14 Temmuz 2018 Cumartesi

1.LİKLE MEZUN OLDUM!


Bölüm 1.si olarak ilk sıradan girdiğim üniversitemi (İstanbul Bilgi Üniversitesi), yine bölüm 1.si olarak yüksek onur derecesiyle tamamladım... 

Çok mutluyum!



Dün akşamki mezuniyetimden fotoğraflar... Tabii daha çok ve detaylıları instagram hesabımda yerini aldı...


Mezuniyet töreni Santral kampüsünde akşam 19'da başlayacak olmasına rağmen bizler 16.30 gibi okuldaki yerimizi almıştık... Hava çok sıcaktı ve cübbelerin içinde hem susadık hem bunaldık... Ama harika bir tören gerçekleşti...


Medya ve İletişim Sistemleri'nde bölüm 1.si olarak mezun oldum... 


Yazarlık, senaristlik, editörlük, dergicilik, gazetecilik, çizerlik, sosyal medyacılık ve televizyonculuk işleriniz itinayla yapılır.

Görüşmek üzere!

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

7 Temmuz 2018 Cumartesi

NEDEN HALA AŞK-I MEMNU İZLİYORUZ? / GERÇEK BAŞROL HİKAYEDİR!


Evet, bir süredir aklımdaydı bu konu hakkında yazmak, ancak yoğunluktan (romanlar, hikayeler, senaryolar, başka yazılar, başka şeyler) dolayı ancak zaman yaratabildim ve işte nihayet bu yazıyı yazabiliyorum…

Finalinin üstünden kaç yıl geçmiş olursa olsun, Aşk-ı Memnu tekrarlarıyla, özellikle de yaz aylarında mutlaka ekranda oluyor ve görünüşe bakılırsa en az bir on yıl daha ekranda olmaya, tekrarları bile çok izlenmeye devam edecek… 

Üstelik seyircinin ekranda en çok olduğu zaman diliminde yayınlanıyor, ana haber öncesinde. Ve hala çok yüksek reyting alıyor. Artık her bir sahnesini ve repliğini ezbere bilmemize rağmen izliyoruz. Öyle görünüyor ki popülaritesi hiçbir zaman bitmeyecek bir dizi, belki gündem yaratmada onu geçecek bir dizi daha çekilirse… Gelmiş geçmiş en iyi yerli dizimiz Aşk-ı Memnu diyor muyum, bilmiyorum, ama son 20 yılı şöyle bir düşününce, ilk 5’te yer aldığı kesin (Yine o dönemin dizilerinden Yaprak Dökümü’nün ilk iki sezonu, Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin ilk iki sezonu da fazlasıyla alkışı hak ediyor mesela, daha şimdi aklıma gelmeyen çok iş var. Kaldı ki bu sezon da hayli iyi 1-2 dizi vardı, yani “artık iyi dizi yapılmıyor” demiyorum, aksine artık çok dizi var ve izleyici hangisini seçeceğini şaşırıyor). Yani Aşk-ı Memnu aradan geçen neredeyse 10 yıla rağmen hala popüler, hala rağbet görüyor ve hala izleniyor. Peki nedir bu başarısının sırrı? Bunun tılsımı ne? Aşk-ı Memnu neden ve nasıl bir efsane oldu?


Öncelikle, yaz ekranında neden hala çok izlendiğine bir bakalım… Sorun şu ki, son birkaç yıldır yaz ekranları eskisi kadar dolu ve bol seçenekli değil. Kaliteli yaz dizileri yok (mesela, kalitesi tartışılsa da, Güllerin Savaşı yazın başlayıp iki sezon devam eden bir dramdı)… Sakar, güzel kızla kaslı, üç sahneden birinde çıplak gördüğümüz erkeğin oynadığı klişe yaz dizileri yine başrolde… Onun dışında sezon dizilerinin tekrarları… Yani yeni hiçbir şey yok. TLC’deki ev dekore etme, ev satın alma programları, yemek programları, DMAX, Sony Channel ve Kelime Oyunu da olmasa, yaz ekranı cidden bomboş… Televizyonu açıp da şöyle keyifle izleyebileceğiniz hiçbir şey yok!

Peki bundan neredeyse 10 yıl önce, ta 2008’de çekilmiş olan Aşk-ı Memnu’yu neden hala izliyoruz? Hatta belki yeni dizilerden bile daha çok, özlemle izliyoruz?

Cevap basit bir “Önümüze koyuyorlar, izliyoruz” değil elbette (öyle olduğu da olur ama Aşk-ı Memnu için geçerli değil bu)…

1) Bir kere zamansız bir dizi. Dokunmatik telefonların yeni yeni çıktığı bir dönemde çekilmiş olsa da, Behlül’le Bihter’in yasak aşkı evrensel bir konuyu işliyor ve dünyanın her yerinden izleyiciye sahip. İzleyici, Aşk-ı Memnu'daki karakterlerle çok rahat empati kurabildi. Karakterlerin davranışlarını doğru bulsa da bulmasa da, en azından onları anladı, ki seyirci açısından “karakteri anlamak”, o dizinin izlenmesi için temel faktördür.

2) Dizi çok özenilmiş. Özenilerek çekilmiş. Bir kitap uyarlaması bildiğiniz gibi (Halit Ziya Uşaklıgil). Başı sonu belli, yola çıkarken planlaması çok iyi yapılmış. Gidişatı, hangi duraklara uğrayarak büyük finalde nereye varacağı belli olduğu için, dizinin iki sezonu boyunca dolu dolu bir hikaye akışı izliyoruz. Arada elbette yan hikayelerle zenginleştirilmiş bir senaryo görüyoruz (Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu'nu anmadan geçmek olmaz). Dizinin hikayesi oldukça başarılı. Bu da, gidişatının baştan belli olmasından kaynaklı diye düşünüyorum.

Ben yıllar önce, 2015 yılında yayımlanan ilk kitabım Ters Düz’ün (Bozbalık Üçlemesi’nin ilk kitabı) ilk cümlesini yazarken, henüz yazmadığım 3. kitabın yani final kitabının son sahnesinde neler olacağımı bile belirlemiştim. Yoksa öbür türlü, bugün Ufak Tefek Cinayetler’de olduğu gibi ne yapacağınızı bilemeyip ilk üç bölümdeki o iddialı vaatleri çorbaya dönüştürür, dizide zaten hiçbir işlevi olmayan ve varlığıyla ya da yokluğuyla kimsenin zaten ilgilenmediği bir yan karakteri öldürerek seyirciyi hayal kırıklığına uğratırsınız (oysa en azından birkaç polisiye kitap okumuş olsanız bile böyle bir hataya düşmezdiniz ya, neyse). Demek istediğim şu ki, hikayeyi planlayarak yola çıkmak bir dizi için de, bir kitap için de büyük önem taşıyor. Yarı yolda rota değiştirmektense, önceden belirlenmiş rotanızda giderseniz mantık hataları yapmıyor, karakterler arasındaki çatışmaları boş ve doldurma değil, sağlam temeller üzerine kuruyorsunuz.

3) Diyaloglar inci gibi… Hiçbir karakter boş konuşmuyor. Az ama özler. Bir de sırf diyalogları izleyerek takip ederseniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Firdevs Hanım, Bihter, Matmazel hep lafı gediğine oturtmuyorlar mı? Repliklerin bugün hala dilimizde olmasının sebebi bu değil mi? Cidden, sosyal medyada Firdevs Hanım’ın “Aptallık etme!”leri hala havada uçuşuyor (tabii bunda o dönem sosyal medyanın yaygın olarak kullanılmaması da bir gerçek, kullanıcılar şimdi acısını çıkarıyor!). Karakterlerin ağızlarından çıkan sözler, onları yansıtıyor. Bir cümleyi kimin ağzından çıktığını bilmeden kağıda yazsanız, o lafı Matmazel’in mi, Nihal’in mi, yoksa Katya’nın mı dediğini çok rahat anlayabilirsiniz.

4) Yukarıda da dediğim gibi, karakterlerin inandırıcılıkları çok yüksek. Her ne olursa olsun karakterlerin birbirlerine saygıları var. İğnelemelerini, aba altından sopa göstermelerini bile hep bu saygı çerçevesinde yapıyorlar. Zarafet var. Hayranlıkla izliyorsunuz en şiddetli atışmaları bile. Natürellik var, gerçekçilik var. Evin hizmetçileri, şimdi dört diziden en az üçünde izlediğimiz gibi burnu büyük zengin ev sahibi tarafından hiçbir zaman azarlanmadı Aşk-ı Memnu’da. Yeri geldi Adnan Bey, Süleyman Efendi’nin masasına oturup çay içti. Yeri geldi Nihal, Şaheste Hanım’ın yanağına öpücük kondurdu. Katya Bihter’le Firdevs’e beş çaylarını getirirken mesafesini koruyarak da olsa odayı toparlamaya devam etti (sahi Katya da çok iyi bir karakter oyuncusuydu, ne oldu şimdi ona?). Bir burnu büyüklük yoktu. Ama tabii laçkalık da yoktu, herkes sınırını, çizgisini doğal bir içtenlikle biliyordu. Çünkü gerçek hayatta da böyle evlerde böyle olur. Dizi, kendi gerçekliğini yaratırken aslında yine gerçek hayattan ilham alıyordu. “Hizmetçisin sen hizmetçi kal” mantığı yeri geldiğinde buz kesen Firdevs Hanım’da bile yoktu. Bihter Matmazel’e “Aşağıya mı daha yoksa yukarıya mı daha yakınsınız, tarafınızı seçin” derken bile yoktu.

5) Hilal Saral muhteşem bir yönetmendi… Karakterlerin duygularını, duygusallıklarını, hislerini, gerilimlerini, korkularını, entrikalarını bize muazzam hissettirdi. O an sanki biz de o evin o odasında, o karakterlerin yanında bir görünmezlik pelerininin altındaymışız gibi izledik. Sahneler, çekimler, sahnelerin şıklığı, dekorlar, küçük ayrıntılar, her şey muhteşemdi… Aşk-ı Memnu’yla ilgili hoşuma giden bir şey de kamera zoom’larıydı (itiraf). Kameranın yavaşça kayarak karakterin yüzüne yaklaşması, eğer iyi yapılmışsa aynı zamanda seyircinin de o karakterin duygularını yakalaması açısından gayet iyi oluyordu (Mesela Hayat Şarkısı’nda da Hülya’nın sadece gözlerini görerek zihnini okuduğumuz o muhteşem sahneleri hatırlayın). Şimdi biraz geleneksel dizilerde, demode kalmış olabilir belki ama, bir gerilim/şok/travma sahnesi olduğunda kameranın karakterin yüzüne zoom yapması bence dozunda kullanıldığında hala işe yarar bir taktik (Ama Arka Sokaklar’daki o titrek kameradan bahsetmiyorum, hayır, kesinlikle ondan bahsetmiyorum).  

6) Şunu çok net söylenebilir ki Aşk-ı Memnu’yu ne Kıvanç Tatlıtuğ’un kasları (zaten dikkatle bakarsanız, o dönem çok daha kilolu olduğunu söyleyebilirsiniz-tabii Tatlıtuğ’un genelde “esmer erkek”leri seven Türk toplumunda “sarışın erkek” tipini sevdirdiği de bir gerçek), ne de Beren Saat’in güzelliği için izledik (ki çok, çok güzeldi). Aslında bunu hiçbir dizi için söylemek pek doğru değil, hiçbir dizi sadece oyuncusu nedeniyle izlenmez, izlense izlense bir-iki bölüm izlenir, sonra kapatılır. Ama hikayesi için izlenir (buna yazımın sonuna doğru değineceğim). Muhteşem bir hikaye, sağlam bir senaryo vardı ve onlar da Bihter’le Behlül’ü muazzam canlandırdılar. Dolayısıyla senaryodan sonra en büyük alkış tabii ki oyunculara. Sırası gelmişken söylemeden geçmemeli: Beren Saat’i ekranda görmeyi ne çok özledik… Hatırla Sevgili'den, Aşk-ı Memnu’dan, Fatmagül’ün Suçu Ne’den sonra (İntikam’la Kösem’i maalesef saymıyorum) aslında ortadan kayboldu Beren Saat. En uygun senaryo için beklediğine eminim. En kısa zamanda güzel bir diziyle ekranlara döner umarım. O bu ülkedeki en iyi 5-10 aktristen biri, belki de ilk 3’te. Tatlıtuğ da aynı şekilde en iyi aktörlerden, her rolün altından başarıyla kalkıyor. Yoksa ikisi yine aynı dizide mi yer almalı, Halit Ergenç’le Bergüzar Korel gibi? Bir ara böyle bir proje var gibiydi ama sonra olmadı.

7) Aşkı Memnu’nun gizli başrolüyse hiç şüphesiz olayların geçtiği “ev”di… Ev ister istemez hikaye doğuruyor, yaratıyor, hikayenin ilerlemesine yardımcı oluyordu. Behlül’ün de dediği gibi, “elli kapılı bir evde” sırf bu bile bir hikaye yaratacaktır. Ama tabii Aşk-ı Memnu bu evi de çok iyi kullandı. Yoksa bugün “zengin dizilerinin” çoğunda geçen evler de o ayarda ama hiçbir işe yaramıyor, sadece göstermelik orada duruyor. Aşk-ı Memnu’daysa ev karakterlerle birlikte YAŞAYAN bir evdi. Kapıları dinlemek, saksının arkasına saklanıp kulak misafiri olmak, pencereden bahçeyi gözetlemek bu tip evlerde olağandır. Şimdiki “zengin dizileri” biraz da bu yüzden öyle evlerde çekiliyor, o evler entrikaya uygun ortamı doğuruyor/sağlıyor, ama tek başına bu yeterli mi? Asla.

8) Muhteşem hikayesi, senaryosu, natürel oyunculukları, gerçekçi çatışması, harika çekimleri ve muazzam soundtrack’i… Kısacası bunların hepsi birleşince, Aşk-ı Memnu hala unutulmaz bir dizi.

Aşk-ı Memnu’yu, Yaprak Dökümü’nü falan aklıma getirince şöyle bir düşünmüyor değilim: Edebiyat uyarlamaları daha mı iyiydi acaba? Eğer senaristler sıfırdan özgün senaryo yazamıyorsa (ki ben özgün senaryo yazmaya çalışıyorum, bakalım), yeniden edebiyat uyarlamalarına dönülebilir. Ama şimdilerde ekranda sadece güzel kız-yakışıklı erkek romantik komedileri, Kore uyarlamaları ve Batı uyarlamaları var… Sıfırdan bizden olan hikayeler çok az… Olanlar da, yine kendilerinden önceki başarılı örnekleri tekrarlayarak tutunmaya çalışıyor…

GERÇEK BAŞROL HER ZAMAN HİKAYEDİR

Aşk-ı Memnu’nun hikayesi de, senaryosu da çok, çok iyiydi. Hikaye ayrı bir şeydir, senaryo ayrı. İyi bir hikayeniz olabilir ama kötü diyalog yazarsanız o hikaye çöp olur (geçtiğimiz sezonlarda bunun örneklerini çok gördük ekranlarımızda). Unutmayın, başrol her zaman hikayenindir.

İstanbullu Gelin, hikayesi ve çatışmaları sağlam olmasa iki sezon zor dayanırdı. Ama şimdi üçüncü sezonu gelecek. Çünkü her karakterin söyleyecek bir sözü var. Özcan Deniz’i inanılmaz itici bulan seyirci bile izliyor, çünkü orada onu değil, canlandırdığı karakteri izliyor, Süreyya’yla olan ilişkisini izliyor. Bu da karakterin iyi yazılmasından kaynaklanıyor. 

Bu sezon büyük isimlerin, starların, yıldızların ne sinemada ne de televizyonda yüzleri güldü. Sinemadan başlayacak olursak; Murat Boz, Barış Arduç, Burak Özçivit, Murat Boz, Elçin Sangu, Tuba Büyüküstün, Kenan İmirzalığlu, Meryem Uzerli, Halit Ergenç, Kıvanç Tatlıtuğ gişede ne yazık ki istedikleri başarıyı elde edemediler. Çünkü oynadıkları, inanmamızı bekledikleri hikaye sağlam değildi. Bu sezon Yuvamdaki Düşman altıncı bölümde bitti. “Salon kadını" Nebahat Çehre’ye, Aslı Tandoğan’a oldu olan. Çünkü hikayesi ilk başta bir şeyler vaat ediyor gibiydi ama senaryosu öyle, öyle kötü yazıldı ki, dizi sonunda kısırdöngüye girerek kendi kendini imha etti. Artık hiçbir seyirci yalnızca yakışıklı diye, güzel diye bir oyuncuyu izlemek istiyor. Ya da ilk beş dakikadan sonra sıkılıp kanalı değiştiriyor.
Herkes şahane oynasa bile, hikaye olmadı mı olmuyor, olmaz…

Benim hiç izlemediğim ama başarısı ortada olan Sen Anlat Karadeniz’de İrem Helvacıoğlu ve Ulaş Tuna Astepe ünlü isimler miydi? Ufak Tefek Cinayetler’i başta Gökçe Bahadır, Mert Fırat ve Aslıhan Gürbüz için mi izledik? Yasak Elma’ya Şevval Sam için mi baktık? Çukur, Aras Bulut İynemli için mi izleniyor sanıyorsunuz? Kadın'ın yıldız oyuncusu Özge Özpirinççi miydi? İstanbullu Gelin’i üçüncü sezona götüren Aslı Enver mi, Özcan Deniz mi? HAYIR! İyi hikayeleri. İyi bir hikaye varsa, dizinin başarı şansı hep yüksek olur. Oyuncunun kim olduğu hiç önemli değildir denemez ama bu ikinci, üçüncü plandadır. Hiç tanınmamış isimler, eğer hikaye de güzelse, çok daha başarılı bile olabilir. Gerçek başrolün hikaye olduğu unutulmamalı…

Bakalım Eylül ayında bu altın kuralı hatırlayarak mı yapılacak projeler? Yoksa yine risk almadan, kısırdöngü içindeki benzer, klişe işler mi seyircinin önüne konulacak? Hep beraber göreceğiz…

Sevgiler!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

22 Haziran 2018 Cuma

GÜNÜBİRLİK ÇAMLIHEMŞİN MACERAM


Trabzon'dan günübirlik Çamlıhemşin macerası harika geçti! 

Gün köyün en meşhur pastanesinden aldığımız nefis çörekler, keteler ve Laz börekleriyle başladı; hatırladığımda en son onuncu fincan çayımı içiyordum. 

Hava tüm hafta boyu yağmurlu diyordu ama Çamlıhemşin'e gideceğimiz için mi ne şans bizden yanaydı, güneşli ve acayip sıcaktı. 

Zil Kale'ye çıkıp vadiye tepeden baktık.

Palovit Şelalesi'nin görkeminde ve gölgesinde serinledik. 

Buz gibi Fırtına Deresi'ne ayaklarımızı soktuk. 

Çat Köyü'nde çatalımızı bol tereyağlı kuymağa doladık. 

Kaçkar Dağları Milli Parkı'nda Türkiye'nin tek şimşir ormanını gördük. 

Ve ben, günü nehir üstünde cambazlık yaptığım zipline ile sonlandırdım! 

Her yaz Güney sahillerine inmeden önce, Kuzey'in tadını çıkarmak gerek... 

Bu muhteşem günün hatıraları silinmesin diye, detayları instagram hesabım @ofluoglumert'te Çamlıhemşin story'lerimde profilime kaydediyorum. Beni takip etmeyi unutmayın!

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

Not: Trabzon'un sahili çok bozuldu. Deniz dolduruldu, hala da dolduruluyor, doğal kıyı şeridi yok edildi, kumsalların yerinde şimdi iş makinelerinin toz toprağı var. Rize de değil ama Rize'nin dağları, Çamlıhemşin, Çat vb için nispeten hala el değmemiş diyebiliriz. 

1 Haziran 2018 Cuma

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 3: GÜNÜBİRLİK KARLOVY VARY GEZİSİ

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin üçüncü ve son yazısı karşınızda! İşte günübirlik Karlovy Vary turumdan notlar... 

Herkese merhaba! Şu yazımda sizlere  Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmış, şu yazımda da Prag'da nerede ne yemeli sorularına cevaplar vermiştim. Şimdi de Prag'a iki saat mesafede olan Karlovy Vary'yi anlatacağım kısaca. Böylelikle Prag dosyası da kapanmış olacak. 


Prag'dan Karlovy Vary'e giderkenki yol üstünde sapsarı kolza çiçekleri... . Sarı kolza çiçekleri, yol boyunca size eşlik ediyor. Prag'dan bunalanların hafta sonu evleri de yolda yanlarından geçtiğiniz küçük köylerde gözümüze çarpıyor. Almanların "hütte" evleri, Çeklerde "chata" olarak karşımıza çıkıyor (bilgi için babama teşekkürler).


Prag’a gelmişken, Karlovy Vary'e de günübirlik bir kaçamak yapmadan olmazdı… Prag'dan yaklaşık iki saat uzaklıkta bir yer olduğu için günün yarısının yollarda harcanacağı anlamına geliyordu bu; ama nihayet vardığınızda, bu yolu gitmeye fazlasıyla değen bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Gerçekten de söylendiği gibi yemyeşil bir yeryüzü cenneti burası. Şifalı kaplıcaları ve sıcak suları var. Çeşmelerinden akan sıcak suları bazı hastalıklara şifa oluyormuş, ben tadı nedeniyle pek içemedim. "Kralın banyosu" anlamına gelen Karlovy Vary kimleri ağırlamamış ki... 1918 yılında Atatürk yaklaşık bir ay kadar burada kalmış, kaldığı otelin kapısında bugün onun adı yazıyor. 


Biz şansımıza soyluların buluşma gününe denk geldik! Her tarafta başlarında silindir şapka olan beyefendiler, saçlarına çiçek kondurulmuş hanımefendiler vardı! Soylu olsun veya olmasın, sokakta yürürken giyimine özen gösteren insanlara bayılıyorum. Pahalı/marka giyinmekle hiç alakası olmayan, tamamen önce kendine ve sonra başkalarına saygıyla alakalı bir şey bu. Temiz ve özenli olan tarz sahibi insanlar beni çok çekiyor. Bir saç bandı, bir kasket, bir kolye, bir saat... Bunlar, bir insana ait önemli ipuçları bence.


Karlovy Vary’den dönerken buraya özgü bardaklardan, porselenlerden, kremlerden ve yiyecek içeceklerden almayı ihmal etmemek gerek. Hava bir ara kapandı ama yağmur yağmadı. Harika bir bahar gününü geride bıraktık… Bakmayın Karlovy Vary’nin güzel, küçük bir kasaba olduğuna, sessiz sakin bu kasaba aynı zamanda Film Festivali ile de biliniyor. Hatta bu yıl da Haziran sonunda düzenleniyor film festivali. Son olarak, James Bond’un Casino Royale filminin görkemli otel sahnelerinin bu küçücük Karlovy Vary’de çekildiğini de not düşerek yazımı sonlandırayım. Umarım yazım yolu buralara düşeceklere faydalı olur. 

Beni sosyal medyadan da takipte kalmayı unutmayın: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

28 Mayıs 2018 Pazartesi

YASAK ELMA'DAN BİR ISIRIK ALAN BIRAKAMIYOR!

Klişe mi? Evet, klişe. Yeni bir şey var mı? Hayır yok. Ama aşırı yavaş Türk dizilerine inat, olaylar adeta bir Netflix dizisi hızıyla gelişiyor. Dizi inanılmaz bir süratle ilerliyor. Hayır konu kalmayacak diye korkuyorum. Yasak Elma hep aklımdaydı da, şöyle bir ısırık alayım diyerek diziyi izlemeye geçen hafta, 10. bölümünün yayınlanacağı gün başladım. “Binge-watching”in dibine vurup, bir gün içinde internetten kısa kısa klipleri izleyerek konuyu hemen kavradım ve diziye, Yasak Elma'nın entrikası bol dünyasına dahil oldum.

Yasak Elma'da Yıldız-Ender-Halit ekseninde entrika ve kötülükler dört dönüyor.

Dizide iki kız kardeşin hikayesini izliyoruz: Zeynep (Sevda Erginci) ve Yıldız (Eda Ece). Hayalleri de, hayattan beklentileri de birbirlerinden çok farklı olan iki kardeş. Talih bu ya (ya da talihsizlik mi demeli), Yıldız bir gün sosyetenin kraliçesi Ender Argun'dan (Şevval Sam) hayatının teklifini alıyor: Ender, onu kocası Halit’i (Talat Bulut) “baştan çıkarıp bir otel odasında onları basmak için” tutuyor. Böylece onu sürekli aşağılayan kötü kocası Halit’ten boşanırken tazminat alabilecek. Tabii zengin olma hayalleri kuran kızımız Yıldız da hemen bu teklifin üstüne atlıyor (önce birkaç dakika “olmaz” diye itiraz ediyor ama sonrasında kabul ediyor, işte dizinin Türk dizilerinden ayrılan süper hızının başlangıcı). Yıldız-Ender-Halit ekseninde entrika ve kötülükler dört dönerken, Zeynep’cikse çalıştığı firmadaki Alihan’la (Onur Tuna) romantik komedi filmi tadında aşk yaşamaktan öteye gidemiyor. O nedenle şimdilik Zeynep ve Alihan’ın wattpad hikayelerini andıran ilişkisi şahsen benim için çok da ilgi çekici değil. Ama diziyi sırf bu romantik sahneleri için izleyen bir kitle de olduğunu gördüm sosyal medyada.

İkisi de birbirinden kötü, ikisi de birbirinden deli. 

Diziye hızla ilerliyor demem boşuna değil: Daha Ender, Yıldız’la tanıştığı ilk bölümde ona bu “ahlaksız” teklifi sunuyor ve Yıldız ilk bölümde bu teklifi kabul ediyor. Bakınız:


Yetmiyor, ilk bölümde Yıldız’ın “fakir” evine zengin mi zengin Halit Argun arz-ı endam ediyor. Kısacası aralarındaki etkileşim daha ilk bölümden başlıyor. İkinci bölümün sonunda, Yıldız Ender’e Halit’le otel odasında olduğunu ve gelip onları “basmasını” söyleyerek onu tuzağa düşürüyor. Çünkü orada bekleyen Halit, kirli planlarından Yıldız sayesinde haberdar olduğu Ender’e boşanma dilekçesi imzalatıyor ve onu beş parasız o zengin köşkünden dışarı atıyor.



Üçüncü bölüme geldiğimizde, sosyetenin kraliçesi Ender Argun beş parasız bir şekilde, kardeşi Caner’in bekar erkek evindeki arkadaşlarıyla kalıp, iyi yıkanmamış bardaklardan tiksindiği için üstündeki gece elbisesiyle su bidonunu ağzına takıp susuzluğunu öyle gidermeye çalışıyor (“kraliçenin çöküşü”nü iyi gösteren bir sahne). Aşağıya bırakıyorum: 


"Kraliçenin çöküşü" 

Sekizinci bölümde Yıldız Halit’le evleniyor. Yıldız mutlu mesut gelinliğini denerken, Ender gelip "Bir nefes kadar arkanda olacağım" diye gözünü korkutuyor. 


Onuncu bölümde Ender, eski evine geri dönüyor. 


"Hellööööö, I'm back bitches!"

Başınız döndü değil mi? Ama ben demiştim: Yasak Elma isterlerse gayet rahat iki sezona yayabilecekleri konuları iki bölümde bitiren, dolayısıyla izleyiciye “Acaba bir sonraki hafta ne olacak?” diye sorduran, yabancı dizileri aratmayan bir yerli dizi. Uzun zamandır konuların bu kadar hızlı geliştiği bir yerli dizi izlemediğimiz için, hasret kalmıştık doğrusu.

Şevval Sam, kötülük saçan Ender Argun karakteriyle dök-tü-rü-yor! Şimdiye dek oynadığı tüm karakterleri unutturdu. Çok başarılı, çok! Sam’ın canlandırdığı Ender Argun’u izledikten sonra, ne yalan söyleyeyim, Ufak Tefek Cinayetler’deki Merve Aksak solda sıfır kalıyor. Çünkü Ender’in ağırlığı Merve gibi yalnızca bir site çevresinde değil, tüm sosyetede hissediliyor. Ve Ender daha büyük hesaplar peşinde, daha gerçekçi intikam planları, daha sağlam entrikalar yapıyor. Kötülüğünün gerekçeleri de hayli sağlam. Kısacası Ender vs Merve deseniz, Aslıhan Gürbüz’ün başarıyla canlandırdığı Merve’yi ilgiyle takip etsem de, kesinlikle Ender derim. Bunu söylememde Ufak Tefek Cinayetler’deki Merve karakterinin belki son on bölümdür kötü yazılmasının payı da var elbette. Ama Ender karakteri şimdilik son derece ondan bekleneceği gibi davranmaya devam ediyor. Ayrıca yalnızca gerilimli sahneleri yok, baya eğlenceli ve komik sahnelerde de görüyoruz Ender’i.

Ender kendi ipiyle kazdığı kuyuya kendi düşüyor. Eve aldığı hizmetçi kız Yıldız, onu tuzağa düşürüp gerçekten de kocasını "baştan çıkarıyor".

Ender’in kini, intikam hırsı, nefreti, öfkesi öyle gerçekçi ki… Çünkü kendi ipiyle kazdığı kuyuya kendi düştü. Eve aldığı hizmetçi kız Yıldız, onu tuzağa düşürüp gerçekten de kocasını baştan çıkardı. Aslında bu da dizinin mantık hatası… Ultra zengin adamın karısı (Ender), hizmetçi bir kız (Yıldız) tutup “kocamı baştan çıkar, sana yüz bin lira” diyor. E kız bunu yapsa zaten senin yerine geçip tüm servete konacak! Ki zaten öyle de oluyor! Zeki bir kadın olan Ender’in bunu öngörebilmesi lazımdı… Ama dizi bundan sonra yaşananları anlattığı için, tamam deyip sineye çekiyoruz…

Ender-Halit arasında “hangisi daha kötü” tartışması sürerken bir de bu denkleme Yıldız eklenince, entrikaya her zaman aç olan seyirci bu diziyi nasıl izlemesin! 

Yasak Elma aslına bakarsanız klasik bir pembe dizi, melodram. Talat Bulut’un canlandırdığı Halit karakteri o kadar sinir bozucu ve kötü ki… Ender’i aşağılaması, Ender’e acımamızı ve yaptığı kötülüklere ister istemez hak vermemizi sağlıyor. Ender-Halit arasında “hangisi daha kötü” tartışması sürerken bir de bu denkleme Yıldız eklenince, entrikaya her zaman aç olan seyirci bu diziyi nasıl izlemesin! Dizide başınızı nereye çevirseniz, başka bir kötü bir karakterle karşılaşıyorsunuz! Dizideki tek iyi karakter Sevda Erginci’nin Zeynep karakteri gibi duruyor. O da şimdilik.

Dizi yalnızca ana karakteriyle değil, yan karakterlerin hikayeleriyle de ilgi çekiyor. Halit’in büyük kızı alkolik ve aşksız Zehra (Şafak Pekdemir), Ender’in entrikalarında ona yardım eden esprili erkek kardeşi Caner (Barış Aytaç), Yıldız’ın mahallede çalıştığı eski kuaförün sahibi Şengül (İrem Kahyaoğlu), dizi başladığında Ender’in sevgilisi olan ama ikinci bölümden sonra Zehra’ya yönelen ünlülerin estetik doktoru Sinan (Kıvanç Kasabalı), Halit’in eski eşi Zerrin (Nilgün Türksever), Halit ve Ender’in küçük oğulları Erim (İlber Kaboğlu) ve Alihan’ın sosyetik sevgilisi Lal (Tuğçe Koçak) de hikayeleriyle ilgi çeken yan karakterlerden… Bazılarının no name isimler olmaları da canlandırdıkları karakterleri daha gerçekçi kılıyor. Alihan biraz da Aşk-ı Memnu Behlül’ü andırıyor. Ben böyle çok karakterli, yan hikayesi bol dizileri seviyorum. Sadece başrolleri takip etmek bir süre sonra sıkıyor çünkü.

Zeynep’le Alihan’ın wattpad hikayelerini andıran ilişkisi şahsen benim için çok da ilgi çekici değil. 

Yasak Elma’nın soundtrack’ı da muhteşem. Gerçi bir MED Yapım işi olduğu için, Güllerin Savaşı’ndaki müziklerden de yine kullanıyorlar ama dizi için sıfırdan yapılan melodiler de var. Yani Yasak Elma tema ve çatışmalarıyla yakınlarda izlediğimiz O Hayat Benim ve Güllerin Savaşı’nı andırsa da, gayet başarılı gidiyor. Reytinglerde Söz’ü çoktan geçti ve Çukur’u geçmesi de an meselesi.

Kısacası Yasak Elma’nın tadına bir kez bakan bir daha bırakamıyor… Dizinin 11. bölümü bu akşam 20’de Fox’ta. Bakalım Ender neler yapacak? Peki bu diziyi izleyeniniz var mı? Ya da bu yazımdan sonra kimler bakacak?

Bir önceki televizyon/dizi yazım olan Ufak Tefek Cinayetler: Kim Ölecek? için buraya tıklayabilirsiniz.

Sosyal medya adreslerim:



23 Mayıs 2018 Çarşamba

MAYIS AYINDA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?

Her konuda bilgisi ve inanılmaz bir genel kültürü olan canım babamın kadrajlara sığmayan muazzam kütüphanesinin küçük bir kısmı. 

Amor Towles - Moskova'da Bir Beyefendi


Moskova'da Bir Beyefendi, Kont Aleksandr İlyiç Rostov'un öyküsü. Roman,1922-1954 yılları arasında geçiyor. Towles eski zaman klasiklerini andıran bir üslupla, okurla konuşurcasına yazmış. Zaman zaman araya girip fikirlerini belirten yazarın varlığını hissediyorsunuz. Kont'un bir otel içinde başından geçenleri anlatıyor kitap. İçinde gözlem, detay ve insan ilişkileri var. Sevdim. 

Sayfa 52'den bir alıntı: "Bir beyefendinin aynaya, ancak güvensizlik duygusuna kapıldığında baktığına inanırdı. Aynalar insanın kendini keşfetmesinden çok, kendini kandırmasına aracılık ederlerdi. Genç ve güzel bir kadının aynada kendisini, en iyi şekilde göründüğüne inandığı otuz derecelik bir açıyla izlemesine kaç kez şahitlik etmişti? Sanki tüm dünya onu yalnızca bu açıyla görecekmiş gibi!"

Sayfa 38: "- Konstantin, üzgünüm ama şiir günlerim artık geçmişte kaldı.
Kont Rostov, şiir günleriniz geçmişte kaldıysa, üzülmesi gerekenler biziz, demektir."


Sayfa 163: "Ama yatakta bir o yana bir bu yana dönüp duran Anna, sabahın ikisinde kalktı, merdivenlerden sessizce inerek sokağa çıktı ve elbiselerini teker teker topladı." 

Biraz pahalı bir kitap. Sanırım sinema filmi de çekiliyormuş. 

Hep Kitap. 550 sayfa. 38 TL. Puanım: 4/5

Maxi Dylan Dog Albüm 12 


Dylan Dog. Çizimler de, senaryo da yine muhteşem. Ben Dylan Dog’un fantastik değil de gerçek hayat temelli dram hikayelerini daha çok seviyorum nedense. Bu Maxi Dylan Dog albümünde de Şeytanın Gezintisi, En İyi Niyetlerle ve Kötü Bir Fön adlı üç ayrı macera var. Ben en çok En İyi Niyetlerle'yi sevdim. Dylan Dog’un "Anlaşılan artık hayaletler ve benzerleri eski İngiliz malikaneleri için taştan şömine ya da doldurulmuş geyik başı gibi vazgeçilmez özelliklerden oldular… Ona şatosundaki heyecan verici derecede tehlikeli tek şeyin normalin üstündeki nem olduğunu söylediğimde mülk sahibinin canı çok sıkıldı!" sözleriyle açılan macerada, Dog bir trafik kazası yapıp bir kadının ölümüne sebep oluyor. Biz de onun vicdanı ve bu olayı haber yapan basınla yüzleşmesini/hesaplaşmasını okuyoruz. Tabii sonradan öğreneceğimiz bazı şeyler gösterecek ki, işin içinde başka işler de var. 
Şeytanın Gezisi macerasında da Dog’un kahvaltı masasında çay içip "special tea biscuit" yediği sahneleri özellikle sevdim. Eğer iyi bir kitap kurduysanız, mutlaka çizgi romanlara da şans vermelisiniz! 

Lal Kitap. 290 sayfa. 32 TL. Puanım: 3.5/5


Kazuo Ishiguro, bu kitabıyla 2017'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. İngiltere'nin son dönemlerinde bir malikanede çalışan bir baş uşağın hikayesini anlatıyor. Çay saatleri, şömine başı sohbetleri ve İngiltere taşrası kitabın arka fonunu oluşturuyor. Türkçe çevirisi de son derece başarılı. 

Yapı Kredi Yayınları. 208 sayfa. 25 TL (özel baskı). Puanım: 4.5/5 


Tuhaf Dergi'nin Mayıs sayısında benim de bir hikayem var! Ay bitmeden almayı unutmayın.

Sosyal medya adreslerim:




18 Mayıs 2018 Cuma

UFAK TEFEK CİNAYETLER: KİM ÖLECEK?


Ufak Tefek Cinayetler sezon finali mi yapacak yoksa final mi olacak derken, dizi sezon finali kararı aldı. Bence ikinci sezonda reyting listesinde gittikçe diplere düşüp yayından kaldırılma riskine girmektense, bu sezon tadında (tadı kaldıysa tabii) bitmesi daha iyi olabilirdi ama yapacak bir şey yok. Dizi her bölüm daha, daha ve daha fazla saçmalamaya, mantık hataları yapıp inandırıcılığını zorlamaya devam ediyor. Mesela 29. bölümde Oya ve Merve’nin yaptığı araba kazasının saçmalığı neydi öyle? İkisi de defalarca takla atıp perte dönen arabadan saçlarının fönü bile bozulmadan kurtuldu ve yanan arabanın içinden davetten çıkar gibi çıkıp entrika peşinde koşmaya devam ettiler (yok kızım yok, siz akıllanmazsınız). Oya Merve’yi tehdit edip ondan evini aldı! Merve’nin evinin anahtarı elden ele misali önce Pelin’e, sonra tekrar kendisine ve şimdi de Oya’ya geçti. Cinayet işlendiğinde evin sahibinin Oya olacağı bilgisi verildiğine ve sezon finali tarihi de yaklaştığına göre, cinayet gününe çok yaklaştığımızdan artık emin olabiliriz.


Şimdi en önemli soru, sezon başından beri izleyiciyi oyalayan ve artık sakız gibi uzayan dizinin sezon finalinde kimin öleceği… Ufak Tefek Cinayetler'in kendini başından beri bu sorunun cevabı için izlettiği bir gerçek ama Desperate Housewives ve Big Little Lies gibi matematiği zekice oluşturulup ilmek ilmek örülmediği için artık seyirci sabırsız. Dahası, beklentisinin karşılanmayacağını düşünen çok büyük bir kitle de var. Dizi boyunca herkes yarı yolda sıkılıp diziyi bıraktı ve bu reyting listesinde diziyi 6. sıralara kadar geriletti ama yine de dizinin AB'de 2. ve 3.'lüğü elden bırakmadığı bir gerçek. Sezon finali günü listeden 1. olarak bile çıkabilir çünkü herkes kimin öldüğünü öğrenmek için izleyecektir. İçten içe şunu düşünmüyor değilim: Bu kadınlar bunca bölüm boyunca zehirli yiyecekler, şırıngalar, buzdolabı kilitleri yaptılar da, bizim bunca bölümdür beklediğimiz "büyük cinayet"i herkesin gözü önünde ve pencereden aşağı iterek yapacak kadar "aptal"/"talihsiz" olan hangisi acaba? Yani bu cinayet çok heyecanlı olmayacak, çünkü daha heyecanlılarını da gördük. Hayır yani sadece hatırlatmak istedim. İnanabiliyor musunuz? Tam otuz küsur bölüm boyunca şu uçuşan perdeyi gözümüze gözümüze soktular. Öncelikle şundan korkuyorum: Bu senarist bu kafayla Elif, okuldaki hademe, sitenin bekçisi gibi geri plandaki isimleri bile öldürebilir! Birkaç bölüm önce diziye dahil olan Elif’in (muhteşem Sezin Akbaşoğulları) geliş sebebi tam da bu olabilir: sezon finalinde ölen isim olmak. Ama aylar önce şu yazımda da yazdığım gibi, "Sezon sonunda ölecek olan kişinin, şimdiye kadar görüp tanıdığımız karakterlerden biri olması gerekir. Gerçek polisiye böyle yazılır. Yoksa son bölüm araya sıkıştırıverilmiş bir figüranın camdan düşmesi, hiçbir anlam ifade etmez." Aynen öyle, ne güzel söylemişim! Dolayısıyla ana karakterlerden birinin ölmesini bekliyor/istiyor seyirci. 

Bakalım bu sefer de "o iş sende" mi Merve'cim? 

Eğer ikinci sezon kararı alınmasaydı, bence ölen isim pekala Oya ya da Merve olabilirdi... Zira aralarında neredeyse bir Güllerin Savaşı krizi yaşanıyor (Gülru-Gülfem: masum Gülru sonunda nefret ettiği Gülfem’e dönüşmüştü). Ama dizinin ikinci sezonu olacağına göre, Oya da Merve de, tabii yaz tatilinde dizi yapımcılarıyla aralarında fiyatta bir anlaşmazlık çıkmadığı sürece, kadroda kalmaya devam edecektir (ha ama büyük finalde ikisinden birine bir şey olacağına neredeyse eminim).

"Nasıl olsa ben ölmicem, ben dokuz canlıyım." bakışı. 

Peki ya Pelin? Arzu? Onlar da eğer diziden çıkmak istiyorlarsa ölebilirler. Yoksa normalde Pelin’in de Arzu’nun da ölmesi beklenmiyor. Aslında Taylan’ın son hallerine bakılırsa Pelin ve Burcu’nun Arzu’ya bilenmesine bakılırsa Arzu da ölen isimler olabilir, ama bu iki ismin ölmesi Merve’yle Oya’yı o kadar da etkilemeyeceği için yeterince şok edici bir sezon finali olmaz. Ölen isimler Burcu ya da Mehmet de olabilir, ama dizi bu konuları çoktan geçti gibi sanki. 

O şimdi Sindirella. Özünde Sinsirella. 

Ya 
Serhan? Akıllardaki en büyük isim ve gerçeğe en yakın ihtimal şimdilik Serhan gibi duruyor… Çünkü ancak Serhan ölürse heyecanlı bir sezon finali olur ve Oya’yla Merve arasındaki çekişme şiddetini artırır. Ama Serhan’sız bir ikinci sezonu yapımcılar tercih eder mi, bilmiyorum. Bana soracak olursanız, şu aşamada en mantıklısı Serhan’ın ölmesi. Karakterin dizide o kadar aktif bir yeri de yok: Amacı, Oya’yla Merve arasında bir çatışma yaratmaktı ve yarattı. Misyonunu tamamladığına göre, artık gidebilir…

"Başrol demişlerdi. Şimdi ben mi ölcem lan?" bakışı. 

Öte yandan Edip de dizide pasifleşen karakterlerden. Oya’yla Merve birini mi öldürecek derken, şok bir gelişmeyle Serhan da katil olup Edip’i öldürebilir. Ama bu da yine o kadar beklediğimize değen bir sezon finali olmayacaktır. Dediğim gibi, en iyisi Serhan'ın ölmesi gibi görünüyor. Son dakika notu: Dizinin sezon finaliyle ilgili set ekibinin dışarıya hiçbir bilgi sızdırmaması için tüm karakterlerin ölüm sahnesi çekilmiş. Yani dizinin setinde de dizidekini aratmayan bir entrika rüzgarı var!

Ufak Tefek Cinayetler’in sezon finalinde ölebilecek bir isim daha var…

Hiç kimse!

Evet, belki de sezon finalinde hiç kimse ölmez!

Camdan birinin düştüğünü gösterirler, ama kim olduğunu göstermezler ve bunun cevabını ikinci sezona saklayarak seyirciyi bir güzel kıvrandırırlar, iyi mi?

Neden olmasın?

İlk bölümlerindeki heyecanından eser kalmayan ve fazlasıyla teatral bir tiyatro oyunu halini almış olan Ufak Tefek Cinayetler’den artık her şey beklenir…

Yemin ediyorum yıldım sizden. 

Kısacası, ben kendi tahmin listemi işte paylaşıyorum:

Kim ölür (senarist sezon finalinde kimi öldürmeyi planlıyordur): 

Elif, Burcu, Serhan, Edip, Mehmet, Tunç Hoca, arka plandaki herhangi bir karakter, hiç kimse.

Kim ölmeli (hikayenin seyri için kim ölmeli): 

Serhan (çünkü en çok onun ölümü hikayeyi ikinci sezona taşıyacaktır).

Peki siz dizinin sezon finalinde senaristin kimin öldüreceğini düşünüyorsunuz? Ve size göre sezon finalinde kim ölmeli? Yazın, konuşalım! 

"Kim ölcek ya? Acaba ben mi? Çok tırsıyorum."

Sosyal medya adreslerim:




Bu arada: Tuhaf Dergi'nin Mayıs sayısında benim de bir hikayem var! Ay bitmeden almayı unutmayın.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 2: NEREDE NE YEMELİ?

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin ikinci yazısı karşınızda! Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az bulunca ne yaptı? Maruz kaldığım sokak yiyeceği "trdelnik"le ilgili neden söylendim? Prag'da hangi kafe hayal kırıklığı yarattı, hangi kafe benden on üstünden yirmi aldı? Prag'da en çok sevdiğim restoran hangisiydi? Peki nerenin tuvaletinde dahiyane bir fikirle karşılaştım? Karlovy Vary'de sokakta kimlerle karşılaştım? Hepsi ve daha fazlası için keyifli okumalar!

Herkese merhaba! Bir önceki yazımda sizlere Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmıştım. Bu yazımdaysa Prag'da nerede ne yemeli konusunda tavsiye ve deneyimlerimi paylaşacağım. Sanırım öncelikle en sevdiğim yerden başlamam gerek.

BİSTRO KAPROVA 9.5/10 



Prag'ın gizli hit'i neresi diye soracak olursanız, hiç düşünmeden Bistro Kaprova derim! Listemde yoktu, sokakta yürüyorken önünden geçerken ışıltısına kapılıp içeri girdik. 


Son derece şık bir yer burası... Prag'da Prag'a özgü yöresel yemek yapan bir yer pek yok, zaten Prag'ın öyle zengin bir mutfağı da yok. Bistro Kaprova da dünya mutfağı yapan bir yer. Çorbaları ve balıkları nefis. Yemekten önce getirdikleri ekmekler de öyle. Biraz pahalı bir yer, ama buna değer.


Ekmek ve zeytinyağı tam bir İtalya esintisi taşıyordu ve çok hoşuma gitti. Üstünde iri tuz taneleri olan bu yağlı ekmeğinin tadı hala damağımda. (Gerçi hesap gelince, bu ekmek sepetinden de para almış olduklarını gördüm.)


Adeta bir yosun görünümünde olan, erimiş peynirli bezelye çorbası nefisti. Aslında ilk başta sadece peynir geldi, ben bir an için “çorba buysa aç kaldık” diye kalakalmışken, şef garson şov yaparak gelip katımsı, yeşil bir sıvıyı tencereden peynirin üstüne dökerek çorbayı tamamladı. Kaprova’nın geometrik şekilli yamuk tabaklarına bayıldım. Bu çorba 22-23 lira civarında olmalı. 


Somon balığı... Şu sunumun şıklığına bakar mısınız? Yemeklerinin sunumuyla ve lezzetiyle, mekanın atmosferi ve dekorasyonuyla Prag’a gelince kesinlikle uğranması gereken bir restoran burası. Az önce içtiğim çorbaya benzer yeşil sıvı, somon balığının zemininde de vardı ama tatları birebir aynı değildi. Bu tabakta gelen somon balığı 80 lira. 

Size Kaprova biraz pahalı demiştim. Ama gerçekten buna değen bir yer. Üstelik üst katında güzel bir kitap bölümü de var. Yani eğer yolunuz Prag'a düşerse, Kaprova'ya mutlaka gidin. Tuvaletlerinde elinizi yıkadıktan sonra kutulamak yerine baya evdeki havlular gibi olan havlulara silip sonra da havluyu çöpe atıyorsunuz. Ben böyle bir konsepte Türkiye'de rastlamadım. Bence dahiyane bir fikir. 

Prag'da bahşiş olayı 

Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az buldu! Prag'da gittiğiniz bir restoranda, hatta sadece kahve içtiğiniz bir kafede bile, bahşiş bırakmanız bekleniyor. Garsonlar hesabı getirdiklerinde “Bahşiş dahil değildir, bahşiş bırakmak ister misiniz?” diye soruyor. Böyle diyen bir yerde yaklaşık 10 lira bahşiş bıraktığımızda garson kız burun kıvırdı, “This is nothing” dedi (yorumu size bırakıyorum)… Bazı yerlerde de hesap istediğinizde fişin üstünde iki fiyat geliyor. Biri bahşişsiz, diğeri kendi kattıkları bahşişli fiyat. Tabii ki bahşişliyi ödemenizi bekliyorlar. Eğer vermezseniz soruyorlar. Yani “gönlünden ne koparsa ver abi” olayı Prag’da pek hoş karşılanmıyor ve yapılmıyor. Prag’daki garsonlar size vereceğiniz bahşişin miktarına kadar ayar çekmeyi seviyorlar. 

Trdelnik sorunsalı 


Trdelnik nedir? Bir çeşit tatlı. Çeklerin kalın şişlerde döndüre döndüre pişirdiği şekerli bir şey. Ama açıklıyorum: Bu trdelnik denen şey kesinlikle zorlama, kesinlikle uydurmasyon. Üstelik bunu ben değil, konuştuğum Çekler söylüyor! Onların böyle bir tatlıları yokmuş, meğerse bu trdelnik son birkaç yılda çıkmış! Ama Old Town bölgesinde her adım başı bir trdelnikçi olduğu için ben de maruz kaldım ve mecburen yedim. Sonuç: meh, yani burun kıvıran emoji. 


Bildiğin Nutellalı ekmek ya da waffle falan yani bu. Ortalama sade bir trdelnik 70 krona, içine eklemeler yaptıkça 150-160 krona kadar yolu var/çıkıyor. Yani ortalama bir trdelnik 14-15 lira. Waffle gibi işte. 

CAFE SLAVİA 2/10


Nazım Hikmet’in gittiği Cafe Slavia hayal kırıklığı oldu… Ortam da, çalışanlar da beklediğimiz gibi değildi… İlgisiz ve soğuklardı... Kahvesi de kötü… Dondurması fena değildi… Zaten Slavia'yla ilgili beğendiğim tek şey dondurması oldu ama o da zaten Prag'da her yerde dondurma böyle güzel, çünkü hazır. Duvarda Hikmet’in fotoğrafını ara ara bulamadık! Garsonlar da bilmiyor. En sonunda bir köşede bulduk, küçücük bir Google resmi…Yani Google'da Nazım Hikmet yazınca çıkan resimlerden birini basıp duvara asmışlar. Onu da zorla bulduk. Cafe Slavia tam bir hayal kırıklığıydı. Eğer ille de gitmek istemiyorsanız, Prag gezinizde burayı kesinlikle es geçebilirsiniz. Zira bir aşağıda tanıttığım Cafe Cafe'ye övgüler geliyor birazdan.

CAFE CAFE 10/10 


Cafe Cafe'ye aşık oldum... Muhteşemdi! 


Buraya on üstünden yirmi veriyorum! Hangi kekini yediysek çok iyiydi, tadı damakta kaldı yani! Son derece şık ve nezih bir yer. Prag’ın en iddialı yeri. Rezervasyonsuz gitmeyin. Bistro Kaprova'yı öğle ve akşam yemekleri için, Cafe Cafe'yiyse sabah kahvaltıdan sonra veya kuşluk vaktinde çay içmek için gönül rahatlığıyla tercih edebilirsiniz. Ben beyaz çay içtim. Prag'da siyah çay bulmak gerçekten sorun çünkü.

Çaysız kaldım!

Otelin kahvaltısı çok güzel ama şöyle bir sorun var ki normal siyah çay bulunmuyor. Yok, demleme çay aradığımı sanmayın sakın, poşeti bile yok. Bergamotlu earl grey koymuşlar ve bu benim için büyük bir sorun çünkü asla sevmediğim bir kokusu ve tadı var ve kahvaltıda siyah çay yerine bergamotlu earl grey içmemi benden kimse beklemesin. 🙃 Kısacası kekler, reçeller, ekmekler, peynirler kuru kuruya iniyor boğazımdan aşağı. Tamam çok acıtasyon yaptım ama öyle yani. Peki benim gibi güne çaysız başlayamayanlar burada mı? Elbette normal siyah çaydan bahsediyorum. 

Ristorante Pizzeria Giovanni 4/10

Old Town'daki Ristorante Pizzeria Giovanni'yi de pek beğenmedim. Zaten Old Town'daki restoranlar genelde hep turist tuzağı ve özensiz yerler oluyor, bu hangi şehrin Old Town'ına giderseniz gidin genelde böyledir. Yemekleri de çok kötüydü. Ama haksız mıyım? Şu pizzaya bakın... Domates çorbası gibiydi içi! Üstelik hamuru da hiç ince değildi, tabak gibi kalındı. 



Hotel U Zlateho Stromu Restaurant 0/10

Burası da Old Town'daki turist tuzağı yerlerden biri... Sakın ha gitmeyin. Üstelik o kadar çok şey yiyip içtikten sonra, sokağın karşı tarafındaki trdelnik'çiden alıp geldiğim trdelnik'imi burada yememi çok gördüler. Garson kız yanımıza gelip "Bu bizim yiyeceğimiz değil, burada yiyemezsiniz!" dedi. Üstelik masada sadece ben yiyordum. Ve orada zaten yiyeceğimizi yemiştik. Ben de, "Sizde trdelnik var mıydı?" dedim. Cevabı biliyordum, tabii ki yoktu. Öyle olsa onlardan alırdım zaten, değil mi? Ama kız yine de onu orada yememe izin vermedi, trdelnik keyfimi bana zehir etti. O nedenle Hotel U Zlateho Stromo'nun restoranına 0 puan veriyorum...

Prag'da hemen her köşe başında rastlayabileceğiniz kurabiye dükkanları var. Zencefilli kurabiye adam, 5 lira. Apfelstrudel'leri de saymıyorum artık, onlardan da bol bol yedik çünkü burada hemen her kafede var bu kek. Uzun lafın kısası, özellikle Cafe Cafe ve Bistro Kaprova'ya gitmenizi şiddetle öneririm... 


Prag'da ne yemeli ne içmeli yazımın sonuna geldik... Bir sonraki yazıda size Karlovy Vary'i anlatacağım! 

Sosyal medyadan takipte kalın: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert