18 Şubat 2018 Pazar

TELEVİZYONDA İZLEDİĞİM 7 PROGRAM!

Ekranda hep aynı şeyleri izlemekten bıkmadık mı? Sürekli dizi dizi dizi, aynı tarzda programlar, ucuz reality show'lar, izdivaçlar bitti yerine cinayet programları geldi, hele bir de şimdi haftanın yedi günü Survivor başladı ki yine ortalığı tutacak falan ama hep aynı taktik: Kavga, gürültü, dövüş, çirkeflik. Peki ekran gerçekten bu kadar kötü mü? Bence değil. İşte yemekten müziğe, sanattan yarışmaya, size "Aaa, televizyonda böyle bir şey de mi varmış?" dedirtecek program ve kanal önerilerim. 

1 - Kelime Oyunu



Hafta içi ve hafta sonu her akşam yayınlanan Kelime Oyunu, Ali İhsan Varol'un esprili sunumuyla ekranı neşelendiriyor. Beş yarışmacı dört harfliden on harfliye kelimeleri bulmak için yarışıyor. Ekran başında size de soruların cevabını tahmin etmesi kalıyor. Sorulara bazen basit, bazen zor, bazen saçma diyorum ama yine de izlemeye devam ediyorum. Gün birincisi olan hafta birinciliğine, hafta birincisi olan da ay birinciliğine oynuyor. En güzel tarafıysa büyük bir para ödülü olmaması. Bu da yarışmayı daha samimi bir hale sokuyor. Kelime Oyunu, şu sıralar ekrandaki en iyi yarışma programı. 

Kanal: Teve 2 
Ne zaman: 18.45, her gün

2 - TLC




Ben bu kanala ara ara sarıyorum. Şimdi yine öyle bir dönemdeyim. Cnbc-e'yi özlemle ansak da, yabancı programları yayınlayan TLC de idare eder. Dekorasyon ve ev programı sevenleri mutlu edecek formatlar var kanalda. Alaska Evleri, Dağ Evleri, Kumsal Evleri gibi programlarda ev alacaklar farklı konseptlerde üç evi gezip karar vermeye çalışıyor. Emlakçılar evlerin artılarını ve eksilerini söylüyor. Alaska Evleri'nde el değmemiş arazilerde çam ağaçlı geyikli müthiş orman manzaraları, Kumsal Evleri'nde iskele üzerine kurulmuş evler gibi enteresan fikirler sizleri bekliyor. Yurt Dışındaki Evim'de ise her programda farklı bir ülkedeki evler geziliyor, pazarlıklar yapılıyor, ama bir sonuç alamadan evi gezenler "Eee... biz bir düşünelim" deyip hiçbir şey almadan ülkelerine geri dönüyorlar. E bu da böyle bir format. Zaten bir Rus programı ve asıl amacı farklı ülkelerden, özellikle de güney kıyılarından ev almak isteyen Ruslara fikir vermek. Bazen Türkiye'ye de geliyorlar. Kupon Çılgınlığı ve Ekstrem Cimriler'se her şeyini kuponla bedavaya alan, para harcamamak için her türlü yolu deneyen insanları ekranlara taşıyor. Kısacası akıllara zarar bir sürü program var TLC'de. Unutmadan, Kalabalık Aile, Adam ve Danielle'in beşiz bebekleriyle olan maceralarını anlatıyor! Ağlayan, etrafı dağıtan bebekler, onların sağlık sorunları derken bazen bebekleri unutup çiftimizin gündelik yaşantısını da gösteren bir "doğal" reality show aslında bu. Program bizde birkaç yıl geriden geliyor olmalı. çünkü internetten baktım, şimdi beşiz bebekler büyümüş, karta kaçmışlar. Ama yine de bebek bebektir yav.

3 - Sony Channel



Sony Channel de TLC gibi her telden yayın yapıyor. Bir yandan Gossip Girl, Pretty Little Liars gibi yabancı dizilerin tekrarlarını verirken, öte yandan Lale Devri ve Karagül gibi yerli dizileri gösterebiliyor. Arada The Dr. Oz Show’a ya da Planet Mutfak’taki yemek programlarına da rastlayabilirsiniz. Akşamlarıysa, bazen yakın tarihte gösterime  girmiş ya da popüler yabancı filmleri göstererek şaşırtabiliyor.

4 - Mezzo TV



Benim gibi caz müziği, dev caz orkestralarını, blues ve klasik müzik gibi türleri seviyorsanız, Mezzo TV tam size göre! Sabahtan akşama dek arka planda açık durabilir, hafif hafif çalan müzikle oradan oraya salınabilirsiniz. Ella Fitzgerald konserlerine de rastlayabilirsiniz, tiyatro ve opera gibi gösteriler de. Geçenlerde Handel'in Agrippina operasını havuz başında geçen değişik bir sahnelemeyle gösteriyorlardı. Sürprizlerle dolusun, Mezzo TV. 

5 - Bloomberg HT



Doğa Rutkay’la Her Şey Bu Masada, Ayhan Sicimoğlu ile Renkler, Bloomberg HT Magazin, Silvia's Italian Table, Spice Trip gibi pek çok yerli yabancı program var bu kanalda. Spice Trip'te yemekleri farklı kılan baharattır mottosuyla iki aşçı yerel baharatları keşfe çıkıyor (hatta ben bu yazıyı yazarken yani bugünkü bölümde Türkiye'ye gelmiş kimyonlu yemekler yapıyorlardı). En sevdiğim I Own Australia's Best Home’da ise (ama şu sıralar vermiyor, ellerindeki bölümler bitti galiba) Avustralya’nın en güzel evini arayan üç tasarımcıyla birbirinden değişik evlere konuk olabilirsiniz. Evet, en son izlediğimde içlerinden biri kaldığı evi test etmek için duş bile yapıyordu! "Sıcak su akmıyor!" 

6 - Sizi Böyle Alalım 




Pınar Altuğ Atacan zaman zaman yemek programı yapıp sonra ara veriyor, sonra tekrar geliyor falan (içerik olarak değil ama bu açıdan Derya Baykal’ın programı gibi aslında). Şimdilerde de Fox’ta Sizi Böyle Alalım diye bir yemek programı yapıyor Altuğ. Çok da güzel yapıyor, bir saatte güzel tarifler veriyor. Bazen ünlü konuklarla, bazen de, herhalde çağıracak ünlü bulunamadığı için “sıradan” insanlarla mutfakta yemek yapıp sohbet ediyor. Eli yüzü düzgün, temiz bir program. Ah bir de şu tarifleri altta hızlıca kayıp giden bantla değil de, daha geniş geniş, uzun uzun gösterseler. 

Kanal: Fox
Ne zaman: 12.45 

7 - Bonus: Diziler

Gülizar



Gülizar: Karanlık Orta Çağ şatolarını andıran bir çiftlikte geçen dizide, belki fazla sürpriz yok ama iyi oyunculuklar, temiz, akıcı ve anlaşılır bir senaryo var. Farah Zeynep Abdullah oyunculuğu bırakıp şarkıcılığa soyunmaya iyiden iyiye başlamış olacak ki, son projelerinde sürekli şarkı söyleyen karakterleri canlandırıyor. Gülizar karakteri, enerjisi, muzipliği, hırçınlığı ve tavırlarıyla geçen sezonun iddialı dizisi Hayat Şarkısı'nda Burcu Biricik'in canlandırdığı Hülya'yı andırıyor yer yer. Dizinin casting'i oldukça iyi. Berk Cankat sakin, soğukkanlı veteriner Murat rolünün altından başarıyla kalkıyor, Ebru Cündübeyoğlu Suzan rolünde döktürüyor. Dizinin gizli favori ikilisiyse Emre Taşkıran'ın Teksoy'u ve Mahperi Mertoğlu'nun Şerif'i. Gerçekten belalılar ama çok da komikler! Ben böyle kalabalık oyuncu kadrolarını, detaylı karakter listelerini seviyorum. Bir kitap okur gibi izliyorsunuz çok karakter olunca. Laf aramızda, ilk bölümünü, yani kızın yıllar sonra babasının yanına, kırsal hayata dönmesi vb. hikayesini benim Ters Düz'e de birazcık benzetmedim değil. 

Kanal: Kanal D
Ne zaman: 20.00, cumartesi 

- Yuvamdaki Düşman 



Aslı Tandoğan melek Yasemin, Ece Çeşmioğlu ise melek yüzlü şeytan Ceren karakterinde son derece başarılılar ama iyi konusuna/çıkış noktasına rağmen senaryosu hiç iyi yazılmıyor Yuvamdaki Düşman'ın. Bakıcı olarak eve girip kafayı taktığı Yasemin'in kocasını, bebeğini ve evini elinden almak isteyen Ceren'in yapamayacağı kötülük yok. Evin her köşesinden, duvarların arkasından, vazoların ardından sinsi sinsi çıkıp planlar yapıyor. Ancak senaryo i-ler-le-mi-yor. Nebahat Çehre de bu nedenle diziye pek bir etki yapamıyor. Tıpkı Ufak Tefek Cinayetler gibi hayatını kaybeden değil ama hastanede olan bir karakteri göstererek, flashback vs. yaparak ilerliyor dizi, bu da dizilerde yeni moda oldu sanırım. Ama bu dizinin böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. Biraz soğuk, mesafeli duruyor şimdilik Yuvamdaki Düşman. Perşembe akşamları Vatanım Sensin, Bizim Hikaye gibi dizilerin karşısında başlaması da baştan 1-0 geride başlattı Yuvamdaki Düşman'ı. Yine de, psikolojik-gerilim türündeki hikayesiyle yeni bir Güllerin Savaşı olan diziyi, eğer reyting kurbanı olmazsa izlemeye devam edeceğim. Aslı Tandoğan için, müzikleri için, kısmen de olsa alternatif bir iş olduğu için. Ama senaryonun acilen toparlaması şart! 

Kanal: Show 
Ne zaman: 20.00, perşembe 

Ufak Tefek Cinayetler



Daha önce de yazmıştım, sezon başından beri oyunculukları için izlemeye devam ettiğim tek dizi ancak şu aşama itibariyle fazla teatral bir hal almış durumda. Bendeki inandırıcılığını kaybetmeye başladı. Her şey fazla dekor, fazla kostüm gibi duruyor her geçen bölüm. Gökçe BahadırAslıhan GürbüzTülin Özen kendilerini hala izlettiriyor ama yabancı dizileri düpedüz taklit eden (Desperate Housewives + Big Little Lies) olay örgüsü ve konusu Ufak Tefek Cinayet'leri her geçen bölüm daha yapmacık bir vaziyete sokuyor. Zamanda bir ileri-bir geri gitmek yedi bölümlük bir dizi için doğru strateji olabilir ama hiç kimse Haziran'a kadar bir cinayetin işlenmesini beklemez, kusura bakmayın. Bir de sezon sonunda ölecek olan kişinin, şimdiye kadar görüp tanıdığımız karakterlerden biri olması gerekir. Gerçek polisiye böyle yazılır. Yoksa son bölüm araya sıkıştırıverilmiş bir figüranın camdan düşmesi, hiçbir anlam ifade etmez. Ufak Tefek Cinayetler beni biraz sıkmaya başladı... 

Kanal: Star
Ne zaman: 20.00, salı 

Aşk-ı Memnu



Ve bonusun bonusu! Hangimizin gözü, ekranda tekrarı çıkınca ona şöyle bir takılmıyor ki? Beren Saat'li Bihter'i, Kıvanç Tatlıtuğ'lu Behlül'ü, Adnan Bey'i, Matmazel'i, Firdevs Hanım'ı... Şimdi de böyle dizi çeksinler istiyorum ya, çok şey mi istiyorum!

Kanal: Teve 2
Ne zaman: 12.00, hafta içi 

Peki siz bu programlardan hangisini izliyorsunuz? Yoksa ilk kez benim bu yazımla birlikte mi öğreniyorsunuz çoğunun varlığını? Hadi yazın bana ve yeni tavsiyeler de verin! Yorumlarınızı merakla bekliyorum! 

Sevgiler...

Sosyal medya hesaplarım: 

twitter: @ofluoglumert
instagram: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

13 Şubat 2018 Salı

ÇİZGİ ROMAN OKUR MUSUNUZ?

Kendi kitaplığımdan 

Ooooof, lütfen bu çizgi romanların devri bitmesin ya!

Zagor, Çiko, Dylan Dog, Martin Mystere, Mister No, Julia ve daha niceleri… 

Ne çok severim… 

Ben çocukken hep çizgi roman yapardım, bir sürü farklı karakterlerim ve dünyalarım vardı, hatta bu yazma işine de aslında resimli öykü ve çizgi roman yaparak başladım. 

Şimdilerde tamamen hikaye ve roman yazarlığına yönelmiş olsam da, yine arada bir çizgi roman yapmıyor değilim. 

Peki siz çizgi roman okur musunuz? 

Belki de yabancısınız onlara. 

Eğer öyleyse doğrudur... 

Zagor'dan bir kare. 

Çünkü bundan on yıl öncesine dek hala iyi durumdaydı çizgi roman sektörü ama dijital gelişmeler ve teknolojiyle birlikte -en azından bizim ülkemizde- artık çok sınırlı bir kitlenin ilgisi, hobisi, merakı dahilinde kaldı. 
Dylan Dog'dan sözsüz bir sayfa 

İşte polisiyeden gizeme, dramdan suça (benim en çok sevdiğim türler de bu real life temelli olanlar) pek çok farklı konuyu işleyen bu Zagor, Dylan Dog falan da aslında en parlak dönemlerini babalarımızın zamanında yaşadılar ama ben hala onları okumayı çok seviyorum. 

Sayıları az da olsa çok sıkı takipçileri olduğu için neyse ki hala kitapçılarda rastlıyoruz her ay yeni sayılarına. Evet, kitapçıda gördüğünüzde “Aman bunlara kim para veriyor?” diyorsanız, itiraf vakti: İşte o benim, o kitapları ben alıyorum! 

Size de, yeni keşifler yapmak için kendinize bir şans tanımanızı tavsiye ediyorum. 

Çünkü tepeden tırnağa bir kitap kurdu olmak bunu gerektirir…

Sosyal medya hesaplarım: 

twitter: @ofluoglumert
instagram: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

8 Şubat 2018 Perşembe

CEBİMDEKİ YABANCI: SİZ BU OYUNU OYNAR MIYDINIZ?

Şu sıralar hem tiyatroya hem de sinemaya bol bol gidiyorum. Hepsini yazacağım ama bu yazım sinema yazısı olacak. Geçen hafta Arif v 216’yı izledikten sonra bugün de Cebimdeki Yabancı’yı izledim. Ferzan Özpetek yapımcılığında, Serra Yılmaz yönetmenliğinde çekilen film aslında bir uyarlama. Yani konu ve senaryo orijinal değil. Bu bir İtalyan filminin uyarlaması. Hatta konusu gereği o kadar popüler olmuş ki, şimdilerde diğer ülkelerde de çekiliyor. Bizdeki ismi de Cebimdeki Yabancı oldu…


Sürprizli, gerilimli, duygusal ve komik bir film Cebimdeki Yabancı. Yedi yakın arkadaşın bir akşam yemeğinde masum gibi görünen bir oyun oynamaya karar vermesiyle başlıyor. Oyunun kuralı aslında çok basit: Gelen mesajlar herkese açık bir şekilde okunacak, çalan telefonlar hoparlörlerden herkes tarafından dinlenecek… Hiçbir gizli saklı olmayacak yani. Tabii iş, bunu uygulamaya gelince, bu o kadar da kolay olmuyor. Çünkü saklanan kirli çamaşırlar, yasak aşklar, aldatmacalar, sırlar var.

Filmin fragmanını (ve filmi) izlediğimde, bu konunun bir sinema filminde değil de iyi bir tiyatro oyunu olarak sahnede işlenmesinin daha iyi olacağını düşündüm açıkçası. Çünkü bir buçuk saatlik film baştan sona bir yemek masasının etrafında geçiyor! Tek mekanlı, az kamera hareketi olan bir film bu. Yani tiyatro oyunu olmaya çok uygun. Kamera ya yüzleri ya da geniş açıdan masayı gösteriyor, o kadar. Yüzler öyle zoom altındaydı ki, bazen o kadar yakını izlemekten gözlerim yorulmadı değil.

Şebnem Bozoklu, Leyla Lydia Tuğutlu, Çağlar Çorumlu, Şükrü Özyıldız, Serkan Altunorak, Belçim Bilgin ve Buğra Gülsoy’dan oluşan cast gayet iyi seçilmiş. Ben en çok Şebnem Bozoklu’nun, Şükrü Özyıldız’ın ve Buğra Gülsoy’un performanslarını beğendim. Özyıldız, filmde çapkın ve yeni evlendiği karısını aldatan bir fitness hocasını canlandırıyor (hem de, izleyince şaşırarak öğreneceksiniz ki, pek çok farklı kişiyle). Gülsoy ve Bozoklu ise uzun yıllardır evli olan, sorunlar yaşayan bir çifti oynuyor. Gülsoy, onu görmeye hiç alışık olmadığınız bir halde, bıyıklı bir baba olarak karşımıza çıkıyor. Bozoklu’ya gelince… Onun performansı gerçekten iyiydi. Filmin en iyisinin o olduğunu söyleyebiliriz.

Dediğim gibi, filmde hiçbir aksiyon, sahne atraksiyonu yok. Başından sonuna bir buçuk saat boyunca yemek masasında oturup kimi zaman gerilen, kimi zaman eğlenen yedi arkadaşın muhabbetine ortak oluyoruz. Hatta oyuncular bile çekimler sırasında sadece masada oturmaktan ve her gün aynı yemekleri yemekten yorulmuş! Ama filmin çekimleri çok kısa sürmüş zaten.

Filmin final jeneriğinde food stylisyt’lerin adının da yazmasını sevdim. Çünkü bu filmde kesinlikle yiyecekler de en az oyuncular kadar başrolde! Serkan Altunorak’ın canlandırdığı karakter gece boyu ikramların ardı arkasını kesmiyor. Tatlılardan tuzlulara, masayı donattıkça donatıyor. Karakter aşçı değil, o zaman beş yıldızlı bir otelin açık büfesini aratmayan bu maharet nereden geliyor? Bununla ilgili birkaç diyalog olabilirdi. Yemeklerin bu kadar ön planda olması gayet lezzetliydi. Burada da filmin bir İtalyan filmi olduğu ve yönetmenin yemeğe olan ilgisi, merakı bilinen Serra Yılmaz olması akıllara geliyor tabii.

Film boyunca filmin bir uyarlama olduğunu hatırlatan bir diğer konuysa, her karakterin birbirini birbiriyle aldatması. Öyle ki, Türk dizilerimizdeki entrikalar bile sönük kalıyor yani. Herkes mi birbirini aldatır, yasak aşk yaşar, birbirinin arkasından kuyu kazar! Yedi karakterden sadece biri, Leyla Lydia Tuğutlu’nun karakteri tüm bu olayların dışında, saf kız olarak karşımıza çıkıyor. Kalan altı karakterin altısının da kirli ilişkileri, sırları ve aldatma hikayeleri var. Bu kadarı da biraz fazla tesadüf olmuş gibi. Ama olmayacak şey de değil tabii ki.

Uzun lafın kısası… Cebimdeki Yabancı, kadrodaki oyunculardan sırf birini seviyorsanız bile, gidip izlemek isteyebileceğiniz bir film. Ama hem beklenen gerilim doruk noktası yaşanmadan bitip kısa sürdüğü hem de konusu ve çekimleri gereği bir sinema filmini değil de bir tiyatro oyununu andırdığı için, mutlaka izlenmesi gereken bir film de değil.

Benim notum: 6/10

Siz bu filmi izlediniz mi? Ya da izlemeyi düşünüyor musunuz?

Peki siz ailenizle, arkadaşlarınızla böyle bir oyunu oynamaya var mısınız? Sizce telefonlarımızdaki hayatımız sadece bize mi kalmalı, yoksa onları yakınlarımızla paylaşmak o kadar da kötü bir fikir değil mi?

Yazın, bekliyorum!


Sosyal medya hesaplarım: 

twitter: @ofluoglumert
instagram: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

26 Ocak 2018 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 11. BÖLÜM: KALP NARİN BİR YARATIKTIR

...ve mürekkep dökülüyor! 



11. bölümün, şimdiye dek yayımladığım en heyecanlı ve beklenmedik gelişmelerle dolu bölüm olacağını söyleyebilirim. Adeta sezon finali tadında bir bölüm sizleri bekliyor. İlk bölümden itibaren karşımıza çıkan soru işaretlerinden bazıları 11. bölümle birlikte ortadan kalkarken, hemen yeni soru işaretleri eklenecek. Neler olacağını merak ediyorsanız, sürprizleri açık etmeden şu kadarını söyleyebilirim: Atlas-Irmak-Cem arasındaki aşk üçgeni akıllara durgunluk verecek bir gelişmeye sahne olacak, Aslı'nın en yakın arkadaşı Irmak'tan bir anda uzaklaşmasıyla ilgili gerçek açığa çıkacak ve Atlas'ın sezon başından beri sakladığı büyük sır bilgilerinize sunulacak. Kısacası bu bölümde ardı ardına bombalar patlayacak ve hikayede yepyeni bir dönem başlayacak. Bölümü bitirdiğinizde, karakterlerle ilgili fikirleriniz aynı olmayabilir. Bu bölümü aslında haftaya yayımlayacaktım ama bir önceki bölümden sonra o kadar çok mesaj aldım ki, ben de sizleri bekletmeden yayımlamaya karar verdim. 7000 kelimelik bu en kritik bölüm için iyi okumalar! Satır arası yorumlarınızı acayip bir sabırsızlık ve merakla bekliyorum!


Bölüm şarkısı: Amy Winehouse - Back to Black 
IRMAK TAKSİNİN ARKA koltuğunda oturmuş Atlas'ın evine giderken, Aslı'yla yaptığı konuşmayı düşünüyordu. Ona, "Artık seni gördüğümde hiçbir şey hissetmiyorum," demişti. "Yalnızca kendi hayatını mahveden bir kız görüyorum. Ama beni, bizi tercih ettiğin kişi her kimse, belli ki sana iyi gelmiyor." Bunlar ağzından öfke ve hırsla çıkmış sözlerdi. Ama şimdi düşünüyordu da, çok yerindeydi söyledikleri. Hiç de pişman değildi. Gerçi Aslı'nın moralinin niye bozuk olduğunu çözememişti ve bu hala kafasının bir köşesini meşgul ediyordu. Yine de onu şimdilik bir kenara bıraktı. Taksi, Atlas'ın oturduğu apartmanın önüne gelmişti.
Arabadan indiğinde hava daha da soğuk ve pusluydu. Gökyüzünde, dolunaydan başka hiçbir şey görünmüyordu. Telefonunu eline alıp bir kez daha Atlas'ın gönderdiği mesajı okudu.
"Tamam. Sana her şeyi anlatacağım. Şimdi her neredeysen gel. Eğer gelmezsen her şey bitti sayacağım ve ikimiz de yolumuza devam edeceğiz. Beni istiyor musun? Tüm hatalarımla. Tüm günahlarımla. Bununla yüzleşmeye hazırsan, gel. Çatı katımda seni bekliyor olacağım."
Onun anlatacaklarını dinlemek için sabırsızlanıyordu. Ama bir andan da korkuyordu. Atlas'ın itirafından –artık her neyse onlar– sonra, bir anda her şey değişebilirdi. Aralarındaki ilişkinin rengi, Irmak'ın ona olan hisleri...
Mesajında çok kararlı görünüyordu Atlas.
Irmak da kararlıydı. Onun sakladığı her ne varsa öğrenmeye kararlıydı.
Yine de kendisini şimdiden en kötüsüne hazırladı: Atlas bir katildi. Kız arkadaşının katili. Onu isteyerek öldürmemişti. Ama neden Necati'nin karanlık işlerine alet olmaya devam ediyordu?
Irmak'ın şu anda yurt odasında, bilmem kaçıncı rüyasını görüyor olması gerekmiyor muydu?
Apartmana doğru yürürken sokak kapısının önüne yaslanmış duran, kendisine bakan sarhoş bir evsiz adam görünce biraz korktu. Çabucak yanından geçip kapıda yazan zillere baktı. Hiçbirinde Atlas'ın ismi yazmıyordu ama evi çatı katı olduğu için en üstteki zile bastı. Bir süre sonra onun megafondan, derinden gelen sesini duydu ve sadece bu bile, içinde bir yerin ısınmasına yetti.
"Kim o?"
"Aç kapıyı. Ben geldim," dedi aceleyle.
Böylece birkaç saniye içinde kapı açıldı, sarhoş adamı geride bırakıp apartmana girdi. Onu içeride neyin beklediğini bilmiyordu.
---***--- 
PARTİ NEREDEYSE DAĞILMIŞTI. İşte, içeride kalan son davetli olan Efe de, kollarının arasındaki iki kızla mekanı terk ediyordu. Soğuk havaya rağmen üstündeki incecik kıyafetle parti mekanının dışındaki bir banka çökmüş oturan Selin, düşüncelerle boğuşuyordu. Necati ona hem kendisiyle, hem Atlas'la, hem de Cem'le ilgili, duyduğunda şok olduğu şeyler söylemişti. Bunları nereden, nasıl öğrenmişti Selin bilmiyordu ama nedense anlattığı şeylerin gerçek olduğunu biliyordu. Necati her şeyi büyük bir ciddiyetle anlatmıştı. Ama öncesinde sormuştu:
"Uzay'ı gerçekten seviyor musun?"
Evet, Selin Uzay'ı gerçekten seviyordu.
"O zaman bu partide benimle birlikte olacaksın. Çünkü seninle yalnız kalıp konuşmam gereken şeyler var."
"Ne demek istiyorsun?"
"Derdim sandığın gibi seninle bir şeyler yaşamak değil Selin. Bunu bir tek sana söyleyebileceğim için seni bulmam gerekiyordu."
"Neyi?"
"Irmak'la konuşup onu Atlas'tan ayıracaksın. O ikisi birlikte olmamalılar, beni anlıyor musun?"
"İyi de neden? Bu çok saçma! Irmak'la Atlas'tan sanane?"
"Dediğimi yapacaksın. Başka şansın yok. Atlas'ın hayatından uzak duracaksınız. Sen ve o arkadaşın. Beni anladın mı? Yoksa Uzay seninle ilgili her şeyi öğrenir."
"Benimle ilgili her şeyi derken?"
"Ablasına yaptığın şantajdan bahsediyorum. Uzay senin bir zamanlar, üstelik çok değil, birkaç hafta öncesine dek nasıl bir kız olduğunu öğrenirse, eminim seninle bir daha kafelere gidip avokadolu tost yemez."
Selin kaşlarını kaldırmıştı. Necati bu şantaj olayını nereden biliyor olabilirdi ki?
"Arkadaşın Irmak'ı Atlas'tan uzak tutacaksın. Tamam mı? O aşk hayatına zaman ayırabilecek biri değil. Yapması gereken başka işler var. Kendisi için, Irmak ondan uzak dursun." Arkasını dönüp gitmeye hazırlanmıştı. Ama Selin onu durdurmuştu.
"Bir dakika! Bunları söyleyip arkanı dönüp gidemezsin. Bana bir gerekçe göstermen gerek."
"Selin, Atlas ne Irmak ne de bir başkası için doğru kişi olabilir."
Bunları büyük bir soğukkanlılıkla söylemişti ve Selin'in içinden bir anlığına, tuhaf bir ürperti geçmişti.
"Ama Cem'le de devam etmesin," diye konuşmuştu Necati. "Cem onu aldatıyor."
Selin'in onun Cem diyerek kimden bahsettiğini anlaması biraz uzun sürmüştü. Sonunda, Irmak'ın sevgilisi olan Cem'i kastettiğini anlamıştı.
"Ne? Kimle?" demişti şok içinde. Bu adam her şeyi nasıl bilebilirdi?
"Bir fikrim yok. Zaten önemli de değil. Her neyse... Irmak'a söyle Atlas'tan uzak dursun. Kendi iyiliği için, Atlas'ın peşini bıraksın."
---***--- 
IRMAK ASANSÖRDEN ÇIKTIĞINDA, Atlas onu kapının önünde bekliyordu. Üstünde turuncu bir yazıyla "I'm an alien" yazan bej rengi bir penye ve yeşil bir pantolon giymişti. Yüzünde dengeli bir gülümseme vardı, ne biraz eksik, ne biraz fazla. Tam da olması gerektiği gibi.
"Gelsene," dedi.
Irmak içeri girdi. Montunu çıkarıp portmantoya astı. Yanak yanağa öpüştüler. Onu ne kadar özlediğini fark etti Irmak. Görüşmeyeli günler olmuştu. Onu fevrice çıkışan liseli bir aşık gibi parkta terk edip gittiği gün aklına gelince, sanki Atlas da o an bunu düşünüyormuş gibi, kendi içinde belli belirsiz bir mahcubiyet yaşadı.
"Salona geçelim," dedi Atlas ve Irmak'ı içeri davet etti.
Irmak bu odayı seviyordu. Siyah, vizon ve füme renklerle döşenmiş olan oda bu renkler yüzünden belki biraz fazla karanlıktı ama, bir şekilde Atlas'ın ruhunu çok iyi yansıtıyordu. İki sütun arasına asılmış olan hamak ileri geri hafifçe sallanıyordu, belli ki o kapıyı çalmadan hemen önce Atlas hamakta oturuyordu. Hamağın kenarındaki koyu lacivert bir battaniyenin ucu yere sarkmıştı. Çalışma masasının üstü her zamanki gibi dağınıktı: üst üste koyulmuş kağıtlar, ortada duran daktilo, dizüstü bilgisayar, kalemler, kemik çerçeveli bir gözlük... ve çerçevede siyah saçlı, gülen bir kızın fotoğrafı. Irmak, o an sanki Pelin de orada, onlarla birlikteymiş gibi bir hisse kapıldı.
Yerdeki halının üstündeyse bir sürü Atlas Kitabı duruyordu. Atlas'ın geri topladığı doksan dokuz tanesi, farklı sayfalarından açılmış bir halde zemini boydan boya kaplamıştı.
"Ne o, kütüphane temizliği mi?" dedi Irmak. Bunu söylemekteki amacı neydi bilmiyordu. Bu söz kendi kulağında bile kötü bir espri gibi çınlamıştı.
Atlas onu duymuş gibi görünmüyordu. Ocaktaki demliğe doğru belli belirsiz döndü. "Bir şeyler içmek ister misin?"
"Atlas. Saat on ikiyi geçti. Uykum var. Seni dinlemek için geldim."
"Uyumak istiyorsan, uyuruz," dedi Atlas.
Irmak bir an için kalakaldı. Bunu çok nötr bir sesle söylemişti Atlas. Yine de birlikte bir eylem yapmayı çağrıştırıyordu.
"O zaman," dedi Atlas. Yerde açık duran birbirinin aynısı doksan dokuz kitaptan birini eline aldı ve on üçüncü sayfada üstü kapalı olarak anlattığı kaza paragrafını işaret etti. "Beni bu kitabı yazmaya iten olayı gerçekten bilmek istiyorsun, değil mi?"
Irmak ona baktı ve dediğinden daha fazlasını kastedip kastetmediğini anlamaya çalıştı. "İstiyorum. Seni daha yakından tanımam için bunu bilmem şart Atlas. Sana zarar veren o şey her ne ise, bu beni de etkiliyor."
Atlas anladığını gösterircesine başını salladı.
"O gün orada ne oldu?" Atlas'ın özel hayatına burnunu sokmak ya da onu zor durumda bırakmak asla istemiyordu. Bunu ona karşı kullanmayacaktı. Sadece, bunu bilerek Atlas'ı daha iyi anlamak, ona yardımcı olarak yaralarını beraber sarmak istiyordu.
Atlas onu aniden elinden tuttu, birlikte yavaşça çökerek yere, kitapların yanına oturdular. Irmak'ı bir saniye içinde ateş basmıştı, Atlas'ın vücudundan yayılan sıcaklık onu da ele geçirmişti sanki. Merakla ona bakıp, anlatacaklarını dinlemeye hazır olduğunu gösterdi.
"İki yıl önce, sıcak bir gündü," diye söze girdi Atlas.
Ve anlatmaya başladı.

16 Ocak 2018 Salı

2017'NİN OLAY YARATAN 24 BLOG YAZISI

Herkese selam! Biraz geç olacak ama, 2017'nin olay yaratan (elbette kastettiğim şey en çok okunan, yorumlanan ya da ilgi gören anlamında) blog yazılarımı sizler için derledim! Kısa hatırlatmaların ardından linklere de yer verdim, okuyabilirsiniz... Bakalım 2017'de en çok okuduğunuz 24 blog yazım hangileriymiş? 

15 Ocak 2017: İsveç'teki hayatım bakın nasıl başladı 


Erasmus için gittiğim Malmö/İsveç'ten yazdığım ilk yazımda sizlere İstanbul'daki kar fırtınasını aşarak gittiğim İsveç'te gecenin 4'ünde uyandığım ilk sabahtan, kaloriferin neredeyse yanmadığı buz gibi odamdan ve aşırı pahalı İsveç SEK'lerinden bahsetmiştim. Soğuktan çatlayan ellerime de değinmeden geçmemiştim. İsveç'ten yazacağım ilk yazı tabii ki merakla bekleniyordu. Haliyle çok okundu ve ilgi çekti.


5 Şubat 2017: Bisikletle Lund'a gittik, bakın neler oldu 


Şubat'ın ilk günü, -1 derecede, saatte bilmem kaç kilometre esen rüzgara karşı gidiş dönüş 40 kilometre pedal çevirmek deliliğini yaptık arkadaşlarımla. Bu serüveni anlattığım yazı da çok okunanlara ilk sıralardan giriş yaptı.


26 Şubat 2017: Brüksel'de ne yaptım? 


Şubatın sonuna doğru spontane bir şekilde Brüksel'e gittik. Fazlasıyla Tenten, Manneken Pis/İşeyen Çocuk, çikolata, waffle, çizgi roman, French fries, müze ve Euro muhabbeti içeren yazım oldukça ilgi çekti. 


4 Mart 2017: İsveç'te kahvaltılarda ne yiyorum?


İsveç'te kahvaltılarımı nasıl yaptığım çok merak ediliyordu. Ben de yazdım.


15 Mart 2017: İsveç'te bisiklet tamirine 41,50 lira veren Mert'in dramı 

Bu dram da çok okundu. Çünkü 5 liralık bir işlem için tam 100 SEK vermiştim ve üstelik, devamı da gelecekti...


2 Nisan 2017: Bugün olaylarla dolu Katrinetorp Çiftliği'ndeydim!


Dizi çekmek için uygun entrikalı ortamları barındıran çiftliği gezip yazdığım yazı, oldukça beğenilmişti. 


20 Nisan 2017: Çay'a övgü


Çaya olan sevgimi dile getirdiğim yazı çok sevildi ve okundu. Ayrıca çay ve kahve diye okurlar ikiye bölünmedi de değil. 


30 Nisan 2017: İsveç Lund'da Valborg Festivali: Skam'ın gerçek hali!


İsveç'te kutlanan bir öğrenci festivali olan Valborg için tekrar bisikletle Lund'a gittim. Baharı karşılamak için olan bu festival bana "yahu öyle saçmalık olur mu, bahar geleli ohooo, yazı karşılayın bari" dedirtse de, öyle şeyler gördüm ki, sonrasında "Bundan sonra Skam'da izleyeceğim hiçbir şey beni şaşırtamaz!" tepkisini verdim.


4 Mayıs 2017 : Yeni çizgi roman dizisi: Mert'in İsveç Günlüğü - Bölüm 1


İsveç günlerimi çizgi romanlaştırma bahanesiyle yeniden çizgi roman yapmaya başladım! Hiç bilgisayar işi olmadan tamamen elimle çizip ve siyah-beyaz olarak bıraktığımm çizgi romanın ilk bölümü, İsveç'te geçen Ocak-Şubat aylarımı özetliyordu. Eğlenceli bir dille anlattığım için yazı çok okundu ve sevildi. 



21 Mayıs 2017: Stockholm'de muhteşem bir hafta: Neler yaptık?


İsveç'e gitmiş ama daha Stockholm'ü görmemiştim! Malmö'den hızlı trene binip Stockholm'e gittik! Deniz botuyla tura katılınıp Stockholm adacıkları denizden görüldü, Gamla Stan'dan eski çizgi roman kapaklarının teneke afişleri, karakter figürleri ve başka vintage parçalar alındı, Millennium Üçlemesi'nin geçtiği sokaklarda (Bellmansgatan, Götgatan, Hornsgatan, Zinkensdamm) dolaşıldı, Mikael Blomkvist'in evi ziyaret edildi, İsveç'in minimalist ve ferah dekorasyon stilinden ilham alındı, kahve içildi, bol bol fika yapıldı, gezildi, görüldü, yaşandı... Burada anlatıldı: 


28 Mayıs 2017: Bu sezonun "waoooouvw" dedirten yerli dizisi hangisiydi? 

İsveç'e gitmiş ama yerli televizyon ekranından da geri kalmamıştım! Başlığa verdiğim cevapsa herkesi şok etti tabii.



7 Haziran 2017: Malmö'ye, İsveç'e veda... 

İsveç'te Erasmus günlerimin sonuna gelmiştim artık... Ve yazımı şöyle bitirdim: "5 ay boyunca İsveçlilik oynadım. İstediğim tam da buydu zaten. Ben artık müsaade istiyorum, Malmöcüm. Kendine iyi bak. Sana verdiğim sırları da kimselere anlatma." 


15 Haziran 2017: Trabzon'dan sevgiler ve Laz böreğinin sırrı

Trabzon'dan birkaç şey anlattım.


18 Haziran 2017: Babamın muazzam kütüphanesi 



21 Temmuz 2017: Olay yerinden bildiriyorum: Korkunçtu! 

Marmaris'teki 6.3 büyüklüğündeki depremi yaşadım ve o gün anlattım:


2 Ağustos 2017: Şezlonglarda kitapsızım! 

Bu yaz okuyacak kitap bulamadığımdan yakındım. Çünkü her yerde Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk gibi adları olan, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu kitaplar olduğundan bahsettim.


20 Ağustos 2017: İnternete özel yepyeni hikaye serim geliyor! 


Yeni kitabım çıkana kadar sizleri bekletmeyeyim dedim ve internete özel yepyeni bir kurgu yazmaya başladım... Bu hikaye serimi yakında blogda paylaşmaya başlayacağımdan bahsettim ve ilk alıntıyı paylaştım: "Kendini, bir çay fincanına batırılan ve çıkarmaya zamanında yetişilemediği için fazla ıslanmaktan mütevellit çayın içine düşüp onlarca parçaya ayrılan bir bisküvi, kurabiye gibi hissediyordu." Tabii şimdi biliyorsunuz ki, o hikaye serim Mürekkep Kokunu İçime Çektim. 

22 Eylül 2017: Yeni bir macera: Mürekkep Kokunu İçime Çektim


Ve hikayenin adıyla konusunu duyurdum. Hayatının en zor döneminden geçen Irmak'ın, bir gün bir kitap alıp okumaya başlamasıyla her şeyin değişmesini anlatacaktı hikaye. İlk kapak buydu ama sonradan kapak değişti. 



28 Eylül 2017: Bu yazın en iyi albümü Hande Yener'den geldi! Çünkü...


Hande Yener bu yıl çıkardığı yeni albümü Hepsi Hit Vol. 2 ile, 2006'daki Apayrı ruhunu 2017'ye taşımıştı. Beklediğim Hande albümü geldi, sound'lar ve sözler muazzamdı! O nedenle Hande'nin 10 yılda bir gelen ustalık albümlerinden biri olduğunu yazdım. Pop, house, elektro, akustik, slow, vokal... albümü muazzam buldum. 


29 Eylül 2017: Mürekkep Kokunu İçime Çektim - 1. Bölüm


Mürekkep Kokunu İçime Çektim'ilk ilk bölümünü yayımladım. Yaklaşık 6000 kelimelik çok uzun bir bölüm olmasına rağmen okundu, hatta beş ayın en çok okunan yazısı da oldu. Şimdiye dek yayımladığım ilk 10 bölüm, toplamda 10.000 okuyucuya ulaştı! Eğer siz hala başlamadıysanız, geç değil. Irmak ve Atlas'ın romantik ve gizemli dünyasına dahil olabilirsiniz. 


15 Ekim 2017: Pazar gününüzü güzelleştirecek naif, hüzünlü kitap tavsiyeleri.

Bazı kitaplar vardır: Okurken sizi çok etkilerler ve bitirdiğinizde kendinizi darmadağın bir halde bulursunuz. Yazımda, içinizde bir yerlere mutlaka dokunacak kitapları listeledim.


25 Kasım 2017: Trabzon'da doğum günüm bakın nasıl geçti? 


Doğum günüm için spontane bir şekilde gittiğim Trabzon'da yediklerimi yazdım. Yazı çok okundu ve yorumlandı. Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in 1. bölümüyle birlikte, 2017'nin en çok okunan ve ilgi gören yazılarından oldu. 


25 Aralık 2017: Hürriyet Seyahat'te Malmö'yü yazdım


Hürriyet'teki ilk yazımda, beş ay boyunca kaldığım Malmö/İsveç'i yazdım. 


27 Aralık 2017: 2018'den bazı isteklerim

2017'nin yavaş yavaş sonuna gelirken, 2018'de olmasını istediğim bazı şeyleri listeledim. Bunlar kişisel dilekler değil de, daha çok popüler kültüre ve yaşama ait bazı genel istekler oldu. 

http://kafadergi.blogspot.com.tr/2017/12/2018den-bazi-isteklerim.html

İşte geçen yılın en çok ilgi gören yazıları bunlardı! Peki sizler onları okuduğunuz ilk günü hatırlıyor musunuz? Ya da okumayıp gözden kaçırdıklarınız olmuş mu? Yazın bana!

Sosyal medya hesaplarım: 

twitter: @ofluoglumert
instagram: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert