6 Eylül 2026 Pazar

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zaman günün birinde onu yaşama endişemiz yoktur."

Marguerite Yourcenar(ın yazdığı karakter), Alexis Ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı'nda böyle diyor --klavyenin 'sil' tuşuna basmadan önce dalgınlıkla bir an Marguerite Duras yazdığımı fark ettim, yani bu yazı size yanlışlık düzeltilmeden ulaşabilirdi, bana yazarının o olmadığı bir kitabı ya da kitabın onun tarafından yazılmadığı bir yazarı birbirlerine aitlermiş gibi aynı cümlede kullandığım için sitem etmekte son derece haklı olurdunuz o zaman. Hayalle umut kavramları arasında böyle bir ayrım olduğunu bilmem daha önce düşünmüş müydüm? İkisini genelde birbirinin yerine kullanabiliyoruz, oysa Yourcenar büyük bir fark var koymuş aralarına: Hayal, zaten hayal olarak kalmasına kahrolmayacağımız bir şey. Umutsa... İşte bizi asıl kahreden o. Öyleyse hayal kırıklığı yerine de umut kırıklığı mı demeli? Örneğin, bir kafeye, sözleştiğimiz arkadaşımızla buluşacağımızdan son derece emin bir şekilde gittiğimizde, ama arkadaşımız asla gelmediğinde yaşadığımız ne oluyor? Hayal kırıklığı mı umut kırıklığı mı? Yourcenar'ı orijinal dilinden, Fransızcadan okumadıkça neyi kastettiğini sezsek de tam olarak anlayamayacağız galiba. Çeviride ya da belki orijinal cümlede de bir anlam eksikliği var gibi: "yaşamama" endişemiz yoktur denmeliydi bana kalırsa, bir hayali yaşama endişemiz değil yaşamama endişemiz olur çünkü genelde. Hayal kurmak belki de, nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine pay bırakmaktır. Hayal kurmak belki de, kendini -duygularını- sağlama almaktır.

Yine de hayal kurarız yahu. Umut da ederiz. Beklentiler üzse de o beklentilere bodoslama gireriz. Ne yapalım, insan olmaya dair en temel duygularımızdır bunlar. İlla büyük hayaller/umutlar olmasına gerek yok. Aradığım kitabı bulma beklentisiyle gittiğim kitapçıdan elim boş döndüğümde yaşadığım duygunun adı ister hayal kırıklığı ister umut kırıklığı olsun, üzülürüm. Bazı şeylere zahmet çekerek ulaşmayı seviyorum. Kitabı internetten almak kolay -gerçekten çok kolay- ama kitabevi kitabevi gezerek arayıp bulmak daha zevkli. Aradığım kitaplar hep kıyıda köşede kalmış kitaplar olunca asla bulamayıp sonunda yine internetten sipariş edeceğimi bilsem de. Çilekeş bir insan mıyım acaba? Ya da sadece, kitapları kitabevlerinden bakarak, dokunarak, koklayarak almayı seven bir okurumdur. (Ayrıca, özellikle de küçük/butik/zincir olmayan kitabevlerinden alışveriş yaparak onların ayakta kalmasına yardımcı olmayı önemsiyorum. Sonra kapandıklarında "ah, tüh, bu ekonomiyle başa çıkamadı, kapandı gitti işte" dememek için. En azından onlar için elimden geleni yapıyorum.)

Dün İstiklal'den Karaköy'e inerken geçtiğim Tomtom Sokak'ta, rastgele bir kırtasiyeye giriverdim. Filmlerdeki gibi "çınnnnn" diye, kapıya bağlı olan çıngırak öttü; böylece dükkan sahibi içeriye bir müşterinin girdiğini anlayıp, koridorun sonundaki küçük masasında uğraştığı işinden başını kaldırdı ve bana baktı. Kibar, mesafeli bir selamlaşma yaşandı aramızda. Çok güzel kalemler ve defterler vardı ama çok fazla güzel kalemim ve defterim olduğundan, onları maalesef pas geçtim (Üstlerine tek bir harf bile yazmadığım defterlerim hala kullanılmayı bekliyor). Tozlu cam vitrinin üzerindeki broş ve kolye uçları gibi şeylere bakarken, birinin fiyatını sordum. Dükkan sahibi kadın yanıma geldi ve ürünü eline alıp -belli ki aslında o an belirlediği fiyatı- düşünürken, benim sabırsızlandığımı düşünmüş olsa gerek ki, "Kırtasiyecilik sabır işidir" dedi. Çok hoşuma gitti bu cümlesi. Birinin mesleğini, yaptığı işi böyle adıyla tanımlaması da nedense mutlu etti beni. Kendimi gizemli bir filmin ya da romanın içinde hissettim. Ruhu olan mekanları seviyorum. Ruhu olan insanları da. Her cümlemiz kitap cümlesi gibi olsun. Boş konuşmayalım. Boş konuşan o kadar çok insan var ki. Etrafınıza, dünyaya bir bakın, çoğu şey düşünmeden konuşanlar yüzünden oluyor. Onlar sözlerin büyüsüne inanmadan israf ederler onları. Sükunet bir erdemdir oysa. Ve doğru zamanda doğru lafı etmek son derece mühimdir.

Boş boş yürümeyi severim ama. Tüm gün boş boş yürüdüm. Güzel bir gömlek almıştım, beğenerek almıştım en azından. Yeni bu gömleğimi de ilk kez bu sıcak İstanbul gününde giydim diyebilirim. Genelde birileriyle buluşmayacağım zaman -ki genelde buluşacak birilerim yoktur- üstüme öylesine bir şey giyinir çıkarım evden. Rahat, salaş olmak isterim (kabul edelim ki gömlek tişörte nazaran çok da rahat bir giysi değildir sıcaklar için). Kimseyle karşılaşmayacağımdır nasılsa -hep de birileriyle karşılaşırım, ayrı konu. Bugün böyle olmasın dedim. O gömleği giydim. Hani derler ya, denir değil mi, en azından bundan yirmi yıl öncesine kadar olan ev düzenlerinde; evin en güzel, en özenilerek yapılmış odası misafir odasıdır ama o oda sıkı sıkı kapalı durur. Misafir odasına asla girmeyiz, o odada asla oturmayız, misafir için ayırdığımız fincanları asla kullanmaz, cam vitrinlerde saklarız. Belki de hiçbir zaman gelmeyecek bir misafir için tüm güzellikleri erteleriz. En güzel şeyleri, belki de hiç gerçekleşmeyecek olan zamanlar için erteleyerek bugünümüzü kaçırırız. Kendimizi kaçırırız. Hayatı erteleriz, sonra bir de dönüp bakarız ki o hayatı ıskalamışız. Hoş, bunu bilmek neyi değiştirir? Huylu huyundan vazgeçmez. Siz hiç "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım" cümlesindeki öznenin kendiniz olduğunu fark ettiniz mi? Tesirli, ama tedirgin edici bir andır o. Bir şeyler yapmanız gerektiğini bilirsiniz ama yapmanız gereken şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz bile yoktur. En fazla, yeni bir gömlek giyip sokağa atarsınız kendinizi.

Tüm bunlar aklıma yeni sezonun ilk kitap kulübü buluşmasında konuşacağımız Michael Cunningham imzalı Gece İnerken'in 132. sayfasındaki bir bölümü getirdi: "... Komik olan, bunu bilmenin fazla bir şey fark ettirmemesi. Bunu yıllarca süren psikanalizden öğrendi. ... Bunların hepsi de yararlı bilgiler. Öyleyse?" Kitabın kurgusundaki karakterden bağımsız, hayattaki her yere çekebiliriz bunu. Bazen bir şeyi bilmek, onu halletmek demek değildir. Bazı romanlarda/filmlerde de şu vardır mesela: "Annemin/babamın bana bunları yapmasının nedeni kendi annesiyle/babasıyla olan ilişkisiydi." Bir insan neyin neden kaynaklandığını çok iyi anlayabilir. Bilmek, bir "sorun"un kaynağını aydınlatabilir şüphesiz, ama o sorunu ortadan kaldırmaya yeter mi? Bilgi bazen rahatlatmak yerine acı verebilir mi? Kitabın en ilgi çekici, yazarın derinleştirmesini istediğim kısımlardan biri buydu ama birkaç cümleyle geçiştirilmişti. Kulüpte bu düşünceyi biraz daha detaylıca ele alan biz olmalıyız belki, ne dersiniz? 

Günü yavaş yavaş tamamlarken İstiklal Caddesi'ndeki Piknik Köfte'ye gidip kaşarlı köfte yedim. 470 lira. Çok fazla turist vardı, self servis olduğu için kuyrukta bekledim. Üniversitede öğrenciyken giderdim buraya. Kapanmamış olması güzel. Hatta sokağa taşan kuyruğa bakılırsa işleri hayli iyi gibi. Sanırım tur şirketleri yabancı turistleri buraya yönlendiriyor. İyi bari. Dönüşte Karaköy-Eminönü-Üsküdar vapurunda açık havada, üst katta oturdum, limonata içtim. 50 lira. Bardağı küçüktü ama, iyi geldi. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zam...