12 Ekim 2015 Pazartesi

YILIN DİZİSİ: HATIRLA GÖNÜL

Yıllardır iyi bir televizyon izleyicisiyimdir ve her dizinin birbirinin üç aşağı beş yukarı aynısı olduğunu da bilirim. Ancak ilk bölümüyle dün akşam yayınlanan Hatırla Gönül, bu kuralı kesinlikle yıktı geçti. Ben böyle muazzam bir ilk bölüm izlediğimi hatırlamıyorum. Resmen ekrana kilitlendim, başından kalkamadım. İki saat resmen su gibi aktı. Oyunculuk, hikaye, çekimler... Her şey süper ötesiydi. Gelecek haftayı iple çekiyorum.
 
 
Ekranı haftalardır "Anlaşıldı, bu sezon iddialı bir dizi falan yok" düşüncesiyle mutsuz mutsuz seyrediyordum. Çünkü ben, beni ekran başına kilitleyecek, gelecek haftayı iple çektirecek bir dizi izlemek istiyordum. Sonunda istediğim oldu! Hem de ne olmak! İlk bölümüyle dün akşam seyirci karşısına çıkan Hatırla Gönül'e tesadüf eseri şöyle bir bakayım dedim. Güya beş dakikalığına koyuldum izlemeye, ama daha ilk saniyesinden itibaren, ekrandan kalkamadım resmen, bağımlısı oldum ve "Tamam, işte o iddialı dizi sonunda geldi!" diye çığlıklar attım. Aşk, gizem, sırlar ve polisiye... Tam benlik bir dizi. Sahici oyunculuklar, muhteşem bir senaryo ve harika çekimler... Ben bu diziyi izlerim. Bence siz de izlemelisiniz. Hatta öyle umuyorum ki dün akşam bu diziyi izleyerek harika bir iki saat geçirdiniz. Ne yani? Yoksa siz yine O Hayat Benim'i mi izlediniz? Birazdan Hatırla Gönül'ü izlemeyerek neler kaçırdığınızı okuduğunuzda, kesinlikle pişman olacaksınız... Ama neyse ki daha yolun başı... Gelecek pazara kadar ilk bölümü izleyerek siz de Hatırla Gönül'e Bağımlı Olanlar Derneği'ne katılabilirsiniz.
 
 
Gökçe Bahadır, dizinin adından da anlamış olacağınız üzere Gönül karakterini oynuyor. Ama durun yahu, oynamıyor, bildiğiniz yaşıyor, yaşatıyor Gönül'ü! Neyse, buraya daha detaylı geleceğiz. Önce hikayeyi anlatayım size. Dizi, Gökçe Bahadır'ın kendini Jülide karakteri olarak tanıtmasıyla açılıyor: "Neden hatırlamıyorum?" diye soruyor kendi kendine Jülide, yani Gökçe Bahadır. Ama bu bir dakikalık sahneden sonra 4 ay öncesine, Gökçe Bahadır'ın Gönül olduğu günlere dönüyoruz.
 
 
Hemşire Gönül ve hastanenin sahibi zengin cerrah Tekin (Onur Saylak) birbirlerini aşkla, tutkuyla seviyorlar. Tekin, Gönül'le evlenmek için sabırsızlanıyor. Hatta ailesine karşı gelerek Gönül'le evlenmek istiyor. Gönül gelinlik provalarına gidiyor vs. Ama, tam da mutlu sona ulaşmak üzereyken, Tekin'in eski sevgilisi İlknur ortaya çıkıyor ve Tekin'in aslında hiç de göründüğü gibi biri olmadığı konusunda Gönül'ü uyarıyor. Gönül, yetimhanede büyümüş, anne babası olmayan bir kız. Tek dayanağı Tekin. Ama onun da karanlık bir adam olduğunu öğrenince hayatı mahvoluyor. (Detaylarına az sonra geleceğim) Kabus gibi bir gecede Gönül, Tekin'den kaçıyor ve yolu o gün hapisten çıkmış olan Yusuf'la (Engin Öztürk) kesişiyor. Yusuf da oğlunun intikamını alma derdinde. Ve tam da bu noktada, aslında Gönül'le yolları bir kez daha kesişiyor...
 
 
O kabus gibi gecenin detaylarına gelmek istiyorum... Şimdi. Hemen her dizinin bir yerinde mutlaka iki karakter arasındaki arbede, birinin kafasında vazo kırma, şamdan devirme gibi bir sahne oluyor. Son zamanlarda Avrupa dizilerinden etkilendiğimizden midir nedir, bu sahneleri daha çok kullanmaya başladık. Evet, Hatırla Gönül'de de böyle bir sahne vardı ama o kadar inandırıcı, o kadar gerçekçi ve o kadar samimiydi ki, ben o sahneyi yaşadım resmen! Anlatayım. Gelinlik provası sırasında Gönül'ün yanına İlknur diye bir kadın geliyor ve İlknur, Gönül'e yakışıklı ve zengin Tekin'in aslında göründüğü gibi bir adam olmadığını, resmen bir psikopat olduğunu, kendisini dövdüğünü söylüyor (Hatırlayın: Umutsuz Ev Kadınları'nda da bir kadın Nermin'e Altay hakkında böyle şüpheci şeyler söylemişti, bu sahnelerde Gül Çıkmazı'nı hatırladım doğrusu). Gönül ona inanmak istemiyor ama aslında çoktan şüphelendi bir kere. İlknur'la Tekin yan yana geçiştiklerinde Gönül Tekin'e o kadını tanıyıp tanımadığını soruyor, Tekin de tanımadığını söylüyor. Gönül de bu konuyu kapatıyor. Ertesi gün, hemşire olarak çalıştığı hastaneye bir zarf geliyor. Zarfın içinden ne çıksa beğenirsiniz? Evet, İlknur'la Tekin'in fotoğrafları ve İlknur'un yüzünün gözünün mosmor olduğu bir fotoğraf. Ve bir de İlknur'un evinin adresi. Tekin'in gerçekten de tekinsiz biri olabileceğinden iyice şüphelenen Gönül, zarftaki adrese gidiyor ama ikinci şok onu gittiği adreste bekliyor: İlknur, önceki gece intihar etmiş.
 
 
Gönül, darmadağın olmuş bir vaziyette, kafasında sorularla evine gidiyor. Ne düşüneceğini bilemiyor, Tekin'den ciddi anlamda şüpheleniyor. Evine girdiğinde, Tekin'in de evde olduğunu görüp korkuyor (meğer yedek anahtar varmış tekinsiz Tekin'de). Tekin'in hiçbir şeyden haberi yok. Gönül'ün soğuk davrandığını görünce soruyor ve Gönül de ona İlknur'un darp fotoğraflarını gösteriyor.
 
 
 
"Resmen iftira atıyor! Eğer için rahatlayacaksa, yarın beraber gidelim, senin önünde yüzleşeyim onunla!" diyor Tekin. Ama Gönül cevap veriyor: "Artık çok geç. İlknur ölmüş. İntihar etmiş." Tekin'se "Sen İlknur'un evini nereden biliyorsun?" diyor. Gönül, "Sana eski sevgilinin öldüğünü söylüyorum, sen bana bunu mu soruyorsun?" diyor. Tekin, "O deliydi. Eninde sonunda kendine bir şey yapacağı belliydi. Ama keşke bizim ilişkimize zarar vermeden önce yapsaydı." Ve Gönül'ün şu sorusu ortamı iyice geriyor: "Dün gece neredeydin Tekin?" Tekin: "Sen ne ima ediyorsun?" Gönül: "Onunla ilk karşılaştığında bana onu tanımadığını söylemiştin. Ben bu kadar rahat yalan söyleyen birine nasıl inanacağım? Ya ben gerçekten neye inanacağımı şaşırdım... Böyle olmaz Tekin. Böyle evlilik olmaz. Ben bu kadar yalanın üstüne bir yuva kuramam. Üzgünüm. Ben yapamayacağım."
 
 
Ve Gönül, parmağındaki yüzüğü çıkararak masaya koyuyor. Bu da, kabusun başlangıcı oluyor.
 
 
Tekin bakışlarıyla adeta "Tak o yüzüğü parmağına" diyor. Ama Gönül yüzüğünü masaya koymuş, Tekin'e arkasını dönmüş bile. Tekin, "Bu tek başına verebileceğin bir karar değil" diyor kısık bir sesle. Gönül de "Evet öyle," diyor. "Sen istesen de istemesen de bu böyle. Şimdi beni yalnız bırakır mısın lütfen?" Tekin inatçı ve kararlı: "Hiçbir yere gitmiyorum." Gönül daha da inatçı, çünkü az sonra başına gelecek olan felaketten habersiz: "Ben giderim o zaman."
 
 
Ama Tekin onu kolundan çekip durduruyor. "Bırakmam seni, sen benimsin!" diyor. Gönül, Tekin'in gözünün döndüğünü anlıyor ve onun suyuna gitmek için "Tamam, tamam canım" diyor. Ne var ki Tekin onu hırpalamaya, canını acıtmaya başlıyor. Gönül kaçmak isterken Tekin onu itiyor ve Gönül'ün başı aşağıdaki karede gördüğünüz gibi, yüzüğü koyduğu masanın kenarına çarpıyor. Burası çok önemli, çünkü Gönül'ün yaşayacağı hafıza kaybının sebebi bu.
 

 
 
Tekin, sinirden deliye dönmüş bir halde, "Bu yüzük parmağından çıkmayacak anladın mı?" diye bağırarak, yüzüğü Gönül'ün parmağına takmaya çalışıyor. Ve Gönül'ün parmağını kırıyor. Gökçe Bahadır öyle güzel yapmış ki bir zor sahneyi, ağlamaları, "Ağğğhh parmaaaağaaam" diye cırlaması çok sahici, çok inandırıcı. Gerçekten canının yandığını hissediyoruz orada. Ah be... İşte, vitrinde durduğu gibi durmuyor o yüzük o parmakta diye soğuk ve kötü bir espri de yapayım. (Cidden kötüydü.)
 
 
Gönül'ün parmağı kırılınca Tekin de bir an için afallıyor ve Gönül, masadaki vazoyu Tekin'in başında kırarak onu bayıltıyor. Parmağının acısı bir yanda, yaşadığı şok diğer yanda derken evden kaçıyor. Kendini sokağa attığı gibi bir arabanın onu ezmesinden son anda kurtuluyor. Arabanın arkasından söylediği "Dur ne biçim geliyorsun ya?" repliğine bayıldım. İnanılmaz doğaldı.
 
Bu sahnenin atmosferine BAYILDIĞIM için o kadar detaylı anlattım, umarım kimseyi rahatsız etmemişimdir. Bence sahneyi izlemelisiniz: http://www.startv.com.tr/dizi/hatirla-gonul/video-galeri/sayfa/1/bu-yuzuk-o-parmaktan-cikmayacak Çünkü diziden bahseden herkes öncelikli olarak bu sahnenin inandırıcılığını, etkileyiciliğini ve ürperticiliğini konuşuyor. Anlayacağınız, bu sahne dizi tarihinin en iyi sahnelerinden biri olarak çoktan kayıtlara geçti...
 
 
 
Tabii sonra Tekin (yani Onur Saylak) uyanıyor ve her yerde deli gibi Gönül'ü aramaya başlıyor. Gönül'se o sırada hastanede, dizinin ikinci yakışıklısı ve ikinci aşkı olacak olan Yusuf'la tanışıyor. Sonra da geceyi çocukken kaldığı yetimhanenin müdiresinin evinde geçiriyor. Lile Gürmen oynuyor bu emekli müdireyi. Karadayı'da Feride'nin annesi rolüyle tanıdığımız Lile Gürmen, bu role de çok ama çok yakışmış. Hafif eli maşalı, muazzam bir tip.
 




 
 
Arada daha çoook olay oluyor. Mesela Gönül'ün babası sahneye çıkıyor ama Yusuf'la da o adam arasında bir bağlantı var. Şimdi bu detaylara çok girmek istemiyorum çünkü zaten o sahneyi anlattığımdan yazı epey uzadı. Son sahnede Gönül eşyalarını almak için eve girdiğinde, Tekin de evde ve dizinin birinci bölümü bu sahneyle bitiyor.

 
Gökçe Bahadır, Gönül rolünün altından ustalıkla kalkmış. Ağlamasına bayıldım ben bu dizide. Dudaklarının titremesi, gözlerinde yüklü olan anlamlar... Yer yer Yaprak Dökümü'ndeki Leyla'yı da hatırladım. O kadar güzel ağlıyor ki, hep ağlasa diyesiniz geliyor, hep göz yaşlarını tutamasa! Onur Saylak'la muazzam bir ikili olmuşlar. Tutkulu, psikolojik bir aşk hikayesi bu aslında. Onur Saylak'ın canlandırdığı "fevri" Tekin, çok kısa bir süre sonra herkesin dikkatini çekecek bir karakter olacak bence. Saylak'ı kocaman tebrik etmek lazım Tekin'i bu kadar inandırıcı oynadığı için. Engin Öztürk de hayli iyi ama onun yerine başka bir erkek oyuncu da olabilirmiş belki. Ya da daha doğrusu şöyle söyleyeyim, bu ilk bölümün merkezinde Gönül-Tekin vardı, daha Yusuf'un hikayesini tam keşfedemedik, daha onun derdini tam anlayamadık.
 
 
Kısa lafın uzununa, göz yaşlarının kısasına gelecek olursak... Hatırla Gönül, bizim ortalama seyircimiz için biraz karışık bir iş. Zaman atlamasını da bizim izleyicimiz pek anlayamıyor sanırım (Mesela zamanda başa sarılma oldu dizide, o dört aylık ara ne zaman kapanacak ya da kapanacak mı soruları oluştu benim kafamda). Geçen yılın en iddialı dizilerinden olan Saklı Kalan da, karışık hikayesi ve zaman atlaması yüzünden mesela yayından kaldırılmıştı. Çünkü bizim izleyici karmaşık olaylara, kafa karıştırıcı detaylara gelemiyor ne yazık ki, maalesef. Oysa bakın, ne kadar güzel bir dizi var burada. Gökçe Bahadır var, Onur Saylak var, Engin Öztürk var. Güzel bir hikaye, samimi bir senaryo var. Kaliteli müzikler var. Aşk var. Dram var. Sırlar var. Gerilim var. Kadın-erkek ilişkilerine, suça, şiddete çarpıcı bir bakış açısı var. Dizinin yapımcılarına tavsiyem, dizinin gününü değiştirmeleri. Star TV, niye hep en çok hazırlandığı dizileri pazar gününe yem ediyor anlamış değilim. Geçen sezon da aynısını büyük beklentileri olan Serçe Sarayı için yapmışlardı. Sonuç: En az üç sezon sürmesi, dünyayı fethetmesi planlanan Serçe Sarayı onuncu bölümde yayından kaldırıldı. Ne olur, Hatırla Gönül'ün gününü değiştirin. Salı yapın, çarşamba yapın ama mutlaka pazardan alın bu diziyi. Çünkü pazar günleri bir "O Hayat Benim"dir gidiyor insanlarda, ama bu dizi reyting kurbanı olmayı hiç hak etmiyor. Hem de hiç. İlk bölümüyle reyting listelerine 10. sıradan giriş yaptı, ama ben eminim ki ilerleyen haftalarda arayı kapatacak, 3.-4. olacaktır bu dizi. Kesinlikle izleyin, izlettirin. Böyle samimi, hayatın içinden hikayelere her zaman rastlanmıyor. Bu sefer de ekrana küstürmeyelim böyle güzel bir diziyi.
 

9 Ekim 2015 Cuma

ÇİZGİ ROMANLARIM VE M. K. PERKER

İlkokulda okuma yazmayı öğrendiğimden beri yazdığımı zaten biliyorsunuz, ama aslında ilkokuldan çok daha önceye dayanan ilk merakımı biliyor musunuz: Çizmek. Çizmek, özellikle de çizgi roman yapmak benim için her zaman vardı, hala var. Yazıyla çizginin buluşmasını seviyorum. Ama epey bir süredir çizgi roman yapmıyorum, artık kendimi sadece yazmaya yönelttim. Çünkü ikisiyle aynı anda uğraşmak gerçekten zor.
 
 
Yukarıdaki iki sayfayı, 2009 yılında yaptığım bir çizgi roman serimden aldım. Ne kadar eski bir tarih, değil mi? Tam 6 yıl geçmiş üstünden! O zamanki çizgilerimi şu an pek beğenmiyorum, çünkü şimdi çok daha güzel çizebiliyorum. Ama şu çizimlerdeki çocuk masumiyetini hiçbir şeye değişmem...
 
 
Peki maziyi neden deştim? Şöyle ki, bugün okulumuzda çok güzel bir etkinlik/söyleşi vardı. "Mürekkep ve Piksel" başlıklı bu etkinliğin asıl konuğu Kevin Kallaugher (o kim ya dediğinizi duyar gibiyim ama bence bilenleriniz de vardır) idi, ama diğer konuğu benim için çok, çok daha önemliydi: M. K. Perker. Tamam, Kallaugher'i tanımıyor ya da pek önemsemiyor olabiliriz ama M. K. Perker'i tanımalıyız ve önemsemeliyiz. Zira ben, bugün dersim olmamasına rağmen okula sadece M. K. Perker'in de yer aldığı bu etkinlik için gittim! M. K. Perker, dünya çapında tanınan, çok ünlü bir çizer. Hatta Türkiye'den çok Amerika'da tanındığını, en az Türkçe kadar İngilizce bantlar ve çizgi romanlar yaptığını da söyleyebiliriz. Kişilik olarak nasıl biridir pek bilmiyorum, ama çizgilerinin kesinlikle çok iyi olduğunu biliyorum! Özellikle de, her pazar Kelebek'te çıkan Ece adındaki çizgi öyküsüne bayılıyorum! (Neyse yani maziyi bu yüzden deşmiştim. Bugün tekrar çizgi roman yaptığım dönemleri hatırladım. Umarım kısa süre sonra sahalara geri dönerim!)
 
 
Sorular çoğunlukla Kallaugher'a yöneltildi ama benim M. K. Perker'e bir sorum tabii ki de vardı! O da, Ece'nin bir televizyon dizisi olup olmayacağıydı. Aslında bu soruyu bundan bir iki yıl önce bir köşe yazarı kendi köşesinde sormuş, "olsa ne güzel olur" demişti. Eh, bu riskli bir durum. Mesela Otisabi'nin çizgi romanı dizi olunca hiç tutmamıştı. Ama mesela Çılgın Bediş de çizgi romanından çok televizyon dizisiyle sevilmişti. Yani aslında bu işler sürprizli, ne olabileceği pek belli olmuyor. Perker'e bu soruyu sorduğumda, öncelikle "bu güzel soru" için teşekkür etti, sonra da yanıtladı: "Utanmaz Adam, Sıdıka, Otisabi çizgi roman olarak çok güzeldir ama dizileri tutmadı." Peki ona böyle bir teklif gelse sıcak bakar mıydı? Bunu da sordum. "Tabii ki çok heyecanlanırdım, hoşuma giderdi ama emin değilim." Söyleşiden sonra da fotoğraf çekildim kendisiyle. Bir ara Nuri Bilge Ceylan'a çok benzettim onu, sizce de andırmıyor mu? (Alakaya maydanoz: Kallaugher'le birlikte gelen Amerika ekibinden bir kadın, üstümdeki "Real" tişörtümü çok beğendiğini söyledi.)
 
 
Kallaugher, çizim yaparkenki kendisini çizmiş. Benim yazarkenki halim. Yaz at, yaz at, yaz... at.
 
 
Yine Kallaugher, küçüklüğünde yaptığı resimlerden birini gösteriyor. Hepimiz küçükken resimler çiziyoruz, ama kimimiz bunu meslek ediniyoruz ve bu işten para kazanıyoruz. Aslında çok ilginç değil mi?
 
 
Ve... Bu tip her etkinlikte olduğu gibi, bu etkinliğin girişinde de kahve otomatı ve kurabiye tepsisi vardı. Ancak sadece bir tane! Ve standın başında dikilen görevli de öğrencilere "Etkinliğe gelmediyseniz yiyemezsiniz!" deyip duruyordu. Ah, ne büyük ayıp! Ama neyse ki ben etkinliğe gitmiştim ve kurabiyeler gerçekten çok lezzetliydi!
 
Kapanışı İsveçli şair Fröding'den bir dizeyle yapayım. Altına da bu yaz gittiğim Almanya'da çekilen uygun fotoğraflarımdan birini koyayım.
 

"Aşkımı parayla satın aldım,
Gözümde ondan başkası yoktu.

 
Güzel çalın vınlayan yaylılar,
Tek aşkımın şarkısını güzel çalın."
 
 
Çok güzel bir hafta sonu olsun!
 
Yeni haftada size bomba gibi bir sürprizim var. Merak edin... Çünkü buna gerçekten değecek!
 

8 Ekim 2015 Perşembe

GEL KARŞI BAKKAL HASAN AMCA, GEL... SANA DA SÖYLEYEYİM TC NUMARAMI...

Tamam, bilgi çağında yaşıyoruz. Tamam, teknolojiyle iç içe yuvarlanıp gidiyoruz. Tamam, internet hayatımızın her alanında var ama bu kimseye kimsenin özel hayatına ve özel bilgilerine burnunu sokma hakkını vermez, vermemeli!

Günümüzde TC kimlik numaramızı sormayan/bilmeyen kalmadı herhalde! Mağazadan bir şey alıyorsun TC, bakkala gidiyorsun TC, otobüse biniyorsun TC, otobüsten iniyorsun TC, su içiyorsun TC... Bu nedir ya? Hayır ne yapıyorlar bu TC'lerimizle, ben onu merak ediyorum esas!

En son, bizim yurdun wifi'si değişti. Yeni internete girmek için bizden şifre yerine ne istediler? BİNGO! DOĞRU TAHMİN: TC kimlik numaramızı! Böyle bir şeye kimin hakkı var? Yine doğru bildiniz: Kimsenin!

TC kimlik numaramız artık dillerde sakız oldu... Artık TC kimlik numaramızı bilmeyen kalmadı... Bu nasıl iştir ben anlamadım, anlayamadım...

(Neyse, biraz içimiz açılsın diye, şu aşağıdaki ayakkabı/bahçe fotoğrafımı koyayım!)

 

6 Ekim 2015 Salı

YOUTUBE'DA PROGRAM YAPMAK

 
Youtube'da program yapmak, aslında uzun bir süredir kafamda olan bir şey. Yani program derken elbette gerçek anlamıyla bir programdan değil, kendi Youtube kanalımı açıp videolarımı yüklemekten bahsediyorum. Ancak içeriğin ne olabileceğiyle ilgili karar veremiyorum. Blogumla bağlantılı bir şeyler olur mutlaka, ama mesela o hafta okuduğum bir kitabı mı anlatacağım, bir diziyi mi eleştireceğim ya da gittiğim bir kafeye not mu vereceğim, işte bununla ilgili bir fikrim yok.
 
İlk etapta, sabit bir kameraya, bilgisayar kamerasına bakıp konuşmak var aklımda, ama sonra bildiğimiz anlamda bir programa dönüştürebilirim bunu.
 
İzleyecek olan sizlersiniz, o yüzden sizin fikirleriniz, ne istediğiniz önemli.
 
Haydi yazın bana!
 

4 Ekim 2015 Pazar

MASALLAR DİYARI ROTHENBURG...

Romantik Bavyera yolu üzerindeki masal diyarı Rothenburg... Hediye paketi gibi sarılıp sarmalanmış muhteşem evlere, harika müzelere, (Harry Potter başta olmak üzere) pek çok filmin çekildiği tarihi Orta Çağ sokaklarına, tadı da görüntüsü kadar güzel olan kurabiyelere (Schneeballen) ve en önemlisi de başınızı nereye çevirirseniz çevirin ilhamı bol manzaralara ev sahipliği yapan Rothenburg... Nasıl özledim seni!

 
 
 
 
 




 
 
 
 
 
 
Rothenburg, bir tatilde gidebileceğiniz en güzel yerlerden biri. Kelimenin tam anlamıyla klasik bir Orta Çağ kasabası. Bozulmadan kendini korumayı başarabilmiş üstelik. Biz böyle eski, naif, kendine özgü bir dokusu olan yerleri genellikle yıkıyoruz ne yazık ki, ama işte yurt dışında bunları bir avantaja çevirmeyi, böylelikle turist çekmeyi biliyorlar.
 
Rothenburg'un aslında en önemli sıfatı, Almanya ve hatta tüm Avrupa'da en büyük Noel pazarı olması. Burada dünyanın en büyük Christmas Müzesi bulunuyor. Yani yılbaşıyla ilgili aklınıza gelebilecek her şeyin bir arada olduğunu düşünün! Tam 30.000 çam ağacı, Noel baba figürü, kar küreleri, ağaca asmak için çanlar, şekiller, yaldızlı bir sürü şeyler, geyikler... Benim yazmadığım, sizin aklınıza gelebilecek her şey ama her şey! (Elbette fotoğraf çekmek yasak olduğundan size gösterecek bir fotoğrafım yok.) Bu müzenin belli bir yerine kadar bedava girebiliyorsunuz, o kısmı da tahmin edebileceğiniz üzere her şeyin satılık olduğu kısım, yani mağaza kısmı. Önce size baktırıp ağzınızın suyunu akıtıyorlar, sonra da satıyorlar yani. Müze kısmınaysa giriş doğal olarak paralı. Bizden bir grup müzeye girdi, ama onlar da içerideki Noel baba heykellerinin sevimli olmadıklarını, hatta korkunç olduklarını söylediler. Ben buna çok güldüm tabii. Neyse ben de o sırada bir sanat müzesindeydim. Demek ki pek bir şey kaçırmamışım.
 
Aldığım oyma işi ayraca bakar mısınız, çok güzel değil mi? Bu ayraçlar Afrika'daki bir ülkeden geliyormuş ve tamamen el yapımıymış dediklerine göre...
 
Biz gittiğimizde hava çok sıcaktı, hani şu "Almanya'da yüzyılın sıcakları" haberlerinin olduğu günler... Ben, önümde bana benzeyen bir gencin olduğu tişörtümle gittim Rothenburg'a...
 
Ve gelelim son fotoğrafta da gördüğünüz meşhur Schneeballen kurabiyelerine... Bunların dört çeşidi var; fındıklısı, çikolatalısı gibi. Şimdi, öncelikle şunu söylemekte yarar var: Oranın yerlileri bu kurabiyeden "acayip tatlı" diye bahsediyorlar, ama bizim damak tadımızda tatlının karşılığı kesinlikle bu değil! Bu kurabiyeler olsa olsa "hafif tatlı" olabilir. Görünüşleri daha şekerli, tatlı bir şeymişler izlenimi bırakıyor ama öyle değil işte. Eh, ben Almanya'da şekerli patlamış mısır ve avokadolu pizza yemiş insanım, o nedenle bu tartışmaya girersek işin içinden hiç çıkamayız diye düşünerek, konuyu ivedilikle kapatıyorum!
 
Rothenburg gerçekten Almanya'nın en güzel turistik kasabalarından biri... Biz gittiğimizde de aşırı kalabalıktı, yılın her dönemi öyleymiş. Kasım ve Aralık'ta ise yukarıda yazdığım yeni yıl işinden dolayı kalabalık zirveye ulaşıyormuş. Ben Rothenburg'dan çok hoş şeyler aldım. Bunlardan bir tanesi de anahtar şeklindeki bir duvar anahtarlığıydı. Kartpostal almak yerine gittiğim yerlerin broşürlerini biriktirmekse daha eğlenceli ve anlamlı geliyor.
 
Uzun lafın kısası... Yolunuz eğer Almanya'nın o bölgesine düşerse, Rothenburg'u sakın ama sakın es geçmeyin, görmeden geçmeyin... Estetik tarihi binalara ve muazzam orman manzaralarına doyacağınızın garantisini verebilirim!
 
 

3 Ekim 2015 Cumartesi

BEBEK/BOĞAZİÇİ VE KANALLARIN TANITIM KLİPLERİ

Dün öğleden sonra Arnavutköy'e gittim, o tarafta bir işim vardı. Gitmişken sahilden yürüyerek Boğaziçi Üniversitesi'ndeki arkadaşımın yanına da gideyim dedim ama, yürü yürü yol bitmedi tabii. Hava da soğuk ve yağmurlu, malumunuz. Okulun yokuşlarını çıkmaktan da ayaklarıma kara sular indi desem yeridir. Ama güzel manzaralar uğruna değdi tabii...

 



Arkadaşımla bir kafede kajun yedik. Bu aslında köriye benzeyen bir baharatın ismi, ama onunla yapılan tavuğa da kajun deniyor. Bu da yeni moda oldu! Oysa yıllardan beri bildiğimiz çıtır tavuktan pek de bir farkı yok...

Sahilde tesadüfen gördüğüm ünlülerden de bahsetmeden geçmeyeyim, bir paparazzi gibi!

Asla Vazgeçmem'in başrol oyuncuları Tolgahan Sayışman, Tugay Mercan ve bir kadın (Amine Gülşe mi, Şafak Pakdemir mi, yoksa başka biri mi tam göremedim) Sütiş'te oturuyorlardı. Tolgahan Sayışman bu kişiyle yan yana oturuyordu, Tugay Mercan karşılarında tek oturuyordu. Tolgahan Sayışman yuvarlak güneş gözlüklerinin arkasından etrafa haşin bakışlar atıyordu. Tugay Mercan ise gayet rahat ve samimi görünüyordu.

Aynı dakikalarda sahil tarafındaysa Kara Ekmek dizisinin bir sahnesi çekiliyordu. Nihat Alptuğ Altınkaya diziye bu yıl eklenen oyunculardan. Kiralanan teknelerden birinde onun çekimleri vardı. Yol boyunca da set karavanları sıralanmıştı.


Buradan, konuyu kanalların yeni sezon tanıtım kliplerine bağlayayım. Ben Fox'un bu tanıtım klibine, şarkıya, enerjiye ve usta işi yönetmenliğe bayıldım! Her dizinin kendi hikayesine göndermeler yapılmış, bu hoşuma gitti (bkz: Efsun'un yanmakta olan mumu söndürüp Bahar'la Ateş'i karanlıkta bırakması). Aşk Yeniden'deki Özge Özpirinçci'nin sevimli/tatlı kız dansına bayıldım. Zuhal Topal'ın uçan balonları elinden bırakıp bir adım geri çekilip sevinçle seyretmesi de çok iyi bir sahne. Kısacası ben bu tanıtım klibini çok sevdim. Klibin sloganı "Şimdi Fox zamanı".

Eskiden tanıtım klibi denince aklımıza ilk önce Kanal D ve onun dev bir prodüksiyonla çektiği klipleri gelirdi. Ama bu eskiden dediğim tabii Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Öyle Bir Geçer Ki zamanları. Artık Kanal D'de o tatta reyting birincisi diziler olmadığından, çektiği klipler de bana o eski tatları vermiyor. Ve: Şu bir gerçek ki, stüdyo klipleri sokakta çekilen kliplerden her zaman daha iyi oluyor. Çünkü stüdyoda çekilen kliplerde yaratıcı, gerçekten yaratıcı bir fikir bulmak zorunda kalınıyor, bu nedenle de stüdyoda çekilen klipler kolaya kaçmayan, zeki klipler oluyor.

Star'ın klibi de fena değil ama müzik acayip alaturka kaçmış. Yani o boya sahneleri iyi ama o müzikle tezat olmuşlar, uyuşmamışlar. Bir caz müziği falan bekliyor insan o sahnelerde. Ayrıca boyaların oyuncuların üstüne sonradan bilgisayarda montajla eklendiği de, kusura bakmayın ama, çok bariz.

Atv'nin vasat ötesi tanıtım klibinden bahsetmek bile istemiyorum. Hiç uğraşmadan, ellerindeki görüntüleri bir araya getirerek, sırf "Kanal D, Fox, Star yaptı, biz de geri kalmayalım, en azından bunu ekrana koyalım" mantığıyla, yapmış olmak için yapmışlar gibi geldi bana. Ama gördüğünüz gibi, özenilmeyen, emek verilmeyen hiçbir şey seyircinin gözünden kaçmıyor.

Show'da ise tanıtım klibi bile yok. Eh, Atv'ninki gibi yapacaklarına hiç yapmamışlar, bence daha da iyi olmuş.

Bu sezonun en iyi dizileri, en kötü dizileri, geçen sezondan sonra kan kaybeden dizileri, benim seyrettiğim dizileri hakkındaysa detaylı bir yazı, yakında geliyor.


Ziynet Sali'nin yeni albümü "No 6"dan bahsedeceğim bu hafta sizlere. Ben bu albüme bayıldım. Ziynet Sali müzikal kariyerini zaten "Sonsuz Ol"la kesin olarak kanıtlamıştı, bu "No 6"yla da iyice pekiştiriyor. Albümde birbirinden güzel şarkılar var. Yine hareketli, ritmik, Yunan ezgili, hatta yer yer caz tınılı şarkılarla slow'lar bir arada. Çoğu şarkı Sıla'ya ait, bunu zaten sözlerden de anlayabiliyoruz. Sıla şarkılarında sürekli "Leyla", "içki", "kadeh", "meyhane" gibi temalara yer veriyor. Bu albümde de "İçilmiş de gelinmiş belli", "Bir büyük devirdik bu gece", "Bugün adım Leyla" gibi sözlere yer verilmiş. Ezgiler de Sıla imzalı. Yani albümdeki şarkıları yer yer sanki Sıla söylüyormuş gibi de hissettiğim oldu.

Dağınık Yatak, Belli, Çeyrek Gönül, Diken, Mevsimsizim, Kırk Yılda Bir, Bir Büyük Devirdik, Geldim Oyununa, Başrol, Adeta Müebbet, Bugün Adım Leyla parçalarından oluşuyor albüm. Dağınık Yatak'ın "Yok sattı hatıralar senin eksikliğinde" fikrini beğendim. Başrol ve Geldim Oyununa çok kıpır kıpır, çok sevimli şarkılar. Aynı tarzdaki Diken ise söz bakımından çok eksik kalmış, nitekim onun yazarı Sıla değil. Mevsimsizim'le ilgili her şey iyi güzel de "Ben sorsaydım susardı konuşturdun katilimi" kısmında Sıla neyi hedeflemiş, nasıl bir mantık aramış, ne demek istemiş ben anlamadım, anlayan varsa yazsın.

Kısacası... Ziynet Sali'nin güzel sesinin güzel slow ve ritmik şarkılarla buluştuğu, güzel bir albüm... Dinlemenizi tavsiye ederim...

 
Zamanında film de olan Talihsiz Serüvenler Dizisi'nin dizisi olacağını öğrenirim de sevinmez miyim? Tabii ki bu fikrin üstüne atladım! Harry Potter'ı bile tahtından eden, gerçek dünyada geçen ama fantastik bir atmosferde kurgulanan Talihsiz Serüvenler Dizisi, bundan böyle Netflix'e emanet! Ortaya nasıl bir şey çıkacağını henüz bilmiyoruz, ama şu ilk trailer bile sizce de fazlasıyla iştah açıcı değil mi?
 
 
Bir aydır Örümcek Ağındaki Kız ha çıktı ha çıkacak diye bekletiyor bizi Pegasus, ama yok, hala bir gelişme yok. Bunu daha önce de yazmıştım hatırlarsanız... Önce tüm dünyayla aynı anda Ağustos sonu dediler, sonra yetiştiremediler Eylül'ün ortası yaptılar, daha sonra o da olmadı Eylül'ün sonu gibi dediler, şimdiyse Ekim'in ilk haftası gelip geçti, kitaptan, Lisbeth'ten, Mikael'den hala bir ses seda yok... Ne diyelim... Beklemeye devam...
 

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...