25 Haziran 2020 Perşembe

SAN SEBASTIAN CHEESECAKE


Beni instagram'da takip ediyorsanız, zaman zaman hikaye kısmında evde geçirdiğimiz günlerde annemin pişirdiği kek ve kurabiyelerden çeşitli kareler koyduğumu görüyorsunuzdur. Karantinanın başladığı ilk günden beri mutfaktan çıkmayan annem, geçtiğimiz pazar günü evdeki mini Babalar Günü kutlamamız için bir San Sebastian cheesecake yapmış ki sormayın. Kendi dilimimin üstüne böğürtlen reçeli gezdirerek yedim ben. Fotoğrafları burada da paylaşmak istiyorum. 


Adını İspanya'nın San Sebastian şehrinden alan bu cheesecake, son derece pratik bir tarif oluşuyla da ayrıca güzel. Yanık görüntüsü ve peynirli tadıyla gerçekten güzel bir tatlı olduğunun garantisini verebilirim. Bu arada geçtiğimiz günlerde sırlarla ilgili yazdığım yazının çok fazla okunmasından ve bana özel olarak gelen geri dönüşlerden dolayı da pek mutluyum. Böyle yarı öykü yarı sohbet tarzında yazılar yazmayı seviyorum. 

Herkese sağlıklı günler, kendinize iyi bakın!

Buralarda da çok konuşuyorum: 

20 Haziran 2020 Cumartesi

BİR KADIN ÜÇ KLİP


Bolca şarkı dinlediğim bugünlerde, size belki de bilmediğiniz bir şarkıcıyı tanıtmak istiyorum: Jessie Ware.

Bazı sanatçıların (oyuncu, şarkıcı, müzisyen, yazar, ressam...) neden gereken ilgiyi görmediğini asla anlayamıyorum. Dünyada da ülkemizde de var böyle isimler. Bu devirde sosyal medyada yeterli patırtıyı koparmayıp dikkatleri üzerinize çekmedikçe işiniz zor. Aman, kimin umurunda?

Bu şahane isimler sadece işini iyi yapmanın derdinde. Orada, kendi köşelerinde de olsalar, aslında dünyadalar ve birileri mutlaka onları biliyor. Bir kişi bile bilse yeter. Zaten bazı isimleri herkesin bilmesine gerek olmuyor. Çünkü onlar kendi hallerinde çok daha güzel oluyor.

Çok ses getirmeyen, ama ne olursa olsun kendi çizgisini ve tarzını koruyan bu kişilerin değeri büyük (ülkemizden o kadar çok örnek geliyor ki aklıma...). Onlara sosyal medya çılgınlığı ve daha fazla hayran kitlesi için silah zoruyla bile bir şey yaptıramazsınız. Zaten siz onların en çok bu duruşuna bayılırsınız. İyi ki varlar.

Evet, bu girizgahtan sonra konumuza gelecek olursak, aslında hakkında zaman zaman "underrated" yorumları yapılsa da Jessie Ware'in bu isimlerden biri olduğunu söylemek doğru olmaz. Zira kendisi çok da "underrated" biri değil, kliplenen şarkıları filan gayet ilgi görüyor. Yine de, onu Selfish Love veya Say You Love Me gibi şarkılarından da bilmiyorsanız, muhtemelen bilmiyorsunuzdur. Çünkü en çok bilinen parçaları hala bunlar.

Dans, R&B, soul, elektronik ve caz sularında gezinen şarkılar yapıyor. 35 yaşında olan şarkıcı, hem şarkılarında hem de kliplerinde belli bir standardın altına asla düşmüyor. Bana bir şekilde hep geçmişi, nostaljiyi, retroyu, vintage olanı hatırlatıyor şarkıları. Özellikle de 26 Haziran'da çıkacak olan dördüncü albümü What's Your Pleasure?, modern ve retronun bir birleşimi olacak gibi görünüyor. Bu yazıda bahsedeceğim üç şarkısından da bu hissi aldım ben.

Uzun zamandır ne yapıyor ne ediyor diye bakmıyordum, bende olan eski şarkılarını dinliyordum, sonra geçen gün YouTube'a adını yazdığımda bir de ne göreyim, yeni albümü geliyormuş, hem de sadece bir hafta içinde! Karantina dönemini hiç de boş geçirmemiş, üç ayrı klip paylaşmış. Oturdum, açığımı kapattım tabii hemen. Sonra da bu yazıyı yazmaya karar verdim.

İlk klip Spotlight şarkısına çekilmiş. What's Your Pleasure?'ın çıkış şarkısı olan bu şarkının klibi üstelik ta 28 Şubat'ta gelmiş. Klibe bayıldım, sanatsal insan portreleri görmeyi acayip özlemişiz. Retro Doğu Ekspresi'nde jazz, disco ve elektronik dalgalanmalar. Şarkıdan daha çok klibi sevdim bile denebilir. İzleyiniz. Şahane. (Bir tek, klibin sonundaki kamera arkası gibi olan ve bizim pop kliplerimizi hatırlatan o kısma gerek var mıydı, onu bilemedim.)


"Tell me when I'll get more than a dream of you?" diyor şarkıda.

24 Nisan'da, yeni albümünden ikinci şarkı olan Ooh La La'yı paylaşmış. Tamamen illüstrasyonlardan oluşan, eğlenceli bir klip hazırlanmış. Zaten şarkı da eğlenceli ve klip şarkıyı çok güzel anlatıyor.


"You can love me one time / You can love me two, two time / You get more of my time / If you're gonna treat me nice" diyor.

7 Mayıs'ta paylaştığı üçüncü klip, Save a Kiss şarkısının. Şarkıda anlatılan hikaye, bu karantina sürecinde yaşadıklarımızla tesadüfi bir şekilde örtüşünce, şarkıyı kliplendirmeye karar vermişler. Üstelik klip için takipçilerinden dans videoları istemiş ve bunları kolajlamış. Bence hepimizin evde kaldığı günler için harika bir fikir. Şarkıcı olsam ben de takipçilerimin desteğiyle böyle bir klip çekerdim kesin.


Şarkının sözleri karantina günlerine cidden çok uyuyor. "Save a kiss for me tonight / Wait for me, no compromise / Promise you, it won't be long." Yani sizin anlayacağınız, öpücüğünü benim için sakla, söz veriyorum (bu karantina) uzun sürmeyecek diyor. :)

On iki şarkılık yeni albüm haftaya cuma geliyor, üçü kliplenen beş şarkıyı zaten biliyoruz, herhalde diğer şarkılar da o gün YouTube'a yüklenmiş olur. Onları da dinler, hemen severiz.

Buralarda da hep çok konuşuyorum: 

16 Haziran 2020 Salı

BİTMEYEN KORONA KABUSU, GEÇİP GİDİVEREN GENÇLİK


Fahrettin Koca'nın her akşam paylaştığı günlük koronavirüs tablosunu gördükçe, evde geçirdiğim üç ayın hızla çöpe gitmekte olduğunu hissedebiliyorum. Korona tedbiri nedeniyle eve biraz erken, Mart ayının ilk günlerinde kapandım ben ve üç aydan fazla bir süredir, dışarıya çıktığım gün sayısı bir elin parmağını geçmemiştir. O zamanlar toplum olarak tedbirleri elden bırakmazsak güya yaz başı gibi ortalık biraz rahatlar, doya doya sokağa çıkabileceğimiz günler gelir zannediyorduk. Ancak durumun vahametini hala anlamamış olan insanlarımız maske takmadan sokağa çıkmaya ve hastalığı yaymaya devam ettikçe, evlerimizde daha nice üç aylar bizi bekliyor gibi görünüyor. 

Uzun vadeli düşünme özelliği bizim insanımızda maalesef pek yok. "Bana bir şey olmaz ki" diyor, kendince öyle zannediyor. Bu yüzden maskeler takılmıyor. Bu yüzden 17 kişilik minibüsten 35 kişi çıkıyor. Bu yüzden kafeler ve restoranlar bir masa boşluk bırakmıyor. Bizim evin altındaki pastane kurala uyuyor, gelenleri bir masa boşluk bırakarak oturtturuyordu, baktı ki hiçbir kafe uymuyor, artık o da boş verdi. Şimdi her akşam tıklım tıklım dolu o kafe de. Tamam, para kazanmak için günü kurtarıyorsun, ama yarını hiç mi düşünmüyorsun? Yarın sen de koronavirüse yakalanmış olabilirsin. İnsanlar evlerinde artık çok bunaldı, herkes haklı, sokağa çıkmak istiyor, ama böyle bir dönemde o kafeye gidip latte içmenin hiçbir anlamı yok. Çok riskli. 

İnsanların büyük çoğunluğu maske takmıyor. Veya takan çenesine indiriyor, onun ne faydası olacaksa? Nadir olmakla birlikte, bazıları da çok sıkı önlem alıyor. Maske üstüne maske, koruyucu siperlik takanlar da oluyor. Öte yandan yazlık beldelerde tatil sezonu açıldı, televizyondan veya bazı ünlülerin paylaşımlarından da görmüşsünüzdür. Hiçbir şey yokmuş gibi insanlar yan yana şezlonglarda uzanıp güneşlenebiliyor, denize birlikte girebiliyor. Ben bu yaz uzun bir tatil yapmayı planlıyordum, müsaittim, ama korona tablosu yeniden kötüleşmişken bırakın tatil yapmayı, açıkçası evden dışarı bile çıkmayacağım. İstediğimden değil, buna mecbur olduğumdan. Hepimiz buna mecburuz. Ama kurallara uymayanlar yüzünden, koronavirüsle olan mücadelede ileri gitmek yerine geri gitmeye devam ediyoruz. Zaten uçağa binsen bir türlü, arabayla gitsen öbür türlü... Bu gidişle okullar Eylül'de de açılmazsa şaşırmayın!

Bazen bir rüya gibi geliyor her şey... Ya da bir bilim kurgu filmi... Ya da kötü bir kabus... Bu üçünden biri olsa ne olurdu sanki? Ama rüya da değil, film de, kabus da... Bu yaşadığımız günler gerçek... Evet, bir bilim kurgu filminin içinde yaşıyor gibiyiz...

Mart'tan beri, 24,5 yıllık hayatımın en verimsiz dönemini yaşıyorum. Normalde "evde olsam da yapsam" diyeceğim hiçbir şeyi layığıyla yapamamanın hüznü içindeyim. Bir sürü roman taslağım var, hiçbirine kendimi istediğim gibi veremiyorum. Yazamıyorum. Odaklanamıyorum. İzlediğim diziyi de, okuduğum kitabı da anlamıyorum. Dikkatim sürekli dağılıyor, günlerim birbirinin aynı tekdüzelikte geçmeye devam ediyor. 

Korona olmasaydı da işsizlik ve ekonomi gibi pek çok sorunla karşı karşıyaydık, ama şimdi üstüne bir de korona geldi. Gençlik yıllarının her türden berbat böylesi bir döneme denk gelmesinin tek perdelik tragedyası... 

Her şeyi etkileyen, tüm işleri ve planları mahveden korona, bir tek kaslı adamlarla saftirik kızların klişelerle dolu aşk hikayelerini anlatan yaz dizilerinin bu yaz da ekranı esir almasını etkileyemedi ya, ne diyeyim?

Keşke herkes benim gibi kurallara uysa da, artık bu kabus bir an önce bitse diyorum. Bir daha ne zaman tiyatroda hiç tanımadığım insanların arasında oturabileceğim, kitapçıya gidip elimle kitap seçebileceğim, arkadaşımla bir kafede rahatça yemek yiyebileceğim, kalabalık sokakta insan denizinin ortasında yürüyebileceğim soruları zihnimde uçuşup duruyor. Ancak bu korona tablosuna göre, yakın tarihte bunların hiçbirini yapabileceğiz gibi görünmüyor. 

Bu kabusun bir an önce bitmesi dileğiyle...


12 Haziran 2020 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM (BÖLÜM ÖZETLERİ)


Herkese merhaba.

Blog'umda 2017-2018 sezonunda 19 bölümlük bir hikaye dizisi olarak yazdığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in, bu karantina döneminde istatistiklerde yeniden bir numaraya çıkarak çok fazla okunduğunu gördüm. 

Hikaye hayli uzun olduğu için yayımladığım zaman bölümlerin hızına yetişemeyip sonradan okumak üzere kaydedenleriniz, bu karantina boşluğunu fırsat bilip çayınızı kahvenizi alarak Irmak'la Atlas'ın öyküsünü okumaya başladınız diye tahmin ediyorum. İstatistiklerde özellikle son üç aydır Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in bölümleri hep bir numarada çıkıyor.

Ben de bu nedenle, hikayeyi yeni keşfedenleriniz, hala okumamış olanlarınız veya o ilk günkü heyecanla yeni baştan okumak isteyenleriniz için Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in bölüm özetlerini paylaşmaya karar verdim. (Evet, Netflix tadında!)

İnternette tıpkı bir televizyon dizisi gibi bölüm bölüm ve sizleri bekletmemek adına haftada bir aceleyle yetiştirerek yazdığım için, Mürekkep Kokunu İçime Çektim bugün pek çok açıdan pek çok yerini düzeltmek istediğim bir hikaye (samimi bir itiraf). Kullandığım cümle yapıları ve kelimeler de internette kolay okunabilmesine yönelikti. Yine de, bu ilk yazdığım orijinal haliyle kalması taraftarıyım.

Yazının devamında sizi ilk olarak genel olarak hikayenin konusu, ardından da bölüm özetleri bekliyor.

Bölümlere, bölüm özetlerinin altındaki linklerden ulaşabilirsiniz. 

Şimdiden herkese iyi okumalar.

-----*****-----

Genç bir kız olan Irmak, hayatının en zor döneminden geçmektedir: Annesi ile babası sonunda boşanmıştır ama bu, aralarındaki savaşı bitirmek şöyle dursun, daha yeni başlatmış gibidir. Yıllardır her şeyini paylaştığı en yakın kız arkadaşı ondan uzaklaşmıştır, üstelik ortada bunun için elle tutulur hiçbir sebep yoktur. Ve o tüm tehlikelerine rağmen, okuldaki öğretmeniyle çıkmaktadır, ilişkilerinin bir geleceği olup olmadığı bile belli değildir. Irmak, hayatının bundan kötüye gidemeyeceğini düşünür. Ta ki bir gün, bir kitap alıp okumaya başlayana kadar.

Aldığı bu kitap onu, gizemli ve yakışıklı bir yazar olan Atlas'a sürükler. Geçmişi karanlık sırlarla dolu Atlas, bir anda Irmak'ın hayatının merkezi oluverir. Irmak hem kendi hayatındaki sorunlarla boğuşur, hem de karşı konulamaz bir şekilde Atlas'a doğru çekilir. Ve aralarındaki etkileşim kısa sürede, heyecanın doruklara çıktığı bir aşka dönüşür.

Ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir...

İnternete özel yepyeni bir hikaye serisi: Mürekkep Kokunu İçime Çektim. Aile, arkadaşlık, aşk... Sürprizler, yalanlar, sırlar... Heyecanlı, gizemli, romantik ve şaşırtıcı bir macera.

-----*****-----

1. Bölüm: Aile, aşk ve arkadaşlık ilişkilerinin sallantıda olduğu zor günlerinde üniversite öğrencisi Irmak’ın hayatı, sahafta bulduğu gizemli bir kitapla sonsuza dek değişir. 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-1-bolum.html

2. Bölüm: Irmak, kitabın en az kendisi kadar gizemli olan yazarı Atlas Siyah’la tanışmaya gider ve beklediğinden çok daha farklı biriyle karşılaşır. Bunun yazarın kendi yaşam öyküsü, kendisininse kitabın tek okuru olduğunu öğrenmesiyle işin rengi değişir. Atlas ona kitaptan hemen kurtulması gerektiğini söyler. Peki Irmak bunu yapacak mıdır? 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/10/murekkep-kokunu-icime-cektim-2-bolum.html

3. Bölüm: Okuldaki bir partiye ilk kez en yakın arkadaşı Aslı olmadan katılmak zorunda kalan Irmak yalnız kaldığını hisseder. Öte yandan Atlas’ın peşindeki karanlık bir adam artık onun da peşindedir ve o, bir anlık hatayla kardeşi Uzay’ı da bu karmaşık ilişkiler ağının içine çeker. 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/10/murekkep-kokunu-icime-cektim-3-bolum.html

4. Bölüm: Üniversitedeki danışman sevgilisi Cem, bir katil olduğundan şüphelendiği Atlas’tan uzak durması gerektiği konusunda Irmak’ı uyarır. Her şeye rağmen Irmak, Atlas’ın karanlık geçmişini öğrenmek için yeni bir adım atar. 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/10/murekkep-kokunu-icime-cektim-4-bolum.html 

5. Bölüm: Atlas’ın anlattıklarına inanmak isteyen Irmak, onu gittikçe daha yakından tanımaya başlar. Öte yandan okul çantasında kimliği belirsiz bir tehdit notu bulur ve hem Cem’le hem de Atlas’la olan ilişkisinin gizliliği aynı anda tehlikeye girer. 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/10/murekkep-kokunu-icime-cektim-5-bolum.html 

6. Bölüm: Şantajcısıyla buluşmaya giden Irmak, karşısında hiç beklemediği birini bulur. Aslı’nın kendisine geri döneceğine dair hala bir ümit taşıyan Uzay, aşk acısı çeker. Irmak’ı, Cem’in onun gizli gizli Atlas’la görüştüğünü bildiğinden şüphelendirecek bir şey olur. 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/11/murekkep-kokunu-icime-cektim-6-bolum.html 

7. Bölüm: Selin, tehditleriyle Irmak’ı iyice köşeye sıkıştırır. Aslı’dan gelen beklenmedik bir telefonla, olayların seyri değişir. 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/11/murekkep-kokunu-icime-cektim-7-bolum.html

8. Bölüm: Irmak’ın tüm itirazlarına rağmen Selin, Uzay’ın hayatına hızlı bir giriş yapar. Atlas’ın sırları yüzünden hayatı tehlikeye giren Irmak, her şeyi değiştirecek bir karar verir.

http://kafadergi.blogspot.com/2017/12/murekkep-kokunu-icime-cektim-8-bolum.html

9. Bölüm: Ayrılık acısıyla boğuşan Irmak, Uzay’ın Selin’le bir ilişkiye başlamasını engellemeye çalışır. Aynı zamanda Aslı’nın yeni erkek arkadaşının Efe olduğundan şüphelenir. Vicdan azabıyla kasıp kavrulan Atlas, yağmurlu bir günde iki ayrı mezar taşının başına gider ve özür diler. 

http://kafadergi.blogspot.com/2017/12/murekkep-kokunu-icime-cektim-9-bolum.html

10. Bölüm: Dönem sonu partisinde her şey iç içe geçer: Cem, Irmak’a partiye birlikte gitmeyi teklif eder. Irmak, Atlas’la ilgili tüm bildiklerini Selin’e anlatır. Partideki davetsiz bir misafir işleri karıştırır. Gecenin ilerleyen saatlerinde Aslı’yla duygusal bir yüzleşme yaşayan Irmak, Atlas’tan beklenmedik bir mesaj alır.

http://kafadergi.blogspot.com/2018/01/murekkep-kokunu-icime-cektim-10-bolum.html

11. Bölüm: Sezon ortası bölümünde Atlas, Irmak ve Cem arasındaki tehlikeli aşk üçgeni, akıllara durgunluk verecek bir gelişmeye sahne olur. Atlas, geçmişiyle ilgili her şeyi Irmak’a anlatır. Peki anlattıkları gerçekler midir, yoksa yalanlar mı? Irmak’ın Cem’le yüzleşmesi, kanlı bir faciayı tetikler. Atlas’ın çatı katı dairesine gittiğindeyse onu çok daha büyük bir sürpriz beklemektedir. 

http://kafadergi.blogspot.com/2018/01/murekkep-kokunu-icime-cektim-11-bolum.html

12. Bölüm: Hayal kırıklığı yaşayan Irmak, hem Atlas’ın hem Aslı’nın kendisinden bir şeyler sakladığından emin olur. Öte yandan bir ceset ortadan kaybolur. 

http://kafadergi.blogspot.com/2018/02/murekkep-kokunu-icime-cektim-12-bolum.html 

13. Bölüm: Irmak’ın Aslı’dan cevap beklediği sorular vardır. Aslı’nın tutumu, ona bu işin içinde başka bir iş olduğunu düşündürür. Cem, Irmak’ı geri kazanmak için sürpriz bir isimle ittifak yapar. Necati, çaresiz bir anında Irmak’ı köşeye sıkıştırır. 

http://kafadergi.blogspot.com/2018/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-13-19.html

14. Bölüm: Selin, onunla ilgili sakladığı bir sırrı Irmak’la paylaşmak zorunda kalır. Irmak, Atlas’la son kez yüzleşmeye gider. 

http://kafadergi.blogspot.com/2018/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-13-19.html 

15. Bölüm: Atlas’ın yaşadığı yerde ilgili bazı tutarsızlıklar Irmak’ta şüphe uyandırır. Olaylı geceden sonra Cem ilk kez Irmak’ın karşısına çıkar. Aslı verdiği bir sözden dolayı büyük bir pişmanlık yaşar. Romantik bir kaçamak sırasında, Irmak’ın şüphelendiği bazı boşluklar dolmaya başlar. Atlas, Irmak’ı hem tüm sorularına cevap hem de yeni sorularının kaynağı olacak bir yere götürür.

http://kafadergi.blogspot.com/2018/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-13-19.html

16. Bölüm: Irmak, Atlas Siyah’ın gerçekte kim olduğunu öğrenmek için ona bir oyun oynar. Güzel başlayan gece korkunç bir şekilde biter. Irmak, Atlas ve Aslı hakkında öğrendiği şok edici gerçeklerle sarsılır.

http://kafadergi.blogspot.com/2018/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-13-19.html

17. Bölüm: Atlas’ın karanlık geçmişindeki büyük sır açığa çıkar. Irmak’ın ilişkilerinin devamıyla ilgili bir karar vermesi gerekmektedir. Öte yandan Irmak ve Aslı son kez büyük bir yüzleşme yaşar. Peki Irmak onu affedecek midir? 

http://kafadergi.blogspot.com/2018/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-13-19.html

18. Bölüm: Atlas'la yeni bir hayata başlamaya kararlı olan Irmak, Cem’le vedalaşmaya gider. Ancak Cem onu bir konuda çok dikkatli olması için ikaz eder. Irmak Atlas Siyah’ın hayatına yeniden ve son kez girer. 

http://kafadergi.blogspot.com/2018/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-13-19.html

19. Bölüm (Final... mi?): Aslı’nın tiyatro gecesinde Irmak’ın ona küçük bir sürprizi vardır. Kendisini bekleyen gelişmeden habersiz olan Irmak, Atlas’a anlamlı ama gizemli bir hediye verir. Atlas Siyah önce bir mezarlığı ziyaret eder, ardından bir dövmeci dükkanına girer ve bir dövme yaptırır. Bu her şeyin finali midir, yoksa yeni bir hikayenin başlangıcı mı? 

http://kafadergi.blogspot.com/2018/09/murekkep-kokunu-icime-cektim-13-19.html 

-----*****-----


Bu arada, blog'da acaba yeniden böyle bir hikaye serisine başlasam mı diye de düşünmüyor değilim. Yazdığım onlarca şey var ama blog'da kısım kısım yayımlama kararı çok kolay olmuyor. Ayrıca burası için kolay okunabilecek yeni hikayeler yaratmayı istiyorum, çünkü çok uzun ve detaylı öyküleri okur açısından da buradan okumak bence çok kolay olmuyor.

İşte böyle... Mürekkep Kokunu İçime Çektim'i okuyacak olanlarınıza bir kez daha keyifli okumalar... Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın!

Buralarda da çok konuşuyorum: 



7 Haziran 2020 Pazar

BİR SIRRI PAYLAŞMAK İSTİYOR CANIM


Sırrın var mı?

İçinde tuttuğun herhangi bir şey, bir küçük düşünce, kafanın arka plan sekmesinde dönüp duran bir bilgi, kulak zarının dibindeki bir inşaat kadar gürültülü ya da belki arı vızıltısı kadar (ve ben tam bunu yazarken odama vızıldayarak devasa büyüklükte bir kraliçe arı girdi, kimse bunun bir işaret olmadığını söylemesin, acaba bana ne anlatmak istiyor) belli belirsiz de olsa seni rahatsız eden herhangi bir fikir, senin sırrın olabilir.

Herkesin bir sırrı vardır.

Burada illa da bir kurgu romandaki ya da televizyon dizisindeki kadar abartılıp dramatize edilecek kadar karanlık bir sırdan söz etmiyorum.

Küçük bir çocukken bir soğuk sandviç tezgahından sandviç çalan adamı görmüşsündür, adam da seni görmüş ve eliyle "Şşşşt" yapmıştır, ardından senin şaşkın bakışların altında "olay yeri"nden hızla uzaklaşırken yaşlı sandviççi amca sana dönmüştür ve tüm sevecenliğiyle "Söyle bakalım ufaklık, ne istiyorsun?" diye sormuştur, sen birazdan para vererek bir sandviç alacak olmana rağmen senden çok büyük yetişkin bir adamın o sandviçi rahatlıkla çalıp yoluna devam etmesine sessiz kalmışsındır ve aslında bu da pekala bir sırdır.

Bazen dersin ki: Hepsi iki dudağımın arasında ama, bıraktım kafamın içinde kalsınlar. 

Bazen de zihnindeki düşünceler asla susmaz, seni asla rahat bırakmaz, yakandan tutup seni kendine döndürerek onlarla yüzleştirmeye çalışacak kadar küstah olurlar. Elinde olsa kafanı duvarlara vura vura patlatarak hepsinden kurtulmak istersin.

Ama onları zihninden atmak için çabalaman gerekli midir? Belki kaybedeceğin, yooo, belki de kazanacağın bu mücadeleye girmek yerine, onlarla yaşamayı öğrenemez misin? Onlara, seni anlıyorum, pişmanlık, seni anlıyorum, özlem, seni anlıyorum, öfke, seni anlıyorum, hayal kırıklığı, seni anlıyorum, yalnızlık ve ne olur sizler de beni anlayın deyip, zihninde kendi hallerinde yaşamalarına, ama bir daha asla yoluna çıkmamalarına izin veremez misin?


Yine de bazen bir sırrı paylaşmak ister canın

Kendince çok değer verdiğin o sırrını anlatacak birini bulmayı...

Ruhunu açacağın, kalbini akıtacağın, gerçekten içini dökeceğin ve tüm bunları koşulsuz bir teslimiyet ve iç güvenliğiyle yapabileceğin birini...

Burada iki zor aşama vardır. Kendine sorman gereken ilk soru şudur: Bunu yapmayı gerçekten istiyor muyum? 

Bunca zamandır içinde tuttuklarını ilk kez sesli bir biçimde birine anlatmak, onları daha gerçek mi kılar ve hayatını daha dönülmez bir noktaya mı sokar? Bilemiyorsun. Belki bu seni daha kötü çıkmazlara sürükleyecek, belki yeni kapılar açacak. Belki bundan sana zarar gelecek, sırrın ortalığa saçılacak. Ya da belki de hiçbir şey olmayacak. Sadece anlatmış, düşüncelerini dillendirmiş ve boşluğa bırakmış olacaksın. 

Sırrını birine anlatmayı gerçekten istiyor musun sorusunun cevabı eğer evetse, o zaman geçilecek ikinci aşama daha zor bir soru olarak önünde belirir: Bunun için doğru insan kim? 


Hiç şüphesiz akla ilk önce ailenden biri veya çok yakın bir arkadaşın gelir. 

Belki nefis bir San Sebastian cheesecake yiyip bir kahve içerken birdenbire açarsın konuyu ve saatler dertleşerek geçer gider, belki biraz olsun için rahatlar, bir anda ortada sır mır kalmaz, oh, bu kadar kolay mıymış, evet, aslında bu kadar kolaymış, sonra sinemaya gidip bir filmde insanların daha büyük sırlardan dolayı ödediği bedelleri izlersiniz.

Sırrını bir psikologa da anlatabilirsin. Tıpkı ailenden biri veya çok güvendiğin bir dostun gibi, ona da anlatabilirsin ve o sana onlardan daha iyi fikirlerle karşılık verir. Yani işin uzmanı olmayan biri seni yalnızca dinler ve kendince yorumlayıp fikirlerini sunar ama bir psikolog daha iyi bir bakış açısı kazanmana yardımcı olabilir. Ailen ve dostun gibi o da seni dinler, yalnızca bunun için para alır ve süresi kısıtlıdır. Elbette, sana gerçekten yardımcı olmak isteyecektir. Ama nihayetinde onun gözünde sen onlarca müşterisinden başka bir şey değilsindir. Bu kötü bir şey mi? Hiç şüphesiz çok uzun bir başka yazının konusu bu. Yani parayla sırlarını anlatıp rahatlayacaksın, üstüne yeni bakış açıları kazanacaksın. Teşekkürler, belki başka sefere. Belki de o bakış açıları zaten senin içinde. Belki de tek istediğin, birine anlatmak. Sadece anlatmak. Anlatmak. Anlatmak.

O zaman, şimdiye dek hiç olmayan bir seçenek çıkar karşına: Hiç tanımadığın birine anlatmak. Çok korkutucu, ama çok güzel. Hayatında daha önce hiç var olmamış biri. Ailen değil, arkadaşın değil, işin uzmanı bir psikolog değil. Sana sokaktan geçen, otobüste gördüğün ya da şimdilerde koronanın cirit attığı havaalanında karşılaştığın bir yabancı kadar tanıdık ancak. Ya da belki bir zamanlar gittiğin spor salonunda, yogada, atölyede, hatta belki gerçek hayatta bile değil, internette tanıdığın biri. Tabii ona hissettirmeden bazı kriterlerden geçirdiğin ve nihayet ona güvenebileceğin an'ın artık geldiğinden emin olduğun biri. Hayatın o insanı karşına sırrını açman için çıkardığını düşündükçe, cazibesine iyice kapılırsın bu fikrin.

Ona güvenebilir misin? Muhtemelen güvenmemelisin. Ama bu korkunç fikrin cazibesi seni çoktan kendine doğru çekmeye başlamıştır bile ve bazen de o riski alıp güvenmen gerektiğini hissedersin. Anlatmanın, konuşmanın, açılmanın büyüsüne işte o zaman kapılırsın. Bazen sadece anlatmak ve anlaşılmak istersin. Hepsi bu. 


Ters Düz'ün sonunda, madalyonun iki zıt yüzü olan üvey kardeşler Ece'yle Nilgün'ün kaderlerini sonsuza dek birleştiren sır (ya da henüz okumadığınız diğer kitaplardaki diğer karanlık sırlar) gibi, bir sır iki insanı yakınlaştırıp hayatlarını sonsuza dek birbirine bağlayabilirBu istemeden de olabilir; yani insan karanlık sırrına bir diğerini istemeden de dahil edebilir. Ya da bile isteye yapar bunu. İlki daha çetin bir durum gibi görünse de, aslında bu ikincisi daha zordur. O karar an'ı çok zordur çünkü. Söylemek mi, söylememek mi? Ona nasıl güveneceksindir? İleride sırtından vurulmayacağının garantisi var mıdır? Yoksa ona kendi ellerinle güçlü bir koz mu veriyorsundur? 

Ama sırrın hayatları birbirine bağladığı o an'dan sonra, geri dönüş yoktur.

O sıkı düğümü işte kimse çözemez artık. 

27 Mayıs 2020 Çarşamba

BEŞ YABANCI DİZİ MİMİ

Eğer tüm hayatınız boyunca sadece beş yabancı dizi izleyebilecek olsanız, bunlar hangileri olurdu?
Benimkiler Skam, Desperate Housewives, Bates Motel, Mad Men ve Rita olurdu. Bu liste asla şaşmaz. Beşini de döndürüp döndürüp yeniden izleyebilirim, o kadar çok seviyorum. 
(Bunlardan yalnızca Rita devam ediyor, o da ülkemizde pek fazla bilinmeyen bir Danimarka dizisi. Skam da bir Norveç dizisi, bu diziyi ben İsveç'teyken canlı canlı yayınlanırken izlediğim için bende ayrı bir yeri var. Diğer dizilerimizse bildiğiniz gibi Amerikan dizileri.)
Bu soruyu aslında geçen gün twitter'da yazdım ama sonra blog'da mim olarak çok daha uygun olacağını düşündüğüm için buradan sormaya karar verdim. Yani aslında mim bile olamayacak kadar kısa bir cevabı var, ama tabii isteyen sebepleriyle birlikte açıklayabilir. Benim sebeplerimi blog'umda bu dizileri yıllardan beri yazıp durduğum için hemen herkesin bildiğini düşünüyorum, bu yüzden kendimi tekrarlamamak adına susuyorum. Çok sevdiğim başka diziler de var ama eğer beşini seçmem gerekiyorsa, bu dizilerin dünyasında yaşamaya tamamen hazırım.
İyi düşünün! Seçeceğiniz beş diziden başka dizi izleme hakkınız olmayacak. :) 
Bir de buralardayım:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert 

23 Mayıs 2020 Cumartesi

GÜZEL ŞEYLER


Kütüphanemde benzer kitaplar var, öyleyse bunlar neden olmasın? Şu korona işi biter bitmez Amazon'dan sipariş edeceğim ilk kitaplar kendileri olacak. Sadece leziz kapak tasarımları bile akıl çelmeye yetiyor. Eğer ilginiz varsa Taschen'in sanat kitaplığına mutlaka bakın derim.


Korona, dünyanın gidişatı, gelecekte bizi muhtemelen daha da tehlikeli bir dünyanın beklediği düşünceleri filan aklıma geldikçe bir umutsuzluğa kapılıyorum. Sonra aklıma gezegenin bir yerinde tıpkı benim gibi bu sorularla boğuşan Sade geliyor, rahatlıyorum ya.


Geçen gün, vizyondayken bir türlü izleyemediğim Knives Out (Bıçaklar Çekildi)'u izledim. Benim gibi eski malikanelerde geçen entrikalı aile polisiyelerini seviyorsanız hiç vakit kaybetmeyin. Ayrıca film, türe yeni bir soluk getirerek işin içine komediyi de katıyor. Filmde pek çok başrol var. Daniel Craig, Chris Evans, Ana de Armas, Jamie Lee Curtis, Toni Collette ve Katherine Langford bunlardan bazıları. Kübalı aktris Ana de Armas'ın adeta Türk gibi göründüğünü kesinlikle söylemeliyim! Hani buralara gelse bir romantik komedide başrolü anında kapacak sempatiklikte... Oyunculuğu da tam bizim buralardan esintiler taşıyor.


Şu bisküvinin desenindeki retro bisiklete binip gitmek vardı şimdi... Nereye? Nereye olursa. Ama geleceğe falan değil. Kesinlikle geçmişe. Daha naif, daha siyah-beyaz yıllara, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir döneme... Cazın daktilo seslerine karıştığı zamanlara... Bir önceki yazımda yazdığım Mad Men'i izlemeyi en çok da bu yüzden seviyorum belki de. 4. sezonu bitirmeme son iki bölüm kaldı. Benim şansıma, 9 Haziran itibariyle Netflix'ten kaldırılıyormuş. Ben de izlemeye internetten devam ederim! Bir dizinin Netflix'te olup olmaması çok da şart değil.


Biraz da mutfaktan fotoğraf paylaşayım. Evlerde olduğumuz son iki buçuk - üç aydır herkes gibi benim de instagram hikayelerim evde pişen çeşitli tatlı, kek ve pasta fotoğraflarıyla doldu taştı. İki muhallebiyi buraya da koyarak kalıcılaştırayım isterim. Bu aralar her zamankinden daha çok tweet atıyorum. Twitter daha çok ilgimi çekiyor. Şimdilik böyle.

Bir de buralardayım:


8 Mayıs 2020 Cuma

MAD MEN


Düzenli olarak takip ettiğim CNBC-e Dergi'de görüp de Desperate Housewives'tan sonra en çok merak ettiğim ikinci dizi Mad Men'di. Merlin'i ve Gossip Girl'ü filan kaçırmadan izlerdim ama Mad Men'i sanırım hem geç yayınlandığı hem de o zamanlar küçük olduğum için izlememiştim. Desperate Housewives'ı sonrasında internetten izleyeli ve favori dizilerim arasına ekleyeli çok oldu. Mad Men de hep aklımın bir köşesindeydi ama fırsat bulamıyordum. Kısmet bu karantina akşamlarınaymış. (Bir de yine CNBC-e döneminden merak ettiğim Nip/Tuck, Breaking Bad -evet hala izlemedim- ve Dexter kaldı sanırım.) 

1960'ların Amerika'sında reklamcılık dünyasında olup bitenleri arka fonuna dönemin siyasi ve kültürel olaylarını da katarak anlatan dizi, aslında pek çok iyi dizi gibi hayatlarını takip ettiği karakterlerin psikolojilerini ele alan, derinlikli bir diziBu zamana dek hep o şahane jeneriğini biliyordum ama günlerin saçma bir rehavetle birbirini kovaladığı bu karantina günlerinde 1. sezonu bitirip 2. sezonu da çoktan yarıladım bile. Don Draper, Betty Draper, Peggy Olson, Joan Holloway, Roger Sterling, Pete Campbell... Hepsi tek tek mükemmel. Bununla birlikte dizi çok yavaş ilerliyor, pek fazla olay olmuyor, öyle ki bazen "Ben bu diziyi neden izliyorum ki?" dediğiniz bile olabiliyor. Üstelik örneğin ilk sezonda Peggy'nin sezon boyunca hamile olduğunu anlamayıp sezon finalinde birdenbire doğurması gibi gizemli ve saçma olaylar da yaşanabiliyor ama yine de bir şekilde acayip keyifle izleniyor.

Öte yandan Mad Men, Desperate Housewives'ı da içine alan, meseleye erkekleri de dahil eden daha geniş bir dünyada geçiyor gibi. Dönem farklılığını saymazsak, banliyödeki umutsuz ev kadını Betty Draper'ı pekala Wisteria Lane'deki kadınlarımızın komşuculuk ilişkileri içinde görmek mümkünBu arada Mad Men 2007-2015 yılları arasında 7 sezon olarak yayınlanmıştı. Desperate Housewives ise 2004-2012 yılları arasında 8 sezonluk bir ekran macerasına imza atmıştı. İki dizi de olaylı ve ödüllüydü. (Not: Mad Men Netflix'te var, Desperate Housewives NEDENSE hala yok. 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Konuyla ilgili heyecanımı dile getiren şöyle bir tweet atmıştım. "Maşallah dediğim üç gün yaşamıyor" dedikleri bu olsa gerek: Mad Men, 9 Haziran 2020 itibarıyla Netflix'i terk ediyor. Damn it. Bu can sıkıcı gelişmeyi de hemen tweet'ledim tabii.)

Ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği...

Retroya, vintage'a, daktilo sesine, jazz'a, 50'li-60'lı yıllara, kitaba, dergiye, gazeteye merakımı zaten bilen biliyor. Yine yazmıştım, yine tekrarlıyorum: Sanırım ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, insanların yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verdiği, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği, kitapların story'ye koymak için satın alınmadığı ve fotoğrafların instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekildiği yıllar beni kesinlikle daha çok mutlu ederdi. Evet, her ne kadar sosyal medyayı son derece aktif bir şekilde kullanmam belki bunun tam tersini gösteriyor gibi olsa da, bu çağın yapaylığına uygun bir insan olamadım pek. Retro ve vintage gibi kelimeler bile beni mutlu etmeye yetiyor. Zaten seveceğim bir dizi olan Mad Man'i, bugünlerde izlediğim için daha ve daha da çok sevmiş olabilirim. Hatta, son sezonu olan 7. sezonunun fragmanına ve çalan müziğe bayıldım.


CNBC-e'nin dergisine de değinmiş oldum böylece... Aslında bir kanalın dizilerinin reklamını görmek için üstüne bir de para verip dergisini satın almak kulağa biraz tuhaf geliyor olabilir. Ama pişman değilim. Yine olsa yine alırım. Kanalın dizilerini o kadar da yakından takip etmememe rağmen ilk sayısından son sayısına dek aldığım bir dergiydi. Hala koleksiyonumdaki yeri ayrıdır.

Evet, 2020'nin ve bundan sonrasının bir bilim kurgu filminin içindeymişçesine geçeceği aşikar, koronavirüsle ya da başka herhangi bir virüsle/salgın durumuyla yaşamayı bir şekilde öğrenmemiz gerekecek. Yani eski yıllara -elbette savaşsız ve salgınsız- özlem de giderek artacak gibi görünüyor. Şimdi Carl Sagan, Isaac Asimov, Ray Bradbury, Stanislaw Lem filan ne muhabbet döndürüyordur be. 

Not: Blog panelinin teması mı değişti? Yazı şablonunu pek sevemedim ve kullanışlı bulmadım. Blogspot'ta her şey sürekli değişiyor da şu yorum kısmı niye hiç gelişemedi acaba? Mesela "yorumları beğen" gibi bir tuş da gelsin madem! 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Blogspot sesimi duymuş olacak ki, blog paneli eski haline geri gelmiş!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

17 Nisan 2020 Cuma

BUGÜNLERDE TELEVİZYONDA NE VAR?


Kendime göre, başrollerdeki starlardan yan rollerdeki gizli yeteneklere, gelmiş geçmiş en favori dizi cast'larımı sıralıyorum (ilk etapta aklıma gelenler, alfabetik sıraya göre):

Avrupa Yakası
Aşk-ı Memnu
Babil
Bir Zamanlar Çukurova
Cesur ve Güzel
Fatmagül’ün Suçu Ne
Güllerin Savaşı
Hanımın Çiftliği
Hayat Şarkısı
Kuzey Güney
Lale Devri
Merhamet
Muhteşem Yüzyıl
O Hayat Benim
Öyle Bir Geçer Zaman Ki
Paramparça
Ufak Tefek Cinayetler
Umutsuz Ev Kadınları
Yalan Dünya
Yaprak Dökümü
Yasak Elma
Yer Gök Aşk 

Atladığım mutlaka vardır, ama sadece ana kadroyu değil, yan karakterleri de düşününce ilk olarak aklıma gelenler bunlar oldu... 

Yeni dizilerin ve programların, Zuhal Topal'la Sofrada gibi birkaç istisna hariç hemen hemen hiç çekilmediği bu karantina günlerinde, Netflix filan açmayayım derseniz televizyon ekranı biraz boş kaldı. Bu nedenle de kanallar ellerinde olan eski dizileri rekrar tekrar vermeye başladı. Aşk-ı Memnu bininci kez yeniden başladı mesela. 2018 yılında, blog'umda Neden hala Aşk-ı Memnu izliyoruz diye bir yazı yazmış, dizinin tekrarlarının bile neden reyting aldığını kendimce açıklamaya çalışmıştım. İlgilenenleriniz okuyabilir.

Ben hala denk geldiğimde Yalan Dünya izliyorum mesela. Teve2 veriyor. Defalarca kez baştan sona başlayıp bitirmiş olmama rağmen. Evet, Avrupa Yakası'nı seyirci olarak başka bir yerde konumlandırmış olsak da, bence Gülse Birsel’in gizli başyapıtı Başyapıt İnşaat, şey pardon Yalan Dünya. Değeri yıllar geçtikçe daha da artan, pırlanta gibi bir dizi. Başlattığım herkes "Zamanında neden izlememişiz ki" diye hayıflanıyor şimdi. Başrolündeki isimlerden kafede görünen beyaz saçlı figüranına kadar hepsini seviyorum ya (hatta o figüranın hikayesini bile yazmıştım blog'umda). Ama mesela Jet Sosyete'yi bir türlü sevemedim, geçen yıl bununla ilgili karşılaştırmalı bir yazı yazmıştım. 

Bu arada, TRT2'nin yayın akışına da mutlaka bakmanızı öneririm. Güzel programlar oluyor. Mesela bu akşam konser olarak Operanın Sevgilileri'ni, yarın da The Morricone Duel-Danimarka Ulusal Senfoni Orkestrası'nı veriyor. Özellikle yarın akşamki kesinlikle kaçmaz. Ayrıca bu akşamki konserden sonra sessiz sinema döneminde geçen bir film olan, 5 Oscar ödüllü The Artist var! Geçenlerde "Ben bu filmi neden izlememişim" diye hayıflanmıştım, başka bir şey isteseydim olacakmış! 


Sosyal medya hesaplarıma bakmadan geçmeyin:

instagram: @ofluoglumert (özellikle story'lerde pek çok dizi, kitap, film ve şarkı önerisinde bulunuyorum)

twitter: @ofluoglumert


facebook: @ofluoglumert 


Kendinize iyi bakın... Yorumlarınızı bekliyorum!