28 Ocak 2015 Çarşamba

O HAYAT BENİM'İ İZLETEN 7 SEBEP


Bir diziyi izlemeye bazen ikinci sezonunda başlayabilir seyirci. Ne de olsa bizim dizilerin özelliği, ortasından dalınıp izlenebilmesi! İşte pazar akşamları Gönül İşleri izleyicisiyken O Hayat Benim'e nasıl geçiş yaptığımın geniş özeti...

Gönül İşleri'nin ilk bölümünü izleyip yazdığım yazıda da demiştim: Eğer bu dizi,  senaryosunda ilk bölümündeki gibi sürpriz gelişmeler yaşanmazsa yoluna devam edemez. İlk bölümün şok edici finali seyircinin beklenti çıtasını fena halde yükseltti çünkü. Ne yazık ki dediğim çıktı çıkacak. Trajikomik bir hikaye olarak yola çıkan Gönül İşleri'nin senaryosu ucuz bir komediye dönüşmek üzere. Artık senaryo tıkandı, hele bir karakter var ki (Asrın), başrolde olmasına rağmen son bölümlerde dizide hiç gözükmüyor, adeta onu koyacak bir yer kalmadı! Bennu Yıldırımlar ve Selma Ergeç'in müthiş performanslarına oluyor olan... Bir de evin babası Sezai Aydın'a tabii... Timuçin Esen'i de unutmamalı...

Kısacası, Gönül İşleri dram yüklü ve şok edici bombalarını atıp ortalığı toz duman içinde bırakmazsa, güzelim diziye yazık olacak... Hani reyting almasa da ekranlarda kalmasına razıyız, ama yapımcılar dizinin reytingleri düşmeye devam ederse yayından kaldırabiliyorlar ne yazık ki... Halbuki bir dizinin yoluna devam etmesi için ille de o gün 1. olması mı gerekiyor? Yani illa tüm Türkiye mi izlemeli bir diziyi? Bunlar başka yazıların konusu tabii.

Şimdi gelelim O Hayat Benim'e nasıl sardığıma... Aslında dizi izlemeye pek vakit bulamayan biriyim. Yani internet, televizyon ve reyting listelerine olan merakım sayesinde, hemen her diziye genel hatlarıyla hakimim ancak izlediklerim sınırlı. Takip ettiğim dizileri de daha çok internetten takip ediyorum zaten. Arada bir Gönül İşleri ve Paramparça'ya bakıyorum, o kadar. Şimdi ise, yani Gönül İşleri beni sıkmaya başlayınca, aynı akşam Fox'ta yayınlanan O Hayat Benim'e bir bakayım dedim... Aslında bir sezondur ekranda dönmekte olan bu dizinin konusu ve oyuncuları beni pek cezbetmiyordu, yine de bu diziyi 1. yapan ne var diye düşünmüştüm... Ama gide gele dizinin seyircisi oldum ben de! Peki bu diziyi izleten 7 sebep diye bir liste hazırlayacak olsam, bu 7 sebep ne olurdu:

1. Yeşim Ceren Bozoğlu: Gelincik Yokuşu'nda yaşayan paragöz bir anne daha ne kadar iyi canlandırılabilir? Dizide Nuran karakterine hayat veren Bozoğlu, arada tiyatro sahnesinde oynuyormuş gibi davransa da, dizinin köşe taşlarından...


2. Ceren Moray: Kardeşinin hayatını çalan Efsun'u canlandıran Ceren Moray, ilk bakışta Yahşi Cazibe'deki Simge'yi oynayan Hande Katipoğlu'nun "özenti" hallerini taklit ediyormuş gibi görünüp itici gelse de, diziyi izledikçe niçin öyle davrandığına hak veriyor ve onu hiç de abartılı bulmuyor insan... Aksine hep onun sahnesi olsa da izlesek diyor...

3. Ezgi Asaroğlu: Harika bir oyuncu. Zaten ekranların aranılan oyuncusu. Sinema filmleriyle de göz dolduruyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan, hayatı çalınan masum kız kardeş Bahar rolüne de çok yakışıyor. Sadece, arada bir kaşlarını çok çatıyormuş gibi geliyor bana. Belki de suratının genel ifadesi budur, kim bilir...

4. Açılan mezarlar: Artık itiraf etmenin zamanı geldi: Biz aslında polisiyeyi çok seviyoruz. Dizilerde de son yıllarda birbirini öldürüp çukura gömmeler, sonra o çukuru açıp cesedin orda olmadığını görünce şoka girmeler moda haline geldi. Ha bir de bu ölüm vakasını araştıran polisle sevgili olma durumu var. Umutsuz Ev Kadınları'nda iyice benimsediğimiz bu öykü, O Hayat Benim'de zirve yapıyor. Dizinin son bölümde baş karakterlerimiz gömdükleri cesedi yerinden çıkarmak isteyince, bir de ne görsünler, cesedin yerinde yeller esiyor! Çok klasik bir senaryo. Ama kendini izlettiriyor. Ne yalan söyleyeyim ben de bir dizi yazacak olsam bu temele bu klişeyi alabilirdim.


5. Köşk yaşamları: Aşk-ı Memnu ile hayatımıza girdi köşklerde yaşanılanlar... O Hayat Benim, Güllerin Savaşı ve son olarak da Paramparça ile birlikte iyice benimsedik bu durumu. On kapılı evlerde kulağımızı kapıya dayayıp içeride yaşananlara şahit olmayı seviyoruz! Ne var ki, O Hayat Benim'de senaryonun bu köşk ayağı biraz sallantıda. Zira evde yaşayanların sayısı öyle pek fazla değil ve bu da entrika eksikliği doğuruyor. Senaristler buraya biraz daha yüklenmeli.

6. Zengin-fakir çatışması: Bu klişe hep tuttu, hep de tutacak.

7. Aşk üçgenleri-dörtgenleri-beşgenleri: Bu klişeden de vazgeçmek mümkün değil.

Dizinin senaryosu Paramparça'ya benziyor. Daha doğrusu, Paramparça bu diziyi esas almış gibi. İki dizide de birbirlerinin hayatını yaşayan kız kardeşler var.

Gülsen Tuncer ve Ayla Algan diziden çıktılar. Oysa ikisi de pek yakışmıştı rollerine. Seçil ve Asım karakteri de kayıplara karıştı, onlardan da ses seda çıkmadı bir daha. Bu soru işaretleri, diziye benim gibi yeni başlayanlarda kafa karışıklığına yol açıyor...

26 Ocak 2015 Pazartesi

KAFALAR OLDU ARİAL BLACK


Sanal çağda yaşıyoruz. Ama sanki yaşamayı bilmiyoruz. Neden mi?

Artık tüm ilişkimiz harflerle. Yazmayı seven sevmeyen herkesin hemen hemen en az bir kez klavyeye dokunmuşluğu var. Bunca mesaj, bunca paylaşım havaya yazılmıyor. İmla hatalarıyla, sinir bozucu yanlışlarla dolu da olsa herkes klavyelerle bir iletişim kuruyor. Bu nedenle de başlığı "Kafalar oldu arial black" diye attım. Ama yazının içeriğinin bununla pek ilgisi yok.

AZ DEĞİLSİN WHATSAPP!


"Whatsapp"ın insanlar üzerindeki etkisinin psikolojik bir vaka olarak literatüre girmesinden yanayım! Öyle insanlar tanıyorum ki... Bilmem durumu nasıl anlatsam... Mesela birisine mesaj attınız ve cevap bekliyorsunuz. "Yazıyor…" bildirisini görünce iyice kilitleniyorsunuz telefona, cevap saniyeler içinde geldi gelecek. Ha geldi ha gelecek… Hadi ya banyoya gireceksiniz daha... Tamam… Hala "Yazıyor..." yazıyor… Belli ki uzun bir şeyler yazmakta... İyi iyi... Ellerinizi ovuşturuyorsunuz... Bunu olmazsa tuvalette okursunuz... Ve "Yazıyor..." bildirisi yerini "Çevrimiçi"ye bırakıyor. Karşı tarafın mesaj attığını düşünüyorsunuz. Ama bir de bakıyorsunuz ki yeni mesaj falan yok! Yani karşı taraf dakikalardır yazdığı mesajı yollamıyor, siliyor. Oysa ne ümitlerle dakikalarca beklediniz o mesajı. Eskiden hiç gönderilmemiş mektuplar vardı ya, hah, işte şimdi de hiç gönderilmemiş mesajlar var. Aynısını diğer mesajlaşma çeşitleri için de genelleyebiliriz. Bu arada, siz bugüne dek durumunuza, mesajlarınıza yazdığınız ama göndermediğiniz mesajların silindiğini mi sanıyordunuz? Üzgünüm ama büyük bir yanlışın içindesiniz. Zira onlar siz göndermekten vazgeçip silseniz de anında arşivlere kaydoluyor, sonra demedi demeyin.
I'M AT BLOGSPOT...
Madem sosyal medyaya getirdik lafı, buradan devam edelim. Hani "I'm at..." diye başlayan paylaşımlar var ya... Hani hangi kafedesiniz, hangi restoranda çaylı sosta dinlendirilmiş kuş üzümü yiyorsunuz hepsini yazıyorsunuz ya... Yakında hangi tuvalet kapağında oturduğunuzu da yazacağınız bir "sosyal medya" aracı çıkacak diye korkar hale geldim! Hayal gücümün sınırı yok.
FACEBOOK'TA "BEĞENMEME"NİN 5 GEREKÇESİ
 
Ve artık şunu da kabullenmemiz gerekiyor ki Facebook’ta "Beğen" tuşu olduğu kadar "Beğenmeme" opsiyonumuz da var. Ama artık iş öyle bir hal almış ki insanlar paylaşımları beğenilmeyince, "Sen beni beğenmemişsin! Ne iş?" falan diyebiliyorlar. İlginç. Oysa bir kişinin sizin paylaşımınızı beğenmemesi sizden nefret ettiği anlamına gelmez ki! Bunun 1000 tane sebebi olabilir. Hatta bakın 5'ini kendimden örnek vereyim ben size:
1. Paylaşımınızı görmemiş olabilirim.
2. Görmüş olabilirim ama beğenmeye zaman bulamam. Tam o anda şarjım bitebilir ya da kapı çalar vs.
3. Görmüş olabilirim ama paylaşımınızın içeriği bana hitap etmez.

4. Görmüş olabilirim ama beğenmek istemem. Sizi seviyorum diye kedinizin patisini de seveceğim diye bir kural yok ya.
5. Görmüş olabilirim, çok da beğenirim ama bunu illa o tuşa basarak cümle aleme duyurmak istemem.
Yani… Bir rahat olun. Like'laya like'laya değil, damlaya damlaya göl olur, unutmayın.
###
Son olarak: Akıllı telefonlarımız olmadan önce ne yapıyorduysak onları yapalım. Yani aklımızı kullanalım. O zaman yaşamak daha keyifli bir hale gelecek, deneyin görün.

21 Ocak 2015 Çarşamba

KALANDAR ATEŞİ SİZİ DE ISITSIN!

Trabzonlu olup da Kalandar nedir bilmeyen birinden Kalandar'ı çok seven birine geçiş yaptığım şu günlerde bu değişik şenliği sizler için anlatacağım…

ZAMANA KARŞI YARIŞ: YAŞADIĞIM EN HIZLI GÜN
Tarihlerden 13 Ocak 2015 Salı. Eğer İstanbul - Trabzon uçağım 1 dakika geç kalkmış olsaydı, 18.00'da Meydan'dan kalkan Kalandar servisini kesinlikle kaçıracaktım. Neyse ki şans benden yana gidecekti, ama o gün bunu bilmediğimden, açıkçası hiç ümidim yoktu: Kesin yetişemeyecektim. Çünkü Türkiye bir haftadır kar ve buzun etkisindeydi, ayrıca benim uçağımdan önceki Trabzon uçakları iptal edilip duruyordu. Hatta biz "acaba uçak kalkacak mı" bilinmezliği içinde 15.45’teki uçağa 15.15’te alınırken, saat 12.00’ın yolcularının uçağı rötar üstüne rötar yemeye ve insanlar sinirden kudurmaya devam ediyordu.
Ama mucizevi bir şekilde bizim uçak sorunsuz bir kalkış ve iniş gerçekleştirdi. Saat 16.00’da kalkmış, 17.20’lerde Trabzon’a inmişti. Zamana karşı yarışım da o an başladı. 17.40’ta bavulumu almış bir şekilde koştur koştur havaalanından çıktım. Bizimkilerle hasret gidermek bir yana, sarılıp öpüşemedim bile neredeyse, beni havaalanından alıp Meydan’a bıraktıklarında bavullarımı da onlarla eve yolladım! Saat tam 18.00’da Kalandar servisinin son yolcusu olarak yerimi almıştım.
Bu yaşadığım bir rüya olmalıydı!
ROMAN ARAŞTIRMAM İÇİN KARAKONCOLOS’TAN KALANDAR’A

Bu Kalandar’ı nereden duydum, nasıl merak saldım inanın bilmiyorum. Aslında bir Karadenizli olarak Kalandar diye bir şeyin varlığından bile pek haberdar değildim, ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu, sadece kulağımda belli belirsiz bir Kalandar sözcüğü vardı o kadar. Bir yıl önce gazetede "Doğu Karadeniz’deki efsanevi karakoncolos yaratığını" anlatan iki üç cümlelik bir yazıya rastladığımda, karakancolosu iyice araştırıp mutlaka yazdığım romanın bir yerinde kullanmaya karar vermiştim. Karakoncolos da beni yöredeki bir etkinlik olan Kalandar’a dek götürmüş ve bu şenlikle ilgilenmemi sağlamıştı. Yörede böyle bir şey yapılmasından hayli etkilenmiştim. Uçak tarihim 13 Ocak olunca da, madem romanda da anlattım, o zaman yaşayıp kendim de görmeliyim şu Kalandar’ı dedim.
Peki nedir bu Kalandar? Kalandar, Rumi Takvim’e göre yılın ilk ayı. Kalandar’ın birinci günü, Miladi Takvim’e göre Ocak ayının 14. gününe tekabül ediyor. Nasıl ki yeni yıl 31 Aralık akşamı kutlanıyor, işte Rumlar da o akşamı 13 Ocak’ta kutluyor.
Bir zamanlar Doğu Karadeniz’de yaşayan Rumlar vesilesiyle yörede yaşayan halkların da benimseyip kutladığı bir şenlik olan Kalandar, şimdi yörede pek fazla Rum kalmadığından uygulanırlığını yitirmiş. Ama köylünün ilgisi sebebiyle çeşitli yaylalarda çeşitli şenlikler yapılmaya devam ediliyor. Kalandar’ın ritüeli, etkinliği, uygulaması çok!
En basit ve herkes tarafından bilinen Kalandar uygulaması, erkek çocukların bir evin kapısına “çanta atıp” mani söyleyerek içine elma, armut, ayva, mandalina gibi şeyler konulmasını talep etmesi. Herkes biliyor dediysem, herkes eksi ben. Çünkü ben bu çanta/sepet atma işini bile bilmiyordum! Ama bana kızmayın. Bu gelenekten köylerde yaşayıp haberdar olmayanlar dahi var. Kalandar bir dağın yamacından diğerine büyük farklılıklar gösterebiliyor da ondan…
DAĞLARIN ETEKLERİNDE, VADİNİN DERİNLİKLERİNDE…
Meydan’dan Maçka’ya giden yol 1 saat sürdü. Hava karanlık olduğu için yolu sadece minibüsün farları aydınlatıyordu ama ben etrafımızın ağaçlarla, ormanlarla, köy evleriyle çevrili olduğunu biliyordum. Kenarlara yığılmış çamurlu kar kütlelerine bakılırsa birkaç gün öncesinden iyi kar yağmıştı –zaten çığ düştüğü haberlere çıkmıştı– ama yollar buz tutmamıştı neyse ki. Tabii buz tutmadı dediysem, minibüs çıkması gereken yere kadar da çıkamadı. Saat 19.00’da başlayacak olan etkinlik, Yazlık (Rumca adıyla Livera) köyünün muhtarının evinin önündeki açıklıkta yapılacaktı. Biz de arabadan inip beş dakika boyunca oraya yürümeye başladık. Arabanın kuru zemini yerini çamurlu, balçık balçık, adeta bataklık bir yola bırakmıştı. Hazırlıklı olan herkes çizme ve bot giymişti, benim İstanbul ayakkabılarımsa anında çamur olmuştu tabii. Ama şimdi sızlanmanın değil, Kalandar ruhuna bürünmenin zamanıydı!

Ben böyle bir kalabalıkla karşılaşacağımı tahmin etmiyordum… Sanki dağın başında değil, şehirde bir düğündeydik! 500, 600 kişi vardı şenlikte! Toplandığımız meydanın etrafındaki yollar araba ve minibüs kaynıyordu. Bir AVM’nin otoparkında araba park edecek yer bulamazsınız ya, işte aynen öyleydi köyün yolları. Köy halkından tutun şehirden gelen Kalandar meraklılarına, turistlere dek çok geniş bir profili vardı bu kalabalığın. Herkes çok moderndi. Herkes Kalandar ruhunu yaşıyor, sadece yaşadığı anın tadını çıkarıyordu. Öyle ya, böyle bir havada yaylaya gelen herkes belli ki Kalandar’a istekli ve hevesliydi. Selfie’ler, fotoğraflar, video çekimleri havada uçuşuyordu! İki üç derecelik soğuğa aldıran yoktu. Meydanda üç büyük ateş yakılmıştı. Ortada horon tepiyordu insanlar. Konser sahnesinde kemençeciler falan vardı. Bir an nerede olduğumu unuttum.
Gece boyunca çay ve mısır ikramı yapıldı. Bu ikramlar köyün muhtarı ve ailesinin yaptığı ikramlardı. Bir ara mandalina ve elma sepetleri çıktı ortaya, devriyedeki jandarmalar için peynirli poğaça ve lahana sarması da vardı.
SANKİ CADILAR BAYRAMI!

Kalandar’da köyün genç erkekleri belli kılıklara bürünürmüş. Bu şenlikte de geleneklere uygun olarak köyün genç erkekleri belli kılıklar içindeydi. Yüzleri boyalı, kostümlü ve maskelilerdi. Kimi erkek “çirkin gelin” denilen kılığa girmişti, kimi sakal bıyık takmıştı, kimi orman adamı, kimi kurt adam olmuştu, kimi yaşlı bir kadın kılığındaydı… Meğer TRT Avaz ekibi de belgesel için çekimdeymiş. Böyle olunca kostümlü erkekler temsili olarak bir mani söyleyerek muhtarın evinin kapısına çanta attı:
"Kalandarız kulandarız / Biz Livera uşağıyız / Ahırda dişi buzaklar / Yukarıda erkek uşaklar…"
Bu Kalandar’ın aslında Cadılar Bayramı’yla pek alakası olmasa da bir nevi Cadılar Bayramı diyebiliriz çünkü sırf bu çanta atma işi bile Cadılar Bayramı’nı andırıyordu. Maskeler, kostümler de cabası! En azından Maskeli Balo yakıştırması yapabiliriz Kalandar için. Şenliğe katılan bizler için de maskeler unutulmamıştı. Masaların üstünde çeşitli maskeler vardı. Bir korku filminin setine döndü bir ara ortalık! Aslında bu maskelerin elle yapıldığı, dikildiği de olurmuş. Ama bu şenlikte hepsi hazır alınmıştı.
İlginçtir ki, etkinlikte görüp sorduğum yetmiş seksen yaşındaki teyzeler bile "karakoncolos"tan pek haberdar değildi. “Bizden önceki Rumlar bilir onu en iyi” demekten başka pek yardımları dokunmadı ne yazık ki. Kimi kostümler “karakoncolos olmak” niyetine giyildiyse de, tam anlamıyla bir karakoncolos yoktu şenlikte…
Başka ne diyeyim… Saat 21.00 olduğunda minibüs tekrar şehre dönmek üzere harekete geçince resmen karalar bağladım! İnanın çok isteksizce, adeta üzüntüyle ayrıldım içi ısıtan Kalandar ateşinin yanından. Geçirdiğim akşam inanılmazdı. İstanbul’u, trafiği, havaalanını bir anda unutmuş ve Trabzon’a iner inmez bu harika şenliğe katılmıştım. Yetişebilmiştim. Şans benden yanaydı. İstemiştim ve olmuştu. Çok mutluydum.
Bundan sonra her Kalandar’a katılmak istiyorum! Diliyorum ki bir Kalandar’da ateş sizi de ısıtsın…
Not: Şu günlerde romana son halini vermekle meşgulüm. O nedenle kendimi biraz özletebilirim, hepinize sevgiler!

13 Ocak 2015 Salı

BİR HAVAALANI ŞARKISI

 
Feist'in sanki bu dünyadan olmadığını, dünyada bizimle ama gözden uzakta usulcacık yaşamını sürdürdüğünü daha önce söylemiştim. Aslında öyle değil, yani o da sosyal medyadan fotoğraf paylaşmayı çok seviyor ama hem diğer meslektaşlarına nispeten göz önünde olmadığından hem de bizim ülkemizde pek fazla bilinmediğinden bu dünyaya ait değilmiş gibi bir his bırakıyor. Eh, bu da onun hakkında daha fazla ilgi uyandırıyor tabii.
 
Feist'in şarkılarının kipleri adeta bir kısa film olarak değerlendirilebilir. "My Moon My Man" (maymun demeyin sakın) isimli bu şarkısında da aynı nitelik geçerli. Bu şarkının klibinin teması ise havaalanı. 2007 yılında çekilmiş bir klip. Yeni sayılmaz yani, hatta her şeyi çabucak eskittiğimiz şu günlerde çoktan eskidi bile. Bugünkü "battaniye" yazımda sizler için bu şarkıyı seçmemin sebebi, şu anda havaalanı yolcusu olmam. Sizler bu yazıyı okurken ben belki havaalanında dergi karıştırmakta, belki de uçakta olacağım. Ya da belki siz bu yazıyı ben yayımlar yayımlamaz okudunuz ve ben hala burada, bilgisayarın başındayım!
 
Havaalanlarındaki yürüyen bantları hepimiz kullanmışızdır. Metrolarda da vardır bunlardan. Ancak aslında pek bir manaları yoktur. Çünkü hem o bantlar yürür, hem de biz. O halde sabit ve hareketsiz kalarak bandın bizi yürütmesine izin vermediğimiz sürece, bu bantların pek de işlevlerini yerine getirdiğini söyleyemeyiz. Bantlar hakkındaki bu kısa felsefi sohbetten (!) sonra, Feist'e devam ediyoruz.
 
Feist biraz da (gözleri ve yüz yapısıyla) Cansu Dere ve Melisa Sözen'i andırmıyor mu? Bence çok!

Bu şarkısında Feist topuklu ayakkabısıyla takır tukur, şıkıdım şıkıdım o yürüyen bantlardan yürüyor. Bir havaalanının yürüyen banlarında yapabileceği ne varsa yapıyor. İşte bu nedenle çok evrensel bir klip çekmiş oluyor. Havaalanının hiçbir özelliği yok, sanki bizim havalimanlarından biri gibi.
 
Ben de ne zaman havaalanına gidecek olsam, Feist'in bu şarkısı dilime, klipteki sahneler de gözüme takılır. Yürüyen bandın elliğinde hop oturup hop kalktığı, dans ettiği, bantta tersine yürüdüğü, bavulunu bandın akışına bıraktığı, klibin sonunda aldığı, kıyafetleri saçtığı o sahneler (bir de bu klibinde Feist'in hafiften dudağını ısıran/kemiren bir ağız yapısı vardır) çok yaratıcı ve aslında şarkıyla da doğrudan alakalı değildir ama çok hoşuma gider benim nedense. Biraz da nostaljik gelir bana çünkü klip 2007'ye aittir.
 
Şarkının biri daha natürel, biri daha akustik, biri de daha hard olmak üzere üç remix'i/versiyonu daha bulunuyor. Her biri de farklı anlarınıza hitap edebilecek duygusallıkta.
 
O halde haydi, daha ne duruyorsunuz! İlk etapta şarkıyı boş verin. Klibi izleyin.
 
Bana da iyi yolculuklar dileyin tabii.
 
 

12 Ocak 2015 Pazartesi

BLOG HIRSIZLARINA DİKKAT!

6 yıldır blogger'ım ama artık blog'uma özgün, yeni, orijinal fikirlerimi yazmaya korkar oldum!

Neden mi?

Çünkü son birkaç yıldır çok tehlikeli bir blogger cinsi türedi. Bu blogger'lar öyle tehlikeli ki, sürekli başka blog'larda gördükleri başlıkları, içerikleri, fikirleri kendi blog'larında sanki kendileri bulmuşçasına kullanmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Düşünmekten, yeni bir şeyler üretmekten aciz olan bu blogger'lar hiç umursamadan başka blog'larda rastlayıp "Aaa, ne güzel bir fikir! Bunu benden önce o bulup kullanmış ama ben de şimdi onunkini kopyalayarak kendi kendime bir tatmin/doyum sağlayacağım!" düşüncesiyle, hoşlarına giden şeyleri kendi blog'larına adeta kopyala yapıştır yapıyorlar. Anonim olan, gizli kimlikle yazan bu blogger'lar kafalarına estiği gibi davranıyorlar.

İLHAM HIRSIZLIĞI

Bu benim başıma çok geldi, geliyor... Kafa Dergi'yi oluşturmamdan sonra bir dergi konseptinde yapılan blog'lar, videolu öykü serileri yazmaya başlamamdan sonra video çekip öykü yazan başka başka blogger'lar türedi. Bunlara bir şey demedim. Çünkü bu, benim sessiz bir sürü takipçim olduğunu ve her adımımı merak eden, takdir edip kendinde uygulayan insanlar olduğunu gösteriyordu. Ama dün akşam bir takipçimin haber vermesi üzerine girdiğim bir blog'da, benim "Battaniye Altı Şarkıları" konseptimin aynen, hiçbir değişikliğe uğramadan kullanıldığını gördüm ve şok oldum! Blogger'ı ve blog'u hiç tanımıyordum, o nedenle ne yapacağımı bilemedim.

 
Ben de hemen yorum bıraktım. Zaten bu blogger yazısında da "konunun başlığının kendisine ait olmadığını, eğer bunu yazan kişi ulaşırsa ona kredisini vereceğini" söylüyordu! 
 
 
"Başlık ve fikir bana ait. Ama izinsiz kullanmanız pek hoşuma gitmedi, değiştirirseniz sevinirim." dedim gayet uygun bir dille. Yıllardan beri tanıştığım blogger'lara bile "siz" derim, onlar bana "sen" der, ama ben "siz" demeye devam ederim. "Siz"den vazgeçemiyorum bir türlü. Bana "sen" denilmesi de sevildiğimin, samimi bulunduğumun göstergesidir zaten, değil mi? Ama ilk kez yazıştığım bir blogger bana "sen" dememeli. Arada bir resmiyet olmalı. Bu blogger ise dedi ve ben buna hiç şaşırmadım. Çünkü:
 
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ
 
Aldığım cevap tipik bir klavye delikanlısından geliyordu! "Kredini verdim, başlığı değiştirmeyeceğim." Kredimi vermesi demek, başlığı benden aldığını yazıya ilave etmesiydi, yani güya bunu yaparak beni memnun etmeyi amaçlıyordu. Ama devam ettiği şu sözlerle hem suçlu hem güçlü olduğunu ve geri adım atmayacağını belirtti: "Değiştirmediğim gibi bu başlıkla yazı dizileri yayınlamayı düşünüyorum." Yani yetmiyormuş gibi bunları söyledi. Ayrıca ikinci cevabında da ne demek istediğini anlayamadım. Ben kendi blog'umda istediğim gibi özgürce yazabilirim, ama bu bir başkasının o yazıyı kullanabileceği anlamına gelmez. Kısacası karşımda haksız olduğunu bile bile kendini haklı çıkarmak için çabalayan ve haksız olduğu için öfkeli olan bir blogger var. Yani tipik bir özrü kabahatinden büyük durumu. Yani tipik bir blog hırsızı.
 
Benim blog'umda ve diğer çoğu blog'da şuna benzer bir yazı yer alır:
 
DİKKAT!
 
Bu blogda yayımladığım yazı, hikaye, şiir, metin, fotoğraf, çizgi roman, illüstrasyon ve konuların tamamı bana ait olduğundan, her hakkı bende saklıdır. Bir kısmının ya da tamamının iznim olmadan kopyalanması, alıntı yapılması, çoğaltılması vs. kesinlikle yasaktır. Uyarıyı dikkate almayanların tespit edilmesi halinde yasal işlem başlatılacaktır. (Benim çok nadir olarak kullandığım alıntılar yalnızca sanat afişlerinden ibarettir ve kaynakları belirtilir.)

Yani ben benimle irtibata geçilmesi halinde isteyene elbette yardımcı olur, öneriler, tavsiyeler veririm seve seve... Ama böyle arkadan iş çevirircesine gizli gizli yapılması ve bunun hiç açığa çıkmayacağının sanılması, açığa çıktığında da hem suçlu hem güçlü olunması gerçekten komik. Çok komik. Belki o blogger da şimdi üzülmüş, pişman olmuştur, hatasını anlamıştır. Yanlış anlamayın, bu sadece bir blogger'la ilgili değil. Bu fikir hırsızlığını herkes yapmaya başladı artık!

Benim yazı dilim yıllardan beri oturmuş. Zaten bana haber veren takipçim de yazıyı gördüğü an bana ait olduğunu anlamış. O nedenle kimse kimseyi taklit etmeye çalışmasın, sırıtıyor.

Diyeceğim o ki...

Blogger olan herkes hangi yazının, hangi fikrin, hangi başlığın, hangi cümlenin, hangi harfin hangi blogger'ın kaleminden, beyninden, hayal gücünden çıktığını anında anlayabilecek konumda. Ve dostlarım... Düşünemeyen, yeni şeyler üretemeyen blogger'lara karşı siz de dikkatli olun. Ama sakın yazmaktan vazgeçmeyin. Varsın onlar yine bizim yazılarımızı kopyala yapıştır yapsınlar, fakat asla yazma hevesimizi kıramayacaklar, üretmemize engel olamayacaklar!

10 Ocak 2015 Cumartesi

BEYAZ'A 7 TAVSİYE


Candan Erçetin'e helal olsun.

Şarkılarını, şarkı sözlerini zaten hep severdik de bu eğlenceli kişiliğini pek bilmezdik. Kıvrak zekasıyla nasıl da eğlendiriyor, haftanın yorgunluğunu üzerimizden atıyor değil mi son birkaç cumadır?

Biliyorsunuz ki her şey dört hafta önce Beyaz Show'da Beyaz'ın Candan Erçetin'in "Git" şarkısının klibine kendini montajlamasıyla başladı. Bunu yapmasında anormal bir şey yoktu çünkü Beyaz her konuğuna böyle komik videolar, skeçler hazırlıyor. Ama Candan Erçetin'in de bu espriyi sürdürerek ona bir video çekmesi, "stüdyosuna haciz getirmesi" istemeden çok harika bir atışmanın başlangıcı oldu. Derken Beyaz da devam etti ve en son dün, Candan Erçetin yeni video klibini yolladı. Klipte kimler rol almamıştı ki? Demet Akbağ, Esra Erol, Saba Tümer, Gupse Özay, Derya Şensoy (Onu tanımadım ben)... Harika bir klipti. Kadınlar, çay saatinde/altın gününde bizim Beyaz'ı çekiştiriyordu. Eğlenceli replikler herkesi güldürdü. Senaryoyu kim yazdıysa eline sağlık, ben çok beğendim! Öyle katıla katıla gülmedim ama haftanın yorgunluğu üzerimden aktı gitti... (Her hafta başka konuklarla böyle videolar dallanıp budaklansa keşke.)

 
Peki Beyaz şimdi ne yapacak? "Beyaz", "kir"lenmemek için Candan'ın bu videosundan çok daha harika bir iş çıkarmalı ortaya... Öncelikle, Candan'ın Fransızca bilgisinden ve kendisinin r'leri söyleyememesi dalgasından çıkmalı, daha geniş, daha yaratıcı şeyler düşünmeli. İşte ona 7 küçük tavsiye:

1. Brad Pitt'i getirsin: Kaç videodur adı geçen, diyaloglara, esprilere konu olan Brad Pitt'i klip çekimine katılması için İstanbul'a getirtsin! En son klipte Candan "Brad bi çay koysana" demiş, montajdaki Brad de "Darlink demlink kalkmıyo!" cevabını vermişti.

2. Olmadı Brad Pitt'ten video istesin: Acaba Brad Pitt haftalardır adının böyle komik bir videoda geçtiğinden haberdar olunca ne tepki verir? Pek sevinmeyebilir, dolayısıyla Beyaz'ın teklifini de kabul etmeyebilir. Ama belki New York'tan bir video çekip yollar ve Beyaz da bu videoyu klibinde kullanır.

3. Kıvanç Tatlıtuğ'u oynatsın: Beyaz, Candan'a "Brad Pitt olmadı, bununla idare edeceksin artık!" diyerek Kıvanç'ı oynatabilir.


4. Belgesel yayınlasın: Candan klipte "Dün kanalla görüştüm, duruma bakicekler, senin şovun yerine belgesel koyucekler" dedi ya, e Beyaz da öyle yapsın! Bu hafta şovun yerine bir belgesel yayınlasın.

5. Olmadı ilk beş dakika belgesel yayınlasın: Gerçi onu hayatta yapmaz ki... O zaman ilk beş dakika şov hiç yokmuş gibi belgesel yayınlasın. Ama bildiğimiz bir belgesel olmasın bu, göndermeli, esprili bir şeyler olsun.

6. Beyaz'ın kendi belgesel çeksin: Beyaz kendini bir belgeselin içinde, vahşi doğada çekip Candan'a mesajlar yollasın. Maymun, papağan kılığındaki Beyaz suratları havada uçuşsun!

7. Cem Yılmaz'ı oynatsın: "Candan Demet'i getirdiyse, ben de Cem'i getiririm!" deyip Cem Yılmaz'ı klibinde oynamaya davet etsin.

Bu yazıyı Twitter üzerinden Beyaz'a da yolladım. Tavsiyelerime kulak vereceğine eminim. Aksi halde Candan Erçetin'in bu muhteşem hamlesinin altından kalkamayacak... Gelecek haftayı iple çekiyoruz! Bakalım Beyaz bu 7 tavsiyeden birini kullanacak mı?

8 Ocak 2015 Perşembe

ÇİFTE ATEŞ


Hava yolu şirketleriyle falan mı anlaşıldı özel olarak?

Yoksa okul bizimle dalga mı geçiyor?

Biliyorsunuz ki kar yağdı ve her kar yağdığında olduğu gibi ortalık karıştı. Okulda da. Önce, çarşamba günkü sınavları haftaya pazartesine ertelediler, biz çaresiz öğrenciler de cuma günkü biletlerimizi değiştirip haftaya salıya aldık. Dün de bugün için okul var dendi, ama daha sonra bugünü de ertelediler ve bugünkü sınavı da haftaya perşembeye attılar.

Sonuç: Normalde yarın gidecektim. Sonra salıya erteledim. Ama bu durumda yine bilet değiştirip cumaya almam gerekecek. Yani gidişim tam bir hafta gecikecek. Niçin? Okulun kararsız açıklamaları yüzünden.

Sonuç 2: İkinci kez biletlerimiz yandı!

Biletlerin yanması bir yana, herkesin tatil planı vardı kendine göre. Bunu da yaktınız. Çifte ateş.

Yani bu durumda benim mood'um tam da bu: Karlar düşer, evet, düşer düşer, okul sınavları erteler, uçak biletim yanar, karlar düşer, düşer düşer, ikinci kez uçak biletim yanar, karlar düşer, düşer düşer ağlarım...

6 Ocak 2015 Salı

BATTANİYE ALTI ETKİNLİKLERİ

Battaniye altında ne yapılır? Sadece uyunmaz elbette! Film izlenir, kitap okunur ve müzik dinlenir. İşte şu soğuk, yağışlı ve kasvetli günlerde içinizi ısıtacak tavsiyeler...

 
Intuition - Feist: Feist'i tanıyıp da sevmemek mümkün mü? Onun her şarkısı, her melodisi, her sözü adeta içine işler insanın... Bu yazı için seçtiğim şarkısı ise "Intuition". Yani sezgi, içgüdü. Feist neyi önceden sezinlemiş olabilir dersiniz? Dinleyip görün. O sanki bu dünyadan değil. Ya da bu dünyadan, ama, bizim hiç bilmediğimiz bir yerlerde usulca sürdürüyor yaşamını.
 
 
Tea For Two - Blossom Dearie: Ah, cazın tatlı kraliçesi... Blossom Dearie... "Tea For Two"... Ve diğer tüm şarkıları... Başka ne diyebilirim ki...
 

Bozkırkurdu - Hermann Hesse: Bakmayın bu kapakta dokuzuncu baskı yazdığına, benim elimde tuttuğum kitabın en son çıkan on dokuzuncu baskısı... Hermann Hesse (1877-1962) daha önce hiç okumadığım bir kalemdi. Meğer ne büyük bir hata etmişim! Açıkçası kitaba biraz önyargılı yaklaştım. Kim bilir ne kadar ağır, felsefi bir romandı. Eh, yalan değil, öyleydi gerçekten. Ama bu kadar çok kez basılan bir kitabın da kötü olma ihtimali olmaz. Bana güvenin. Bozkırkurdu Harry'in şirincik yaşantısı içinizi ısıtacak. Niye de "şirincik" dediysem...


Millennium serisi - Stieg Larsson: Yok yok, bunu yeni okudum sanmayın sakın! "Ejderha Dövmeli Kız"la tanışmam çok eskilere, kitabın çıktığı ilk günlere dayanır. O günden beri de serinin yeni kitaplarını hep çıktıkları ilk gün almışımdır. Gelenek bozulmayacak. Seri, uzun bir aradan sonra dördüncü kitabı ile Ağustos 2015'te İsveç'te yayımlanacak. Dilerim dilimize çevrilmesi uzun sürmez! Siz bu seriyi hala okumadıysanız, bu büyük hatadan bir an önce dönün. Şu soğuk günlerinde, Stieg Larsson'un sıcacık ama sert karakterlerinden uzak kalmak kadar büyük bir yanlış olamaz.



 

Bus Stop - Marilyn Monroe: Kaçınız onun Altın Küre kazandığını biliyor, dürüst olun... Ama skandallarla dolu bir yaşamı var desem kimden bahsettiğimi hemen anlardınız. Haydi şimdi Marilyn'in belki de unutulan ya da çoğunluğu ilgilendirmeyen oyunculuğu gündeme gelsin. Marilyn Monroe adı yine karşınızda, ama bir farkla: Bu defa skandal yok. Yetenek var. Şu soğuk ve karlı kış günlerinde en iyi giden Marilyn filmi "Bus Stop." Harika kar manzaraları, ahşap bir kulübe ve çıtırdayan soba sesi... "Bus Stop" bunların hepsini size sunacak (filmi siyah beyaz değil, renkli izleyin) ,size harika dakikalar yaşatacak, emin olun. Marilyn'in en çok sevdiğim ilk üç filminden biri de bu. Don Murray ise yanına çok yakışıyor. Duygusal bir aşk filmi "Bus Stop". Monroe'nun bu filmdeki performansıyla "Komedi veya Müzikalde En İyi Kadın Oyuncu" dalında Altın Küre'ye aday olduğunu da ekleyeyim. Marilyn filmde gözü Hollywood'da olan güzeller güzeli "şantöz" Chérie'yi oynuyor. Murray'in oynadığı Bo ise neşeli, gürültücü ve inatçı bir kovboy. İkisinin diyalogları ve yaşadıkları sizi de ısıtacak. Mesela Chérie, ona ısrarla Cherry diyen Bo'ya her seferinde karşı çıkar ve adını Chérie olarak düzeltir. Bo sonunda, "Tek adın bu mu?" diye sorar ve günümüz genç kızlarının da zor durum için ceplerinde bulundurması gereken şu cevabı alır: "Tek ihtiyacın olan bu!"
 
 
 
 
Bates Motel: "Desperate Housewives"ın Lynette Scavo'su Felicity Huffman (fotoda solda) ile "Bates Motel"in Norma Bates'i Vera Farmiga (sağda) çok mu benziyor, yoksa bana mı öyle geliyor? Sanki ikisi aynı kişi! Neyse, efendim, karşınızda Bates Motel. Bates Motel'e buyurun! İzlediğiniz diziler bittiyse, bu diziye kesinlikle şans verin. Aslında Bates Motel adı size yabancı gelmeyecektir. Çünkü bu dizi, Hitchcock'un 1960 yapımı "Sapık" filminin bir modern önceli. Ana-oğul Bates'lerin hayatını anlatıyor. Norman ve Norma, bir kasabaya taşınıp bir motel işletmeye başlıyorlar. Ama cinayetler ve gizemli olaylar başlarına musallat oluyor. Dizinin henüz iki sezonu var. Üçüncü sezon, bu martta başlayacak. O zamana kadar ilk iki sezonu izleyebilirsiniz. Dizinin ilk sezonu, yarattığı gizem atmosferi nedeniyle çok iyiydi. Ne var ki ikinci sezon biraz daha sönük geçti. Ama üçüncü sezondan beklentilerim yüksek. Peki fotoğraftaki çocuğu gözünüz bir yerden ısırıyor mu? Evet, o Freddie Highmore. Spiderwick Günceleri'nde ikizleri oynamıştı. Neyse, bu diziyi tavsiye ediyorum. Dizinin büyük bir hayran kitlesi var, aklınız almaz. Ama ülkemizde pek bilinen bir dizi değil. İnternette biraz araştırma yaparak dizideki otelde sanal tura çıkabilir, otelde satılanları satın alabilirsiniz. Ben sadece izleme kısmıyla ilgileniyorum çünkü Motel'de hala boş oda var!
 
Paramparça: Sıra geldi Türk dizilerine... "Karadayı"ya pabucunu attıran "Paramparça"yı önerebilirim. Dizi bir anda reyting listelerini altüst etti zaten. Aslında son derece klişelerle ilerleyen bir hikayeye sahip: Zengin erkek-fakir kadın, karıştırılan bebekler... Ama çekimler ve müzikler o kadar iyi ki, "Paramparça" bir şekilde kendini izlettiriyor. Senaryosu da hiç fena sayılmaz. Bir de karakterlerin burunlarına dek art arda beş tane zoom yapıp durmasa!
 
Gönül İşleri: Bennu Yıldırımlar'ın her adımını takip ediyorsanız, bu diziyi de mutlaka izlemelisiniz! Üç kız kardeşin ve babalarının sıcacık öyküsünü anlatıyor "Gönül İşleri". Adı ilk başta "Nikahına Beni Çağır" olacaktı ama benim blogda yazdığım yazıyı okuyup fikir değiştirmişler. Öbür türlüsü çok arabesk olacaktı çünkü. Son bir not daha: Dizi, daha çok seyredilme potansiyeline sahip. Bunun için de senaryo ilk bölümdeki kadar şaşırtıcı ve sürprizlerle dolu olmalı. Ve olaylar da daha çarpıcı bir şekilde sunulmalı.
 
Hepinize iyi okumalar, dinlemeler ve seyretmeler!
 

4 Ocak 2015 Pazar

TEK CÜMLE

Hava yağmurlu, içim yağmurlu, karşı damda bir adam, kafasında bir bere, kafamda bin hece, yeni yıl çoktan eskidi, gözümüzü kapatıp açacağız bir bakmışız iki bin on altı, boğazım gıcık, azıcık kaşınıyor, roman yazıyorum, beni çok uğraştırıyor, bu hafta sınav haftası, çarşamba ve perşembe günleri sınavlarım var, biri sabah dokuzda diğeri akşamüstü dörtte, bir sürü proje ödevi var, her işimiz bilgisayar başından, sabahtan beri sandalyeme yapışıp kaldım, gözlerim de ekrana yapışıp kaldı, anlatılmayan dersleri online'e yüklenen ders notlarından takip ediyoruz, sınavda hepsinden sorumluyuz, işlenmeyen dersin sınavı mı olur, o zaman okula da gitmeyelim evden takip edelim, burayı hocalarım okuyor, umarım sesimi duyarlar, bugün bu Kafa Dergi'min on sekizinci sayısının kapağını da hazırladım, ay içinde yapacağım haberlere bağlı olarak ikinci bir kapak da yaparım, tek başına bir dergi konsepti yürütmek çok zor iş, bir o kadar eğlenceli, yazın inter rail düşünüyorum, o da beni düşünüyor, siz de gittiyseniz tavsiyelerinizi yazın lütfen, yazın ki bileyim, yoksa düşünmekle yetineceğim, iki bin on beşin ilk yazısı da böyle tuhaf olsun dedim, bu arada karşı damdaki adam artık yok, yağmurda ayağı kayıp düştü mü dersiniz, bir bakayım, hadi ben kaçtım.