8 Eylül 2018 Cumartesi

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM: 13. - 19. BÖLÜMLERİN TAMAMI

6. bölüm
5. bölüm
4. bölüm
3. bölüm
2. bölüm
1. bölüm 


Nerede kaldık: Irmak Atlas'ın geçmişindeki sırrı öğrendiği gece, onunla birlikte olur. Selin, Necati'nin Atlas konusundaki uyarısını ondan saklar. Atlas'la birlikte olduğu için mutluluktan havalara uçan Irmak, Cem'le daha fazla beraber olamayacağını anlar ve ayrılık konuşması yapmak üzere onun evine gider. Ama Cem her şeyi başından beri biliyordur: Onun Atlas'la olan ilişkisini...Yüzleşirler. Cem çok öfkelenip kriz geçirir, Atlas Kitabını yakar ve evde ona saldırır. Irmak kendini korumak için ona şişeyle vurmak zorunda kalır, Cem yere yığılır. Cem'i öldürmüş olabileceğini düşünen Irmak şok içinde Atlas'ın evine gider. Ama daha büyük bir şok onu orada beklemektedir: Kapıyı yarı çıplak bir haldeki Aslı açmıştır. Irmak, Atlas'ın kendisini Aslı'yla aldattığını düşünürken Aslı da aldatıldığını söyler. Peki iki arkadaş olarak aynı erkeğe aşık olmaları nasıl bir tesadüftür? Irmak, Aslı’yla Atlas arasındaki bağlantıyı çözemez ama hem Aslı’nın hem Atlas’ın hem de Necati’nin kendisinden bir şeyler sakladığından artık emindir. 

13. BÖLÜM

 Bölümlere varsa arkadaşlarınızı etiketlemeyi de unutmayın! Çok heyecanlı bir bölüm sizi bekliyor, keyifli okumalar!

Bölüm şarkısı: Feist - Caught a Long Wind 

HUZUR İÇİNDEYDİ. ANNESİ yavaşça ve narince onun ipek gibi yumuşak olan saçlarını tararken, o elindeki kendi yazdığı hikaye defterinin sayfalarını çeviriyordu. Banyodan yeni çıkmıştı ve saçları hala ıslaktı. Annesi onu sarı bornozuna sarmış, aynanın önünde yere oturtmuştu. Teninden sabun ve şampuan kokuları yayılıyordu.
"Sen benim mis kokulu, güzel ve akıllı küçük oğlumsun, bunu biliyorsun değil mi?"
Gözlerini elindeki defterden kaldırıp aynaya baktı. Bakışları annesininkilerle buluşunca, sessizce başını salladı. Evet, bunu biliyordu. O annesinin mis kokulu, güzel ve akıllı küçük oğluydu.
Annesi önündeki defteri işaret edip gülümsedi. "Büyüyünce yetenekli bir yazar olacaksın."
Taraktan saçını kurtarıp arkasına, annesine döndü. "Gerçekten mi?" diye hevesle sordu.
"Elbette. Ve işte o zaman ben seninle gurur duyacağım."
Bu cevaptan tatmin olmuş bir şekilde tekrar önüne döndü ve gözlerini kapattı. Annesi saçlarını düzgünce taramaya devam ediyordu.
"Koskocaman çocuk oldu, onu hala sen mi giydiriyorsun?"
Kapının girişinden babasının sesi duyuldu. Başını irkilerek o tarafa çevirince, saçlarının arasındaki tarak canını acıttı ve annesine sokuldu.
"Biraz nazlanmasının ne gibi bir sakıncası olabilir?" dedi annesi. Kendisiyse o tarafa hiç bakmamıştı ama aynadaki yansımadan, ikisinin arasında sessiz bir mücadele yaşandığını görebiliyordu.
"Kaç yaşında oldu. Onu hala sen yıkıyorsun, üstüne bir de giydiriyorsun. Ona bu yaptığının iyilik olduğunu sanıyorsun, ama değil. Bırak bazı şeyleri kendi öğrensin. Onu kendine bu kadar bağlama." Annesine bakıp fısıldayarak, "Unutma ki senin bir oğlun daha var," dedi.
Annesi konuşmanın uzayacağını hissetmiş gibiydi. Kulağına eğilerek, "Sen burada defterine bakmaya devam et, canımın içi, ben babayla konuşup geleceğim," dedi ve kapının önüne gitti. "Ben de zaten konuyu buraya getireceğini biliyordum," dedi babasının karşısına gittiğinde. "Bu çocuk özel. Anlamıyor musun? Onun bana ihtiyacı var."
"Diğerinin yok mu? Kim bilir şimdi nerede? Sahi, onu bu sabah hiç gördün mü?"
Onları duymadığını mı sanıyorlardı? Öyleyse yanılıyorlardı. Çünkü ikisinin ne konuştuğunu duyabiliyordu. Ama yine de önüne bakıp defterindeki hikayelerle ilgileniyormuş gibi davrandı.
"Bana ikisini birbirinden ayrı tutuyormuşum gibi davranmaktan vazgeç."
"Öyle yapmadığını gerçekten görebiliyorum," dedi babası imalı bir sesle ve annesi tekrar yanına dönerken babasının koridorda giderek uzaklaşan ayak seslerini dinledi.
Şimdi tekrar annesiyle baş başa kalmıştı.
"Babam ne demek istedi anne?"
Annesi her şey yolundaymış gibi gülümsedi. Bu gülümseme öyle tılsımlı bir şeydi ki, sanki dünyadaki tüm kötülüklerin üstünü örtebilecek güce sahipti. Dudaklarını, onun üstüne düşen sarı saçlarının örttüğü kulaklarına yaklaştırarak, "Baba seni kıskanıyor," diye fısıldadı. "Çünkü ben seni çok seviyorum."
Biliyordu, bunu biliyordu. O da çok seviyordu. Küçük bir evcil hayvan gibi annesine sokuldu.
"Ben büyüyünce çok yetenekli bir yazar olacağım ve sen benimle gurur duyacaksın anneciğim," diye fısıldadı.
*
“...ss?
…las?
…tlas?
…Atlas?”
Bir rüyadan uyanır gibi irkilerek gözlerini açtı ve ona bakakaldı Atlas. Afallamış görünüyordu.
“Nereye daldın gittin sen?”
“Ben…”
“Cem buraya hiç gelmemiş ve belli ki Aslı da gitmiş diyorum,” diye yineledi Irmak, gergin ve sinirlerine hakim olmaya çalışır bir şekilde. Atlas’ın evinin antresinde dikilmek ona, onu ve Aslı’yı birlikte gördüğü sahneyi tekrar tekrar yaşatıyordu.
“Şimdi bana Aslı’yla nasıl ve ne zamandan beri tanıştığını anlatacak mısın?” Irmak sabırsızdı.
“Ne?” Atlas'ın aklı hala başka yerde gibiydi.
“O benim arkadaşım Atlas! Bunun bir rastlantı olduğuna inanmamı bekleme benden!”
"Senin... senin arkadaşın mı?" dedi Atlas şaşkınlıkla. "Aslı’yla sen arkadaş mısınız?”
“Bilmiyor muydun?" dedi Irmak sinirle gülerek.
"Yemin ederim bilmiyordum.”
"Yani bilseydin onunla birlikte olmayacaktın?"
"Zaten hiç olmadım ki," dedi Atlas basitçe.
"Eminim öyledir," dedi Irmak hırsla. "O yüzden sizi kapıda o vaziyette yakaladım. O yüzden Aslı sana çok kızdı, tokat attı. O yüzden kendini odaya kilitledi." Etrafa baktı. Sanki yerde, duvarlarda Aslı'yla Atlas'ın birlikteliğine dair bir iz yakalamaya ve Atlas'ı bununla yüzleştirmeye çalışıyor gibiydi. “Neyse ya.” Kapıdan çıkıp gitmek için hamle yaptı.
"Nereye gidiyorsun?" dedi Atlas, onu kolundan tutarak.
"Yurda dönüyorum. Çok yorgunum." Ses tonu bezgin geliyordu. Artık gerçekten çok yorulmuştu. Bir an önce yatağa girmek istiyordu. Belki hiç değilse o zaman her şey kötü bir rüyaymış gibi geride kalabilirdi.
"Dün gece... Buradaydın. Benim yanımda."
Atlas, o renkli gözlerini Irmak'ınkilere sabitlemişti. Bir an sessizlik oldu. Irmak ondan etkilenmemek için bakışlarını çevirdi. Ama ondan yalnızca iki santim ötede dururken, bunu yapmak o kadar zordu ki.
“Herkes hata yapar, değil mi? Belli ki ben de seninle birlikte olarak hata yapmışım. Çünkü dün geceki Atlas Siyah'la şu an karşımda olan tutarsız kişi arasında çok fark var.”
Ona son bir kez baktıktan sonra, veda bile etmeden çıkıp gitti.
Atlas onun apartmanın kapısından çıktığını duyana kadar bekledi. Ardından kapıyı kapattı.

Kapı açılınca Irmak Selin'in odasına "Neler oldu bir bilsen," diyerek hızlı bir giriş yaptı. Ama içerideki iki yataktan birinin üstünde oturan ve kulağına dayadığı telefondaki birine "Hayır, onunla henüz işi o kadar ileri götürmedim ama sadece yaparsam ne olur ihtimali üzerine sana bunları anlatıyorum," diyen kızı görünce duraladı.
"Selam," diyerek bir adım geriledi.
"Yo yo, problem değil," dedi Selin, onu rahat olması için ikna etmeye çalışırcasına. "Oda arkadaşım Yaprak. Yaprak, bu da çok yakın arkadaşım Irmak."
Yaprak ayağa kalktı. Telefondaki değil de diğer elini Irmak'a uzatarak "Memnun oldum. Ben zaten telefondayım siz rahat rahat konuşun," deyip odadan çıktı.
Irmak, Selin'in onu "çok yakın arkadaşım" diye takdim etmesine hem şaşırmış hem de sevinmişti. Arkadaşlıklarının başlangıcından bu yana yaşadığı hızlı değişim, psikoloji kitaplarına konu olacak cinstendi.
"Senin de benim gibi tek kişilik bir odada kaldığını sanıyordum," dedi Irmak, odaya göz gezdirirken. "İki kişilikte olduğunu bilmiyordum."
"Aslında üç," dedi Selin. Odadaki duvarın arkasında kalan diğer yatağı işaret etti. "Bengü şimdi memleketine gitti." Kendisi masa sandalyesine, Irmak da onun yatağının üstüne oturdu. "Ee, n'oldu, Cem'le ne konuştunuz? Güzel güzel ayrılabildiniz mi? Sana bir mesaj attım ama görmedin sanırım. BİR DAKİKA! Alnına ne oldu senin?”
Irmak derin bir nefes aldı ve "Selin..." dedi. O akşam yalnızca birkaç saat içinde, kendisinin bile takip edemediği ve hala sıraya koyamadığı bir hızla o kadar çok şey olmuştu ki... "Selin. Cem ondan gizli Atlas'la görüştüğü biliyormuş. Çantamda kitabı bulunca bana saldırmaya kalktı. Sarhoştu. Ben de onun kafasında içki şişesi kırdım."
"NEEEEEE?" dedi Selin, elini ağzına götürüp. "Şaka yapıyorsun, di mi?"
"Bekle, henüz daha beterini anlatmadım."
"Ayy buna kalbim dayanmaz," dedi Selin, eş zamanlı olarak bir tiyatro oyuncusu gibi elini kalbine götürerek.
“Cem bayıldı... Kendimi o evden dışarı nasıl attığımı bilmiyorum... Onu öldürdüm sandım! Yardım istemek için Atlas’a gittim... Peki sen Atlas’ın evinde kapıyı kim açtı dersin?”
“Ayyyy bilmiyorum! Yani şu an anlattığın öyle sürprizli bir hikaye ki, kapıyı ben bile açmış olabilirim."
“Aslı…”
“Ne?” dedi Selin, anlamamış gibi.
Irmak umutsuzca başını salladı. “Aslı, Atlas'ın evindeydi. Hem de çıplak bir şekilde. Yani ben gittiğimde... şey yapıyorlardı sanırım.”
"NEEEEE?” diye bağırdı Selin bir kez daha. “Sakın bana aklıma gelen şey olduğunu söyleme!”
"Keşke o değil diyebilseydim, ama evet... Sanırım tam da o..."
"Yuh artık ya! Cidden yuh!" Selin birkaç saniye durup şu duyduklarını idrak etmeye çalıştı. "Ya ama ben onları o halde gözümün önüne bile getiremiyorum ki!"
"İşte düşün, ben o an'ı bizzat gözlerimle gördüm."
"Ama bir dakika ya..." diye şüpheli bir ses tonuyla konuşan Selin, başından beri sorması gereken esas soruyu nihayet aklına getirebilmişti. "Aslı'nın Atlas'la ne alakası var?"
"İşte bunu şimdilik ben de bilmiyorum. Aslı da beni gördüğüne çok şaşırdı. Atlas'a tokat atıp kendini odaya kapattı. Yani o da Atlas'ın onu benimle aldattığını öğrenmiş gibiydi... Neyse sonra biz de Atlas'la evden çıktık. Yarın okulda ne olursa olsun Aslı'ya soracağım."
"Atlas'a sormadın mı kızım?"
"Sordum ama aramızda bir şey olmadı diyor." Irmak düşünceliydi. Atlas'ın bu sözüne inanmak istediği her halinden belli oluyordu. Selin onu harekete geçirmek ister gibi konuştu.
"İnkar ediyor belli ki!" dedi hırsla. "Sen yarın bir de Aslı'nın ifadesini al bakalım... Ayy bu nasıl bir tesadüf ama ya!"
"Tesadüf mü ondan emin değilim işte..."
"Başka ne olacak ki?"
"Yani… bilmiyorum ama Aslı da ben de aynı erkekle çıkmaya başlıyorsak, bence burada bir tesadüften fazlası var."
Bir süre ikisi de susup düşüncelere gömüldüler. Bu olayın düğüm noktasının Atlas olduğu konusunda hemfikirdiler.
“Yazar dedik güvendik, ama kesin hala bir şeyler saklıyor senden,” dedi Selin. “Hatta belki ikinizden de. Yani bu olayda Aslı da en az senin kadar mağdur olabilir.” Sıkıntılı bir durum olduğunu belirmek istercesine başını iki yana salladı. “Cem'e ne oldu peki?"
"İşte Atlas'la evine gittik... Cem orada yoktu. Biz de Atlas'ın evine mi gitti acaba diye geri döndük ama orada da yoktu. Herhalde hastaneye gitti. Umarım ciddi bir şeyi yoktur." Irmak'ın bu son cümleyi söylerken yüzü düşmüştü.
"Çok mu kötü vurdun?"
"Kafasında şişe kırdım, daha bundan beteri mi var?" dedi Irmak, suçunu kabulleniyormuşçasına. 
"Ama o da sana… yani… neredeyse…”
“Hatırlamak bile istemiyorum!” Onun ne diyeceğini anlayan Irmak, hemen müdahale etmek istemişti. "Resmen gözü döndü... Eminim o da pişman olacak bunu yaptığına."
"Pişman olsun veya olmasın. Bu olanlardan sonra ona geri dönecek değilsin ya?”
"Sen delirdin mi? Asla! Sana orada bana saldırdı diyorum. Nasıl korktum bilemezsin… Bak hala titriyorum."
Selin endişeyle alnındaki yara izine bakıyordu. “Dur şu yarana pansuman yapalım,” deyip ayağa kalktı. “Birinci sınıfta ilk yardım dersi almanın faydaları… Ayy, hala inanmıyorum, Yaprak şunları duysa nasıl da gelir! Peki Irmak, eğer Atlas da seni aldatmışsa... Sen aynı anda hem Cem'den hem Atlas'tan mı olmuş olacaksın?”
"Galiba öyle olacak," dedi Irmak. Ama aslında bu sorunun yanıtını kendi içinde arar gibiydi.

“Hala anlayamadım… Irmak’ı neden arıyorsunuz?"
Uzay kapıda durmuş, kapının önünde eve dalmamak için kendini zor tutarcasına sallanan adama bakıyordu. Evde yalnızdı. Kapı çaldığında doğrusu yatmaya hazırlanıyordu. Üstünde pijamaları vardı, çoraplarını bile çıkarmıştı.
"İçeriye girmeme bir müsaade etsen," dedi Cem sabırsızca.
"Edemem! Ablam burada değil diyorum ya!" dedi Uzay, biraz sinirlenmeye başlayarak. Ama adam buna pek de inanmış gibi görünmüyor, Irmak'ı içeride bir yerlere saklanmış yakalamaya çalışırcasına Uzay'ın arkasından odaları dikizliyordu. "Siz iyi misiniz? Biraz tuhaf görünüyorsunuz da?"
"Ah... Tabii ya!" dedi Cem gözleri aydınlanarak. "Aptal kafam! Ne diye buraya gelerek zaman kaybettim ki? Ona gitti, ona gitti işte!" İyi günler bile demeden arkasını dönüp birkaç adım attı, ama kararsız kalmış gibi durdu. Tekrar Uzay'a döndü ve sonunda yere çöktü. Uzay hemen yanına koştu.
"İyi misiniz?" dedi onu kolundan tutarak. Ama Cem yerde kalmaya diretiyor gibiydi.
Ağlamaya başladı. "Ben ablanı çok seviyorum," dedi. "Ama o beni asla affetmeyecek çünkü tam bir eşeklik yaptım..."
Uzay çok şaşırmıştı. Adamın, ablasının sevgilisi olduğunu öğrenince kolunu bırakır gibi oldu ama sonra tekrar kavrayıp, "Bak abi, gel içeriye girelim," dedi. Çıplak ayaklarıyla bahçenin çimlerini ortadan ikiye ayıran taş yola basmak zorunda kalmıştı ve içeriye çamur taşıdığı için annesi onu mahvedecekti. "Sonra ben Irmak'ı ararım... Konuşursunuz?"
"Bunu sahiden yapar mısın?" dedi Cem ona bakarak.
"Tabii," dedi Uzay. "Ama kalk yerden, ikimiz de hasta olacağız."
Cem onun elini tuttu ve kendisini yerden kaldırmasına izin verdi.
"Amma da ağırmışsın," dedi Uzay gülerek.
Ama Cem gülmedi. "O çocuk..." dedi.
"Kim?" dedi Uzay, Cem'i koluna almış eve doğru yürürlerken.
"O çocuk ablana zarar verebilir... Daha kim olduğunu bile bilmiyor ama onun çekimine kapıldı sanırım. İnan bana ben ne yaptıysam sadece onu korumak için yaptım."
Sen ne yaptın ki? diye düşündü Uzay. Hemen ardından kafasında bir şimşek çaktı ve adamın kimden bahsettiğini şıp diye anladı. Partide Selin'in yanında gördüğü Necati ve daha önce ormanlık alanda gördükleri o sarışın erkek. Cem kesinlikle bu ikisinden birinden bahsediyor olmalıydı. Uzay da neler olup bittiğini öğrenmek için ablasına gün boyu mesaj atıp durmuştu ama Irmak hiçbirine cevap vermemişti.
"Çocuk derken? Adamdan mı bahsediyorsun?" diye sordu Uzay. "Necati'den?"
"Hayır. Atlas..." dedi Cem. Onun adını bile anmak yüzünün ifadesini büsbütün değiştirmişti.
"Aa sen sarı saçlı olanı diyorsun, değil mi?" dedi Uzay, neredeyse heyecanla.
"Evet, demek onu sen de tanıyorsun?"
Eve girmişlerdi. Uzay kapıyı kapattı. "Hayır... Ben onu bir kere görmüştüm. Kim ki bu Atlas?"
"Sapığın, katilin teki," dedi Cem. "Sadece yakışıklı diye ablan ondan etkilendi, hepsi bu."
Uzay'ın gözleri büyüdü. "Sen ne söylüyorsun? Ablam şu an bir katilin yanında mı? Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun ki?"
"Sonra anlatırım," dedi Cem.
"Bak, eğer ablamın etrafında tekinsiz tipler varsa bunu sevgilisi olarak bize daha önceden söylemen gerekirdi," dedi Uzay paniğe kapılarak. Dışarıdan ona bakan biri belki Cem'in söylediklerine hemen inandığı için onu saf olmakla suçlayabilirdi, ama Uzay onun doğruyu söylediğini biliyordu. Çünkü Necati'yi ve Atlas'ı daha önce Irmak'ın etrafında görmüş ve bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Şimdi Cem de aynı şeyden bahsediyorsa, gerçekten bir sorun var demekti. Müdahale edilmesi gereken bir sorun.
"Sen merak etme," dedi Cem. "Eğer sen de bana yardımcı olursan, o şerefsizi ablanın hayatından sonsuza dek kazıyacağız."
Uzay'a baktı. Onun gözlerinde de en az kendi gözlerindeki kadar kesin bir kararlılık vardı.

Irmak ertesi sabah okuldaki kahvecinin kahve kuyruğundaydı. Kuyruk, dükkanın dışına kadar taşmıştı ve dondurucu havaya –o yıl geç gelen kış kendini Mart'a saklamıştı– ve derslerini kaçırma pahasına rağmen tabii, bir sürü öğrenci bir yılan kuyruğunu andıran sırada bekliyordu. Irmak'ın derdi zaten pek arasının olmadığı kahvelerden almak ve içmekten çok bir gösteriş yaparcasına elinde tutanlardan olmak değildi. Yalnızca o sabah kahvaltı yapamamıştı, çok açtı ve sıra ona gelebilirse sandviç ya da yoğurtlu müsli almayı planlıyordu.
O sırada gözleri kesişti. Aslı da uzakta durmuş, elindeki çikolatalı cookie'yi yerken ona bakıyordu. Sanki yanına gitmekle gitmemek arasında kalmış gibiydi. Yanında onunla konuşan biri vardı. Sırtını dönünce Irmak bunun Efe olduğunu gördü. O ikisinin dostluğuna sinir olmaya başlamıştı. Aslı'yı Atlas'la basmış olmasaydı, ikisinin arasında bir şeyler olduğundan kesinlikle şüphelenebilirdi.
Sonunda cesaretini topladı ve bitmesi zaten imkansızmış gibi görünen kuyruktan çıkıp Aslı'nın yanına gitti.
"Aslı, dün akşam orada olanları konuşmamız gerek," dedi, derin bir nefes alarak.
Ama Aslı'nın cevap vermesine kalmadan Efe araya girdi ve rahatça gülerek, "Ya kızlar bence o konuyu hiç uzatmayın," dedi. Aslı, o böyle söylediği için kızmışçasına bir bakış attı ama bununla ilgili bir şey söylemedi.
Irmak sakince Efe'ye döndü ve “Hayır ama ben burada Aslı'yla konuşuyorum, sen her lafa niye atlıyorsun Efe?” dedi. Sonra da, “Bir saniye Aslı, tüm bunları Efe’ye de mi anlattın?” diye çıkıştı.
Aslı sıkıntılı görünüyordu. “Efe tamam,” dedi. Böylece Efe elindeki sigarayla birlikte birkaç adım öteye gidip Aslı'yı beklemeye başladı. Irmak nihayet Aslı'yla baş başa kalabilmişti. Aslı ona baktı ve "Irmak üzgünüm. Ama konuşacak bir şey yok. Dünkü karşılaşmamız çok çirkindi ve... evet, hepsi bu kadar.”
"Nasıl?" dedi Irmak hayretle. "İkimiz de Atlas'ı tanıyorsak bunda bir gariplik var demektir, değil mi?"
"Belli ki ikimiz için de kötü bir tesadüf oldu, inan artık hiç ilgilenmiyorum," dedi Aslı ve Efe'nin yanına gitmek üzere birkaç küçük adım attı. "Şimdi tiyatro provalarına yetişmem gerek. Üzgünüm."
Giderken dönüp arkasına bile bakmadı. Yalnızca Efe başını şöyle bir çevirip yüzündeki ifadeyi görmek istercesine Irmak'ı kontrol etti.
Ne yani?
İki arkadaş olarak sanki yeryüzündeki tek erkek oymuşçasına aynı erkeğe aşık oluyorlardı ve Aslı bunu bir tesadüf olarak geçiştirip hiç sorgulamıyor muydu? Önceki gün Atlas'ın onu Irmak'la aldattığını öğrenince çok öfkelenmişti, ama şimdi bunu hiç de mesele etmemeye karar vermişti yani, öyle mi?
Irmak ne yapacağına karar verememişti. Ama peşinden koşup ağzından laf alamayacağını artık anlamıştı. Belli ki kendisinden bir şeyler gizleyen yalnızca Atlas değildi.
Bu işte kesinlikle bir tuhaflık vardı.

Cem aramamış, o da mesaj atmamıştı. Irmak o günü yorganı başına kadar çekerek yatağın içinde geçirmek istiyordu ama sırf Aslı’nın ne halde olduğunu görmek için okula gitti. Ne var ki sınıfta tek bulduğu bir köşede oturan Efe oldu. Eli boş dönmemek için Cem'i ofisinde ziyaret etmeyi düşündü, sonraysa bunu yapması için hiçbir sebebi olmadığını fark etti. O geceden sonra ona ne olduğu umurumda bile değil. Tamam, bu tabii ki doğru değildi. Cem’e ne olup bittiğini deli gibi umursuyordu. Fakat onunla yüzleşmeye cesareti yoktu. Can sıkıntısı içinde okuldan çıktı.
Yurda gittiğinde düşüncelerle doluydu. Daha fazla dayanamayacaktı. Gece saat on bir gibi Atlas'a mesaj attı.
"Atlas... Evinden öyle çıkıp gitmek istemedim. Seninle konuşmak istiyorum. Yarın her zamanki parkta buluşalım mı?"
Epey bir müddet cevap gelmedi. Irmak iki saat dizi izledi, internette takıldı, biraz kitap okudu ve dişlerini fırçaladı. Tam yatmak üzereydi ki, telefonu öttü.
"On ikide, her zamanki bankta."

Ama ertesi gün on ikide Atlas onu her zamanki bankta değil, parkın doğu girişine çıkan alt geçidin önünde bekliyordu. Irmak’ın parka her zaman o yolu kullanarak geldiğini tespit etmiş olması, Irmak’ı şaşırttı. Birlikte ağaçlıklı yoldan geçtiler, basamaklardan indiler ve sidik kokan alt geçit Irmak’ı rahatsız etmiş olacaktı ki, adımlarını hızlandırdı. O sırada Atlas’sa duvardaki yazılara göz gezdiriyordu: Burak Ece’yi seviyor –Ama Ece’nin üzeri çizilmiş ve üstüne Meryem yazılmıştı.
“Vay çapkın Burak,” dedi Atlas.
“Ya da kara kedi Meryem,” dedi Irmak.
Atlas parmağını yazının üstünde sürttü. “Ece’nin hiç mi suçu yok?”
“Tabii ki yok. Aralarına giren Meryem,” dedi Irmak, Atlas’la arasına giren Aslı’yı düşünerek. “Ama ortalığı esas karıştıran Burak olmalı.” Bu da hiç şüphesiz Atlas’a atılmış bir taştı. Ama Atlas hiç oralı olmayarak yürümeye devam etti. Hayır, koşmaya başlamıştı.
“Atlas, nereye gidiyorsun?” diye bağırdı Irmak şaşkınlıkla.
Ama cevap vermeyen Atlas, loş tünelin sonunda koşarak gözden kayboldu ve Irmak “Atlas! Atlas!” diye bağırdıkça, kendi sesinin yankısı dışında hiçbir cevap alamadı. Nihayet, arkasından yaklaşan ayak seslerinin sahibi konuştu ve Irmak’ın, Atlas’ın hayatında hala ne gibi bir rolü olduğunu anlayamadığı Necati, “Bırak gitsin,” diyerek gölgelerin arasından çıkıverdi. 
14. BÖLÜM
Sizlerden bir sürü mesaj aldığım için bekletmemek adına her hafta yeni bir bölüm yayımlamak istiyorum, o nedenle bu bölüm tek bir günde geçen mini bir bölüm oldu ama çok seveceğinize eminim
Bölüm şarkısı:  Lisa Ekdahl - Heavenly Shower
IRMAK İRKİLMİŞTİ, AMA bunu belli etmemeye çalışarak onun tam karşısında durdu. Biraz cesaret, dedi kendi kendine. Bu hikaye artık iyi veya kötü sonla da olsa bitmeli. Ama çiş kokan yarı karanlık bir alt geçitte, tekinsiz bir tip olan Necati’yle yalnız olduğunu kendine hatırlatmamaya çalıştı.
“Of, yeter artık, siz sürekli beni mi izliyorsunuz?” Kendinden emin ve güçlü bir şekilde konuşmaya çabalamıştı. Umuyordu ki başarılı da olmuştu.
“Irmak… Seni daha kaç kez uyarmam gerekecek?”
Onunla sen diye konuşması Irmak’ı rahatsız etmişti, ama bir parça da iyi hissetmesini sağlamıştı; sanki Necati aklı başında ve eninde sonunda uzlaşıp orta yolu bulabileceği bir arkadaşıymış gibi. Ama sert görünüşlü yüzüne bakınca, içindeki bu his geldiği hızla kayboldu. Sonunda bir aydınlanma yaşadı: Atlas, anlamsızca koşup gitmemişti, Necati’yi gördüğü için kaçıp uzaklaşmıştı! Ama neden Irmak’ı onunla yalnız bırakmıştı ki?
“Beni bir daha uyarmanıza gerek yok,” dedi Irmak, onunla ısrarla siz diye konuşmayı sürdürerek. “Atlas’ın yanındaki diğer kızla konuşmalısınız belki de.” Ah, Aslı’yı resmen bu mafya kaçkını herifin önüne itiyordu, ama ona karşı hala çok öfkeliydi!
Adamsa, sanki Irmak’ın kimden bahsettiğini çoktan biliyormuşçasına, rahatça gülümsüyordu. “Sen Atlas’tan uzak dur yeter, gerisine karışma. Bunu kendi iyiliğin için söylüyorum.”
O sırada alt geçide başka biri daha girdi ve Irmak o tekinsiz yerde Necati’yle artık yalnız olmadığını bilmekten aldığı cesaretle, “Bakın, çizgiyi aşıyorsunuz,” dedi. “Atlas’la olmamı neden istemiyorsunuz bilmiyorum, ama eğer herhangi bir yerde bir daha karşıma çıkacak olursanız, polise gideceğimi bilmenizi isterim.”
Necati, bundan sahiden de biraz ürkmüş gibi bir adım geri çekildi ve “Senin bir sevgilin zaten var, değil mi?” dedi. “İyi de birine benziyor. Belki de kim olduğu hakkında hiçbir fikrinin olmadığı bir gencin peşinden koşmak yerine, kalbin kırılmadan, ki görüyorum ki çoktan çatırdamaya başlamış, gidip o öğretmen sevgilinin yaralarını sarmalısın.” Onu selamlamak istercesine hafifçe başını eğip yürümeye başladı. EceBurak ve Meryem’le ilgili duvar yazısının önünden geçerken dönüp sanki sözleriyle ne kadar hasara uğradığını görmek istercesine Irmak’a baktı, ama yüzünde tamamen dostane bir gülümseme vardı. Ağır ve yorgun adımlar atarak alt geçidin basamaklarını çıkmaya başladı ve yavaş yavaş gözden kayboldu.
“Ne? Ama bu inanılır gibi değil! Seni düpedüz tehdit etmiş!” O akşamüstü, Irmak'ın odasında oturuyorlardı. O günkü gelişmeleri dinleyen Selin kelimenin tam anlamıyla hayretler içinde kalmıştı. Masada birkaç bisküvi paketi, bir hazır kek ve çay bardaklarından çıkarıp bir kağıt peçetenin üzerine koyarken bir not defterine damlattıkları birkaç sallama çay poşeti duruyordu. Dışarıda ılık bir bahar havası vardı, ama sisten göz gözü görmüyordu. Şehrin göğe kadar uzanan gökdelenleri bile sisin ardında kaybolmuştu.

Irmak kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Huzursuzdu ve Selin'in haklı olduğunu biliyordu.
"Seni düpedüz tehdit etmiş!” diye tekrarladı Selin. “Ya Atlas’ın kaçmasına ne demeli?”
“Bilmiyorum, sanırım Necati’nin geldiğini görüp birden uzaklaştı…”
“Ama bu çok saçma! Sana hiçbir şey demeden, nereye gittiğini sanıyor?”
Irmak başını çaresizce iki yana salladı.
“Irmak… Necati o parti günü benimle de konuşmuştu.”
“NE?! Of Selin, niye daha önce anlatmadın?”
“Çünkü bana Atlas’la her şeyin yoluna girdiğini söylüyordun! Tadını kaçırmak istemedim.”
Irmak ona baktı, yüzüne gölgeler düşmüştü. Selin’in bu kadar düşünceli olabileceğini tahmin edemezdi. Belli belirsiz tebessüm etti. Utanmıştı.
“Bu adam bizi takip mi ediyor?” dedi sonunda.
“Bilmiyorum. Ama bana da aynılarını söyledi: Atlas’tan uzak durman gerektiğini. Ama sanki gerçekten seni korumaya çalışıyor gibi Irmak.”
“İyi de benim korunmaya ihtiyacım yok ki! Bu adam neden ısrarla Atlas’la arama girmek istiyor?” O sırada odada bir bip sesi çınladı. Irmak telefonunu eline alıp, “Selin!” dedi. “Mesaj atmış!”
“Kim?”
“Atlas!”
"Ciddi misin? Ne yazmış?” dedi Selin, ekrana doğru eğilerek.
Özür dilerim, gitmek zorundaydım.” diye okudu Irmak. “Sence cevap vermeli miyim?”
"Soruya bak... Tabii ki!"
"Peki ne yazacağım?"
Selin bir süre düşündükten sonra, "Hmm, şu emoji suratlarından birini falan koy. Onu umursamadığını sansın bakalım. Ama aynı zamanda da ona 'ya umursuyorsa' diye düşünecek, çünkü sonuçta onu ciddiye alıp cevap yazıyorsun."
Irmak'ın kafası karışmıştı. "Ha... Tamam o zaman." Tuş sesleri duyuldu. “Gönderdim.”
Biraz sonra Selin sordu. "Cevap var mı?"
"Daha mesajı göndereli iki saniye bile olmadı Selin!”
"Belki de şu an sana cevap veremeyeceği bir yerdedir. Mesela Aslı'nın yanında."
Irmak ona ölümcül bir bakış fırlattı.
"Ayy şakaydı," dedi Selin, dudağını ısırarak.
Irmak düşüncelere dalmış gibiydi. "Yoo, belki de öyledir..."
“O zaman evine git ve kendi gözlerinle gör: Yanında biri var mı, yok mu?”
“Saçmalama,” dedi Irmak. Ama beş dakika sonra kendini Atlas’ın evine giden yolda, bir belediye otobüsünün arka koltuğunda buldu. 
15. BÖLÜM

 Ve heyecanın, şokların ve beklenmedik gelişmelerin devamı da yolda! Haydi hemen bölüme geçelim, her bir cümleyle ilgili yorumlarınızı merakla bekliyorum!

Bölüm şarkısı: Bea Miller - Burning Bridges 


BİR TERSLİK OLDUĞUNU biliyordu.
Anne son zamanlarda eskisi gibi davranmıyor ve gülümsemiyordu.
O, gördüğü en güzel insandı. Hala çok güzeldi ama artık zayıflamış, solmuş ve kurumuştu. Evet, hikayelerini yazdığı defterin yaprakları arasına sakladığı papatya kadar kurumuştu anne.
Sonunda her şeyi öğrendi. Baba onları kenara çekip, annenin nesi olduğunu anlattı. O da babayı pür dikkat dinleyip anlamaya çalıştı. Anne hastalanmıştı. Bu zor bir süreç olacaktı. Ve babanın dediğine göre, bu süreçte çocuklarının onu üzmemesi, ona anlayış göstermesi gerekiyordu.
"Artık eskisi gibi banyodan sonra seni bornozuna sarıp giydiremeyebilir," dedi baba.
Önce anlamadı.
Ama sonra babanın eve getirdiği ve “doktor bey” diye hitap ettiği gözlüklü bir adamla konuşmasını duydu. Neden artık annenin mis kokulu, güzel ve akıllı küçük oğlu olmadığını, annenin neden saçlarını okşayıp taramadığını ve neden ona eskisi gibi bakmadığını sonunda anlamıştı.
Annesini elinden kimin aldığını artık biliyordu.
*
Kapı zili çaldığında Atlas daktilosunun başına oturalı henüz beş dakika bile olmamıştı. Her zamanki gibi yarı çıplaktı ve şimdi küllük niyetine kullandığı eski bir tabakta az önce vişneli bir kek yemişti. Ama kapıyı açmaya giderken rahatsız edildiği için hiç de oflayıp puflamadı, kimin geldiğini biliyordu.
“Selam,” dedi Irmak kapı açıldığında, Atlas'ın çıplak bedenini aşağıdan yukarı süzerek.
“Selam…”
“Tamam, belki de benim yüzsüz bir kız olduğumu düşünüyorsundur,” diye itiraf etti Irmak. “Beni orada öylece bırakıp gittin ama bak işte, ben yine senin kapına geldim. Tabii sana da kızmıyorum, Necati’nin geldiğini görüp gittin, değil mi?”
“Necati mi? O orada mıydı?”
“Evet? Görmedin mi?”
“Yoo…”
“O zaman niye kaçarcasına gittin Atlas?”
“Irmak… Ah… Ben bilmiyorum…”
“Bilmiyorsun demek, öyle mi? Boş ver. Artık çok da normal biri olmadığını anladım,” diyen Irmak, içeri girip kapıyı arkasından kapattıktan sonra hiçbir şey demeden onu öpmeye başladı. Yirmi dakika sonra Atlas’ın yatağında yan yana uzanmış, derin derin soluyorlardı. Irmak, parmağını Atlas'ın göbek deliğinde ve daktilo tuşları şeklindeki dövmelerinin üstünde gezdirerek belli belirsiz bir şarkı mırıldanıyordu. Atlas'sa gözlerini kapatmıştı, Irmak onun bedenine her bir dokunuşunun ona nasıl keyif verdiğini görebiliyordu. Sonra Irmak başını onun göğsüne yasladı, Atlas gelecekleriyle ilgili sevgi dolu bir şeyler söyledi. Ses tonunda ne bir yapaylık ne de bir mecburiyet vardı. Irmak o sözlerin ağzından değil, kalbinden çıktığını biliyordu. Atlas onu, o da Atlas'ı özlemişti. Bu kadar basitti. Dışarıda yağmur azalıyordu. Güzel bir akşam olacağı belliydi.
Irmak başını göğsünden kaldırıp ona baktı. "Hafta sonu seni bizimkilerle tanıştırmak istiyorum, ne dersin?"
Atlas hemen cevap vermedi. Düşünüp bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyor gibiydi.
"Annemle kardeşimi kastediyorum yani..." dedi Irmak. "Ama eğer istemezsen, yani henüz erken falan dersen, tabii ki bunu anlarım."
"Yoo," dedi sonunda. "Ben de onları merak ediyorum."
"Harika."
Sonra sessizlik oldu ve Atlas bir sigara yaktı. Irmak bir şey demedi ama rahatsız olduğunu belli edercesine ona hafifçe sırtını döndü.
"Ah, affedersin, unutmuşum. Kahrolası evde balkon namına hiçbir şey de yok." Irmak, onun sigarayı söndüreceğini sandı ama Atlas dudağına sıkıştırdı, üstüne aldığı yorganla yatak odasının penceresine ilerleyip camı açtı ve orada içmeye başladı.
Pencerenin açılmasıyla birlikte odaya soğuk hava doldu. Bir süre boş boş arkasından bakan Irmak, Atlas'ın sigarayı bir an önce bitirmek için hiç de aceleci davranmadığını, dahası çatının birine konan kuşları izlemeye başladığını görünce, sonunda yataktan kalktı. Üstüne alıştığı üzere onun ropdöşambırını geçirdi ve tembel adımlarla mutfağa doğru ilerledi. Susamıştı, raftan cam bir kupa alıp kendine su doldurdu.
Birden, çok tuhaf şeyler düşünmeye başladı. O an salonu ve evin geri kalanını ilk kez alıcı gözüyle inceliyordu. Bunu neden ancak şimdi fark ettiğini bilmiyordu ama, Atlas oraya, bu eve ait değilmiş gibi görünüyordu. Bir yanda lüks abajurlar, iki sütunun arasında sallanan hamak ve mermer mutfak tezgahı, bir yanda ruhu yaralı, kendini yazmaya adamış, daktilo başındaki Atlas Siyah... Bu iki resimde birbiriyle örtüşmeyen bir şeyler var gibiydi. Sanki ev ve Atlas birbirlerine yamayla tutturulmaya çalışılmış gibiydi, ama Irmak bunun başarısız bir yama olduğunu artık görebiliyordu. Evet, Atlas bu modern döşenmiş evin içinde son derece iğreti duruyordu. O gittikten sonra Atlas'ı o kocaman yatakta tek başına hayal edemiyordu. Sanki Atlas bu evin içinde hep o varken vardı, o gittiğinde yokmuş gibiydi.
Şimdi düşündükçe aklına geliyordu: Aslında bu hisse, Atlas'la ilk kez birlikte olduğu gecenin sabahında, mutfağa gidip de onu tezgahın başında kahvaltı hazırlarken bulduğunda da kapılmıştı. O an Atlas orada adeta kendisine verilen görevi yerine getiren bir figüran gibi duruyordu. Ama sonra bu his Irmak'ın aklından uçup gitmişti. Ya da üstüne düşünmeye kafa yormak hiç aklına gelmemişti, buna vakit bulamamıştı. Ama şimdi tekrar düşünüyordu. Atlas sanki bu eve ait değilmiş gibiydi. O tam bunları düşündüğü sırada, “Seni bekliyorum, gelmiyor musun?" diye seslendi Atlas içeriden.
"Geliyorum," dedi Irmak çabucak ve mutfağa, salona son bir kez göz attı. Belki de, her zamanki gibi, seyrinde giden işlerin içinde bir bityeniği arama huyu yeniden yakasına yapışmıştı. Sonunda kendi kendine omuz silkip boş verdi. Yolunda giden bir ilişkiyi kendi kafasından uydurduğu kuruntularla yıpratmak istemiyordu. Elindeki bardağı lavabonun içine bırakıp mutlu adımlarla yatak odasına gitti. On saniye sonra Atlas'ın kolları arasındaki yerini aldığında, az önce kapıldığı şüpheyi ve ucu açık soruları çoktan unutmuştu.

Saat akşamın onunu bulmuştu ve ikindi vaktinden bu yana zamanı yatakta geçirmişlerdi. Yalnızca bir ara evdeki malzemelerle karınlarını doyurmak, ekmek kızartıp gül reçeliyle yemek için kalkmışlardı o kadar. Irmak o gece orada kalacaktı.
"Sana göstermek istediğim bir yer var," dedi Atlas heyecanla. Yastığı başının arkasında ikiye kıvırıp yatak başlığına yaslanırken söylemişti bunu.
"Şimdi mi?" Göz ucuyla saate bakan Irmak şaşırmıştı.
Atlas hevesle başını salladı.
"Çok yorgunum," diye mızıldandı Irmak. "Artık uyusak olmaz mı?"
Ama Atlas bir anda yataktan fırladı ve üstünü giyinmeye başladı.
"N'apıyorsun?"
"Haydi kalk, seni bir yere götüreceğim."
“Bu saatte nereye gideceğiz Atlas?"
"Sürpriz."
"Ya istemiyorsam?"
"İsteyeceksin. Bunu biliyorum."
Irmak biraz gönülsüz de olsa yataktan kalktı ama Atlas'a aniden enerji veren şeyin ne olduğunu merak da etmeye başlamıştı. Atlas odanın bir duvarını boydan boya kaplayan gardırobun kapaklarını açarak üstüne bir şeyler seçerken, Irmak dikkatle izliyordu. Onun omzunun arkasından görebildiği kadarıyla askılıkta envaiçeşit gömlek, dizleri yırtık kot pantolonlar, sweatshirt'ler ve incecik tişörtler sallanıyordu. Bu biraz garibine gitti çünkü bunlar, özellikle de yırtık kot pantolonlar, pek de Atlas'ın giyeceği tarzda şeyler değildi. Hatta onun bir keresinde "Ben asla kot pantolon giymem” dediğini bile hatırlıyordu sanki, ama bundan çok da emin olamadı. Beş dakika sonra dışarı çıktıklarında, üstündekilerin Atlas'ın tarzı olmadığına kesinlikle yemin edebilirdi ama bununla ilgili ağzını açıp tek kelime etmekten özellikle kaçındı.
Şehrin o bölgesinde cumartesi akşamı sokaklar tenhaydı. Motosiklete bindiler, oysa Irmak yürüme mesafesinde bir yere gidip döneceklerini sanmıştı. Ama aslında bu dert değildi çünkü önemli olan birlikte bir yolda gidebiliyor olmaktı. Belli ki Atlas'ın canı macera istiyordu ve Irmak da ona zevkle ayak uyduracaktı.
Ama şehir merkezini geride bırakıp Atlas'ı daha önce Necati'yle birlikte gördüğü ormanlık alana doğru gittiklerini fark edince ister istemez huzursuz oldu. Orman gece gece gitmek için pek de uygun bir yer değildi ve bu konuda Atlas'ın da kendisiyle hemfikir olacağını tahmin ediyordu.
"Atlas nereye gidiyoruz?" diye sordu ama cevap alamadı. Belki de duymamıştı. Sözlerini tekrarladı. Atlas bu sefer duymuştu, ama cevap vermedi. Irmak korkuyor muydu? Hayır... Belli ki aklında bir şeyler olan Atlas'a güveniyordu. Yaklaşık yarım saat sonra saat on biri geçmiş, Irmak artık iyice yorulmuştu ama yolun sonunda kendisini neyin beklediğini bilmemek gözlerinin kapanmasını engelliyordu. Nihayet Atlas motosikleti ormanın girişinde park etti. Ormanın içi karanlık ve soğuktu. Atlas telefonunun fenerini açtı ve önlerine çıkan kurumuş dalları eze eze yürümeye başladılar. Belli belirsiz bir sis de vardı. Etraf gecenin o saatinde korku filmi setlerini andırıyordu. Irmak Atlas'a o kadar yakın yürüyordu ki, omuzları birbirine değiyordu. Atlas'ı santimi santimine takip etti ve tepelerinden sarkan ağaç dallarının, ardında ne olduğunu asla bilmediği ağaçların önünden geçtiler. Uzaklarda bir yerde bir köpek havlayınca Irmak dakikalardan beri içinde tuttuğu çığlığı koyverdi.
“Hey, sakin ol," dedi Atlas gülmeye başlayarak.
"Buraya beni gündüz de getirebilirdin, değil mi?" dedi Irmak, sinirleri bozulmuş bir şekilde. Ama Atlas cevap verme zahmetine bile girmedi. Zaten ondan ne cevap bekliyordu ki? Atlas o kadar güzel ve iyi, karakteri o kadar dalgalı ve tuhaftı ki.
Gecikmiş yanıt dakikalar sonra geldi. "Gece burada kalacağız. Burayı gündüz de dilediğin gibi görebileceksin." Hoş, bunu kendisinin dediği şeye karşılık olarak söylediğini bile başta anlamadı Irmak. "Hemen şurası."
Fenerin ışığı, ağaçların arasındaki küçük ahşap bir kulübeyi aydınlatıyordu. Irmak endişeyle etrafına bakındı, sanki tüm orman yalnızca bu kulübeyi gizlemek için varmış gibi hissetti. Atlas cebinden bir anahtar demeti çıkardı ve karanlıkta iki yanlış denemenin ardından kapıyı açtı.
Önce o girdi. Irmak dışarıda bekledi. Atlas düğmeye basıp kulübeyi aydınlattı. Turuncumsu bir sarılıkta ışık saçan çıplak bir ampuldü bu.
"Artık girebilir miyim?" dedi Irmak kollarıyla kendini ısıtmaya çalışırken.
"Elbette," dedi Atlas ve Irmak uğursuz orman hislerini geride bırakmak için aceleyle içeri girdi.
“Ama burası… muhteşem.”
Evet, gerçekten de muhteşemdi… Tek göz oda bir kulübeydi ve böylesi ıssız bir yerde olması beklenmeyecek türden sıcak bir atmosfere sahipti. Bunda hiç şüphesiz dört duvarın ve zeminin o eski siyah beyaz filmlerdekini andıran cinsten ahşap olmasının da etkisi vardı. Her yer detaylarla doluydu. Üst üste yığılmış kutular, duvarlardaki küçük çerçevelerde bir sürü resim, posterler, kitaplar, yığınla eşya. Bir köşede üç-dört tane boş kuş kafesi ve bir balık fanusu vardı. Balık fanusunun içinde iki tane küçük turuncu balık birbirlerinin peşi sıra kuyruklarını takip ediyorlardı. Bakımlı, canlı orkideler, irili ufaklı kaktüsler, yeşil bitkiler... Yere yeşilli kahverengili, zaman içinde yıprandığı oldukça belli olan bir kilim serilmişti ve üzerinde tek kişilik bir yer yatağı duruyordu. Hemen yanında da kolçakları yırtılmış eski, yeşil bir koltuk vardı. Odanın bir tarafındaki küçük kitaplığın içi alabildiğine kitap doluydu. O üç küçük rafta, her ne kadar alt alta, üst üste sıkış tıkış dizilmiş olsalar da, belki üç yüz tane kitap vardı. Bir de ısınmak için elektrikli bir ısıtıcı bulunuyordu. Ve Irmak kulübedeki tek pencerenin önünde duran tarçınlı siyah çay kavanozunu görünce kendi kendine gülümsedi. Buranın gerçekten de Atlas'a ait olduğuna dair tek gösterge oydu. O çatı katıyla bu kulübe arasındaki tek ortak nokta. Irmak o an, Atlas’ın çatı katındansa böyle bir yere çok daha uygun olduğunu düşündü.
Ayakkabılarını çıkaran Atlas sonraki ilk iş olarak elektrikli ısıtıcıyı çalıştırarak, “Su kaynatayım mı, çay ister misin?” diye sordu.
“Atlas, burası neresi böyle? Beni nereye getirdin?”
“Burası… böyle bir yer işte. Güzel değil mi?” Irmak'ın etkilenmiş gözlerle her köşeyi incelemesinden memnun bir hali vardı.
“Evet. Yani beni nereye getirdin bilmiyorum ve... Çok küçük ama, sanki seni yansıtıyor. Kafanın içinde dönüp duran düşünceleri. Belki henüz yazmadığın yeni kitaplarını, bilmiyorum.”
Irmak kitaplığa doğru yürüdü. O kadar alçaktı ki, çok uzun boylu olmamasına rağmen, kitapları inceleyebilmek için çömelmek zorunda kaldı. Çocuk kitapları, masallar, hayvan kitapları, bitki ansiklopedileri, çizgi romanlar... Gerçekten de çok güzel ciltleri olan bir sürü eski kitap vardı. Raftan rastgele bir kitap alıp sayfalarını çevirmeye başladı.
"Çok güzel bir masaldır," dedi Atlas arkasından yaklaşarak. “Belki bin kez okudum.”
Irmak gülümsedi. Kitabı raftaki yerine geri koymak istedi ama bu imkansızdı, çünkü onu çıkardığı yer yarım santimlik bir boşluktu ama şimdi o boşluğu göz açıp kapayıncaya dek yukarıdan, sağdan ve soldan kayan diğer kitaplar kapatmıştı.
"Bir de buna baksana," dedi Atlas ve elini uzatıp o sıkış tıkış kitap istifinin arasından, sanki daha az önce koymuş gibi adeta ezbere bir kitap çıkardı. Ama bu bir kitap değil, bir defterdi. Bir yazı defteri. Irmak'a uzatıp “haydi oku” dercesine ona baktı.
Irmak eline alıp sayfalarını karıştırmaya başladı, içinden yere çoktan kurumuş bir papatya düştü. Almak için yere eğildiğinde, Atlas'ın kendisinden önce davrandığını gördü. Papatyayı ona verdi. Irmak sanki tereddüt etmişti. Papatyayı yaprakların arasına geri koyarken sebepsizce elleri titriyordu. Atlas'ın çocukluğunda yazmış olduğuna dair hiçbir şüphesinin olmadığı hikayeleri ve yanlarına kuru boyayla çizdiği küçük resimleri gördü. Biraz baktıktan sonra gülümseyerek defteri Atlas'a geri uzattı. "Güzelmiş. Senin yazdığın şeyler mi?"
"Evet," dedi Atlas ama Irmak beklediği kadar ilgilenmediği için biraz alınmış gibiydi. "Çok uzun zaman önceydi..."
"Efendim?" dedi, kitaplıktaki başka kitaplarla ilgilenmeye başlayan Irmak, ona bakmadan.
"Hiç," dedi Atlas ve kitaplığın önünden uzaklaştı. Ama kulübe o kadar küçüktü ki her ne kadar başka bir köşeye gitmiş olursa olsun, yine de hala elini uzatsa Irmak'a dokunabilecek bir mesafede sayılırdı.
Irmak başını çevirdiğinde Atlas'ın yer yatağının üstüne oturmuş olduğunu gördü. O da gidip yanına oturdu. Atlas bir kibrit çakıp yerde ne kadar mum varsa yakmakla meşguldü. Mumların hepsini yaktıktan sonra gidip ışığı söndürdü ama o kadar çok mum vardı ki kulübenin içi az önceki turuncu ışığın bile aydınlatamadığı kadar aydınlanmıştı şimdi. Çok yakındılar, Irmak onun nefesini ensesinin, saç diplerinin hemen arkasında hissedebiliyordu. Uzun bir süre sessizlikte oturdular. Sanki başlarının hemen tepesinde bir yerde bir kuş öttü. Sonra sessizliği Atlas bozdu.
"Burası da böyle bir yer işte," dedi. "Sana göstermek istedim çünkü burası benim bir parçam. Burayı anlamadan beni de anlayamazsın."
"Bana çalışmadığım yerden sormazsın değil mi?" dedi Irmak, şakayla karşılık vererek.
"Burada kalmak istiyorsun, değil mi?"
"Ben senin yanında kalmak istiyorum."
Saat gece yarısını çoktan geçmişti ama o cumartesi günü henüz sona ermeye hazır değildi. Atlas ona baktı ve "Sabaha kadar duralım mı?" dedi. Kastettiği uyumayıp saatlerce, saatlerce ve saatlerce sohbet etmek, oradan buradan konuşmak, birbirlerini daha yakından tanımak ve belki çok saçma ya da basit konular üzerinde bile bir fizik problemini inceliyormuşçasına tartışıp onları masaya yatırmaktı. Başını salladı Irmak. Önce uzun uzun öpüştüler.
Ve sonra sabaha kadar durdular.

Irmak uyandığında nerede olduğunu anlaması epey zamanını aldı. Atlas'ın yanında kaldığını biliyordu. O halde onun evinde olmalıydı. Ama değildi. Sonra bir yapbozun parçaları gibi olaylar zihninde sıraya dizildi: Atlas'ın evine gitmişti, kendini geceyi orada geçirmeye hazırlarken Atlas'ın ani bir teklifiyle motosiklete atlayıp ormandaki bir kulübeye gelmişlerdi. Ne zaman uyuduğunu bile hatırlamıyordu. Saatlerce sohbet etmişlerdi, hayata dair her şey, ama her şey hakkında. Sabaha karşı yatmış olmalıydı çünkü gözünü kapattığında gün ağarmak üzereydi. Acaba şimdi saat kaçtı? Herhalde öğleni çoktan geçmişti. Uyku düzeni fena halde bozulacaktı. Çünkü ne zaman ipin ucunu kaçırsa, o gelecek bir hafta içinde ancak toparlanıyordu.
Şiltede doğruldu. Sırtı ve kolları uyuşmuştu. Mumların çoğu sönmüştü, yalnızca iki tanesi ürkek ve titrekçe yanmaya devam ediyordu. Belki Atlas kalktığı zaman iki tanesini tazelemişti. Sahi, Atlas yine yerinde yoktu, yine mi ondan önce kalkmıştı? Bu çocuk hiç uyuyamaz mıydı? Irmak sanki kendisi uykuya daldıktan hemen sonra Atlas kalkıyormuş gibi bir hisse kapıldı. Birden Atlas kendisini o küçük odaya kilitleyip gitmiş gibi hissetti.
Başını sağa sola çevirdi. Atlas gitmişti.
"Atlas," diye mırıldandı kendi kendine. "Atlas!"
Tam o sırada kapı kolu aşağı indi. Irmak onun geldiğinden emin bir şekilde kapıya baktı. Evet, Atlas'tı bu. Altında boxer, ayağında uçları çamurlanmış kovboy çizmesi, üstünde ince bir deri ceket, kafasında bir ressamınkini andıran bir kasket vardı. Üstünde kırmızı şeritler olan mavi çoraplarını dizlerine kadar çekmişti. Ve hepsi bu kadar. Tişörtü ve pantolonu olmadan yarı çıplak bir şekilde nereye çıkmıştı böyle? Kulübeye girmeden önce parmaklarının ucundaki sigarayı yere attı. Ceketini, ayakkabılarını ve son olarak çoraplarını çıkardıktan sonra yatağa, Irmak'ın yanına girip yorganın altına girdi. Onun yatağa girmesiyle birlikte sigara, tatlı bir ter kokusu ve ormana ait çamla kozalak karışımı bir koku Irmak'ın burnunda sızladı. Ama Irmak ona ait her kokuyu çok seviyordu.
"Sen dışarı böyle çıkmadın değil mi?"
“Ne var ki bunda?"
"Atlas sen delirdin mi?”
Atlas ona girmek istemediği bir tartışmadan kaçınırcasına baktı.
"Yani tamam burada kimse yok diyen bendim ama yine de... Hava çok soğuk ve... Bacaklarına diken batmış!"
"Ne? Onları çıkarmama yardım eder misin?" dedi Atlas, sanki daha önce umurunda değilmiş de Irmak söylediği andan itibaren canı yanmaya başlamış gibi.
"Ah, abartılacak bir şey değil ki," dedi Irmak, onu rahatlatmak istercesine.
"Ama sen bacaklarıma diken battığını söylüyorsun?"
"Evet, batmış. Ama bu bir sorun değil. Atlas bak. Seni annemlerle tanıştıracağım ama nedense onların yanında şu çocuksu davranışlarını sürdüreceksin diye kaygılanmıyor değilim."
"Neden bahsettiğini bile bilmiyorum," dedi Atlas. Sahiden de, o an konuyla uzaktan yakından alakası yokmuş gibi görünüyordu.
Irmak ona baktı. Atlas'ın sahiden içinden geleni söylediğine hiçbir şüphesi yoktu.
"İçinden geldiği gibi davrandığını biliyorum. Ben seni böyle, olduğun gibi seviyorum ama herkes bunu anlamayabilir. Hatta bazılarına çok batabilir bile hareketlerin. Seni kötülemek için söylemiyorum, sadece seni seven biri olarak davranışlarındaki bu yanlışları düzeltmen için söylüyorum. Yanlışları demeyeyim de, tuhaflıkları. İnan bana sen daha mükemmel bir Atlas Siyah olabilirsin." Gülümsedi. Çok ileri gitmediğini, onu incitmediğini umuyordu.
Atlas henüz bir cevap vermeden ona bakmaya devam etti. Irmak onun ne diyeceğini ya da bir şey deyip demeyeceğini merakla beklemeye başlamıştı. Sonunda Atlas konuştuğunda, yüzünde kibar bir gülümseme vardı. "Beni bu kadar önemsediğin için teşekkür ederim, Irmak. Doğrusunu istersen ben bile kendimi bu kadar önemsemiyorum.”
Irmak yanıt olarak yalnızca gülümsedi. Bir süre sonra toparlanıp şehre dönmek üzere ayağa kalktılar. Tam giyinmiş, kapıdan çıkmak üzerelerdi ki Irmak durdu ve başını çevirip hala birbirlerinin kuyruklarını kovalamakta olan balıkları işaret etti. "Şu balıklar... Onları neden evine götürmüyorsun? Üstelik çok bakımlı görünüyorlar. Yani fanus yosun falan da tutmamış. Sen yokken onlarla kim ilgileniyor? Yemlerini falan kim veriyor?"
Atlas'ın gözleri bir an için balıklara takılı kaldı. Sonra Irmak'a bakıp nazikçe gülümseyerek "Ben gelmesem aç kalıp ölürler tabii ki," dedi kafa karıştıran gizemli bir sesle ve başka bir şey demeden kapıdan çıktı.

Cem duş başlığında, suyun tam altında duruyordu. Dikiş yerinin ıslanmamasına özen gösteriyordu tabii. Hatırlamak bile istemediği o lanet olası akşam kendine geldiğinde, yerde, cam kırıkları içinde yatıyordu. Güç bela kalkıp hastaneye gitmiş, dikiş attırmıştı. Ama bunun için Irmak'a kızmıyordu. Suçlu olan kendisiydi.
Nasıl yapabilmişti böyle bir şeyi, hala aklı almıyordu. O an'ı hatırladıkça sanki bir yabancının yaptıklarını izler gibi izliyordu kendisini. Kitabı saksının dibinde yakması, sonra Irmak'a saldırması… Kendinden iğreniyordu. Sanki garip bir değişime uğramıştı karakteri. Sanki bir tiyatro metninde yazılanları yapmıştı.
O akşamdan sonra onu birkaç kez aramış, beş altı kez de mesaj atmıştı ama hiçbirinde yanıt alamamıştı. Irmak ondan tiksiniyor olmalıydı. Doğrusu, o da kendinden tiksiniyordu. Şu yaptıkları okulda bir duyulacak olsa, tüm akademik kariyeri yerle bir olurdu. Mahvolurdu. Ama işin bu kısmı çok da önemli değildi. Yeter ki Irmak onu affetsin, ona geri dönsündü. Onun için gerekirse işini bile kaybetmeye razıydı.
Ama bu işi nasıl düzeltecekti, dahası düzeltebilecek miydi, onu bile bilmiyordu. Irmak'ı kaybetmişti. Peki geri kazanabilecek miydi?
Zuhal masaya son bir kez göz attı. Tam da olmasını istediği gibi sıcaklık, aydınlık, güller vardı her yerde. Peçeteler yelkenli gibi kıvrılıp zarifçe tabakların bir köşesine, çatallarla bıçakların altına sıkıştırılmıştı. Kapı zili çaldığında su lekesi olan bıçaklardan birini yenisiyle değiştiriyordu.
Açmak için telaşla koşturdu. Uzay biraz daha geride kaldı. Kollarını göğsünde kavuşturup "ablasının yeni sevgilisiyle" tanışacağı an'ı beklemeye başladı.
"Anne, biz geldik," dedi Irmak heyecanını belli etmemeye çalışarak. Atlas'ın kendini rahat hissetmesi için el ele tutuşmuşlardı.
Atlas gülümseyerek boştaki elini kaldırdı ve "Herkese iyi akşamlar," dedi. Ama o sırada tuttuğu çikolata kutusunu yere, paspasın üstüne düşürdü. Almak için hamle yaptığında Zuhal da eğilmişti ve tekrar doğruluyorlarken ikisi kafa kafaya çarpıştılar.
"Sanırım ben buz getirsem iyi olacak," dedi Uzay, bezgince.
On beş dakika sonra dördü masanın etrafında oturuyordu. Her şey yolunda ilerliyordu. Atlas kibar ve saygılıydı, Zuhal o hiç itiraz etmediği için önüne aynı çorbadan üçüncü kase koymakla meşguldü.
"Bu benim spesiyalimdir," dedi. "Öyle herkese kolay kolay yapmam."
“Öyle gerçekten," diye araya girdi Irmak. "Ben boşları toplayayım."
"Ben de ablama yardım edeyim," dedi Uzay hemencecik.
"Ay şuna bak! Gören de ev işlerine çok hevesli sanır! Hayır eli de yakışmıyor..." dedi Zuhal.
Uzay ve Irmak boş tabaklarla masadan kalkarken, Zuhal kendinden memnun bir şekilde Atlas'ı inceliyordu. Gerçekten pek düzgün ve terbiyeli bir çocuğa benziyordu. "Demek yazarsın?" dedi.
"Evet, efendim... Yani... Yazıyorum ama yazar mıyım, bilmiyorum."
"Öyle, öyle muhakkak!" dedi Zuhal. "Keşke kitabından getirseydin be çocuğum. Konusu nedir? Kişisel gelişim falan mı?"
“Şey... Öyle de denebilir...”
Mutfağa girerlerken ise Uzay burnundan soluyarak ablasına bakıyordu. Irmak onun bir şeylere tepki gösterdiğini ve konuşmak için en ufak bir boşluğu beklediğini hemen anlamıştı.
“Ne var Uzay?”
“Abla! Şu Atlas mevzusunu bana doğru dürüst anlatacak mısın artık? Onu evimize sokuyorsun ama duyduğuma göre pek de parlak bir geçmişi yok. Bunu annem duysa emin ol ona o kadar da güler yüzlü davranmazdı." Konuşurken gözleri salonda Atlas’a dördüncü kasesini koyup koymamak üzerine tartışan annesindeydi.
"Sessiz olur musun?" dedi Irmak fısıldayarak. "Bunları nereden çıkarıyorsun? Atlas bana her şeyi anlattı, tamam mı? Ben ona güveniyorum, yoksa herhalde kolundan tutup evimize getirmezdim onu.”
“Peki o adam kim?”
“Hangi adam?”
“Ormanda gördüğümüz o adam! Partiye de geldi.”
Irmak, onun Necati’den bahsettiğini anlayıp panikledi. “Yoksa seninle de mi konuştu?”
“Hayır. Ama Selin’in yanında gördüm onu. Abla, bu Atlas’ın sağlam pabuç olduğuna emin misin?”
Irmak derin bir nefes aldı. “Ben onu çok uzun zamandır tanıyorum, Uzay. Seni böyle dolduruşa getiren kişiye de söyle, gerçi ben onun kim olduğunu çok iyi biliyorum, seni kendi tarafına çekmeye çalışmasına hiç gerek yok.” Uzay'ın bir şey daha demesine fırsat tanımadan salona geri döndü.

Irmak iki hafta önce aldığı kitapları teslim etmek üzere okul kütüphanesinin gişesinde sıra bekliyordu. Bunlardan biri eski bir bilimkurgu romanı, diğeri sanat tarihiyle ilgili bir araştırma kitabıydı. Atlas Kitabı Cem tarafından yakılarak yok edildiğinden beri, Irmak eline ilk kez başka kitaplar almıştı.
İşini hallettikten sonra kütüphaneden çıkmış dalgın adımlarla yürüyordu ki, köşe başını döndüğünde Aslı'yla karşılaştı. Yüzündeki hafif renk ve ifade değişimine bakılırsa Aslı adımlarını hızlandırıp onu atlatmaya niyetlenmişti. Irmak, kendisinin bile hiç beklemediği bir şey yaptı; hızla öne atıldığı gibi onu kolundan çevirip durdurdu. Konuşmak için ağzını açtığında ne söyleyeceğine hala karar vermemişti. Taban tabana zıt iki şey, özür dilemekle hesap sormak arasında gidip geliyordu. Saliseler içinde ikincisinden yana kararını vermişti.
"Aramızdaki bu belirsizlik belki netleşir diye bekledim. Ama görünen o ki daha da bulanıklaşacak." Parmakları hala Aslı'nın koluna yapışık vaziyetteydi.
Aslı sakince iç geçirdi ve kolunu onun elinden kurtardı. "Sana söyleyemeyeceğim bir şeyler olması ihtimalini niçin görmezden geliyorsun?"
Evet, artık birbirlerine "merhaba" deme faslını çoktan geride bırakmışlardı.
"Hmm, mesela Atlas'la sevişmiş olman gibi mi?"
"Ah, işte yine başa döndük."
"Tamam ya," dedi Irmak, bir adım geri atarak. "Hiçbir yere döndüğüm falan yok. Sadece etrafımdaki insanlardan uzak dur demek istiyorum."
"Yani Atlas'ı mı kastediyorsun?" diye sordu Aslı, sahici bir merakla.
"Atlas'ı, Uzay'ı..."
"Uzay mı?" Afallamış gibiydi. "Uzay'la çoktan bitirdim ben. Bunu sen de biliyorsun."
"Öyle mi? Ama hareketlerin bunun aksini gösteriyor."
Aslı artık sıkılmaya ve hiçbir yere gitmeyen bir nehirde kürek çektiği hissine kapılmaya başlamıştı. "Of ne demeye çalışıyorsun Irmak? Biriyle buluşacağım, acelem var." Beklediği kişinin henüz gelip gelmediğini görmek için etrafına bakındı.
"Uzay'ın etrafında dolaşmaktan, onun aklını karıştırmaktan vazgeç Aslı. Tamam mı?"
"Benim kardeşinle bir alıp veremediğim yok. Artık kafandan kurup durma bence."
"O zaman niye o gün bizim evimize gittin?"
"Irmak... Ben sizin evinize hiçbir zaman gelmedim."
"Yapma Aslı. Bana yalan söyleme." Konuşmaya sesini alçaltarak devam etti. "Uzay'a biri Atlas'ın katil olduğunu söylemiş. Aklıma nedense senden başka hiç kimse gelmiyor." Bu son sözünde kendi kulağına bile sinir bozucu gelen alaycı bir tını vardı.
"Neden yalan söyleyeyim ki? Eğer bahsettiği kişi ben olsaydım, eminim bunu senden saklamazdı. Bence sen benimle değil onunla yüzleş."
Irmak, Aslı'nın doğru söylediğini anladığı an, yaptığı şeyden utandı. Başını istemsizce önüne düşürdü. Kendi kendini utanç bir duruma sokmuş, rezil olmuştu. Aslı karşısında arkadaşlıkları sona erdiğinden beri hep cool duruşunu korumaya çalışmıştı. Ama şimdi cidden imajı fena zedelenmişti.
"Pekala, madem öyle Uzay'la tekrar konuşa–" diyerek başını yukarı kaldırdığında, Aslı'nın çoktan gitmiş olduğunu gördü. Gözleriyle okulun bahçesini taradı ve onu ileride buldu. Efe'yle birlikte okul çıkışına doğru yürüyorlardı. Birden ikisinin arasında nasıl bir ilişki olduğunu, gözden kaçırdığı şeyin ne olduğunu anladı ve müthiş bir heyecanla doldu.

Cem okuldaki ofisinde oturmuş, otomattan aldığı kahveyi içerken yüzünü buruşturdu. "Bu süt bozuk mu?" dedi.
Oda arkadaşı olan Filiz gözlüğünü burnundan düşürerek, "Sakın sütlü içme, bayat oluyor," dedi.
O sırada kapı tıklatıldı. Cem gözlerini kapıya çevirdi. Gittikçe büyüyen aralıktan içeri Irmak'ın girdiğini görünce hemen ayağa kalktı. Filiz neler olduğunu anlamaya çalışarak kimin geldiğine baktı.
"Cem Hocam..." dedi Irmak.
"Gel, Irmak..." dedi Cem, kafası karışmış gibi. "Ya da dur, ben geleyim... Kendime yeni bir kahve alacaktım zaten." Masasındaki cüzdanı alıp ayağa kalktı.
"Kapının dışında bekliyorum," diyen Irmak dışarı çıktı. Cem kapıyı arkasından kapattığında, koridorun sonunu işaret ederek, "Sanırım şu köşede konuşabiliriz," dedi.
"Yok, ben kendime gerçekten kahve alacağım."
Ama Irmak onunla binadan çıkıp kampüsteki kahveciye kadar yürümek istemiyordu.
"Cem," dedi onu koridordaki su sebilinin yanında durdurarak. "Başın nasıl?" O olaydan sonra ilk kez karşılaşıyor ve konuşuyorlardı. Cem'in odasına kendi ayaklarıyla giden oydu. Ama o konuyu açarak doğru mu yapmıştı bilmiyordu.
Cem elini istemsizce başına götürdü. "Aslına bakarsan kalbim daha çok kırık." Irmak'ın bunu suratında bezgin bir gülümsemeyle karşıladığını görünce devam etti. "Hala arada bir sızlıyor. O gün dikiş attırdım."
Irmak dudaklarını ısırdı. Günün birinde Cem'e zarar vereceğini asla tahmin edemezdi. Şu anda çektiği fiziksel acıların sorumlusu kendisiydi. Bunun için çok mahcuptu.
Ama Cem'in ondan çok daha mahcup ve pişman olduğu anlaşılıyordu. "Bana bunu neden yaptın diye sormayacağım sana. Çünkü bir anda gözü dönen bendim. Hatta orada o şişeyi kafama vurarak beni durdurduğun için sana teşekkür ederim. Muhtemelen çok daha pişman olacağım ve asla yüzüne bakamayacağım bir şey yapmak üzereydim..." Sesi giderek kısıklaştı. "Biliyorsun, sarhoştum... İçmek bana yaramıyor." Başını iki yana salladı. "Özür dilerim, canımın içi." Öne uzanıp onu ellerinden tutmaya yeltendi. Ama bunun sakıncalarının farkında olan Irmak hemen ellerini kaçırdı.
"Olmaz Cem." Yanlarından biri geçerken sustu. "Olmaz. O akşam olanlar için ben de kendi adıma gerçekten üzgünüm. Ama bitti dediğimde gerçekten bitmişti."
"Irmak bir şans daha–"
"Ben onu gerçekten seviyorum, Cem. Onunla tanıştıktan sonra, aşık olmak istediğim kişinin o olduğunu anladım. Sana o kadar da aşık olmadığımı anladım."
"O kadar da aşık olmadığını mı?" Cem kendi kendine güldü. "Aşk yarım bir şey değildir, Irmak. Ya vardır ya yoktur."
"Belki doğru söylüyorsun," dedi Irmak düşünceli bir şekilde. "Belki de sana hiç aşık olmamışımdır."
Cem söylediklerini geri almak istedi. Irmak'ı kendi kendine haklı duruma getirmişti.
"Bak istersen seninle dost olarak kalabiliriz," diye devam etti Irmak. "Ya da istemezsen, tıpkı eskisi gibi bir öğrenci ve öğretmen oluruz. Bilmiyorum."
Onunla Uzay'ı, Atlas konusunda dolduruşa getirme girişimiyle ilgili de konuşmak istedi, ama sonra bundan vazgeçti. Cem'in hiç değilse o kadarına hakkı olmalıydı. Çünkü kendi cephesinde onun da uğruna savaşacak bir şeyi vardı. Ama artık kabul etmeliydi ki, bu savaşı kaybetmişti.
"Eğer söylenecek başka bir şey yoksa," dedi Irmak ona konuşması için biraz zaman verdikten sonra. "Hoşça kalın hocam..." Sırt çantasını omzuna takıp Cem'in yanından uzaklaştı.
Cem arkasından uzun uzun baktı. Peşinden koşup onu durduramazdı. Bu tamamen kendi suçuydu. Her şeyi berbat etmişti. Otomattan kendine sert, sütsüz bir kahve alıp, odasına geri döndü.

Cem'den öyle ayrılmak içini yaralamış, ruhunu acıtmış; sanki birisi teninden bir parçayı, vücudundan bir organı almış gibi hissettirmişti. Atlas'a duyduğu sevgiye rağmen, Cem'den öyle gitmek, onu sanki, sanki değil adeta yüzüstü bırakmak içine sinmemişti. Bunun yalnızca içine sinmemesi de problemliydi. O Atlas'la birlikte yoluna devam edecekti ama Cem'i nasıl bir hayal kırıklığına uğrattığını düşündükçe kendinden utanıyordu. Hele az önceki konuşmaları... Onu terk edişinden, kafasında kırdığı şişeden bile daha keskindi ona böyle "hocam" deyip her şeyi geçmişte bırakmaya çalışması. Okuldan çıkıp durağa doğru yürürken derin bir mutsuzluktan başka hiçbir şey hissetmiyordu.
Sonra Selin'e anlatması gerektiği şeyleri hatırlayıp yeniden heyecanlandı.
Aslı suratını yastığın altına gömmüştü. Arka fonda dizüstü bilgisayarından açtığı müzik çalarken o Irmak'la konuştuklarını düşünüyor ve bu, canını çok acıtıyordu. Irmak onun biricik arkadaşıydı. Onsuzluğa artık dayanamıyordu. Belki de hemen o an arayıp ona gerçekleri bir bir anlatmalıydı. Onunla telefonda saatlerce konuşup ona durumu anlattığını, sonunda Irmak'ın onu affettiğini, aralarındaki buzların bir an önce eridiğini ve ertesi gün dostluklarının kaldığı yerden devam ettiğini hayal ediyordu.
Ama Irmak kendisini hiçbir zaman affetmeyebilirdi de. Üstelik Aslı Efe'ye, Necati'ye söz vermişti. Belki de ta en başında, kendisine yaptıkları teklife "hayır" demeliydi. Artık bunun için çok geçti. Aslı başladığı işi bitirmek, sessiz kalmak zorundaydı. Bilmediği şey şuydu ki, büyük felaket de sessizce yaklaşıyordu.
Irmak, Atlas’ın önce evinde ve sonra kendisini götürdüğü kulübede kapıldığı o bir anlık şüpheden kurtulamamış, onu içinde büyütmüş ve sonunda başka biriyle, Selin'le paylaşma ihtiyacı duymuştu. Selin bunun tek bir yolunun olduğunu söylemişti: Onun evine birlikte gidecekler ve Irmak Atlas'ı oyalarken Selin de evi karıştırıp "görünenin ardındaki görünmeyeni" bulmaya çalışacaktı. Irmak başta bu fikre kesin bir dille karşı çıkmıştı. Atlas'a böyle bir oyun oynayamazdı, buna hakkı yoktu. Ama sonra düşündükçe, Selin'in önerisini akla yatkın buldu. En azından içindeki şüphelerden sonsuza dek kurtulmuş olacaktı.
Kapı zilini çaldılar. Ama açılmadı. Belli ki Atlas evde değildi.
"O zaman geri dönüyoruz," dedi Irmak. Buna sevinmiş gibi bir hali vardı.
"Hayır, bekle," dedi Selin. Çantasından uzun bir çubuk gibi bir şey çıkardı. Irmak hiçbir anlam veremeyerek ona baktı. "Yurtta oda anahtarımı içeride unuttuğumda hep böyle yaparım," dedi Selin, elini kolunu sallaya sallaya dairenin kapısını açarken.
Irmak bunun hırsızlıktan bir farkı olmadığının farkındaydı. Ama Atlas evde yokken bu kaçırılacak bir fırsat değildi ve onun sırlarını öğrenmeyi her şeyden çok istiyordu. İçeri girdiler. Irmak çatı katına ilk kez Atlas olmadan giriyordu.
"Selin... Bu yaptığımız doğru mu?"
"Irmak... Sence onun yaptığı doğru muydu? Yani, besbelli ki o gece Aslı'yla birlikte oldu ama seni kaybetmemek için sana yalan söyledi."
"Durduk yere bu konuyu aklıma getirdiğin için sağ ol. Gerçi hiç çıkmıyor ya."
"Birlikte olmadılarsa bile hepsi elbirliğiyle senden bir şeyler saklıyor işte. Atlas, Aslı, Efe, Necati, hepsi. Gözden kaçırdığımız şey ne olabilir?”
Böylece ipucu bulma umuduyla evin içinde dağıldılar. Selin yatak odasına girdi. Çift kişilik yatağı görünce "Demek her şey bu yatakta olup bitiyor," diye güldü. Ardından dolap ve çekmecelere baktı. Komodinin en alt çekmecesinde, yığınla erkek dergisi buldu. İçlerinde çıplak kız fotoğrafları vardı.
"Bunlar Atlas'ın mı?" diye kendi kendine mırıldandı, afallamış bir halde.
Antredeki boranın çekmecelerini karıştıran Irmak'sa bir sürü posta zarfıyla karşılaştı. İşin tuhafı, hepsi de Efe adında birine gönderilmişti. Banka, kredi kartları, internet, sabit hat, telefon faturaları... Hatta bir kargo kutusunda, internette malum oyuncaklar satan bir siteden gönderilmiş ama henüz açılmamış, Irmak'ın bakmaya bile utanacağı bir sipariş vardı. Bunların hepsi Efe adlı kişiye gönderilmişti.
Irmak şimdi, tuhaf bir kuşkuya kapılmıştı. Mutfağa giderek tezgahın altındaki, Atlas'ın daha önce o çay kaşığı aramak için bakacakken engel olduğu çekmeceyi kontrol etti. Orada ne bulmayı beklediğini bilmiyordu ama bulduğu şeyler tahminlerinin de ötesindeydi. Yalnızca reçeteyle satıldığı belli olan, daha önce adlarını bile duymadığı ilaç kutuları karşısında kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı. Tam o sırada içeriden Selin geldi.
"Irmak, bunu görmek isteyebileceğini düşündüm," dedi, elinde metal bir kelepçe sallarken. "Pek de senin melankolik yazarının tarzı olacak bir şeye benzemiyor."
Irmak'ın kafası allak bullak olmuştu. Eğilip yerdeki posta yığınını karıştırmakta olan Selin devam etti.
"Ayrıca kapının önünde neden Efe adında birine gelmiş yığınla posta var? Bunlardan biri neden o tür sitelerden gelmiş? Ve... neden kapı zilinde olması gereken isim kağıdı buruşturulup tuvalet çöpüne atılmış?"
Bahsettiği kağıdı Irmak'a uzattı. Buruşturulup çöp kutusuna atılmış kağıdı açarken Irmak neyle karşılaşacağını büyük ölçüde tahmin ettiği halde, belki tam da bu yüzden, elleri titriyordu. Aklına fanustaki turuncu balıklar, gardıroptaki yırtık kot pantolonlar ve uzun zamandır farkına varıp da bir anlam yüklemekten kaçındığı diğer bütün gariplikler geldi. Kağıdı mutfak tezgahının üstüne koyup dikkatle açtı. Üstünde Efe Işık yazıyordu.
Bir süre susup düşündüler. Sonra sessizliği Irmak bozdu.
"Çünkü burası Atlas Siyah'ın evi değil."
16. BÖLÜM 
"
Bölüm şarkısı: Sade - No Ordinary Love
İNSANOĞLUNUN ANLAM YÜKLEDİĞİ sayılar, aslında batıl bir inanıştan başka bir şey olmayabilir. Ya da bu durum sıkıcı hayatlarımızda bir şeylere inanma ihtiyacımızdan kaynaklanıyordur. 13 sayısının pek çoklarınca uğursuz olması gibi, kişinin kendi içinde anlamlandırdığı, manalar ve muhtevalar yüklediği bazı sayılar da vardır. Yani herkesin sayılarla olan ilişkisi farklıdır. Misal, Irmak'ın uğurlu rakamı 3'tü ve bir şey alıyorken aynısından mutlaka 3 tane alırdı (tabii kalem, defter, kitap, muz gibi aynısından 3 tane alabileceği türden şeyler; ev, araba ya da en fazla zaten 1 tane alabileceği Atlas Kitabı türünden şeyler değil). Bununla birlikte aklına ne zaman olumsuz bir düşünce gelse; mesela Uzay'la yolda yürüyorken Uzay'a araba çarpacağı, kendisininse sağ kalacağı sahnesi zihninde belirse, sebepsizce 5 kez (5 kez olması sebepsizce) tahtaya vururdu. Ya da 33 sayısından çok korkar, hiçbir şeyi 33'te bırakmazdı; ya bir eksiltip 32 yapar ya da bir artırıp 34'e tamamlardı. İşte böyle... Dışarıdan kendi halinde görünen bir kız olan Irmak'ın da, herkeste bir başka biçimine rastlanabilecek böyle ufak tefek takıntıları vardı. Tabii bu 15 bölüm boyunca onunla ilgili edindiğiniz izlenimi değiştirmesin sakın. Hala en yakın arkadaşı tarafından yalnız bırakılan, ailesiyle sorunlar yaşayan ve üniversitedeki asistan erkek arkadaşını terk edip, hakkında işin doğrusu pek de fazla şey bilmediği bir yazar olan Atlas Siyah'la çıkmaya başlayan bir kızdı kendisi. Ama sayılarla ilişkisinde böyle bir titizliği vardı. İşte bir müddet önce tanıştığı ve kısa süre içinde ilişkileri kanlı bıçaklı düşman seviyesinden en yakın arkadaşa doğru evrilen Selin'le birlikte, bu yukarıda bahsedilen yazarın siyah beyaz karo taşlarıyla döşeli mutfağında dikilirken, Irmak, elinde tuttuğu ilaç kutusundaki tabletlerde kaç tane hap olduğunu saymakla meşguldü. Ama Selin çekilen bir sifon hızında ve kararlılığında bir şeyler anlatmakta olduğu için bir türlü sayamıyor, hep şaşırıp tekrar ve tekrar başa dönmek zorunda kalıyordu.
"...şimdi bu çocuk bu ilaçları kullanıyorsa, bilemiyorum... Sana kesin konuşamam ama bunlar çok ciddi tedavilerde kullanılan ağır ilaçlar. Öyle her mutfak çekmecesinde bulunabilecek ağrı kesicilerden ya da portakallı sandozlardan değil." Yüzünü buruşturup ekledi. "Ki ııyk, hiç sevmem."
Irmak cevap vermeden önce başını sallayarak son bir kez şansını deneyip hapları saymak için zaman kazanmaya çalıştı. 29...30...31... 31! 32 bile değil. Bu onu cidden çok rahatlattı. O sırada Selin telefonunu çıkarmış, ilaçların fotoğrafını çekiyordu.
"Ne yapıyorsun?" dedi Irmak.
"Bunları okuldaki hocama sorarım... Neyse, artık çıkalım mı? Şüpheli ihtimallerle dolu bu evde durmak beni germeye başladı."
Evi buldukları halde bırakıp apartmandan çıkarken sessizdiler. Bir süre sokakta vitrinlere bakan iki arkadaş gibi yürüdüler. Uzun müddet konuşmadılar. Hava sertti, rüzgar kaşkollarını durmadan geriye atıyordu. Irmak düşüncelere dalmıştı, dalgındı. Öyle ki, az kalsın bir elektrik direğine toslayıp o güzel yüzünü paramparça edecekti. Selin tedirgin gözlerle ama bir şey demeye cesaret edemeden onu izliyordu.
Sonunda, "Gel oturalım şuraya," dedi ve bir kafeye girdiler. Bahçe katında tepeden ısıtmalı bir masaya geçip ortaya bir mevsim salatası ve iki limonata söylediler. Selin onun eve girerken keyfinin yerinde olduğunu, ama orada bulduklarından sonra tadının kaçtığının farkındaydı.
"Yani Atlas'la Efe'nin kardeş olduğundan emin gibi miyiz?" diye sordu tereddütle.
"Öyle görünüyor," dedi Irmak, yoldan geçen bir belediye otobüsüne bakıp. Salatadan dalgın hareketlerle bir çatal alıp ağzına götürdü.
"Peki Necati'nin o ikisiyle ne ilgisi var? Aslı'nın bu üçlüyle bağlantısı ne? Hala bir sürü soru işareti var..."
Irmak başını iki yana salladı. "Bu işin içinden çıkamıyorum," dedi alçak sesle. Çevredeki iş yerlerinde çalışanların öğle tatili vakti geldiği için kafe gittikçe kalabalıklaşıyordu ve kimsenin onları duymasını istemiyordu. Bir süre sessizlik oldu ve Irmak içinde iki adet salatalık diliminin yüzdüğü limonatasını kafasına dikti.
"Hiçbir insan bir başkasına durduk yere yalan söylemez ya da hayatındaki bazı şeyleri ondan saklamaz. Mutlaka bir sebebi olmalı, anlıyor musun?"
"Ne kadar da düşüncelisin. Ben olsam Atlas'ın kafasını koparırdım."
"Acaba Aslı bunların ne kadarını biliyor?" diye mırıldandı Irmak.
"Bence başından beri ortalığı karıştıran o!"
Irmak ona anlık bir bakış attı ama bunun ne anlama geldiğini kendisi de çözemedi. Arkadaşına laf söylememesine dair bir ikaz mı, yoksa sözlerinin doğru olabileceğine dair bir onaylama mı?
"Bence sen Atlas'ı hala seviyorsun. Ama ondan tam anlamıyla emin olmak istiyorsun.”
Hiç tereddüt etmeden sevgisini savunmaya geçti Irmak. "Tabii ki seviyorum. Onunla konuşup işin doğrusunu anlamadan ona sırt çevirecek değilim." Sonra da manidar bir sesle konuşmayı sürdürdü. "Ama belki de işin içinde doğru diye bir şey yoktur..."
Selin'in elinden dudaklarını bükmekten başka bir şey gelmedi.
Irmak iç geçirerek, "Bunu anlayacağız," dedi. "Yarın akşama onunla gideriz diye iki kişilik bir konser bileti almıştım. Belki bir şekilde ağzından laf almayı başarabilirim."
"Ben de yarın dersten sonra psikoloji hocalarımdan biriyle konuşur, şu ilaçların hangi tedavide kullanıldığını sorarım," dedi Selin. "Umarım düşündüğüm şey çıkmaz."
Ama Irmak ona ne düşündüğünü sormaya cesaret edemedi.

Ertesi gün Atlas’la caz kulübünün fuayesinde buluştuğunda altıya çeyrek vardı. Onun çoktan gelmiş, anlam çıkarmaya çalışan gözlerle, ellerinde içki kadehleriyle sohbet eden neşeli insanları süzdüğünü gördü. Irmak yanına gitmek için acele etmeden bir süre onu inceledi. Sanki böyle bir ortama ilk kez girmiş de ne yapacağını bilemiyormuşçasına, bir köşede öylece duruyordu. Sahibinin gelip onu kurmasını, ona hayat vermesini bekleyen bir robot gibiydi. Biraz tuhaf, neredeyse endişeli sayılabilecek bir hali vardı. Siyah bir pantolon, beyaz bir gömlek ve beyaz spor ayakkabılar giymişti. Her zamanki gibi havalı ve yakışıklıydı... Sarı dalgalı saçlarını o gün geriye doğru taramamış, her bir teli özensizce nereye gitmek istiyorlarsa oraya bırakmıştı. Bu doğal görünüm için ayna karşısında belli bir süre geçirmiş de olabilirdi, çünkü oldukça özenle hazırlanmış gibi görünüyordu. Vestiyerdeki görevli kız montunu almak için Irmak'a seslenince, Atlas da o tarafa döndü ve Irmak içeri yeni girmiş gibi ona gülümsedi. Montunu verdikten sonra yanına gitti, yanak yanağa öpüşüp sarıldılar.
"Seni bekletmedim umarım?" diye sordu kibarca.
"Sayılmaz. Biraz önce geldim," dedi Atlas. Kafasında bir düşünce var gibiydi. "Bu ne konseri Irmak? Bu insanlar çok heyecanlı görünüyor."
Irmak ona şüpheyle baktıktan sonra, "Caz konseri, bunu çoktan bildiğini sanıyordum," dedi. "Sen cazı seviyorsun. Ben de seviyorum. O nedenle bunu seçtim."
Gerçekten de, Atlas'la birlikte ortaklaşa keyif alabileceklerini düşündüğü için bu caz konserini seçmişti Irmak. Başka akşamlar elektronik, swing, dixieland, soul, blues, trip hop türünde başka konserler de vardı ama o özellikle bunu seçmişti. Enstrüman ağırlıklı bir konser olacaktı, vokal kadındı. Irmak çok özenmişti. Kolları fırfırlı pembe bir bluz ve normalde pek giymediği ama o gün kıyafetine yakıştırdığı bir kot pantolon giymişti. Yanaklarına biraz allık, dudaklarına da bir kat kırmızı ruj sürmüştü.
"Ben cazı seviyor muyum?" diye sordu Atlas, şaşırmış, bir parça da alınmış gibi gülerek. "Bunu bana sormadan bilemezsin."
Irmak da aynı şaşkınlıkla gülerek ona baktı. "Evine ne zaman gelsem sürekli caz dinliyor oluyorsun. Sanırım sormama gerek yok?"
"Hmmm," dedi Atlas başını sallayarak. "Eğer öyle diyorsan, öyledir."
Bir süre konuşmadılar.
"İçeri girelim mi?" dedi Irmak. "Burası biraz serin oldu." Olmuştu da. Açılıp kapanan kapıdan içeri girenler, kendileriyle birlikte serin akşam havasını da fuaye alanına taşıyordu. İnsanların yüzlerindeki ışıltıya bakılırsa, herkesin kendini güzel bir dinletiye hazırladığı belliydi. Irmak fuayede onlardan daha genç kimseyi göremedi. Gelenler daha çok, orta yaşlı karı koca çiftler ya da yalnız gelmeyi tercih etmiş entelektüel tiplerdi.
"Olur."
Böylece konserin yapılacağı salona girdiler. Aslında burası bir evin büyükçe bir oturma odasını andırıyordu. Farklı yerlere yerleştirilmiş kıpkırmızı koltuklar, duvarlarda Ella Fitzgerald ve Louis Armstrong gibi cazcıların siyah beyaz fotoğrafları ile nostaljik filmlerdeki gibi bir atmosfer yaratılmaya çalışılmış, bunda başarılı da olunmuştu. Atlas'la Irmak, kendilerine ayrılan koltuğa gittiler. Oturacakları yerde üstlerinde "Siyah" ve "Güven" yazan eski stil iki bilet vardı.
Irmak "Güven" yazanı alıp otururken, Atlas'ın hala ayakta dikilmekte olduğunu gördü.
"Otursana," dedi.
"Oturamam."
"Neden?"
"Burası bana ayrılmamış," dedi. Yine de "Siyah" yazan kartı alıp masaya koydu. "Ama benim yerim senin yanın," diye gülümseyerek oturdu. Önlerinde yaşlı bir çift, arkalarında bir karı koca, çaprazlarında iki kız ve en arkada daha şimdiden öpüşmeye başlayan genç bir çift oturuyordu. İçkiler self servisti ama bir şey alma mecburiyetleri olmadığından acele etmediler. Beş dakika sonra ışıklar loşlaştı ve arkalarından geçen birkaç müzisyen (üç erkek ve bir kadın), cılız alkışlar eşliğinde sahneye çıktı. Henüz kimse havaya girmemişti. Bir piyanocu, bir saksafoncu ve bir davulcu sahnede enstrümanlarının başında yerlerini alırken, şişmanca, bacakları varisli ama yüzü güzel bir kadın mikrofonun başına geçerek boyunu ayarladı, "İyi akşamlar, bayanlar baylar," dedi. "Bu akşam sizlere Ella Fitzgerald'dan, Aretha Franklin'den, Sade'den ve Stevie Wonder'dan şarkılar söyleyeceğiz. Umarız keyif alırsınız." Sonra arkasındaki davulcuya ve piyaniste baktı. Onlar çalmaya başlarken, o da ayağıyla tempo tutmaya başladı.
"İyi dinletiler, sevgilim," dedi Irmak, Atlas'a bakıp gülümseyerek.
Konser başlamıştı.

Selin Psikopatolojiye Giriş dersinden çıktı ve hızlı adımlarla asansöre doğru yürüyen hocayı yakalamak üzere koşmaya başladı. Ona yetişmek için eşyalarını çantasına yerleştirmekten vazgeçmişti; şimdi bir elinde telefonu ve su şişesi, diğerinde defteri ve kalemleriyle, koridorda yürüyen bir kuklayı andırıyordu. Asansör kata geldiğinde hocanın süratle aşağı ineceğini düşünerek panikledi ama neyse ki kapılar kapanmadan önce asansöre binebilmeyi başardı. Kampüs manzarası eşliğinde aşağıya inerlerken ona derdini anlattıktan sonra, adamı sonunda beş dakika kahve içmeye ikna edebildi. Tabii onun ısmarlaması şartıyla.
"Ben hemen kahveleri alıp geleyim hocam."
Ne var ki kahvecinin bahçedeki masalarından birine oturduklarında, Selin'in cüzdanını yurtta unuttuğunu açığa çıktı. Hoca bunu homurdanarak karşıladı ama neyse ki kahve yok diye onu bilgiden mahrum bırakacak kadar gaddar değildi.
"Bana şu fotoğrafı göster bakalım," dedi, bacak bacak üstüne atarak.
Selin aceleyle "Tabii hocam," dedi ve telefonundan fotoğrafı buldu. Beş saniye sonra, Atlas Siyah'ın mutfak çekmecesinde Irmak'la buldukları ilaçlar, hocasının çenesini sıvazlamasına sebep oluyordu.
"Hmm," dedi adam öne eğilerek. "Bu çocuk senin sevgilin miydi yoksa arkadaşının sevgilisi mi?"
"Bunu neden soruyorsunuz?"
"Hanginizin ucuz atlattığını öğrenmek için, tabii ki."

Irmak bir elinde pipetle limonlu kolasının dibini süpürürken, bir eli de Atlas'ın dizindeydi. Şarkıcı, Ella'nın Cheek to Cheek'ini bitirmiş, Sade'nin No Ordinary Love'ına geçmişti. Konser başlayalı yarım saat olmuştu ve önlerindeki yaşlı çift müzik başladığından beri dur durak bilmeksizin konuşup gülüşüyorlardı. Belli ki aralarında yalnızken ve sessizken konuşmaya utanacakları bir mesele vardı. Konseri dinlerken onları izlemek Irmak için bir çeşit eğlenceye dönüşmüştü. Atlas eğilerek Irmak'ın kulağına fısıldadığında, kadınla adam yeni flörtleşme dönemindeki liseli gençler gibi hafif hafif öpüşmeye başlamışlardı.
"Çok aptalca bir şeye benziyor. Bu kadar katlandığımız yeter, artık çıksak nasıl olur?"
Irmak ona döndü. Şaşırmıştı. Güzel müzikler karşısında Atlas'tan duymayı beklediği bu değildi. Bir an için acaba önlerindeki yaşlı çifti mi kastediyor diye düşündü ama bir şey söylemeye fırsatı kalmadan cebindeki telefonu titremeye başladı. Arayan Selin'di. Hemen kapatıp ona "Konserdeyiz?" diye mesaj attı. Üç saniye sonra mesaj geldi: "Çıkar çıkmaz beni ara, ilaçlarla ilgili!!!" Irmak "N'oldu ne öğrendin şimdi yaz?" Tam o sırada bir şey oldu. Irmak bunun Atlas olduğunu hemen anlamadı. Hafifçe sola döndüğünde onun yerinde olmadığını, ayağa kalkmış, garip ve heyecanlı hareketlerle sahnedekilere doğru elini kolunu sallıyor olduğunu gördü. Artık şarkının sözlerini takip etmeyi bırakmıştı. Atlas'ın sözlerini devam ettiği yerden yakaladı:
"–koyayım hepinizin tamam mı? Sanat diye hepimizi bu karanlık odaya tıkıp size para saçmamızı bekleyemezsiniz!"
Salon o kadar küçük, herkes o kadar dip dibeydi ki, bu sözlerin müzisyenlerin konsantresini bozmamasının ve konseri aksatmamasının imkanı yoktu. Neye uğradığını şaşıran solist şarkıyı yarıda kesmek durumunda kalmıştı, belki sözleri unutmuştu; müzisyenlerse çalmaya devam ediyordu. Neyse ki dinleyicilerin büyük kısmı Atlas'ın ne dediğini duyamayacak kadar arka sıralardaydı ama karanlığın içinde bir gölgenin ayağa kalkıp müzisyenlere el kol salladığını görmeyen kalmamıştı.
Irmak panikle yanına koşup "Atlas! Ne yapıyorsun?" dedi ve gömleğini çekiştirerek onu koltuğa geri döndürmeye çalıştı. Ama bu Atlas'ı durdurmaya yetmedi. O an hiçbir şeyi umursamıyormuş gibiydi. Irmak'ı bile. "Atlas!" dedi Irmak bir kez daha. Atlas'sa ondan olabildiğince hızlı bir şekilde kaçmak istercesine aceleyle, göz açıp kapayıncaya dek sahneye fırladı.
Bu çocuk delirmiş! diye düşündü Irmak.
Artık müzisyenler de çalmayı bırakmıştı. O an arka sıralardakiler de ters giden bir şeyler olduğunun farkına vardı: Belki bir an için dinleyicilerden birinin salondan çıkmasını gerektirecek bir aciliyeti olduğu, mesela önemli bir haber alıp salondan çıkması gerektiği sanılmıştı; ama adam sahneye fırlayınca bunun müdahale edilmesi gereken bir durum olduğu anlaşıldı.
Irmak, ön sıradaki yaşlı çiftin "Neler oluyor?" diye fısıldaştığını duyabiliyordu. Salonun giriş kapısından gelen ayak seslerine kulak verdi. Büyük ihtimalle güvenlik geliyordu. Neden böyle davrandığını anlayamadığı Atlas daha büyük bir rezalet çıkarmadan önce, buradan gitmeleri gerekiyordu.
"Atlas, çabuk in oradan!"
Ama Atlas onu duymuyordu. Pantolonunun kemerini çözmeye başlamıştı.
"Ne yapıyorsun?" dedi Irmak, müthiş bir sinirle.
Atlas şimdi pantolonunu indirmiş, penisini seyircilerin gözü önünde sallamaya başlamıştı. "Alın size alternatif tiyatro!"
O an salondan uğultular yükseldi. Sahneye aklını kaçırmış bir dinleyicinin fırladığını gören müzisyenler iki yana açılmış, afallamış bir halde kalakalmışlardı. Kadın solist davulcuya, davulcu saksafoncuya, saksafoncu piyaniste bakarak birbirlerinden yardım istiyor, "ne yapacağız" diyorlardı. Aklı başında biri yapsa bile bir ihtimal gözlere şenlik ve tahrik edici olabilecek bir görüntü, şimdi nasıl da acındırıyor, insanın yüreğini burkuyor ve aklıyla olan ilişkisini sorgulatıyordu.
Bunları yapanın normal olması mümkün değildi.
Irmak da sahneye çıkıp "Sen ne yapıyorsun?" dedi şok içinde. Ama Atlas onu görmezden gelerek penisini sallamaya devam ediyordu.
Artık seyircilerin çoğu protesto etmek amacıyla ayağa kalkmıştı. İçlerinden bazıları "Pis sapıklar!", "Bu kadarı da olmaz!", "Resmen boykot etmeye gelmiş!" derken bir kısmı da "Vah vah...", "Gül gibi çocuk!", "Ne'si var acaba?" diye ellerini birbirine vuruyordu.
Irmak oradan birilerinin insaniyet namına Atlas'la ilgileneceğinden emin olunca, titreyerek sahneden indi ve çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. Gözyaşları içindeydi. Sanki bir rüyayı yaşıyor gibiydi. Başını geriye çevirip sahnede yaşananlara baktı. İki adam gelip Atlas'ı kollarından tutmuş, sakinleştirmeye çalışıyordu. Atlas debeleniyordu. Bu hiç de o zamana dek tanıdığı Atlas Siyah'a benzemiyordu. Sanki her şey gerçekten de bir oyunun parçası gibiydi.
Atlas penisini sallamayı bırakıp hıçkırmaya, haykırmaya, çığlık atmaya başlamıştı artık. O sahnede hıçkırdıkça Irmak da hıçkırıyordu. Atlas'ın gözü öyle dönmüştü ki, Irmak onun kendisini fark edebildiğini hiç sanmıyordu. Bunun bir sinir krizi olduğu apaçık belliydi, belki daha da fazlası. Selin'in ona açıklamak istediği ilaçları düşündü.
Irmak da çığlıklar atıyordu, ama içinden.
Sahneye çıkan güvenlik görevlisi ve biletçi çocuk, hala debelenmekte olan Atlas'ı iki kolundan tutup aşağı indirmeye çalışıyordu. Bu arada ona pantolonunu giydirmeyi başarmışlardı. Irmak'ın yanından geçen vestiyerci kız endişeli gözlerle bir sahneye bir seyircilere bakarken, kulağına dayadığı telefondan birilerine oranın adresini veriyordu. Irmak bayılacak gibi olmuştu. Ne yapacağını bilmiyordu. Şok içindeydi. Aklına hemen birilerine haber vermek geldi. Titreyen elleriyle telefonunu cebinden çıkardı. Ama o an, Atlas'ın ne ailesinden birinin ne de başka bir tanıdığının numarası olduğunu fark etti. Aslı'yı arayabilirdi. Ama onu aramak istemiyordu. Artık bazı şeylerden emin olmuştu, bu yüzden Efe'yi aradı. Telefon ikinci çalışta açıldı.
Onun bir şey demesine kalmadan, Efe "Müsait değilim..." diye kapatmaya girişti. Sesi nefes nefeseydi. Arkadan iki kızın gülüşme sesleri geliyordu.
Irmak "Atlas delirdi," dedi. Sokağın ötesinden gelmekte olan ambulansın sirenini duyabiliyordu.
"Ne? Ne oldu?" dedi Efe. Bir anda ciddileşmiş gibiydi. Irmak, onun yanındakilere, "Bir susun artık," dediğini duydu.
Ambulans nihayet kaldırımın yanında durduğunda, Irmak gözlerini Atlas Siyah'tan ayırmadan, "Kardeşin delirdi," dedi. "Ve şu anda bir ambulans yolda. Galiba hastaneye ya da karakola götürecekler onu, bilmiyorum." Ambulans kapının önünde durdu.
Atlas salona getirilen bir sedyeye yatırıldı ve kollarından bağlandı. Bu o kadar dehşete düşürücü bir görüntüydü ki... Bunu yapan sağlık görevlilerine resmen müdahale etmek istedi Irmak. Ama o an için en doğrusunun bu olduğunu biliyordu.
Sedye koşar adım ambulansa taşınırken Irmak, Atlas'ı el bileğinden yakaladı. Bir an, sadece çok küçük bir an için göz göze geldiler. Atlas sanki o an normale dönmüş gibiydi. Irmak onun bakışlarında, kendisine ne olacağını bilmediği bir yere götürülmek üzere olan ürkmüş bir çocuğun çaresizliğini gördüğüne yemin edebilirdi.
"Yanındayım, seninle geliyorum," dedi, güç vermek istercesine bileğini sıkarak. O kadar endişeliydi ama bunu o kadar belli etmemeye çalışıyordu ki.
Atlas cevap vermedi, belki de buna vakti olmadı çünkü çoktan ambulansa bindirilmişti.
Kapılar kapandı.
Gözünün tekinden akan bir damla yaşı Irmak görmedi.

Irmak koridorun köşesinden dönen telaşlı ayak seslerini duyduğunda, Atlas'ı götürdükleri odanın kapısının önünde sarsılmış bir vaziyette bekliyordu.
Gelenler Efe ve Necati'ydi. Irmak bir an için sanki Aslı'yı da görür gibi oldu ama bunun belki de yorgun ve şok olmuş beyninin bir yanılsaması olabileceğini fark etti.
Necati daha hızlı davranıp Irmak'ın yanına ilk varan oldu. Onu omuzlarından tutarak, "Nerede... Nerede?" diye sordu.
"İçeride," dedi Irmak, önünde durduğu kapıyı göstererek.
"Nasıl oldu?"
"Birlikte konsere gitmiştik..."
"Bu kadar kalabalığın içine çıkmamalıydı!" diye söylendi Necati, Efe'ye dönerek.
"Pardon ama sizin onu bu kadar önemsediğinizi ilk kez görüyorum," dedi Irmak, öfkesini bastırmaya çalışarak. "Hem ben Efe'yi aramıştım." Efe'ye döndü. "Neler oluyor Efe? Sanırım Atlas'la kardeş olduğunu artık saklamayacaksın."
Efe, bunu öğrendiği için onu tebrik edercesine kaşlarını kaldırdı. Irmak o an fark etti. Efe üstüne geçirdiği ceketin içinden görünen atletiyle evden fırlamıştı ve boynunda, o gün Atlas'ın komodininin üstünde gördüğü siyah zincir kolye asılıydı. Evet, Atlas'la Efe kardeşti.
Onun cevap vermesine kalmadan, "Doğru," diye araya girdi Necati. "Efe onun kardeşi. Ben de onun babasıyım."
Irmak yanlış duyduğunu sandı. "Ne? Ama o bana dedi ki..."
"Anlamıyorsun," diye onu böldü adam. "Onun sana ne dediğinin bir önemi yok. Ahmet hasta."
Irmak'ın kulağı aniden uğuldamaya başlamıştı. İçinden bir ses bunun doğru olduğunu başından beri hissettiğini söylese de, aynı zamanda bir yanıyla tüm bu duyduklarını inkar etmek istiyordu. Çabucak gelen bir kabullenişin ardından, "Manik depresif gibi bir şey mi?" diye sordu. Aklına ilk gelen nedense bu olmuştu.
"Hayır, Irmak, akli problemleri var. O normal bir çocuk değil. Sağlıklı değil." Oğluna neler olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyor, ama önce Irmak'la olan işini bitirmek istiyor gibiydi. "Senin benim gibi düşünemiyor, neyin doğru neyin yanlış olduğunu göremiyor. Ayrıca ona Atlas demeyi bırak artık... Onun adı Ahmet."
Irmak başını iki yana salladı. Hayır, hayır, bu kesinlikle bir yanlış anlaşılma olmalıydı. Onunla parkta buluşan, vanilyalı çörek ikram eden, evine çağıran ve kalemi gerçekten kuvvetli bir yazar olan Atlas'ın aslında akli dengesi yerinde olmayan bir insan olduğuna inanması mümkün değildi.
"Ama o bir yazar!" diye onu savunmaya çalıştı. "Tamam, başından geçenlerden ilham almış olabilir, ama o gerçekten yetenekli! Eğer anlattığınız gibi biri olsaydı, yazmakla arası bu kadar iyi olmazdı herhalde, değil mi?"
Necati acı acı güldü. "Çocukluğundan beri iyi olduğu tek şey yazmaktı..." Irmak'a hak veriyor, ama bu gerçekleri değiştirmiyordu. "Ne acı ki, iyi olduğu tek şey hala bu." Irmak'ın yüzündeki şaşkınlığı okuyan Necati, ona toparlanması için zaman verirken konuşmaya devam etti. Sözlerine, her şeyi çoktan kanıksamış bir ses tonu hakimdi. "Çocukluğundan beri normal değildi. Annesi onun için çok şey ifade ediyordu. O ölünce büyük bir boşluğa düştü. Ardından Pelin'le tanıştı ve düzelir sandık. Ama bir kaza oldu... Pelin o kazada maalesef hayatını kaybetti." Sözlerinin bu kısmında, başını çevirmeden, sadece gözlerini hareket ettirerek arka çaprazındaki Efe'nin ne durumda olduğuna bakmıştı. "Sonrasında Ahmet iyice zıvanadan çıktı, tamamen aklını kaçırdı. Olur olmadık davranmaya, evden kaçmalara başlamıştı. Sabaha karşı onu sokaklardan topluyorduk. İki yıl önce bir gece yarısı evden çıktı ve ne zaman geri döndü, biliyor musun?"
"Ne zaman?" diye sordu Irmak, korkarak.
"Tam bir yıl sonra." Necati duraksadı. "Tam bir yıl boyunca ondan haber alamadık. İlk altı ay onu her yerde aradım, ama sonunda ben de ümidimi kestim. Efe'yle bir sabah uyandığımızda, onu salondaki kanepede yatarken bulduk. Ve o sabah hiçbir şey olmamış gibi, gelip bizimle kahvaltı yaptı."
"Peki nereye gitmiş?" diye sordu Irmak hayretle.
"Suriye'ye."
"Suriye'ye mi?!" dedi böyle bir cevabı hiç ama hiç beklemeyen Irmak. "Ama neden?"
"İşte senin anlamadığın şey de bu! Ahmet'in hayatında 'neden' diye bir şey yok. Bize hiçbir şey söylemeden Suriye'ye gitti, çünkü o dönem aklına öyle esmişti. Ona sorduğumuz sorulara Arapça cevaplar veriyordu. Bu yaşadığımız bize şunu çok kesin bir şekilde kanıtladı ki, artık onu tedaviye yatırmamız için kaybedecek bir dakikamız bile yoktu. Çünkü yine her an ortadan kaybolabilirdi. Ama bunu ona söylediğimizde, öfkeden deliye döndü. Mutfakta küçük bir yangın çıkardı. Onu rahat bırakmamızı istiyordu. Bizi evden kovdu."
Irmak'ın gözünde, mutfak duvarındaki is lekesi şimdi anlam kazanmıştı.
"Çatı katındaki eve sen de gittin... İşte orası aslında bizim üçümüzün yaşadığı evimizdi. Ama Ahmet bizi evden attı ve biz de itiraz etmeden kabul ettik. Tabii evin her yerine gizli kamera yerleştirdim, onu gözetim altında tutmak zorundaydım. Hemen yan blokta bir daire kiraladım. Böylece bir elim her zaman onun üzerinde olacaktı."
Irmak'ın zihninde o an Atlas'la seviştiği sahnenin görüntüleri belirdi. Yani bunu şimdi Necati ve hatta Efe de izlemiş miydi? O an utanç içinde oradan uzaklaşmak, mesela arkasındaki su sebilinin musluğunun içine saklanmak istedi. Efe'yi yarı karanlık bir odada bir elinde bira kutusuyla koltuğa yayılmış, onun Atlas'ı, yani Ahmet'i gövdesindeki küçük daktilo tuşları şeklindeki dövmelerden öperken zevkten inlettiğini izlerken hayal edebiliyordu. Onunla göz göze geldi. O an Efe'nin gözlerinin önünde de nedense o sahne canlanmış gibi hissetti. Hatta dudaklarının kenarında bir an küçük, alaycı bir sırıtış bile yakaladı. Irmak sanki o an orada, Efe'nin karşısında çıplak kalmış gibi hissederek kollarını göğüslerinde birleştirdi.
"O evden belki bir hafta hiç çıkmadan masasına kapanıp bir şeyler yazdı," diye konuşmaya devam ediyordu Necati. "Sonra gidip bu kitabı bir yerde bastırdı, dağıttı. Bizim de o an'a kadar hiçbir şeyden haberimiz olmadı. Eve temizliğe giden kadın Atlas Kitabı diye bir şey bulunca öğrendik her şeyi. Kendine Atlas diye bir karakter yaratmış, o karaktere bürünmüştü. Ahmet Işık'tan Atlas Siyah'a... Bu hikayede bize de roller düşmüştü, kötü roller. Onun gözünde kötüydük çünkü. Kitapta bahsettiği, arkasından yas tuttuğu aslında sadece Pelin değildi, annesiydi de. Ona bu kitabı her nerelere dağıttıysa derhal toplaması gerektiğini söyledim. Çünkü Pelin'i sanki kendi öldürmüş gibi yazmıştı, bu onu suçlu çıkarabilirdi. Neyse ki bu sefer sözümü dinledi. Birkaç nüshayı ben onun ruh halini anlamak için kendime sakladım. En iyi doktorlarla konuşup Ahmet'in durumunu anlattım. Doğa yürüyüşleri iyi gelir dediler. Böylece senin de geldiğin o kulübeyi aldım, içini istediği gibi yapması konusunda Atlas'a sınırsız bir özgürlük tanıdım. Sonunda onu en azından ilaç tedavisine başlamaya ikna edebildik."
Irmak çıt bile çıkarmadan dinliyordu Necati'yi.
"Ama olmuyordu işte, içim rahat değildi. Bir baba olarak böyle bir evladın varken için nasıl rahat edebilir ki... Pelin ona iyi geliyordu, çünkü ilk kez konuşup dertleşebileceği bir kız arkadaşı olmuştu. Burada şunu söylemem gerek, sakın aklına başka bir şey gelmesin: Pelin ona asla o gözle bakmıyordu. Ama Ahmet Pelin'e çok fena aşık olmuştu. Annesinden sonra, adeta bir tanrıça gibi taptığı ikinci kadındı Pelin. Onu dinler, söylediklerini ciddiye alırdı. Yine benzer bir duruma ihtiyacımız vardı. Böylece biz de ona yeni bir kız arkadaş bulduk."
Irmak kaşlarını "kimi" dercesine kaldırdı.
"Efe'nin okuldan arkadaşı, senin de arkadaşın olan Aslı..."
"NE?!" Irmak bir Necati'ye, bir Efe'ye baktı. Ama öfkeli bakışları Efe'nin üstünde daha çok durdu. Efe oralı değilmiş gibi başını başka tarafa çevirdi.
"Efe bana okulda oyunculuk okuyan bir arkadaşı olduğunu söyleyince Aslı'yı çağırıp konuştum. Tanıdık olduğu için Aslı güvenebileceğim biriydi ve bu benim için her şeyden önemliydi. Ona Ahmet'in hayatına girip onunla önce arkadaş, sonra sevgili olmasını, onu çok seviyormuş gibi davranmasını teklif ettim. Ahmet'i tanıması için yazdığı kitabı verdim, Atlas Kitabı'nı. Tabii Aslı bunu başta çok reddetti. Ama elbette para karşılığında yapacaktı bunu. Ayrıca onun oyunculuğunu geliştirmesi için de iyi bir teklifti bence. Arada Efe de olduğu için, sonunda kabul etmeye razı geldi."
Irmak onu burnundan soluyarak dinliyordu.
"Kızı Ahmet'in hayatına sokup onu tedaviye ikna etmesini sağlamaya çalıştık. Bir zamanlar Pelin'den hoşlandığı gibi belki ondan da hoşlanır, onun sözünü dinler umuduyla... Ama Ahmet Aslı'yı bir türlü sevmedi, ısınamadı. Belki de onu bizim gönderdiğimizi anladı, bilmiyorum. Yani planımızın pek de işe yaradığını söyleyemem."
"Buna inanamıyorum..." dedi Irmak, büyük bir şaşkınlık içinde. Başka ne diyebilirdi ki? Aslı'nın bu işin içinde bu şekilde yer aldığına gerçekten inanamıyordu ve o an gerçekten söyleyecek başka bir sözü yoktu.
"Aslı hala Ahmet'in hayatında, ama hiçbir faydası olmuyor... Ben ne şanslı bir babayım ki bir oğlumun sorunlarıyla uğraşmak için tuttuğum kız, diğer oğlumun yatak eğlencesi haline geldi!" Bunu söylerken Efe'ye bakmamıştı bile. Sinirleri bozulmuş bir şekilde güldü. Belli ki bu, aralarında defalarca konuşulmuş bir konuydu.
"Ben onu gerçekten seviyorum, baba!" diye kendini savundu Efe.
Irmak'ın aklına şimdi de, Cem'in evinden çıkıp Atlas'ın kapısını çaldığı o gece evde yarı çıplak gördüğü Aslı gelmişti. Yani o akşam Efe de mi içerideydi? Aslı aslında onunla mı birlikte oldu? Yok artık. Bu, böylece Atlas'la birlikte olmadığından emin olduğu Aslı'yı gözünde akladığı için sevinsin mi, yoksa onun nasıl olup da Efe gibi serseri bir çocukla yattığına üzülsün mü, bilemedi.
"Anlayacağın başka çaremiz yoktu, Irmak. Ahmet'i zorla hastaneye kapatıp orada intihar etme riskini göze almaktansa, kendimce böyle bir plan yaptım ve kabul ediyorum, çuvalladım. Belki de senin o kitap sayesinde Ahmet'in hayatına girmeni bir fırsat olarak görmeliydim. Ama oğlumun hayatında zaten Aslı varken başka bir kızın daha gelip onun kafasını karıştırmasını istemedim. Ne de olsa sen de bir yerden sonra Ahmet'in hayatından çıkıp gidecektin. Çünkü normal şartlarda ondan kimse hoşlanmaz, ona kimse aşık olamaz."
"Yanılıyorsunuz!" dedi Irmak itiraz edercesine. "Ben ona aşık oldum!"
"Sen Ahmet'e değil, onun hiç olmadığı birine, Atlas'a aşık oldun," dedi Necati. "Üzgünüm ama aslında kendi kafanda yarattığın birine aşık oldun... Ona tüm bunları öğrendikten sonra yine aynı gözle bakabilecek misin? Kendini de, onu da kandırma lütfen."
Irmak, Efe'ye baktı. Sanki Atlas'ın babası olduğuna hala inanamadığı, inanmak istemediği bu iri yarı adamın söylediklerini inkar etmesini bekliyor gibiydi. Efe'yse işlerin bu noktaya gelmiş olmasından, babasının bu kadar açıklama yapmasından mutsuz olduğunu saklamaya çalışmadan duruyordu. Belki de tek düşündüğü, akli dengesi yerinde olmayan bir erkek kardeşi olduğunu öğrenen Irmak'ın önünde rezil olduğu, küçük düştüğüydü.
"Bu imkansız..." dedi Irmak, gözlerinde yaşlarla.
"Değil Irmak, üzgünüm. Sanırım büyük aşkınız burada bitti. Şimdi yardımların için teşekkürler ve izninle. Oğlumla ilgili doktorlarla konuşmam gerek."
Necati yanından uzaklaşırken, o an'a dek geride kalıp sessizce onları dinlemiş olan Efe birkaç adım atıp yanına geldi. Öğrendikleriyle darmadağın olmuş Irmak onun durumu izahat edebilecek daha açıklayıcı bir şeyler söylemesini beklerken, Efe'nin tek söylediği, "Şimdi sana neden ısrarla ondan uzak dur dediğimizi anlamışsındır umarım," oldu. Başka bir şey demeden babasının peşinden gitti.
Arkalarından çaresizce bakakalan Irmak, koridorun ortasına çöktü. Kalbi uzun müddet koşup nefes nefese kalmış gibi güm güm atıyor, beyninde sanki savaş atlıları dörtnala koşturuyordu. Onu fark eden bir hemşire yanına geldi, ona arkasındaki su sebilinden bir bardak su verip hastanenin çıkış kapısına kadar eşlik etti. Serin gece havası yüzüne çarpınca ancak anladı Irmak dışarı çıktığını. Ama o halde ne yapacağını, nereye gideceğini bilmiyordu. Atlas'ı, Ahmet'i orada yalnız mı bırakacaktı? Ama yalnız değildi. Abisi ve babası yanındaydı. Bu tabloda bir tek o fazlalıktı, bir tek ona gerek yoktu.
Kapıdan çıktığında sersem gibiydi. Başı dönüyordu. Midesi, arada belli belirsiz bir bulantı tarafından yoklanıyordu. Omuzlarına çarptığı insanlardan özür dilemeye gerek duymadan geçiyordu yanlarından. Hiçbirine, hiçbir şeye aldırmıyordu aklındakinden başka. Kafasının içinde dönüp duran düşünceler yırtıcı bir kuş gibi oradan oraya uçuyor, bir an bile huzur vermiyordu. Bunca zamandır doğru bildiği her şey yalan çıkmıştı. Buna sebep olan o kadar çok kişi vardı, onlara öyle öfkeliydi ki... Artık Atlas bile olmayan Atlas'a... Necati'ye... Efe'ye... Aslı'ya... 
Aslı'ya...
Kafasında tek bir düşünce vardı şimdi: Aslı'yı bulmak. Her ne olursa olsun, onu bulmak.
Bekle beni.
Birden alnına bir damla düştü. Tıpkı Atlas Kitabı'nı bulduğu o gün parkta olduğu gibi. Yağmur başlamıştı. Kısa sürede sağanak döktü, sırılsıklam oldu. Koşarken ayağı bir su şişesine takıldı, yere düştü. Kalktı, ağlıyordu. Trafik ışıkları ve sokak lambaları bir ressamın yere dökülen suluboya paletinin renkleri gibi birbirine karışmıştı. Bir taksiye el edip durdurdu. Üstünde yeterince para olup olmadığını bile bilmiyordu. Diline anlamsızca Sade'nin konserde yarım kalan No Ordinary Love'ı takılmıştı ve şarkının sözleri zihninin içinde dönüp duruyordu.
There's nothing like you and I baby.
17. BÖLÜM
Bölüm şarkısı: Bea Miller - Like That 
IRMAK HEM BARDAKTAN boşanırcasına yağan yağmur yüzünden hem de kendini çok ama çok bitkin hissettiğinden, Aslı'nın evine gidip onunla yüzleşmekten vazgeçti; böylece boş bir otobüsün arka koltuğunda başını kirli cama yaslayıp gözlerinde inci gibi parlayan yaşlarla yurduna geri döndü. Odasına çıkınca hiç vakit kaybetmeden ıslak kıyafetlerinden kurtuldu ve dosdoğru kendisine ihanet etmeyeceğinden emin olduğu yatağına girdi, ona asla sırt çevirmeyeceğini bildiği yorganını üstüne çekti ve yalan söylemeyeceğine güvendiği yastığına sarıldı. Olanları düşünecek, ağlayacak, düşünecek, ağlayacaktı. Sonra gözyaşları elbette dinecek ve sabaha mutlaka daha dinç bir şekilde uyanacaktı.
Ne var ki öyle olmadı. Uyandığında bir an için, bütün her şey kötü bir rüya olabilirmiş gibi geldi. Ama ıslak çoraplarına baktı, hala kurumamış olan çoraplarına ve sonra her şey beynine hücum etti. Önceki gece sevdiği erkeğin deli olduğunu öğrenmişti.
Yataktan kalkıp yerdeki ıslak çamaşırlarını kirli sepetine atmak üzere toplamaya başladı. O esnada göz ucuyla, odada bir şeyin aniden hareket ettiğini gördü. Sonra anladı ki bu aynadaki kendi yansımasıydı. O mutsuzluk içinde genç, güzel –insanlar öyle derlerdi– bir kızdan çok bir yaratığa benziyordu. Bornozuna sarılıp kendini duşun bir türlü ısınmayan suyunun altına attı, hareket kabiliyeti birdenbire yok olmuş gibi, adeta bir ceset gibi, suyun altında dakikalarca kıpırdamadan durdu. Soğuk su iyi gelmişti. Su tenini döverken ona bunca zaman bu kadar aptal ve kör olabildiği için ceza veriyor gibiydi.
Duştan sonra saçlarını taradı, üstünü giyip odadan çıktı. Saat daha çok erkendi ama olanları Selin'e bir an önce anlatmak istiyordu. Kat merdivenlerini inerek onun oda kapısının önüne gitti, kulağını kapıya dayadı, uyanık olup olmadığını anlamaya çalıştı. İçeriden en ufak bir çıt sesi bile gelmiyordu. Tabii o ve oda arkadaşı olan kız –neydi adı– daha uyuyor olmalıydı, Irmak o yurtta kendisinden daha erkenci olan birini henüz görmemişti. Selin'le konuşmayı sonraya erteleyip kahvaltı salonuna gitti. Saatlerdir ağzına tek lokma bile koymamıştı ve bomboş midesi guruldayıp duruyordu. Ama Selin'i sürpriz bir şekilde orada buldu. Saksının arkasındaki masada oturmuş tek başına kahvaltı yapıyordu.
"Aa, Irmak!" demek için ağzını açtı ama omletindeki biber yüzünden hapşırdı.
"Günaydın," dedi Irmak ona doğru yürürken. Arkadaşı onu bir anlığına da olsa gülümsetmeyi başarmıştı. O sırada kendisi de hapşırdı.
"Dünkü yağmurda ıslanmış gibi bir halin var." Pek nadir kullandığı bıçağıyla bir hanımefendi gibi tabağındaki omleti ortadan ikiye bölüyordu.
Irmak karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu ve tek solukta, "Ne olduğuna asla inanmayacaksın: Atlas deliymiş," dedi.
"Hocamla konuşup o ilaçların bazı psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde kullanıldığını öğrendim, ben de bunu sana diyecektim ama… deli derken… nasıl yani?”
"Bildiğin deli diyorum. O ilaçları boşuna kullanmıyormuş. Adı da Ahmet'miş. Bunca zaman bana yalan söylemiş. Aslı da başından beri bu işin içindeymiş."
"Yavaş gel." Selin, başta Irmak'ın şaka yaptığını düşünmüş, ama şimdi ciddi ciddi endişelenmeye başlamıştı. "Atlas baya baya deli miymiş?"
"Evet dedim ya, deliymiş işte," dedi Irmak kayıtsızca. Dün hayatını alt üst eden bu gerçeğe, şimdi alışmış gibiydi. Ama buna mecburdu. Başka ne yapabilirdi ki? Geldiği gibi pışpışlayamazdı hayatından bu gerçeği. "Kafasına eseni yapıyormuş. Geçen yıl ortadan kaybolup Suriye'ye gitmiş. Suriye'ye!" Eh, artık kendi başına uzay bile gidip gelse bunu anormal bulmayacaktı.
Selin ne söyleyeceğini bilemiyordu. "Ama o kitap..."
"Evet, Atlas Kitabı'nı yazan o. Kelimeler konusunda muazzam bir yeteneği var. Deli ama belki aynı zamanda çok da zeki. Zaten hep öyle olmaz mı? Aslında deli deyip durmak saçma. Biraz sorunlu, hepsi bu."
Hepsi bu mu? Tabii ki hepsi bu değildi. Irmak'ın öfkeden içi içini yiyordu. Kendini sevdiği çocuğun ihanetine uğramış gibi hissediyordu. Hani sanki Atlas'ı yatakta bir başka kızla basmış gibiydi. Hatta belki öyle olsa ona daha az kızacaktı. Ama şimdi inanılmaz sinirliydi; çünkü Atlas ondan kendisiyle ilgili en önemli gerçeği saklamıştı.
Selin detayları sorunca, Irmak ona konserde başlayan ve hastanede sonuçlanan akşamı özet geçti ve Selin'in ağzı gittikçe daha, daha ve daha çok açık kaldı.
"Şaka olduğunu söylemeyi isterdim," dedi Irmak monoton bir sesle, kahvaltı almak için ayağa kalkarken. "Ama değil. Sanırım geriye kalan tek şey, bir deliye aşık olduğum."
***
Selin, Irmak’a Aslı’yla bir an önce konuşması gerektiğini, hatta bunu yaparken eğer isterse onun yanında olabileceğini söyledi. Ama Irmak bunun için doğru zamanı beklediği, şu anda hala çok sinirli olduğu cevabını verdi.
Ne var ki, beklenmedik bir anda Aslı yurda geldi.
Irmak kahvaltı salonundan henüz çıkmıştı; çamaşırhaneye indirmek üzere kirli sepetinde birikenleri poşetlere koymuş, katın ortak tuvaletinde dişlerini fırçalamakla meşguldü. Kat koridoruna çıkan merdivenlerden kendi odasına yaklaşan ayak seslerini duyduğunda, gelenin Selin olduğunu sandı ve ağzında macun, eğlenceli bir şekilde seslendi: "Selin, iki dakikaya geliyorum!" Ancak sözleri yanıtsız kaldı. Zeminde yankılanan tuhaf ve kararsız topuk sesleri dışında, altıncı kat koridorunda hiç çıt yoktu.
Dişlerini fırçalama işlemini merak içinde tamamladıktan sonra tuvaletten çıktı, koridora gitti ve kendisini bekleyen manzarayla karşılaştı: Aslı orada, odasının yarı açık kapısının önünde durmuş, yine de içeri girmemiş, onun gelmesini bekliyordu. Bir yandan çekingen ve mahcup gibiydi, öte yandan son derece tanıdık ve dostane görünüyordu. Irmak adımını zor attı, ellerinden sular damlıyordu ama bu durumda Aslı'nın yanından geçerek odaya girip havlusuna kurulanamazdı. Ellerini yere silkeledi. "Gelmeden önce mesaj atsaydın," dedi, rahatsız olmuş bir ses tonuyla.
"Atamazdım... Beni engelledin, unuttun mu?"
Unutmamış, sadece bir an için aklından çıkmıştı. "O zaman niye geldin?"
"Irmak. İnat etme de konuşalım."
Irmak tek kelime etmeden yanından geçip odasına girdi, ellerini havluya kurulayıp diş fırçasını yerine koydu. Şimdi Aslı yarı açık kapının dışında kalmıştı.
"Tamam, geç," diye seslendi içeriden. Aslı ürkek bir kuş gibi girdi odaya. "Ama çok uzatmazsan sevinirim," diye ona yan gözle bir bakış attı Irmak. Kirli sepetinin önünde durmuştu. "Daha çamaşırları indireceğim."
Ah, ne kadar dayaklıktı! Aslı'yla kirli çamaşırları arasında bir seçim yapıyormuş gibi görünüyordu resmen. Oysa tabii ki Aslı'yı seçerdi, onu seçmek istiyordu, ama şimdi ona çok kızgındı! Onca olup bitenden sonra onu hayatına bu kadar kolay geri alamazdı. Sessiz kalıp, onun savunmasını dinledikten sonra konuşmayı planlıyordu; yine de dayanamadı:
"Demek seni parayla tuttular, ha?"
"Hayır, yanılıyorsun. Bunu para için yapmadım... Efe benim arkadaşım. Bunu Ahmet için yaptım ve... ve senin yüzünden."
"Benim yüzümden mi?"
Aslı'nın gözleri, birazdan yapacağı açıklamanın heyecanıyla parlıyordu. "Öncelikle şunu bilmeni istiyorum: Atlas'la sevgili değilim. Hiçbir zaman olmadım. Zaten o da Atlas değil."
Eh, evet, Irmak bunu çoktan öğrenmişti. Hatta son iki gündür ona herkesin söylediği tek şey buydu!
"O gün parktaki konuşmamızı hatırlıyor musun?"
O gün? Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı, Irmak'ın yol kenarına kurulmuş seyyar bir sahaf tezgahından Atlas Kitabı'nı aldığı günü kastediyordu Aslı. Tabii ki hatırlıyordu. Her şeyin başladığı gündü o gün.
"Ne var biliyor musun?" demişti Irmak. "Uzay'la ayrılman umurumda bile değil. Ben bize ne olacağını merak ediyorum. İkimize... Senin bu gelgitli hallerinden çok sıkıldım Aslı! Etrafındaki herkese, her şeye karşı bu umursamazlığın artık sinirime dokunuyor."
"Beni bu havada buraya bu suçlamalar için mi çağırdın?" diye karşılık vermişti Aslı.
"Neden kendini savunmuyorsun? Benim arkadaşım olan Aslı böyle bir kız değildi. Ben... Ben kendimi hiç olmadığım kadar yalnız ve çaresiz hissediyorum."
"Böyle hissettiğin için üzgünüm."
"Tek diyeceğin bu mu?"
"Evet."
"Sende bir haller var Aslı."
"Hayır yok."
"Bana bak, eğer Uzay'ı bırakıp gittiğin çocuk tanıdığım biriyse seni öldürürüm!"
"Ya hayır! Delirdin mi?"
"O zaman ne? Aramıza giren ne? Seninle benim arama..."
"Irmak, sen de biliyorsun ki bazı şeyler zamanla değişir. Seninle ben başta böyle değildik ki. Sonra... Sonra çok şey oldu. Uzay'la çıkmaya başladım ve şimdi Uzay'la biz ayrıldık. Bu bizim, yani seninle benim için de ister istemez bir şeyleri değiştiriyor. Kardeşinle benim aramda bir taraf olmana gerek yok, sen tabii ki onun yanında olacaksın. Bugün buraya geldim, çünkü bunları sana mesaj atarak söylemek istemedim. Seni asla üzmek istemiyorum. Ama seninle... seninle artık eskisi kadar sık görüşmek istemiyorum, tamam mı? Yani buna illa bir sebep aramana gerek yok. Sadece soğudum.
Irmak şaşkınlıkla kalakalmıştı.
"Eğer sorgulaman bittiyse," diyerek saatine bakmıştı Aslı.
"Şimdi nereye gideceksin?" Irmak'ın onun çantasındaki kitaba takılmıştı. Herhalde yeni bir roman almıştı. Belki de ayrılıkları anlatan bir aşk romanıydı, okuyup okuyup duracaktı şimdi.
"Okula. Provalar var ve daha şimdiden çok geç kaldım. Bir an için duraksadıktan sonra, "Tabii senin beni sahneye hiç yakıştırmadığını biliyorum," diye eklemişti Aslı.
"Of, yapma Aslı..."
"O gün dediğin lafı unutmadım Irmak. 'Bu gidişle senden oyuncu olmaz!' Tam olarak buydu, değil mi?"
"Şimdi ne diye o konuyu açıyorsun ki? Bir anlık kızgınlıkla ağzımdan çıkmış olamaz mı?"
"Olmamalıydı. Hele de benim oyuncu olmayı ne kadar çok istediğimi biliyorken."
"Tamam, haklısın," diye kabullendi Irmak. "Ama demin söylediklerinde bile benden bir şeyler sakladığını o kadar açık ediyorsun ki. Uzay'la ayrılma sebebini gizlemeye çalışman..." Kendi kendine, sinirle güldü. "Rol yapmayı hiç beceremiyorsun. Oyunculuk konusunda kendini geliştirmeye ihtiyacın var. İşte o gün kastettiğim buydu. Kusura bakma, dost acı söyler."
Şimdi hırsla parlayıp sönüyordu Aslı'nın gözleri. "Eğer birileri yeteneğime inanmasaydı, o oyunda rol alamazdım, değil mi? Sonuçta onca adayın içinden başrolü ben kaptım!"
"Alt tarafı bir okul tiyatrosu," diye burun kıvırmıştı Irmak. "Hatta kulüp etkinliği! Küçümsüyorum sanma, ama ben sana kendine daha büyük hedefler koymanı söylüyorum. Bak, sahnede gerçekten iyisin, yani bir yeteneğin var. Ama kendini biraz daha geliştirmen gerek. Senin iyiliğin için konuşuyorum, bana neden öyle bakıyorsun? Günün birinde başarılı bir oyuncu olacağına en çok ben inanıyorum. Söyle bana, bugün televizyonda gördüğümüz oyuncular senden daha mı iyi? Senin biraz motivasyon eksikliğin var. Empati kuramıyorsun, bir karaktere zor bürünüyorsun."
"Öyle mi? Göreceğiz bakalım."
"Ne demek şimdi bu?" demişti afallayan Irmak.
Söyleyecek başka bir şeyi olmayan Aslı, elini hafifçe havaya kaldırarak veda edip yürümeye başlamıştı. Birkaç adım atmıştı ki Irmak arkasından seslenmişti:
"Aslı!"
Aslı durup yarım hareketle dönmüştü.
"Biliyor musun, söylenecek o kadar çok şey varken biz susmayı seçiyoruz. İşte her ne oluyorsa bu yüzden oluyor."
"Evet, hatırlıyorum," dedi Irmak, konunun nereye geleceğini merak ederek.
Şimdi Aslı'nın kaşı kurnaz bir ifadeyle havaya kalkmıştı. Irmak onun bu tavrını iyi tanıyordu: Az sonra bir şey yumurtlayacaktı. Ağzını açtı. İşte geliyordu.
"Hatırlıyorsun, güzel. Bana 'senden oyuncu olmaz' demiştin. Efe'nin babası Necati Abi'nin teklifi tam da bu dönemde geldi. Ahmet'e yardımcı olabilmek için teklifi zaten kabul edecektim, ama sonra neden bu rolü yalnızca ona karşı oynayayım diye düşündüm. Söylediğin o söz, canımı çok acıtmıştı ve ne kadar yanıldığını sana kanıtlamak için en küçük fırsatı bile kolluyordum. İşte bundan daha iyi fırsat bulamazdım. Bir şekilde seni de bu işin içine çekmeliydim."
Irmak aptallaşmış bir halde, arkadaşının sözlerini anlamadan dinliyordu.
"Böylece parkta buluştuğumuz o gün, okuyup Ahmet'in dünyasını anlamam için bana verdikleri Atlas Kitabı'nı o sahafa bırakıp senin almanı bekledim. Bu bir riskti, belki de öylece yanından geçip gidecektin ama ben o kitabın mutlaka ilgini çekeceğini biliyordum. Sonuç olarak haklı çıktım: Sen kitabı aldın ve dahası, Ahmet'in peşinden gittin."
Irmak'ın kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Bir şeyleri kavrar gibi olmuştu ama hala tam olarak adını koyamıyordu. Ya da –aslında– çoktan çözmüştü ama bunu yapmış, gerçekten yapabilmiş olmayı Aslı'ya yakıştıramıyordu. Ve Aslı final konuşmasını yaptı:
"Yani bir taşla iki kuş vurdum: Hem Ahmet'in hayatına kız arkadaşı olarak girdim, hem de seni onun kız arkadaşı olduğuma inandırarak bana söylediğin o sözlerde ne kadar yanıldığını sana gösterdim. Bana iyi bir oyuncu olamayacağımı söylemiştin. Ben de sana bunu eninde sonunda kanıtlayacağımı söylemiştim. İşte kanıtladım."
"Ciddi olamazsın," dedi Irmak şok içinde.
"Evet... Hem de gayet ciddiyim... Biraz burnun sürtsün istedim."
Irmak'ın bulutsuz gökyüzünde aniden çakan bir şimşek gibi gelen tokadı, Aslı'nın suratında patladı. Aslı şaşkınlıkla yanağını tutarken, iki kız arkadaş yüzlerinde farklı sebeplerden doğan şaşkınlıklarla birbirlerinin suratına baktılar.
"Bana bunu yapmaya hakkın yoktu!" diye bağırdı Irmak.
"Sana istersem ne kadar iyi bir oyuncu olabileceğimi göstermeye mi? Evet, vardı! Çünkü bunun aksini iddia ederek aslında tüm bunları sen istedin, her şeye sen sebep oldun!"
"İnanamıyorum ya..." dedi Irmak. Şimdi Aslı'nın karşısından ayrılmış ve odanın içinde daireler çizmeye başlamıştı. "Sırf aslında birlikte bile olmadığın biriyle çıktığına inanmam için, o gün o kitabı oraya bıraktın! Kitabı alacağımı biliyordun... Çünkü beni çok iyi tanıyorsun!"
"Kitabı almasaydın planım baştan çuvallayacaktı," diye kabullendi Aslı.
"Beni kandırdınız... Sen beni kandırdın." Bunları Aslı'ya söylemekten ziyade kendi kendine konuşur gibiydi. "Şu işe bak, sözde en iyi arkadaşım, meğer arkamdan ne dolaplar çevirmiş!"
"Irmak... Ben sadece bana söylediğin o sözlerin acısını çıkarmak istedim, hepsi bu."
"Hepsi bu mu? Sen sadece bir deliyi hayatıma sokup ona aşık olmamı bekledin!"
"Sana yemin ederim niyetim bu değildi. Ben aranızda gerçekten bir şeyler olabileceğine hiç ihtimal vermemiştim ki! En fazla senin o kitabı alıp Ahmet'i merak edeceğini, benim de senin karşına onun sevgilisi olarak çıkıp seni şaşırtacağımı ve ikimizin, yani onunla benim aramdaki bağlantıyı asla çözemeyeceğin için seni meraktan deli gibi kıvrandıracağımı sanmıştım. Ama bir noktadan sonra işler rayından çıktı, her şey çok hızla gelişti. Üzgünüm ama işin aslı şu ki Ahmet'le sevgili olman gerçekten benim suçum değil." Durdu, aklına onu hayrete düşüren bir şey gelmiş gibiydi. "Efe bana bazı şeyler söyledi... Biliyorsun, Ahmet'i gözetlemek için evin bazı yerlerine kamera koymuşlardı... Demek istediğim onunla... onunla gerçekten yakınlaştın mı? Efe eve defalarca girip çıktığını ve sonunda o işi yaptığınızı" bunu söylerken iki elinin işaret parmaklarını birbirine sürtmüştü "söyledi ama ben inanmak istemedim." Cümlesinin sonunda gizli bir soru işareti vardı.
Irmak cevap vermek yerine gözlerini yere indirdi. Bu da, Aslı'nın şüphesini doğruladı.
"Onunla gerçekten seviştin!" Elini yanlış bir şey söylemiş gibi ağzına götürdü. "Yani bu inanılmaz bir şey olmalı; Ahmet gerçekten yürek hoplatan bir çocuk. Birtakım sorunları var diye bundan pişmanlık duyma sakın. Hatta açıkçası ben de onunla öpüşmenin nasıl bir şey olacağını merak edip duruyorum." İçinden, Neyse ki çok uzağa gitmedim, abisiyle yaptım, diye tamamladı.
Irmak bir an için yeniden çok yakın iki kız arkadaş oldukları o günlere, birbirleriyle her şeyi; ailelerini, sorunlarını, sağlık problemlerini, erkekleri, cinselliği konuştukları günlere döndüklerini sandı.
"Biliyorum bu konuşmayı seninle daha önce yapmam, seni uyarmam gerekirdi Irmak. Ama sanırım bir yerden sonra cesaretimi kaybettim. Bana vereceğin tepkiden korktum. Dün o konserde Ahmet'in deli olduğunu öğrenmeseydin belki de gerçeği sana hiçbir zaman itiraf edemeyecektim."
Aslı'nın itiraflarıyla darmadağın olmuştu Irmak. Şimdi ona ne söylemeliydi? Kızsa kızamıyordu... İçinde bir yerlerde onun haklı olduğunu biliyordu. Ayrıca Atlas'la, yani Ahmet'le olan ilişkisine –her şeye, Ahmet'in durumuna rağmen– destek çıktığını görmek ona tüm bunların karşılığında aptalca mutluluk veren bir teselli gibi gelmişti. İşin o kısmını şimdilik hiç düşünemiyordu: Atlas'la ilişkisinin geleceğini. Şimdi Aslı'yla olan dosyayı kapatması gerekiyordu.
"Her neyse, pişmanlıklardan ve keşkelerden söz etmeyelim artık," diyerek onun sözlerini sanki tepesinde vızıldayıp duran bir sineği savuşturur gibi savuşturdu. Hala kızgındı ama, "Şimdi Atlas'ı düşünmeliyiz," dedi.
"Ahmet'i."
"Ne? Ah, evet, Ahmet'i."
"Senin için yapabileceğim her şeyi yapmaya hazırım, Irmak. Bunu biliyorsun, değil mi?"
Bir an sessiz kaldı Irmak. Sonra, "Tabii ki bana yardım edeceksin!" dedi. "Ama önce Ahmet'le yalnız konuşmam gerekiyor."
"Konuş. Ama ona sakın benim oyuncu olduğumdan, babasının planından bahsetme. Ben bunu sana gününü göstermek için yapmadım, Ahmet'e gerçekten yardımcı olabilmek için yaptım."
"Eğer aptal değilse çoktan anlamıştır," dedi Irmak içinde biriken öfkeyle.
"Hayır, aptal değil ama sorunları var... Onun tedavi olması gerek Irmak. Necati Abi beni bu yüzden tuttu, eğer Ahmet bana aşık olursa, tıpkı bir zamanlar Pelin'e olduğu gibi, sözümü dinler ve tedaviye gider diye umuyordu. Bunu hepimiz umuyorduk, ama olmadı. Şimdi onu gerçekten seven biri var. Sen. Böylece artık bana gerek kalmadı. Belki seni dinler ve işler yoluna girer, tedavi olmayı kabul eder."
"Bunu o çok saygı duyduğun Necati ve Efe en başından neden hiç akıllarına getirememiş acaba?" dedi Irmak, alaycı ve sinirli bir ses tonuyla. "Ahmet'in bana olan ilgisini biliyorlardı ama bunun önüne geçmeye çalıştılar."
"Evet çünkü bu, Ahmet'in kafasını karıştırmaktan başka hiçbir halta yaramıyordu. Onun hayatına bir kız arkadaş adayı olarak ben girmiştim ve aynı anda bir başka kızın daha ortaya çıkmasını istemediler, haklı olarak."
Irmak sessiz kaldı, elinde olmadan onlara hak veriyordu. Necati'nin onu Atlas'tan ısrarla uzak tutmaya çalışması şimdi çok daha mantıklı geliyordu, çünkü her şeyin bir sebebi vardı.
"Irmak bir de şey oldu..." diye, onun sessizliğinden yararlanarak devam etti Aslı. "Ben... aşık oldum."
"Ne? Kime?" Şakayla ekledi. "Efe'ye değil herhalde?"
"Şey, evet, ona," dedi sessizce.
Irmak'ın gülümsemesi kayboldu. "Yok artık!"
"Öyle işte."
"Ama o çocuk her gün başka bir kızla yatmıyor mu?"
"Başta öyleydi. Ama sonra değişti. Yani biz birbirimizi bulunca."
"Eh inşallah öyledir," dedi Irmak, ama hala pek emin görünmüyordu. Sonra, "Yani olan Uzay'a oldu desene," diye söylendi.
Aslı bir an sessiz kaldı, sonra mırıldanarak konuştu. "Aslında kimseye bir şey olduğu falan yok... Uzay'a bile."
"Ne demek istiyorsun? Uzay'ı terk edip gittiğin çocuk Efe değil mi?" dedi Irmak bir anda kafası karışarak.
"Hayır, Uzay'la biz başka biri yüzünden ayrılmadık. Senin kardeşin... o da bu işin içindeydi. Başından beri."
"Ne?! Atlas konusunda mı?"
"Hayır, hayır, Atlas mevzusundan haberi bile yok, ayrılığımızla ilgili diyorum. Şöyle ki, Uzay'la cidden severek, karşılıklı anlaşarak ayrıldık. Aramızda hiçbir problem olmadan. Ama bunu sana demedik, senden sakladık. Çünkü baştaki planım buydu; ben onu bırakacak, aynı zamanda senden de uzaklaşacak, Uzay'sa peşimden koşmaya devam edecek ve tüm bunlar seni sinir edecekti. Yani Ahmet olayı gelişmeden önce benim sana oyunculuğumu ispat edeceğim yol buydu. Ki kabul et, o gün parkta bana epey dil döktüğünde ben seni bu tuzağa çoktan düşürmüştüm bile... Ama sonra Ahmet'in kitabını da devreye sokma fikri aklıma gelince, bu sözde ayrılık oyunu bir anda önemini kaybetti. Yine de Uzay'la sana hiçbir şey söylemedik işte."
Irmak şaşkınlık içinde kalakalmıştı. Her şeyi hızla zihninden geçirdikten sonra, "Şu havuza girip intihar etme olayı falan?" diye sordu.
"O da oyunun bir parçasıydı. Ama benim değil, Uzay'ın fikriydi." Gülerek ekledi. "Kendini biraz fazla kaptırmıştı."
Zaten öyle salakça bir şeyi yapsa yapsa Uzay yapar, diye düşündü Irmak. Ama hala inanamıyordu. Demek Uzay da bu işin içindeydi... Yani Atlas'la olan mevzuyu bilmiyordu ama Aslı'nın küçük intikam oyununda ona yardım etmişti.
"Kapıyı çalıp da seni Atlas'la yarı çıplak gördüğüm o gün olanlar neydi peki?" diye sordu anlamaya çalışarak. "O da mı sahte bir mizansendi?"
"O gün mü?" Aslı güldü. "Ah, hayır, o gün her şey çok gerçekti..."
Irmak ona öfkeli bir bakış attı. Atlas'ı... kıskanmış mıydı?
"Hayır, hayır, yani demek istediğim o gün beni suçüstü yakaladığın doğruydu... Ama Ahmet'le değil, abisiyle. Efe'yle."
"Ne?"
"Evet. O gün sen kapıyı çaldığında Efe de evdeydi, Ahmet'in yatak odasında. İlk kez birlikte olacaktık ama sana yakalandık."
"Siz deli misiniz?! Bu işi neden Atlas'ın evinde yapıyorsunuz?"
"Artık Ahmet'in umurunda değildi ki. Onun gözünde ben önce ona yanaşmaya çalışan, ama o bana pas atmadığı için abisiyle takılmaya başlayan bir kız olmuştum. O da bizim evde olmamıza ses etmiyordu. Çünkü Efe hala babasıyla birlikte yaşıyor ve rahatça buluşmak için ancak Ahmet'in evine gidebilirdik. Neticede orası Efe'nin de evi." Duraksadı. "O gün Ahmet'le beni öyle bir pozisyonda yakalamansa, ne diyebilirim ki, tamamen talihsizlik... Ben telefonumu salonda unutmuştum, onu almaya gidiyordum; tam o sırada sen kapıyı çaldın ve Ahmet de açtı. Onun evde neden öyle yarı çıplak gezdiğini bana sorma. Yani o böyle... Pek aldırış etmiyor. Hatta bir kez biz varken önümüzden tamamen çıplak geçip gitti..."
Irmak kaşlarını çattı. Şu işe bak. On beş dakika öncesine dek hala kızgın olduğu Aslı'yla şimdi Atlas'ın beden uzuvlarını masaya yatırıyordu. Biraz düşündükten sonra, "Uzay'la ayrılığının Efe'yle bir ilgisi yok yani?" diye, emin olmak için son kez sordu.
"Kesinlikle yok. Efe çok sonradan oldu. Ahmet'e yardım etme amacı ikimizi sık sık bir araya getirmeye başlamıştı ve derken kendimizi sevgili olarak bulduk. Hiç belli etmiyor ama Efe gerçekten iyi biri Irmak... Bakma, çok zor bir çocukluk geçirmiş. Ahmet'in durumu yüzünden hep onun gölgesinde kalmış. Necati Abi Ahmet için endişelenirken Efe'yle pek ilgilenememiş. O da kendini her gece partilerde, kızlarla ve uyuşturucu bataklığında bulmuş, ne yapsın? Ama bana söz verdi, değişecek. Neyse şimdi konumuz bu değil."
Irmak tüm bu öğrendiklerini hazmetmeye çalışırcasına derin bir iç geçirdi ve "Pekala," dedi. "Eğer benden bir on yıllık küçük, tatlı intikamını aldıysan, artık şu konuları kapatabilir miyiz?"
Aslı bir kedi gibi ona yaklaştı.
"Beni affettin mi?"
18. BÖLÜM
 Bölümün sonunda detaylıca sohbet edeceğiz, şimdi iyi okumalar ve yorumlarınızı dört gözle bekliyorum! Not: Şarkı çok nefis ve bölüme çok uygun, mutlaka dinleyin!      
Bölüm şarkısı: Sade – I Couldn't Love You More
     
"BENİ AFFETTİN Mİ?"
Irmak tereddüt etti, hala emin değildi; aslında onu çoktan, çoktan affetmişti, hatta belki de bu söz konusu bile değildi çünkü ondan hiçbir zaman gerçek anlamda kopmamıştı, ama bunu ona göstermeli miydi yoksa hislerini biraz daha saklamalı mıydı, bilmiyordu. En sonunda başını salladı, birkaç adım attı ve iki eski arkadaş kollarını açıp birbirlerine sarıldılar. Bu sarılmada ilk birkaç saniye boyunca hiç samimiyet yoktu. Daha ziyade donukluk ve mecburiyet vardı. Ama ne zaman ki birbirlerinden ayrılmadılar, sarılmaları devam etti, işte o zaman bir şeyler değişti. O kırılma an'ı tılsımlı bir an'dı. Artık gözyaşları yanaklarından süzülürken birbirlerini sımsıkı sarmalamaya başlamışlardı. İki eski dost, iki sevgili gibi kucaklaşıyordu. Bu, Irmak'ın o güne dek hiç tatmadığı bir şeydi, öyle ki ona müthiş bir güç ve tazelik duygusu aşıladı. Irmak artık sadece gerçekleri hazmetmek istiyordu, hepsi bu. Bir fırtına, bir savaş, bir yüzleşme geride kalmış ve bir diğeri çoktan yola çıkmış olsa da; yalanların, sırların artık bir önemi yoktu. Aslı'ya bunu yapabildiği için hala inanamasa da, artık bir önemi yoktu. Ahmet deli olsa da, artık bir önemi yoktu. Atlas Siyah diye biri aslında hiç var olmasa da, artık bir önemi yoktu, gerçekten yoktu.
***
"...anlayacağın kandırıldım. Hem de en yakın arkadaşım tarafından! Aslı Hanım bana karşı Atlas'la sevgili rolü oynayarak büyük bir performans sergiledi, kabul ediyorum. Ona onu affettiğimi söyledim, affettim de, ama ben de ona küçük bir oyun oynayacağım." Beş dakika sonra Irmak apar topar Selin'in odasına inmiş, karşılıklı çay içerken ona olanları anlatıyordu. Olayların içyüzünü bildiği için bunu artık kızarak değil, sadece duygusal bir monotonlukla söylüyordu.
"Aklından neler geçiyor?"
"Birkaç gün sonra Aslı'nın doğum günü, evinde yapacağı kutlamaya hepimizi çağıracak. O günden önce barıştığımız için çok sevindi, ben de öyle. Tabii bu demek değil ki doğum gününde ona büyük bir sürpriz hazırlamayacağım." Irmak sinsice güldü. "Uzay'ın da bir ara kulağını çekeceğim, dur bakalım."
"Hiç değilse benim için sevinmelisin," dedi Selin, bir bisküviyi ıslanması için çayında iki saniye kadar tutarken. "Uzay'ın aklının hala o kızda olduğunu sanıyordum. Şimdi kardeşinle ilişkimi gönül rahatlığıyla yaşayabilirim!"
Irmak gülümsedi, ama aklı başka yerdeydi. Tüm bu olanlardan sonra Atlas'la ilk karşılaşmasının nasıl olacağını düşünüyordu. Selin, zihninden geçenleri okumuşçasına konuştu.
"Tamam, Ahmet deli olabilir. Ama onun sana nasıl baktığını gördüm Irmak... Duygular sahte olamaz. O sana sırılsıklam aşık. En az senin ona olduğun kadar."
Irmak önce ona, sonra da söylediklerinde gerçeklik payı olup olmadığına dair bir işaret ararcasına çay fincanının içine baktı. Evet, aşıktı. Ama kime? Deli Ahmet'e mi? Yanlışlıkla kız arkadaşını öldüren Atlas'a mı? İkisine de değildi aslında. O, vanilyalı çörek gibi kokan sarışın, tatlı ve yetenekli yazar bir çocuğa aşık olmuştu.
Ondaki düşünceliliği gören Selin devam etti: "Onunla yüzleşmelisin. Yoksa pişman olursun." Çayından bir yudum aldı. "Bugün dersin var mı?"
"Evet," dedi Irmak. Saatine baktı. "Hatta ben çıkayım Selin." Ayağa kalktı. "Sonra yine haberleşiriz, tamam mı?" Çay fincanını dikkatle masanın üzerine bırakıp, odanın kapısına doğru yürüdü. Tam çıkacaktı ki Selin arkasından seslendi:
"Irmak!"
Ona döndü Irmak.
"Ben senin için bir çeşit nöbetçi en yakın arkadaş mıydım? Yani artık Aslı'yla aran düzeldi ve..." Sözcükler ağzından giderek daha az sesli çıkar oldu, sonunda kayboldu.
Irmak onun ne demeye çalıştığını anlamıştı. Cevap vermeden yanına gidip ona sarıldı. "O ne biçim söz Selin? Yani Aslı geri dönecekse buyursun gelsin. Ama senin bendeki yerinin onunla hiçbir ilgisi olamaz."
"Sahi mi söylüyorsun?"
"Tabii ki, şapşal. O mektubu yazmış olsan bile."
"Ah... Ne?! Onu hala saklıyor musun?" dedi Selin dehşet içinde.
"Tabii! Çerçeveletip duvarıma asacağım!" dedi Irmak kahkaha atarak. Ona son bir kez içini rahatlatması için koskocaman gülümsedikten sonra, kapıyı açıp odadan çıktı.
Odada tek başına kalan Selin de kendi kendine gülümsüyordu.

Necati evinin salonunda oturmuş, göz ucuyla öğle haberlerini izlerken kapı zili çaldı. Tam telefonunu eline almış Ahmet'i aramak üzereydi. Kameradan gördüğüne göre Ahmet çoktan uyanmış, kahvaltısını yapmış, her zamanki gibi umarsızca yarı çıplak bir halde daktilosunun başına oturmuştu. Necati yorgundu, hem de bu sefer hiç olmadığı kadar. Ama ne olursa olsun onu iki-üç saatte bir yoklamak zorundaydı. Ahmet'i hastaneden çıkarıp eve götürmüş ve onun yanında kalmayı teklif ettiği her sefer, tüm ısrarlarına rağmen, ondan ret yemişti. Kendi evine gelip yatağa girdiğinde saat ikiye geliyordu. Olay tazeyken, onunla Irmak'ın yanında yaşadığı krizi hiç konuşamamıştı, bu yüzden onunla şimdi konuşmak istiyordu. Okula gitmek üzere çıkan Efe'nin bir şey unutup geri döndüğünü sanarak açtı kapıyı. Ama kapıdaki oğlu değildi.
"Irmak? Ee, geçsene."
Necati onu yüzünde büyük bir şaşkınlıkla karşıladı ve içeri, salona buyur etti. Irmak peşi sıra çekingen adımlarla ilerlerken Necati'yi dikkatle inceledi. Önceleri bambaşka bir gözle baktığı bu adama, şimdi neredeyse acıyordu. Atlas'ın yönlendirmeleri yüzünden onu kötü bir adam olarak tanımıştı: İri yarı bir cüssesi olan, gömleğinin üst açık düğmelerinden kıllar taşan, iki parmağının arasında sürekli sigara bulunan, ormandaki gözlerden uzak bir kulübede karşısına çıkan bir adamın karanlık işler çevirdiğine inanması hiç zor olmamıştı. Oysa şimdi bunları hiç görmüyordu. Beyazlamış sakallar, kırlaşmış bir saç, üzüntüden çökmüş omuzlar... Kısacası yorgun bir baba görüyordu.
Karısını on yıl önce kaybetmiş, biri sorunlu diğeri hovarda iki oğluyla bir başına kalmıştı Necati. Ne kadar zor bir durumdu bir baba için. Acaba neden evlenmemişti? Belki de uygun birini bulamamıştı. Irmak'ın aklında nedense onun ve kendi annesi Zuhal'in birlikte olduğu bir fotoğraf karesi beliriverdi. İkisi birlikte mutlu olabilirler miydi? Ama bir dakika... Bu düpedüz saçmaydı! Bu aptal düşünceyi geldiği yere geri yolladı. İki tekli koltuğa karşılıklı oturdular.
"Sana ne ikram edeyim?" dedi Necati, mutfağa doğru bakarak. Ama Irmak bir baba ve oğlunun yaşadığı bu evde –her ne kadar düzenli ve temiz görünse de– bir misafire ikram edilecek bir şey olup olmadığından bile emin değildi. Kendisi için zahmete girilmesini, o gittikten sonra Necati'nin ellerine lastik bulaşık eldiveni geçirerek lavaboda işe girişmesini istemiyordu.
"Hiçbir şey almayayım Necati Abi..." Biraz öne eğildi. "Necati Abi, ben... Atlas'ın durumunu bilmiyordum."
Necati birkaç saniye cevap vermedi. Sonra, "Bilmediğini biliyordum, kızım," dedi. "Zaten bu yüzden ondan uzak durmanı istemiştim."
"Kızım" mı? Önceki Necati söylese Irmak kesinlikle yanlış duyduğunu zannederdi ama şimdi bunlar bir babanın ağzından çıkan sözcüklerdi.
"Bana sizi hep onun peşini bırakmayan, onu rahatsız eden biri gibi anlatıyordu. Babası olabileceğiniz aklımın ucundan bile geçmedi..."
Necati kederle gülümseyerek başını salladı. "Haklısın... Onu tedaviye zorladığımız için bizi düşmanı olarak görmeye başladı. Yazdığı o kitabı okuyana kadar, hala babası olduğumu sanıyordum." Yüzündeki gülümseme biraz daha büyür gibi oldu.
Ah... Bir babanın hasta oğlu için bunları söylemesi ne kadar acıydı! Kim bilir içinde ona karşı nasıl bir sevgi vardı da oğlu bunu hiç bilmiyordu, hiç de bilemeyecekti...
"Necati Abi," diyen Irmak şimdi iyice eğilmişti ona doğru. "Atlas'ın yani Ahmet'in durumunu öğrendim ama ona karşı hislerim değişmedi. İnanın... Bakın, Ahmet'in dünyasıyla tanıştıktan sonra benim dünyam da değişti. Ahmet bana iyi geldi. Şimdi ben de ona iyi gelmek istiyorum."
"Hmmm." Necati bunu söyleyip çenesini sıvazlarken, Irmak kendisini ciddiyetle dinliyor mu yoksa bunun imkansız olduğunu mu söylemeye çalışıyor, anlamadı.
"Ben oğlunuzu gerçekten seviyorum. O da beni seviyor. Tedavi olması gerekiyorsa, bunun için onu ikna etmeye çalışacağım. Ve eğer onu biraz olsun tanıyorsam, en azından benim için deneyecektir."
"Tanıdığın kişinin aslında tanıdığından fazlası olduğunu öğrendin Irmak. Hala onu tanımaktan mı bahsediyorsun? Boşuna uğraşma derim."
"Lütfen umudumu kırmayın. Ben Atlas'ı değiştirebileceğime inanıyorum. Sonrasında siz de bana teşekkür edeceksiniz, görün bakın."
"Tamam, istiyorsan dene, ben tabii ki çok mutlu olurum. Ama ailen bu durumu biliyor mu?"
Irmak bir an duraladı. "Bu konu onlar için önemli değil." Ben onlar için önemli değilim.
Necati ona şüpheyle baktı.
"Yani demek istediğim... Onlar benim kararlarıma her zaman saygı duyarlar."
"Güzel."
İkisi de bir süre sessizlik içinde karşılıklı oturdular, bakıştılar.
"O zaman bol şans Irmak," dedi Necati sonra, onu yolcu etmek istercesine ayağa kalkarak. "Yalnız... Atlas'la fazla zıtlaşma. Bazen en sevdiklerinin yanında bile ne kadar asabi olabildiğini kendi gözlerinle gördün."
Irmak başını sallayarak önünden kapıya kadar yürüdü. Kafasının içinde dönüp duran bir düşünce var gibiydi. Çıkmadan önce durdu, ona döndü ve "Merak ettiğim tek bir şey kaldı," dedi. "Pelin... Eski kız arkadaşı. Atlas'ın sürdüğü araba bir kaza yaptı ve kız öldü, Atlas da ondan sonra bu hale geldi."
"Evet?"
"Şey... Atlas bana kaza olduğunu söyledi. Kazaydı, değil mi?"
Necati bir an sessizliğe büründü. Sonra hiç tereddütsüz, "Kazaydı," dedi.
Başını sallayan Irmak teşekkür etti. Necati evin kapısını arkasından kapattığında kendini sanki yalnızca yürüyüp apartmandan çıkacakmış gibi değil, bir savaşa hazırlanıyormuş gibi hissetmeye başlamıştı.

Irmak artık –üç farklı ağızdan dinledikten sonra– Atlas meselesini de Aslı meselesini de anlamış, olaylar gözünde açıklığa kavuşmuştu. Artık ne Atlas ne de Aslı'yla ilgili herhangi bir şey ona gerçeküstü geliyordu, sanki hayatındaki her şey, tüm bu anormalliklere rağmen, yavaş yavaş tekrar normalleşmeye başlamıştı. Ya da en azından zaman içinde normalleşecekti. İçinde onu dürtüp duran bir düşünce, kulağına tüm bunları Cem'e anlatması gerektiğini fısıldıyordu. Aslında bunların Cem'i hiç ilgilendirmediğini biliyordu. Ama öte yandan ona her şeyi en ince ayrıntısına dek anlatmak istiyordu, çünkü Cem onun yalnızca hocası ve eski sevgilisi değil, aynı zamanda akıl hocasıydı da. Şu aşamada ondan fikir almaya değilse de en azından olup biteni ona anlatmaya ihtiyacı varmış gibi geliyordu.
Tüm bunları o günkü akşamüstü dersinde düşünüyordu.
Nihayet dersten çıktıktan sonra kendini kampüsün ortasındaki fıskiyeli havuzun önünden geçip Cem'in odasının bulunduğu tek katlı binaya doğru yürürken buldu.
Kapıdan girdikten sonra, koridorun sonunda onu gördü. Etrafında öğrenciler toplanmıştı; üç kız, iki erkek. Kızlardan biri ona çok yakın görünüyordu. Irmak belki bir an için Cem'i kıskandı. Atlas'ın aslında Atlas olmadığını öğrendikten sonra, Cem'le yaşadığı her şeyi yeniden kafasından geçirirken bulmuştu kendini. Cem onun için bir şanstı, Irmak bu şansı iyi değerlendirememişti. Cem öğrencilerini yolladıktan sonra odasına girecekken onu yakaladı.
"Cem Hocam," dedi, kendi kulağına bile fazla yapmacık ve kontrollü gelen bir ses tonuyla. "Beş dakikanız var mı?"
Cem onu gördüğüne şaşırmış gibiydi. Önlerinden geçen bir başka öğretim görevlisine başını hafifçe eğerek selam verdi. "İki dakika sonra, evet," dedi, adam gidince.
Irmak Cem'i bekledi ama odasından çıkması iki değil on dakika sürdü. Kendisini mahsus bekletmiş gibi hissetti ama bu konuda tek söz bile etmedi.
"Gel... bahçeye çıkalım." Cem önde, Irmak ondan birkaç adım geride, kampüste yürümeye başladılar. Yanlarından geçen birkaç hocaya selam veriyordu Cem, sanki herkesle son bir kez selamlaşmak ister gibiydi. Irmak sebebini birazdan anlayacaktı. "Epeydir görünmüyorsun."
"Şey... evet... biraz yoğundum."
Cem pek ilgilenmemiş gibiydi. "Aslına bakarsan ben de. Hani yurt dışında bir okula hocalık için başvurmuştum, belki hatırlıyorsundur. Ona hak kazandım."
"Aaa, bu süper bir haber," dedi Irmak tüm samimiyetiyle.
Cem başını salladı.
"Yani gidecek misin... iz?" Onunla nasıl konuşması gerektiğini bilmiyordu. Cem sanki hiç sevgili olmamışlar, ilişkileri okulun dışına hiç taşmamış çıkmamış gibi bir tavır takınmıştı. Ve Irmak her ne kadar umurunda olmasa da onun böyle davranmasına sinir olmuştu. Neticede bir ilişki geçmişleri vardı. Cem onun için yalnızca bir öğretmen değildi. O da Cem için yalnızca bir öğrenci olamazdı. Olmamalıydı.
Bunu Cem'e söylemek, sormak istedi ama sonra hiç de o konulara girmenin sırası olmadığına karar verdi.
"Bilmiyorum... Bakacağım," dedi Cem, Irmak'tan yana bakmadan. Sonra bir anda durdu ve ona döndü. "Okulda işim bitti. Kahve içmeye vaktin var mı?" Bunu çok önemsiz gibi sormuştu. Ama Irmak eğer Cem gerçekten gidecekse, bunun onun için çok önemli olduğunu tahmin edebiliyordu.
Böylece kabul etti, sanki demin onunla konuşmak istemiyormuş gibi davranan Cem'in kendisi değildi. Bahçeyi baştan sona geçip kampüsün otopark alanına yürüdüler. Bir anlık tereddütten sonra, Cem'in arabasının arka değil ön koltuğuna bindi. Araba cem gibi kokuyordu: güvenilir ve sakin. Irmak onun ön koltuktaki montunu kucağına alıp oraya oturdu.
Okula on dakika mesafedeki bir meydandaki bir kahveciye oturdular. Cem bir an hiç oralı olmayacakmış gibi göründü, sonra ayağa kalkıp "Kahveni nasıl içmek istersin?" diye sordu.
"Şey... ben çay alayım," dedi Irmak. Çay. Bu ona Atlas'la karşılıklı çay içtiği akşamlardan birini hatırlattı. Cem kahvecideki sıraya girerken, Irmak konuya nasıl gireceğini düşündü, bulamadı. Elinde içecek tepsisiyle geri döndüğünde, hiç oyalanmadan doğrudan konuştu:
"Cem... Atlas deli çıktı." Sanki bir mağazadan aldığı pantolonun bedeni yanlış ya da eve yeni aldığı bir mobilyanın ayağı çizik çıkmış gibi söylemişti bunu.
"Ciddi misin?" Cem şaşırmaktan ziyade merak etmiş gibi bir ses tonuyla sormuştu. Sanki başından beri böyle bir ihtimalden hep şüphelenmiş gibi. "Öpüştüğün çocuktan bahsediyorsun, değil mi?" diye devam etti, sinir bozucu bir kayıtsızlıkla, kahvesinden bir yudum alarak. Öpüştüğün sözcüğünü öyle sessiz söylemişti ki, Irmak bir an için o sözcüğün onun ağzından çıkıp çıkmadığından, o sözcüğü gerçekten duyup duymadığından emin olamadı. Ama onun göründüğü kadar kayıtsız olmadığından da adı gibi emindi. Artık şu maskenden kurtul, Cem Hocam. Peki Irmak ona bunu söyleyerek ne ummuştu ki? Ya da Cem onun ne umarak bunu söylediğini sanmıştı? Irmak'ın Atlas'la olmadı diye onunla yeniden bir araya gelmek gibi bir isteği var mıydı? Hiç de bile. Onunla devam etmeyi hiç düşünmemişti. Orada, bütün bunları ona anlatırken tek amacı onun da başından beri bu hikayede yer aldığı için gerçekleri bilmeye hakkı olduğunu düşünmeseydi. Sevgilisi deli çıktığı için rotayı tekrar eskisine kıracak kızlardan biri değildi o. Eğer Cem öyle bir şeyden ümitlenip kahve içmeyi teklif ettiyse, esas hayal kırıklığına uğrayan o olacak demekti.
"Evet ondan bahsediyorum," diye cevapladı. Sonra da ona Aslı'nın o gün sahafın birine Atlas Kitabı'nı sırf kendisi alsın diye bile bile bırakmasıyla başlayan ve hayatının küçük domino taşlarından birinin devrilmesiyle sıradaki diğerlerini etkilemesini andıran olaylar zincirini özetledi. Ama sonuç olarak elinde Cem'i bir başkasıyla aldattığından başka hiçbir gerçek kalmıyordu. "Belki de bana oh olsun falan demek istiyorsundur. Öyleyse hiç durma."
Cem güldü. "Sana tabii ki oh olsun demeyeceğim. Birbirinizi gerçekten sevdiğinizi biliyorum."
Irmak şaşırmıştı. "Sahi mi?"
"Elbette."
"Şey... Ama bu durumda ben seni bir deli için terk etmiş oluyorum."
Buna kahkahalarla güldüler.
"Yine de onun benden şanslı olduğu kesin," dedi Cem.
Irmak ne demek istediğini anlamıştı. Onu yarı yolda bırakıp giden kendisiydi. "Özür dilerim Cem."
Cem'in yanıtı onu destekler nitelikteydi. "Bence de dilemelisin."
"Ama görüyorsun ya, ben şimdi senden daha berbat bir durumdayım."
"Eh, evet," dedi Cem. Yüzünde belli belirsiz, uçarı bir gülümseme belirmişti. "Sen, benimle sana ergenlik fantezilerini yaşatacak bir çocuk arasında kaldın ve onu seçtin... Söylesene, yüzüne sigara dumanı da üflüyor mu?"
Bu da ne demekti şimdi? Bunu sırf canını acıtmak için mi söylemişti? Öte yandan, Irmak bunun kısmen –sadece kısmen– doğru olduğunu biliyordu. Yine de, "Sen ne saçmalıyorsun?" demekten kendini alamadı. Aslında böyle söyleyerek bile onu haklı çıkarmış ve şüphesini doğrulamış sayılırdı.
"Tamam, kızma. Sadece içimde kalmış bir şeydi."
"Kızmıyorum ama Atlas benim için öyle bir şey değildi. Yoksa seni terk etmezdim."
Cem'in tek kaşı havaya kalktı. Bunu bir iltifat olarak almış gibiydi.
"Demek tüm bunlara hiç farkında olmasa da Aslı sebep oldu... Yani ikimizin ayrılmasına. Belki de bu okuldaki kariyerimin sonuna yaklaşırken sınıfta bırakacağım son öğrenci o olmalı." Belli belirsiz güldü.
"Ne demek istiyorsun?"
"Irmak, şu yurt dışı konusunda... Demin söylemedim ama aslında kararımı çoktan verdim. Kesin gidiyorum."
"Ya," dedi Irmak. Buna gerçekten üzülmüş müydü yoksa sadece ses tonu mu öyle çıkmıştı, emin değildi.
Acaba ona gitme dur falan dememi mi bekliyor? Ya da acaba ben mi bunu demek istiyorum?
"Ama iyi düşünmelisin," dedi tüm bunların yerine.
Cem bir süre uzaklara baktı, gözleri tekrar Irmak'ınkilerle buluştuğunda sakince konuştu. "Düşündüm. Çok düşündüm. En iyisi bu gibi görünüyor."
"Eh, sen her zaman en iyilerini bildin."
"Evet, bu yüzden seninle aramda bir şeyler oldu."
Bir süre sessizlik oldu.
"Peki senin planın ne?"
"Ben..."
"Bir deliye hastabakıcılık mı yapacaksın?"
"Ya Ceeeem!" diye mızıldandıysa da, ona kızmadı Irmak. Çünkü bunu tamamen iyi niyetli söylediğini biliyordu.
"Tamam, tamam. Sanırım hala videolu görüşme yapacak kadar arkadaş kaldık," dedi Cem, yüzünde eğri bir gülümsemeyle.
"Evet, sanırım..." dedi Irmak da aynı şakacı gülümsemeyle. "Artık kalkalım mı?"
Ayrılmak üzerelerken Irmak parmak ucunda hafifçe yükseldi ve Cem'in dudağıyla yanağı arasında kalan yere küçük bir öpücük kondurdu; bu Cem için bir kelebeğin dokunuşu kadar serin ve tatlıydı. Sonra geri çekilip bunun ona nasıl hissettirdiğine baktı, Cem de bir anlam çıkarmaya çalışarak ona bakıyordu.
"Veda öpücüğü," dedi Irmak.
"Bu bir veda mı?" diye sordu Cem.
"Evet, çünkü gidiyorsun."
Bu son anda aklına gelmiş gibi, "Doğru ya," dedi. Sonra ona doğru bir adım attı ve dudaklarından uzun uzun öpmeye başladı. Irmak, Cem'in uzun öpüşünü geri çevirmeyip tadını çıkardı, çünkü bunu son kez yaptıklarını biliyordu. Cem ona tebessümle baktı.
"Atlas'ı, ya da Ahmet'i, artık adı her neyse, ne kadar çok sevdiğini bana anlatmana gerek yok. Bunu zaten kendi gözlerimle gördüm. O sahaftan o kitabı alıp parkta onunla buluşmaya gittiğin günden beri, senin ona aşık olmanı izledim. Bana ne kadar acı verse de, bu değişime bizzat şahidim."
Irmak o bunları söylerken bakışlarını bir suçlu gibi yere, ayakkabısının ucuna indirmişti.
"Hatırlıyor musun, ilk başta Atlas için bir katil mi yoksa bir sapık mı tereddüdünü yaşadık seninle." Güldü, Irmak onun komik bir şey söyleyeceğini anladı. "Şimdi bir de ruh hastası olduğunu öğrendik. Onu ne kadar sevdiğini biliyorum ama yine de dikkatli ol, olur mu?"
Espri mi yapıyordu yoksa ciddi miydi, Irmak anlamadı. Ama bu sözünde cazibeli bir şeyler vardı. Dikkatli ol. Sanki yaklaşmakta olan bir felaketi sezmiş gibiydi.
"Onunla olmaya devam edeceğimi nereden biliyorsun ki?"
"Irmak... Seni tanıyorum."
Eh, evet, tanıyordu. Irmak onu son kez yanaklarından öptü ve söz verdi: "Dikkatli olacağım." Sonra ayrıldılar. Böylece Irmak Cem'i son kez, arabasına binip trafiğe karışırken görmüş oldu.
Caddede tek başına kaldığında gülümsüyordu. Çünkü Cem'le öpüşmüştü ve bu her zamankinden daha seksi bir biçimde olmuştu. Bir anda keyfi öyle yerine gelmişti ki önünden geçtiği bir dilenci kadına cebindeki bozuklukları bıraktı, gerçek bir dilenci bile olmayabileceğini bildiği halde. Sonra gözü bir kıyafet mağazasının vitrinine takıldı. Yazılı tişörtler, baskılı gömlekler, desenli pantolonlar vardı. Bir erkek mankenin üstünde beyaz bir tişört gördü. Üstünde I am not perfect but I am limited edition yazılıydı. Bu söz aklına hemen Atlas'ı getirdi. Sanki birileri tam da onun için, onu düşünerek tasarlamıştı. Bir yazar olarak onun üstünde çok güzel dururdu. Neşeyle içeri girip satın aldı, ışıltılı renkli kağıt ve kurdeleyle hediye paketi yaptırdı. Sonra da paketi koltuğunun altına aldı ve Atlas Siyah'ın çatı katı dairesine doğru yola çıktı.

Takside gittiği zaman boyunca Cem'e Atlas'ın deliliği konusunda fazla detay vermediğini, onun da bunu olmasını istediği şekilde kurcalamadığını fark etti. Yoksa merak etmemiş miydi? Belki de artık Irmak'ın hayatında olup biten hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Öyleyse pek de haksız sayılmazdı.
Apartmanın önünde taksiden indiğinde kendini hala kararsız hissediyordu. Bunu yapmak ne kadar doğruydu? Arada bir yoklayan baş ağrısı gibi kendini hissettiren kararsızlık duygusu onu sokak kapısının önüne kadar takip etti. Atlas'la ilgili öğrendikleri ondan uzaklaşmasını sağlayacak şeylerdi; neticede uğruna gül gibi erkek arkadaşından olduğu çocuğun hayatı yalnızca gündelik sorunlarla dolu biri değil, aklı kimi zaman giden bir deli olduğunu öğrenmişti. İnsanın güvenip seviştiği kişinin deli çıktığını öğrenmesi öyle çok da hafifsenecek bir şey değildi. Öyleyse Irmak neden kaçmak yerine ona geri dönüyordu? Oraya bir beklentiyle gitmişti; her şeyi, onunla o parkta ilk tanıştığı zamana döndürebilme umuduyla. Kapıdan hediyesini uzatıp sonra sırtını dönüp gidecek hali yoktu. Onunla yüzleşecekti ve sonunda, aralarında konuşulmamış hiçbir şey kalmayacaktı. Çatı katına giden merdivenleri çıktı, bir zamanlar tutkuyla sevdiği çocuğun kapısının önünde durdu ve derin bir nefes aldıktan sonra zile bastı. Beklerken, kapının ötesinden yaklaşan ayak seslerini duydu, kapı deliğinin arkasından geçen karaltıyı gördü ve izlendiğini hissetti. Birkaç saniye sonra, o çok tanıdık ses konuştu:
"Irmak sen misin?"
"Evet... Kapıyı neden açmıyorsun?"
"Çünkü açamam."
"Nedenmiş o?"
"Git buradan!"
"Hayır Ahmet, gitmeyeceğim."
"Ahmet..." diye mırıldandı Atlas, kapının öte tarafından. Sanki ilk kez duyduğu bu sözcüğün anlamını kendi kendine arar gibi.
"Hadi aç lütfen!"
"Neden geldin?"
"Çünkü seni seviyorum."
"Yalan söylüyorsun."
"Yemin ederim söylemiyorum!"
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Atlas'ın, kapının öte tarafından gelen boğuk sesi tekrar duyuldu.
"Sen bana değil, hiç olmadığım birine aşıksın. Belki de aşıktın demeliyim, çünkü artık Atlas Siyah'ın hatıralarına bile aşık olduğunu sanmıyorum."
"Hayır..." Irmak bunu ona nasıl açıklayabileceğini çaresizce düşünüyordu. "Dinle beni. İlk başta ben de öyle sandım. Ama sonra sana aşık olduğumu fark ettim. Aşk kelimesinden ne anlıyorsan, işte ondan daha fazlasıyla bağlıyım sana ben Atlas. Ya da Ahmet, her neyse. Ya sen sana kızgın olduğumu falan mı sanıyorsun? Ya da sırf hepimizden biraz daha delisin ve bunu bana söylemedin diye sana kızıp senden vaz mı geçeceğim? Söylesene cidden, şu günümüz dünyasında hangimiz normaliz ki! Etrafımızda onca olay olup bitiyorken akıl sağlığını koruyabilenimiz var mı? Ben seni olduğun gibi, ama olduğun seni gizlemeden seviyorum. Seni, geçmişinde olanları ya da gelecekte ne yapacağını bilmek istemiyorum. Ben sadece şu andaki senle ilgileniyorum. Gerisi umurumda bile değil."
Hemen cevap gelmedi. Bir süre apartmanın alt katlarından birinde açılıp kapanan sokak kapısının sesi duyuldu, bir apartman sakini akşam çöpünü kapıya koyuyordu. Sonra:
"Ciddi misin?" diye sordu Atlas.
"Evet."
Kapı Irmak'ın bile hiç beklemediği bir anda açıldı. Tam ümidini kesmişken. Kapı geriye doğru yavaş yavaş açılır ve Atlas'ın saçı, kulağı, burnu, gözü sırayla birer birer belirirken, Irmak kendini açılan bir tiyatro perdesinin önünde beklentiyle oturan bir seyirci gibi hissetti.
Kapı nihayet tam olarak açıldığında ve onu önünde hiçbir engel olmadan büsbütün görebildiğinde, Irmak nefesini tuttu. Karşısındaki bu adam, önceden tanıdığı Atlas Siyah'a hiç de benzemiyordu. Yine yarı çıplaktı, üstünde sadece boxer vardı, ama darmadağın saçlarıyla biraz berduş görünüyordu, tıpkı bir deli gibi. Irmak Atlas'ın kendisine hiçbir şekilde zarar vermeyeceğini biliyordu. Ona güveniyordu, değil mi? Evet, ona güveniyordu. Ona en kızgın olduğu, onun karanlığında en çok kaybolduğu zaman bile, kendini onu düşünmekten alıkoyamamıştı. Şimdi karşısında öyle dururken bir çocuğun yere düşürdüğü peluş bir oyuncak aslan gibiydi. Irmak, tozlarını silkeleyince altında yine o bildiği peluş oyuncağına kavuşacağını biliyordu. Hayır, tüm bunlar şartlanmaktan ibaretti! Ahmet Işık belki deli, dengesiz biri olabilirdi, ama Atlas Siyah, hele de karşısında öyle duruyorken, hala o gizemli ve çekici adamdı.
Bu konuşmayı yüz yüze gelmeden yapmışlardı ve sanki artık yüz yüze baktıklarında konuşacak hiçbir şey kalmamıştı. Aslına bakılırsa söylenecek hala yüzlerce söz vardı, ama sessizlik üstün geldi. Ve bu iyiye işaretti, çünkü sessizlik her şeyin düzelebileceğine dair en güzel işaretti.
Şimdi zaman donmuş, kumlar kum saatinin belinde sıkışıp kalmış gibiydi, eşikten bir adım atması zamanı itekleyerek kumların yeniden akmasını sağlayabilir, her şeyi yeniden başlayabilirdi.
Irmak sonunda kapıdan girdi; Atlas Siyah'ın hayatına yeniden ve son kez girdi. 
19. BÖLÜM
SONA ERMEK ÜZERE olan günün turuncu ışık demeti pencerenin önünde uçuşan perdeyi geçerek önce Irmak'ın sağ bacağına, sonra Atlas'ın göğsüne ulaşarak yere atılmış kıyafetlerin üstünde dans ediyordu     
Bölüm şarkıları: 
Sarah Brightman-Time To Say Goodbye The Pierces – Kissing You Goodbye
 SONA ERMEK ÜZERE olan günün turuncu ışık demeti pencerenin önünde uçuşan perdeyi geçerek önce Irmak'ın sağ bacağına, sonra Atlas'ın göğsüne ulaşarak yere atılmış kıyafetlerin üstünde dans ediyordu. Yarı çekili siyah perde odayı loş ışıklar içinde bırakıyor, arkadaki gri şehir manzarası şimdi siyah beyaz eski bir kartpostal kadar donuk, hareketsiz görünüyordu. Irmak suyun dibine düşüp kumdaki ebedi yerine yerleşen bir taş gibi, Atlas'ın kolları arasındaki yuvasına yerleşmişti. Uykusunda onu incelerken düşünüyordu. Atlas eğer çirkin bir erkek olsa bile yine onu sevmeye devam edeceğini, bunun güzellikle hiç ilgili olmadığını, Atlas'ın ne kadar yakışıklı olduğunun hiç önemi olmadığını düşünüyordu. Sonuçta eğer onu sadece dış görünüşü yüzünden seviyor olsaydı, deli olduğunu öğrendikten sonra ondan bir daha geri dönmemek üzere uzaklaşması gerekirdi. Ama öyle olmamıştı. Eliyle Atlas'ın göğsünde, daktilo tuşlarının içinde yazılı p, e, l, i, n harflerinden oluşan dövmelerin olduğu yerde usulca daireler çiziyordu. Atlas gözlerini kırpıştırarak ona baktı.
"Irmak..."
"Uyandın mı?"
Sessizlik.
"Neden bana söylemedin?"
Atlas cevap vermek yerine komodinindeki sigara paketine uzatıp bir sigara yaktı. Irmak yatağın diğer yanında rahatsız olmuşçasına kıpırdandı. Sigarasını dudaklarına götüren Atlas, "Söylemedim çünkü benden uzaklaşmadan korktum," dedi.
"Keşke söyleseydin. Çünkü senden uzaklaşmazdım. Bak, şimdi seninle burada, bu yatağın diğer tarafındayım."
Ve bu doğruydu. Birbirlerine çırılçıplak bir halde sarılıydılar. Atlas sigarasını söndürüp Irmak'a döndü ve alnını öptü. Sonra da onu kollarının arasına çekti. Bir süre sessizce ve sakince nefes alıp verdiler.
"Atlas. Tedaviye gitmen gerek."
"Ben sevdiğim birini bir kere kaybettim, Irmak. Bir daha kaybedemem."
Kendisini kastettiğini bilen Irmak'ın yanakları pembeleşti. "Atlas... Ben hiçbir yere kaybolmayacağım ki. Burada seni, dönmeni bekleyeceğim."
Atlas buna bir cevap vermedi.
"Konserde sen öyle olunca çok korktum."
"Ben... senin yanında olduğu için çok utanıyorum."
"Utanma, ben sana bunu atlatmanda yardım edeceğim. Pelin'i öyle kaybetmen çok kötü... Bunu kim olsa kolay atlatamazdı. Ama sen başaracaksın."
Atlas gülümsedi. "Bütün herkesin ban deli muamelesi yapmasından çok sıkıldım."
Irmak onun komodinine baktı. Üstünde Atlas Kitabı vardı. "Sen tanıdığım herkesten çok daha zekisin," dedi. "Ama yine de tedavi olup bundan kurtulman gerekiyor... Seni çok seven bir ailen var. Baban sana karşı gerçekten çok korumacı. Seni çok düşünüyor. Öyle bir baban olduğu için şanslısın," dedi kendi babasını düşünerek.
Atlas hemen konuşmadı. Sonra, "Öyle bir yere kapatılma fikri bile hoşuma gitmiyor," dedi.
"Atlas! Sana yemin ederim Necati Abi seni en iyi doktorlara emanet edecektir. Ben her gün ziyaretine gelirim, yani eğer ziyaret edilebiliyorsa. Birkaç ay dayanmalısın. Buna değer."
Atlas ona baktı. "Bunu düşüneceğim... Senin için."
Irmak gülümsedi. Onu sonunda ikna edebileceğine inanmıştı. "Bunu her şeyden önce kendin için yapmalısın." Parmağıyla onu çıplak göğsünden ittirdi.
Atlas yaklaşıp onu öptü.
"Sana bundan sonra da Atlas desem olmaz mı? Ahmet kulağıma hala çok yabancı geliyor."
Atlas gözlerini kırptı. Şaşırmıştı. "Bana nasıl hitap etmek istiyorsan onu söyle."
Böylece Ahmet tekrar Atlas oldu.
Irmak artık yalnızca ona değil, ona ait her şeye de farklı bir gözle bakmaya başlamıştı. İşte şuradaki pantolonu, askılıktaki giysileri, kitapları, nostaljik radyosu, küçük dünya topu, duvarındaki Marilyn Monroe posteri, kitaplık raflarında duran tam sıralı Dylan Dog çizgi romanları, jazz CD'leri, eski Yeşilçam şarkıları, hatta yatak örtüsünün üzerinde bulduğu kıvrılmış küçük bir tüyü bile artık ona eskisinden daha farklı, işin aslı daha heyecan verici geliyordu. Tüm bunlar Atlas'ın zihninin yansımalarıydı çünkü artık, birdenbire o hali almıştı tüm eşyaları, odadaki her şey her an ondan bir mesaj verir gibiydi. Öncesinde yalnızca sevdiği çocuğa ait olan bu gibi şeyler, şimdi çok daha gizemli birinin yaşamından izler ve imalar taşıyor gibiydi. Oysa yerde şu değil bu açıyla duran bir çorabın ne gibi bir anlamı olabilirdi, ama işte Irmak için artık öyle değildi.
"Beni affettin mi?" dedi Atlas. "Tüm bunları sana en başından söylemem gerekirdi..."
"Seni affetmek mi?" diye yanıt verdi Irmak. "Mesele aşk olduğunda, affedilecek bir şey söz konusu değildir."
Atlas'ın şaşkın bakışları altında yataktan kalkan Irmak içerideki portmantoya gitti ve boranın üstünden aldığı hediye paketiyle geri döndü. Atlas elindekinin ne olduğunu bilmeyerek onu izliyordu.
"Al bunu aç."
"Ne bu?" dedi Atlas paketi elinden alırken.
"Küçük bir hediye."
Atlas merak içinde paketi açtı –kurdelesi çıplak ayaklarının tam üstüne düştü– ve içindeki tişörtü çıkardı, havaya kaldırarak, "I am not perfect but I am limited edition" diye okudu.
"Yazar olacaksan, bunun gibi bir şeyler giymelisin," dedi Irmak.
Atlas ona bakıp bir şey söylemeye hazırlandı, ama tam o sırada çalan kapı zili o sihirli an'ı sonsuza dek böldü. 
"Kim ki?" 
Irmak geceliğini giyip açmaya gitti. Gelenler olsa olsa Necati veya Efe olurdu... Ama... Kapıdaki arkadaşı Aslı'ydı.
"Aslı?" diye fısıldadı. "Burada ne işin var?"
"Çifte kumrular ne yapıyor bakalım?" dedi Aslı, Irmak'ın sessiz konuşmasının aksine, Atlas'ın içerideki yatak odasından bile duyabileceği kadar neşeli bir sesle.
"Buraya niye geldin?"
O sırada içeriden Atlas geldi. Aslı'yı görünce huysuzlaşmış gibi Irmak'a dönerek, "Neler oluyor?" diye sordu. O an Irmak nedense, kötü bir şekilde, Cem'i bayılttığı gece oraya gelip de kapıda Atlas ve Aslı'yı birlikte gördüğü akşamı hatırladı. Ve bundan –bir anı olsa bile– hiç hoşlanmadı.
"Dönem sonu tiyatro oyunumuzun biletlerini getirdim." Aslı Atlas'ın mesafeli duruşuna pek aldırış etmemişti, aynı neşeli tonda konuşmaya devam ediyordu. "Oyuncunun arkadaşı olduğunuz için yeriniz önden üçüncü sırada." Bunu bir müjde verir gibi söylemişti. Gerçekten samimi olduğu belliydi.
Ama Irmak, Atlas'ın rahatsız olduğunu anladı ve koluna girdiği Aslı'yı salonun uzak köşesindeki koltuklardan birine götürdü. Atlas da holdeki duvara yaslanıp iki kızı gözetleyebileceği bir pozisyon aldı. Sesini alçaltarak konuştu Irmak.
"Aslı, iki saniye öncesine dek, Atlas'ın sana bakış açısı ne bilmiyordum ama şimdi öğrenmiş oldum. Ve sen böyle bir durum varken çocuğun evinde abisiyle seviştin! Doğrusu pes!"
"Irmak... Sahiden biletler için buradayım," dedi Aslı, eski mevzuları kapatmak için. Çantasından iki kağıt parçası çıkarıp Irmak'a uzattı.
"Teşekkürler," dedi Irmak alırken. Biletleri inceleyip, hangi oyun olduğuna baktı. Sonra da Aslı'nın yüzüne. Ne ilginçti. Aralarındaki ilişkiye kaldıkları yerden devam etmişe benziyorlardı. Tıpkı kapısı açık kalan buzdolabı tam ötmeye başlayacakken kapatmışlar gibi, bir akıntıya kapılmak üzere olan birini son anda kurtarmışlar gibi... Ama Irmak da ona küçük bir oyun oynayacaktı. Hem de yarın, tiyatrosunun olduğu, onun için en önemli günde. Yine de bunun için önce Uzay'ı tekrar kendi safına çekmesi gerekiyordu.
"Yurda gittim ama... neydi o kız, Selin, burada olduğunu söyledi. Size elden vermek istedim. Hem Atlas'ı da bir kolaçan ederim diye. O nasıl?"
"Şey..." Irmak başını çevirip göz ucuyla Atlas'a baktı. "Sanırım fena değil. İyiye gidiyor. Tedaviyi kabul ederse daha da iyiye gidecek."
"Güzel." Atlas hala ona dik dik bakmaya devam ediyordu. "Ben artık kalkayım." Yürüdüler. Atlas'tan yana, "Yarın ikinizi de oyunda görmek istiyorum," dedi. "Eğer erken gelirseniz size sahne arkasını, kulisi falan da gezdiririm."
Irmak'ın Eksik olma, diyesi geçti.
"Görüşürüz," dedi Aslı, Irmak'a. Sonra göz ucuyla Atlas'a baktı. "Görüşürüz... Atlas."
Irmak onu geçirip kapıyı kapattı. Atlas'ın eli omzuna değince birden irkildi. Onun kendisine Aslı'yı nereden tanıdığını soracağından korktu ama, Atlas belki de Aslı'yla Irmak'ın Efe sayesinde tanışmadığını, ikisinin iki eski arkadaş olduğunu çoktan anlamıştı.
"Şu kız..."
"Aslı."
"Evet, Aslı..." dedi Atlas, düşünceli bir edayla. "Ne garip bir kız!"
"Ah, niye?" dedi Irmak gülmemek için kendini tutarak.
"Sürekli beni izliyor, ne zaman başımı çevirsem bana bakarken yakalıyorum; sanki yiyecekmiş gibi."
"Demek ki yalnızca bana yakışıklı gelmiyorsun..." dedi Irmak, elini yanağına koyup onu öperken.
Atlas bir süre düşündükten sonra cevap verdi. "Beni kıskanıyor musun?"
"Hem de nasıl," dedi Irmak muzipçe.
Ve yatak odasının yolunu tuttular.

"Aslı'nın aklına uyup bana iş çevirebildiğine inanamıyorum, Uzay."
"Üzgünüm abla... Ama o zaman mantıklı gelmişti. Eğer bana da biri üniversite sınavını kazanamayacağımı söyleseydi, bu beni daha çok hırslandırırdı ve mutlaka kazanırdım."
Ertesi gün Irmak'la Uzay, Uzay'ın odasında oturuyorlardı. Yerde bir badminton topu, bir pinpon topu ve iki adet içilmiş kutu kola vardı. O gelince Uzay ekrandaki araba yarışı oyununu durdurmak zorunda kalmıştı ama hala bilgisayarın başında oturuyordu, ayakları da hala masanın üzerindeydi.
"Bu bir bahane mi? Daha girmeden sınavı kazanamayacağını mı söylemeye çalışıyorsun?"
"Eh, insanların geleceğinin iki saatlik bir teste bağlı olması çok acımasız."
"Haklısın. Konumuza dönecek olursak... Birlikte beni kandırmak için yola çıktınız ama sonra Aslı aklına daha güzel bir fikir geldiğini söyleyerek planı rafa kaldırdı, öyle mi?"
"Aynen öyle. Ama sonra senden nasıl intikam alacak, sorma çünkü bilmiyorum. Uzay bunu söylerken, Irmak Sormayacağım çünkü ben her şeyi biliyorum, diye düşündü, Zaten intikamını da çoktan aldı. Ama ona anlatıp işi uzatmaya gerek yoktu. "Ama bana artık gerek kalmadığını söyledi. Sana da Aslı'yı ispiyonlayacak değildim. Neticede o da benim eski sevgilim, ablacığım."
"Açık sözlülüğün için sağ ol, kardeşim," dedi Irmak, ona sinir olarak. "Ama onun bana alınıp işi buralara kadar getirmesine hala inanamıyorum... Ben sadece ona oyunculuğunu geliştirmesi gerektiğini söylemiştim. Bana ne kadar yanıldığımı göstermek için, onunla kavga ederek ayrılmadığınız halde ikinizin de böyle davranacağı aklıma nereden gelebilirdi ki? Güya kardeşim olacaksın! Bunca zaman koynumda resmen yılan beslemişim. Bak ne diyeceğim, belki sen de konservatuar falan okumalısın... Neyse. Akşam Aslı bizi tiyatronun kulisini gezmeye davet ettiğinde ne yapacağını anladın, değil mi?"
"Öf, tamam, anladım," dedi Uzay.
"Artık girebilir miyim?" diye bir ses geldi kapının dışından.
Uzay irkildi. "Kim var orada?"
Kapı yavaş yavaş açıldı ve Selin göründü. Irmak gülümseyerek onu içeri davet etti. "Bu abla-kardeş konuşmanızın sonu hiç bitmeyecekmiş gibi geldi de..."
"Selin!" Afallayan Uzay bir ona, bir ablasına baktı. Sonunda ayaklarını masadan indirerek heyecanla ayağa fırladı. Sonra tekrar yerine oturdu. Sonra tekrar ayaklandı ve "Gelsene," diyerek onu iki yanağından öptü ama tam o sırada ayağı badminton topuna takılarak yere düştü.
Selin de Irmak da ister istemez güldü. Selin onu yerden kaldırırken, "Ah, hala çok sakarsın," dedi.
"Şey..."
"Ona haksızlık etme. Sadece seni görünce heyecan yaptı," dedi Irmak kıkırdayarak. Sonra Uzay'a baktı ve "Kapının dışında, sırasının gelmesini bekliyordu," dedi. "Bu kıza yazık etme, Uzay. Senin hala Aslı'yı unutamadığını sandığı için senden uzak duruyordu. Neyse ki gerçekleri öğrenir öğrenmez ona kalbinin hala boş olduğunu anlattım."
"Ya, öyle mi?" Uzay'ın yanakları kızarmıştı.
Selin başını salladı. "Fırsattan yararlanıyormuş gibi görünmek istemedim. Çünkü anlaşmalı ayrıldığınızdan haberim yoktu."
Ben de benden niye uzaklaştın diye düşünüyordum. "Ah... Umarım hala bir şansım vardır?" diye sordu Uzay, utangaçça.
"Sanırım var," diye gülümsedi Selin.
"O zaman bana müsaade," dedi Irmak ayağa kalkarak. "Akşama oyunda görüşürüz! Sakın geç kalma–"
Çantasını omzuna takıp kapıdan çıkarken, Uzay'la Selin çoktan koyu bir sohbete dalmışlardı bile.
Atlas artık, yani tedavi olmayı kabul ettiğini söylediğinden beri, Irmak'a karşı bile hep küskün ve sinirli gibiydi. Irmak ona Aslı'nın ikisi için de bilet bıraktığını söylediğinde, "Ben oyuna falan gelmek istemiyorum," dedi. "Sen çok istiyorsan tek başına git."
Irmak çabalamanın yararsız olduğunu biliyordu, belki tedaviden sonra değişir diye umut etti. "Peki... Çok geç kalmayacağımı bil, yeter."
Atlas ona sırtını dönerek, "İstediğin kadar geç kalabilirsin!" dedi.
"Ne?"
"Sırf iyiliğinden böyle davrandığını biliyorum! Hadi hemen şimdi git... Buraya dönmek zorunda değilsin. Evine mi yurduna mı, nereye geri döneceksen oraya dön... Benim için harcadığın zamana, uykusuz kaldığın beş dakikaya bile değmeyeceğini çok yakında anlayacaksın!"
"Atlas, ne olursun yapma böyle... Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun."
Atlas dargın gibi pencerenin önüne gitti. Irmak sarılmak için yanına gittiğinde, onu itti.
"Bu sevgi değil. Ne olduğunu bilmiyorum ama sevgi değil. Acıyor musun bana? Söyle! Bu duygu mu seni benim yanımda tutuyor?"
"Atlas... Bebeğim!"
"Ne söylersen söyle, bana yalan söyleme!" dedi Atlas. Salondaki devasa kitaplığa gidip açıkta duran kitapların sırtlarındaki ince toz tabakalarını rastgele almaya başladı. Sonra tekrar ona döndü: "Bazen diyorum ki keşke ölsem... O zaman kimse benimle uğraşmak, beni düzeltmeye çalışmak zorunda kalmazdı..."
"Atlas! Lütfen böyle söyleme!" dedi Irmak dehşet içinde. "Bak aklım sende kalacak."
Gülümsedi. Dişleri o kadar güzel, dudakları öyle canlıydı ki. "Merak etme, kendimi öldürecek değilim."
Ve Irmak evden çıkmadan önce Atlas'ın söylediği son söz bu oldu. Yine de Irmak'ın içi hiç rahat değildi.

Perde arkasında büyük bir koşuşturmaca vardı. Tamamı öğrencilerden oluşan oyuncular ve görevliler oradan oraya koşturuyordu, her yere büyük bir heyecan hakimdi. Etrafında küçük ampullerin dizili olduğu aynalarla kaplı makyaj ve kostüm odasındaydılar. Ne kadar heyecanlı olduğu her halinden belli olan Aslı; Irmak, Uzay, Selin ve Efe'ye kulisi gezdiriyordu. Oyunun başrolündeydi ve iki perdelik oyunda bir düşesi canlandıracağı için kırmızı bir elbise giyecekti. Bunları anlatırken oldukça heyecanlıydı.
"...oyunumuz yaklaşık bir saat kırk beş dakika sürüyor. Aslında tarihi bir aşk oyunu gibi başlıyor ama sonra günümüzde geçen bir komediye evrilecek! Oyun yazarımız Ahmet de buralarda bir yerlerde olmalı... Bakalım oyunu beğenecek misiniz?"
"Ne hoş," dedi Uzay'ın koluna girmiş olan Selin, gülümseyerek.
"E hala hazırlanmamışsın? Ne zaman giyineceksin?" dedi Efe. Sahiden de Aslı'nın üstünde spor tarzda bir kot pantolon ve bluz vardı. Oyunun ikinci perdesinde rol gereği üstündeki elbiseyi çıkarıp altındaki bu kıyafetlerle devam edecekti. "Bakalım elbise üstünde nasıl duracak?"
"Nasıl duracak, tabii ki harika!" dedi Irmak ona bakıp gülümseyerek. Sonra Aslı'ya dönerek, "Çünkü o benim arkadaşım!" dedi ve ona sarılmak için bir adım atarken, elindeki kokteyl bardağındaki kolayı kırmızı elbisenin üzerine döküverdi.
"Ne yaptın Irmak?" dedi Aslı şok içinde titreyerek.
Irmak hemen elbisenin bir ucunu tuttu. "Yıkasak çıkar mı ki?"
Aynı anda Uzay da elbiseye bakmak için eğildi ve bir ucundan o, bir ucundan da Irmak çekerek kıyafeti yırttılar.
"Of! Ne yaptınız siz?" dedi Aslı.
"Ayy, ne olacak şimdi!" dedi Irmak.
"Oyuna da yarım saatten az kaldı..." dedi Selin.
"Irmak sen ne yaptın ya?" dedi Efe, Aslı'nın yanına giderek.
"Yönetmen nerede?" diye seslendi Aslı oyun görevlilerine. "Çabuk yönetmeni çağırın bana!" Oldukça gergin görünüyordu. Ama kimse oralı olmadı. Aslı'nın gözleri sulandıkça sulandı. "Irmak elbisemi mahvettin ya... Mahvettin! Ne giyeceğim ben şimdi?"
Irmak, Uzay ve Selin kendilerini daha fazla tutamayıp gülmeye başladılar. "Merak etme, elbisenin aslı hala içeride, askılıkta," dedi Irmak. "Ben de seni kandırdım, güzelim. Bu sahte."
Aslı anlamayarak, inanamayarak ona baktı. "Ne?"
"Evet, hadi gel," dedi Irmak.
"Ya of, çok kötüsün Irmak!" dedi Aslı, gülerek. "Az kalsın tüm repliklerimi unutuyordum ya heyecandan!"
"Hadi gel, seni giydirelim," dedi Selin, Aslı'ya.
"Sen dur, onunla ben gideyim," diye atıldı Efe. "Bana anlatması gereken şeyler olduğunu tahmin ediyorum..."
Aslı, korktuğu başına gelmişçesine Irmak'a baktı. Ama bunu çoktan hak etmişti. Başını düşürüp, Efe'nin önünden soyunma odasına doğru gitti.
On dakika sonra Efe geri döndü ve Irmak'ın kulağına fısıldadı: "Sanırım konuşmamız gerek."

Efe'yle Irmak sakin bir köşeye, arka bahçedeki melisa ağacının altına çekildiler. Orası bile sıcaktı, artık yaz kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Havada kehribar renkli büyük bir yusufçukuçuşuyordu.
"Evet, ne hakkında konuşmak istiyorsun?" dedi Irmak.
Efe pahalı kumaştan gömleğinin birkaç düğmesini açtı. Irmak'ın önceden evde görüp Atlas'ın olduğunu sandığı ama onun tarzına hiç yakıştıramadığı için şüphelendiği metal kolyesi de böylece açığa çıktı. Efe sakin görünmeye çalışıyordu, ama yüz hatları sıkıntısını ele veriyordu. Irmak onu daha önce hiç böyle görmemişti.
"Tamam. Buna belki de inanmayacaksın ama – "
"Sorun ne, Efe?"
"Aslı bana her şeyi az önce anlattı... Daha önce, sana yemin ederim ki sana oynadığı oyundan haberim yoktu. Hiçbir şey bilmiyordum." Ellerini iki yana açtı, sanki hiçbir şey bilmediği ellerinde yazılıymış da bunu göstermeye çalışıyormuş gibi.
Irmak başını salladı, ikna olmuştu, ona inanıyordu. Aslı ona karşı yaptığı planını sessizce kendi başına yürütmüş, Efe'ye bile söylememişti. Ama tabii Irmak onun "sahte" elbisesini yırtınca gerçeği açıklamak zorunda kalmıştı. Aslı bir yandan kostümünü giyerken diğer yandan Efe'ye neler olduğunu anlattığını sanki gözüyle görmüş gibi kafasında canlandırabiliyordu Irmak. Bunların Efe'yi bir parça üzüp şaşırttığını tahmin ediyordu. Ama açıkçası artık neyin ne olduğu umurunda bile değildi. Gerçekten değildi.
"İyi işte, şimdi öğrendin," dedi Irmak. İçinde Aslı'ya karşı hala barınan birkaç ufak sinir kırıntısını Efe'den mi çıkarmaya çalışıyordu, yoksa Aslı'dan bağımsız olarak Efe'ye de mi sinirliydi, bunu kendi de bilmiyordu.
"Beni yanlış mı anladın? Ben burada seni savunuyorum. Gerçekten."
Irmak başını salladı. "Oyun öncesi sevgilinin yüreğini ağzıma getirmeseydim, bana yaptıkları içimde kalırdı."
"Elbette, sen haklısın... Bunu çoktan hak etmiş. Bizim ona verdiğimiz kitabı onun sana vermesi de ne demek?"
"Vermedi, sahafın birine bırakıp onu almamı sağladı."
Efe'nin kaşları daha da kalktı yukarı.
"Boş ver," dedi Irmak tüm samimiyetiyle. "Aslı kötü niyetli bir kız değil. Yani onunla arana bu yüzden mesafe koyma sakın."
"Beni şaşırtıyorsun Irmak..." diyen Efe sahiden de şaşkın görünüyordu. "Senin yerinde kim olsa büyük olay çıkarırdı." Bir an tereddüt ettikten sonra elini Irmak'ın elinin üstüne koydu. "Sen gerçek bir dostsun."
Irmak gözlerini indirip Efe'nin kocaman siyah kol saatiyle parlayan eline baktı, sonra elini onun elinin altından çekti. Efe neden Irmak onu tanıdığı ilk andan itibaren bu kadar nazik ve kibar biri olmamıştı ki sanki? Oysa şimdi, yaptığı öküzlükleri ne olursa olsun toparlayamayacağını Irmak ona söylemek istemiyordu.
"Oyun başlamadan dönsek mi?" dedi, onunla orada baş başa oturmaktan huzursuz olmuşçasına.
"Irmak dur. Ahmet'i gerçekten seviyor musun? Bunu bilmek istiyorum."
Irmak durdu. "Kardeşini seviyorum," dedi. "Onunla tanışmama sebep olduğu için artık Aslı'ya teşekkür bile ediyorum içimden."
Efe derince iç çekip acı acı tebessüm etti. "Doğrusu ben de onu sevebilmeyi isterdim..."
Irmak şaşırmıştı. "Ne demek istiyorsun?"
"Ne diyorsam onu, işte... Ben Ahmet'i sevemiyorum. Bunun için çok çabaladım ama olmuyor. Ona sadece acıyorum. Hani sokakta gördüğün yavru bir köpeğe acırsın ya... İşte, benim de içimde ona karşı olan tek duygu bu!"
"Ama o senin kardeşin!"
"Evet, ne yazık ki öyle. Ama bazen diyorum ki keşke benim de herkes gibi oturup dertleşebileceğim, sırlarımı paylaşabileceğim bir kardeşim olsaydı. Ama olmadı..."
Irmak, gözünden akan tek damla yaşı ondan gizlemeye çalıştı, ama başarılı olamadı. "Ah, Efe..."
"Pelin o kazayı geçirdikten sonra böyle oldu Ahmet. Bir daha toparlanamadı. Lütfen onu tedaviye ikna et Irmak. İnsanların arasında böyle dolaşması normal değil, güvenli değil. Böyle bir kardeşim olduğundan kimseye bahsetmek istemiyorum, ondan utanıyorum!"
"Yapma, ondan utanma! Düzelecek, bundan eminim."
Efe alay edercesine, "Hiçbir şeyden gerçekten emin olmamalısın," diye mırıldandı.
"Evet, öyle... Bana söz verdi... Kendini hazır hissettiğinde babasıyla konuşacak, tedavi olacak."
"Eğer sözünde durursa, Irmak, bu müthiş bir haber... Babam çok sevinecek..." Ama bu tip lafları daha önce de defalarca duymuş kadar-gibi bitkin ve yorgundu.
"Evet," dedi Irmak. Sonra da, "Senle Aslı'ya gelince..." diye devam etti. "Arkadaşımı sakın üzme. O sana güveniyor. Eğer haytalık yapmaya devam edersen, karşında beni bulursun." İkaz olarak da dizine hafifçe vurdu. Efe belli belirsiz güldü. Sigara için dışarı çıkan insanlar tekrar içeri giriyordu. "Hadi gel gidelim, oyun başlamak üzere. Büyük sanatçının performansını kaçırmak istemiyorum!"

Oyun sonrası Aslı'yı çılgınlar gibi ayakta alkışladılar. Aslı seyirciye tam üç kez reverans yaptı. En uzun da Irmak ellerini birbirine çarptı.
Seyirciler salondan dağıldığında onları fuaye alanında küçük bir kokteyl bekliyordu. Üniversitenin tanıtım günleri haricinde bir köşede işlevsiz duran masalar yan yana getirilmiş, üzerlerine kola, meyve suyu ve küçük kuru pastalar, biskotlar koyulmuştu. Selin, Uzay, Efe ve Irmak küçük bir çember oluşturup ellerindeki bardakları şerefe kaldırarak Aslı'yı karşıladılar.
Onu ilk önce Irmak tebrik etti. Oyunda gerçekten harikaydı ve elbisesiyle muhteşem, ışıl ışıl görünüyordu. Efe onu dudağından öperek kutlarken Irmak göz ucuyla Uzay'a baktı. Onun Aslı'ya karşı artık en ufak bir şey bile hissetmediğinden emindi çünkü o Selin'i seviyordu. Aslı geldiği için arkadaşlarına teşekkür ederken Irmak onu inceledi. Bundan sonra aralarının nasıl olacağını bilemiyor, kestiremiyordu. Irmak ona onu affettiğini söylemişti ama, aslında içinde ona karşı ılık bir burukluk vardı. Okul tatile giriyordu, belki de bu, yaraların kapanması için müthiş bir zamanlamaydı. Herkes bir şeyler söylüyordu ama o sohbetlere katılmakta zorlanıyordu. Aklında hep Atlas vardı. Her an onu düşünüyordu. Sonunda Aslı'nın yanına gidip, "Bu gece harikaydın, ama şimdi gitmem gerek," dedi.
"Ya," dedi Aslı dudaklarını bükerek. "Gidiyor musun? Buradan sonra küçük bir grup eğlenmeye gidecektik." Bu sözü belli ki bir davet içeriyordu.
Efe uzaktan dikkatle onları izliyordu.
"O küçük gruba benden selam söyle... Ama gitmeliyim. İlgilenmem gereken biri var. Senin aksine, benim onun hayatındaki rolüm daha bitmedi." Kimi kastettiği çok açıktı, bunu anlamaması için Aslı'nın aptal olması gerekirdi. Irmak ona son bir kez gülümsedikten sonra sırtını dönüp gitti. Bu son sözün Aslı'nın neşesini kaçırdığını anlamıştı. Kapıdan çıkarken onun Efe'nin yanına gidip başını omzuna yasladığını gördü. Yıldızların altında, kampüsün çıkış kapısına doğru yürüdü.

Anahtarla kapısını açıp girdiği ev, gölgeler içindeydi. Hiçbir ışık yanmıyordu. Bir cereyan sokak kapısını çarparak kapattı. İçeride bir cereyan dolanıyordu. "Atlas?" diye seslendi. Birkaç adım atıp antreyi geçti. "Atlas?"
Yanıt gelmiyordu.
Heyecanlı adımlarla koridorda sağa sola bakınırken hep onun adını sesleniyordu. "Atlas? Atlas?" Çabucak içeri koşup yatak odasına gidip ışıkları açtı ve içi bir ürpertiyle doldu. Atlas orada değildi. Irmak'ın ağzında kötü bir his belirmeye başlamıştı. Eli soğumuş çarşafa değdi. Pencerenin önündeki koltuğa baktı. Yatakta da odada da kimse yoktu.
İrkildi.
"Atlas!"
Onun adını haykırarak, koşa koşa koridora çıktı.
"Atlas!"
Salon penceresi açıktı, tül uğursuzca ileri geri savruluyordu.
Cereyan...
Atlas!
Atladı mı?
Ama bir hırıltı duydu, bir nefes alıp verme sesi, gözlerini hamağa indirdi, sonra sessizce inip kalkan göğsünü gördü. Şükürler olsun... Demek oraya kıvrılıp uyuyakalmıştı. Çıplak ayak baş parmağı hamak ipinin arasına girmişti. Televizyonda siyah beyaz melankolik bir Marilyn Monroe filmi olan Bus Stop açıktı, ışıkları üstüne vuruyordu. Yere eski bir Dylan Dog çizgi romanı düşmüş, açık duran sayfası kırışmıştı.
Irmak korkusu yerini müthiş bir rahatlamaya bırakırken yanına gitti, bir anlık duraksamadan sonra ona sarıldı. Atlas'ın gözkapakları kırpıştı.
"Irmak... Geldin mi?"
Irmak o kadar duygulanmıştı ki, cevap bile veremedi. Sadece başını salladı.
"Oyun nasıldı?"
"Güzel... Aslı harikaydı. Efe de oradaydı. Herkesin gözü seni aradı."
"Çok uykum var..."
"Hadi gel, odamıza gidelim..."
Tülü içeri geri çekti, salon penceresini kapattı ve Atlas'ın koluna girerek onu odaya götürdü. Birbirlerine sarılıp deliksiz uyudular. Hiç ayrılmayacaklarmış gibi... Hiçbir şey onları ayırmaya yetmezmiş gibi...
*****
****
***
**
*
YAZIN SON GÜNLERİ, bazen insan duyguları da tıpkı mevsimin hala yaz devam ediyor mu yoksa sonbahar geldi mi diye tereddüt etmesi gibi, ince bir çizgide gidip gelir. Yağmak ve açmak arasında, işte insan da hava gibi böyle kararsızdır, ağlamak ve gülmek arasında. Yazın son günleri hava sıcaktır, fakat artık güneş çekilmiştir grilerin arkasına. Gökyüzü bulutludur, ama tek damla yağmur yağmaz. Bu günler insanın sinirine dokunacak kadar durağan ve hareketsizdir, adeta yaşamıyordur, neredeyse ölüdür. İnsanın aklını başından alır bu günler, insan bu günlerde daha sonra pişman olacağı işler yapar.
Ve işte, bir mezar taşının başında bir genç oturmuş; merak uyandıracak kadar uzunca bir süreden beri orada. Gök kurşuni renklerle ağırlaşmış. Hava boğunuk. Boğucu sıcak. O da sanki üstüne, omuzlarına çökmüş gibi hava, iki büklüm bir halde eğilmiş mezarlığa doğru. Belki havanın ağırlığı altında eziliyor. Ya da belki de, yaptığı şeyin vicdan azabı altında. Eskiden de pek fazla gülümsemiyordu, ama artık onu görenlerin söylediğine göre, neredeyse hiç gülümsemiyor. Taze mezarın üzerinden aldığı bir avuç kuru toprağı (daha onu oraya koyalı kaç gün olmuştu ki, iki hafta olmuş muydu, olmamıştı yok) parmaklarının arasında her bir zerresini hissedercesine sıktıktan sonra elinden bırakıyor. Küçük taşlar kum saatinin kumları gibi elinden akıp giderken o kahrolarak, kendine kahrederek ağlıyor. Bu genç adam bunu son bir haftadır her gün yapıyor; bir dini tören, mutlaka tamamlanması ve defalarca, defalarca, defalarca başa sarılması gereken bir ritüel gibi. Öyle ki, mezarlıktaki bekçiler ilk başta bu duruma müdahale etmek için ağlayan oğlanın yardımına koşmuşlardı. Ancak genç kesin, tek bir cümleyle rahat bırakılmak istediğini söylemişti, o günden beri bekçiler onu ellemez, görüp de görmezden gelir olmuştu. Artık bu tuhaf yabancıya alışmışlardı, "kim bilir ne acısı var" diye düşünerek, yanından öylece geçip gidiyorlardı.
Saçı sakalı birbirine karışmıştı bu gencin. Bakımsızlığa, çürümeye, yok olmaya terk edilmiş bir kulübe gibi, adeta sarmaşıklar dolamıştı dört bir yanını. En çok da ruhunu, kalbini. Dağınık saçları, karman çorman olmuş yüzü sebebiyle, ilkel bir mağara adamını andırmaktan öteye gidemiyordu şimdi. Yine de durup yüzüne şöyle birkaç saniye bakacak olursanız, kısa süre öncesine dek çok yakışıklı biri olduğunu anlayabilirdiniz.
Derken kızıl kanatlı siyah bir kuş gelip konuyor mezar taşının üstüne. Okuma yazma biliyor mu da sanki taşa kazınmış ismi okumaya çalışırcasına gözlerini kısıyor? Orada Irmak Güven ve altında da bir not bırakılmış gibi çiçek kokulu bir sevgili diye yazdığını görmüyor tabii. Genç adam kaşlarını çatıp ona bakıyor, kuş da kuş da bakışlarını hissetmişçesine küçük başını ona doğru çeviriyor. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra, kuş tekrar geldiği yöne doğru uçup gözden kayboluyor. Havada süzülen bir tüy kalıyor yalnızca ardında bıraktığı. Genç uçuşan tüyü yakalayıp, arkasından bakıyor. O sırada uzakta bir şimşek çakıyor, bir ses duyuluyor, kısa süre sonra yağmur başlıyor. İşte fırtınalarla geçeceği daha şimdiden belli olan sonbaharın ilk habercisi. Yağmur damlası önce mezarlığın üstüne düşüyor. Sonra kendine bir yol açıp aşağı kayıyor. Toprağı ıslatıyor. Toprak ıslanıyor. Sanki genç de bir nebze olsun ferahlıyor.
İlk defa o gün bu genç mezarlıktan sonra doğrudan eve gitmiyor. Motosikletini bir dövmeci dükkanının önünde durduruyor. Dükkan sahibi kız onu tanıyor. Kızıl saçlı, dilinde, göbek deliğinde ve vücudunun görünen diğer her yerinde piercing olan bir kız. Ona derdini, neresine hangi şekli istediğini anlatıyor.
"O bölge çok hassas, biliyorsun değil mi?" diyor kız, görevi gereği.
"Biliyorum," diyor sarışın çocuk. Tişörtünü ve pantolonunu çıkarıyor, boxer'ını sıyırıyor. Dövmeci kadının burnuna keskin bir mürekkep kokusu çalınıyor.
"Pekala. İçinde ı, r, m, a ve k harfleri yazan-olan beş küçük daktilo tuşu istiyorsun... Ama geçen sefer canının ne kadar yandığını unuttun galiba, Ahmet."
"Canım bundan daha çok yanamaz."
Gözlerini kapatıyor. Dövmeci kız üstünde dikkatle çalışırken, tek yaptığı gözlerini kapatmak oluyor. 
SON... MU? 
**********************************
Herkese merhaba... 
Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in büyük finalini okudunuz. Ancak başlıkta da belirttiğim gibi, bu bir final mi yoksa hikayenin devamına dair aralık bıraktığım kapı zamanla açılacak mı, bunu henüz ben de bilmiyorum. 
19 bölümlük Mürekkep Kokunu İçime Çektim, genç yetişkin türünde bir maceraydı. Dostluk, aile ve aşk gibi temalar etrafında dönen, yazın başlayıp yazın biten bir macera oldu -ki bu hem hikayenin gerçekliği hem de benim yazdığım zamanın gerçekliği için doğru: Çünkü serinin 1. bölümünü geçen yıl Eylül ayında yazdığımda Marmaris'teydim, şimdi bu satırları da sizlere yine Marmaris'ten, sıcak ama rüzgarlı bir öğle saatinden, gölgenin altından yazıyorum. 
Mürekkep kemik bir okur kitlesi edindi ve 19 bölüm boyunca o kitle, yani sizler beni hiç yalnız bırakmadınız, öncelikle bunun için çok teşekkür ederim. 
Mürekkep'le ilgili söylenecek hala hem çok söz var hem de pek bir söz yok. Ben sizin yorumlarınızı tabii ki her zamanki gibi büyük bir merakla bekliyorum. Evet, evet biliyorum, kafanızda çok soru var... Biraz karanlık ve soru işaretleriyle dolu bir final oldu. Ama dediğim gibi, bu bir final değil belki de. Sadece şimdilik bu dolma kalemde daha fazla mürekkep kalmadı.
*
Ve şimdi hızı hiç kesmeden, kafamda dönüp duran onlarca yeni hikayeden birini seçip ona yoğunlaşma zamanı.
Benim kafam böyle. Hiç boş durmuyor ki.
Her daim zihnimin arka odalarında bir yerlerde yeni bir cümle, yeni bir karakter, yeni bir olay şekilleniyor oluyor. Günün birinde kullanmak üzere... Not defterlerim, bilgisayarımın masa üstü böyle, dopdolu!
Ama bazen de sabredemiyorum ve yazdıklarımı sizlerle hemen buluşturmak istiyorum!
İşte mesela Mürekkep Kokunu İçime Çektim öyle bir şeydi. Bir internet hikayesiydi. Baştan beri öyle planlanarak yazılmıştı.
Kimse okumasa da ben yazacaktım (zaten bu hep böyledir). 
Sizler okudunuz, bu da bana hediye oldu. 
Ben yazmadan duramam, duramıyorum. O nedenle yine internette yayımlamak üzere yeni hikayeler anlatacağım. Yani yeni hikayelerle yine karşınızda olacağım. Yazdığım her şeyde bir şekilde bir polisiye arka plan oluyor. Ters Düz bir polisiyeydi. Mürekkep Kokunu İçime Çektim'de de polisiye ögeler vardı. Tabii hiçbir hikaye yalnızca tek bir türe saplanıp kalmaz, o arka plan çerçevesinde aşk, dostluk, aile gibi konuları da işler. Yine polisiye ya da yeni bir türe yelken açıp bilim kurgu yazmak istiyorum. Bir gençlik bilim kurgusu yazmak da istiyorum, açıkçası uzun zamandır ara ara karaladığım, beynimde gittikçe kök salıp filizlenen bir şeyler var. Belki onları bir araya getirebilirim? Ne dersiniz? Uzak gelecekte geçen bir bilim kurgu okumak hoşunuza gider mi? 
Üstte Ters Düz'ü anmışken, değinmeden geçemem: Benim için yeri apayrı olan kitap serim Bozbalık Üçlemesi'nin devamıyla ilgili de çok fazla soru geliyor. Kitabımdan bir kuruş bile telif alamamış olmama rağmen, iki buçuk yıl önce çıkmış olan Ters Düz'ün hala yeni okurlarla buluştuğunu görüyorum. Bu beni gerçekten öyle mutlu ediyor ki... Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabı çoktan bitirdiğimi uzun zaman önce söylemiştim. Hatta üçüncüye de çoktan başladım. Bozbalık Üçlemesi benim için gerçekten çok kıymetli. Çünkü onlar ilk heyecanım, ilk göz ağrılarım. Orada yarattığım dünya ve karakterleri yazdığım diğer her şeyden daha ayrı tutuyor ve itiraf etmek gerekirse daha sahici buluyorum. Ama serinin ikinci ve üçüncü kitabı sizlerle ne zaman buluşacak, inanın bilmiyorum. Kitap piyasası, görünenin aksine, şu anda çok durgun ve zor günlerden geçiyor. Yazarlar kitaplarını bastıramıyor, bastırsalar da hak ettikleri parayı yayınevleri ödemiyor. Neyse durun bakalım, bu kadar bekledim, Bozbalık Üçlemesi'nin en güzel şekilde sizlerle buluşacağına inancım hiç eksilmiyor. 
Hiçbir yere kaybolmayın çünkü yeni kitaplarla yeniden buluşacağız (yazılarımı zaten burada düzenli olarak yazmaya devam ediyorum).
O güne kadar,
kocaman sevgiler!
instagram: ofluoglumert
twitter: ofluoglumert
facebook: ofluoglumert 

1 yorum:

  1. oooooo bir ara gelip okuyum rahat rahat :) şimdi kore dizisi izliyooom :)

    YanıtlaSil

Yorumlarınız için çok teşekkür ederim!