22 Eylül 2022 Perşembe

"EDEBİYAT İŞPORTACILARI"

Blog'umda yayımladığım son yazının üstünden tam bir hafta geçti ki, bugün, yazımda kısmen yer verdiğim bir konuyla ilgili, başka bir yazı çıktı karşıma. Yazan, Thomas Bernhard. Daha doğrusu konuşan. Jean-Arthur Rimbaud’un 100. Yaş Günü Anısına başlıklı bir konuşmasında söylemiş bunları, sonradan yazıya geçirmiş ve ben de Yapı Kredi Yayınları, yani YKY’den çıkan Hakikatin İzi kitabında gördüm bunu, kitapçıda, kitabı karıştırırken: "Kendimizi kandırmayalım; muazzam, heyecan veren, katıp katıştıran ve sakinleştiren kalıcı şeyler, kuzukulağı gibi çayırda bitmezler! İnsanın derinlere bakmasını sağlayan manidar bir mısra her gün, her yıl ortaya çıkmaz. Makine böylesine temel bir hamle yapmadan ve bize bir tane, belki sadece bir tane önemli bir dünya edebiyatı eseri ulaştırmadan önce hep birkaç bin tane kitabın basılıp atılması gerekir. Sürekli rağbet gören şeylere asılıp ayyaşların oturduğu birahanelere kadar sesini ulaştıranlar, dergi şairleri ve işi bazen Nobel Ödülü almaya kadar vardıran edebiyat işportacıları, çoğunlukla allanıp pullanmış boş lakırdılardan ve moda üretiminden ibarettir. Edebiyatta asıl mesele asli olandır, temel olandır, Jean Arthur Rimbaud gibiler."

Peki o yazımda ben ne yazmıştım? "Hep aynı üç beş ismin kitapları görünürde, diğerlerini ara ki bulasın. Bir insanın bir kitabevine gidip de yeni bir yazar keşfetme şansı çok düşük. Zaten kafasında bir yazar ismi oluyor, doğrudan onun kitabını almaya gidiyor. (...) Geçen gün, bir internet sitesinde, "sonbaharın öne çıkan kitapları" diye bir liste gördüm. Böyle listeleri okuyarak (en azından yerli) yeni bir yazar keşfetmenin imkanı yok. Hep bildiğimiz, popüler, ana akımda zaten reklamları dolaşımda olan yazarların tanıtımı yapılıyor. Birisi de demiyor ki daha alternatif/pek bilinmeyen yazarlara yer verelim. Yok. Hep aynı, aynı, aynı isimler..."

Sevgiler. :)

Kitap linkleri

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert

15 Eylül 2022 Perşembe

NASIL GEÇTİ HABERSİZ, BİR YAZ DAHA MARMARİS'TE...

Bu yaz da bitiverdi işte... Sonbaharın habercisi gibi begonviller dökülmeye, sıcaklıklar azalmaya, güneş tepelerin ardında artık daha erken kaybolmaya başladı -sinekler ve arılar arttıkça arttı ama. Yaz genel olarak yine evde, verandada ve tabii bisiklet üstünde geçti. Bilgisayarımı açıp bir şeyler yazdım, çalıştım; her zamanki Mert işte. Kalk, yaşıtların gibi barlara, alemlere, partilere git, kop kop, di mi, ı-ıh, hiç yok bende o işler. Ben dergimi kitabımı alır, gölge bir yerde okur, hayal alemlerine dalarım. Genç olduğumu ele veren tek şey, bıkıp usanmadan kullandığım şu sosyal medyam. Twitter ve Instagram hesaplarımdan beni takip edenlerle anbean paylaştım yine her şeyi. Paylaşımlarım yine daha çok edebiyat, kitaplar, filmler, şarkılar ve gündem hakkında oldu. Hani bu sosyal medyayı yoğun kullanımım da olmasa, sahi yaşlandım mı ben, diye kendimden şüphe edeceğim. Etrafımda gördüğüm gençler gibi değilim çünkü pek. Daha farklı dertlerim, meselelerim, kaygılarım varmış gibi geliyor. Bilmiyorum ya, pek bu zamanın insanı değilim ben zaten...

Bu yaz mevsiminin önemli bölümünde yine Marmaris'teydim. 50 derece sıcakta, bir de bilgisayarın sıcağı, vallahi de billahi de piştim yaz boyu. İki tane Rus komşu çocuk vardı, çok yaramazdılar, hep koşturup durdular, "Babuşka! Babuşka!" diye bağırdılar. Kate Bush’ın şarkısı değil miydi o? Şimdi popüler bir diziyle yeniden moda olmuş kadıncağız, ohoooo, ben onu taaa ne zamandır bilir, severim. Hatta son kitabım Uçurum Zamanı için hem kitabın içinde yer verdiğim hem de Spotify'da oluşturduğum şarkı listesinde Kate Bush da vardı. Eski, kıymetli, değerli bir şeyin saçma sapan bir kapitalizm çılgınlığıyla yeniden dillere düşmesine de sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum, neyse. Çöl sıcaklarına dönecek olursak, şikayetim var sanmayın sakın. Sonuçta yaz tatiline İzlanda’ya gelmedim ki, Marmaris’e geldim, elbette sıcak olacak. Klima insanı olmadım hiçbir zaman. Çalıştırmıyorum kardeşim klima falan. Ben buraya terlemeye geldim. 

Terlemeye gelmişken, bir de gidip eski mekanları kontrol edeyim dedim, bakayım bu fiyat zamlarını onlar neye ne kadar yansıtmış diye. Fiyat çılgınlığı artık ciddi ciddi alıp başını gitmiş vaziyette. İki sene önce 35 liraya yediğim cheesecake, şimdi olmuş 85 lira! 85 lira! Aynı yerde kahvaltı ise “sadece” 125 lira. Yani bir oran/orantı problemi de var. Cheesecake yiyemeyen kahvaltı yapsın dercesine… Kafenin sahibi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca adam da, girişteki menüyü uzun uzun incelediğimi görünce, dönüp bana ne dese beğenirsiniz: “Seni kim gönderdi?!” Şaştım kaldım. Aslında adamı iyice huylandırmak için “Beni karşı pastane ajan olarak gönderdi!” demek vardı ya, neyse. “Turistim abicim ben,” dedim, “Ben masumum polis bey!” edasıyla. Menüyü inceliyordum sadece… Amca da sorgulayıcı işletmeci modundan bir anda müşteri velinimettir düsturuna geçerek, “İyi tatiller, hayırlı günler efendim” demeye başladı. Bu numaraları yemezler amca, o fiyata o cheesecake’i de yemezler. Ama yiyorlarmış. “Yetiştiremiyoruz, kapış kapış gidiyor” diyor. “Oh oh kazanın kazanın, daha çok kazanın” diyerek olay yerinden sakince uzaklaşıyorum. Bu arada kafama takılıyor: 26 yıllık daimi turistim ama, gene de turist sayılırım, değil mi? 

Bu pahalılık ne olacak böyle, bilmiyorum. Her şeyin fiyatı arttı, artıyor ve artacak. Maaşlarımızsa aynı ölçüde artmadı. Dahası, maaş filan da yok, işsiziz. Sabahları fırına gidip 5 liraya simit almak düşündürüyor beni... 10 lira da olsa, yine de alacakmışız gibi geliyor. Alıştık artık pahalılığa. Paketli bisküviler 1 liradan ne ara 10 liraya çıktı mesela? 1.5 kiloluk yoğurtlar 10-15 lirayken hangi ara çaktırmadan 39.99 lira oldu? Bu soruların yanıtını hem bilmiyoruz hem de çok iyi biliyoruz... Geçen yıl bu zamanlarda 6 liraya aldığım Tadım ay çekirdeği şu an 18 lira oldu. Bir yıl içinde 6-8-10-12-13-15-17-18 olarak değişimine bizzat tanıklık ettim. Daha çok da bu son 3-6 ay arasında oldu her şey. Artık her hafta fiyat artıyor. Haftaya da eminim 20 olur mesela. Dün televizyonda Aslı Şafak'ı izliyordum, Ayhan Sicimoğlu konuktu. Aslı Şafak bir ara ona, pahalılık bu kadar artmış gitmişken gezi programı gereği yiyip içerken ne hissettiği minvalinde bir şey sordu. Ayhan Sicimoğlu da, önce pazarları gezdiğini, pazarlarda bile insanların artık meyve sebzeye bakıp geçtiğini söyledi. "Meyve müzesi" gibi... Orada duruyorlar, sergileniyorlar ama senin satın almaya paran yok artık. Para, pul oldu. Ya otobüsler bile uçak fiyatı olmuşken, ne desek boş! Pegasus ve THY'de tek yön 2.500 liraya bilet gördü bu gözler yazın. Eskiden yurt dışına gittiğimiz uçak yolculuklarını şimdi yurt içi için ödüyoruz. Ya da ödeyemiyoruz. Her şey çok pahalı! Yine dün izlediğim programdan, bu sefer başka bir örnek: Sokak röportajında gençlere "300 yıl yaşasanız ne yapmak isterdiniz?" diye soruldu, stüdyodaki Şafak ve Sicimoğlu'nun da eleştirdiği bir cevap şuydu: "Fatih Terim'i yeniden Galatasaray başkanı yapmak!" Sana 3oo yıl yaşayacaksın diyorlar ve senin vizyonun bu mu? Belki de yazının başında kendimi zamane gençlerine benzetmeme sebeplerimden biri de budur. Yüzeyselcilik, paraya/şana/şöhrete düşkünlük, cebindeki 49 lirayı plastik bardaktaki kahveye verirken kitaba asla vermeme, dış görünüşe takıntılı olma, ama içi bomboşluk... Elbette vardır benim gibi hassas ruhlular da bir yerlerde... Vardır, değil mi?

Yazıyı bitirirken, önümden Rus bir kadın bana gülücükler atarak geçiyor (ciddiyim). İki gündür de benimle ilgileniyor, kaş göz ediyor, bir şeyler yapıyor sanki, garibim, beni etkilemek için dış güzelliğin yetmeyeceğini bilmiyor. Ha bak ressamım, yazarım, şairim, heykeltıraşım, tiyatrocuyum falan dese, yine bir derece, ama orada da gözden kaçırdığı bir nokta var: Ablacım, benim alın yazımda maskeli bir gelin var, o sen değilsin. Neticede korona yeniden "pik", üstüne maymun çiçeği geldi, bir de domates gribi diye bir şey okudum geçen haberlerde, iyi mi? Olmayan ruhsal sağlığımız bu ekonomik ve toplumsal belirsizliklerle birlikte yeniden diplere vurdu. Ne dersiniz, vakit, İstanbul'a dönünce -ki dün itibariyle döndüm- psikoloğa başlama vakti midir?  

 
Sia Kitap'tan çıkan Sözlerin Ağırlığı'nı bu yaz okudum, sosyal medyada da oldukça bahsetmiştim kitaptan. Uzun zamandır okuduğum en derinlikli, en yoğun kitaplardan. Şiddetle tavsiye. 

 
 İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Meselenin Özü, Graham Greene ile tanıştığım kitap oldu.

 
 
Bu kitabın yazarını tanıyorum.
  
Uçaktan iner inmez Bağdat Caddesi'ndeki Penguen Kitabevi'ne gittim. Marmaris'te pek kitapçı yok, olanlarda da hep aynı üç beş yazarın kitabı yazılıyor, çeşit yok. Hoş, büyük kitapçılarda çeşit var da ne oluyor? Hep aynı üç beş ismin kitapları görünürde, diğerlerini ara ki bulasın. Bir insanın bir kitabevine gidip de yeni bir yazar keşfetme şansı çok düşük. Zaten kafasında bir yazar ismi oluyor, doğrudan onun kitabını almaya gidiyor. Başkasını bulmak, keşfetmek istemiyor, belki öyle bir amacı da yok, belki de sırf "o günlerde o kitap popüler" diye onu almak istiyor, başkası popüler olsaydı, o başkasını alacaktı. Geçen gün, bir internet sitesinde, "sonbaharın öne çıkan kitapları" diye bir liste gördüm. Böyle listeleri okuyarak (en azından yerli) yeni bir yazar keşfetmenin imkanı yok. Hep bildiğimiz, popüler, ana akımda zaten reklamları dolaşımda olan yazarların tanıtımı yapılıyor. Birisi de demiyor ki daha alternatif/pek bilinmeyen yazarlara yer verelim. Yok. Hep aynı, aynı, aynı isimler... Bu anlamda okurların büyük çoğunluğu da biraz tembel galiba. Araştırmak istemiyor. Önüne sunulanı alıyor. Belki de okurlar bu tembelliğe alıştırıldı.

Bu yaz, beni Twitter'dan takip eden bir hanımefendi, bakın o da beni zaten takip etmekte olduğu için, yani Mert Ofluoğlu diye bir yazarın varlığından haberdar olduğu için, kitaplarımı almaya, Penguen'e gitmiş. Sormuş soruşturmuş, bulamamış. Bana yazınca, ben de ona internette Kitapyurdu'nda bulabileceğini söyledim, "Neyse, en azından kitapçı gezmiş oldunuz" notuyla. O da hemen alıp okumuş. İkisini de. Üç günde bitirmiş. Şaşırdım kaldım hızına. Bir yandan, böyle eline geçireni yalayıp yutan okurlar da var ve bu mutluluk verici. Demek istediğim şu: Belki bir yerlerde EceNilgünDumanKara adında bir yazar var, çok da iyi kitaplar yazıyor, ama ne yapsın, görünür olamamış, onun kitapları öylece depolarda bekliyor, o iyi metinlerinin yolu bir türlü iyi okurlarla kesişemiyor. Onu okusa sevecek olan okurlar da, dönüp dolaşıp yine aynı üç beş yazarın kitabını okuyor.

Haydi kalın sağlıcakla. Ve tabii bol bol kitapla. Benimkileri okursanız yorumlarınızı heyecanla bekeldiğimi söylememe gerek yok, değil mi? Daha az önce 265 TL'lik kitap alışverişi yapmamışım gibi, şimdi yine kitap almaya gideceğim... N'apayım, ben de tesellimi kitaplarda buluyorum. Sevgiler.


Edit: Tam bugün blog'uma yazdığım bu yazıda okur tarafından yeni bir yazarın keşfedilmesinin zorluğundan bahsederken, dün gelen bu mesajı gördüm. Okurumdan izin alarak paylaşıyorum. Benim hala umudum var! :)

Kitap linkleri

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert





















29 Haziran 2022 Çarşamba

ÇOCUK KİTABINA +18'LİK SANSÜR... NEDEN?

Çocuk kitaplarını +18 olarak poşete hapseden ilk ve tek ülke biz miyiz acaba?

Gün Işığı Kitaplığı'nın "7 kitabımızın poşete sokulmasını kınıyoruz!" adlı basın açıklamasını görünce düşündüğüm ilk şey bu oldu... 

Yayınevinin Çıtır Çıtır Felsefe adlı çocuk kitapları serisinden 7 kitap, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'nun Resmi Gazete'de yayımlanan kararıyla "muzır" ilan edilmiş ve bu 7 kitabın yalnızca 18 yaşından büyüklere ve poşet içinde satılabileceğine karar verilmiş. 

Asıl Müge Anlı ve Esra Erol gibi televizyonda saatlerce yayınlanan bazı programları filan "muzır" yayın diye poşetle kapatmaları lazım... 

Bu yetişkin programlarını çocuklar kontrolsüzce üç saat boyunca izleyebiliyor, ama veli parasını verip çocuğuna çocuk kitabı mı satın alamıyor?

Bakın dikkatinizi çekerim, ÇOCUK kitabı...

O kitapları ben okumadım, ama içlerinde 18 yaşından küçüklerin okuyamayacağı ne gibi bir içerik olabilir ki diye düşünmeden de edemedim...

Her şey bitti de, bir tek çocuk kitaplarını poşete koyup sansürlemek mi kaldı...

Ben de çocuklar için bir hikaye yazıyorum... Umarım 18 yaştan büyüklere okutmazlar...

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert

23 Mayıs 2022 Pazartesi

MERT OFLUOĞLU - UÇURUM ZAMANI RÖPORTAJI

İyi bir edebiyat eseri okumaktan daha fazla tatmin edici çok az, belki de tek bir şey var ve o da, eseri objektif bir şekilde okuyup değerlendiren usta işi bir roman kritiği okumak... Uçurum Zamanı’nı okuyan Müge İplikçi’nin soruları, romanın kuytularında kalmış köşelere öyle güzel ışık tuttu ki, yazarı olarak beni bile gerek röportaj sırasında gerekse sonrasında çokça düşünmeye itti. Müge Hoca’nın bir sürü tecrübeli yazarı ağırladığı Zeytin Dalı programına konuk olmak benim için unutmayacağım bir deneyim oldu. Söyleşimizde kitabın ana karakteri olarak tanımladığım Bozbalık Köyü çerçevesinde zaman ve mekanın önemini, romanın merkezindeki kadın karakterler arasındaki çatışmayı, polisiye olay örgüsünü ve daha pek çok şeyi konuştuk. Ben de, konuştuklarımızın bir kısmını yazıya dökerek, birkaç bazı eklemeyle buradan sizlerle paylaşmak istedim. Keyifli okumalar efendim... 

"ÜÇLEME; ÇÜNKÜ ANLATACAKLARIM TEK KİTABA SIĞMADI!"

Bir üçleme fikriyle yola çıkan genç bir yazar var karşımızda... Sizin yaşınızda bir yazar neden üçleme yazmaya girişti? 

Bunun aslında çok basit bir cevabı var: Anlatacaklarım tek bir kitaba sığmadı! Bozbalık Üçlemesi’nin başı ve sonu 2012’den beri belli. Benim lise yıllarımda oluşturduğum, o yıllarda yazdığım bir roman bu. Ters Düz, 2015’in sonunda yayımlandı ama aslında ben onu 18 yaşında tamamladım. Uçurum Zamanı’nı da 2016’da yazdım ama o da ancak 2021 gibi çok geç bir tarihte yayımlanabildi. Ters Düz’ün ilk cümlesini yazarken, son kitabın son cümlesi bile kafamda netti. Olaylar, karakterler dahi kesindi. Ben yıllar içinde kafamdakileri oturup kâğıda döktüm sadece. Bu üçlemeyi, ister birbirinden bağımsız üç ayrı kitap, ister iki bin sayfalık tek bir roman olarak ele alabilirsiniz.

Bir röportajınızda diyorsunuz ki, Uçurum Zamanı’nda kahramanımız aslında bir mekan: Bozbalık. Ece Duman çok rahatlıkla kahramanımız olabilecekken, hayır diyorsunuz ve Bozbalık Köyü’nü karşımıza bir kahraman olarak çıkarıyorsunuz. Neden?

Bozbalık Üçlemesi’nin her kitabında bir sürü insan var ama ana karakter olayların geçtiği Bozbalık Köyü. Ve zamanın kendisi. Ters Düz’de köyün sonbaharını anlatıyordum. Uçurum Zamanı’nda köyün kışına ve ilkbaharına tanıklık ediyoruz. Serinin son kitabında da tekrar sonbaharı ve ilerisini göreceğiz. Böylece üçleme aslında bir mekanda yaşayan insanların bir yıllık süre zarfında geçirdiği dönüşümleri ele almış oluyor. Zaman geçerken karakterler bıraktığımız noktada kalmıyor, onlar da çok fazla değişip dönüşüyor. Fizikselden ziyade psikolojik bir dönüşüm bu... Bozbalık’sa hayali, kurgu ürünü bir köy. Bir o kadar da haritadaki koordinatları belli aslında! Trabzon’un Maçka ilçesine bağlı bir dağ köyü. Romanlar için bu doğa harikası, ormanlarla çevrili küçücük köyü kurguladım ve içini görünürde renkli, gerçekteyse sır küpü karakterlerle doldurdum.

"BOZBALIK KENDİ OLARAK KALABİLMEK, VAR OLABİLMEK İSTİYOR" 

Uçurum  Zamanı’nda çok sayıda karakter var. İnsan okurken şunu düşünüyor: İnsanın olduğu her yerde hakikaten çok büyük bir cehennem var. Peki, Bozbalık kahramanımızsa, bu kahramanın temel yarası nedir?

Bu sorunun yanıtını üçlemenin final kitabında veriyorum. Uçurum Zamanı’nda alttan alta son kitapta neler olabileceğinin sinyalini vermeye çalıştım. Kitabın bir sahnesinde köyde bir fırtına oluyor ve orada doğanın köye yaptığı tahribatı görüyoruz. O an için karakterler en kötüsünün bu olduğunu düşünüyor belki de. Ancak köyde etkisini giderek göstermekte olan çok ciddi bir yapılaşma mevzusu var. Karakterlerimiz henüz bilmiyor ki doğadan ziyade insanın vereceği tahribat gelmekte Bozbalık’a. Bozbalık aslında kendi olarak kalabilmek, var olabilmek istiyor. Ama insanlar buna ne ölçüde izin verecek, bu üçüncü ve final kitabının konusu.

Sözü açılmışken, kitabın final sahnesinde gördüğümüz fırtına, mekan karakterlerimizin simgesel düşmanı mı?

Şimdi, kitabın yazarı olarak düşünüyorum da, Bozbalık Üçlemesi’nde doğa insana yeniden başlama imkânı sunuyor belki de. Ters Düz’ün sonlarında şöyle bir cümle vardı: “İki kız kardeş, isteyerek veya istemeyerek yaptıkları her şeyin, karın zarafetinde yıkanıp kaybolmasını dilediler.” Yağmaya başlayan o karın altında pür-i pak olmak istediler. Aslında, affedilmek istediler. Uçurum Zamanı’nın finalindeki fırtına da bir şekilde herkesi eşitleyip haklıyla haksızın, dürüstle yalancının, cesurla korkağın açığa çıkmasını sağlıyor. Aslında o fırtına, karakterlerimizin düşmanı değil, dostu. Fırtınadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bunun izlerini de üçüncü kitapta göreceğiz zaten.

"ANNE, ÜVEY ANNE VE KIZ KARDEŞ ÇATIŞMASINI İŞLEMEK İSTEDİM" 

Şimdi kahramanlara gelmek istiyorum... Çok kalabalık bir ekip var karşımızda. Özellikle de Ece, Nilgün, Münevver gibi kadın karakterlerin ön plana çıktığı bir kitap okuyoruz. Bu kadınların kendi iç dinamikleri neler?

Kadın karakterler kesinlikle ön planda. Ece’nin “erkekleri” de var elbette; Burak, Ali, Kerem. Ama bu bir kadın hikayesi. Ece-Nilgün, Nilgün-Münevver ve Ece-Münevver arasında hem geçmişten gelen hem de halihazırdaki konum itibariyle türlü türlü çatışmalar var. Bu çatışmalar bitmiyor. Daha çok bu üç kadının birbiriyle olan ilişkisini irdelemek istedim. Ters Düz’de Ece Duman’ı yirmi sekiz yaşında, yakında yeni kitabını çıkaracak olan, geleceği parlak bir yazar, İstanbul’da tek başına yaşayan, kendi ayakları üstünde duran şehirli bir genç kadın olarak tanıdık. Pek çok yaşıtına göre çok daha olgun, çünkü küçük yaşında çok şey yaşamış ve hayat da onu erken olgunlaşmaya mecbur kılmış. Annesiz büyümüş. Onu babası ve amcası büyütmüş. Babası Kadir, sonradan Münevver’le evlenmiş. Münevver ona iyi bir anne olmamış, kötü davranmış, ondan nefret etmiş; başka bir kadının çocuğu olduğu için onu Kadir’le gerçek bir karı-koca olmasının önünde bir engel olarak görmüş. Ne Münevver Ece’yi, ne de Ece Münevver’i sevmiş. Ece çocukken çeşitli sebeplerle köyü terk edip İstanbul’a gelen bir karakter. Ve yıllar sonra babasının kaybolduğunu öğrenince köye geri dönmek durumunda kalıyor. Üvey annesi Münevver şimdi ortalarda yok. 

Çok ilginç bir öyküsü var Münevver’in...

Ece on yaşındayken Münevver’in hamile kaldığı bebek, yani Nilgün, Ece yıllar sonra köye geri döndüğünde on yedi-on sekiz yaşlarında bir kız olarak çıkıyor karşısına. Tabii yine çeşitli sebeplerle aralarında, daha çok Nilgün’den Ece’ye karşı bir birbirlerinden hoşlanmama durumu var. Bu anne, üvey anne ve kız kardeş çatışmasını işlemek istedim.

Ve bayağı da çatışıyorlar aslında...

Çatışıyorlar, evet! Spoiler vermeden konuşmam zor, o nedenle tam da bu noktada susma hakkımı kullanmak istiyorum.

Bir de Meryem var tabii. Uçurum Zamanı'nda kadınlar bitmiyor! Meryem’i konuşalım biraz...

Meryem, Bozbalık’tan çıkamamış bir karakter. Nilgün de öyle ama o Uçurum Zamanı’nda nihayet şeytanın bacağını kırıp kısa da olsa bir çıkıyor! Meryem, Bozbalık’tan çıkamamış bir karakter olsa da, köyün “aura”sı olan, iddialı da bir kadını. Bozbalık kurgu ürünü bir köy ama Meryem o köy standartları içinde hayli iddialı, çekici bir karakter. Ne zaman ki Ece İstanbul’dan oranın havasını solumuş biri olarak köye geri dönüyor, çocukluk arkadaşı olan Meryem ister istemez onda biraz başka bir hayatını görüyor. Köyden gitseydi belki o da daha farklı bir kadın olabilirdi. Başarılı bir kariyeri olan Ece, ışıltılı bir insan. Meryem biraz da ondaki bu ışıltıyı kıskanıyor. İşin içine çeşitli aşk durumları da girince, Meryem, Ece’den pek hazzetmeyen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

"BU KİTAPTA MÜNEVVER'İN KAYBEDECEK BİR ŞEYLERİ VAR. MERYEM'İNSE KAYBEDECEK HİÇBİR ŞEYİ YOK, CANINDAN BAŞKA"

Şimdi gel buraya Münevver Kara’yı da koy! Münevver ve Meryem, cidden “femme fatale” gibi çıkıyorlar karşımıza... Bu iki kadının kitap boyunca bize ne tür bir denge sağladığını da sizden öğrenmek istiyorum. Münevver Kara ve Meryem Uzun’un birbirine benzeyen yanları neler?

Birbirlerine benzeyen yanları var mı, emin değilim. Ters Düz’ü geride bırakarak, Uçurum Zamanı özelinde konuşuyorum. Bu kitapta Münevver kaybedecek bir şeyleri olan bir kadın artık. Nilgün ve Ece’yle ilişkisinde “çeşitli” gelişmeler oluyor ve belki de Nilgün tarafından kendisine verilen ikinci bir şansla elindekilerin değerini anlıyor, anlamaya başlıyor. Dolayısıyla Münevver bu kitapta çok da gözü kara bir karakter değil. Meryem’inse kaybedecek hiçbir şeyi yok. Tam anlamıyla hiçbir şeyi yok; vereceği bir candan başka. Hikâyenin bir noktasında bu iki karakterin yolu bir noktada kesişiyor ve kısa bir süre için de olsa bir ittifak yapılıyor. Meryem akıllı bir kadın. Münevver’se, hiç de öyle görünmemesine, hatta köylülerce “deli” olarak etiketlenmesine rağmen, belki de oradaki herkesten çok daha akıllı bir kadın. Meryem duygularıyla, Münevver’se aklıyla hareket ediyor. Üstelik dediğim gibi, hiç de “yarım” filan değil aklı! Neyin ne olduğunun çok farkında bir karakter.

Burada bir parantez açmak istiyorum: Doğrusu, Münevver’i daha çok okumak istedim... Sanki orada frene basmış, “daha ileri gitmeyeyim, burada durayım” demişsiniz gibi geldi. Doğru mu bu tespit?

Her ne kadar Münevver üç ana kadın karakterimden biri olsa da, ben Uçurum Zamanı’nda Ece ve Nilgün’ü anlattım. Final kitabı için Münevver’i ve onun geçmişinde gizli bıraktığım yanları açığa çıkaracağım, ilginç sürprizlerim var.

Gelelim şimdi Hasan ve Kadir kardeşlere... Onlar, bu kadın ordusuna karşın iki erkek olarak olayların akışına acayip yön veren figürler...

Yön veriyorlar, hem de çok ilginç bir şekilde: İkisi de aslında kitapta yok. Buna rağmen olaylara yön veriyorlar. Ama bu karakterlerin geçmişte yaptıkları hatalar ya da seçimler, kadınlarımızın hayatını etkilemiş, etkilemeye de devam ediyor.

O yanı çok güzel vermişsiniz...

Teşekkür ederim... Şu anda olmayan bu karakterlerimizden bir tanesi, kitapta daha sonra bir kedinin adı olarak yer alıyor: Kedi Kadir. 

"BİR BAŞKOMİSER ZATEN SUÇLULARIN PEŞİNDEDİR. SIRADAN BİR EV KADININ DAHİL OLDUĞU POLİSİYELER BANA DAHA CAZİP GELİYOR." 

Uçurum Zamanı bir polisiye mi?

Kesinlikle öyle.  Ben dedektiflerin ya da başkomiserlerin başrolde olduğu polisiyeleri değil, sıradan, gündelik yaşamın içindeki insanların hayatlarına devam ederken kendilerini birdenbire içinde buldukları, dahil oldukları polisiyeleri daha çok seviyorum. Sonuçta bir dedektif ya da başkomiser zaten suç ve suçlularla ilgilenmek durumunda; onun hayatının bir parçası bu. Ama kendi halindeki bir ev kadını, köyde yaşayan bir kızcağız ya da yazar bir kadın kendini böyle bir polisiye olaylar örgüsünün içinde bulunca onların buna nasıl reaksiyon vereceğini düşünmek ve bunu yazmaya çalışmak bana daha cazip geliyor. Çünkü ben de okurken bundan keyif alıyorum. Elbette Bozbalık Üçlemesi’nde de olaylar bir köyde geçtiği için, yaşanan her türlü polisiye vakada iz süren, araştıran bir jandarma komutanımız var. Ama asıl karakterimiz o değil. Onun bakışından pek görmüyoruz olanı biteni. Bir yandan kendi özel hayatındaki sorunlarla boğuşan, bir yandan mesleğini icra etmeye çalışan herhangi bir insanın karıştığı polisiye olaylar var Uçurum Zamanı’nda. Şunu da söylemek isterim: Bir polisiyede illa bir cinayet olması gerekmiyor. Yapılmaması gereken şeyleri kim yapıyor sorusu olması önemli. Buna birini öldürmek de dahil, çok daha basit bir hırsızlık da, entrikalı bir şantaj da. Uçurum Zamanı’nda da polisiye hem o bildiğimiz, klasik anlamdaki polisiye olarak var hem de diğer şekillerde. Hatta, Ters Düz’den farklı olarak tek değil, ayrı ayrı birkaç tane polisiye olay örgüsü var. Bunun haricinde, Uçurum Zamanı bir aşk ve doğa romanı.

Son olarak, Bozbalık Üçlemesi’nin üçüncü kitabı ne zaman çıkacak?

Onu henüz yazıyorum. Ama öncesinde, çekmecemden, bilgisayarımdaki tozlu (!) dosyalardan çıkardığım bir başka roman var. 2018 yılında yazmıştım. Şimdi onu baştan yazıyorum ve zannediyorum ki üçlemenin son kitabından önce bu bahsettiğim yeni roman gelecek. Bundan sonra devam etmek istediğim tarza  daha uygun stilde bir roman. Elbette Bozbalık Üçlemesi de etkileyici, belki de üçlemenin en iyi kitabı olacak bir romanla kapanış yapacak. 

Ters Düz ve Uçurum Zamanı'nı Kitapyurdu'ndan inceleyip satın alabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

11 Mayıs 2022 Çarşamba

KELİME OYUNU BÖLÜMÜM YAYINDA!



Son iki soruda elektrikleriniz kesilsin, Wi-Fi'sız kalın. Gerisini gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz. :)



5 Mayıs 2022 Perşembe

KELİME OYUNU'NA KATILDIM!

Ali İhsan Varol'un sunduğu, ekranların "en naif ve zarif" yarışma programı Kelime Oyunu'nu yıllardır severek izliyorum. Sonra dedim ki, neden ben de katılmayayım? Daha doğrusu ben demedim de annemler çok istedi. Başvuru yaptım, gönderdim. Aradan üç beş ay geçti. Geçen gün telefonum çaldı: "Mert Bey, eğer uygunsanız sizi iki gün sonraki çekime bekliyoruz." Biraz acele ve son anda oldu, üstelik o akşam da bir tiyatro oyununa gidecektim. İkisi de birbirine çok ters yerlerde... Haftalardır boşum, iki etkinlik gele gele aynı güne denk geldi, iyi mi! Ben, yarışmacıları evlerinden, en azından Kadıköy ya da Beşiktaş gibi merkezi bir yerden araçla aldıklarını zannediyordum. Yok, meğer kanala tıpış tıpış kendi başınıza gitmeniz gerekiyormuş! Kayda değer bir para ödülü olmamasına rağmen Kelime Oyunu'nun yıllardır bu kadar çok sevilmesinin ve sürekli bir sürü yeni insanın yarışmaya başvurmasının sebebi, Ali İhsan Varol'un sunumu ve yarışmacıları hoş tutan yaklaşımı olsa gerek. Neyse, binmediğim toplu taşıma kalmadı ve dağları tepeleri aşarak teve2'nin Bağcılar'daki stüdyosuna gittim (dönüş yolunda, herhalde metrodan metrobüse geçerken verdiğim yemek molasında, 2013 yılından beri kullandığım İETT kartımı düşürüp kaybettim). 

Ah ah... Yarışmada başıma neler geldi, sormayın! Nasıl olsa izleyeceksiniz... 

Benim katıldığım program, gelecek pazartesi akşamı, yani 9 Mayıs günü yayınlanacak. İlk önce buradan sizlere duyurmuş oldum, fotoğrafı da ilk kez burada yayımlıyorum! Henüz sosyal medya hesaplarımın hiçbirinde paylaşmadım. Herkese sürpriz olacak. İlk önce blog'umun sevgili okurları olan sizlerle paylaşmak istedim. 

İzlemeyi unutmayın!

(Ali İhsan Varol'a kitaplarımı da hediye etmek istedim. İmzalayıp verdim. Keyifle okuyacağını söyledi. Eğer siz de henüz okumadıysanız, kitaplarımı bu linkten inceleyebilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

8 Nisan 2022 Cuma

YAZMAYI İSTEMEK DEĞİL, YAZMAK...


Tıpkı yapmayı istemek değil, yapmak gibi...

Sizinle bir anekdot paylaşmak istiyorum...

Geçenlerde instagram'da yer bildirimiyle koyduğum fotoğrafa bir takipçim mesaj attı.

"Ben de yazar olmak istiyorum, çok yakınım size şu an, çay içelim mi?"

"Tamam" dedim.

Bir kafede buluşup yarım saat kadar oturduk.

"Siz Ters Düz'ü ne zaman yazdınız?" dedi.

"2013 yılında yazdım" dedim.

"Ya Uçurum Zamanı?"

"Onu da 2016’da yazdım" dedim.

“Ama kitap geçen aylarda çıktı!” dedi. (2021, Ekim)

Ona, eğer benim gibi tanınmamış bir yazarsanız kitabınızı yayımlatma çabasının tam bir savaş meydanı olduğundan bahsettim. Ayrıca yazılan bir metnin bazen yılları, bazense koca bir ömrü bulan bir “demlenme, olgunlaşma, yalınlaşma” süreci olduğunu da söyledim.

Sonra, “Ben de kitap yazmak istiyorum, nasıl yazabilirim?” dedi.

Dedim: “Yazma pratiğiniz var mı?”

“Yok” dedi.

“Ben okuma yazmayı öğrendiğim 1. sınıftan beri yazıyorum,” dedim.

“Nasıl ya?” dedi.

“Hiçbir zaman kitap yazıp tanınayım gibi bir amaçla yazmadım. Yazmak benim için bir tutku... Burada sizi beklerken bile beş sayfalık bir hikâye yazdım mesela" dedim.

Şaşırdı.

Yazmak içten gelen bir şey.

Bir anda roman yazayım, hikâye yazayım, senaryo yazayım da şöhret olayım gibi bir olay yok ki.

Kaldı ki zaten yazmakla tanınmanın birbiriyle hiç alakası yok.

Kısa yoldan tanınmak isteyen günümüz gençleri, yani yaşıtlarım da, sosyal medyada fenomen olmayı ya da Survivor’a katılmayı seçiyor.

Uçurum Zamanı’nın sonsözünde de yazdığım gibi: “Yazan insanlar olarak bizler bu yolculukta bir yere varmamayı, varamamayı da göze almış insanlarız; bizler bu yolculuğun kendisini seviyoruz.”

“Yazmayı istemek” diye bir şey yok zaten.

“Yazmak” var.

Bu arkadaşımızın çay teklifini belki bir faydam dokunur diye kabul etmiştim.

Belki de dokunmuştur :)

(Kitaplarımı incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 


 

Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...