8 Ekim 2019 Salı

STIEG LARSSON MEZARINDA TERS DÖNMÜŞ MÜDÜR?


Beni iki yıl önce İsveç'te Erasmus yapmaya teşvik eden sebeplerden ilki, İsveç polisiyesini, özellikle de Stieg Larsson'un ölümsüz eseri Millennium Üçlemesi'ni çok sevmemdi. Şu, şuşu ve şu yazılarımdan da bildiğiniz üzere... Ve yine bildiğiniz üzere, seriyi yine İsveçli bir başka yazar olan David Lagercrantz devam ettiriyordu. Ama tabii ki bu yazarın Larsson'un gerçekçi kalemi ve edebi gücü ile hiç alakası yok, buna aşağılarda daha detaylı olarak değineceğim. İşte serinin altıncı ve final kitabı olan Ölmesi Gereken Kız, geçtiğimiz haftalarda serinin diğer kitapları gibi Pegasus Yayınları'ndan çıktı (60 TL, üstelik kitap 400 sayfa bile değil ama işte kağıt piyasasının içler acısı durumu da ortada). Ben de tabii ki hemen alıp okudum. Serinin final kitabı olduğu söylenen bu kitap da, gazeteci-dergici Mikael Blomkvist ve asosyal hacker Lisbeth Salander’ı bir kez daha bir araya getiriyor. Polisiye türündeki kitap, serinin diğer kitaplarında olduğu gibi yine sırlar, karmaşık ilişkiler ve İsveç’teki medya dünyasının arka perdesinde yaşananlar üzerinden ilerliyor. Lisbeth’in ikiz kardeşi Camilla ile olan yüzleşmesi de, David Lagercrantz'ın nihai noktayı koyacak olduğu final kitabında işleniyor. Okurların uzun zamandır beklediği bu yüzleşmenin Lagercrantz'ın yazdığı önceki iki kitapta da hep işlenecek gibi olup son anda bir sonraki kitaba saklanması hepimizi sıkmıştı. Ucuz bir pazarlama yöntemi... Neyse ki bu yüzleşme Lagercrantz'ın yazdığı, Stieg Larsson'un yazmadığı bu üçüncü kitapta işlenmiş (olayların çözümlenmesi de, Ejderha Dövmeli Kız'ın finalindeki gibi "Lisbeth tarafından kurtarılan bir adet Mikael" sahnesiyle olmuş). Ama o kadar yüzeysel, o kadar hızlıca geçiştirilmiş ki, "Bunca zamandır biz bunun için mi bekletildik?" diye düşünmeden edemiyor insan. Geriye dönüp baktığımızda, Stieg Larsson'un yazdığı Millennium Üçlemesi ne kadar muazzamsa, David Lagercrantz'ın devam ettirdiği Millennium Üçlemesi'nin de o kadar yüzeysel ve tatsız tuzsuz olduğunu görüyoruz. Onun yazdığı üç kitapta aslında kayda değer hiçbir şey olmuyor. Her kitap, Mikael'in ortadan kaybolan Lisbeth'e ulaşmaya çalışmasıyla başlıyor ve karakterler o kadar yüzeysel işleniyor ki, hiçbir şey derine inemiyor, kitaplar arasında hiçbir bütünlük kalmıyor. Oysa Larsson'un yazdığı Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, hem karakter hem de olay örgüsü açısından birbirini takip ediyordu. Oysa Lagercrantz'ın yazdığı Örümcek Ağındaki Kız, Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız ve Ölmesi Gereken Kız arasında hiçbir devamlılık ilişkisi yok. 

Ama esas eleştirime daha gelmedim... (Evet, bu sadece girizgahtı!) Klasik Millennium Üçlemesi'nde ana karakterlerden biri olan Erika Berger'in, bir başka yazar tarafından yazılan 4. ve 5. kitaplarda bir yan karakter olarak kalmasını, hele koca serinin finali olan 6. kitapta adeta figürana dönüşmesini Stieg Larsson kabul eder miydi? Larsson'un mezarında ters döndüğünü söylemem bundan! Ölmesi Gereken Kız'da, Erika'nın adı sadece ve sadece iki yerde geçiyor ve kendisini hiç görmeyeceğimizi düşünürken, kitabın sonlarına doğru çalakalem yazılmış iki sahnede görüyoruz. Bari hiç görmesek daha iyiydi! Lagercrantz'ın yazdığı Millennium kitaplarında koskoca Erika Berger'in hiçbir hikayesi, olan hikayeye de hiçbir etkisi yok. Olması gerekir miydi? Bence kesinlikle gerekirdi! Erika Berger, Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander'den sonra, Millennium Üçlemesi'nin üçüncü ana karakteridir ve Stieg Larsson'un yazdığı üç kitapta da bir ana karakter olarak ele alınıp işlenmiştir. Ama Lagercrantz kendi yazdığı kitaplarda Erika Berger'e bir hikaye yazamadı diye onu yok sayması akıl alır şey değil (oysa bana sorsaydı ona Erika'ya yazılacak en az elli farklı hikaye söylerdim). Üstelik bu final kitabında, Erika'nın kocası Greger Beckman'dan boşanacağını öğreniyoruz, ki bunu da olabilecek en kötü şekilde, Mikael'in bir düşüncesinden öğreniyoruz. Yazardan bu meseleyi biraz olsun derinleştirecek iki-üç kelamlık bir Mikael-Erika diyalogu ümit etmeyi geçtim, Erika'nın tek başına bile bu konuyla ilgili düşüncelerine tanıklık edemiyoruz. David Lagercrantz yazdığı için benim bu kitaptan beklentim de düşüktü, ama bu kadar da düşük değildi. Hiçbir şekilde tatmin etmeyen, sıkıcı, zoraki, keşke hiç yazılmasaydı diye düşündüren, Stieg Larsson'un, Mikael ve Lisbeth'in hatrına okunan bir final kitabı olmaktan öteye geçemiyor benim için... Stieg Larsson'un da bu sonuçtan memnun olduğunu hiç zannetmiyorum.

Not: Spotify'da bir nevi radyo yayını olan podcast yapmaya başlasam kimler beni dinler? :)

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

14 Eylül 2019 Cumartesi

BLOG'UM KAFA DERGİ 10 YAŞINDA!


Tarih, Eylül 2009. Daha on dört yaşında bir çocuğum. Ortaokul bitmiş, liseye başlayacağım yaz tatilinin son günleri. Ama okuma yazmayı öğrendiğim birinci sınıftan beri, saman kağıtlara ellerimle yazıp çizerek yaptığım dergileri postayla ülkenin bir ucundan diğer ucundaki akrabalarıma, tanıdıklarıma yollamaktan bir an olsun vazgeçmemişim. Hatta bu insanlar, küçük bir çocuğun hayal gücünü ve inancını kırmayıp o dergilere aylık abone bile olunca, ne çok sevinmişim! Her hafta yeni dergiler yapıp yollamışım onlara, çocukluktan beri bir şekilde hep kendi dergimi çıkarmışım, "yayıncılık dünyasının" içinde büyümüşüm yani.

Ve o yaz yine bu akrabalarımdan biri sayesinde, blogspot uzantılı blog'larla tanışmışım. Emekler vererek yazdığım çizdiğim, sonra fotokopicide çoğalttığım, zarfların içine koyarak postaneden uzaklara gönderdiğim bu el yapımı dergilerimin karşısında, güçlü bir alternatif belirmiş: İnternet. Blog açarsam yazılarımı herkesin her an oradan okuyabileceğini öğrenince, yazı masamın çekmecesinde deste deste duran saman kağıtlarım, rengarenk kurşun ve tükenmez kalemlerim yerini "okurlara" daha kolay ulaşabilmek adına blog dünyasına bırakmış. Kafa Dergi. Blog'umun adı bu. Seyahat ettiğim yerlerden okuduğum kitaplara, izlediğim dizilerden o an güncel olan ne varsa ona dair yazdığım yazılara, arkası yarın gibi kaleme aldığım hikaye serilerime, yaptığım çizgi romanlarıma; bazen kendi dertlerimi, çarkları bir türlü durmayan kafamdan geçenleri aktardığım, bazen benim gibi düşünenlere ulaşmak istediğim o blog dünyam, bugün, yani Eylül 2019'da, tam dolu dolu 10 yılını geride bırakıyor. İnanılır gibi değil! Bu su gibi geçip giden 10 yıl boyunca, binlerce yazı yazdım ve bugün ilk kez bu yazı için istatistiklere girip bakınca gördüm ki, yazılarım bir milyondan fazla okura ulaşmış. Üstelik günümüzün sosyal medya dünyası için uzun, çok uzun paragraflar, yazılar bunlar... Çünkü bir konu hakkında şöyle doya doya yazmak gibisi var mı? 

Tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi ya da albüm tavsiyesini de, şehrin birindeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Sadece kendimin değil, blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim. Blog'ların samimiyeti bambaşka. Ne instagram ne twitter ne de başka bir şey benim için blog'un yerini tutabilir. Önemli olan yazmayı sevmek burada... Bugün, saman kağıtlara yazılar yazıp akrabalarına yollayan on dört yaşındaki o çocukla, bilgisayarının karşısında klavyesine yazıp yazılarını blog'unda yayımlayan yirmi dört yaşındaki bu çocuk arasında hiçbir fark yok. Çok şey değişti, dönüştü belki, ama tek bir şey hiç değişmedi: Yazmaya olan tutkusu, bağlılığı, aşkı. Benim büyümeme tanıklık eden en güzel şey, blog'um Kafa Dergi'dir. 

Yıllar boyunca yanımda olan, yazdığım her yazıyı okuyan, yorumlayan, beni sonuna kadar destekleyen ve hiçbirini tanımadığım, ama kalpten kalbe bağlarını hissettiğim siz güzel okurlarıma en içten teşekkürlerimle...

Ve yazmaya devam... sonuna kadar!

Not (Böyle bir açıklamayı 5 yıldır ilk ve son kez yapıyorum): Bildiğiniz üzere, benim 10 yıllık Kafa Dergi blog'umun, blog'umun adında bir dergi çıkaran 5 yıllık Kafa Dergi ile hiçbir alakası yoktur. :) 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

11 Eylül 2019 Çarşamba

TRENLE ODUNPAZARI MODERN MÜZE'NİN AÇILIŞINA GİTTİM


Cumartesi günü, Odunpazarı Modern Müze'nin yani OMM'un açılışı için İstanbul'da Söğütlüçeşme'den kalkan yüksek hızlı tren ile Eskişehir'e gittim. Bu, hızlı trene ikinci binişimdi. Genellikle eski romanlarda ve filmlerde görmeye alışık olduğumuz, benim çok sevdiğim tren maceraları, günümüzde hem biraz nostaljik hem de sizi farklı bir döneme ait hissettiriyor... Tren, doğası ve kökeni, tarihçesi gereği hep bir parça nostaljik. Eski filmleri, kültleşmiş romanları hatırlatır hep bana. Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'ini mesela. Neyse ki bir polisiye romana konu/atmosfer olamayacak kadar güzel bir hava, sıcak bir cumartesi günüydü. Açılış için hazırlanan insanlarla birlikte, dört numaralı vagondaki yerimi alıyorum.


Koleksiyoner Erol Tabanca'nın kurduğu OMM, ünlü Japon mimar Kengo Kuma'nın elinden çıkan harika bir mimari tasarıma sahip. Müzenin içindekiler kadar kendi binası da görülmeye değer. Müzenin ilk sergisi "Vuslat", küratörü ise Haldun Dostoğlu. Müzede eseri olan çoğu sanatçı da Eskişehir'deki açılıştaydı. Japon bambu sanatçısı Tanabe Chikuunsai IV de, müzeye özel ürettiği dev bambu enstalasyonuyla oradaydı. OMM'da iki tane eseri sergilenen Erdil Yaşaroğlu da, eşi Begüm Kütük'le birlikte müzenin açılışındaki isimlerdendi. (Belki fotoğrafımızı instagram story'lerimde görmüşsünüzdür.) Ve daha sayamadığım nice isim...


Müze bahanesiyle, Eskişehir'e de ilk kez gitmiş oldum. Bisikletleri, parkları, Porsuk Çayı ve yaşadıkları şehirden son derece mutlu görünen insanlarıyla Eskişehir'de gerçekten aklım kaldı. Kenti turlamak için yalnızca bir saatim vardı, dolayısıyla pek fazla gezemedim. Bir program yapıp -belki gelecek baharda- Eskişehir'e mutlaka yeniden gideceğim!

Beni sosyal medyadan takip etmek için:

3 Eylül 2019 Salı

4 YENİ YABANCI DİZİ

WHY WOMEN KILL 


Bayıla bayıla izlediğimiz Desperate Housewives'in yapımcılarından, 15 Ağustos'ta başlayan ve henüz sadece üç bölümü yayınlanan bir dizi: Why Women Kill. Aşklar, aldatmalar, entrikalar, henüz kimin öldüğünü bilmediğimiz bir cinayet ve kara komediyle dolu dizinin Marc Cherry'nin elinden çıktığı her türlü belli.


Başrolde üç ev kadını ve dizi üç farklı dönemde geçiyor: 1960'lar, 1980'ler ve 2019. Dizi bu açıdan This Is Us ve Desperate Housewives'taki formülü bir araya getirmiş gibi. 1960'lardaki kocasına sadık ev kadını Beth Ann rolüyle Ginnifer Goodwin ve Desperate Housewives'ta Eva Longoria'nın oynadığı Gabrielle'in 1980'lerdeki versiyonunu andıran Simone ile Lucy Lui, üçlü ana cast'taki iki koltuğun hakkını fazlasıyla veriyor. Oynadıkları karakterlerde fazlasıyla inandırıcı, samimi ve başarılılar. 2019 yılındaki Taylor'u canlandıran Kirby Howell-Baptiste'e ise şimdiye dek izlediğim üç bölüm için pek fazla ısınamadığımı belirtmeliyim. Bunda senaryonun da etkisi var: 1960 ve 80'lerde geçen hikaye hayli gerçekçiyken, dizinin günümüzde geçen kısmı pek de sürükleyici değil.

Dizinin enerjisini ve klişe olmakla birlikte fikrini (üç farklı zamanda geçen üç farklı aldatma) o kadar sevdim ki, keyifle izliyorum. Tam bir soap opera, pembe dizi. Bu Amerikan dizisinin bir iki yıl içinde bize uyarlandığını görürseniz şaşırmayın. Zira radarına takılırsa bir yapımcı Türk televizyonlarındaki adaptasyonu için kolları kesinlikle sıvayacaktır. Fragmanını aşağıya bırakıyorum.


THE SINNER


Polisiye dizi olayına farklı bir açıdan yaklaşan The Sinner, katilin bilindiği, ancak cinayetin neden işlendiğinin bilinmediği bir vakayı ele alıyor. Başrolünde Jessica Biel'in oynadığı dizi, bir yaz günü Cora Tannetti'nin göl kıyısında kocası ve çocuğuyla güneşlenirken bir anda birini öldürmesinin ardındaki nedenleri işliyor. Psikolojik bir yanı olan dizi merak uyandırıcı. Sonunda "acaba ne çıkacak" diyorsunuz. 

THE ACT


Anne-çocuk arasındaki ilişkiyi ele alması bakımından Bates Motel'in kadın versiyonu olarak özetleyebileceğim dizi, aşırı koruyucu bir anne olan Dee Dee ile küçük kızı Gypsy'nin karanlık ve dramatik hikayesini ele alıyor. Tekerlekli sandalyeye bağlı ve kurallarla yaşayan hasta Gypsy, annesinin ondan sakladıklarını öğrenince, iş bir cinayete kadar varıyor. Peki olaylar bu noktaya nasıl geldi? İçinde hem polisiye hem de drama ögeleri barındıran The ActJoey King ve Patricia Arquette'in olağanüstü performansıyla göz dolduruyor. Kadroda yan rollerden biriyle de olsa Chloë Sevigny'nin bulunması da cabası. 

WHAT/IF


Oscar'lı ünlü oyuncu Renee Zellweger'in Anne Montgomery adında güçlü, zengin, cazibeli ve şeytani bir kadını muhteşem bir şekilde canlandırdığı What/If, bir Türk dizisi klişesiyle başlıyor: "Ahlaksız teklif"le. Tabii bizim dizilerimizde "ahlaksız teklif" kurbanları genelde kadınlar olur, ama burada bir adam oluyor. Ya da karısıyla birlikte olduğunu düşünürsek bir çift. Anne Montgomery, tıbbi teknoloji startup'ı için para arayan Lisa'ya 80 milyon dolar teklif ediyor. Ama küçük bir şartla: "Kocanı bir geceliğine bana ver, parayı al." Lisa ve Sean, kararsızlıklarının ardından, Anne'in teklifini kabul ediyor ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı dizimiz başlıyor. Tahmin edilebilir ve yavan senaryosunun yanı sıra, dizinin çıkış noktasında da ciddi dramatik boşluklar var. En üstü kapalı şekilde söyleyecek olursam: Anne Montgomery tüm bunları Lisa Donovan'a neden yaptı? Gerekçesi neydi? Değer miydi? Bu sorulara hiç tatmin edici yanıtlar alamadan dizi bitiyor. Yine de iki kadın başrol oyuncusu, entrikalar, şık sahneler, harika müzikler ve genel olarak yaratmayı başardığı atmosfer diziyi bir şekilde izlettiriyor. 

KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR 2


Bir de bonus olarak, bu filmden bahsedip yazıyı bitireyim. Geçenlerde Başka Sinema'da canım Bennu (Yıldırımlar) Abla ile izlediğim Küçük Beyaz Yalanlar 2, Fransız sinemasının tanınan oyuncularını bir araya getiren bir seyirlik. İlkini ikimiz de izlememiştik. Ama zaten buna gerek de yokmuş. Fransa'nın Atlas Okyanusu sahillerindeki Bordeaux kıyısında yazlık bir evde (ki tesadüf bu ya, bu ay Atlas Glober'a yazdığım seyahat rotalarından biri tam da burasıydı) geçen hikaye, Marion Cotillard'dan François Cluzet'e, Benoit Magimel'den Pascale Arbillot'a tanınmış oyuncuları aynı kadroda buluşturuyor. Uzun, keyifli masalar... Kahkahalar, gözyaşları... Film bir yere de bağlanmadan bitiyor. Yaz sonunun hüznüne uygun, rahat, telaşsız bir film.

Sosyal medya adreslerim: 

2 Eylül 2019 Pazartesi

YAZ BİTTİ.


"Yazın son günleri, bazen insan duyguları da tıpkı mevsimin hala yaz devam ediyor mu yoksa sonbahar geldi mi diye tereddüt etmesi gibi, ince bir çizgide gidip gelir. Yağmak ve açmak arasında, işte insan da hava gibi böyle kararsızdır, ağlamak ve gülmek arasında. Yazın son günleri hava sıcaktır, fakat artık güneş çekilmiştir grilerin arkasına. Gökyüzü bulutludur, ama tek damla yağmur yağmaz. Bu günler insanın sinirine dokunacak kadar durağan ve hareketsizdir, neredeyse yaşamıyordur, adeta ölüdür. İnsanın aklını başından alır bu günler; insan bu günlerde daha sonra pişman olacağı işler yapar."

Blog'da yazdığım (tüm bölümler burada) Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in final bölümünden. 


Eylül geldi... Yaz bitti. 

Sosyal medya adreslerim: 

26 Ağustos 2019 Pazartesi

SİZ BU ÇAĞDAN MEMNUN MUSUNUZ?


Hani diyorum bu denli sosyal medya çılgınlığı olmasaydı, insanlar yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verseydi, caz hala çok popüler olsaydı, analog fotoğraf makineleri telefon kameralarına yenik düşmeseydi, çizgi romanlar sadece sahaflarda bulunmasaydı, matbu kelimesinin anlamını herkes bilseydi, kitaplar story'ye koymak için satın alınmasaydı ve fotoğraflar instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekilseydi... 

Kendini bu düzene ait hissetmeyenler parmak kaldırsın! İki parmağı ben ve arkadaşım adına kaldırıyorum.


Sosyal medya adreslerim: 

20 Ağustos 2019 Salı

MARMARİS: TATİL DÖNÜŞÜ MELANKOLİSİ


Tatil dönüşü melankolisi.

Var değil mi böyle bir şey?


Bence var.


Artık çalışmaya başladığım için, hayatımda ilk defa bu kadar kısa bir yaz tatili yaptım.

Sadece bir hafta.

Ve dönüşte de "merhaba depresyon". 


Tamam, birçoğunuz "Bir haftayı da beğenmiyor musun?" diye bana kızabilir.

Ama okul zamanları her yaz en az bir buçuk - iki ay geçirdiğim şu cennette ilk kez bir haftacık geçirdim ve sonra pis, kirli, yapay plaza/ofis hayatına geri döndüm. Beni de anlayın. Ruh da beden de bunu kabullenmek istemiyor. 

Hem de Marmaris gibi bir yerden İstanbul'a dönünce. 

Instagram'dan takip edenleriniz görmüştür. 

Hızlandırılmış bir tatil oldu. 

Kısa olunca her gün bir şey yapmak istiyorsunuz ama hepsini yapamıyorsunuz.

Bisikletimle çok mutluydum! 

Her sabah 6.30-7 gibi kalkıp Marmaris-İçmeler sahil yolunda bisiklet sürdüm. 

Bu yazıda paylaştığım fotoğrafların hepsini sabah 8'de, bisiklet turumdan dönüşte çektim. Marmaris'te iki pedal üstünde olmayı çok seviyorum!

Stres yok, hava kirliliği yok, trafik yok... 


Fotoğrafı çekerken elimde birkaç yaz polisiyesi, kulağımda Amy Winehouse'un ruhunu taşıyan Kovacs'ın Cheap Smell albümü ve önümde sonsuz deniz var. Geç kalmış bir yaz tatilini telafi ettirir bence. 


Kovacs'ı başlı başına bir yazıda yazmak istiyorum, ama burada da değinmem gerek. İkinci albümü Cheap Smell geçen yaz çıkmış olsa da, ben bu yaz keşfettim Kovacs'ı ve bu albümü. Benim için bu yazın albümü budur. Soul, caz ve pop sularında gezinen şarkıları nefis. Besteler ve şarkı sözleri muazzam. Bence siz Kovacs'ı keşfetmek için gelecek yazı beklemeyin. Bu yaza dair tüm duygularım bu albümün içinde.

Son günkü bisiklet turum için arkadaşım alarmla erkenden uyanıp bana eşlik etmek istedi...

Kapanışı Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in ilk bölümünün ilk paragraflarından bir alıntıyla yapmak istiyorum: "Yaz geride kalmıştı. Ne olursa olsun yaz, içinde umuda ve güzelliğe dair bir şeyler taşıyordu, ama sonbahar yalnızca kışın habercisiydi."

Neyse ki yaz hala bitmiş sayılmaz. 

Sayılmaz, di mi?

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

2 Ağustos 2019 Cuma

VE GÖKSEL'LE TANIŞTIM!


Ve Ağustos da geldi...

Ben tabii bu yaz iş temposundan hala tatil yapamadım, neyse ki bayram haftası uzun zamandır iple çektiğim tatilime çıkacağım. Evet, birçoğunuzun tahmin ettiği üzere Marmaris'e gideceğim. "Çünkü her yaz bir başka güzel Marmaris..." 

Biz yine bu sıcaklarda içinizi serinletecek dopdolu bir sayı çıkardık! Yılın en kalın sayılarından biri oldu bu. Göksel röportajım benim için bu sayının en özel yerinde. O, hayatımızda uzun süredir olan bir isim. Bazen mektubunu bulduk, bazen yalnız kuş olup göklerde süzüldük, bazen bi’ onu konuştuk, bazen karar verdik, bazen yalan aşklara isyan ettik, bazen acıyor deyip acımızı paylaştık. İşte o an’larda Göksel hep yanımızdaydı. Şimdi, mükemmel bir imaj ve tarzı daha içinden çıkardı: 80’lerin disko kraliçesi! Nostaljik görünüme rağmen o aslında yeniliğe o kadar hevesli ve tutkun biri ki, röportajımızın satır aralarında, gelecekte yapacağı işlere dair küçük ipuçları verip bizi iyice heyecanlandırdı. Tanısanız; asaletinden, zekasından ve hoşluğundan bir o kadar daha etkilenip onu daha çok seversiniz. Benim gibi… 


Fotoğrafta ikimizde de bir yorgunluk ama tatlı bir gülümseme var.
Göksel'inki haklı sebepten: 24 saattir uyumamış. Ama o yine de enerjik ve zarif!

Hiç Yok
adlı şarkısı ve klibi çıktığı andan itibaren bayıldım. Bunu her yerde söyledim de, bir tek ona söylemedim sanırım: B
ence bu yazın en iyi şarkısı ve klibi Göksel'in. Şarkı ile klibi birbirine uydurmak ayrı bir başarıdır, bu işte bu da başarılmış. Şarkı sözlerinin daha duygusal olup kliplerin sırf yaz mevsimi diye havuz başında çekildiği durumları da görüyor bu gözler... Ya da tam tersi... İşte Göksel buna çok dikkat etmiş. Sahi, Hiç Yok dışında sizin bu yaz sürekli dinlediğiniz bir şarkı var mı? Ozan Çolakoğlu ile birlikte çalışmaya devam etmek istediğini söyledi. Sonbahara yeni bir albüm planlıyor ve evinde hem plak çalan hem de dijital platformlardan şarkı dinleyen bir ruhtan nasıl bir albüm geleceğini merak etmeden duramıyor insan. "Maalesef artık single dönemindeyiz," diye içtenlikle anlatıyor durumu. Ama o en az bir, hatta belki iki albüm daha yapmak istiyor. O kadar değerli açıklamalarda bulundu ki röportajımız sırasında... "Artık her şey çok hızlı ve naylonumsu. Sosyal medya zamanımızı çalıyor, narsisizmi körüklüyor ve üretim enerjimizi alıyor." Katılmamak elde değil!



Röportajımızın ertesi günü, hoş bir tesadüftü bu, Göksel'in Hiç Yok'u seslendireceği ilk açık hava konseri vardı. Tabii ki koşa koşa gittim! Abartmıyorum, bugüne dek izlediğim en iyi konser olabilir. Göksel'in sahne coşkusu ve ışığı inanılmazdı. Aşkın Yalanmış ve Bi' Seni Konuşurum şarkıları da, yıllar sonra yeniden dilime dolandı. Son bir aydır en çok onları dinliyorum. 


Dergiye dönecek olursak... Bu sayıda ilk kez kendi memleketim Trabzon’a dair bir yazı yazdım! Şehri her satırda adeta adım adım gezdim. Benim için inişler ve çıkışlar, yani yokuşlar şehri olan Trabzon’un kent merkezini sayfalar yettiğince anlatmaya çalıştım. Tabii şehrin bozulmaya başlayan mimari ve doğasından da bahsetmeden edemedim. 

Galata’dan Beyoğlu’na yaptığım müze turumdaysa, içinde bulundukları binalarla da başlı başına birer sanat eseri olan ünlü müzelerde bir gezintiye çıktım. Yazımın açılışındaki fotoğrafta onları gördüğünüz için sadece bu üçünden bahsettim, ama dünyanın dört bir yanındaki rengarenk seyahat rotalarından yaşam konularına, yemek sayfalarından ay içindeki etkinlikleri derlediğimiz sayfalarımıza daha çok pek çok konu sizi bekliyor! Bize de Eylül sayısı için çalışmak düşüyor. Ve yeni kitabımın revizesini de bitirip yayınevine teslim ettiğim için, sanırım tatili en fazla hak edenlerden biri benim... Yani kitap zaten bitmişti de, bininci kez son okumasını yapıp artık benden, aklımdan çıksın istedim. Çıkarabilirsem... 

Beni sosyal medyadan takip etmek için: