8 Temmuz 2019 Pazartesi

HEYBELİADA GEZİSİ


İstanbul'da havalar ne kadar sıcak, değil mi? İşte o sıcak mı sıcak günlerden birinde, Kadıköy iskelesinden kalkan vapura biniyorum. İstikamet: Heybeliada! Sabah vapuruyla gitmemize ve hafta içi olmasına rağmen öyle bir kalabalık var ki, "Demek hafta sonu gelsek ne olacaktı?" diye düşünmeden edemiyoruz. Tam bir saat süren vapur sırasıyla Kınalıada ve Burgazada yolcularını indirdikten sonra, Heybeliada iskelesine yanaşıyor ve kalabalığın arasına karışarak iniyoruz. Öğlen olmuş, güneş tam tepede, etraf kaynıyor. Üstelik bu daha başlangıç! Neyse ki gölgesine sığınabileceğimiz ağaçlar bol adada.

Bir yanımızdan bisikletliler, diğer yanımızdan faytonlar geçerken, biz de yürüye yürüye adayı turlamaya başlıyoruz. Adada günübirlik gelen turistlerin faytonlara ilgisi hala devam etse de, elektrikli bisikletler de iyice yaygınlaşmış. Ada halkının kullanımında olan bisikletlere hemen her küçük esnaf dükkanının önünde rastlayabiliyorsunuz. Ancak biz, çok sıcak olan o gün, tam bir "yokuşlar kenti" olan Ada'yı yürüyerek gezme taraftarı oluyoruz. Zaten bisiklet kiralamak üzere konuştuğumuzu gören bir esnaf da, gideceğimiz yerleri duyunca, "Oraya bisikletle çıkmanızı hiç tavsiye etmem!" diye lafa karışınca, kesin kararımızı veriyoruz. Prens adalarının ikinci büyük adası ve en yeşili olan Heybeliada (ya da eski adıyla Halki), yaz aylarında İstanbul'a çok yakın bir kaçış noktası. Yunan filozofu Aritoteles'in anlatılarına göre, o zamanlar Ada'da bakır madeni bulunuyormuş ve Yunanca bakır anlamına gelen Halki adı da buradan gelmekte. Heybeliada ismini ise, heybeye benzeyen şeklinden almış Ada.

En sevmediğim şey: Kapalı bir kitapçıyla karşılaşmak. 

Heybeliada'da bugün yaklaşık 7 bin kişi yaşıyor. Ancak nüfusu, yaz mevsiminde 50 bini aşabiliyor. Merkezdeki Aziz Nikola Rum Ortodoks Kilisesi, denizcilerin koyurucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine, 1857 yılında kurulmuş. Eskiden Ada halkının denizci ve balıkçı bir nüfustan oluştuğu hatırlıyoruz. Kilisenin önünden ilerleyerek hediyelik eşyalar, takılar ve çeşitli objelerin satıldığı el arabalarının önünden geçiyoruz. Refah Şehitleri Caddesi’ndeki eski köşklerin her birinin önünde duruyor, bir zamanlar o avlularda, verandalarda yaşanmış olan hayatların hayaline dalıyoruz. Sokaktaki evlerin her biri fotoğraflık. Heybeliada Sahafı’nın da, kapalı olsa da, vitrinine bakmadan geçmiyoruz. Birkaç yıl önce açılan sahaf, Ada’daki kitabevi eksikliğini karşılamayı amaçlıyor.
Bu sokak üstündeki İsmet İnönü Müzesi’nde hummalı bir restorasyon çalışması var. İsmet İnönü’nün 1950 sonrasında ailesiyle birlikte tatil amaçlı yaşadığı köşk, günümüzde müze olarak ziyaret edilebilse de gittiğimiz gün çalışmalardan dolayı kapalı. İnönü bu köşkü ilk olarak 1924 yılında yazlık ev olarak kiralamış, 1934 yılındaysa satın almış. Mobilyaları Atatürk tarafından hediye edilen müzede, bugün hala aynı eşyalar görülmekte. Ayrıca evin bahçesinde yaz aylarında konser ve atölye çalışması gibi çeşitli etkinlikler de düzenleniyor. Aynı sokak üstünden dik bir merdivenle veya Ada’nın daha yukarıki yollarından ulaşılabilen Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi de, ömrünün son otuz bir yılını Ada’da geçiren yazarın anısına ziyarete açık. Ancak orası da şansımıza geçici olarak kapalıydı.


Önümüzdeki faytonların ve bisikletlilerin peşinden, Ümit Tepesi’ndeki Ruhban Okulu’na doğru virajları döne döne yayan çıkmaya başlıyoruz. 9. yüzyılda inşa edilen Aya Triada kilisesinin, 19. yüzyıl ortalarında din adamı yetiştirmek amacıyla okula dönüştürülmesiyle yapılan okulun ana binası, neo-klasik ve neo-Bizans tarzlarından izler taşıyor. Ziyarete açık olan binaya girip duvarları yaşanmışlık izleri taşıyan sınıflardaki uzun tahta sıralar ve kara tahtaların önünde, adeta geçmişe bir yolculuk yapıyorsunuz. Okulun şimdilerde yeniden düzenlenmekte olan tematik bahçesindeki masmavi tavus kuşları objektifimize poz veriyor. Bahçedeki ortanca, manolya ve şakayık bitkileri, Türk ve Yunan bağışlarıyla alınmış.

Söz Adalılarda

Ada halkı kendine has... Kim Adalı kim değil, şöyle bir bakışla anlayabiliyorsunuz. İki tarafında eski evlerin sıralandığı bir yokuştan, eli kolu alışveriş poşetleriyle dolu çıkmakta olan, hasır şapkalı hanımefendiyi görünce kibarca yanına yanaşıyorum. Ada'dan konuşmak istiyorum. "Doğma büyüme adalıyım," diyerek başlıyor anlatmaya... Bu zaten Ada sokaklarına fazlasıyla hakim yürüyüşünden bile öyle belli ki... "Eskiden adamız güzeldi, şimdi yine güzel ama pek değil. O zamanlar Ada’da subay aileleri yaşardı. Ben de bir subay kızıyım. Artan kalabalık ve insan çehresinin değişmesi her şeyi bozdu. Eskiden geceleri anahtar kapının üstünde uyurduk. Herkes birbirine yardım ederdi, hepimiz samimiydik; hoş hala samimiyiz, ama daha tedirgin..." Bunları söylerken sanki yalnızca Ada’yı değil, İstanbul’u ve Anadolu’nun kentlerini de tarif ediyor gibi. Kışın Ada rüzgarlı olduğundan İstanbul’a gittiğini, yazlarıysa istisnasız yeniden Ada’ya yerleştiğini öğreniyorum ondan. Hafta içi olmasına rağmen etraftaki kalabalıktan şaşırdığımdan bahsediyorum. “Yok canım, bu da kalabalık mı? Bayramda biz Adalılar evden çıkmadık, üç dört gün kilitli kaldık. Daha çok da Suriyeliler, Afganlar ve Araplar geliyor...” Faytonları da soruyorum. “Faytonlar nostaljik, ama bu kadar fazla olmasına gerek yok. Sayıları on taneyi geçmese daha iyi olurdu. Kokuya da alıştık artık. Şimdi herkeste elektrikli bisiklet var. Gerçi bisiklete binmeyi bilmeyenlerin burada onlara binmeleri de ayrı bir tehlike arz ediyor, artık çoluk çocuğu sokağa bırakamıyoruz.” Son olarak Ada’da bir gününü nasıl geçirdiğini soruyorum. “Arkadaş grubum var, kulübümüz var. Öğlenleri kulübe gidiyoruz (Su Sporları Kulübü), denize giriyoruz. Adada plajlar bir iki yer haricinde hep ücretli.” Nerede oturduğunu da öğrenmeden edemiyorum. "Eski bir köşkte... Dışarıdan bakınca hala köşk ama içini bölüp apartman yaptık."

Ada'daki renkli evlerden biri... 

Dükkanının bahçesinde, öğlen güneşinde oturmuş, “İstanbul’a gidince alınacaklar” listesini hazırlayan 72 yaşındaki elektrikçi Muharrem Amca’nın yanına uğruyorum sonra. “Ben Heybeliada’ya 1972’de geldim, neredeyse 50 yıl olacak, o zamandan beri hep buradayım. İstanbul’a malzeme alışverişi için gidip geliyorum. Adamız çok güzel, her bakımdan İstanbul’un en güzel yeri. İstanbul İstanbul olmaktan çıktı artık. Bana ‘İstanbul’u sana vereceğiz’ deseler, buranın bir karış toprağını değişmem! Her yer yürüme mesafesi. İşim, evim her şeyim burada. Ada’mızda samimiyet, dürüstlük, insanlık, birbirinin malını koruyan kollama var. Biri düşecek olsa, daha düşmeden herkes gelir kaldırır onu. Evden çıkıp çarşıya gelene kadar kimi görürsen selam verirsin burada! Benimle bile gelip pat diye konuşabiliyorsun, sana hiç surat asmıyorum, değil mi? Eskiden burası daha neşeliydi. İskelede sabah her vapur seferinde iki tane asker, iki tane polis, iki tane zabıta nöbet tutar, her geleni karşılardı. Aşağı yukarı 1985 yılına kadar sürdü bu.” Muharrem Amca’nın gülerek anlattıklarına göre, o zamanlar vapurdan inenlere kime geldikleri sorulurmuş. Eğer cevapları tatmin edici bulunmazsa işkillenip, bindikleri vapurla geri gönderilirlermiş! “Son birkaç yılda akıllı bisikletler çıktı. Onlarla geceleri bile Ada’yı, çamları dolaşabilirsin, çok güvenlidir. Burada akülü araba yasak. Atatürk’ün koymuş olduğu bir kural bu.”
Ada insanlarıyla sohbetimden öğrendiğim kadarıyla, Ada’da bir iki plaj haricinde ücretsiz plaj yok. Turistlere bisiklet kiralayan Ekrem Bey, “Eskiden parasızdı, istediğiniz yerden girebilirdiniz. Ama artık her yer paralı oldu. Bir misafirim gelse ben onları denize götüremeyeceğim. Ne var ki denizde balık kalmadı! Eskiden iskeleden balıkları seyrederdik, şimdi yok. Fotoğraflarda kaldı onlar…"

Ne yemeli?

Adaya özgü bir yiyecek yok, ama yine de bunun için kendinizi zorlarsanız size “Ada ponçiği”ni gösterebilirler. Yolumuzun üstüne çıkan ilk fırına girerek adanın kendine has, elma marmelatlı poğaçası diyebileceğimiz “Ada ponçiği”nin tadına bakıyoruz. Sahildeki balık restoranlarında balığın envaiçeşidini ve sofranızı zenginleştirecek mezeler keşfedilmeyi bekliyor. Ada’ya gelmişken dondurma da yemeden dönmek olmaz!

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

2 Temmuz 2019 Salı

DERGİDEKİ YAZILARIMDAN PAYLAŞIMLAR


Uzun zamandır, Atlas/Glober dergisindeki yazılarımdan paylaşamadım... Hatta tam üç aydır... Hepsini paylaşamayacağım için, tadımlık olması amacıyla röportajlarımdan, seyahat yazılarımdan, yaşam stili dosyalarımdan ve yemek yazılarımdan kesitler paylaşıyorum. Fotoğrafları büyütüp okuyabilirsiniz de.

CANER CİNDORUK: "ASIL TUTKUM HİKAYE ANLATMAK" (Röportaj, Mayıs sayısından)

Caner Cindoruk ile, başrolünde yer aldığı "İçerdekiler" filmi için buluştum... En bilinenleri "Hanımın Çiftliği", "Aramızda Kalsın" ve "Kadın" olmak üzere, yer aldığı uzun soluklu dizilerle "evimizin oğlu", içimizden biri gibi. Peki gerçek hayatta da bu kadar sakin biri mi? Cevabı röportajımızda! 




Bu da, röportaj sonrası çektirdiğimiz fotoğraf... 


21 Haziran 2019 Cuma

ORADA, ORGANİK BİR KÖY VAR UZAKTA!


Şehir yaşamı bizi kalabalıkla, trafikle, stresle mücadele etmeye zorlarken, doğal olana hasret bıraktığı da hepimizin malumu. Mutfak alışverişlerimizi alış veriş merkezlerinin en alt katlarındaki marketlerden yapmaya mecbur kalıyoruz. Üstelik her şeyin tadından, yapaylığından yakınıyoruz. Artık ne salatalıklar salatalık gibi kokuyor ne domatesler domates gibi… Küçük bir köye yerleşip meyveyi dalından, sebzeyi tarladan yemek hangimizin hayali değil ki? Şehir yaşantısının içine sıkışıp kaldık. Elmanın, üzümün, muzun bile ithaline kaldık. Her şey çok ama çok pahalı.

Yine de, sağlıklı beslenmenin öneminin giderek arttığı günümüzde, "organik" olan her şeye rağbet gösterdiğimiz bir gerçek. "Organik" beslenmeyle her geçen gün biraz daha fazla ilgilenir hale geliyoruz. Aslında bir zamanlar sebze meyvenin veya köy kahvaltısının önüne "organik" sıfatını getirme gereği duymuyorduk. Doğal olanı tüketmek, talep etmek lüks değildi. Market rafındaki sebze meyveye güvenle uzanır, evimize, mutfağımıza rahatlıkla sokar, soframıza huzurla koyardık. Tabii süt, yoğurt, yumurta için de bu böyleydi.

Sonra giderek bir pazarlama taktiği haline geldi bu "organik" kelimesi. "Organik" ürünler, özellikle metropolde yaşayan, doğal olana erişmesi güç olan insanlar için büyük önem taşıdığından, bu durum yeni bir sektör yaratmış durumda. Etrafımızı hormonlu besinler ve katkı maddeli gıdalar sarmışken, marketlerde, "organik" olduğunu öne süren bir sürü ürünle çevrelenmiş durumdayız! Tabii bir şeyin önüne "organik" kelimesi geldi mi, fiyatı da normalinin üç beş katına çıkıyor. Ben en büyük şoku, her yaz gittiğim Marmaris'e bağlı küçücük Selimiye kasabasında bile İstanbul'daki süper "organik" marketlerden birinin şubesinin açıldığını görünce yaşamıştım! İneklerin, keçilerin özgürce gezdiği, sebzenin ve meyvenin en doğalının yetiştiği bir Ege kasabasında bile insanlar meyvelerini bir süpermarketten almak durumunda kalıyorsa… durum ciddi demektir.

Ancak iyi haberler de yok değil: Yeniden doğal olana dönüş başladı. Dışarıya çıktığımızda artık fast food değil, salata yiyoruz (Ben zaten her zaman ev yemeklerinden yana kullanmışımdır tercihimi). İstanbul’un pek çok yerinde organik pazarlar kuruluyor. Tabii satılan şeyler ne kadar "organik" bilinmez, ama yine de ilgi büyük. "Köylü" teyzelerin sattığı, tamamen doğal olduğuna inandığımız o son karpuzu alabilmek için birbirimizle yarışıyoruz! Bir zamanlar ezik büzük ve çürük gördüğümüz için almadığımız meyveler, şimdi bizden intikam alıyor. Çünkü artık hepimiz onların peşindeyiz! Oturduğumuz yerden, internet üzerinden erişebileceğimiz pek çok organik çiftlik de var. Yine de bu stresli, kalabalık şehirde, yediğimiz her şey organik olsa bile, nefes alabileceğimiz doğal alanların sayısı çok az

Yoksa hepimiz Bozbalık'a mı taşınsak, ne dersiniz? 

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

10 Haziran 2019 Pazartesi

MÜJDEYİ VERİYORUM: YENİ KİTABIM ÇIKIYOR!




Müjdeyi vermek için, kitaplarımda olayların geçtiği Trabzon-Maçka'daki "hayali" Bozbalık Köyü'nden daha muhteşem bir yer olamazdı: Yeni kitabım çıkıyor! 

Ece, Nilgün, Münevver, Burak, Ali, Meryem, Mehmet, Bora, Melek ve diğerlerinin hikayesi, yepyeni karakterlerle kaldığı yerden devam ediyor. Yine hem polisiye hem sır hem aşk dolu bir roman sizi bekliyor ve olaylarımız yine görünüşte kendi halinde, huzur dolu bir köy olan Bozbalık'ta geçiyor. 

Benimle birlikte, tam dört yıldır sabırla ve sürekli "Yeni kitap ne zaman çıkacak?" diye sorarak beklediğiniz için çok teşekkür ederim. İşte o an'a artık çok yaklaştık. 

Fotoğrafta havaya attığım, baskı öncesi revizelerimden heyecanlı bir bölüm. Kitabın adı ve konusu biraz daha sürpriz kalsın ama şu kadarını söyleyebilirim ki; yalanlar, entrikalar, gizemler, sırlar, ihanetler... Bozbalık’ta sular durulmuyor! 

Ece Duman ve ailesi, bomba gibi geri dönüyor. 

Sonbaharda.

Gelişmeler için takipte kalın!

24 Mayıs 2019 Cuma

EN ETKİLEYİCİ YERLİ DİZİ MÜZİKLERİ VOL.1

Bazen yerli dizilerimizin, arkalarında güçlü orkestralar barındıran müzikleri, dizinin senaryosunun bile önüne geçebiliyor... Gerçekten çok iyi dizi müziklerimiz var ve ben enstrümantal bu melodileri şarkı dinler gibi dinlemekten büyük keyif alıyorum. Telefonumdan sadece pop ve caz müzik dinlediğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz! Son zamanlarda koca soundtrack'lerini sürekli başa sarıp dinlediğim birkaç diziyi, örnek olsun diye koyduğum bir müzikle aşağıda sıraladım. Tabii dizi müziklerini, senaryolardan bağımsız değerlendirdiğimi de söyleyeyim. 

Güllerin Savaşı: Gülru ve Gülfem arasındaki amansız güç mücadelesi... Temmuz 2014 ve Şubat 2016 arasında, iki sezon olarak izlediğimiz dizi, etkileyici soundtrack'iyle her zaman için listemin ilk sırasında. 


Fatmagül'ün Suçu Ne: Hak arayışındaki Fatmagül'ün mücadelesi hangimizin gözünü yaşartmadı ki? Yayınlandığı dönem büyük ses getiren ve gündem olan dizinin naif ve kırılgan müziklerinden tek bir nota bile duymak, Fatmagül'ün yaşadıklarını hatırlatmaya yetiyor. Eylül 2010 ve Haziran 2012 yılları arasında, dolu dolu ve sürükleyici iki sezon boyunca izlediğimiz dizi, Beren Saat'in Aşk-ı Memnu'daki Bihter rolü biter bitmez ona taban tabana zıt Fatmagül karakterine ne kadar iyi geçiş yaptığının da göstergesiydi. 


Bir Zamanlar Çukurova: Bu sezonun en iddialı dizilerinden Bir Zamanlar Çukurova, güçlü ve sert müzikleriyle dikkat çekiyor. Dizinin hikayesinde son zamanlarda duraksama ve tıkanmalar yaşansa da, günün en çok izlenen dizisi olmaya devam ediyor. 



İstanbullu Gelin: Mart 2017'de başladığı ekran yolculuğunu haftaya cuma akşamı final bölümüyle sonlandıracak olan İstanbullu Gelin, hiç şüphesiz yerli ekran için unutulmayacak dizilerden biri oldu. Dizinin naif ve güzel müzikleri de hiç unutulmayacak... Artık İstanbullu Süreyya mı, Bursalı Esma mı, hep birlikte finalde göreceğiz. 



Muhteşem Yüzyıl, Merhamet, Hayat Şarkısı, Aşk-ı Memnu ve Anne'nin müzikleri de kesinlikle listemde... Peki sizin favori dizi müzikleriniz hangileri? 

Beni sosyal medyadan da takip edebilirsiniz: 



22 Mayıs 2019 Çarşamba

BİR MÜZE, BİR KENTİN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Bu sefer biraz mimari, biraz sanat hakkında konuşmak istiyorum sizinle.

Başlıkta da yazdığım gibi, "Bir müze, bir kentin kaderini değiştirebilir mi?" diye sormak istiyorum...

Cevabı, Baksı Müzesi açıldıktan sonra binlerce insanın yolunu Bayburt'a düşürmesine bakarak, hemen verebiliriz aslında. 

İşte Baksı'nın Bayburt'a yaptığını, yıllar önce Guggenheim Müzesi, İspanya'daki Bilbao'ya yapmış.


Tarih 18 Ekim 1997... Guggenheim Müzesi'nin Bilbao’ya katkısının ne kadar büyük olabileceğini henüz kimse bilmiyordu. Prag'daki, benim de gittiğim Dans Eden Ev'i ile tanınan Torontolu ünlü tasarımcı ve mimar Frank Gehry'nin imzasını taşıyan müze, dekonstrüktivizm akımını ve fütürizmi, Nervion Nehri kıyısında adeta yeniden tanımladı.

İspanya'nın kuzeyinde, Atlantik Okyanusu'nun Biskay Körfezi'nde, Nervion Nehri'nin kıyısındaki Bilbao, bir zamanlar kendi halinde bir rıhtım şehriyken, şimdi artık sanat, turizm ve gastronominin nabzını tutan bir İspanyol kenti.

Kent, müzeyle birlikte mimari ve sanat meraklılarını kente bir mıknatıs gibi çekmeye başlamış. O zamana kadar kimse Bilbao'ya gitmezken, İspanya’yı ziyaret eden turistler artık orayı da gezilecek yerler listelerine ekler olmuş. Açıldıktan sonraki ilk üç yıl boyunca yaklaşık dört milyon turisti ağırlayan müze, kente yepyeni bir gelir kapısı sağlamış. Müzeyi görmek için Bilboa'ya gelen turistler konaklamadan alışverişe, yeme-içmeden küçük turlara varıncaya dek kent ekonomisine büyük katkı sağlamış. Kentte yaşanan turizm devriminden sonra, literatüre "Bilbao etkisi" olarak bir tanımlama bile girmiş.

Nehrin kıyısından fütürizme bir övgü gibi yükselen bina, artık yalnızca İspanya’nın değil, tüm dünyanın en dikkat çeken sanat merkezlerinden biri.

İşte, sıradan bir kentin bir müze sayesinde adından daha çok söz ettirmesinin hikayesi... 

Yaşadığımız şehirlerde inşaat vinçlerinin, tozun toprağın, yüksek katlı gökdelenlerin değil, sanat için daha çok alanın olması dileğiyle... 

Beni sosyal medyadan da takip edebilirsiniz: 



12 Mayıs 2019 Pazar

ŞU SIRALAR NE OKUYORUM?


Güneşli bir pazar gününden herkese merhaba! 

Bu hafta sonumun özeti: Dergide yoğun ve stresli geçen bir haftadan sonra (ve korkarım ki yeni hafta da öyle olacak), bütün gün evde kalıp (fotoğraftakilerden birkaçı hariç) yeni çıkan kitaplardan ilk önce hangisine başlayacağıma karar vermeye çalışırken aynı anda hepsine birden başlamak... Ve tabii hafta içi ofiste bilgisayar başında geçirdiğim vakitler yetmiyormuş gibi, evde yine bilgisayar karşısında, ama bu sefer yeni hikaye için gözümü bile kırpmadan yazmak...

Yok yok, şikayetçi olur muyum hiç: Böyle yazı ve kitap dolu hafta sonlarını çok seviyorum!

Ama size şimdi fotoğrafta gördüğünüz iki kitapla ilgili, Carlos Ruiz Zafon'un Rüzgarın Gölgesi ve Gönül Bakay'ın Delirtilen Kadınlar'ıyla ilgili yazmak istiyorum. İkisi de Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan, bu hafta sonu elimden bırakamadığım, nefis kitaplar.

Rüzgarın Gölgesi'ne dün başladım ve ilk kısmına denk gelen 65 sayfasını okudum bile. Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı adlı serinin de ilk kitabıymış... 1945 yılında başlayan bir hikayeyi anlatan bu kitap, İspanya'da 2001'de yayımlanmış. Kırmızı Kedi serinin diğer kitaplarını da bir an önce yayımlar umarım.

Kitapların arka kapaklarında yazan diğer yazar veya gazete/dergi kritiklerinin genelde abartılı veya parayla tutulmuş reklam amaçlı yorumlar olduğunu düşünsek de, bu seferki övgüye kesinlikle hak verdim. Stephen King bu kitap için şöyle demiş: "Otantik Gotik romanın 19. yüzyılda öldüğünü düşünen varsa, bu kitap fikrini değiştirecektir. Hikaye içinde hikaye barındıran gizli tuzaklarla örülü muhteşem bir roman..."

Ana karakterimiz küçük bir çocuk olan Daniel. Ya da en azından hikaye başladığında Daniel on yaşında bir çocuk. Babası onu bir gün Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'na götürüyor ve Daniel de o kütüphaneden kendisine bir kitap seçiyor: Rüzgarın Gölgesi. Ama o andan itibaren kitaplar, gerçekler ve hayaller birbirine karışıyor.

Konusundan da anlamış olacağınız üzere, tam benlik bir kitap.

Okuduğum kadarıyla bayıldım ve gerçekten çok sürükleyici buldum. Hatta bu yazıyı yazdıktan sonra da okumaya devam edeceğim. Masamın üstünde bana göz kırpıp duruyor kendisi.

Kitabın içinden bir alıntıyla kapatmak isterim: "Daha küçükken bir dönem, belki de kitaplar ve kitapçılarla çevrili halde büyüdüğümdendir, romancı olmak ve bir melodram hayatı yaşamak istediğime karar vermiştim."

Ben de yazsam böyle bir cümle yazardım herhalde...


***

Yine Kırmızı Kedi'den çıkan, bahsettiğim diğer kitapsa Gönül Bakay'ın Delirtilen Kadınlar: İngiliz ve Amerikan Edebiyatında Kadın Deliliği adlı inceleme kitabı. Edebiyat, kadınlar ve delilik... Bu üçünden en az biriyle bile ilgilenen varsa, bu kitabın ilgisini çekeceğinden eminim. Kitap, deliliğin tarihçesinden başlayarak edebiyatta "deli" kadın karakterlerin nasıl işlendiğine dair detaylı bir araştırma sunuyor. Bakay, kimi zaman kendisi de "deli" olarak nitelendirilmiş kadın yazarların, "deli" kadın karakterlerle ilgili eserlerini inceliyor. Kütüphanemde olması gereken bir kitaptı bu, ancak keşke daha çok yapıt incelense ve incelenenler daha detaylı anlatılsa diye de düşünmedim değil. Belki bu tarz ikinci bir kitap gelir?

***

Siz şu sıralar neler okuyorsunuz?

Beni sosyal medyadan da takip edebilirsiniz: 



1 Mayıs 2019 Çarşamba

İNSAN İLİŞKİLERİ


Yazdığım hikaye ve senaryolardaki karakterlerle ilgili, aklımdan hiç çıkmayan bir şey var: İki insan arasındaki ilişkide yaşanabileceklerin sonsuzluğu çok enteresan değil mi? Heyecan verici ve aynı zamanda korkutucu. Aşk ilişkisine indirgemiyorum; dramatik perspektiften, daha geniş düşünüyorum, daha genel anlamıyla ilişkilerden bahsediyorum. İnsanlar arasındaki ilişki ağlarından. Çok sayıda insana, çok kalabalık ortamlara gerek yok. Bomboş bir odanın içinde, sadece iki insan arasında bile sonsuz sayıda olay, gelişme, durum yaşanabilir. Hatta bazen bir başka kişiye dahi gerek yok, insan kendi içinde de sayısız çatışmadan geçebilir... 

Ta lise yıllarımdan beri üstünde çalıştığım bir proje olan Ters Düz'ü (kitap ve dizi - ilk kitap 2015'in Kasım'ında çıktı, biliyorsunuz) tam da böyle duygularla yazdım işte. Trabzon'da, adı Bozbalık olan hayali bir köy kurguladım ve küçücük bir köyde bile, eğer insan faktörü varsa, ilişkilerin ne kadar karmaşık olabileceğini göstermeye çalıştım. İstanbul gibi büyük bir şehrin karmaşasından Bozbalık gibi bir yere dönmek zorunda kalan Ece'nin, sığındığı bu küçücük köyde oradakinden çok daha büyük tehlikelerle, karanlık insan ilişkileriyle karşılaşması fikrini esas aldım. Hatta ben, henüz serinin ikincisi sizinle buluşmadığı için okumanıza şimdilik daha çok zaman olan ama benim yazmaya çoktandır başladığım üçüncüsünde, ne tepki vereceğinizi çok merak ettiğim bazı karakter dönüşümleri kurguluyorum. Bozbalık Üçlemesi'nin ana çıkış noktası bu işte: İnsan olan yerde, her şey olur. 

Fotoğraftaki bu bakışımsa güzel gelişmelere... Onları tam olarak böyle bekliyorum!

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz:

instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert