18 Ocak 2017 Çarşamba

DONUYORUM ANLASANA! BİHTER ZİYAGİL.


Tamam, biraz dramatize ederek anlatacağım elbette.

Ama yalan yok.

Kıyıda köşede "Ölüyorum anlasana!" diye dolanan Bihter Ziyagil'den halliceyim.

DONUYORUM ANLASANA!

Ama yok, anlatılmaz bu, o kadar soğuk ki... Görünürde hava çoğu zaman açık ve güneşli aslında. Ne kar var ne yağmur. Aslında biraz kar yağsa belki bu soğuk da kırılacak. Geçen gün -6 dereceydi. Soğuktan ellerim ve dudaklarım çatlamış durumda (neyse ki bugün krem aldım). Şehirdeki nehirler, göller hep buz tutmuş, gerçekten inanılmaz bir görüntü. Frozen yani ortalık.


Önceki yazımda bıraktığım yere dönecek olursak, evet pazar günü IKEA'ya gittik ve ben battaniyemi aldım! Pazar günkü saat 13'te IKEA'ya gidiş için toplanma yeri Rönnen'in lobisiydi. Ama ESN Malmö'den Felix ise neredeyse 13.30'da geldi (hava zaten 17'de kararmış oluyor). Yani yine bir organizasyon eksikliği vardı. Ayrıca hep birlikte bir servise doluşup gideceğiz gibi sanmıştık, ama belediye otobüsüne binip gittik. Türk kızlarından biri "böyle olacağını bilse" gelmeyeceğini söyledi, çünkü Jojo kartı bir basışta 22.50 SEK harcıyor. Yani 9,50 lira. Evet, burada en pahalı şey ne yiyecek ne konaklama, ama ulaşım.



Ben 79 SEK'e bir battaniye aldım, daha ucuzları ve pahalıları da vardı. Odaları yan yana olan ve zaten önceden beri arkadaş olan Daniel ve Sunny (adı Chi San, Sunny demesek de olur) de ortak kullanmak için bir kirli sepeti aldılar. Poşetler paralı olduğu için poşet almadık ve battaniye elimde kaldı. Üstelik sonra marketten de iki bisküvi aldım. Cookie gibi olan iki katlı dev bisküvi 35 SEK, diğeri 10 SEK tuttu. Onlar da elimde kaldı. Daniel de dondurulmuş kanelbulle aldı, o gün tanesi 15 kron olarak yemiştik ya hani, işte bu dört tanesi 20 krondu (ama sonradan dediğine göre Daniel kanelbulleyi mikrodalgada yakmış ve katları kokmuş). Sonra tekrar üst kata çıkıp yemek yedik. Daniel eşyalarımızla birlikte bir masada oturup beklerken, Sunny ve ben de sıraya girdik. Ben İsveç köftesi aldım. Türkiye'deki IKEA'larda olanlardan biraz farklı bir sunumları var. Tavuktan yapılan köfte, patates püresi, bezelye ve o klasik reçelleriyle birlikte. Ben bu reçeli köftenin yanında değil de kahvaltıda alsam? O değil de, İsveç'e geldik hala balık yemedik. (Bu arada dönüşte yine Erasmus'tan üç Türk kızı otobüse para vermemek için orta kapıdan bindiler, ben tabii şok oldum, insan, hele de yurt dışında böyle bir riske nasıl cesaret edebilir?)


İsveç'te Erasmus konumuzla ilgili olarak, odamın soğukluğundan, kaloriferin az yandığından bahsetmiştim. Battaniyem oldukça işe yaradı bu anlamda. Kaloriferle ilgili herkes şikayet ediyor ama artık bu aramızda espri oldu. Kaloriferler maksimum seviyede yanıyormuş zaten ve daha fazla açılması mümkün değilmiş. Belki de buralılar fazla sıcağı sevmedikleri için.


BEVERLY HER YERDE!

Size Beverly'den bahsettim mi? Burada tanıştığım çoğu Erasmus öğrencisi gibi o da Hong Kong'dan ve Daniel'la sürekli eğlenceli bir atışma içindeler (zaman zaman benim de Daniel'den yana dahil olduğum). Bu nedenle ilk haftanın TRENDING TOPIC listesinde kesinlikle ben, Daniel ve Beverly varız! Hele IKEA'dan dönüşte ben ve Daniel önde, Beverly ve başka bir kız arkada oturdu ve Beverly'nin yansıması da bizim önümüzdeki cama vurup durdu. Daniel de bu anı ölümsüzleştirince, biz otobüste kahkahalarla gülmeye başladık. Bu da sonradan Daniel'le aramızda "She's everywhere" olarak espri konusu oldu. Yani Beverly her yerde! Silueti her an odamızda, aynamızda belirebilir, duvarlardan geçip vücut bulabilir yani. :) İşin ilginç yanı, İsveç'te, en azından Malmö'de belediye otobüsleri aynı İstanbul'dakiler gibi, yani gürültüyle konuşabiliyorsunuz.

Beverly'yle ilgili notlar devam ediyor... O da Hong Konglu olmasına rağmen, bana Daniel ve Chi San'ı "bebek" gibi bulduğunu söyledi. Çünkü malum, oranın erkeklerinin sakalları vs. yok. Ama bunun bir de avantajı olduğunu söyledi, çünkü asla yaşlanmayacaklardı! Beverly gerçekten komik kız! (Neyse ki Daniel bunu duyunca sadece gülüp geçti, Daniel'i kesinlikle ilk andan beri sevdim. Bazı kültür şokları da yaşamadık değil gerçi.)


Pazartesiden itibaren ana derslerimiz başladı ve introduction week'e bay bay demek zorunda kaldık. Comics, International Perspectives dersim vardı. 13-15 arası. Bu ders ana ders olduğu için nihayet gerçek İsveçlilerle tanışma fırsatım oldu. Ve çoğu Ejderha Dövmeli Kız'dan fırlamış gibiler! Piercingli, tattoolu gerçek Lisbeth Salanderlar! Dersin hocası esprili biri. İki tane zorunlu okuması var. Sonra 16-19 arası da İsveççe dersi vardı. Ana derslerimiz başlayınca, İsveççe dersi akşama kaydı. Salı günü 10-12 ve 13-15 olmak üzere yine comics dersi vardı. Jojo kartımda sadece 20 SEK kaldığı için otobüse binmedim, ilk kez okula yürüyerek gittim. Yolu bilmediğim için otobüs yolunu takip ettim, hatta okuldan yürüme dönen bir kızla karşılaştım, yaklaşık 40 dakika sürdü. Bir daha mı? Bu soğukta asla yürünmez!









Kar yoktu ama gördüğünüz gibi nehirler buz tutmuştu. Çiçek fotoğrafları okul binasının yanındaki Malmö Saluhall'dan. Taze taze çiçeklerim var, çiçekçi geldi hanım! Son fotoğrafta da okul kütüphanesinin ayaklarınızın altına serdiği denizi görüyorsunuz.


Dersin öğle arasında sınıftan Therese, bir başka İsveçli daha ve Erasmus'tan Karen'le yerel bir hamburger zinciri olan Max'a gittik. (Öncesinde tren istasyonundaki makinelerden kartıma 50 SEK daha doldurdum.) Ben çocuk menüsü aldım (35 SEK), baya oyuncak verdiler kart gibi. Ve dersten sonra Therese beni Malmö Şehir Kütüphanesi'ne götürdü. Evet, her zaman her yerde kitaplar! Önce çizgi roman bölümüne baktık (bakarken orada yine dersten bir çocuğu gördük), sonra ben tabii ki Stieg Larsson'u aradım. Ama Millennium serisinden eser yoktu. Bunun yerine, daha da ilginci, yazarın başka bir kitabını bulduk. Therese onu hiç okumamış! Bu tabii ki beni çok şaşırttı! İsveç polisiyeleri her yerde çok popüler. İsveç dışında. 




İSVEÇÇEYE DEVAM ETMEK YA DA ETMEMEK?

Ve sonra akşam 16'daki İsveççe dersinde hoca derse devam etmek isteyenler için bir form verdi. Bu iki haftalık İsveççe dersi bitecek ve devam etmek isteyenler için 23 Şubat'ta devamı başlayacakmış. O da akşam 17-19 arasında olacakmış. Daniel, Chi San ve diğerleri devam etmeyi düşünmüyor sanırım, ama bence neden olmasın? Kimse fazladan ders yükü almak istemiyor ve üstelik, ders 4,5 kredi olduğu için dönünce ben de okulda saydıramayabilirim, ama yine de İsveççe öğrenmek hoş bir şey. "Jag bor i Sverige nu för jag är intresserad av svenska deckare!" Şu an İsveç'te yaşıyorum çünkü İsveç polisiyeleriyle ilgileniyorum, demek. İsveççe öğrenmeye devam edip Ejderha Dövmeli Kız'ı orijinal dilinden okuyacak olmak daha da hoş bir şey! Nasıl olsa tüm kitabı ezbere biliyorum!




Ve fotoğrafta yine Beverly'yi görüyorsunuz. Burada, dün akşamki ESN Malmö toplantısında ikram kuyruğundayız. Saat 19. Üç saatlik İsveççe dersi yeni bitmiş, hava desen zaten 17'de çoktan kararmış ve şu an psikolojik olarak çoktan gece yarısı olmuş ama biz yine de gün ortasıymış gibi enerjik bir şekilde oradan oraya koşturuyoruz. Gece yarısı gibi hissetmemin en büyük sebebi sokaklarda pek araba ve insan olmaması. Noodle, bisküv (IKEA'dan 35 krona aldığımla aynı sanırım) ve kahve sırası! ESN üyeleri St. Petersburg ve Lapland'a yapılacak geziler hakkında bilgi verdiler. Neden Stockholm yok? NEDEN başka bir ülkeye gezi düzenleniyor da İsveç'in en merak edilen kentine gidilmiyor? Ama biz Stockholm'e kesinlikle gideceğiz. Zaten bu, benim İsveç'e gelmemin başlıca sebeplerinden. 





Bugün ise boş gündü, güne yine Willys'e giderek başladım. Yine harika bir müsli (buranın müslileri, granolaları bir harika oluyor), süt, "dağ kızılcığı ekmeği" ve dudak ve el/yüz kremleri aldım. Ekmek 17,90 SEK, süt 10,90 SEK, müsli 26,90 SEK, el kremi 21,90 SEK, iki dudak kremi 15,90 SEK. Toplam 92,60 SEK. Burada marketten 90-100 SEK'ten aşağı çıkamıyorum. Bizde 39 liraya denk geliyor.



Hemen bu dağ kızılcığı ekmeğine bir açıklama getireyim: Açıkçası ben de aldıktan sonra internetten araştırdım. Lingonlimpa, dağ kızılcığı ekmeği demekmiş. Ben alırken öylesine seçip almıştım. Anlaşılan kızılcıklar olmuş, selelere dolmuş! Bu sabahki kahvaltım böyle oldu. Ve sallama İngiliz çayım öhöm. God morgon Sverige! 

BİSİKLET ALIYORUM!

Bu arada, geleli çoktan bir hafta oldu ve artık bisiklet almam gerek! Bugün sabah Daniel'le birlikte Rönnen'e gidip bana bisiklet baktık (biraz yağmur atıştırıyordu, ıslak ıslak selelere oturdum). Benim bisiklet almamı benden çok Daniel istiyor, çünkü birlikte şehirde gezmek istiyoruz. 350 SEK'e iki tane denedim ama bana küçük oldular. Garajda bir bisiklet daha vardı, onu satacak olan kişi yarın sabah burada olacak, onu da deneyeceğim. O da 300 SEK sanırım. Yarın artık bir bisiklet alıp 16'daki İsveççe dersine bisikletle gitmek istiyorum! Ve bisikletimi odamdan görünen bu bahçeye park etmek istiyorum. (Aslında garaja koymak istiyorum ama burada herkes dışarıda bırakıyor, yağmuru vs. geçtim çalınır mı diye de düşünmüyor. Aslında düşünüyorlar ama yine de dışarıda bırakıyorlar. Bisiklet hırsızlığı yok sanmayın, tam aksine çok yaygın Malmö'de.)



Yani... Çok güzel bir ilk hafta geride kaldı... Şimdiden bir hafta geride kaldı! Biliyorum, önümde daha çoooook haftalar var ve umarım hepsi böyle güzel geçer! 

(Otobüs binişlerimi saymazsak: Pazar gününden bugüne totalde 301,60 SEK harcamışım. 127 liraya denk geliyor.)

(Bu arada Skam diye Norveç yapımı bir dizi var. İlk iki bölümünü izledim. Siz duymuş muydunuz? Ve bu arada Talihsiz Serüvenler Dizisi'ni izleyemedim henüz. Birazcık başına baktım.)

instagram.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 


15 Ocak 2017 Pazar

İSVEÇ'TEKİ HAYATIM BAKIN NASIL BAŞLADI

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gülümsüyor, ayakta, kar, ağaç ve açık hava



Cevap: Evet, İsveç'teki hayatım da erken başladı! Yerel saatle 4, Türkiye saatiyle 6'da başladı. Yeryüzündeki her noktada her türlü erkenciyim, huyum kurusun!

Ama sanırım filmi biraz başa sarıp anlatmaya, buraya geldiğim salı gününden başlamam gerekiyor. Bildiğiniz gibi İstanbul'da cuma akşamından beri yoğun kar yağışı vardı ve pek çok uçak iptal edilmişti. (Ben de neyse ki hava durumuna önceden kulak verip kar gelmeden İsveç alışverişimi tamamlayabilmiştim. Kar İstanbul'da öyle güzel yağarken, "fiyort mavisi" yeni montumla ilk pozum için İsveç'e gitmeyi bekleyemedim ve işte o pozu yukarıda görüyorsunuz-karlı olan fotoğraf, diğeri buradan Malmö'den. Montumu çok sevdim, birazcık pahalıydı, olsundu.) Acaba benim salı günkü uçağım da iptal edilir mi edilmez mi stresi bir yana, havaalanına nasıl gideceğim konusunda da biraz endişeliydim çünkü o şarkının söylediği gibi "her yerde kar var"dı ve araçlar yollara çıkamıyordu. Sonunda sabahın karanlığında taksi çağırıp havaalanına öyle gittik. Hatta pek trafik olmadığı için taksi havaalanına erken vardı ve birden uçak kalkana kadar çok saatim olduğunu fark ettim. Neyse ki öğle saatinde, uçağım sorunsuz bir şekilde Kopenhag'a doğru kalktı!


Uçak yurt dışına gidiyor olmasına rağmen neredeyse 25-30 kişi falandık, o nedenle sanki otobüsle gidiyormuş gibi bir hisse kapıldığım doğrudur. Uçakta TV ekranı da yoktu, o nedenle film de izleyemedim. Ama uçakta benim gibi Türkiye'den İsveç'e giden 4 Erasmus öğrencisi daha vardı, biri benim okulumdan, diğer ikisi farklı okuldan. Daha önceden onlarla aynı uçakta olacağımı biliyordum ama birbirimizi pek tanımıyorduk. Neyse uçuş 2.5 saat sürdü ve Kopenhag'a indik. İnerken, Malmö üstünden geçtik ve Turning Turso'yu havadan görme şansını yakaladım. Evet, hep cam kenarında otururum. Fotoğrafta, İsveç yolunda karlı Avrupa dağlarını görebilirsiniz. :)

Ha bu arada iner inmez YURTDISINDAYIM yazıp 2200'a gönderdim (13 lira falan), yurda gidip internet bulana kadar iletişimde olmak için. İnternet, mesaj ve telefon sağladı bu 24 saat için.

Kopenhag Havaalanı'ndan İsveç'e gitmek için yapılması gereken tek şey tren bileti alıp Öresund Köprüsü'nden geçmek. Biz de tanıştığım iki kişiyle öyle yaptık. Bileti makineden de gişeden de alabiliyorsunuz. Makineyi anlamadığımızdan, gişeden aldık. Ben 89 DK, Danimarka Kronu, yani yaklaşık 47 lira ödedim. Diğer iki kızsa birlikte aldılar, böylece meğer onların bileti indirimli hale gelmiş, onlar 144 Danimarka Kronu, yani yaklaşık 76 lira ödediler.


Trende yalnızca üç durak sonra Malmö'deydim. Yani yaklaşık 20-25 dakika sonra. Bu gerçekten müthiş bir şey! Bir köprünün iki ülkeyi bağlaması... Öresund Köprüsü'nden geçerken çektiğim videoyu şuradan izleyebilirsiniz. Malmö istasyonunda trenden indiğimde, kendimi Stieg Larsson'un Ejderha Dövmeli Kız'ındaki karakterlerden biri gisi hissetmeye çoktan başlamıştım bile. "Mikael Blomkvist tren istasyonuna indiğinde gökyüzü pastel mavi, hava da buz gibi soğuktu." 

Gerçekten de buz gibi soğuktu ama kar ya da yağmur yoktu. Yol kenarlarında falan da kar yoktu, Malmö'ye kar pek yağmıyor maalesef. Orada bizi Felix diye Fransız-İsveç bir çocuk karşıladı, Malmö Üniversitesi'nin Erasmus'la ilgilenen ESN öğrencilerinden sadece biri olarak. Ve bizi Öğrenci Merkezi'ne götürdü. Bavullarımızı bıraktık, kayıt olduk, kitap aldık, yurt kontratımızı imzaladık, iki hafta sürecek İsveççe dersi için ders kitabı aldık ve otobüs bileti olan Jojo kartı aldık. Kitap 280 SEK yani yaklaşık 117 liraya denk geliyor. Ünlü market 7-Eleven'dan aldığımız Jojo kartı da 220 SEK yani 91 lira. Jojo'nun nasıl çalıştığını ve her binişte ne kadar harcadığını hala anlamadım. Hayır aksi gibi aniden biterse "yetersiz bakiye" diye de ötmez buradakiler.



Bir de önceden gönderdikleri program dahilinde, ilk gün ikramı vardı. Gerçi bir masaya kurulmuş bir kahve makinesi, iki muz, çeşme suyu (burada öyle içiliyor) ve birkaç bisküvi dışında hiçbir şey yoktu, ki onların çoğunu da ESN öğrencileri kendileri yedi. Sıcak çikolata içtim, güzeldi! Hoş ben de Kankan danslı karşılama beklemiyordum ama evet, biraz daha güzel olabilirdi!

Sonra hava karardı, saat 18'de bizi yurtlarımıza götürecek araç geldi. Daha önce de dediğim gibi iki yurt var: Celsiusgarden ve Rönnen. Bunlar yan yana sayılır. Aralarında beş dakika var. Ben Celsiusgarden'da kalıyorum, araçtan indim. Yani yurdu ilk kez karanlıkta görmüş oldum. Odam 3. katta. Bir görevli öğrenci beni odama götürdü. İlk izlenimim: Büyük, biraz eski, ama hoş. Çünkü Celsiusgarden kırmızı taş tuğladan, klasik bir İsveç binası. Oda bomboştu, kenarda gelmeden 500 SEK'e istediğimiz havlu, yatak örtüsü gibi şeyler duruyordu bir poşette. Duşa duş perdesini kendimiz taktık, maalesef bir duşakabin vs. yok. Ayrıca banyolarda buzlu cam var, orada da perde yok. Ve ayrıca odada da yalnızca güneşlik var, perde yok. Böyle yani, perde ve ısınma işi biraz eksik. Odamın öncesi ve sonrasını aşağıdaki fotoğraflarda görebilirsiniz.




Kattaki birkaç eski öğrenciyle tanıştım, konuştum. İçlerinden biri dün gitti, gerçekten iyi bir kızdı. Sonra uyudum. Sonra bi' kalktım, İsveç'te saat 4. Hoş Türkiye'de de 6. Her türlü ben erkenciyim, o ayrı. Neden mi? Çünkü soğuk yüzünden uyuyamadım! Oda gerçekten buz gibiydi, kalorifer neredeyse yanmıyordu! Resmen içerisi dışarıdan daha soğuktu yani (hoş hala da öyle)! Hani Türkiye'de olsa skandal falan olur, yurtlarda çocuklara yeterli ısınma sağlanmıyor diye! Ama burada baya yanmıyor kalorifer, yalnızca ılık diyebiliriz, bu da beni gecenin 4'ünde üşüyerek uyandırdı ve bir daha uyanamadım. Hayır hava da 8'den sonra aydınlanıyor, 4'e kadar odanın içinde dolandım durdum. Neyse ki yurtta internete bağlanmıştım.

Saat 6.50'de karanlıkta yollara düştüm ve 7'de on dakika mesafedeki en büyük market Willys'in kapısındaydım. Benim gibi birkaç insan daha açılmasını bekliyordu. Nihayet kapı açıldı ve içeri doluştuk. Hadi ben tamam da diğer insanların o saatte markette ne işi vardı, hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.


Pencerelerden birinden Agatha Christie falan çıkacakmış gibi esrarengiz bir hava var, doğru!



Marketten ilk kahvaltım için çilekli yoğurt (17,90 SEK-7 lira), gerçekten değişik bir yulaf-müsli (36,50 SEK-15 lira), hoş bir şişesi olan bir sıvı sabun (24,90 SEK-10 lira) ve havlu kağıt aldım (29,50 SEK-12 lira). 106 SEK (44 lira) tuttu. Buradaki para üstlerini henüz çözemedim, sanki eksik veriyorlarmış gibi bir hisse kapılıyorum. Bunun nedeni de 10 SEK'in demir para şeklinde olması, çünkü bizde demir para şeklinde 10 lira yok. O nedenle genelde kredi kartı kullanıyorum. Sonraki günlerden de öğrendiğim şudur ki, burada her şey gibi market de pahalı ama öyle abartıldığı kadar da değil. Eh, Willys'in de bizdeki A 101'e karşılık gelmeyeceği malum. Daha çok Migros gibi bir yer ama tabii ki daha pahalısı. Bu arada ilk gün markette bazı İsveç yazarlarının kitaplarını da gördüm ama Larsson ya da Lackberg yoktu. Bu arada, gelirken elbette fındık, ceviz, kuru üzüm, ev yapımı kurabiye(ler) gibi şeyler getirmiştim. Bu tip şeyler insan ne yiyeceğini bilemediğinde epey iyi oluyor. :)



Bu arada, mutfak dolaplarında ne var ne yok diye bakarken bir de ne göreyim? Çaykur organik Rize çayı! Dedim yok artık! Burada da mı sen? Biri bırakıp gitmiş herhalde. Ya da marketten mi almış? Epey şok oldum! (Merak ediyorsanız, hayır, içmedim. Çünkü muhtemelen başka birinin. Kendi poşet çayımı sonra marketten aldım, birazdan yazacağım.)

İlk gün okula otobüsle gittim. Anladığım kadarıyla yalnızca 3 numara bizim okula gidiyor. Yaklaşık 10-15 dakika sürüyor. Zaten sonraki günler durakta hep Erasmuslularla karşılaşmaya başladım ve birlikte gider döner olduk. İlk günkü etkinlikler arasında okulu gezme, bilgilendirilme, seminerler/sunumlar, hatta bir polis memurunun bize İsveç'te bisiklet hırsızlığıyla ilgili anlattığı şeyler vardı. Bu arada ben de bisiklet alacağım ama henüz sıra getiremedim. Burada her şey ikinci el. Yurtta da herkes bisikletini, odasındaki halısını, hatta kullanılmış İsveççe kitabını bile satıyor! Şehir içinde kullanıp bırakmalık bisikletler de var ama ben sanırım kendim alacağım. Tabii ikinci el. Ama yaz geldiğinde ben satacak birilerini bulamam, peşimde bırakıp gideceğim mecbur. 




Etkinlikler hep kaynaşmak için yapılıyor. Okulun spor salonunda bazı oyunlar oynandı. İkinci gün kar yağdı, hemen koşup fotoğraf çektim! Yağarken yerde tutsa da, ne var ki karlar birkaç saat sonra eridi. Okulun üç dört tane kampüsü var, hepsi de deniz kenarında. Şehirde bir sürü köprü, kanal vs. var. Biraz Venedik gibi. Her ne kadar kar yağmayarak aldığım kar ayakkabılarının pek anlamı olmasa da Malmö'yü sevdim. Malmö'nün hava durumu için rüzgarlı diyebiliriz! Çünkü özellikle sabahları çok sert rüzgar esiyor! Buna rağmen günlük yaşamda bisiklet çok sık kullanılıyor. Ve bisiklet üstünde pek çok şık insan görebilirsiniz.

Şehrin yanı sıra, arkadaşlarımı ve İsveççe dersini de çok sevdim! Gençlik kampındaki gibi yine Hong Konglu çok sevimli arkadaşlar edindim, şu an için kalabalık bir grubumuz var ve dönem sonuna kadar da öyle devam edecek gibi görünüyor. Burada çok sayıda ülkeden insan var, herkes farklı, harika! 

Düne kadar yurdumu hiç aydınlıkta göremedim, çünkü sabah çıkarken gün henüz aydınlanmamış (8.15'te çıkıyordum, 9.15'te okulda olmak gerekiyordu bu hafta), akşam geldiğimde de ortalık çoktan kararmış oluyordu. Neyse ki dün gün ışığında da gördüm. Ama odamın soğuğunu ne yapacağız bilmiyorum. Zaten buradaki herkes aynı şeyi söylüyor. Yurt çok soğuk oluyormuş, çünkü kaloriferi pek yakmıyorlarmış. Öyle ki, hani bu dün gitti dediğim kızı bir sabah kalkıp ortak salona gittiğimde mutfakta, çalıştırdığı fırının önünde yatarken gördüm! (Odalarını boşaltıp gidecek olanlar birkaç gündür salonda uyuyor)



Sana bugün bir tepeden baktım Malmö! 


Cuma günü İsveç dersiyle kütüphane gezisi arasında yemek yemek için okulun hemen yakınındaki bir markete gittik. Burada okulda yemek biraz pahalı. Marketten hazır dondurulmuş yemek alıp orada mikrodalgada ısıttık. Burada marketlerde mikrodalga var ve aldığını hemen orada ısıtıp yiyebiliyorsun. Ama bu tabii pek sağlıklı değil ve bunu mümkün olduğunca az yapacağım. Aldığım 26.50 SEK'ti ama fişte 0.50 de öresavrunding için yazdı, yani toplam 27 SEK aldı. O ne anlamadım. İnternette yuvarlama diye buldum. Ne yani, 26.50'yi 27'ye yuvarlayıp öyle mi aldılar? Yoksa mikrodalgada ısıtma parası falan mı?



Cuma günü saat 16.30'da biz Erasmus öğrencileri için gerçekten güzel bir sofra kuruldu! Tavuk, vejetaryen et, roka/marul gibi bir şey (neyse ki bu, burada da sebze yendiğine inanmamı sağladı!), patates, zeytinyağlı İtalyan ekmeği gibi bir şey ve labneli Alman ekmeği vardı! Masalarda küçük mumlar vardı (bkz: Hogwarts ve yetkili birinin konuşmasından sonra "ziyafet başlayabilir" düdüğü çaldı), biz en önde, yetkililerin masasının önünde oturmuştuk. Ama yemeğin diğer taraftan başlayacağını söylediler, yani biz en son alacaktık. Biz de yemeklere bu kadar yakın olup bu kadar uzak kalışımızın trajedisinin fotoğrafını çektik, sonra tam o sırada herkesin alabileceğini söylediler ve biz de hemen büfeye koştuk. 

Ayrıca bizden sürekli verdikleri hashtag'i kullanıp fotoğraf paylaşmamızı falan istediler, hatta bazı maskeler vs.'ler verdiler fotoğraf çekilelim diye. Tabii ki çekildik. Ayrıca bere de dağıttılar, ben benimkini henüz açmadım ama standart olduğu için Daniel'e bile küçük olduysa, bana da kesin küçük olacaktır. :)



Dün sabah yine karanlıkta markete gittim, bu sefer Daniel'le. Üç muz 10 SEK, poşette havuç 10,90 SEK, bir süt, bir yoğurt (ama krema çıktı), sabun ve İngiliz çayı derken toplam 90 SEK tuttu. 37 liraya denk geliyor. 

Çarşambadan beri sürekli etkinlikler vardı ve tüm gün okulda olmamız gerekiyordu diye henüz şehri/kasabayı keşfe çıkamamıştım. Sadece bir gün, okuldan yurda yürüyerek döndük ve ancak o zaman bazı yerleri görme imkanım olmuştu. Dün cumartesi, boş gündü ve biraz etrafı keşfetmek istiyordum. Ben tek başıma dolanır, fotoğraf çekerim diyordum ama sabah mutfakta müslilerimizi yerken Daniel onun bisikletini alabileceğimi söyledi. O birisiyle yürüyüşe çıkacaktı, bana da Sunny ile Triangeln'e gidebileceğimi söyledi. E baktım planım yok, tamam dedim. Bisikletle on dakikada gittik. Tabii çok soğuktu, sürerken bir ara gökten kar değil, resmen buz yağdı. AVM'ye girdik, Sunny meğer sadece tek bir pantolon getirmiş, kendine H&M'den 100 SEK'e pantolon aldı. Sonra Daniel ve diğer Hong Konglu kızlar da geldi. Onları beklerken Sunny ve ben birbirimize fotoğraf çektik. Bu arada, AVM'ye üstümüz başımız aranmadan girdiğimiz için değişik hissettim. Gördüğünüz gibi o sadece bizim ülkemizde var. 




Bu arada, AVM'deki kitapçıda tabii ki Ejderha Dövmeli Kız ve Millennium Üçlemesi'ni hemen buldum! Orijinallerini de okumak istiyorum! Burada bir kitap 230 SEK falan. Bizdeki 100 liraya denk geliyor. 


İsveç'in ünlü tarçınlı çöreği kanelbulle'yi Instagram'da bazı İsveç hesaplarında gördüğümden beri istiyordum! Neyse ki çok beklemem gerekmedi. Geldiğimin dördüncü günü bu lezzetle tanışabildim. Mormors Bageri'ye oturduk, ben hemen bir kanelbulle (15 SEK), bir vanilyalı çörek (20 SEK) ve Americano (25 SEK) söyledim. 60 SEK bizdeki 25 liraya denk geliyor. Bu arada Mormor "büyük anne" demek. 


Finally, kanelbulle! 



Jag heter Mert, benim adım Mert demek İsveççe'de. Ve fiilden sonra "inte" kullanınca, "değil" oluyor. Mesela "Jag arbetar inte", "Çalışmıyorum" demek. Şimdi bizim bu Daniel de bir Türk kızına aşık oldu, bana onunla ilgili sorular soruyor. Ben de diyorum ki ben de onunla yeni tanıştım. Diyor ki Türk standartlarına göre güzel mi? Diyorum ki makyaj güzeli, yani standartlarımızın çok altında, doğal Türk kızları daha güzeldir. O da düşündü taşındı, hani bu "inte" değil demek ya, bunu nasıl kullanabilir? Dedim ki "I love you" yaz. Eğer cevap vermezse "inte" diye yazıp gönder peşinden. Gül gül öldük. Bunlar şaka, espri tabii, Daniel'in HK'da sevgilisi var. :)


Sonra biraz daha dolaştık. Triangeln semtindeki bir çizgi roman dükkanı olan Science Fiction Bokhandeln'a ba-yıl-dım! Hong Konglular Tenten'i bilmiyordu! O yüzden onlar pek ilgilenmediler. Bense hepsini tek tek inceledim. Hangisini alsam? Tamam, hepsini alıyorum! Buraya kesinlikle bir daha geleceğim! 



Ve yürüye yürüye Malmöhus yani Malmö Müzesi'ne kadar gittik. Yanlış görmüyorsunuz, nehir donmuş! FROZEN! Nehrin bir kısmı böyle donmuştu, harika fotoğraflar çektim. Ve Turning Torso, şehrin her yerinden görülebiliyor. Şehirdeki tek gökdelen. :) Ve burgu şeklinde. Yakınına da gitmem lazım. 

Evet, bugün 5.30'da kalktım ve şu an 7.30. Hala karanlık. Ve ben iki saattir bu yazıyı yazıyorum. Niye erken kalktın diyecek olursanız, 1.si zaten erkenciyim, ama 2.si, soğuk yüzünden erken uyanıyorum sanırım. Kaloriferi yurtla ilgilenen, bizim gibi bir öğrenci olan kişiye de söyledim ama en fazla bu kadar yandığını söyledi. Yani neredeyse yanmıyor kalorifer. Herkes soğuktan şikayetçi, ama benim odam Celsisusgarden'daki en büyük oda(ymış) olduğu için benimki ekstra soğuk oluyor. Bir de pencereler büyük, kocaman. Bugün IKEA'ya gidilecek, kendime sanırım bardak vs, hatta bir battaniye alacağım. Malum odam soğuk. Mutfakta pek çok eşya var ama ben kendime en azından bir bardak almayı planlıyorum. Ayrıca acilen el, dudak ve yüz kremi de almam gerekiyor çünkü dün çok fotoğraf çektiğimden elim çatladı, kanadı. Bakalım ilerleyen günlerde neler olacak? 

Bu arada, bilgisayarımı açamayabiliyorum ama telefonum her an elimde. Dolayısıyla İsveç'teyken instagram'ı daha aktif kullanacağım gibi duruyor. Daha şimdiden birçok fotoğraf paylaştım ve dahası, instastory'ye de pek çok anlık fotoğraf koydum. O nedenle Mert'in İsveç hallerini instagram'dan da takip edebilirsiniz! 

instagram.com/ofluoglumert