle... Geldi tarçınlı salep ayları... 

Salep demişken, hiç boza içtiniz mi? Ben ilk kez geçenlerde fırsat bulup içtim. Çok merak ediyordum (aşağıdaki fotoğraftaki boza değil, salep fotoğrafı). Öncelikle, kış aylarında olunca bozayı sıcak içecek sananlar, hayır, bu soğuk bir içecek. Aslında yiyecek bile diyebiliriz çünkü o kadar yoğun/katı ki, ancak kaşıkla yenilebiliyor. Ve tadı sizce de aşureye benzemiyor mu? Ya da tencerenin dibinde soğumuş muhallebiye? Yani hem sevdim hem sevmedim ben bozayı. Keşke sıcak olsaymış. Ve dediğim gibi, aşureye benzettim ben. 

Sizler boza hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazdığım kafelere gidenleriniz var mı?


Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:


1 Aralık 2016 Perşembe

İSVEÇ ALIŞVERİŞİ: NORTH FACE'TEN BOT ALINDI!


Bugün 1 Aralık... İşte yılın son ayı da geldi... 2016'ya veda etmeye hazırlanıyoruz... 

Kişisel takvimimden bahsedecek olursam, tam olarak 1 ay 10 gün sonra İsveç yolcusuyum! 

İsveç için mont, bot ayakkabına vs. çıktıkça, İtalya'ya, İspanya'ya falan gitseydim hakikaten bir şort terlikle mi giderdim diye ciddi olarak düşünmeye başladım (bkz: şu yazım). 

Hele de bir mağazada 1500 liralık mont denedikten sonra!

1500 liraya mont olur mu yahu? Bu ne pahalılık?

Ben bir de zor beğenen biriyim. Mont için North Face, Timberland, Columbia'ya girdim ancak renkleri hiç sevemedim. Hep siyah, gri renklerde montlar. Sanki baba montları. Yaşlı yani. Genç işi değil. Renklilerse hep kaz tüyü. E benim kaz tüyü montum zaten var, geçen yıl almıştık. İsveç için daha kalın bir mont gerek. Ama aradığım renkte bulamıyorum, dediğim gibi hep koyu renklerde var montlar. 

İsveç zaten karanlık, bir de üstüne siyah mont alıp depresyona mı gireyim? 

Neyse ki bir tane bot beğenip alabildim dün akşamüstü. North Face'ten. 400 liraya. 

Alışveriş listesinde botun yanına tik atabilirim yani.


Evet, sanırım bunu aldım. Fotoğrafını çekince size de gösteririm. 

Siyahlı/grili bir model ve kahverengili/sarılı bir model denedim. Siyahlı olanı sevdim, gerçi bağcığında kahverengisinde olduğu gibi sarı şeritler olsa daha çok hoşuma gidecekti ama ne yapalım... 


Bunu da sevdim ve aldım. Ayakkabının işlevsel olması da önemli. Bu da su geçirmez ayakkabı zaten. 

Hayır yani Malmö çok soğuk ve karlı bir yer değil ama yine de kalın montlara ve botlara ihtiyaç var.


İşte geçenlerde pahalılığından bahsettiğim Spectrum sineması...

AVM vitrinleri yeni yıl temasına çoktan girmiş bile...

Hani geçenlerde AVM ritüelleri diye bir yazı yazmıştım ya. A
yakkabı ve mont almak için AVM, sonra asıl amaçlar yapılamadan D&R'dan bir sürü dergi, Big Chef's'te yemek. Daha Aralık resmi olarak gelmeden ben fırından yeni çıkmış Aralık sayılarını çoktan aldım bile! Şehir, moda, dekorasyon dergileri aldım ben. Elele'de Murat Dalkılıç röportajı var. Elele'nin kapağında yine Ceyda Düvenci var, yılda en az beş altı dergi onu kapak yapıyor. Hello'nun bu haftaki sayısında da Cambridge Dük ve Düşesi yeni yıl planlarını anlatıyormuş. Bunların yanı sıra Elle Decoration, GQ, Esquire, Maison Française... Dekorasyon dergileri malum kıpkırmızı sayfalara sahip... Siz bu ay hangi dergileri alacaksınız?



Menüye göre yoğurtlu pirpirim ve Arap köftesi. Bundan yedim ben. Aslında bildiğimiz semizotu salatası ve top köfte. Ama fiyatı 27 lira olsun diye süsleyip püslüyorlar işte. Bir de köfteler küçücüktü ve sayıları azdı. 

Üstüne de tahinli ve mozzarellalı künefe. O da 17 lira. 

Big Chef bu ay konsept olarak Gaziantep menüsü yapmış... 

Latte ise bildiğimiz latte. 

Bu ay boyunca sizlere çoğunlukla İsveç hazırlığım hakkında yazacağım. Detaylı olarak günü gününe blogumda olacak yaptıklarım. Takipte kalmayı unutmayın! 

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:


28 Kasım 2016 Pazartesi

BAKIN BANA ALMANYA'DAN NE GELDİ!


Sabah blogda bu yazımı yazdıktan sonra pencereden bakıp "Bu yağmur dinecek mi?" diye düşünürken, bir de baktım bana posta geldi! Dolayısıyla üst üste iki yazı yazmam kaçınılmaz oldu.

Evet... 

Bakın bana Almanya'dan ne geldi! Silvia bana Langenburg'da yediğimde aşırı sevdiğim wibele bisküvilerinden yollamış ("O kim?" derseniz, Almanya'daki gençlik kampımı anlattığım yazılarıma göz gezdirebilirsiniz)! 

Wibele sekiz şeklinde şekerli, vanilyalı çıtır küçücük bir bisküvi ve sadece bu şirin kasaba Langenburg'da üretiliyor. 

Of ya ben bu fotoğraftaki herkesi çok özledim! Ne güzel eğlenmiş, ne güzel fotoğraflar çekilmiştik... 


İşte Silvia gönderdiği notta bu sırada çekilen fotoğraflardan birini kullanmış. 

Silvia'ya anılarımı canlandırdığı ve ağzımı tatlandırdığı için çok teşekkür ediyorum. Son olarak; keşke facebook ya da instagram kullansaydın.


Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:


YENİ BİR HAFTA VE BİR AÇIKLAMA


Pis mi pis, kirli mi kirli ve gittikçe soğumaya başlayan bir İstanbul gününden herkese iyi haftalar! Sahiden, bu yazıyı havada egzoz dumanları falan varken yazıyorum. Hava zaten 8'e doğru aydınlanıyor! Belki de en iyisi okul/iş yoksa evden dışarı hiç çıkmamak. Peki ne yapmak? Bakınız fotoğraf: Hayal gücüm ve ben evde yalnız kalınca ortalığı biraz dağıttığımız doğrudur! 

Bu yazımda Erasmus'ta İsveç'e gittiğimden bahsedince, "Soğuk kış gecelerinde kitabını yazarsın ne güzel" ana temalı çok güzel bir noktaya temas eden birkaç yorum geldi (yorumlarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum, işte böyle, hep yazın fikirlerinizi istiyorum). İlk başta dedim ki o yorumu genel olarak kitap yazmak üzerine yazdınız. Sonra düşününce dedim ki, acaba Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabı mı kastettiniz. E ben ikinci kitabı zaten yazdım! Hatta ta Eylül'ün başında ikinci kitapla ilgili önemli bir duyuruda bulunmuştum şu yazımda. Onu okumayanlar okusun. Ben artık İsveç'te üçüncü kitabı yazarım yani. 


Bu yıl 21 Kasım pazartesi gününe denk gelen doğum günü kutlamalarım tüm hafta boyunca devam etti desem yeridir. Bu da dünkü ve artık son kutlamadan. Sırasıyla vişneli, krokanlı pastalarımı yedikten sonra son pastam profiterollüydü. Ona meyveli minik tartoletler, çerezler, kuruyemişler ve fotoğrafta görmediğiniz başka şeyler eşlik etti. Fotoğraf, ışığı kestim diye biraz karanlık çıktı. 


Ve yazıyı kapatırken bir itiraf: Ben bu Starbucks, EspressoLab kahvelerinden hiçbir şey anlamıyorum! Dünyanın en kötü kahvesi nasıl bu kadar rağbet görüyor, sırf süslü püslü plastik bardaklarda satılıyor diye mi?

Bu yazının şarkısı da Norveçli-İsveçli şarkıcı Ane Brun'dan gelsin! 

Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:


23 Kasım 2016 Çarşamba

İKİNCİ DÖNEM İSVEÇ YOLCUSUYUM! PEKİ İSVEÇ'TE NE İŞİM VAR?


Hani size birkaç aydır Erasmus'a gideceğimden bahsediyordum, sizce neresidir diye soruyordum ya, siz de çoğunlukla İngiltere (polisiyelerle bağlantılı bir ülke dediğim için İngiltere demişti çoğunuz), Fransa, İtalya, Almanya diyordunuz, işte bu yazıda nereye gideceğimi açıklıyorum. Aslında başlığı okuduğunuz için çoktan öğrendiniz bile. 

Evet, ikinci dönem İsveç'e gidiyorum! 

Bahar dönemini İsveç'te Malmö'de geçireceğim. Malmö Üniversitesi'nde, amblemi de çok hoş, baş harfimiz aynı. Bahar dönemi dediğime bakmayın. 10 Ocak'ta gideceğim ve Haziran'ın başına (belki sonuna) kadar oradayım! İsveç'te bahar dönemi işte böyle kışın başlıyor. Tam o kara kışta İsveç'e ayak basacağım yani. Şu sıralar İsveç alışverişi yapıyorum sürekli. Yeni sezonun kazakları, montları, goretex botları benden sorulur (bot ve mont için marka önerileriniz varsa alabilirim-çok pahalı zaten hepsi, 500-800 lira arası)! Çok pahalıya patlıyor bana bu İsveç! Arkadaşım diyor ki "Mert İtalya'ya, İspanya'ya falan gitseydin bir şort terlik yeterdi, İsveç amma masraflı..." Hakikaten öyle valla. Hem ülkede yaşamak, ulaşım, hatta bunları geçtim bir yudum kahve içmek bile pahalı, hem de işte bu alışveriş masrafları... Uçak bileti fiyatlarını söylemiyorum bile. 

Peki NEDEN İSVEÇ?

Soğuğu hiç sevmememe, kasvetten ve kapalı havalardan nefret etmeme, 10 derecede bile donmama, ellerimin hemen çatlamasına rağmen, dünyanın en soğuk ve en karanlık ülkesi İsveç'te ne işim var? Size şu kadarını söyleyeyim: Ne işim yok ki!

İşte cevapları: 

1. Başlı başına bir sebep olarak: Millennium üçlemesi ve Stieg Larsson ve Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander.

Şimdi diyeceksiniz ki, sanki İsveç'e gidince Mikael Blomkvist Malmö tren istasyonunda kollarını açmış seni mi bekliyor olacak, her yer sarı olay yeri geçilmez şeritleriyle, cinayet mahalleriyle mi dolu? Hayır. Elbette bunun ben de farkındayım. Ama o kurgusal karakterlerin yaşadığı ülkeyi gidip görmek ne zamandır aklımdaydı. Ayrıca bu demek değil ki Malmö'den kitapta olayların geçtiği 600 kilometre uzaklıktaki Stockholm'e gidip de kitaptaki kilit lokasyonların görüldüğü Millennium şehir turuna katılmayı planlamıyorum!

2. Elbette tek sebep bir kitap serisi olamaz değil mi? Başka kitaplar da var, nihihaha.

Camilla Lackberg'in kitapları mesela. Ve onun da Fjallbacka'da olayların geçtiği mekanların görüldüğü kasaba turu var! Anlaşılan polisiye kitaplar ve geçtikleri mekanlarla bağlantılı şehir turu yapmak İsveç'te başlı başına bir sektör arkadaşlar. Siz hala Harry Potter deyip durun. Hıh, çok demodesiniz.

3. Sadece kitaplar yüzünden İsveç'e mi gidilir? Tabii ki HAYIR! Yüksek yaşam kalitesi, temiz hava temiz çeşme suyu, doğası, bisiklet dostu olması, herkesin İngilizce bilmesi ve konuşması, şık ve nezih kafeler, restoranlar, Instagram'a şenlik ortamlar. 

Yaşam kalitesinin ÇOK ÇOK ÇOK ÇOK yüksek olması başlıca sebebim. Ve Malmö'ye gideceğim diye Instagram'da epey İsveç hesabı buldum. Valla gözüme kestirdim, her gün evlerinden ve İsveç life style'larından fotoğraflar koyan o insanların evinde bir gece yatmadan dönmem! :)) #visitmalmö #visitstockholm #visitsweden ! Turning Torso! 

4. Minimalist İsveç tasarımları! 

Beyazla grinin buluştuğu o minimalist, kullanışlı ve stil sahibi "less is more" dekorasyon tarzından tutun (IKEA!!!), tasarım harikası evlerine kadar İsveç tasarımları kalp ben! Ben şimdiden oradan ne tutup getirsem diye düşünmeye başladım bile... 

5. İsveç'in en büyük 3. şehri olan Malmö ülkenin en güneyinde ve sanılanın aksine ılıman bir şehir.

Ha tabii hissedilen -20 olabilir. Ama Gulf Stream sıcak su akıntısı nedeniyle ılıman bir iklime sahip. İsveç kocamaaan bir ülke, her yeri aynı değil. Yani hava durumunun İstanbul'dan, Trabzon'dan çok da farklı olacağını sanmıyorum. 

6. Erasmus, İsveç gibi bir kuzey ülkesine gitmek için harika bir fırsat.

Almanya'ya, İtalya'ya falan her zaman gidilir. Ama İsveç malumunuz güzergah olarak biraz daha tepede. Yani Erasmus İsveç'e gitmek için harika bir fırsat.

Hadi İsveç'le ilgili popüler hafızamızı bir yoklayalım... IKEA, İsveç köftesi, H&M, Spotify, tarçınlı çörekler ve kurabiyeler, Anita Ekberg, Ingrid Bergman, Lisa Ekdahl... İsveç'in öyle meşhur bir yemeği var mı? Yani balık falan oralarda çok var. Kızılcık reçeli onlarda da var, hatta üstteki fotoğrafımda da gördüğünüz gibi IKEA'da köftenin yanında servis ediyorlar. Köfte ve kahvaltıda yediğimiz reçel ne alaka? Ben çıtır Wasa (Evet, Wasa da İsveç'ten!)'ya kızılcık reçeli sürüp yoğurtlu reçelli müslimi de yedim mi, tamamdır! 

Yani bekle beni İsveç! 

Yani ikinci dönem buralar karlı İsveç manzaralarıyla dolacak millet! Ama dakikası dakikasına ne yaptığımı görmek için beni Instagram'dan takip edebilirsiniz. Sonuçta her şeyi günü gününe blogda yazamayabilirim. 

Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:

21 Kasım 2016 Pazartesi

DOĞUM GÜNÜ ÇOCUĞU/ÇOCUKLARI!


Bugün doğum günü çocuğu olma unvanını Ters Düz'le birlikte paylaşıyoruz. Ben 22, o 1 yaşına giriyor (ama her yıl benden rol çalacağını sanıyorsa yanılıyor). Ece karakterini, tüm yaşadıklarını ve Bozbalık Köyü'nü benden daha çok sahiplenen değerli okurlarıma teşekkürler. Bir yıl boyunca her yerden ulaştırdığınız yorum ve destekleriniz beni çok mutlu etti. Hayalperest olmak hep güzel. E o zaman ikimiz de iyi ki doğmuşuz! Bozbalık hakkında sürpriz gelişmeler için takipte kalın. Biz şimdi mum üflemeye gidiyoruz! 

twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

20 Kasım 2016 Pazar

İŞTE KIVANÇ TATLITUĞ'DAN DAHA ÇOK KAZANAN O FİGÜRAN!


Yıllardan beri her dizide gözüme takılan bir figüran var. Öyle ki artık başrollerden daha çok onu görmeye başladık. Hayır yani gözümüz de alıştı, göremeyince özlüyoruz.

Hayatlarımıza Yalan Dünya'yla girdi ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İlk olarak Yalan Dünya'da bar sahnelerinde gördüm onu. Ama olmadığı bar sahnesi yok! Yalan Dünya izleyenleri de mutlaka fark etmişlerdir. Arka planda kalabalığın içinde gülüyor, sohbet ediyor. Beyaz saçlı, kıpkırmızı suratlı bir adam. Hayır yani sıradan bir tip de değil hemen göze çarpıyor, batıyor. Yalan Dünya bitene kadar her bölümde rol aldı. Hiç konuşması olmadan. Ama görüntüsü yeterdi zaten. Nerede bir kalabalık sahnesi, Gülse Birsel hemen onu aradı koş gel diye.


Ve Yalan Dünya'nın her bar sahnesinde olmasına rağmen benim internette onu bulabildiğim tek sahnenin bu net olmayan görüntü olması... 


Sonra uzun bir aradan sonra, baktım Cesur ve Güzel'de doğum günü sahnesinde de arka planda kalabalıkta yine o var! Yine gülüyor, sohbet ediyor. Özlemişim valla! 


Artık Anne dizisinde de karşıma çıkınca "Yok artık!" dedim. "Sen benle dalga mı geçiyorsun?!" Hayır bir de ekranda öyle duygusal ve göz yaşartıcı bir sahne akıp giderken karşımda birden onun yüzü belirince önce bir afalladım, sonra da gülmeye başladım. Hani Zeynep'le Şule'nin masada karşılıklı oturduğu, Şule'nin ona "Niye bu defterde senin adın yazıyor?" dediği sahne. Normalde son derece duygusaldı, ta ki beyaz saçlı adam belirene dek... Burada da mı sen? Yine mi sen? 


Babam ve Ailesi'nin bu sahnesinde figüran olmaktan çıkmış, başrol olmuş kendisi... Adını da bilmemiz gerek artık. Jenerikte yazsınlar bari. 

Hayır benim anlamadığım, İstanbul büyük şehir, her yer birbirine uzak, bu adam dizi setlerinde, platolarda, karavanlarda mı yaşıyor? Hepsine nasıl yetişiyor?

Demek ki figüranlığın da bir raconu, bir rol kesmesi var. Figüran deyip geçmeyelim lütfen. Ben bu arkadaşın Kıvanç Tatlıtuğ'dan daha çok kazandığından şüphelenmekteyim. Bol kazançlar, iyi figüranlıklar diliyoruz. Diziler seni kalabalık kokteyl, doğum günleri sahnelerinden eksik etmesin.

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert


19 Kasım 2016 Cumartesi

DOĞUM GÜNLERİNDE NİYE YAŞ PASTA YENİYOR DA MESELA ÜZÜMLÜ PEKSİMET YENMİYOR?


Merhaba!

21 Kasım, yani bu pazartesi doğum günüm.

Tabii kitabım Ters Düz'ün de.

O da geçen yıl doğum günümde çıktığı için.

Doğum günü heyecanı sardı beni...

Düşünüyorum da, doğum günleri niye yaş pastayla özdeşleşmiş acaba? Hani niye üzümlü peksimet ya da hamofta reçeli ya da çoban salata değil de yaş pasta? 🍰

Not: Fotoğraftaki geçen yılki Ters Düz pastam...


Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert


17 Kasım 2016 Perşembe

EKŞİ ELMALAR'IN TADI EKŞİ Mİ TATLI MI?

ekşi elmalar ile ilgili görsel sonucu

Tamam kabul ediyorum başlık çok sıradan oldu ama malum sınav haftası...

Ben bir filme gitmeden önce genelde fragmanını izlerim, oyuncu kadrosuna ve konusuna göz atarım vs. Ekşi Elmalar'da ise öyle olmadı, fragmanını bile izlemeden kendimi salonda buldum. Spontane bir şekilde bilet aldık yani. Filme gelmeden önce Spectrum Cineplex'in bilet fiyatlarına şöyle bir itirazım olacak: Öğrenci 20, tam 21.5. Yani öğrenciyle tam arasında neredeyse hiçbir fark yok. E ne anladım ben o işten? Ayrıca öğrenci biletinin 20 lira olması da çok saçma.


ekşi elmalar ile ilgili görsel sonucu

Ekşi Elmalar geçtiği dönem (1970'li yıllar), mekanlar, müzikler derken ilk yarıda son derece hoş bir şekilde akıp gitti. Film Hakkari'de geçiyordu ama Köyceğiz'de çekilmişti. Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği bu filmde Songül Öden, Farah Zeynep Abdullah, Şükran Ovalı, Şükrü Özyıldız, Fatih Artman, Caner Cindoruk, Cezmi Baskın gibi oyuncular var. Filmde şampuan sahnesi çok hoştu. Şükrü Özyıldız'ın canlandırdığı Özgür karakterinin Muazzez'e Ankara'dan şampuan getirmesi, babanın da bu şampuanı kafasına sürüp çarşıya inmesi ve yağmur yağınca saçlarının köpürmesi eğlenceliydi. Böylece köylüler şampuanla ilk kez tanıştı. Şükrü Özyıldız'la Farah Zeynep Abdullah'ın fotoroman muhabbeti pek naifti. Songül Öden Türkan'da hayli inandırıcıydı. Ben en çok Şükrü Özyıldız'ı, Fatih Artman'ı, Songül Öden'i ve şimdilerde Cesur ve Güzel'de oynayan Devrim Yakut'u beğendim. Film daha vizyona girmeden sürekli magazin gazetelerinde çıkan üç kız kardeşin göle girme sahneleri de iyiydi ama yarım dakika falan sürdü. Yani basında sıkça yer alınca insan daha uzun bir sahne bekliyor.


ekşi elmalar şükrü özyıldız ile ilgili görsel sonucu

ekşi elmalar songül öden ile ilgili görsel sonucu

Ama filmin ikinci yarısında, ilk yarıdaki o hoş atmosfer birden kayboldu. İkinci yarı biraz aceleye gelmiş gibiydi, olaylar gereksizce hızlandırıldı ve sonra çok kopukluklar oldu. Aslında zaman atlaması olan her filmde olur bunlar, bu nedenle bu tip filmler risklidir ama Ekşi Elmalar'da biraz sırıttı sanki bu. Hakkari'de başlayan film Antalya'ya uzandı. Türkan kocasından boşandı mı boşanmadı mı, Safiye mutsuz evliliğinde mutlu oldu mu bu sorular biraz açık uçlu kaldı. Annenin ölümü, babanın her şeyi unutmaya başlaması filmin göz yaşartan duygusal sahnelerindendi. Yer yer dram, yer yer komedi ögeleri içeren bir film bu, çok iyi oyunculuklar var, ama bütününe baktığımızda bir şeylerin tamamlanmadığı, eksik kaldığı hissine kapılabiliyorsunuz. Adının Ekşi Elmalar olması da biraz zorlama geldi. Film üç kız kardeşin ve ailelerinin hayatlarını anlatıyor, hani Yaprak Dökümü gibi bir metafor da yok Ekşi Elmalar'da. Sadece ailenin elma bahçesi var. Karagül'ün ilk bölümünde gösterilip sonradan adının bile geçmediği karagülleri gibi.

Filme puanım 6,5/10.

ekşi elmalar afiş ile ilgili görsel sonucu

Filme gideniniz var mı? Yorumlarınız neler? Bir de siz sinema biletlerinin fiyatları hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz gittiğiniz yerde bir bilete ne kadar veriyorsunuz?

Sevgiler! 


Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

14 Kasım 2016 Pazartesi

AVM RİTÜELLERİ VE TCHİBO'DAKİ KADIN

AVM ritüelleri diye bir şey var, değil mi? Şöyle başlayayım: Niye gidiyoruz AVM'ye? Tamam gezmek, tozmak için ama aslında alışveriş yapmak için. Aklımızda almak için bir şey var, bu bizim AVM'ye gidiş sebebimiz oluyor. Diyelim ki bir pantolon alacağız. Bu amaçla gidiyoruz AVM'ye. Ama o asıl hedefimizi yapana kadar araya çok daha başka tüketimler giriyor. İşte AVM'ler tamamen bu yüzden var, bizi hep ihtiyacımız olmayan şeyleri almaya zorlamak için. Birkaç mağaza geziyoruz, sonra diyelim D&R'a giriyoruz, bir sürü kitap ve dergi alıp çıkıyoruz. Tamam bu kötü bir şey değil tabii ki ama bunun bir tüketim olduğunun ne kadar farkındayız? Sonra çok yoruldum deyip bir kafeye oturuyor, kahve pasta yiyoruz. Bir tüketim, yani demek istediğim, aslında gereksinimiz olmayan bir harcama dahaSonra bir ev eşyası mağazasına girip basit küçük şeyler alıyoruz, lazım olur diye, iştebir başka tüketim. Ama bir dakika. Biz aslında AVM'ye pantolon almak için gitmemiş miydik? Gördüğünüz gibi, gidiş amacımız hep en sona kalıyor ve hatta bazen öyle yorulmuş oluyoruz ki esas alacağımızı alamadan çıkıp gidiyoruz AVM'lerden. Dikkat edin, gözlemleyin, siz de bunun farkına varacaksınız.

Dün çay kültürüyle ilgili bir kitaptan bir alıntı yapmıştım, şu fotoğrafın altına. Çaysız olmaz tabii ki, ama kahvesiz de olmaz tabii ki! 🍵 Aa şu anda fark ettim ki blog postu yazarkenki tuşlara da güncelleme gelmiş, eh geri kalmak istemiyorlar, güzel olmuş. İlk emojim kahve kupası olsun. Neyse, bol köpüklü, sütlü sıcacık bir kahveyi kim sevmez? 



Arkadaşım İpek'le, İpek Özağan'la bir fotoğrafımızı koyayım... Aylardan Kasım'dı, hava nispeten sıcaktı ve üstümüze nur yağıyordu... 😂☀☁🍃 Neyse konuyu dağıtmayayım, şimdi asıl konuya geliyorum. 



Dün yine bir AVM'deyiz... Tchibo'da lezzet ikilisi oluyor, çok seviyorum. Kahve ve pasta. Aldım bunları. Sonra mağazayı gezerken bir hırka gördüm, gri, hoşuma gitti, alayım dedim. Yani çok kışlık sayılmaz öyle çok kalın değil ama modeli pek hoş, iki model arasında kaldım, ben aynada bakarken yanıma bir kadın geldi. Aynı da geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Gönül Ülkü'ye benziyor, sarı saçlı haline, hani Yalan Dünya'daki kırmızı peruklu Afife haline değil. 


Tchibo'daki bu kadın başta sadece yanımdan geçerken fikrini belirtmek isteyen bir teyzeydi. "Oğlum bu da güzel, diğerini bir daha giy bakayım?" falan dedi. Meraklı, yaşlı bir teyze diye düşündüm. Biraz konuştuk sonra ben mağazanın diğer tarafına gittim, teyze bu sefer tekrar yanımıza gelip bizimkilerle de sohbet etmeye başladı. 💬 Başımda duruyor, çıkarıp giydiklerimi kritik ediyordu. Başta yardımsever gelmişti bana bu tatlı teyze, ama dakikalar geçtikçe gitmeyeceğini anladım, biraz huzursuz oldum, gerildim. Tchibo'ları bilirsiniz zaten kutu kadar mağazalar. Kadın geldi bize bir şeyler anlatıyor, "Bak burada çok güzel pantolonlar da var ben bu giydiğimi buradan almıştım" diye bize bir pantolon gösterecek. Herkes bize bakmaya başladı. Çalışan kadınlar da. Acaba işbirliği ortaklık içindeler mi, resmen öyle yani! Neyse kadın pantolonun olduğu rafı bulmak için görevlilere sordu. Ben de sanki hırkayı kadının zoruyla alıyormuşum, kadın başımda "al al" demese almayacakmışım gibi bir psikolojiye girdim. Halbuki hayır yani sevdim beğendim o yüzden alacağım. Kasadaki görevliye sorduk, "O hep burada, bizden daha iyi biliyor," dedi.

Neyse demek istediğim işte Tchibo'lar küçücük mağazalardır. 😉 

Bu arada, Erasmus'la nereye gittiğimi bu çarşamba günü detaylıca, sebepleriyle yazacağım! Takipte kalın! 

Not: Bu yazıyı yazarken bana şu caz melodileri eşlik etti. Biraz hafiflemek isteyenlere. 

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert