29 Haziran 2015 Pazartesi

YARIN BU SAATLERDE...


Ve evet... Geldi çattı bavul hazırlama zamanı!

Oranın hava durumu belli olmadığından, yani gökyüzünün vaziyeti bir hayli değişken olduğundan, hem uzun hem kısa kollu bir sürü giysi koyuyorum...

Belki de birçoklarını giymeyeceğim bile!

Yolculuğun aynı anda hem en keyifli hem en heyecan verici hem de en sıkıntılı kısmı bavul hazırlığı sanırım.

Benim için geri sayım başladı. Heyecanlıyım!

###
 
Benim ince düşünceli annem, henüz tanımadığım, ama birkaç gün sonra sanki yıllardır tanışıyormuşçasına sıkı fıkı olacağım kamp arkadaşlarım için bir sürü hediyelik almış! Ülkemizi simgeleyen eşyalardan yöresel objelere, anahtarlıklardan atıştırmalıklara, daha neler neler... İşte Türk misafirperverliği! Hadi yine iyisiniz arkadaşlar...

Not: Filmlerdeki Almanya kırsalına gidiyorum. Bir nevi Survivor. Hayatta kalan kazanacak! Bakalım neler olacak?
 
###

Şimdi. Yarın gün boyu uçaklarda, trenlerde olacağım için, malum, bu akıllı telefonların akılsız şarjlarına da güven olmadığı için, dedim ki şu taşınabilir şarj cihazlarından bir tane de ben alayım! Almanya kırsalında, dağın başındaki ıssız istasyonun birinde, dünyayla bağlantıdan kopmak neme lazım? Bir elimde telefonum bir elimde külçe gibi şarj cihazım tıngır mıngır gideceğiz bakalım...

(Merak edenler için: Biraz son dakikaya kaldığı için fazla araştıramadan, daha doğrusu almaya karar verir vermez almaya gittiğimden Ttec marka aldım. 99.99 liracık! Daha ucuzları da vardı aslında ama adam buna övgüler düzünce... Henüz kullanmadım, yarın bakalım beni yarı yolda bırakacak mı?)

###
 
Şimdi. Benim iki tane Facebook hesabım var. Biri kişisel hesabım, biri de Facebook sayfam. Bu seyahat ve yolculuğumla ilgili her şeyi, siz de görebilesiniz diye, herkese açık olan sayfamdan yayımlayacağım. O da www.facebook.com/ofluoglumert Dileyen, Almanya Survivor'unda başıma neler geleceğini görmek isteyen iki hafta boyunca takipte kalabilir. Yarın başlıyoruz!

SINIFTA KALDIN, OTUR!


Seyahat hazırlığı içinde olurum da, gündemden geri kalır mıyım hiç! Malumunuz diziler için sezon finali mevsimindeyiz. Hatta önceki yazımda bununla ilgili yaptığım bir karikatürü de sizlerle paylaşmıştım.
 
Dün akşam O Hayat Benim'in 60. bölümde sezon finali vardı, bu akşam Paramparça'nınki var. Hiçbir dizinin takipçisi değilim, ama söz konusu sezon finali olunca, senaryo, sahne, çekim ve oyunculuk açısından hepsine şöyle göz ucuyla bir bakarım. O Hayat Benim'de durum tam bir fiyaskoydu. Senaryo vasat, çekim daha da vasattı. Her sahne alelacele, özensizce çekilmiş gibiydi. Gibi değil, baya öyleydi (Hatta yönetmenin bu özensizliği yüzünden iki oyuncu diziden ayrılmıştı: Nuran ve Sakine. En azından basında çıkan haberlerde sebep bu olarak gösteriliyordu).
 
Dünkü bölümde Hülya ve Mehmet Emir, müştemilatın (bkz: entrikalı köşk dizileriyle hayatımıza giren sözcük) bahçesindeki cesetle bir ilişkileri olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Bahar, Mehmet Emir'i kurtarmak için mahkemeye yetişecekken Salih ve Sultan tarafından bağlanıp depoya kilitlendi, Sakine bir inşaatın tepesinde "ölümlerden" döndü, sonra da "Haydi Gelincik, selametlen!" dediği gibi otobüse atlayıp köyüne gitti. Son sahnenin  Bahar'ın mahkemeye yetişmesiyle olacağı belliydi. Nitekim öyle de oldu. Efsun da "Size bildiğim her şeyi anlatacağım." dedi ve içinden ekledi: "Ama gelecek sezon aptallar. Ehehe."

Dizi, aynı gün içinde hem suçüstü yakalanma hem mahkemeye çıkarılma hem de karar alınma açısından
dünya dizi tarihinin en hızlı sonuçlanan mahkeme sahnesine imza attı!

Senaryo açısından gerçekten çok kötü bir bölümdü. Sanki beş yaşındaki bir çocuk izleyecekmiş gibi yazılmıştı. Mantık hatalarıyla doluydu. Nedim'in kalp krizi geçirmesi, Gülseren'in evlenmesi gibi damdan düşer gibi yazılan saçma sahneler de gösteriyor ki bu iki karakter gelecek sezonda dizide olmayabilir (Açıkçası olmasalar daha iyi olur, işlevleri neydi ki? Sonuçta bu bir sessiz sinema değil!)

Replikler öyle kötü, sahneler öyle saçmaydı. Eski sezon finallerinde şaşa ve gösteriş olurdu. Merakla beklerdik yeni sezonu. Şimdi sadece saçmalıyorlar. (Bu akşam Paramparça'da da Hazal'ın tekerlekli sandalyesinin altındaki bomba patlayacakmış! Yok artık!)

Benim dizinin saçmaladığına dair attığım tweet'e Ceren Moray (Efsun) ve Ezgi Asaroğlu'ndan (Bahar) karşı tweet geldi. Yazdıklarımı hayli yerinde ve realist bulmuş olacaklar ki onlarca tweet içinden benimkini gözlerine kestirip yanıt vermeye değer buldular! Ceren Moray "curb your enthusiasm mı çekiyoruz dedik yiğenim, allah allah." diye yazıp dizinin saçmaladığını bir nevi doğrularken, Ezgi Asaroğlu da "ahahahasdfhjkl" diyerek Moray'ın tweet'ine güldü. Diziden ayrılan Birgül Ulusoy'un (Sakine) dizi hakkında atılan olumlu olumsuz her tweet'i (hastayken Ortaç'ın da yaptığı gibi) favorilere eklemesi de dikkatlerden kaçmadı!

Gelecek sezonla ilgili üç saniyelik kısa bir sahnede de İsviçre'de bir evde Ateş'in fotoğraflarını öpen bir çocuk gördük. Çocuk annesine, "Babam da bizi özlemiş midir?" dedi. Belli ki gelecek sezonda meğerse Ateş'in baba olduğu açığa çıkacak! Bir dizi bu kadar mı saçmalar?

Sonuç: Dizi saçma bir köy güldürüsüne döndü. Dün akşam twitter'da da gördüğümüz üzere, diziyi artık kimse hikayeye inandığından değil, sadece gülmek için izliyor.

27 Haziran 2015 Cumartesi

SAHİL, DİZİ, FACE, AJAN, HEDİYELER!

TRABZON TARİHİ SİLUETİNİ KAYBEDİYOR

Trabzon tarihi siluetini kaybediyor! Üç beş yıl önce dalgaların çarptığı kıyılardan artık arabalar geçiyor. Deniz acımasızca dolduruluyor ve görünen o ki iş makineleri uzun bir süre daha mesaide. Trabzon'un doğal sahili, plajı ve balıkçı barınakları da birkaç yıl önce çektiğimiz 'deniz selfie'lerinde kaldı.

Gazeteci Mehveş Evin'in yazdıkları üzücü ama gerçek: "Sahil otobanıyla deniz bağlantısı koparılan Karadeniz, şimdi de yaylasıyla, ormanıyla ilişkisini kaybedecek. Karadeniz'de inşaatına başlanan 'yaylaları birleştirme' projesi sadece bölge halkına değil, bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüklerden biri. Korkum o ki çocuklarımız bilim kurgu filmlerinde suyun, temiz havanın ve sağlıklı gıdanın peşinde helak olan bir insanlık tasvirine her geçen gün yaklaşıyor!"

Evin yazısına şöyle devam ediyor: "Yeşil Yol, Karadeniz'e yapılacak büyük kötülük. Çünkü Artvin'den Samsun'a uzanan toplam 2600 km'lik bir otoban ağının yapılmasını öngörülüyor. Başta Avrupa'nın biyolojik çeşitlilik bakımından en değerli ve acilen korunması gereken 100 ormanı içerisinde yer alan Fırtına Vadisi ormanları olmak üzere, bölgenin ekosistemi geri dönülmez biçimde bozulacak. Var olan bozuk yollar iyileştirilsin. Kilometrelerce beton dökülmesin. Daha fazla beton ve asfalt, daha fazla seragazı emisyonu demek. Daha fazla yol, daha fazla otomobil ve daha fazla fosil yakıt yakmak demek. Yaylalarda yapılacak tesisler, ısınma için daha fazla fosil yakıt yakmak demek. Daha fazla fosil yakıt, daha fazla iklim değişikliği, daha fazla iklim değişikliği ise Yeşil Yol projesi ile tahrip olan Karadeniz yaylalarının doğasının, yani bitki ve hayvanların yaşamının kırılgan, dayanıksız hale gelmesi demek. Proje için dökülecek beton ve asfalt yüzünden toprak ile suyun ilişkisi kesilerek yağışların sele dönüşme riski artacak."

Okuyun. http://mehvesevin.tumblr.com/post/122153314920/karadenizde-yolun-sonu-yesil-yol


SEZON FİNALİ MEVSİMİ GELDİ ÇATTI!

Dizilerin sezon finalleri artık eskisi kadar gösterişli, şaşalı çekilmiyor, bu bir gerçek. Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Öyle Bir Geçer Zaman Ki... Bu dizilerin sezon finallerinde nefesimizi tutup ekrana kilitlendik, yaz mevsimini gelecek sezon ne olacak acaba diye heyecanla geçirdik. Şimdilerde dizi sayısı çok olduğundan mıdır nedir, öyle özenli çekimler, senaryolar yok. Yani hem var hem yok. Ben de sezon finali mevsimi geldiğinden, şöyle bir karikatür çizeyim dedim. İşte benim karikatürüm...


FACEBOOK'TA KAÇ ARKADAŞINIZ VAR?

Yabancı arkadaşlarımın Facebook'larında 20-25 arkadaşları var, kaç kişiyle ekleştikleri umurlarında bile değil, bu anlamda gayet cool takılıyorlar. Bir de bize bakıyorum, illa 400-500 arkadaş olacak, hatta bazıları önüne geleni ekliyor, bu sayı 1000'i aşıyor! Her zamanki gibi göstermeci davranıyoruz, beğeni sayısını çok önemsiyoruz. Gerçek hayatta yalnız kalıp Facebook hayatımıza hiç tanımadığımız kişileri katarak "birilerine" çok sevilen, çok çevresi olan, çok özenilen olduğumuzu göstermeye çalışıyoruz. Göz göre göre yalanlara hapsediyoruz kendimizi, sonra da kendi kurduğumuz bu yalanlara inanıyoruz. Bir öğrenemedik cool olmayı, ağırbaşlı durmayı, emin adımlar atmayı a güzide Facebook ahalisi!

MELİSSA MCCARTHY VE JUDE LAW'DAN "AJAN" FİLMİ: VASAT BEKLİYORDUM SÜPER ÇIKTI!

Bu aralar film eleştirmeni gibi oldum. San Andreas Fayı'ndan sonra şimdi de Ajan'a gittim. Normalde böyle bir aksiyon filmine gitmeyi düşünmem. Ama malumunuz sinemalarda şu sıralar adamakıllı hiçbir film olmadığından, kendimi Ajan'da buldum. Kim bilir ne kadar sıkıcı geçecek diye düşünürken, film harika çıktı! ründüğünden on kat daha komik bir film bu!

Susan Cooper (Melissa McCarthy) masabaşı çalışan bir CIA analisti. Partneri Bradley Fine (Jude Law) kılık değiştirip tehlikeli görevler içinde "saha"da çalışırken, o da ona gizli kamerayla bağlanıp bilgisayar başından talimatlar veriyor. Bradley, nükleer bomba gibi kötü bir emel peşinde koşan Rayna Boyanov (Rose Byrne)'un evine gidiyor, ama Rayna onu öldürüyor (Mini spoiler: Elbette ki filmin afişinde olan ve adı Jude Law olan bir adam filmin onuncu dakikasında ölmez!). Bizim sevimli-şişman Susan'ımız depresyona giriyor, Bradley'in yarım kalan işini tamamlamak için onun anısına "saha"ya çıkmak, "ajan" olmak istiyor. Başta herkes onunla dalga geçse de sonra kimse ondan şüphelenmeyeceği için Susan'ı ajan olarak görevlendiriyorlar. Öte yandan Rick Ford (Jason Statham) buna çok sinirleniyor çünkü Bradley'den sonra o ajan olmak istiyor. Susan'ı ciddiye almayarak bir yandan da o ajanlığa soyunuyor. Susan ajanlık onyunu içinde türlü türlü aksiyon ve komedinin içine giriyor!

Jude Law'ı bu filmde biraz yaşlanmış gördüm ben. Elbette hala filmlerin esas adamı ve jönü olmaya devam ediyor -sonuçta yılların oluşturduğu bir Jude Law markası/imajı var- ama beş on yıl sonra rolleri sadece eski karizmasının hatırına alabilir. Jason Statham'ın ise ondan rol çaldığını söyleyebiliriz. Aslında ikisi aynı yaşta, ama gerek Jude Law'ın yorgun-çökmüş yüzü, gerekse filmin çoğu kısmında yer almaması, Statham'ı ister istemez esas adam rolüne itiyor. Jude Law filmde kaslarını sadece son sahnede -o da mecburiyetten- sergilerken, Statham bu konuda daha önde davranıyor. Sürekli küfür eden -sürekli!-, kaba saba konuşan, maço davranan ve kaslarını sergileyen Rick Ford karakterini Jason Statham öyle inandırıcı canlandırıyor ki, acaba kendini mi oynuyor diye düşünmeden edemiyor insan. Filmden çıkınca internette baktım, o da hemen hemen o tarzda biriymiş gerçek hayatta. Kirli-serseri bir görüntüsü var. Zaten aksiyon ve dövüş ağırlıklı filmlerde oynayan bir oyuncuymuş.

BU KADIN O KADIN?

Melissa McCarthy... Bu isim bana yabancı değildi ama hiçbir işini izlememiştim daha önce. Filme girince fark ettim ki meğer bu kadın Cnbc-e'de zap yaparken geçtiğim Mike&Molly dizisinin Molly'siymiş. Aaa, işe bak sen! O diziyi de hiçbir zaman izlemişliğim yok. Bu filmi izledikten sonra pişman oldum Melissa'yla daha önceden tanışmadığıma... Çünkü o kadar sevimli, şirin ve komedisi inanılmaz güldürüyor ki! İşte oyunculuk böyle bir şey. İlla güzel ya da kusursuz olmanız gerekmiyor. Her rol kendi tipini, kendi kahramanını yaratıyor. Ama nedense Mike&Molly'ye hiç dikkat etmemiştim, bana pek sempatik gelmemişti o dizi. Bu filmden sonra ise sırf Melissa McCarthy orada neler yapıyor diye bir bakacağım. Tahminimce yine aynı tarzda hareketler yapıyor, yine sevimliliğiyle güldürüyordur!

Filmde onun karakterinin adı Susan olunca, aklıma hemen Desperate Housewives'teki Susan geldi. Demek yabancılar Susan adı genellikle saf, komik, iyi kadın rollerinde kullanıyor kalıplaşmış olarak. Bizde de vardır ya hani. Mesela Ayşe dizilerde hep iyi kızdır, Arzu'ysa kötü kadındır!

Yakışıklı İtalyan zengini Sergio De Luca (Bobby Cannavale), İtalyan ajan ve Susan'a ilk kez aşık olan hafif sapık Aldo (Peter Serafinowicz) ve elbette Susan'ın masabaşından en yakın arkadaşı, en az onun kadar komik olan Nancy (Miranda Hart)... Miranda Hart kesinlikle çok komik ve başarılı bir oyuncu. Şimdi internetten baktım da, meğer kısa süre önce biten bir sitcom dizisinin de yıldızıymış kendisi. Hem de diziyi kendi yazıyormuş. Bizim Gürse Birsel gibi mi acaba? O ve Melissa, Lorel ve Hardey gibi olmuşlar.

Rayna'yı canlandıran Rose Byrne'nin mafya annesi-umursamaz-küstah tavırlarına ba-yıl-dım. Klasik "param var kıronun tekiyim" tiplemesine kendinden çok şey katmış. On numaraydı!

PAUL FEİG İŞİNİ BİLİYOR!

Filmi yazan ve yöneten Paul Feig'i de tebrik etmek gerek... Benim gibi aksiyon sevmeyen birine bile böyle bir filmi izletebildiyse -hem de gözlerinden yaş getirerek- kesinlikle kutlanmalı! Feig filmin yapımcılığını da üstleniyor. Yani cast'ta da onun parmağı var. Daha önceki filmlerinde de Melissa ile çalışmış, belli ki iyi bir uyum ve gişede de iyi bir kazanç yakalamışlar. Şimdi bakıyorum, Feig 2016'da vizyona girecek olan Ghostbusters projesinde yine onunla çalışıyormuş. İnsani ilişkileri sağlam temellere dayanan komedi yazmak zordur, benim gibi aksiyon da komedi de sevmeyen birine böyle zeki bir senaryoyla hitap edebildi Feig. O nedenle bu diğer filmi de merakla bekliyorum.

Feig cast'ta güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler kullanmayı iyi beceriyor. Bu filmde başkarakter Melissa'yı sevimli kategorisinden alırsak diğer her oyuncu gözlere şenlikti. Bu bahsettiğim yeni filmde de Chris Hemsworth'le çalışıyormuş. Yani hem iyi bir senaryo hem iyi bir cast'ın altından kalkıyor demek ki Feig. Kendisi bundan sonra takibimde.

Spy Movie yani Ajan keşke bir seri olsa, yani bu ekibin devamı da gelse! Böyle harika cast'lar her Hollywood filminde karşımıza çıkmıyor zira...

Bu filme 10 üstünden gönül rahatlığıyla, seve seve 8.5 veriyorum.

ANNEME TEŞEKKÜRLER!

Hani en son yazımda Almanya'nın Waldenburg şehrindeki gençlik kampına/projesine gideceğimi duyurmuştum. Benim ince düşünceli annem, henüz tanımadığım, ama birkaç gün sonra sanki yıllardır tanışıyormuşçasına sıkı fıkı olacağım kamp arkadaşlarım için bir sürü hediyelik almış! Ülkemizi simgeleyen eşyalardan yöresel objelere, anahtarlıklardan
atıştırmalıklara, daha neler neler... İşte Türk misafirperverliği! Hadi yine iyisiniz arkadaşlar... :)

Not: Filmlerdeki Almanya kırsalına gidiyorum. Bir nevi Survivor. Hayatta kalan kazanacak! Bakalım neler olacak? :)

Ama fotoğraflarımı, yorumlarımı, düşüncelerimi, nerede olduğumu, hangi trende seyahat ettiğimi, havaalanlarını, arkadaşlarımı, gezip gördüğüm yerleri buralardan anbean takip edebilirsiniz:

https://www.facebook.com/ofluoglumert

https://twitter.com/ofluoglumert

24 Haziran 2015 Çarşamba

WALDENBURG İÇİN HEYECAN VAKTİ!


Çok heyecanlıyım çünkü geri sayım başladı.

Yakında Almanya'nın güneyinde bulunan Baden-Württemberg eyaletindeki Waldenburg kasabasına gidiyorum. 3004 nüfuslu bu kasabanın nüfusu ben gidince 3005'e çıkacak. Almanya'da ve dünyanın başka yerlerinde de pek çok Waldenburg var. Bu durum Google'da sağlıklı arama yapabilmek adına hayli sinir bozucu olsa da, benim Waldenburg'un literatürde Waldenburg (Württ) diye geçmesi işleri biraz olsun kolaylaştırıyor. Ama kasaba o kadar küçük ki, görsel ve bilgi olarak internette hep birbirinin aynı şeyleri buluyorsunuz: a hilltop town, castle, churches.

Bu yazıyı ve bundan sonra "Gençlik Kampı" diye etiketleyeceğim diğer yazıları, bu tip uluslararası kamplara gitmek isteyenlere fikir vermesi adına yazıyorum/yazacağım.

Bu bir yurtdışı çalışma kampı. Ve sırf aracılık ediyor diye de Gençtur'a 225 Euro (700 lira civarı) ödüyorsunuz. Yani eğer hangi ülkede ne tür kamplar olduğunu ve oradaki yetkililerin iletişim adreslerini bir şekilde kendiniz bulabilirseniz, ki bu neredeyse imkansız, kampa sıfır maliyetle de gidebilirsiniz. Çünkü parayı tamamen Gençtur alıyor, yani sizin gidecek olduğunuz kampın bundan hiçbir kazancı yok, hatta belki sizin para ödediğinizden bile haberleri yok. Gençtur, aracılık yaptığı için bu parayı alıyor. Ama bununla ilgili yıllardan beri çok sayıda şikayet var çünkü tüm dünyada en pahalısı bizim bu Gençtur. Çeşitli ülkelerdeki tur şirketleri 100-120 Euro arasında talep ediyor. Gençtur ise fiyatını düşürmekle kalmıyor, yıllardan beri artırıp duruyor. (Ayrıca çalışanlar gerçekten çok ilgisiz. Parayı aldıktan sonra sorularınızı doğru dürüst cevaplamıyorlar. Mailler'inize geri dönmek için üç hafta bekliyorlar!)

Parayı peşin veriyorsunuz. Yani nereye gideceğiniz hakkında en ufak bir fikriniz bile yokken. Parayı verdikten sonra kamp listesine bakıyor ve kendinize uygun bulduğunuz on kampı listelemeye çalışıyorsunuz. Bu benim için hayli zor oldu çünkü ilk sıraya yazdığın kamp da, en son sıraya yazdığın kamp da sana çıkabilir ve on tanesini de çıkabilirmiş gibi ince eleyip sık dokuyarak yazacaksın. Ne var ki ben böyle bir yurtdışı kampına gitmeye karar verdiğimde başvuruların bitmesine sadece üç gün vardı ve hızlı hızlı bakıp seçimimi yapmak zorunda kaldım (Mart ortalarında). 30 günlük, 20 günlük, 15 günlük, 1 haftalık pek çok seçenek var. Ama yukarıda da dediğim gibi, paranın tamamını Gençtur aldığından, sizin gideceğiniz kampın süresi 30 haftalık da olsa 1 haftalık da olsa verdiğiniz fiyat aynı. Bana 3. sıraya yazdığım kamp olan Waldenburg kampı çıktı. Bu kamp 15 günlük bir kamp. Başta 20-30 günlük yazdıklarımdan biri çıkmadığı için üzüldüm, ama sonra az ve öz olmasının daha iyi olduğuna, böylece sıkılma lüksümün ortadan kalktığına karar verdim.

Aslında bu bir çeşit gönüllü çalışma. Yani siz hiçbir para kazanmadan çalışıyor, hatta çalışmak için üstüne para veriyorsunuz! Evet, kulağa sıradışı gelse de durum bu. Ama proje yetkilileri de size kalacak yeri vs ayarlıyor. Hem çalışıyor, hem tatil yapıyor, hem yeni insanlarla tanışıyorsunuz işte. Kampların şartlarına göre yapacağınız işler ve kalacağınız yer (uyku tulumu mu çadır mı yoksa oda mı) de değişiyor.

Benim Waldenburg'da gideceğim kamp/proje Children's Village ve buradaki yaz festivali için hazırlık yapma. Boyama-inşa etme-onarma-yapma kategorisinden. Orada bir çocuk yuvası var ve orayı etkinliğe gelecek olan çocuklar/insanlar için düzene sokacağız anladığım kadarıyla. İşte çit boyama, çatıyı onarma, mekanları düzenleme gibi şeyler var sanırım. Yani beni nelerin beklediğini henüz bilmiyorum ama hem yorucu hem eğlenceli olacak gibi görünüyor.

Bizim grup pek kalabalık değil. Başımızda bizden iki üç yaş büyük iki kamp lideri kız var ve toplam sekiz dokuz kişi falanız galiba. Çoğu kız. Yani işlerin yükü biz erkeklere kalırsa hiç şaşırmam! (Şaka şaka)

Bu projenin bir amacı da kendi kültürünü tanıtma. Her gelen kendi ülkesinin bayrağını ve belli başlı sembollerini getirecek. Broşürler getirecek. Kamp liderimiz olan Nadine (24 yaşında, Türkiye'de okudu sanırım) bana bayrak, nazar boncuğu ("the blue eye") ve su böreği getirmemi söyledi mail'de. Sonra güldü ve su böreği kısmının şaka olduğunu belirtti. Bu getireceklerimizi festival sırasında bir masaya koyacak ve soranlara tanıtacakmışız falan.

Olaaa!

###
 
İstanbul'dan Stuttgart'a uçacağım. Ne var ki bu Waldenburg kırsal/dağlık bir kasaba olduğu için Stuttgart'ta indikten sonra aşağıda yazdığım güzergahlarda yolculuk edeceğim. Uzun ve yorucu olacağa benziyor!

Tren biletlerimi önceden aldım. 20 Euro ve 23,50 Euro'luk paketler var. 20 Euro'luk pakette biletteki hatlara ve saatlere birebir sadık kalmak zorundasınız. Ama 23,50 Euro'luk pakette eğer bir treni kaçırırsanız sonraki trene binmeye de hakkınız oluyor. Ben de bu nedenle 23,50 Euro (75 lira civarı) ödeyip o paketi satın aldım. Buna göre:

Stuttgart'a 13.15'te ineceğim -Bizden bir saat gerideler.

14.38'de Stuttgart Flughafen/Messe - Stuttgart Havaalanından Stuttgart Hbf'ye tramvayla gideceğim. 15.05'te oraya varmış olacakmışım. 3 dakikada 2 nolu platformdan koşa koşa 102 nolu platformu bulmayı başaracak (artık bu nasıl olacaksa) ve 15.08'de Stuttgart Hbf'den Ludwigsburg'a yine tramvayla gideceğim. 15.23'te Ludwigsburg'da olacağım. 4 dakikada yine peron değiştirecek ve 15.27'de Heilbronn Hbf'ye giden trene binmiş olacağım. 16.01'de Heilbronn Hbf'ye gitmiş olacak ve 4 dakikada Waldenburg'a giden treni bulmuş olacağım. 16.05-16.39 arasında da Waldenburg'a giden trende seyahat ettikten sonra, istasyondan Nadine ve Larissa gelip bizleri alacak. Hey, dostum! O kadar yolu gitmeyi başardıktan sonra kamp alanını da kendim bulabilirim sanırım! (Şaka şaka)

Huh!

Çok karışık görünüyor değil mi...

Benim bunları yazarken bile başım döndü, bakalım nasıl gideceğim!

###

Seyahatimin hazırlıklarını yavaş yavaş tamamlıyorum. Aslında çok masraflı değil. Yine de sağlık sigortası, uçak biletleri, kamp alanına gitmek için tren biletleri, e kampın coğrafyasına uygun kıyafetler, ayakkabı, yolculuk için yeni bir sırt çantası derken ister istemez harcama yapıyorsunuz. Elbette ulaşım paralarınızın hepsini siz ödüyorsunuz. Kampa ödenen paranın iki üç katının uçak biletlerine ödendiği rahatlıkla söylenebilir.

Sağlık sigortası yapmak sizin tercihinize kalmış değil. Bunu da kamptan zorunlu olarak istiyorlar ama ben eminim ki yapmayan da çıkacaktır. O da sanırım 10,24 Euro (32 lira civarı) tuttu. Eğer siz de böyle bir kampa gidecekseniz, bu sigortayı mutlaka yaptırın. Yaptırıp da kullanan olmuyormuş pek, ama en azından kafalar rahat ediyor.

Waldenburg bir Ortaçağ kasabası gibi. Tabii bizim köylerimize, kasabalarımıza hiç benzemiyor, bilirsiniz, yurt dışındaki kasabalar köyler de küçük şehirler gibidir. İnsanlar nezihtir, moderndir. Waldenburg'da bir sürü kafe var mesela. Doğal alanları da bir harika! Bir yerde, bizde oksijen olarak en iyi yerin Kaz Dağları, Almanya'da da işte bu Waldenburg olduğunu okudum. Yemyeşil doğa güzellikleriyle gözlere, temiz havasıyla ciğerlere şenlik bir yere gidiyorum anlayacağınız! Havalar değişkenmiş. Yağmurlu ve serin olduğu kadar güneşli ve sıcak da olabiliyormuş. Mesela kamp liderleri hem güneş kremi hem de yağmurluk getirin diyorlar. Ayrıca sinek ilacı getirmemizi de öneriyorlar. Havalar şu an orada 13-18 derece. Demek ki Karadeniz iklimi gibi orası da. Karadeniz biraz daha ılıktır, orası biraz daha soğuk ve yağmurlu sanırım.

Waldenburg'un bayrağı da tam bir Ortaçağ kasabasınınkini andırmıyor mu sizce de? Üstte fotoğrafını koydum. Bayrağın yukarısında üç ağaç var ve altında da siyah bir aslan.

Waldenburg baya baya Trabzon'a, Ordu'ya, Rize'ye falan benziyor sanırım. Yani tipik bir Karadeniz köyüne. Yurt dışında olduğumu anlarım umarım!
 
###
 
Yeni-üstelik yabancı insanlarla tanışma ve ortak alanda bir arada yaşama kısmı da hayli heyecan verici. Survivor gibi, Ütopya gibi! Ama aslında biz çoktan tanıştık. Evet, artık internet çağı ve Facebook'ta gruptakilerle tanışıp mesajlaşılıyor. Önden tanışıklık oluşturduk yani. Böylece kimin adı ne kim hangi ülkedendi gibi karmaşıklarla zaman kaybetmeyeceğim.
 
Yemekleri de her gün dönüşümlü olarak biz yapacakmışız.
 
Hafta içi çalışacağız. Hafta sonları da serbest zaman. Ben şahsen bisiklet sürmeyi umuyorum. Küçük bir göl vardır diye mayomu da yanıma alacağım. Bir de Nadine söyledi, bir hafta sonu Rothenburg'a gidecekmişiz. Rothenburg ob der Tauber'e. Orası neresi mi? Valla internette bakmadan önce ben de bilmiyordum. Ama meğer harika bir yermiş! Suç müzesi, oyuncak müzesi, Christmas müzesi olan, her gün on binlerce turist ağırlayan, Almanya'nın Bavyera'sı, Romantik Yol'u üstünde yer alan, Harry Potter'ın son filmi de olmak üzere pek çok filme set olmuş olan muazzam bir Orta Çağ kasabası bu Rothenburg! Orası, üçgen çatılı taş evleri ve şu müzeler için gerçekten heyecanlıyım.
 
Bakalım neler olacak? We'll see.
 
###
 
Hani kendi ülkemize ait bazı şeyler götürmemiz gerekiyor ya, bizimkiler-özellikle de annem bana fındık, lokum gibi şeyler alıp vereceğini söylüyor. İnanabiliyor musunuz? Yani benden başka kim öyle şeylerle uğraşır ki? "Türk misafirperverliği diye bir şey vardır" diyor annem. Sanırım gerçekten beni öyle yüklerle iyice ağırlaştıracak ve dahası rezil edecek! Ben de ona inat, hepsini trende tek başıma yiyip bitirmezsem! Hahaha...
 
###
 
Efendim, bu sürprizlerle dolu maceraların fotoğraflarını anbean ya da ilk olarak facebook.com/ofluoglumert ve twitter.com/ofluoglumert hesaplarıma yükleyeceğimi tahmin ediyorum. Çünkü telefonumdan ancak oralara girebilirim. Eğer harika doğa fotoğrafları görmek istiyor, nasıl bir yerde olduğumu merak ediyorsanız beni özellikle de Facebook'tan takip edin. Nerelere gideceğim, arkadaşlarım kimler, nasıl işler yapacağım, hepsini fotoğraflayıp oraya koyacağım. Blog'a girmem zor olabilir, o nedenle ilk olarak Facebook'uma bakın lütfen. Elbette blog'a da vaktim olursa detaylı yazılar koyup her günümü tek tek anlatacağım.
 
Kısacası...
 
Bekle beni Waldenburg!!! Tabii ki de Württ!!!

21 Haziran 2015 Pazar

YILAN HİKAYESİ

Blogu bu tip durumlarda seviyorum. Yani yazıp rahatlamak, sizlerle iletişimde olmak için blogum gerçekten çok ideal.

Kitabımın piyasaya çıkma sürecinin yılan hikayesine döndüğünü artık hepiniz biliyorsunuz. İşte son gelişmeler...

Kitabımı basmaya yanaşan ilk yayıncım/editörüm olan İlker Abi bu kitabı basmayıp bana "içimdeki potansiyel yetenekle" daha iyi bir şeyler yazmamı söylüyor (Ben de ona sipariş ve zorlama usulü bir şeyler yazamayacağımı söylüyorum her seferinde). Görünen o ki kitabımı onlardan çıkarmayacağım ama İlker Abi'yle hala iletişimdeyiz. Çünkü aslında kitabımı basmayı istiyor ve başka bir yayınevinden çıkmama razı gelmek istemiyor. Şu an kitabımı basacak olan yayınevi bana şöyle söyledi:

"Kelimelerle ilişkiniz ve onlarla kurduğunuz bağla, edebiyatçı kimliğinizi kazanmaya hak etmişsiniz. Usta bir yazar ve gelecek vaat eden bir üslubunuz var. Bu yazı serüveni sizi mutlaka bir yıldız yapacaktır."

İlker Abi de o yayınevinin bu sözlerini duyunca bana az önce telefonda mesajlaşırken şunları söyledi:

"Edebiyatın kapısından girmene ramak kalmış. Biraz daha çalış ve o kapıdan gir."
 
"3-5 seneye Emrah Serbes-Barış Bıçakçı karışımı yazar olursun."
 
"Sende hakikaten yazarlık potansiyeli görüyorum. Gelecek vaat ediyorsun."
 

"18-20 yaşında biri için çok iyi."
 
Bunlar bana az önce mesajlaşırken söyledikleri. Son altı aydır hep bu tip şeyler söylüyor. Ben "Beni övüyorsun" dediğimde "Övmüyorum, tespit yapıyorum" diyor. Onun gibi deneyimli ve başarılı bir editörden bunları duymak mutluluk verici tabii.
 
Ama gelin görün ki kitabımı basmaya da yanaşmıyor. Altı aydır böyle bir oyalama-yıpranma sürecinin içindeyiz...
 
Ben başka bir yayınevinden çıkaracağımı söylediğimde, "Yapma! Kendini harcama!" diyor. (Bunda kendi yayınevlerini daha üstün tutmuyor çünkü onların yayınevi gerçekten daha iyi bu benim kitabımı basacak olan yayınevinden.)
 
E ben ne yapayım şimdi?
 
Bir yanda basılmayı bekleyen kitabım...
 
Bir yandan bu kafa karışıklıkları...
 
Hamiş: Bakmayın siz böyle dediğime, ben bu yaz basacağım bu kitabı, iyi ya da kötü bir yayınevinden, kafama koydum. Ama yine de çiziktirin siz kendi düşüncelerinizi. Sevgiler...

20 Haziran 2015 Cumartesi

TERS DÜZ - ÖN OKUMA # 1

Bozbalık üçlemesinin ilk kitabı olan Ters Düz yakında çıkıyor! İşte tadımlık ön okuma...

Ece on yaşındaydı.

Karatavuğun biri kim bilir hangi ağacın tepesine tünemiş, şakıya şakıya ötüyordu. Türkü dinler gibi dinliyorlardı onu. Başka çıt yoktu.

Gün batıyordu. Sofra kızıllıklar içindeydi. Babası büyük bir dikkatle yemeğini yiyordu. Zaten Ece onu bildiğinden beri sofrada konuşmayı sevmezdi babası. Tabaktaki türlüsü dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyordu o akşam da. Ama ne olduysa birden başını kaldırarak Münevver’e baktı.

İşaretleşmeye başlamışlardı.

Ece sonra sonra anladı, Münevver, Kadir’i masanın altından dürtmüştü. Üvey annesinin kaşının gözünün nasıl da imalı imalı oynadığını kabak gibi görebiliyordu. Münevver kendini Ece’ye karşı görünmez sanıyordu ama koca masada görünen tek şey oydu. Kadir’den bir şey yapmasını istiyordu belli ki, ama bu öyle bir şeydi ki, Kadir için yapması pek kolay değildi. Babası çatalını kaşığını tabağın kenarına yaslayıp ona bakınca, Ece’nin kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Daha o an ters giden bir şeyler olduğunu sezmişti.

“Ne?”

Babası neden sonra çatalını kaşığını tekrar eline aldı. 

"Ne?” diye diretti Ece.
“Kızım…” dedi Kadir, temkinli bir sesle. Ece devamını da yavaş yavaş getireceğini düşünüyordu ama Kadir pat diye söyleyiverdi. “Annen hamile.”

Karatavuk şakıyordu. Türlünün etleri… Şakır şakır şakıyordu… Bezelyeleri… Ece’nin kulağı karatavuğun şakıyışındaydı. Dikkati ona kaymıştı sebepsiz yere, babasının ne dediğini kaçırmıştı.

“Sana bir kardeş geliyor,” diye kendini tutamadan araya girdi Münevver, her daim pis olan dişlerini göstererek. Gülerken sanki asıl amacı gülmek değil de dişlerinin çirkinliğini göstermekmiş gibi bir hal alıyordu ağzı. Ardından, bu yeterli değilmiş gibi ağzını gere gere sırıttı.

İşte Ece o zaman anladı olup biteni. Anlar anlamaz da başından aşağı kaynar sular boşaldı. Fark etmeden elini avucunda sıkmış, ince tırnaklarını tenine batırmıştı. Ondan nefret ediyordu. Ece’nin Bozbalık’ta Münevver’in kahkahası kadar nefret ettiği bir şey daha yoktu. Gözlerini Münevver’inkilerin ta içine sabitledi.

Sonra karatavuk sustu.

Ters Düz için takipte kalın!

18 Haziran 2015 Perşembe

YAŞAMAK? ÜSTÜ KALSIN!

Yaşamak güzel pahalı şey be kardeşim!

Adım başı vergi ödeyince...

Domates-salatalık bile 20 liraya patlayınca...
 

Etin kilosu 60 lira olunca...

Kirazınki 10 lirayı bulunca...

Sinemaya 20 liradan aşağı gidemeyince...

Bir de üç boyutluysa gözlüğe 3-5 lira verince...

Masumane kitap/dergi alışverişleri 50 lira tutunca...

Tatlı çeşitlerinin kilosu 40 liradan aşağı inmeyince...

AVM'lerdeki pizzacı-hamburgerciler "cüzdan dostu menü" ayağına 30-40 lira alınca...

Pastanede kahve-kek ikilisi 30 liraya mal olunca...

Gün içinde şehir ulaşımı 10 lira sularında seyredince...

Neresi güzel olsun ki şu yaşamanın?

Topraktan para fışkırmadığı müddetçe...

17 Haziran 2015 Çarşamba

ÇİKO FELİPE CAYETANO VS. VS.

Çizgi roman okumak gibisi var mıdır? Bence yoktur. Tex, Zagor, Mister No, Martin Mystere, Büyülü Rüzgar, Ken Parker, Ten Ten, Red Kit, Asteriks, Kızılmaske, Conan, Gordon, Teksas, Tommiks, Korku, Pekos Bill, Kit Taylor, Kinowa, Batman, Suparman, Mandrake, Swing, Vampirella, Tarzan, Örümcek Adam, Karaoğlan ve daha niceleri... Bizim evde bunlardan binlerce var. Ben de zevkle okuyorum. Babam sanırım piyasadaki her kitabı almış, alıyor, almaya da devam ediyor.

Ben içlerinde en çok Zagor'u severim. Zagor'la Çiko'yu. Bu ikilinin hem ciddi hem de komik maceraları vardır. Hem dram hem komedi yani. TV dizisi gibi. Bazı bölümlerde bazı karakterlere veda ediyoruz, yıllar sonra başka bir bölümde tekrar karşımıza çıkıyor. Çocukken, özellikle 6., 7., 8. sınıflarda daha meraklıydım ben çizgi romanların büyülü dünyasına. O zamanlar ben de çizgi roman yapardım sıklıkla. Büyüdükçe bu tip fantastik maceralardan uzaklaşıyor, daha realist, daha dramatik maceralara yöneliyor insan.

Çiko'nun tam adı Çiko Felipe Cayetano Lopez Martinez ve Gonzales. Bazen "vs. vs." diye geçiştirir kendi adını. Çok sevimli, komik bir adamdır Çiko. Boğazına çok düşkündür, şişmandır. Zagor'un sağ koludur. Her macerada başına bir iş açar, onu Zagor kurtarır. Çok şikayet eder Çiko. Kötü adamlarla savaşmaktan yorulmuştur. "Kahr... Bela... Lanet..." der. "Sülalemin bütün bıyıklıları adına!" der. Hatta Çiko Mağara Adamı adlı özel seride, "Sülalemin bütün pireleri adına!" der Çiko.

Çiko'nun bu özel serileri çok komiktir. Bu serilerde Çiko kılıktan kılığa girer. Gazeteci olur, mahkum olur, gizli ajan olur, aşık olur, mirasyedi olur, mağara adamı olur, dedektif olur, haydut olur... Olur da olur yani! Çizgi romanın adı Zagor'dur ama Çiko'nun da böyle bağımsız maceraları vardır. Uzaya bile gider.

Tabii Zagor bir efsanedir. Yılların efsanesidir. Yakışıklı, karizmatik, güçlü, kaslı, çeviktir. Her sefer yüksekten düşer ama asla ölmez. Kızlar, kadınlar ona aşık olur. Zagor hepsine mavi boncuk dağıtır ama hiçbiriyle de uzun vadede bir şeyler düşünmez. Her limanda, her kasabada başka bir sevdiceği vardır. Kıvanç Tatlıtuğ'dur. Kenan İmirzalıoğlu'dur.

Çizgi romanlar genelde 72 ya da 96 sayfa olur. Eskiden gazete bayilerinde satılan bu çizgi romanlar günümüzde AVM'lerdeki kitapçılara hapsolmuş durumdalar.

 

15 Haziran 2015 Pazartesi

PAZARTESİ SENDROMUNA SON!

İşte benden gülümseten inciler...

Pazar sabahı saat 7'de kalkan birini daha gösterebilir misiniz bana?

O Hayat Benim'in AB reytinginde gerilemesi hiç de sürpriz değil. Çünkü senaryonun köşk ayağı çöktü, mahalle ayağı da köy güldürüsüne döndü!

Miss Turkey kızları Kösem Sultan'ın hareminde, çeşitli gençlik dizilerinde ve yalılı/köşklü dizilerde arz-ı endam edeceklerdir!

Sanki evde aslında kitaplar yaşıyormuş da biz onlara misafir gelmişiz gibi... Bizde durum budur!

Bu arada bazen blogda yazamadıklarımı buralardan paylaşıyorum, belki okumak istersiniz:

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

14 Haziran 2015 Pazar

SEN NEYMİŞSİN SAN ANDREAS?

Birkaç aydır sinemaya gitmemiştim. Tercihimi tiyatro ve müzikallarden yana kullanıyordum. İşin aslı, sinemada izlemeye değer pek bir film bulamadığım için sinemadan uzak kalmıştım. Bugün tüm dünyayla aynı anda bu cuma günü vizyona giren San Andreas (San Andreas Fayı)'a giderek sinemayla yeniden kucaklaştım. Bu filmin güzel bir film olduğunu sanmayın sakın. Sırf bir film izlemiş olmak için izledim. (Diğer alternatif Niyazi Gül Dörtnala'ydı ama yabancı bir film izlemek istedim. Bir de nedense o filmi pek merak etmedim ben. Diğerleri kadar komik değil diyorlar.)

Film üç boyutluydu ve ben çantamda üç boyutlu gözlükle dolaşmadığımdan üç boyutlu gözlüğe de her zamanki gibi ekstra para ödedim (Evdeki üç boyutlu gözlük koleksiyonum giderek büyüyor). Ama siz zaten gözlüklüyseniz üstüne bir de üç boyutlu gözlük takmak sıkıntı olabiliyor. Üç boyutlu gözlüklerin camı siyahımsı ve bu da filmi doğal renkleriyle izlemeyi engelliyor, parlaklığı azaltıyor.

Filmin adamakıllı bir senaryosu yok. Bu bir felaket filmi. Titanik gibi, Poseidon'dan Kaçış gibi. Yeri geliyor deprem oluyor, yeri geliyor su yükseliyor ve kahramanlarımız binalarda nefessiz kalıyor. Filmin esas konusu 9.6 büyüklüğünde bir deprem olması. Helikopterci baş kahramanımız bu deprem sırasında şehrin farklı bölgelerinde olan karısıyla kızını kurtarıyor. Bitti. The end. Film bundan ibaret. Karısı onu terk edip başka bir adamla ilişki yaşamaya başlıyordu ama deprem felaketi sırasında yeniden kocasıyla yakınlaşıyor. Zaten sevgilisi olan adamın gerçek yüzünü de görüyor: O adam, kadının kızı arabanın içinde sıkışmışken onu kurtarmak yerine yardım çağıracağını söyleyip kaçıyor (Filmin ortalarında da tsunaminin üstüne savurduğu geminin altında kalarak ölüyor zaten). Sonra baş kahramanımızın kızı şehirde binalar çökerken kendine bir sevgili yapıyor. Bu sevgilinin bir de küçük kardeşi var. Bunlar da üçlü takılıyorlar.

Senaryoda karakterler arasındaki duygusal bağ hiç kurulamamış. Bu da filmin bir senaryosunun olmamasından kaynaklanıyor aslında! Öfke, aşk, intikam, kıskançlık, aldatma gibi duygular çok sığ kalmış. Oyunculuklar da öyle aman aman olmadığından, "Ne izliyorum ben yahu?" diyorsunuz (Ayrıca oyuncular da çok yakışıklı-güzel değil. Baş kahraman sadece kel ve kaslı. Kadınlarsa eh.)

Görsel efektlerse hayli iyi. Hele üç boyutlu da olunca filmi bir kenara bırakıp sadece görsel efektleri izliyorsunuz. Arabaların yer yarılınca yerin içine düşmesi, binaların domino taşları gibi devrilmesi, her yeri su basması, her şeyin çökmesi... Bir deprem bu kadar felaket yaratabilir, şehri yutabilir mi diyorsunuz. Rest
oran sahnesi hayli iyiydi. Yani efekt olarak hemen her sahne iyiydi. Ama içi boştu. Filmin sonunda ne olacağını biliyordunuz. Adam günü kurtaracak ve ayrılan çift yeniden barışacaktı.

Kısacası San Andreas (Bize niye San Andreas Fayı olarak çevirmişlerden ziyade filmin adı niçin daha yaratıcı bir şey olmamış demek istiyorum) içi boş ama iyi bir filmdi. Görsel efektlerin başrolde olduğu bir film. "Her yere bina dikmeyelim ki depremde kaçacak yerimiz olsun" temalı. Puanım: 5/10. Hollywood gittikçe daha kötü filmler yapıyor.


13 Haziran 2015 Cumartesi

TRABZON'LA İLGİLİ DOĞRU BİLİNEN 5 YANLIŞ

1. Trabzon, denize kıyısı olan bir şehirdir.

Tamam, belki bundan on yıl öncesinden bahsediyor olsaydık Trabzon'un denize kıyısı olan bir şehir olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirdik. Ama artık Trabzon kenti denizden uzaklaşıyor. Deniz zaten sahil yolu nedeniyle doldurulmuştu, şimdilerde de stadyum çalışmaları için dolduruluyor. Yani ayak basılan her yer bir zamanlar denizdi. Şimdilerdeyse Trabzon'un doğal sahilinden, küçük plajlarından, balıkçı barınaklarından artık eser yok. "Sahil yürüyüş yolu" da artık yalnızca "yürüyüş yolu" olarak git gide şehrin içinde kalıyor.


2. Trabzon, yemyeşil ağaçlarla çevrili bir şehirdir.

Siz o dizilerin Trabzon'da çekildiğini sanıyorsunuz. Ama hayır, o diziler Trabzon'a iki üç saat uzaklıktaki köylerde, vadilerde, ormanlarda çekiliyor. Yoksa siz şehrin içinde ineklerle gezildiğini, binaların tezek koktuğunu mu düşünüyordunuz? Oysa Trabzon'un şehir merkezinde yeşillik değil, sadece bina görürsünüz. Tıpkı İstanbul'da olduğu gibi...

3. Trabzon'da trafik yoktur.

Çiziniz, bunun üstünü kesinlikle çiziniz. Trabzon, özellikle son iki üç yılda, trafik sıkışıklığı konusunda İstanbul'la yarışabilir hale gelmiştir. Özellikle iş çıkışı saatlerinde yollar felç olmaktadır. Akçaabat-Beşirli arası, Atapark-Meydan arası iki dakikalık yollar, trafik yüzünden yarım saat sürebilmektedir.

4. Trabzon kalabalık bir şehir değildir.

Çiziniz, bunun da üstünü çiziniz. Zira Trabzon çok kalabalık bir şehirdir. Hem de şaşırtıcı bir kalabalıkla karşılaşırsınız. Öyle ki yolda rahat yürüyemezsiniz, her yer İstiklal Caddesi'nden beterdir. Karadeniz'in ve Türkiye'nin her yerinden göç aldığı için, nüfusu her geçen gün katlanarak artmaktadır.

5. Trabzon'da sanat etkinlikleri yoktur.

Her şey olumsuz değil elbette... Trabzon'da çok sayıda galeri, sergi salonu vardır. Her yıl düzenli olarak tiyatro şenlikleri, karikatür etkinlikleri, kitap günleri düzenlenir.

11 Haziran 2015 Perşembe

ARKADAŞIM ŞEVVAL MISS TURKEY'DE 4. OLDU!


İlkokul birinci sınıftan beri arkadaşım olan Şevval az önce Miss Turkey'de dördüncü seçildi... İşte bu da ilkokul yıllarımızdan bir fotoğraf karesi... Şevval Ayvaz'ı kısa süre içinde herkesin tanıyacağından eminim... Canım arkadaşımın yolu açık olsun... ‪#‎sendenyanayız

###

Miss Turkey'le ilgili eleştirilere gelecek olursak... Eğer dün akşam Twitter'da yazılıp çizilenleri şöyle bir yokladıysanız, herkesin ağız birliği etmişçesine yazdığı şey şuydu: "Kızlar çok kötü. Dişleri çok kötü. Sanki korku filminden fırlamalar!" Bu yorumlar hayli kaba olmakla birlikte, doğruluk payı da yok değil. Zira 20 finalistin içinde güzel olarak nitelenebilecek yarışmacı sayısı 2-3'tü. 2 ve 5 numara ilk 4'e giremedi, yazık oldu. Trabzonlu Şevval Ayvaz 4. oldu. Gelelim olaylı 1. olan Ecem Çırpan'a... Sabah 2. Sayfa adındaki magazin programı sunucuları onu şöyle eleştirdi: "Ecem'in telefonunu bulup ona dişçimin numarasını vereceğim. Diş protezi çok aceleye gelmiş!" Belli ki Ecem'i 1. yapan şey boyuydu. Çünkü yarışmacıların en uzun boylusu oydu. 2. olan yarışmacının telli olması da çok eleştirildi. Yani genel olarak kızlar güzel olmamakla, dişlerinin bozukluğuyla ve "çirkin"likleriyle eleştirildiler sosyal medyada. Gecenin sunucuları da iki kez yarışmacının numarasıyla adını yanlış okudular. Yani 18 numara dedikleri kız aslında 18 değildi, Ayşe dedikleri kız da aslında Ayşe değildi. Böyle böyle bir Miss Turkey daha geride kaldı...

Şundan gönül rahatlığıyla emin olunabilir ki Miss Turkey kızları -güzel olsun ya da olmasınlar- bundan sonra Kösem Sultan'ın hareminde, çeşitli gençlik dizilerinde ve yalılı/köşklü dizilerde arz-ı endam edeceklerdir.

###

Öte yandan torpil iddiaları da akılları karıştırıyor. Sosyal medya Ecem Çırpan'ın güzel olmadığını hatta çirkin bile olduğunu yazarken 1. olması boyunun 1.85 olmasına bağlıyor. 3. olan Hazal Subaşı'nın ise 1.66'lık boyuyla nasıl 3. olduğu tartışılıyor. 2. olan Aslı Melisa Uzun'un boyu 1.75. O da dişlerinin telli olmasıyla tartışılıyor. Dereceye giremeyen Asena Toprak ve Gülşah Ünal'a yazık olduğu da konuşuluyor. Toprak'ın sosyal medyada "haksızlıklar"dan bahsetmesi de cabası. Bu arada dünkü canlı yayında sorulan "Ne için neyden vazgeçersin?" sorusuna "Sinemayı çok severim. Ama spor için sinemadan vazgeçerim." demesi de hayli eleştirildi, eleştirilmeye de devam ediyor. Görünen o ki ilk 4'e giren kızlarımız ülkemizi uluslararası arenadaki podyumlarda temsil edene kadar bu tartışmalar sürecek. Yine de bunun bir yarışma olduğu unutulmamalı, 18-20 yaşındaki, 20 finalistten biri olmayı başaran kızların hepsi cesaretlerinden dolayı kutlanmalı.

9 Haziran 2015 Salı

KİTAPLARA MİSAFİR GELDİK

Sanki evde aslında kitaplar yaşıyormuş da biz onlara misafir gelmişiz gibi... Bizde durum budur! Filmlerdeki malikanelerde büyük kütüphaneler, tozlu raflar, üst üste dizilmiş binlerce kitap olur ya, hah, işte o bizim ev! Şimdi ben demin kendi kütüphanemi birazcık ayıklayayım dedim, inanın elli yıllık tozlar üstüme uçuştu. Kitaplar iskeletleşmiş, kemikleşmiş, üst üste yapışmış, öylece duruyorlar. Evde zilyon tane kitap olduğu yetmiyormuş gibi, bazen de aynı kitaptan üç beş adet olduğunu görüyorum. 3 tane farklı Don Kişot, 2 tane farklı Küçük Prens buldum. Yine de atmaya kıyamadım. Yayınevleri de yayın yılları da farklı zira. Bunlar çok önemli şeyler. Nasıl atarım ki... Tozlarını aldım, gene raflara gerisingeri yerleştirdim... Biz öleceğiz, onlar yine yaşamaya devam edecek. İşte önceki yazımda eşyalara hamallık ederek yaşıyoruz demem bundandı... Ama seviyoruz biz galiba bu hamallığı...

5 Haziran 2015 Cuma

EŞYALARA HAMALLIK EDİYORUZ!

Babamın m-tr-z-ilyon tane dergisi ve kitabı var. Abartmıyorum, isteyen buyursun eve gelsin, yerinde incelesin, hatta gelmişken birkaç tanesini de hediye edelim, okuya okuya gitsin. Zira bu sayı her geçen gün artmakta ve artık kütüphane nefes alamıyor. Neredeyse antika değeri olan yüz binlerce teknoloji, bilim, sinema, televizyon, dekorasyon, seyahat, yaşam, çizgi roman ve mizah dergileri artık raflara sığmıyor! On adet ayrı ansiklopedi serisi var! 1960'lı yıllardan beri bir sürü dergi toplamış babam, daha eskilere ait sakladığı dergileri de var, ama kabaca böyle söyleyeyim. Atmaya kıyamazsınız, o kadar kıymetliler ki... Ben de aldığım her dergiyi kitabı saklarım. Ama bir yandan da düşünüyorum: Bu kadar şeyi sakla sakla ne olacak? Babam yıllardan beri saklıyor (sonuçta evdeki kütüphane de bu yüzden var), ben de saklıyorum ama aslında temizlik yapmak da lazım. Çünkü bu sefer yenilerini koyacak yer kalmıyor. Yüzlerce raf, çekmece, dolap var ama yetmiyor. Birine verecek olsan değerini bilecek bir alıcı çıkmıyor, satayım desen -en azından bizim ülkemizde- alıcısı çıkmaz.  Ayrıca niye satayım yahu güzelim dergileri? Hediye veririm daha iyi. Yani atsan atılmaz satsan satılmaz. Okul kütüphanelerine ve özel ilgi alanı olan kişilere vereceğiz biz de bazılarını, ama ver ver sonu gelmez yine de. Üstleri toz tutuyor, biz titizlikle saklıyoruz. Yani uzun lafın kısası aslında eşyalara kölelik, kitaplara hamallık yapıyoruz. Yahu şu teknoloji ne büyük nimet! Ne büyük temizlik! Yoksa bunca kitabı dergiyi biriktirmekten içinde kaybolur insan...

2 Haziran 2015 Salı

4 FARKLI SÜRPRİZ


HAVAALANINDA MURAT DALKILIÇ SÜRPRİZİ

Geçen cumartesi günü havaalanında elimde kitabım, kulağımda kulaklığım akşam uçağımı beklerken uzakta gördüm onu. Sıra koltuklardan birinde tek başına oturuyordu. Etrafında hiçbir kalabalık yoktu, ne imza isteyenler ne fotoğraf çektirmek için çığlık atanlar... Bu nedenle ilk başta o olup olmadığından emin olamadım. İnternet paketim bitmişti, bu nedenle hemen birini arayıp sordum: "Bir bakabilir misin Murat Dalkılıç havaalanında olduğuna dair Twitter'ında, Instagram'ında falan bir şey paylaşmış mı?"

Ama öyle bir şey paylaşmamış, tam teşekkür edip telefonu kapatırken Dalkılıç'ın yanına giden kırmızı hostes kıyafetleri içindeki iki hostesi gördüm, onunla fotoğraf çekiliyorlardı. Sonra ben de yanlarına gittim. "Başta tanıyamadım sizi," dedim. Evet tanıyamadım, çünkü yanında kalabalık yoktu, tek başına orada oturuyor, telefonuna gömülmüş, uçağını bekliyordu. Burayla ilgili bir şey paylaşıp paylaşmadığını öğrenmeye çalıştığımı da söyledim. Nereye gittiğini sordum. "İzmir" dedi. Fotoğraf çekildikten sonra "İyi uçuşlar" diledim, "Sana da," dedi, tekrar koltuğuma döndüm. Ama yanında niçin hiç kalabalık yoktu, insanlar mı onu fark etmedi, yoksa başka bir sebep mi vardı anlayamadım. Günün muallak sorusu olarak kaldı öyle. Sarışın iki hostes ise Dalkılıç'ın yanında olmaktan -belli ki uçuş işlemlerinde ona yardımcı oluyorlar- hayli memnun görünüyorlardı. Dalkılıç da çok sevimli, sempatik. Zaten severim ben onu.

ANNEMİN TRİLEÇE SÜRPRİZİ
 
Annemin harika-mütevazi-yardımsever-iyilik meleği kişiliğinin yanı sıra, evde mutfakta yarattığı harikaları da bilmeyen yok. Ama geçen gün eve gittiğimde masada gördüğüm tabaktakinin trileçe olduğunu anlayınca ona bir kez daha hayran kaldım! Ben ondan epeydir trileçe istiyordum, ama evde yapması zor olabilir diye düşünüyorduk. Meğer bana sürpriz yapma peşindeymiş annem! Trileçe bu kadar mı güzel yapılır? Dışarıda yediklerim meğer ne kadar kötüymüş! Karamelli sosu ayrı güzel, içinin kıvamı ayrı güzel... Başta hazır sandım ben, onun yaptığını düşünmedim. Tamam, o zaten harika şeyler yapıyor, zaten kurabiye, pasta, börek, poğaça ve daha pek çok özel/orijinal tarifiyle mutfakta harikalar yaratıyor, ama ben bu trileçesine ayrıca bayıldım! Üstelik bu tarifi ilk kez deniyor! İlk denemede muhteşem bir lezzet çıkarmış ortaya! Karamelli yanık sosunun tadı hala damağımda, son dilimi az önce yedim... Hayran kaldım hayran... Yemelere doyamadım...
 
MUĞLA SİTESİNDEN HOŞ SÜRPRİZ

"Yaz/Kış Muğla" sitesi, Akyaka hakkında yazdığım blog yazısını paylaşmış. Bu hoş derleme için teşekkürler... Sitede aynen şöyle yazmışlar: "Mert Ofluoğlu, Kafadergi adlı blogunda Akyaka'yı kaleme aldı. Ofluoğlu, Akyaka'da yapılacakları sıraladı." Blogumun çok çeşitli bir takipçi kitlesi olması, yazılarımın blog sınırlarını aşıp diğer sitelerde de çok sayıda kişiye ulaşması beni sevindiriyor. Buyurun, linke buradan ulaşabilirsiniz.

OYUNCUYA KÖTÜ SÜRPRİZ
 
Emrah'ın dizisinde Özge Özder ve Tuvana Türkay'la çalışacağını, ama bu iki başarılı oyuncunun Emrah'la pek güzel bir cast oluşturmadığını ve dizinin bence yayından kaldırılacağını geçen günkü yazımda yazmıştım. Sanki bugünü öngörmüşçesine yazmışım o yazıyı. Dizi daha çekimleri başlamadan iptal edildi! Gerekçe ise Emrah'ın magazinde çıkan negatif profili değil, dizi için senaryoya, mekanlara, dizinin çekileceği şehre bile karışması... Yapımcı ve yönetmen de "Biz Emrah'la baş edemeyiz" deyip vazgeçmişler diziyi çekmekten. Ama güzel bir hikayeye benziyordu. Yan oyuncular da iyiydi. Yeni bir başrol bulunup çekimlere öyle başlansa bari...