21 Ocak 2021 Perşembe

KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK... NEDEN OLMASIN?

Yayıncılık sektörünün geldiği durumu üzüntüyle izliyorum.

Zira izlemekten başka elden bir şey gelmiyor ve gelmeyecek gibi...

Temmuz ayında yayımladığım "Türkiye'de genç bir yazar olmak... ya da olamamak" başlıklı yazımı hatırlıyorsunuzdur.

Kendi kitaplarımla ilgili son durumu uzun uzadıya o yazımda anlatmıştım. 

Peki bu konuyu neden tekrar açtım?

Geçen gün mail'ime gelen bir teklif üzerine... 

Çok büyük, çok popüler, çok köklü bir yayınevi, mail atarak, onlara daha önceden gönderdiğim yeni kitabımı basacaklarını, benimle detayları konuşmak için telefon numaramı istediklerini söyledi.

Numaramı yazdıktan biraz sonra telefonum çaldı.

Çok köklü yayınevinden arayan bu ses, kitabımı basacaklarını, ancak bunun için benden 17 bin lira istediklerini söyledi.

Şaka gibi... 

Tabii ki kabul etmedim... 

Sen koskoca yayınevi bile, kitaplarını yazarlardan para talep ederek basmaya başladıysan, vay bu ülkedeki yayıncılık sektörünün geldiği hale!

Benim de kafam attı.

Ben Ters Düz'ü 2015 yılında çıkarmışım.

Devam kitabı olan ikinci kitabımı 2016'da yazıp bitirmişim.

Yıl olmuş 2021. 

Bu roman beş yıldır benim elimde. 

Ben hala o yazmaya tutkulu hayalperest yazar hallerimle, kitaplarımı basacak düzgün bir yayınevi bulmaya çalışıyorum... 

E bu kitabı bekleyen siz değerli bir sürü okurum yok mu?

Var. 

Maksat kitabı okurlarla buluşturmak değil mi?

Aynen öyle.

O halde ben neden Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık sistemi üzerinden kitabımı bastırmıyorum ki? Siteyi inceleyince, sistem aklıma yatar gibi oldu... 

Hatta bu hızla, Bozbalık Üçlemesi'nin üç kitabını da oradan çıkarırım!

(Ve hatta, ilk kitabı okuyup yorum yazanlarınızın yorumlarına da o kitapta yer verir miyim, veririm!)

Belki de bunca zaman bu kadar beklemekle hata ettim.

Sizin bu konudaki önerileriniz neler? 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

4 Ocak 2021 Pazartesi

DISCO POP'UN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ

Bu hepimizi canımızdan bezdiren hız, teknoloji ve hastalıklar çağından aradığımızı bulamadık mı ne, her şeyde bir nostalji hissi arar olduk. Dekorasyonda, giysilerde, filmlerde, konseptlerde ve evet, müzikte de. Mesela 80'lerin disco sound'u 2020'ye damga vurdu. Haziran'ın sonunda çıkardığı What's Your Pleasure? albümüyle post-disco sularında tahtını ilan eden Jessie Ware, Spotlight, Ooh La La, Save a Kiss ile kulaklarımızın pasını sildi. Ağustos'un ortasında çıkardığı disco pop türündeki Midnight Sky single'ı ile büyük ses getiren ve aylarca zirvede kalan Miley Cyrus, Kasım'ın sonundaki Plastic Hearts albümünde de synth-pop etkisini sürdürdü. Dua Lipa da başlı başına dance ve disco pop türündeki albümüne de zaten Future Nostalgia adını koydu. Kylie Minogu'un disco türündeki albümü de Disco adını taşıdı. Róisín Murphy, Róisín Machine albümünde disco ve house'u birleştirdi. The Weeknd'in Blinding Lights'ı synth-pop ve disco efektleriyle bizi bizden aldı. Hande Yener bile, merakla beklenen Carpe Diem albümünde disco müziğin hakkını veren, nostaljik soslu parçalara imza attı. 


Ben bu durumdan çok memnunum çünkü R&B, elektronik, caz, blues, soul ve disco çok sevdiğim müzik türlerinden. İanır mısınız, şu günlerde en çok dinlediğim albüm, Donna Summer'ın 1979 tarihli Bad Girls albümü. Hot Sutff, Bad Girls, Can't Get to Sleep At Night, Sunset People ve I Feel Love bayıldığım parçalardan. Kygo, Eylül ayında Summer'ın Hot Stuff şarkısını remix'ledi de şarkı genç neslin de bildiği bir parça haline geldi. 

Raye'in Euphoric Sad Songs albümü de çok başarılı. Natalie Don't ve Walk on By çok iyi. En az Billie Eilish kadar iddialı olan ve ses renkleri de çok benzeyen Bea Miller ve Benee ise yine adlarını çok duyuramadı. Oysa Benee'nin Supalonely şarkısı, Bea Miller'in Elated! albümü çok iyiydi. Peki siz bu yıl en çok hangi şarkıları dinlediniz?

Bu arada, 2021 hepimize bol bol sağlık getirsin. 

Sosyal medyada beni takip etmek için:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

16 Aralık 2020 Çarşamba

HAFIZALARDAN SİLİNMEYEN 9 MAGAZİN OLAYI

Şak diye patlayan tokatlar, kulaklarda çınlayan "Ne dedin sen?!?!?!"ler, muhabirlerin üstünde perte çıkan şemsiyeler, dili olsa da konuşsa diyeceğiniz ıstakozlar, alaycı kahkahalar, sinir olmuş bakışlar, alttan alta laf sokmalar ve daha nicesi... İşte karşınızda, magazin tarihimizin etkisini hala koruyan olaylarından yaptığım küçük bir derleme. 

9. Devlerin Kapışması Büyük Olur!

Her şeyin son derece sıradan bir şekilde ilerlediği Yıldız Tilbe’li bir İbo Show akşamında, olayların seyri kısa süre içinde değişmek üzereydi. İbrahim Tatlıses şarkılarını sürekli kestiği Yıldız Tilbe’ye üstüne bir de laf atınca işler çığırından çıktı, arabeskin kraliçesi stüdyoyu terk etti! Olayın etkileri Tilbe’nin magazin muhabiri olan Seyhan Erdağ’a iki yıl sonra edeceği "O... Seyhan" lafına kadar uzadı gitti. 

8. Anlat Güzel Mi Oralar?

Milenyuma girmeye bir yıl kala, geride kalmakta olan yılın bunu da göreceği varmış... Yer: Bodrum. Mekan: Bir gece kulübü. Zaman: Gecenin ilerleyen saatleri. Burnundan estetik operasyon geçiren Hande Ataizi paparazzilerce görüntülenmemek için çareyi, alkolün de etkisiyle, kulübün tuvalet penceresinden kaçmakta buldu. Ne var ki kader ağlarını ördü, Ataizi pencereye sıkışıverdi ve ortaya tam da gazetecilere şenlik görüntüler çıktı! Ataizi geçtiğimiz günlerde Jülide Ateş’in 40 programında bu olayı değerlendirirken, "Genelevin tuvaletinden kaçarken yakalanmış değilim. Şimdi olsa efendi efendi kapıdan çıkar giderim" ifadelerini kullandı. 

7. Vaka-i Şemsiye  

Başrolde yine Hande Ataizi, pardon, bu sefer bir şemsiye ve yine gecenin ilerleyen saatleri... Zavallı muhabirin az sonra o şemsiyeyi kafasına yiyeceğinden haberi yoktu. Ataizi’yi çok kızdıran ve ısrarla onu çekmeye devam eden kameraman, yaptığının bedelini ağır ödedi. Olan da bir ona, bir de beş liralık şemsiyeye oldu. 

6. Istakoz Problemi: Istakoz Istakoz Olalı Böyle Çok Sevilmedi! 

Yıldızları birlikte Uzak Doğu ülkelerini gezdikleri Dünya Güzellerim programından beri pek barışmayan Bülent Ersoy ve Banu Alkan’ın bu çekişmeye ıstakozu da dahil etmesi sürpriz olmadı... Diva’yla Afrodit’i ıstakoz yüzünden karşı karşıya getiren olay, Alkan’ın Ersoy için “Istakoz yemeyi benden öğrendi” demesiyle başladı: “Duydum ki Bülent kulisine ıstakoz istemiş. Çok komik. 2017'de Vietnam'a birlikte gitmiştik, ıstakozu orada benden öğrendi. Haberi bile yoktu. Nasıl yeneceğini bile ben öğrettim.” Ersoy’sa ona cevaben, “O daha çok gençtir benden. Bana nasıl öğretmiş bilemedim” gibi alttan alan bir tavır sergiledi. Istakoz ıstakoz olalı böyle çok sevilmedi, bu kadar can çekişmedi! 

5. “Ay Em Dı Nambır Van”   

Yıllardır küs olan Sibel Can ve Gülben Ergen aynı uçakta karşı karşıya gelirse ne olur? Ne olmaz ki! Birbirlerini gören ancak selamlaşmayan ikili, haliyle gazetecilerin bir hayli dikkatini çekti. Ergen, kendisine yöneltilen “Sibel Hanım’ı gördünüz mü?" sorusuna verdiği cevapla yüzyılın ince ayarını çekti: “Ben 1 numaradaydım, arkamdakileri görmedim!” Üstelik gazetecilerin “Biraz ince bir mesaj oldu” yorumunu da “İnce mi, bence kalın oldu” diye kahkahayla karşıladı. Tebrikler Gülben! Doğrusu bu cevap hiç kimsenin aklına gelmezdi! 

4. Bitmeyen Kan Davası: Hande-Demet 

Onlarsız bir liste yapmak mümkün mü? Pop müziğin aslında çok farklı kulvar ve tarzlarda olmalarına rağmen sürekli karşılaştırılan iki iddialı ismi Hande Yener ve Demet Akalın, uzun yıllar magazin gündemini meşgul etti. Laf sokmalarla geçen bir ömrün ardından neyse ki sular durulmuşa benziyor. Bu satırları şu an rahatlıkla yazabiliyoruz çünkü aralarından su sızmayan ikili, artık birbirlerinin “can sister”ları ve karantina günlerini sürekli telefonlaşarak geçirmişler. “Alo Hande, senin şu maydanoz kürünün tarifini versene kız!” 

3. O Bakış Unutulur Mu?  

Düşmanlıkları dilden dile dolaşan Seren Serengil ve Gülben Ergen’in aynı mekanda karşılaşması, az sonra caps’lere bile konu olacak bir bakışı doğuracaktı. Ergen, kendisine omuz atıp geçince, Serengil’in tek yaptığı ünlü şarkıcının arkasından kahkahalarla gülmek oldu. Tabii acar gazeteciler o an’ı ölümsüzleştirmekte gecikmedi. O an’larda ikili birbirlerini gördü mü görmedi mi, tüm bunlar tesadüfen mi yoksa bilinçli olarak mı gerçekleşti, hala gizemini koruyor. 

2. Bu Sözler Kavgada Bile Söylenmez!  

Hülya Avşar, ödül gecesinde kendi eliyle takdim edeceği ödülü almaya gelmeyen Tarkan’ı fena payladı. Kavgada bile söylenmeyecek sözler sarf ederek, “Dangalak”, “Bir metrelik adam”, “Eşek herif”, “Onu boğabilirim” gibi ifadelerle megastarı topa tuttu. Eyvahlar olsun!

1. Yıllar Geçse De Üstünden Bu Kalp Seni Unutur Mu: "Ne dedin sen?!?!?!" ŞAK!!! 

Ve listemizin bir numarasında tabii ki o tokat var: Kahkahalarla başlayan bir gecede stüdyonun bir anda buz keseceğini kim tahmin edebilirdi ki? Sevda Demirel’in, Hande Ataizi ve Cem Davran’ın güle oynayan sundukları İki Kere Kiki adlı televizyon programında Ataizi’yi “Ne dedin sen?!?!?!” diyerek tokatlaması üstünden yıllar geçse de unutulacak gibi görünmüyor.

Bonus: Ummadık Koltuk Baş Yarar! 

Ey koltuk, sen nelere kadirsin! Nükhet Duru'nun programına konuk olarak katılan Gönül Yazar’ın oturmakta olduğu koltuktan bir anda yere düşmesi, sadece basit bir canlı yayın kazası olarak tarihe geçebilirdi –eğer Duru o unutulmaz tepkiyi vermeseydi. Görünmez kaza ucuz anlatıldı ancak bu olaydan daha enteresan olanı, Duru’nun verdiği şu tepki oldu: “Allah’ım Yarabbim, niye öyle oldu?” Biz de anlamadık be Nünü'cüm...

Sosyal medyada beni takip etmek için:

4 Aralık 2020 Cuma

HAFTA SONU KARANTİNASI ŞARKILARI

Robyn - Dancing On My Own

Miley Cyrus - Gimme What I Want

Benee - Supalonely

Marvin Gaye - Let's Get It On

Stevie Wonder Superstition

Miley Cyrus - Heart of Glass

Kylie Minogue - I Love It

Jessie Ware - Spotlight

Sade - Love Is Found

Sosyal medyada beni takip etmek için:

3 Kasım 2020 Salı

CAN SIKINTISINDAN MÜTEVELLİT BİR ÖLÜM - 1

O günlerde Şişli'de ucuz bir oda bulmak, kumların arasında altın tanesi bulmak kadar imkansız olduğundan, Beşiktaş’a razı gelmek zorunda kalmıştım. Hiç unutmam, sene 90’dı, milenyuma daha on yıl vardı, Ekim’in ortasında hala pastırma yazı sürüyordu ama kış kapıdaydı: En kısa sürede başımı sokacak bir yer bulmam gerekiyordu. Her şeye rağmen içimde bir umut kırıntısı vardı ve beni en çok şaşırtan da buydu; zira genç yaşımda dibe vurduğumu hissediyordum. Kendi kendime defalarca "Ölmek istiyorum... Ölmek istiyorum... Ölmek istiyorum!" diye tekrarlayıp dursam da, kendimi öldüreceğim falan yoktu. Öyle bir yürek yoktu bende ya da o deli aklı. Yirmi üç yaşında yazar olmaya çabalarken, aslında dalgalara karşı yüzmeye çalıştığımın farkındaydım. Ama nafile: Bu ateş içime düşmüştü bir kere. Ne var ki artık kalem oynatamıyordum. Aslında uzun zamandır kafamda dönüp duran bir roman konusu vardı ama bir türlü daktilonun başına geçip yazamıyor, yazsam da yazdıklarımı birkaç paragraftan öteye götüremiyordum. Bitirdiğim ve tamı tamına on bir yayınevinden ret cevabı alan polisiye romanım, ki yaklaşık iki yüz altmış sayfaydı, masaüstündeki diğer sayısız roman taslağım gibi, unutulmaya yüz tutmuştu. Ama en son yazdığım o olduğundan sürekli olarak bana göz kırpıyor, "Beni yayımlamak üzere yazdığın halde neden bundan vazgeçtin?" dercesine bakıp duruyordu. Haklıydı. Onu yırtıp çöpe atamıyordum, ateşe veremiyordum, ama açıp okumak ya da başka yayınevlerine göndererek yeni bir ret cevabı almak da istemiyordum. Onunla ne yapacağım konusunda kararsızdım. Ben de hiçbir şey yapmamaya karar vermiştim.

Kendimi bir çay fincanına batırılan ve çıkarmaya zamanında yetişilemediği için fazla ıslanmaktan mütevellit çayın içine düşüp onlarca parçaya ayrılan bir bisküvi gibi hissediyordum. Gecenin beşinde uyandım, çıplak ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtarak bunu düşündüm. Son zamanlarda hayatımda hiçbir şey yolunda gitmemişti ve bu olumsuzluklar daha ne kadar sürecekti, merak ediyordum. İçimde gittikçe büyüyen huzursuzlukla yataktan kalkıp pencerenin yanındaki yazı masama oturdum, daktiloma bakarak hüzünle bir sigara yaktım. Issız ve çıplaktım. Sanki asırlardır süregelen bir karanlığa gömülmüş olan ruhumun tek düşmanı, ısırılmayı bekleyen parlak bir elmayı andıran ayın yaydığı ışıktı. Parmaklarımın ucundaki sigaradan derin bir nefes çektim, sonra dumanı havaya üfledim; o duman bulutunun içinde yok olup gitmeyi diledim.

Halet-i ruhiyem inanılmaz derecede yerle yeksandı. İşten ayrılmıştım, çok az param vardı ve kendi kendimi odalara hapsetmiştim. İnsan yüzü göresim yoktu! Dahası, kendi yüzümü bile göresim yoktu ve bu yüzden yaşadığım yerdeki aynaların üstünü kalın örtülerle örtmüştüm. Romanımın her seferinde yayımlanacakmış gibi olup bir türlü yayımlanamaması ve bana "Kitabını basacağız" dedikten sonra ortadan kaybolan kadın editörün attığı kazık bir yana (Bugün ona beni sorsanız herhalde, "Aa, o çocuk mu? Evet, ona kitabını basacağımızı söyledim. Sonra canım istemedi, fikrimi değiştirdim. Bir süre umutla bana mektup atmaya devam etti. Ama cevap alamayınca ümidi kesti. Yaşasın kötülük!" filan diyecektir), beni şu eski siyah beyaz melodramlardaki gibi yatak döşek hasta eden bir aşktan yeni çıkmıştım. Aslında karşılıklı bir aşk bile değildi, tek taraflıydı, daha çok benim tarafımdan bir takıntı halini alan, hastalıklı bir şeydi. Kızın benim yoğun duygularımdan, daha doğrusu ona karşı duygularımın bu denli yoğun olduğundan haberi bile yoktu. Gel gör ki aşktı işte, gökte süzülen bir taç yaprağıydı, kime konacağı belli olmuyordu. Belki de, sevdiğimin beni Boğaz kenarındaki pahalı bir restoranda değil ama, köşedeki pilavcının bir bacağı kırık taburesinde bırakıp giderken dediği gibi, kendimi, en azından yazdığım bir roman karakteri kadar ciddiye alsaydım, şimdi o soğuk odada yalnız başıma, acınası bir halde düşüncelere dalmış olmazdım. Onu hala unutamamıştım, bu nedenle de onunla sınırlı sayıdaki anımın olduğu Şişli’yi terk etmem, neresinden bakarsanız bakın isabetli bir karardı.

Sosyal medyada beni takip etmek için:

26 Ekim 2020 Pazartesi

HANDE YENER VE EVRENE YOLLADIĞI MESAJLAR

HANDE YENER CARPE DİEM İLE KENDİ ÇITASINI ÇOK YUKARIYA ÇIKARDI; ŞARKILARINDA YALNIZCA SEVGİLİYE DEĞİL, EVRENE VE UZAY BOŞLUĞUNA DA MESAJLAR YOLLUYOR

Hande Yener’in kemik dinleyici kitlesi ile ilgili gözlemlediğim şöyle bir şey var: Hepsi, Hande Yener’in daha iyi, hak ettiği yerlere gelebilmesini neredeyse Hande Yener’den bile daha çok istiyor! Bunu olumlu bir yorum olarak söylüyorum, çünkü dinleyicilerine bu hissi verebilmek her sanatçının yapabileceği bir şey değildir. Hande Yener’in sesi çok güzel, pop da söylese, elektronik de söylese, daha alternatif tarzları da denese ona çok yakışıyor. Çok duru, su damlası gibi bir sesi var. Hal böyle olunca sevenleri de onu daha iyi yerlerde görmek istiyor. Zaten gayet iyi bir yerde Hande Yener, hatta bazı yorumcular “Ajda Pekkan’ın boşluğunu bir tek o doldurabilir” yorumları yapıyor. Açıkçası, Hande’nin nev-i şahsına münhasır bir ses ve duruşu olduğu fikrindeyim. Romeo’yu da, Biraz Özgürlük’ü de o söyledi sonuçta. Nasıl Delirdim dedi. Sonra Sopa ile "Her günahın bir bedeli var bunu zaten ödedim / Her delinin bir sebebi var bunu zaten söyledim" dedi. Hande Yener’in bütün bir yolculuğu, aradaki birkaç kötü şarkıyı saymazsak, özgün bir hikayenin devamı aslında. Onu ne hiçbir alakasının olmadığı Demet Akalın’la ne de başka bir sanatçıyla aynı cümle içinde geçirme taraftarı değilim. Hande’nin sesi, sound’u ve yaptığı tüm albümler kendine özgü, başka da kimsede olmayan bir orijinallikte.

20. yıl albümü Carpe Diem’in iki part’a böldüğü ilk albümünü yayınladığı 2 Ekim gününü nasıl bir heyecanla beklediğimi ben biliyorum... Şarkılar o kadar güzel ki, daha şimdiden albümün ikinci part’ı için inanılmaz bir açgözlülük içindeyim! Keşke o kısmı da hemen yayınlasa istiyorum. Ama bu ikinci kısmın 2021’den önce gelmeyeceği aşikar, gelmemeli de: Carpe Diem’deki her bir şarkı öyle kıymetli ki, hak ettikleri değeri ve kliplendirmeleri görmeleri için bir süre dinleyici nezdinde dinlenip demlenmesi gerekiyor. Ancak, Carpe Diem’in devam albümü çıktığında, bu iki albümdeki şarkılara kesinlikle ama kesinlikle bir remix albümü gelmeli. Şarkıların farklı versiyonlarını dinlemek için şimdiden sabırsızlanıyorum.

2016'da, "Ben bu Hande Yener'i çok özledim" başlıklı bir yazı yazmış, "Hande Yener Apayrı, Nasıl Delirdim, Hipnoz ve Hayrola albümleriyle bir zamanlar çıtayı öyle bir yükseğe koydu ki, şu an kendisi bile o noktaya ulaşamıyor" demiştim. Sonra 2017'de, "Bu yazın en iyi albümü Hande Yener'den geldi. Çünkü..." yazımla yeni durumu değerlendirmiş, Hande Yener'in o özlediğim/özlenen günlerdeki sound'larına geri döndüğünü, 2006'daki Apayrı ruhunu 2017'ye taşıdığını yazmıştım. Sahiden de, bugünkü Carpe Diem'de de yaptığı gibi, Apayrı dönemindeki gibi özgün sound'lar yapacağının sinyalini aslında Hepsi Hit Vol. 2'deki şarkılarında vermişti Hande Yener. Carpe Diem’de, o çıtayı yukarıya çıkardı, şimdi albümün ikinci part’ı için beklentiler çok daha yüksek. En az Carpe Diem kadar iyi olsa bile Hande Yener geriye Apayrı gibi zamansız bir albüm daha bırakmış olacak.

Şarkıların istisnasız HEPSİNİ çok sevdim ve hiçbirini sıraya koyamıyorum. Ama yine de kendimi zorlayarak şöyle bir sıralama yapabildim:

1 – Melekler & Şeytanlar: "Yetmiyorsa kalır dünde / İstemiyorum hiçbir şey için üzülmek de / Hiç kimse için değişmek / İstemiyorum yarınları düşünmek de"

2 – Aşk Sandım: "Her gün her gün dönüştüğün / Bir başkası var geceyi bölüştüğüm / Bendim aşkın olmadığı devirde, aşk sandığım biriyle / Dev gemiler batırdım, hepsi derinde"

3 – Bulut: "Unuta unuta, atıyorum buluta / Adeta bir meta, kıymeti hissiyatında"

4 – Başka Dudaklar: "Sessizce saklanan o duygularda / Çok konuşulmayan o arzularda / Bu defa değiştim ayarladım / Kalbimle ortak kararlarım / Boza boza en kesin kuralları / Öpüyorum başka dudakları"

5 – Senden Çok: "Hiç geçmeyen şeyler geçiyor artık aklımdan / Takılıyorum peşine durmadan"

6 – Aşk Elinde: "Aşk herkese beni soruyor / Her yerde beni arıyor / Duydun mu? / Dün sana aşkı emanet ettim / Şimdi ihanet edip kovdun mu?"

7 – Carpe Diem: "Bi’ dak’ka, dedi ruhum, seni mi çekicez her dak’ka?"

8 – Kaç: "Dayanamıyorum aşkım azalınca, olayım bu!"

9 – Yolcu: "Ben sığamam o kalıba, kalamam o duvarın ardında / Özgürce yol aldığım, kaybolduğum sokaklar var aklımda"

10 – Boşuna: "Korkarım gelsen de, tanışmak imkansız / Öyle çok beklendik, zaman insafsız"

Bazı şarkıların uzun intro'ları çok iyi, 80’ler disko havalarında. Retro fütüristik bir albüm bu.

Bu albümle ilgili şunları çok sevdim:

1. Hande Yener şarkılarında salt sevgiliye değil; uzay boşluğuna, evrene de mesajlar veriyor/gönderiyor.

2. Sound'ları her dinlediğinizde daha önce fark etmediğiniz yeni bir melodiyle, yeni bir detayla karşılaşabiliyorsunuz.

Albümün ikinci kısmını ve bir remix albümünü büyük bir merakla bekliyorum. 

Eğer Türkçe pop'ta yeni bir şeyler arıyorsanız, Carpe Diem'i mutlaka keşfedin derim... 

Sosyal medyada beni takip etmek için: