28 Haziran 2016 Salı

BLOGLAR YAZIN NEDEN SÖNÜK VE MERT TATİLDE NEREDE?

Herkese merhaba! Önümüzde güzel, kocaman bir yaz tatili var! Ben 7 yıldır (ne, o kadar oldu mu?!) aktif bir şekilde blog kullanan biri olarak kesin ve net söylüyorum ki, maalesef bloglar yazın pek bir cansız ve sönük oluyor. Bunun nedeni ne, bilmiyorum. Hatta bana kalırsa yazın daha çok boş vakit var, bloglarda daha çok yazı olmalı. Ama işte herhalde bir yaz rehaveti oluyor ve kimsenin bloglara giresi gelmiyor. Yazın blogların okunma ve yapılan yorum sayısı da ciddi olarak azalıyor/düşüyor.

BLOGSPOT'UN MOBİL APP'İ OLSAYDI, BLOGLAR YAZIN DAHA AKTİF OLUR MUYDU?

Yaz tatili sırasında sanırım blog yazarları bilgisayarın kapağını kaldırıp bloga yazı girmekle uğraşmıyor. Tweet atmayı, Facebook'ta yer bildirimi yapmayı ya da Instagram'a fotoğraf yüklemeyi, bloga girmeye tercih ediyoruz sanırım. Çünkü bu saydıklarımın ortak özelliği, cep telefonundan yapılabilmesi. Blogspot'un en büyük eksikliği de bu zaten. Doğru düzgün bir mobil app'inin olmaması. Ki olsa da, blog post'u dokunmatik ekrandan girilmez. Blogun tabiatına aykırı bu. Uzun lafın kısası, bu yaz ben blog'un yanı sıra Instagram'ı da aktif bir şekilde, yeri geldiğinde blog gibi kullanacağım. Geçen yaz Instagram'ım yoktu, o nedenle Instagram'la yaz nasıl geçer göreceğiz... Elbette tatilden, gittiğim, gezdiğim yerlerden anlık fotoğraflar paylaşacağım, ama elbette derli toplu ve detaylı hallerini uzun uzun blogda yazacağım. Bunun yanı sıra #bookstagram olayı da hoşuma gidiyor ve o konseptte paylaşımlar yapmayı seviyorum. 

Yazın ne yapıyorsunuz? Ben önümüzdeki hafta Kemer'de bir otelde tatil yapacağım ve ardından tabii ki Marmaris'in palmiyeli sokaklarında olacağım... Instagram'da da bol bol paylaşırım. Yani Mert yazın Instagram'da! 

Ve... Bu yaz hangi kitabı (yeniden) okuyacağınızı biliyorum! Ne de olsa ikincisi çıkana dek hafızayı sıcak tutmak gerek... ;) Ben her gün bloguma bakıyorum, yaz boyu da blogda olacağım. Yazın eğer kitabım Ters Düz'ü okuyan yeni kişiler olursa, yorumları, fotoğrafları beklerim! 

Eee, siz bu yaz ne yapıyorsunuz, nerelerdesiniz bakalım? 

instagram.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert 

26 Haziran 2016 Pazar

EĞLENCELİ VAKİT İÇİN BAĞIMLILIK YARATAN KURT ADAM OYUNU


Bu yazı blog taslaklarında tam bir yıldır bekliyor. Elbette yarım bir şekilde, tamamlanmayı bekliyor. Ben güya bir yıl önce, 2015 yazında yazacaktım bu yazıyı, ama erteleye erteleye bakın 2016 yazına geldik. Zaman da hızlı geçiyor tabii, o ayrı.

Ben bu masa oyununu geçen yaz gittiğim Almanya'da öğrendim. O kadar çok sevdim, oynarken o kadar çok eğlendim ki, oynarken gülmekten gözlerimden yaşlar geldiğini biliyorum! 

Eğer hazırsanız yaklaşın. Yaklaşın yaklaşın. Biraz daha yaklaşın. Werewolf/Kurt Adam oyununu anlatmaya başlıyorum. Ama dikkat! Uyarmadı demeyin: BU OYUN BAĞIMLILIK YAPIYOR! Ve maalesef bizim ortamlarda pek fazla bilinmediği için, oynayacak arkadaş çevresi bulmakta zorlanabilirsiniz. Bir şekilde ailenizi ya da arkadaşlarınızı kandırıp bu oyunu onlara da öğretin işte. Zaten öğrendikten sonra onlar tutturacaklar "Ne olur anlatıcı ol da oynayalım oyunu!" diye.

Anlatıcı, oyundaki karakterlerden bir tanesi. 

Şimdi, eğer sonradan, "Mert n'aptın ya, niye anlatıp heveslendirdin?" demeyecekseniz, yazıya devam edin. Ha eğer diyecekseniz, lütfen blog'u arka kapıdan terk edin. Yok yok şaka yapıyorum yahu. 

Şimdi bu oyun, yani Werewolf, yani Kurt Adam, ya da bazı ülkelerde bilinen versiyon adıyla Mafya, öyle karışık gibi görünen bir oyun ki, her ne kadar ben anlatmaya çalışsam da, oynanmadan kavranmıyor. Bana da ilk başta anlattıklarında (hem de İngilizce, düşünün) hiçbir şey anlamamıştım, ama oynadıkça öyle bir zevk aldım ki, ayrılık vakti geldiğinde, belki de en çok artık Werewolf oynayamayacağımız için üzüldüm.

Kurt Adam oyunu hem çok zevkli hem de çok eğlenceli. Hiç bitmesin istiyorsunuz. Kolay olduğu kadar dikkat gerektiren, stratejik de bir oyun. Lafı daha fazla uzatmadan anlatışa geçiyorum.

Şimdi ilk olarak, bir defterden küçük kağıtlar kesin ve karakterleri yazıp kartlar oluşturun: İki adet kurt adam kartı, bir aşk meleği kartı, bir cadı kartı, bir avcı kartı, bir küçük kız kartı ve kalanı da köylü/vatandaş kartları. Herkes bir kart seçiyor. Kartlarınızı tabii ki birbirinize göstermiyorsunuz. Ve oyun başlıyor. 

Werewolf bir köyde/kasabada geçiyor. Kurt adamlarla köy halkının mücadelesini anlatıyor. Ama bu oyunda herkes oyuncu değil. Şöyle ki, bir adet hikaye anlatıcısı var. Bu kişi, oyunun başında herkese rastgele bir kart seçtiriyor. Herkesin rolü oyunun başında belli oluyor. Hikaye anlatıcısı da oyun boyunca herkese talimatlar veriyor. Oyun, gece ve gündüzden oluşuyor. Gece diliminde, kurt adamlar ve diğer özel karakterler görevlerini sırasıyla yerine getiriyorlar. Diğer herkesinse gözleri kapalı. Kimse kimsenin hangi karakter olduğunu bilmiyor. Gece sessiz olmak çok önemli. Kimse ses çıkarmıyor, kaş göz işaretiyle anlaşıyor. Gülmek falan da yok. Sessiz olacaksınız ki kimin hangi karakter olduğu anlaşılmasın. Bu gerçekten çok önemli.

Gece sona erdiğindeyse, gündüz oluyor ve mahkeme aşaması başlıyor. Ama neyse, çok hızlı gittim. Şimdi yavaş yavaş, karakterleri tanıtayım. İşte gece olup herkes gözlerini kapattığında, anlatıcının talimatıyla sırasıyla gözlerini açan karakterler (anlatıcı, "aşk meleği, gözlerini aç" ya da "aşk meleği, şimdi gözlerini kapat" şeklinde oyunu ilerletip talimatlarda bulunuyor): 

Önce aşk meleği uyanıyor ve iki karakter seçip onlara aşk oku atıyor. Bu karakter çifti kız-erkek şeklinde seçilebileceği gibi, kız-kız ya da erkek-erkek olarak da seçilebiliyor. (Sabah, birinin öldürüldüğü açıklandığında otomatikman diğeri de aşkından ölecek.)

Sonra kurt adamlar uyanıyor ve önce birbirlerini tanımak için masada birbirlerini bulmaya çalışıyorlar. Sonra da öldürmek üzere bir kişiyi seçiyorlar. 

Sonra cadı uyanıyor. Hikaye anlatıcısı, cadıya kurt adamların seçtiği kişiyi gösteriyor. Cadı, kurt adamın seçtiği kişiyi kurtarabilir, onu kurtarmayıp başka birini öldürebilir (bu durumda sabah köyde iki kişi ölmüş olacak) ya da hiçbir şey yapmayabilir.

Bu esnada, küçük kız çaktırmadan oyun boyunca gözlerini açık tutup kimlerin kurt adam olduğunu görebilir. Ama kendini belli etmemeli yoksa kurt adamlar ilk önce onu öldürür.

Ve sabah oluyor. Artık herkes gözlerini açabilir. Hikaye anlatıcısı, eğer gece öldürülen biri varsa onun/onların kim olduğunu açıklıyor. Eğer öldürülenlerden biri avcı ise, kartını gösteriyor ve o da son nefesiyle silahına sarılıp bir başkasını vurabiliyor. Yani avcı ölmeden önce kendisiyle birlikte bir kişiyi daha öbür tarafa götürebilir.

Gündüz olduğunda mahkeme aşaması başlıyor ve kimlerin kurt adam olabileceği tartışılıyor. Bunlar tabii ki hiçbir dayanağı olmayan tartışmalar. Çünkü gece boyu herkes öyle sessizdi ki, kimin hangi karakter olduğunu kimse anlamadı. Kurt adamlar da gündüz normal insana döndükleri için köylüleri kandırarak hayatta kalmaya ve hatta masum insanları suçlayarak onları zan altında bırakmaya çalışırlar. Yani anlayacağınız blöf, yalan söyleme, başkasını suçlama, rol yapma ve gözlem gibi yetenekler bu oyunda başarılı olmak için son derece önemli. Gündüz olduğunda oyundaki her oyuncu bir başkasını suçlayabiliyor ve suçlanan kişiler için bir oylama yapılıp en çok oy alan oyunda ölüyor. İnsanların oyunu kazanmak için tek şansları işte bu kısımda doğru tercihleri yapıp idama kurt adamları yollamak. 

Bu oyun, kurt adamlara karşı köy halkının hayatta kalma mücadelesine dayalı. Oyunun ilk başında oyun yöneticisi (bu kişiyi bir nevi TV'lerdeki yarışma sunucusu, reality show sunucusu gibi düşünebilirsiniz) herkese karakter kağıtlarını dağıtıyor ve herkesin rolü oyun başında belli oluyor. Kısacası, oyun için hikaye anlatıcı olmazsa olmaz. O bu oyunu oynama zevkinden mahrum kalıyor gibi görünse de, aslında onun rolü de çok eğlenceli. Çünkü herkes uyurken ortalıkta gözü açık gezinebilen tek kişi o ve herkesi gözlemleyebiliyor. Tabii oyuncu olmak da zevkli ama hikaye anlatıcılığını da herkes yapamaz. 

Eğer bir sorunuz olursa, seve seve cevaplamaya hazırım. Çünkü anlatınca çok karışık durduğunun farkındayım. Ama emin olun oynadıkça çok sevecek ve oynamalara doyamayacaksınız! Bu yazın oyunu bu olsun! Sahilde, kumsalda, balkonda, terasta her yerde keyifle oynansın! Oynadıkça da Mert hatırlansın!

instagram.com/ofluoglumert 
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

21 Haziran 2016 Salı

KİTAP KULESİ, POST-İT, ARILI TİŞÖRT VE DİĞERLERİ

  

Sıcak bir salı gününden herkese merhaba! 

Ev keyfi denen şeyde en güzeli yepyeni kitaplar, ayraçlar, falanlar, filanlar... Ben de böyle bir kitap kulesi yaptım işte.

Bugün size ilginç bir şey anlatacağım.

Post-it diye bildiğimiz arkası yapışkanlı not kağıdı, aslında kuvvetli bir yapıştırıcı üretme girişiminin başarısızlığından doğmuş (Ya da Ian Harrison'un National Geographic için hazırladığı Büyük Buluşlar kitabı böyle söylüyor). Şimdi şöyle ki, post-it'i Arthur Fry 1974 yılında icat etmiş. Ama aslında ondan önce onun arkadaşı olan kimyager Spencer Silver, kuvvetli bir yapıştırıcı yapmaya çalışırken tesadüfen post-it'i bulmuş, patentini de almış. Arthur Fry ise bir kilise korosuna üyeymiş ve ilahiler kitabının arasında duran ayraçlar kayıp düşmesin diye, üst kısımlarını Silver'ın icadı olan bu "yapıştırmayan yapıştırıcı"yla kaplamış. Sonra Fry arkadaşının bu fikrini geliştirmiş ve pazarlamaya çalışmış. 1980'deyse, post-it'i kitap ayracı olarak değil, not kağıdı olarak piyasaya sürmeye başlamış. Bu arada, kitap ayraçlarının kullanıldığına ilişkin en eski kaynaklardan biri de, Albrecht Dürer'in 1526 tarihli "Erasmus'un Portresi" adlı eseriymiş. Resme adını veren Erasmus burada kitap ayracı olarak bir kağıt parçası kullanıyormuş. Ben de kitap ayraçlarına (ayraç koleksiyonumu bilmeyen kalmadı herhalde) ve her çeşit kırtasiye ürününe meraklı biri olarak, Büyük Buluşlar kitabında okuduğum bu bilgi çok hoşuma gitti ve hemen sizlerle paylaşmak istedim. 

Yukarıdaki arılı tişörtü görüyor musunuz? Ters Düz için kitabın kapağıyla özel olarak yapılmış öhö öhö! Ben de hız kesmeden ikinci kitabı yazmaya devam ediyorum, bitmesine çok az kaldı! 

Bu arada, bu post'taki fotoğrafların daha detaylı ve büyük halleri için Instagram'ıma göz atabilirsiniz. instagram.com/ofluoglumert 

Bir de birkaç şey söyleyeceğim: Birincisi, Kurt Adam diye bir masa oyunu var (kutu oyunu değil), biliyor musunuz? Bir sonraki post'ta bunu yazacağım detaylıca.

Ve bir de bir market muhabbeti: Süzme yoğurt almak hiç bu kadar zor olmamıştı! Sütaş'ın süzme peynirlerinin üstünde süzme peynir diye yazmıyor. Yani süzme yoğurt almak isteyenler yanlışlıkla süzme peynir alabiliyor. Süzme peynir dediğimiz, aslında krem peynir. Sütaş, içindekiler kısmına yazmış ürünün süzme peynir olduğunu. Oysa ambalajın üstüne kocaman yazması gerekiyor.

17 Haziran 2016 Cuma

AMA BURADA DENİZ OLMASI GEREKİYORDU?!


Trabzon'a her geldiğimde şehri biraz daha değişmiş buluyorum. En hızlı değişimse hiç kuşkusuz şehrin simgesi olan denizde, sahilde oluyor... 

Gördüğünüz üzere, 2014 yılındaki ilk fotoğraftaki deniz, artık yok. Deniz dolduruldu ve üstünde son sürat devam eden bir inşaat var. Sahil yolu denizden metrelerce içeride kaldı. Dahası, gelecek yaz bu "son durum" fotoğrafındaki denizi de göremeyebiliriz. Zira dolgu çalışmaları sürüyor. Trabzon kendini denizden uzaklaştırmaya devam ediyor. 

Yani bir Karadeniz şehri değil artık Trabzon, İç Anadolu şehrine dönüştü. Deniz yok oluyor. Kumsallar yok oluyor. Doğal kıyı şeritleri yok oluyor. Yerlerini de ikinci fotoğrafta gördüğünüz inşaatlar alıyor.

Hatta, artık maziye karışan 2014 yılındaki fotoğrafta gördüğünüz park ve yollar da bundan on yıl önce denizi doldurularak elde edilen alanlar. Yani orası da tamamen denizdi, sonra doldurulup sahil yolu yapıldı, şimdi dolgu üstüne dolgu yapılmaya devam ediliyor... 

Deniz, şehirden gittikçe uzaklaşıyor.

Trabzon'un kafeleriyle, restoranlarıyla en gözde semtlerinden biri olan Beşirli'de durum bu. Bir yıl önce "deniz kenarında" olan restoranlar artık inşaat sahalarının, şantiyelerin ortasında kaldı. Masmavi deniz, kayalar, yosunlar, balıklar, kumsallar yok oldu, yerini betonlar, kamyonlar, vinçler, tozlar, dumanlar aldı. 

İşte bu yüzden, eski ve yeni fotoğraflara baktıkça diyorum:

Ama burada deniz olması gerekiyordu?! 


Not: Yeni bir kitaplık yazısı çok yakında! Önden bilgilenmek için diğer sosyal medya hesaplarımı takipte kalın! 

7 Haziran 2016 Salı

ÇOCUKLUĞUMDAN BU YANA BAŞUCUMDAKİ 15 KİTAP


"Başucu kitabınız hangisidir?"

Başucu kitabı. Böyle bir tabir var. Hayatımıza da genelde röportajlarda ünlülere yukarıdaki sorunun sorulmasıyla girmiştir. Onlar da çoğu zaman "iç dünyamı zenginleştiren felsefi kitaplar" gibi klasik bir cevap verirler. Başucu kitabı nedir, tam olarak neyi kastederken kullanılır, bilmiyorum, bilen varsa yoruma gelsin. Yani komodinimizde, yatağımızın başucunda süs olarak duran kitap mı kastedilir bu sözle, şu sıralar ne okuduğumuz mu, yoksa açıp açıp tekrar okuduğumuz kitap mı? Ben başucu kitabı derken hep sonuncusunu anlarım. Yani, kütüphanemizde dururken elimize alıp tekrar tekrar okuduğumuz, okumalara doyamadığımız, her sefer aynı edebi hazla okuduğumuz kitaptır başucu kitabı. 

Ben sizlere bu yazımda çocukluğumdan bu yana okuyup çok sevdiğim kendi başucu kitaplarımı tanıtmaya çalışacağım. Elbette başımın ucunda durmuyorlar, kütüphanemdeki raflarında titizlikle saklıyorum onları. Sayfaları matbaadan daha yeni çıkmış gibi tertemiz, yepyeni hala.

İşte karşınızda, çocukluğumdan bu yana severek okuduğum, hala zaman zaman elime alıp sayfalarında kaybolduğum başucu kitaplarım. İçlerinde realist kurgular da var, fantastik kurgular da, bilim kurgular da... En az biri mutlaka size de hitap edecek. 

1 - Uç Diyar Maceraları, Paul Stewart & Chris Riddell


Fırtına Avcısı - Üç Diyar Maceraları 2.Kitap


Bu üç kitap, Uç Diyar Maceraları'nın ilk üç kitabı. Şu an öğreniyorum ki aslında bir sürü kitabı olan bir seriymiş bu, ama Türkçeye yalnızca ilk üçü çevrilmiş: Derin Orman'ın Ötesinde, Fırtına Avcısı, Sanktapraks'ta Bir Gece YarısıBen de üçünü peş peşe okumuştum zaten. Kitap fantastik bir kitap. Onlarca fantastik yaratık, canavar ve mekan var (uçup gitmesin diye zincirle yeryüzüne bağlanmış olan Sanktapraks benim favori mekanım). Hayal gücünüzün sınırlarını zorlayacak bir seri. Çocukken nasıl da heyecanla okuduğumu hala hatırlıyorum. Biz orman trolü Twig'in peşinden harika bir maceraya atılıyoruz. Goblinler, kana susamış canavarlar, et yiyen ağaçlar... Kitapta nefis çizim ve illüstrasyonlar var. Kitabı güzel yapan da bu çizimler aslında. Chris Riddell'i tebrik etmek gerek (Kendisinin Ottoline ve Sarı Kedi kitabı da var bende.). Serinin web sitesinde, Uç Diyar'ın hareketli haritası için şuraya tıklayın. Bu serinin film olması ne kadar da isterim! Sırf popüler oldu diye saçma sapan bir sürü kitabın filmi çekiliyor. Bu seriyi keşfetmekte Hollywood çok ama çok geç kaldı. Siz okumakta sakın geç kalmayın.


2 - Talihsiz Serüvenler Dizisi, Lemony Snicket 


Talihsiz Serüvenler Dizisi, şimdi yirmi yaşlarında olan neslin, yani benim çocukluğumun başucu kitapları... Ben on üç kitaplık bu seriye dokuzuncu kitap olan Karnaval Ucubeleri'ni okuyarak başladım (o nedenle onun fotoğrafını koydum). Tabii o zamanlar elimdeki kitabın bir serinin ilk kitabı olduğunu bilmiyordum. Çünkü her kitabın kendi içinde bütünlüğü var ve konuya hemen vakıf oluyorsunuz. Dokuzuncu kitaptan sonra son kitap olan ve adı da Son olan on üçüncü kitaba dek peş peşe okudum. Sonra başa dönüp okumadığım kitapları okudum. Violet, Klaus ve Sunny Baudelaire'ın öyküsünü anlatıyor yazar Lemony Snicket bize. Bu üç kardeş, anne babaları gizemli korkunç bir yangında can verince koca Baudelaire servetleriyle öksüz kalıyorlar ve hiç tanımadıkları akrabaları Kont Olaf'ın yanına yerleştiriyorlar. On üç uğursuz sayı olarak bilindiği ve seride de kardeşlerin başına hep uğursuz olaylar geldiği için seri on üç kitaptan ve her kitap da on üç bölümden oluşuyor. Kötü Günler Başlarken, Sürüngen Odası, Uçuruma Bakan Pencere, Bitik Orman, Katı Kurallar Okulu, Alacakaranlık Bulvarı, Karga Laneti, Dehşet Hastanesi, Karnaval Ucubeleri, Kaygan Yamaç, Mantar Mahşeri, Evvelki Tehlike ve Son, serinin kitapları. Bu seri O KADAR AMA O KADAR GÜZEL Kİ, okumayan çok şey kaybeder, ben hala elime alıp okurum bu kitapları! İşin güzeli, kitaplarda hiçbir fantastik öge yok, ama olaylar öyle trajikomik ve imkansız gibi görünüyor, olayların gerçekte yaşanma ihtimali öyle %1 ki, kitaba bağlanmadan edemiyorsunuz. Yer yer kara mizah da içeriyor. Bu seri benim favori serim. Hiç fantastik unsur içermediği halde, Harry Potter'a rakip olarak gösterilen tek seri. Okumayan gerçekten çok şey kaybeder! 2004 yılında ilk üç kitabın sinema filmi yapıldı, önümüzdeki sezon büyük prodüksiyonlu bir televizyon dizisi de bizlerle buluşacak, heeeey, heyecanla bekliyorum! Bu arada, Uç Diyar Maceraları gibi, Talihsiz Serüvenler Dizisi de bol çizim ve illustrasyondan oluşuyor. Lemony Snicket'in kendi sitesi için buraya bakın.

3 - Ulysses Moore Serisi, Pierdomenico Baccalario


Çocukluğumun en güzel serileri... Talihsiz Serüvenler ve Ulysses Moore. Nasıl da heyecanla okudum Moore'u! Bu kitapların baskıları da çok hoş. Sert kapak ve dışında incecik karton kılıf. Zaman Kapısı serinin ilk kitabı. Zaman Kapısı, Unutulmuş Eski Haritalar Dükkanı, Aynalar Evi, Maskeler Adası, Taşların Muhafızları ve İlk Anahtar serinin ilk altı kitabı. Aslında serinin altıncı kitapta bitmesi bekleniyordu, ancak yıllar sonra devam kitapları geldi. Bu devam kitapları, öyküyü farklı bir açıdan anlatmakta. Saklı Şehir, Yıldırımların Efendisi, Gölgeler Labirenti, Buzlar Ülkesi... Bunları da aldım, nasıl almam, ama tabii ilk altı kitap kadar heyecanla okumadım. Bu seride de çizimler, illustrasyonlar, mektuplar, posta pulları mevcut. 

4 - Ölümsüz Aile, Natalie Babbitt 


Natalie Babbitt, ülkesinde (ve aslında dünya çapında da) çok tanınan bir çocuk kitapları yazarı. Şimdilerde bir kez daha gündemde olan Küçük Prens tarzında bir sürü kitabı var. Ölümsüz Aile de tüm dünyada gelmiş geçmiş en önemli çocuk kitaplarından biri olarak gösteriliyor. 1975 tarihinde yazılmış ve bunu ben de şimdi araştırınca öğreniyorum ki, meğer 1981 ve 2002 olmak üzere iki kez de filme çekilmiş. Çok klişe bir konuyu, ölümsüzlüğü, bambaşka bir açıdan ele almış yazar. Issız bir ormanın ortasında, içene ölümsüzlük veren bir pınar var. Tuck ailesi, bu pınarın suyundan içerek ölümsüz olmuşlar ama ölümsüzlükten hiç de memnun değiller. Bir gün pınarın başına bir kız geliyor ve Tuck ailesi ona ölümsüzlüğün aslında hiç de güzel olmadığını anlatmaya çalışıyor. Kitabın konusu bu. Tatlı, sevimli ve hoş bir kitap. 

5 - Nehrin Oğlu, Tim Bowler 


Okurken çok etkilendiğim kitaplardan biri! Kitapta, büyükbaba ölmeden önce son resmi Nehrin Oğlu'nu tamamlamak istiyor. Ama büyükbabanın hastaneye yatması gerek. Torunu Jess de dahil olmak üzere herkes onu hastaneye yatması için ikna etmeye çalışıyor, ama büyükbaba kararlı ve inatçı. Sonunda Jess de onun resmi tamamlamasına yardım ediyor, çünkü Jess, bir gün Nehrin Oğlu'nu görüyor. Çok naif, duygusal, düşsel bir kitap bu. Kitabın sonlarına doğru gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun. Keşke Tim Bowler'in daha pek çok kitabı Türkçeye çevrilse...

6 - Yaptığı En Kötü Şey, Alice Kuipers  


Bu kitabı aldığım zamana ilişkin hatırladığım yegane şey, kitabın çok hoş bir kokusunun olduğu. Yok yok, sakın Yaptığı En Kötü Şey'in piyasadaki şimdilerde iyice moda olan ticari kokulu kitaplardan olduğunu sanmayın, bahsettiğim koku baya kağıttan geliyordu, kağıdın kendi kokusuydu yani. Ya da ben kitabı öyle çok sevmiştim ki, tamamen kafamda uydurduğum bir kokuydu bu, bilmiyorum. Çeviride orijinal isim birebir korunmuş: The Worst Thing She Ever Did. Bu kitap Sofie'nin günlüğü aslında. On altı yaşındaki Sofie çok kötü ne yapmış olabilir ki diye düşünüyorsunuz. Bunu da kitabın sonuna kadar öğrenemiyorsunuz. Bu kitap, psikologunun önerisiyle Sofie'nin yazmaya başladığı bir günlük aslında. Sofie stresini, sıkıntısını, günlük yaşamını, aşk ve arkadaşlık ilişkileriyle ilgili problemlerini bu günlüğe döküyor. Kitabın sonunda onu böylesine yıpratan şeyin ne olduğunu öğreniyorsunuz. Yaptığı En Kötü Şey kesinlikle şimdiye dek okuduğum en naif ve hüzünlü kitap. Onu böylesine unutulmaz kılan da bu samimi dili zaten. Alice Kuipers'in diğer kitapları da Türkçeye çevrilse ne güzel olur... 

7 - Denizkızı Emily'nin Sırrı, Liz Kessler 


Bu kitap benim 5. sınıftayken Can Yayınları'nın düzenlediği Türkiye çapındaki masal yarışmasında kazandığım ödülümdü. Yani ödül olarak kitap seçecektik ve ben de o zamanlar işte bu Denizkızı Emily'nin Sırrı'nı seçmiştim. İşte bu yüzden anlamlı bir kitap benim için... Konusuna gelecek olursak, Emily, annesiyle birlikte bir teknede yaşıyor ama annesi onun denize girmesine hiç izin vermiyor. Emily bir gün gizlice havuza giriyor ve vücudundaki değişimi fark ediyor. Emily aslında bir denizkızı olduğunu anlıyor! Bu da aslında bir serinin ilk kitabıymış, ama ben sadece bunu okumuştum. Serinin orijinal baskısının kapağı bu, sonradan değiştirdiler. 

8 - Yürüyen Kentler, Philip Reeve


Yürüyen Kentler için rahatlıkla okuduğum en iyi bilim kurgulardan biriydi diyebilirim. Uzak gelecekte, büyük bir savaşın ardından kentlerin tekerlekler üstünde "yürüyerek" birbirlerinden kaçmak zorunda olduklarını hayal edin... Ya da hiç uğraşmayın, Philip Reeve bu konunun serisini yazmış. İçine aşkı da katmayı ihmal etmemiş. Serinin ilk kitabının orijinal kapağı bu. Bence en iyisi de bu. 

9 - Kağıt Kız, Guillaume Musso 


Sonuyla şaşırtan, sımsıcak bir aşk hikayesi... Guillaume Musso hikaye anlatmayı çok iyi biliyor. Ama hep aşk üzerine yazıyor, biraz farklı sularda da kendini denemeli diye düşünüyorum. Diğer kitapları da Türkçe'de, fakat dediğim sebepten ötürü okuyasım gelmiyor.

10 - Mürekkep Yürek, Cornelia Funke


Bir gün Meggie, babası Mo'nun yeteneğini keşfediyor: Mo'nun sesli okuduğu kitapların kahramanları, gerçek oluyor. Ama onlar geldiğinde, buna karşılık olarak, gerçek dünyadan bazı insanlar da romanın içine gidiyor! Tabii onların bu yeteneğini kötü emelleri için kullanmak isteyen kötüler de var kitapta, hiçbir zaman eksik kalırlar mı? Cornelia Funke, 2009 yılında filme de çekilen Mürekkep Yürek'te büyüleyici bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Bu kitap aslında Mürekkep Dünya serisinin ilk kitabı. Ben diğerlerini okumadım. 

11 - Ucubeler Sirki, Darren Shan 


Şimdinin popüler kitabı Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları'ndan önce, aslında Darren Shan çok benzer bir konuyu, tuhaf çocuklar değil de ucubeler üzerinden yazdı. Gerçekten ürpertici, yer yer midenizi hoplatan bir kitap Ucubeler Sirki. Oldukça gerçekçi duruyor ve bu da sizi rahatsız edebiliyor. Bu aslında bir seri ama ben yalnızca ilk iki kitabını okumuştum. 

12 - Saftirik Greg'in Günlüğü, Jeff Kinney 


Tüm dünyada milyonlarca çocuğu kahkahalarla güldüren bu serinin bu başarı aslında hiç de haksız değil! Ben de çocukken neşeyle okumuş ve gülmüştüm. İçindeki karikatürlerle kolayca okunuyor ve eğer okumayı sevmeyen bir çocuk varsa, bu kitapla işe başlayabilir. 

13 - Zagor ve Çiko'nun tüm eserleri, Sergio Bonelli & Gallieno Ferri  


Tamam, kitap değil, çizgi roman ama Zagor ve Çiko'yu başucumdaki kitaplar listesine nasıl almayabilirim ki? Çocukluğumda ve ilk gençliğimde onların maceralarını okudum. İddialıyım, çoğu sayısını okudum ve benim tam bir çizgi roman kurdu olmamı sağlayan da yine Zagor ve Çiko. Çiko'nun kendine has özel bölümleriyse kahkaha sebebim. Müthiş çizimleri ve senaryosuyla, her macerası film tadında. 

14 - Millennium Üçlemesi, Stieg Larsson 




Bu seri okuduğum EN İYİ SERİ. Muhteşem, muazzam, şaşırtıcı, sürprizlerle dolu. Okumadıysanız mutlak okuyun. Ejderha Dövmeli Kız bir başyapıttır. Modern yüzyılın başyapıtıdır. Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız da en az onun kadar iyidir ama Ejderha Dövmeli Kız'ın yeri çok başkadır. Stieg Larsson bize harika bir üçleme bırakarak hayata veda etmiştir. Sonradan David Lagercrantz'ın yazdığı Örümcek Ağındaki Kız ise tam bir hayal kırıklığıdır. Ama orijinal seri Larsson'un üç kitabı olduğu için, Millennium efsanesi, Lisbeth Salander ve Mikael Blomkvist anılarımızda hep yaşayacak... Bu üçlemeyi okumayan kalmamalı. Mutlaka ama mutlaka ama mutlaka okuyun.

15 - Bozbalık Serisi, Mert Ofluoğlu


Ve tabii ki... kendi kitabım! İlk bakışta huzurlu, sakin, doğa harikası gibi görünen bir köy... Görünüşe aldanmayın. Bozbalık Serisi'nin ilk kitabı olan Ters Düz, yazar Ece Duman'ın hayatının bir anda ters düz olmasını anlatıyor. Ece, İstanbul'da her şeyin yolunda gittiği hayatını sürdürürken, çocukluğunun geçtiği kurgu ürünü Bozbalık Köyü'nde babasının kaybolduğunu ve geride dört üvey kardeşi olduğunu öğreniyor. Bunun üstüne kendini Bozbalık'ta buluyor. Bir yandan köydeki yeni yaşamına uyum sağlamaya, bir yandan kardeşlerine ablalık yapmaya, öte yandan kitabını tamamlamaya çalışıyor. Aşk, sır, entrika ve gizem Bozbalık Köyü'nde! Serinin ikinci kitabının yazım aşamasında olduğunu da hemen belirtelim.

  



Kitaplar listelemekle bitmez elbette... İlk 15 kitap olarak bunları gösterdim... Bir gün bu yazı dizisine 16'dan devam edebilirim... Ve bunlar popüler olanlar... Klasik kitaplara hiç girmedim, yoksa ohooo...

Sanırım içinde çizim, illüstrasyon, fotoğraf, mektup, posta pulu vb. gibi şeyler olan kitapları daha çok seviyorum (hoş, geçen gün aldığım Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları bu anlamda beni hayal kırıklığına uğrattı ama o konuya hiç girmiyorum).

Bu ay boyunca sizlere bir sürü kitap/kitaplık-masa-oda-ayraç-obje post'u yapacağım, özellikle kitap kurtları blog'umu ve daha anlık paylaşımlar için Instagram'ımı takibi bırakmasın!

Sevgiler! 


6 Haziran 2016 Pazartesi

BAYAN PEREGRINE'İN TUHAF ÇOCUKLARI - KİTAP YORUMU

İçinde çizim, illüstrasyon, fotoğraf, mektup, posta pulu gibi şeyler olan kitapları seviyorum (hatta yarın yazacağım yazıda bu tip kitapları tanıtacağımı da şimdiden duyurmuş olayım). Önceki yazımda da dediğim gibi bu kitabı sırf harika sert karton kapak baskısı nedeniyle aldım. Üstelik Instagram'da herkesin paylaşımda bulunması, yani kitabın popülerliği karşısında da şüpheyle yaklaşmıştım.


Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları. 

Bir kitabın çevirisi bu kadar mı kötü olur?

Bir kitap konuya 200. sayfada mı girer? (Zaten toplam 400 sayfa)

Kitabın orijinal dili nasıl bilmiyorum ama bu çeviri halinde öyle bir hal almış ki, sanki on yaşında bir Wattpad yazarının kaleminden çıkmış gibi o cümleler.

Bir de çeviride bir Jakob denmiş bir Yakob. Çevirmen de karar verememiş gibi. 

Basım ve imla hatalarına hiç girmiyorum. 

Kitabın konusuna gelince, alırken de az çok tahmin edebildiğim gibi, klişeden öteye gidemiyor. Zaten arka kapağındaki yazıdan da anlaşıldığı üzere ("Gizemli bir ada - Terk edilmiş bir yetimhane"), aslında etrafı süslenmiş tipik bir perili köşk masalı bu. 

Dahası, bu konu bana Darren Shan Serisi'nin ilk kitabı olan Ucubeler Sirki'ni hatırlattı.



Oradaki "ucubeler", bu kitapta "tuhaf çocuklar" olmuş, hepsi bu. 

Bu kitabı böyle popüler yapan iki etken var:

1. Yakında filme uyarlanacak olması. İtiraf etmeliyim ki film fragmanı çok güzel görünüyordu, ama kitapta bu heyecandan eser yok.

2. İthaki'nin reklam kampanyası ve çarpıcı kapak. (Kitap aslında taaa yıllar önce sessiz sedasız Goa'dan çıkmıştı ama kimsenin ruhu bile duymadı.)


Kitapları hep orijinal alırım ve asla internetten indirimli falan da almam, kitapçıya gidip en temizini seçmeye çalışırım. İlk kez bir kitaba verdiğim paraya acıdım. Aslında o gün Kurtlara Söyle Eve Döndüm'ü almak için gitmiştim kitapçıya, ama tek bir tane kalmıştı ve kapağında yırtıklar vardı, o yüzden almadım. Kurtlara Söyle Eve Döndüm'ün çok güzel, gerçekten güzel olduğu söyleniyor. Okuyan var mı?

Neyse, uzun lafın kısası Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları benim için hayal kırıklığının da hayal kırıklığı oldu (bir de arka kapakta Harry Potter'a benzediği falan söyleniyor, nasıl bir benzerlik var ben anlayamadım). Örümcek Ağındaki Kız bile beni bu kadar hayal kırıklığına uğratamamıştı (ya da yok ya onda da epey hayal kırıklığına uğramıştım). 

İsim: Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları
Meslek: Kitap 
Fiyat: 25 TL
Sicil: 5/10

Ya o değil de, cumartesi günü ne yağmur yağdı.

O-ops. Orada neler oluyor?

3 Haziran 2016 Cuma

FANTASTİK ARTIK HİÇ İLGİMİ ÇEKMİYOR. DERKEN...


Çocukluğumda çok fazla fantastik kitap okuyup dizi/film izlediğimden midir nedir, fantastik maceralar şu yaşta artık HİÇ ilgimi çekmiyor. Game of Thrones mu, hiç izlemedim. Harry Potter mı, iyi hoş da… Ben fantastiğe ÇOKTAN doydum. Benim işim bundan böyle sadece real life drama'yla. Yani gerçek hayatta gerçekleşmesi mümkün olan şeylerle. Dramlar, sırlar, entrikalar, ihanetler, gizemler, psikolojik savaşlar, gerilimler, ilişki ağlarıyla. Talihsiz Serüvenler Dizisi mesela. Oradaki olayların gerçek hayatta yaşanma ihtimali %1 bile değil belki, evet, ama yaşanabilir mi, yaşanabilir. Asla fantastik değil. Ya da Desperate Housewives. Yahu bir mahallede bu kadar mı çok olay olur? Evet, büyük ihtimalle olmaz, ama olabilir de. Anlatabiliyor muyum? Gerçek dünyada geçen hikayeler kurgulamak bence hiç de hafife alınacak bir iş değil. Çünkü fantastikte zaten adı üstünde, her şey fantastik, yap yapabildiğini! Kimse sana “Aaa yok o öyle olmaz!” demez, sen oldurursan her şey olur. Oysaki gerçek dünyada geçtiğini varsaydığımız roman ve dizi/filmlerde orijinaliteyi yakalamak çok zordur ve yakalayabildiğinde, işte o zaman müthiş bir iş başarmışsındır. Falan filan işte, kısacası çocukken ayılıp bayıldığım fantastik bana artık pek tat vermiyor. Şimdi bunca lafın üstüne elimde Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları’nın ne işi var? Kaldı ki ben bu kadar popüler bir kitaba şüpheyle yaklaşırım. Açıkçası sadece sert karton kapağı hoşuma gitti diye aldım (kitabın baskısı harika, gerçekten harika, Doğan Egmont'un Ulysses Moore serisine çok benzer bir kağıt baskısı ve tasarımı var) bu kitabı, kitaplığımdaki 2849459837738327218327357483943223838432948 kitabın içine onu da koymak istedim. Elbette sadece rafımda süs olsun diye almadım. Fantastikle vedalaşalı çok olsa da, okuyacağım. Ve eminim ki çok seveceğim. Severim ben böyle şeyleri.


Not: Elimdeki kitabın altıncı baskısı. New York Times bestseller listesinden 108 haftadır inmiyormuş (her baskısının arkasında 108 yazıyor, mantıken artması gerekmiyor mu, bir de kitabın arka kapağında başkarakterin adı Jacob diye yazıyor ama içeride hep Yacob diye yazıyor, tamam aynı şey ikisi de ama bir düzeltin şunu). Kitap aslında taaa yıllar önce sessiz sedasız Goa'dan çıkmıştı. Sonra biraz ilgi çekince İthaki çarpıcı bir kapakla ve reklam kampanyasıyla tekrar bastı. Sonuç: Miss Peregrine's Home for Peculiar Children son bir yıldır o kadar popüler ki, Instagram'da fotoğrafını çekip paylaşmayan kalmadı sanırım. Yukarıda da dediğim gibi, böylesine popüler bir kitaptan normalde uzak dururum. Ama kitabın ciltli sert kapak baskısı çok hoşuma gitti, e yakında filmi de vizyona giriyor diye alayım dedim. 25 lira. Okuyunca görüşlerimi yazarım. Kitabı dün akşam aldım ve ilk elli sayfasını okudum. Ama konusu klişeden öteye gidemiyor gibi.

Ve... Yukarıda yazdığım fantastik mi gerçek kurgu mu olayıyla ilgili görüşlerinizi sabırsızlıkla bekliyorum!

Beni daha çok içerik için diğer hesaplarımdan da takip edebilirsiniz:



1 Haziran 2016 Çarşamba

VE KARŞIMIZDA BEKLENEN YAZ! (DİKKAT: BU YAZI ACIKTIRIR!)


Ve karşımızda beklenen yaz! Sarısının, yeşilinin, mavisinin, turuncusunun bol olmasını ümit ettiğim koca bir yaz mevsiminin ilk ayının ilk gününden hepinize merhaba... Yaz geldi! Yok yok, öyle sessiz, küçük harflerle değil... YAZ GELDİ! Hah, şimdi oldu...

Böyle diyorum ama, ben bu güzel yaz mevsime bir final sınavıyla başlangıç yapıyorum. Harika. 

Evet, maalesef sınavlar bizim bir yaptığı bir yaptığını tutmayan dengesiz okulumuzda bugün başladı (geçen yıl ise Mayıs'ın sonunda bitmişti). Neyse ki sınavlarım başladığı gibi bir hafta içinde bitmiş olacak, 9 Haziran'da son sınavım var. Sonra gelsin ev keyfi, evde tembellik yapma lüksü, evde o kitap senin bu çizgi roman benim şu dergi hepimizin karıştırma saatleri, gelsin tatil, gelsin güneşli, aydınlık, ferah yerler, gelsin kum deniz güneş üçlüsü!

Malumunuz, hayatım İstanbul-Trabzon-Marmaris çizgisinde ilerliyor. Bundan çok da memnunum. Tatilde önce Trabzon'da, sonra Marmaris'te olacağım, arada birkaç günlük de Kemer kaçamağı var. Öhöm öhöm 5 yıldızlı bir otel olan Otium Hotel Life'a gideceğim, orayla ilgili izlenim ve yorumlarımı dönüşte ayrıca yazarım umarım (Umarım diyorum çünkü geçen yaz da Almanya'ya gitmiştim ve şimdi bakıyorum da hiç de doğru düzgün/derli toplu bir yazı yazamamışım). Neyse neyse. Anlayacağınız oraları sosyal medyadan takip ederseniz daha iyi olur efendim. 

İleride dönüp baktığımda yazın ilk günü yazısında sınavdan, okuldan bahsetmiş olduğumu görmek istemiyorum, o nedenle biraz daha göz ve iştah açıcı şeyler yazmak istiyorum! 

Bu yazıda geçen yaz boyu Marmaris restoranlarında midemden neler geçmiş, onu göreceksiniz... Geçen yaz en sık gittiğim, müdavimi olduğum üç restoran (iki restoran bir kafe) hakkında yazacağım. Öyle gittiğim her yeri de açık edemem yani. Marmaris'e gitmek isteyenleriniz olursa diye tavsiye niteliğinde. 

Başlıyoruz!

Monte Beach Marmaris (8/10)

Burası hoş bir akşam yemeği yemek için ideal bir yer. Ama denizi çok küçük ve plajı da tıklım tıkış. 


İtalya'dayım falan yazarmışım altına... 


Hamburger dediğin böyle olmalı... O Mc Donald's'ta Burger King'de yediklerimiz falan ne öyle ya? Dünyadaki en kötü hamburger. Şunun güzelliğine bakın! 


Çıtır tavuk kanadı mı acaba ne bu?



Bunu yediğime inanamıyorum. Canım soğan halkası çekmiş olmalı. 


Kalamar! 


Salatadan şaşmamak gerek... 

Joya Del Mar Boutique Hotel (9/10) 

Joya, temiz ve şık bir yer. Denizi de fena değil ama daha çok ortamı ve yemekleri için tercih ediliyor. 


Ya ben bu fotoğrafı çok seviyorum! Joya'nın yemekleri bir harika. Pizza ve salata ikilisi... 


Güzel sunumlar... Patates adeta minik bir alışveriş sepetinin içinde duruyor. 

Cafe Anne (9/10)

Marmaris'te en güzel Alman pastası yapan yer! 


Cafe Anne'de cheesecake'in her türlüsü muazzam bir lezzete sahip!


Evet... Bunlar hep yaz tatilinin ayak sesleri! 

Peki siz en çok hangisinin fotoğrafını beğendiniz? Yazsanıza aşağıya! 

Beni daha çok içerik için diğer hesaplarımdan da takip edebilirsiniz:

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert