12 Şubat 2016 Cuma

DİZİLER VE KİTAPLAR

Hafta içinin son gününden herkese merhaba!

Yazdığım her yazıda bir şekilde Ters Düz'e değinirken buluyorum kendimi, çünkü kitap aralık ayında çıkmış olmasına rağmen hala çoğu blog'da ve internet sitesinde hakkında yazılan yazılar görüyorum. E şimdi teşekkür etmeden nasıl geçeyim? Yine yeni yeniden herkese çok teşekkür ediyorum! Yazılarda pek çok soru da geliyor kitapla ve benim kitabı yazma sürecimle ilgili. Bunlarla ilgili de bir "sıkça sorulan sorular" yazısı yazıp her soruyu cevaplamalıyım çünkü merak edilen epey bir şey var sanırım. Bugün yarın blogda böyle bir yazı yazacağım, haberiniz olsun!

Ama şimdi bu yazının konusu bazı televizyon dizileri ve kitaplar hakkında yorumlarım olacak. Ekranın en farklı, en orijinal, en heyecanlı dizisi Hatırla Gönül final yaptığından beri izlediğim belli bir dizi yok. Ama tabii ki televizyonda ve internette göre göre konularını ezberlediğim, ara ara göz ucuyla da baktığım diziler var.


Bunlardan biri de geçen cumartesi final yapan Güllerin Savaşı'ydı (entrikanın ve "sen şeytansın" tıslamalarının hiç eksik olmadığı, değişik bir psikolojik dramaydı). Finalde Damla Sönmez'in canlandırdığı Gülru, tam 68 bölümdür dillendirdiği "Ben Gülfem Sipahi olacağım!" hedefine ulaştı, hırs yaptı, kazandı, belki de kazandığını sandı; "Gülfem Sipahi olmanın" bedeli onun için yalnızlıktı. Ailesi, kardeşleri, herkes ona sırtını döndü ve Gülru koskoca köşkte tek başına kaldı. Sevdiği adamla sırf "Sipahi" olmak için bu kadar uğraştıktan sonra soyadı "Hekimoğlu" olmasın diye evlenmedi. Bu noktada hırsının boyutları epey abartılı ve aşırıydı ama yine de dizi fazla hırslı olmanın ve bir şeye saplantı derecesinde körü körüne bağlanmanın kötü sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. En son Gülru köşkte yaşamaya başladı demiştik. Aradan zaman geçti. Müştemilata tıpkı yıllar önce Gülru ve ailesinin taşındığı gibi yeni bir aile taşındı. Bu ailenin de küçük bir kızı vardı. Gülru onu sevmek için yanına gitti ve sordu: 

"Adın ne senin?"

"Ayşegül."

"Büyüyünce ne olacaksın Ayşegül?"

"Ben büyüyünce Gülru Sipahi olacağım." O sahneyi izlemek için tıklayın!



Gülru donakaldı ve uzaklara baktı. Başına gelebilecekleri görebiliyordu. Başından aşağı kaynar sular döküldü, şimdi de bu küçük Ayşegül hırs yapacak ve Gülru Sipahi olacaktı. Yani hayat bir döngüden ibaretti. Onun Gülfem'e yaptıklarını bu kız da gün gelecek ona yapacaktı. Kızın adının Ayşegül olması da senaryonun esprisiydi. Dizi gider ayak kendisiyle dalga geçti. Köşkteki tüm Gül'leri lanetleyerek! 

Final sahnesinin çekimi, kameranın Gülru'nun gözünden uzaklaşıp tüm köşkü göreceğimiz şekilde yükselmesi, akabindeki müzikler, her şey çok iyiydi. Ben zaten geçen yıl da yazmıştım bu diziyi izlemeye enfes müzikleri için başladığımı... Müzik bence bir diziyi izlememizi sağlayan en önemli şeylerden biri. Kötü müzik olunca insanın izleyesi gelmiyor ama iyi müzik seyirciyi diziye bağlıyor. Bazen diziyi izlemiyorsunuz da müzikleri dinliyorsunuz, Güllerin Savaşı benim için böyle bir diziydi. 

Damla Sönmez'in final performansı tek kelimeyle inanılmazdı! Gülru'nun iyilikten kötülüğe geçişi yer yer korkuttu beni (bu atmosferin oluşmasında dediğim gibi müzikler de çok etkili oldu tabii). Sönmez'i tebrik etmek lazım. Neredeyse Canan Ergüder'in oyunculuğunu bile solladı final bölümünde. Günün birinde dizisi çekilirse Ters Düz'deki Meryem'i ona mı oynatmalı, ne dersiniz?


Dizi başlamadan defalarca söyledim: Bu dizi tut-ma-ya-cak! Nitekim tutmadı da. Ama beni dinleyen yok ki... İlk hatayı, dizinin tanıtımlarını iki yıl öncesinden başlatarak yaptılar. Senaryodan önce başrol oyuncuları yani Meryem Uzerli ve Murat Yıldırım belirlendi, senaryo onlara göre yazılmaya çalışıldı, ama olmadı çünkü bu daha baştan teknik bir hataydı, zaten yaklaşık on beş civarında senaryo ekibi değiştirildi. 

Meryem Uzerli kilolu, turuncu saçlı ve aksanlı Hürrem Sultan rolüyle izleyicinin gönlüne taht kurmuştu oysa. Şimdi bu sıfır beden ve sarı boyalı saçlı kadını kimse izlemek istemiyor. O aksan artık itici ve hatta zoraki geliyor. Samimiyet gittiği an iş bitmiş demektir. Gecenin Kraliçesi'nin hikayesine inanamadık. Çünkü dizi başlamadan günler önce Meryem Uzerli belgeselleri yapıldı, boy boy röportajlar oldu, tanıtımlar gerçekleşti. Yani bunun karakterlerle özdeşleşebileceğimiz bir hikaye değil, ticari amaçlar doğrultusunda çekilen bir dizi olduğu daha başından gözümüze gözümüze sokuldu. 

Dizinin iki yıldır  basında sıkça yer alması çok kötü etkiledi. İnsanların beklentisi çok büyüktü, ama dizi sıradan senaryosuyla bu beklentiyi karşılayamadı. Ayrıca ilk bölüm çok karışıktı ve izleyiciye samimi gelmeyen pek çok abartılı tesadüf yaşandı. Öte yandan Gecenin Kraliçesi'nin ilk bölümünün yayınlandığı salı akşamı pek çok arkadaşımdan aynı mesajı aldım: "E bu aynı senin hikayen!" Başta ne dediklerini anlamadım. Sonra o gözle izleyince ben de hak vermedim değil, dizide hakikaten Ters Düz'e benzeyen kısımlar var. Ama sadece ana karakterin ailesiyle tanışmak için Karadeniz'e gidiş kısmı ve onun da babasının kayıp olması vs. Yoksa dizinin tamamı benzemiyor elbette. Ama bölüm boyunca arkadaşlarım bir sürü mesaj atıp durdu senin hikayeni çalmışlar diye! Ben de Ters Düz dizi olsa ne güzel olur diye geçirdim aklımdan bir kez daha... Gecenin Kraliçesi Aşk-ı Memnu'yu taklit ediyor gibi geldi bana. Orada amca ve yeğen aynı kadına aşık oluyordu, burada da baba ve çocuk. Aynısı!


Bu dizi yakında biter gibime geliyor. Bu sezon sonunu bile görmeyebilir. Öte yandan, olan gerçek oyunculuklara olacak. Mesela  Funda Eryiğit canlandırdığı Esra karakteriyle harika bir performans sergiliyor. Bundan ta yıllar önce Canım Ailem'in Seyhan'ı olarak hayatımıza giren Eryiğit, Karadayı'yla birlikte her rolü canlandırabileceğini kanıtladı. İşte Esra rolüyle de hırslı, erkeğini kimseye kaptırmak istemeyen kadın portresi çiziyor.


Kördüğüm'ü izlemeye ise Tülay Günal sayesinde başladım. Günal, Umutsuz Ev Kadınları'nda Suzan'da da yine deli(ren) bir kadını canlandırmıştı. Kendisi çok yetenekli bir oyuncu, her role yakışıyor. Ve... Hani ben Bozbalık Serisi dizi olsaydı Komutan Ali'yi İbrahim Çelikkol oynar diyordum ya, e Kördüğüm'de de Çelikkol Ali diye bir karakteri canlandırıyor. Böyle işte... Espriliyim bugün... 



Kanal D'de Hayat Şarkısı başladı. Sıla, Merhamet, Hatırla Gönül'ü yapan Most'un yeni dizisi. Merhamet'i yazan Mahinur Ergun yazıyor Hayat Şarkısı'nı da. Yabancı bir dizinin uyarlaması bu. Yer yer Merhamet'le benzeştiği noktalar da yok değil. Örneğin orada da ana kadın karakterimizin çocukluğunu da izliyoruz flashback'lerle. Burada da o var. Burcu Biricik rolünün hakkını veriyor. Diğer karakterleri henüz tam çözemedik. Bakalım Hayat Şarkısı nasıl bir dizi olacak? 

Ama bence, bu sezon iddialı bir dizi çıkmadı. 


Stieg Larsson'un Millennium üçlemesi kitaplarının bugüne dek okuduğum en iyi kitaplar olduğunu sanırım defalarca söyledim. Bu üç kitabı zaman zaman kütüphanemden çıkarıp çıkarıp elime alır, sayfalarını karıştırır, kendimi baştan sona yeniden okurken bulurum. Hani şu bugünlerde iyice dillere düşen "başucu kitabı" tabiri var ya, işte Millennium kitapları benim başucu kitaplarımdır diyebilirim. Serinin üçüncü ve son kitabı 2011 yılında çıkmıştı. Öte yandan Stieg Larsson daha birinci kitabının bile başarısını göremeden bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti (zaten kitap da hep bu algıyla pazarlandı). Ama başka bir yazarın seriyi devam ettirmesi durumu da o zamandan beri konuşuluyordu. Uzun tartışmalar ve olur olmaz muhabbetlerinin ardından bu yazar David Lagercrantz oldu. Lagercrantz aslında bir gazeteci, ama koskoca Stieg Larsson'un Millennium dünyası ona emanet edildiğine göre, herhalde ortaya harika, Larsson'unkileri aratmayacak bir eser çıkmıştır diye düşünüp heveslenmiştim.

Sonuç: Tam bir hayal kırıklığı.

Pegasus Yayınları, büyük bir ego ve özgüvenle, "Örümcek Ağındaki Kız"ı aylar öncesinden şişirdikçe şişirdi, Ağustos'ta çıkacak dedi çıkması Kasım'ı buldu, üstelik yetmedi, kitabı tam 35 liradan piyasaya sürdü! Serinin Larsson imzalı ilk üç kitabı peş peşe piyasaya çıkmış ve 25 liradan satılmış, "Ejderha Dövmeli Kız", "Ateşle Oynayan Kız", "Arı Kovanına Çomak Sokan Kız" haftalarca çok satanlar rafından inmemişti. Bu "Örümcek Ağındaki Kız"sa artık 35 liralık fiyatından mı yoksa kitabın gerçekten kötü olmasından mı bilmiyorum, çok satanlara giremedi, dahası çok da satmadı, Pegasus'un elinde kaldı.

Serinin (başka bir yazar tarafından da olsa) devam edeceğini duyduğumda çok sevinmiştim oysa... Ama "Örümcek Ağındaki Kız"ı tam bir hayal kırıklığıyla bitirdim. Stieg Larsson mezarında ters dönmüş müdür acaba diye düşünmeden edemiyorum. Yani bu kitabı keşke David Lagercrantz yazmasaymış! Olmamış! Hem de hiç olmamış! Rezalet! Keşke seri devam ettirilmeseydi de karakterler zihnimizde, anılarımızda, kendi kurgu geleceklerinde yaşamaya devam etselerdi. Lagercrantz'ın elinden çıkan Millennium'da ne Mikael Blomkvist Mikael Blomkvist, ne Lisbeth Salander Lisbeth Salander... Serideki en önemli karakterlerden biri olan Erika Berger ise kitapta neredeyse hiç yok! Komşu kızı gibi birkaç sayfada adı geçmiş, o kadar. Larsson'un canlı, gerilimi bol, tansiyonu yüksek, aksiyonlu sahneleri nerede, bu berbat kitap nerede! Ben yazsam daha iyi yazardım valla. Hayır, anlayamadığım şu: Bu kitabı cidden beğenmişler de mi basmışlar? Yani dünya çapında bestseller olan bir serinin hak ettiği bu muydu? Buna kimse bir dur demedi mi? "Yok David abicim biz bunu sana teslim ettik ama bu olmamış biz bunu basmayalım" demedi mi? Milyonlarca okuru olan bir seri böyle rezil edilir mi? Millennium üçlemesinin devamı ancak bu kadar kötü yazılabilirdi! Karakterler, tasvirler öyle ruhsuz, öyle cansız, öyle zorlama ki... Kitabın bir olayı da yok aslında. İlk 250 sayfa boyunca bir şeyler olacak, olaylar başlayacak, ortalık hareketlenecek diye bekledim, ama yok, okuduğum tek şey kötü tasvirler ve dublaj tadı veren repliklerdi. Yazar, Larsson'u taklit edeyim derken batırmış bırakmış, bir üslup yaratamamış. Karakterler cidden çok sığ kalmış, derinlik yok. Lisbeth'in kardeşi Camilla var bu kitapta ama onunla ilgili bildiğimiz tek şey "güzel ve kötü" olduğu, başka hiçbir şey yok. Lisbeth ve Mikael zaten dediğim gibi çok sığ kalmış, yani acayip kötü, ne desem de anlatsam bilmiyorum. Kitabın arkasında vs yazan, hani şu bilmem ne gazetesinin yaptığı güzel yorumlara falansa hiç aldanmayın. Benim gibi Millennium meraklıları için fazlasıyla hayal kırıklığı olduğunu tahmin ediyorum. Dediğim gibi, bu kitapta Mikael-Erika aşkı hiç yok, çünkü ortada Erika yok! Kitabın başında "Erika bütün güzelliğiyle küvetten çıktı" diye bir cümle var, ki bu Larsson'un hiç yapmayacağı bir şeydir. Larsson anlatmaz, yaşatırdı. David Bey'se anlatmaya çalışmış ama olmamış, doğal olmamış, fazlasıyla suni kaçmış. Bundan sonra Millennium'un beşinci, altıncı, yedinci kitabı çıksa ne olur? O hep üç kitaplık bir seri olarak kalacak bizim için, Lisbeth ve Mikael anılarda yaşamaya devam edecek...

Böyle işte... Şu sıralar okumaktan çok yazmakla meşgulüm sanırım... Microsoft Word'le her zamanki gibi çok yakınız yani...

6 yorum:

  1. Hatırla Gönül tek izlediğim diziydi o da internetten. + bölümden sonra bittiktan sonra toptan izlemeye karar vermiştim kısa süre bitmesi benim için hayalkırıklığı oldu. Diğer bahsettiğin diziler benim için çok yabancı. Şu sıralar Ahmet Ümit okuyorum bitince sıra senin kitabında. Masamın üzerinde bekliyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O zaman şimdiden keyifli okumalar... :)

      Sil
  2. Hatırla Gönül tek izlediğim diziydi o da internetten. + bölümden sonra bittiktan sonra toptan izlemeye karar vermiştim kısa süre bitmesi benim için hayalkırıklığı oldu. Diğer bahsettiğin diziler benim için çok yabancı. Şu sıralar Ahmet Ümit okuyorum bitince sıra senin kitabında. Masamın üzerinde bekliyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O zaman şimdiden keyifli okumalar... :)

      Sil
  3. Şu sıralar the 100 izliyorum ben de.

    YanıtlaSil

YORUMLARINIZ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM!