26 Ocak 2018 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 11. BÖLÜM: KALP NARİN BİR YARATIKTIR

...ve mürekkep dökülüyor!


11. bölümün, şimdiye dek yayımladığım en heyecanlı ve beklenmedik gelişmelerle dolu bölüm olacağını söyleyebilirim. Adeta sezon finali tadında bir bölüm sizleri bekliyor. İlk bölümden itibaren karşımıza çıkan soru işaretlerinden bazıları 11. bölümle birlikte ortadan kalkarken, hemen yeni soru işaretleri eklenecek. Neler olacağını merak ediyorsanız, sürprizleri açık etmeden şu kadarını söyleyebilirim: Atlas-Irmak-Cem arasındaki aşk üçgeni akıllara durgunluk verecek bir gelişmeye sahne olacak, Aslı'nın en yakın arkadaşı Irmak'tan bir anda uzaklaşmasıyla ilgili gerçek açığa çıkacak ve Atlas'ın sezon başından beri sakladığı büyük sır bilgilerinize sunulacak. Kısacası bu bölümde ardı ardına bombalar patlayacak ve hikayede yepyeni bir dönem başlayacak. Bölümü bitirdiğinizde, karakterlerle ilgili fikirleriniz aynı olmayabilir. 7000 kelimelik bu en kritik bölüm için iyi okumalar!

Bölüm şarkısı: Amy Winehouse - Back to Black 
IRMAK TAKSİNİN ARKA koltuğunda oturmuş Atlas'ın evine giderken, Aslı'yla yaptığı konuşmayı düşünüyordu. Ona, "Artık seni gördüğümde hiçbir şey hissetmiyorum," demişti. "Yalnızca kendi hayatını mahveden bir kız görüyorum. Ama beni, bizi tercih ettiğin kişi her kimse, belli ki sana iyi gelmiyor." Bunlar ağzından öfke ve hırsla çıkmış sözlerdi. Ama şimdi düşünüyordu da, çok yerindeydi söyledikleri. Hiç de pişman değildi. Gerçi Aslı'nın moralinin niye bozuk olduğunu çözememişti ve bu hala kafasının bir köşesini meşgul ediyordu. Yine de onu şimdilik bir kenara bıraktı. Taksi, Atlas'ın oturduğu apartmanın önüne gelmişti.
Arabadan indiğinde hava daha da soğuk ve pusluydu. Gökyüzünde, dolunaydan başka hiçbir şey görünmüyordu. Telefonunu eline alıp bir kez daha Atlas'ın gönderdiği mesajı okudu.
"Tamam. Sana her şeyi anlatacağım. Şimdi her neredeysen gel. Eğer gelmezsen her şey bitti sayacağım ve ikimiz de yolumuza devam edeceğiz. Beni istiyor musun? Tüm hatalarımla. Tüm günahlarımla. Bununla yüzleşmeye hazırsan, gel. Çatı katımda seni bekliyor olacağım."
Onun anlatacaklarını dinlemek için sabırsızlanıyordu. Ama bir andan da korkuyordu. Atlas'ın itirafından –artık her neyse onlar– sonra, bir anda her şey değişebilirdi. Aralarındaki ilişkinin rengi, Irmak'ın ona olan hisleri...
Mesajında çok kararlı görünüyordu Atlas.
Irmak da kararlıydı. Onun sakladığı her ne varsa öğrenmeye kararlıydı.
Yine de kendisini şimdiden en kötüsüne hazırladı: Atlas bir katildi. Kız arkadaşının katili. Onu isteyerek öldürmemişti. Ama neden Necati'nin karanlık işlerine alet olmaya devam ediyordu?
Irmak'ın şu anda yurt odasında, bilmem kaçıncı rüyasını görüyor olması gerekmiyor muydu?
Apartmana doğru yürürken sokak kapısının önüne yaslanmış duran, kendisine bakan sarhoş bir evsiz adam görünce biraz korktu. Çabucak yanından geçip kapıda yazan zillere baktı. Hiçbirinde Atlas'ın ismi yazmıyordu ama evi çatı katı olduğu için en üstteki zile bastı. Bir süre sonra onun megafondan, derinden gelen sesini duydu ve sadece bu bile, içinde bir şeyleri ısıtmaya yetti.
"Kim o?"
"Aç kapıyı. Ben geldim," dedi aceleyle.
Böylece birkaç saniye içinde kapı açıldı, sarhoş adamı geride bırakıp apartmana girdi.
*
Parti neredeyse dağılmıştı. İşte, içeride kalan son davetli olan Efe de, kollarının arasındaki iki kızla mekanı terk ediyordu. Soğuk havaya rağmen üstündeki incecik kıyafetle parti mekanının dışındaki bir banka çökmüş oturan Selin, düşüncelerle boğuşuyordu. Adı Necati olan şu izbandut kılıklı adam mekanın kapısında karşısına çıkmış, Irmak’a söylemesi gereken şeyler olduğunu söyleyerek onu bulmasına yardım etmesini istemişti. Ama neredeyse emredercesine, bir ölüm kalım meselesiymiş gibi yapmıştı bunu. Selin onu Irmak’a götürmeyince de, “Söyle ona, Atlas’tan uzak dursun. Kendi iyiliği için, Atlas’ın peşini bıraksın,” diye gözdağı verir gibi buyurmuştu. Şimdi Selin, elindeki telefonla belki onuncu kez Uzay’ı arıyordu, ama telefon çalıp çalıp duruyor, asla açılmıyordu. Belki de partide onu Necati’yle birlikte gördüğü için bozulmuştu, aralarında bir şeyler başlamadan bitmişti. Kahkaha atan kızlarla taksiye binen Efe’ye bakıp kendi kendine kaderine küfretti. 
*
Irmak asansörden çıktığında, Atlas onu kapının önünde bekliyordu. Üstünde turuncu bir yazıyla “I’m an alien” yazan bej rengi bir penye ve yeşil bir pantolon giymişti. Yüzünde dengeli bir gülümseme vardı, ne biraz eksik, ne biraz fazla. Tam da olması gerektiği gibi.
"Gelsene," dedi.
Irmak içeri girdi. Montunu çıkarıp portmantoya astı. Yanak yanağa öpüştüler. Onu ne kadar özlediğini fark etti Irmak. Görüşmeyeli günler olmuştu. Onu fevrice çıkışan liseli bir aşık gibi parkta terk edip gittiği gün aklına gelince, sanki Atlas da o an bunu düşünüyormuş gibi, kendi içinde belli belirsiz bir mahcubiyet yaşadı.
"Salona geçelim," dedi Atlas ve Irmak'ı içeri davet etti.
Irmak bu odayı seviyordu. Siyah, vizon ve füme renklerle döşenmiş olan oda bu renkler yüzünden belki biraz fazla karanlıktı ama, bir şekilde Atlas'ın ruhunu çok iyi yansıtıyordu. İki sütun arasına asılmış olan hamak ileri geri hafifçe sallanıyordu, belli ki o kapıyı çalmadan hemen önce Atlas hamakta oturuyordu. Hamağın kenarındaki koyu lacivert bir battaniyenin ucu yere sarkmıştı. Çalışma masasının üstü her zamanki gibi dağınıktı: üst üste koyulmuş kağıtlar, ortada duran daktilo, dizüstü bilgisayar, kalemler, kemik çerçeveli bir gözlük... ve çerçevede siyah saçlı, gülen bir kızın fotoğrafı. Irmak, o an sanki Pelin de orada, onlarla birlikteymiş gibi bir hisse kapıldı.
Yerdeki halının üstündeyse bir sürü Atlas Kitabı duruyordu. Atlas'ın geri topladığı doksan dokuz tanesi, farklı sayfalarından açılmış bir halde zemini boydan boya kaplamıştı.
"Ne o, kütüphane temizliği mi?" dedi Irmak. Bunu söylemekteki amacı neydi bilmiyordu. Bu söz kendi kulağında bile kötü bir espri gibi çınlamıştı.
Atlas onu duymuş gibi görünmüyordu. Ocaktaki demliğe doğru belli belirsiz döndü. "Bir şeyler içmek ister misin?"
"Atlas. Saat on ikiyi geçti. Uykum var. Seni dinlemek için geldim."
"Uyumak istiyorsan, uyuruz," dedi Atlas.
Irmak bir an için kalakaldı. Bunu çok nötr bir sesle söylemişti Atlas. Yine de birlikte bir eylem yapmayı çağrıştırıyordu.
"O zaman," dedi Atlas. Yerde açık duran birbirinin aynısı doksan dokuz kitaptan birini eline aldı ve on üçüncü sayfada üstü kapalı olarak anlattığı kaza paragrafını işaret etti. "Beni bu kitabı yazmaya iten olayı gerçekten bilmek istiyorsun, değil mi?"
Irmak ona baktı ve dediğinden daha fazlasını kastedip kastetmediğini anlamaya çalıştı. "İstiyorum. Seni daha yakından tanımam için bunu bilmem şart Atlas. Sana zarar veren o şey her ne ise, bu beni de etkiliyor."
Atlas anladığını gösterircesine başını salladı.
"O gün orada ne oldu?" Atlas'ın özel hayatına burnunu sokmak ya da onu zor durumda bırakmak asla istemiyordu. Bunu ona karşı kullanmayacaktı. Sadece, bunu bilerek Atlas'ı daha iyi anlamak, ona yardımcı olarak yaralarını beraber sarmak istiyordu.
Atlas onu aniden elinden tuttu, birlikte yavaşça çökerek yere, kitapların yanına oturdular. Irmak'ı bir saniye içinde ateş basmıştı, Atlas'ın vücudundan yayılan sıcaklık onu da ele geçirmişti sanki. Merakla ona bakıp, anlatacaklarını dinlemeye hazır olduğunu gösterdi.
"İki yıl önce, sıcak bir gündü," diye söze girdi Atlas.
Ve anlatmaya başladı.
*
Bir yaz akşamüstüydü. Şehir dışındaki bir yolda, karanlığın içinde ilerliyorlardı.
Ne kadar telaşlı olduğu yüzündeki her bir ifadeden belli olan Pelin başını çevirip bir yola, bir de ona bakarak panik halinde, "Yavaşla!” diyordu. “Atlas yavaşla!”
Atlas, ellerini büyük bir kararlılıkla tuttuğu direksiyondan, gözlerini yoldan bir an olsun ayırmadan kahkaha attı. “Hayır!”
"Atlas... Beni korkutuyorsun!" dedi Pelin.

Ama bu Atlas'ı durdurmaya yetmedi. Aksine, tüm kuvvetiyle gaza basıp hızlandı.

“Yavaşla!”

“Seni seviyorum, Pelin...” dedi Atlas. Gözünü ona bakmak için bir an, sadece bir an için yoldan ayırmıştı. “Beni bırakıp gitmene izin vermeyeceğim."

“İyi de Atlas, ben hiçbir yere gitmeye – ATLAS DİKKAT ET!”
Atlas başını tekrar yola çevirdiğinde, artık çok geçti. Göz açıp kapayıncaya kadar karşı şeritten gittikçe büyüyen bir ışık huzmesi üzerlerine doğru geldi ve büyük bir gürültüyle çarpıştılar.
Ön cam anında tuzla buz oldu. Cam kırıkları etrafa saçılırken Atlas gözlerini kapattı. Müthiş bir acı duydu, kemer onu tuttu ama iç organları yer değiştirdi sanki. Havayı tuhaf bir koku kapladı.
Koltukta sıkışmıştı. Kapıyı açıp dışarı çıkması pek kolay görünmüyordu. Her yer duman ve cam kırıklarıyla doluydu. Parmaklarıyla yüzüne dokundu, bir ıslaklık hissetti. Gözyaşı mıydı yoksa kan mı? Yoksa her ikisi birden mi?
Başı zonkluyordu. Ama tek düşünebildiği Pelin'di. "Pelin?" diye fısıldadı. Başını güçlükle çevirip yan koltuğa baktı. Karanlıktan hiçbir şey göremiyordu ama koltuğun boş olduğuna yemin edebilirdi.
Sahiden de koltuk boştu. Yanında değildi Pelin. Biraz ileride, kamyon farlarının aydınlattığı yerde, tıpkı onun gibi kamyondan fırlayan şoförün yanında yatıyordu. Boynu bir çiçek sapı gibi eğilmişti, kolları ve bacakları tuhaf açılarla duruyordu. Atlas kemerini çözüp, ayağını neredeyse bacağından koparırcasına çekerek sıkıştığı yerden kurtardı. Bunu yaparken olağanüstü bir acı duymuştu ama sonunda arabadan çıktı, adını bağırarak ona doğru ilerlemeye başladı. Yanına vardığında yere çöküp ona baktı.
"Pelin..."
Saçlarının içinde o kadar çok cam kırığı vardı ki, başına kar yağan bir buz prenses gibi görünüyordu. Gömleği yırtılmıştı. Gözleri yarı kapalıydı. Ama göz kapakları küçük bir kelebeğin kanat çırpışları gibi kıpırdıyordu.
"Atlas..."
"Pelin!" diye ağlamaya başladı. "İyileşeceksin. Kendini bırakma. Beni bırakma."
"Acıyor," diye fısıldayabildi Pelin.
Ve sonra yarım bir nefes aldı.
Ardından gözlerini sonsuzluğa kapadı.
Atlas, adını haykırdı. Uyanması için onu sarstı, ona sarıldı ve çığlıklar attı. Ama Pelin hiç tepki vermedi.
Atlas birkaç dakika boyunca Pelin'e sarılı, yolun ortasında öylece kaldı.
"Gitmemiz gerek..."
Necati karanlığın içinden çıkagelmişti. Atlas bir an için boş gözlerle ona bakakaldıktan sonra, öfkeyle ayağa kalkıp onu yumruklamaya başladı.
"Bir şeyler yap! O… ölüyor!”
Ama Necati, Pelin için ağzını açıp tek kelime bile etmedi. Önce ölmüş kamyon şoförüne, sonra Atlas'a baktı ve "Gitmemiz gerek..." diye tekrarladı.
"Pelin..." dedi Atlas ağlarken.
Necati ona sert bir yumruk attı ve Atlas, ölmüş kamyon şoförüne doğru sendeledi.
“Artık çok geç,” dedi. “İkisi de çoktan öldü.”
Atlas'ı kolundan tuttu, onu peşinden zorla sürükleyerek kendi arabasına götürdü. Atlas ondan kurtulup Pelin'in yanına dönmek istiyordu, ama Necati'nin bileği parmaklarını iyice sıkıyordu. İki defa geri dönmek için çabaladı ama Necati onu arabaya bindirip kapıyı kilitledi.
"Ambulans çağırmalıyız!" diye bağırdı Atlas.
"Eğer hapse girmek istemiyorsan kes sesini!"
"O ölüyor!"
"Pelin çoktan öldü!"
Atlas konuşmadı.
"Ne dersem onu yapmaya mecbursun, anladın mı?" diye bağırdı Necati. "Şu an ve hayatının geri kalanı boyunca."
Atlas ağlıyordu. "Ambulans çağıralım... Sana yalvarıyorum..."
“İki kişinin ölümüne sebep oldun Atlas. Şimdi kapa çeneni. KAPA ÇENENİ!"
Ve Necati gazladı. Cansız bedenlerin ve hurdaya çıkmış araçların yanından geçerken, Atlas başını cama dayayarak Pelin'e baktı. Araba farları geride kalıp her yer karanlığa gömüldüğünde, içindeki ışık da sonsuza dek sönüp gitti sanki.
*
"Hayatında tek bir kez emniyet kemeri takmadı," dedi Atlas, anlatmayı bitirdiğinde. "İlk ve son oldu."
Irmak ona baktı ama konuşamadı. Boğazı düğümlenmişti. Atlas ağlamıyordu ama gözlerinde inci gibi yaşlar birikmişti. Irmak kendi gözlerinin de sulandığını hissetti.
“Atlas, bu... çok kötü bir kazaymış,” dedi sonunda. Sesi neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı. Duyduklarına inanamıyordu. Atlas'ın kız arkadaşını böyle bir kötü kazada kaybettikten sonra bu kadar derin bir acıyla boğuşmasını şimdi anlayabiliyordu. Ama kafasında yerine oturmayan hala pek çok şey vardı. “Kavga mı etmiştiniz? Neden seni terk edeceğini düşünüyordun?”

Atlas gözlerini kaçırdı. Irmak bu sessizliğin altında bir şey aramalı mıydı, bilmiyordu. Yine de üstelemeyip aklındaki bir başka soruyu dillendirdi. 
"Peki Necati birden nereden çıktı?"

"Anlamıyor musun?" dedi Atlas, neredeyse öfkeyle. "Beni takip ediyormuş!"

Ondan böyle bir cevap beklemeyen Irmak, hem söyledikleri hem de sert tonunun sertliği nedeniyle bir parça korktu. Atlas’ın acısı öyle depreşmişti ki, onun nasıl tepkileriyle karşılaşacağını kestiremiyordu. “Ama kaza yerinden öylece uzaklaşıp gitmediniz, değil mi?” diye sakince sordu.  

"Tam da bunu yaptık... Necati beni hiç dinlemiyordu, her zamanki gibi. Ama birkaç dakika sonra polisi arayıp yoldan geçerken bir kaza gördüğünü ihbar etti. Sonrasında ambulanslar gelmiş ve Pelin de kamyon şoförü de hastaneye kaldırılmış. İkisi de çoktan ölmüştü tabii. Bu kazayı nasıl yaptım, hala bilmiyorum. Pelin bir an varken bir an sonra nasıl yok oldu, hala bilmiyorum.” Penyesinin koluyla, gözünden akan bir damla yaşı sildi. “İşte kitapta üstü kapalı olarak anlattığım mesele bu. İşte Pelin böyle öldü Irmak."
Irmak’ın boğazı düğüm düğümdü. Atlas şimdi öyle mahzun, öyle savunmasız görünüyordu ki, kollarını açıp onu bir bebek gibi sarmalamamak için kendini zor tuttu. Hikayesini öğrendikten sonra ondan soğuyabileceğini düşünmüş, kendini ilişkilerinin sonsuza dek biteceğine dair en kötü senaryoya hazırlamıştı. Ama şimdi aksine, ona daha da bağlanmış gibiydi. Birbirlerinin nefes alış verişlerini dinledikleri birkaç dakika sessizce geçip gittikten sonra, “Artık aramızda hiçbir sır kalmadı,” dedi Atlas. Başını kaldırıp hala ıslak olan o ıhlamur renkli derin yeşil gözleriyle ona baktı. “Kalmadı, değil mi?” 
Ah, bu Irmak’ı o kadar derinden yaralamıştı ki... Aralarında hala bir sır vardı. Ama birdenbire bir şey oldu. Irmak öne uzanıp dudaklarını onunkilerle birleştirdi. Ne yaptığı konusunda hiçbir fikri yoktu. Dudakları önce usulca, sonra giderek artan ve bastırılamayan bir arzuyla Atlas’ınkilere değdi. Acılar içindeki bu çocuğun dudaklarının tadı tıpkı hayal ettiği gibiydi: Irmak onu öperken ağzına vanilya, tarçın, karamel ve siyah çay tadı geliyordu. Atlas başta şaşkınlıkla kalakalmış, ama sonra hiç itiraz etmeden onunla öpüşmenin tadını çıkarmaya başlamıştı; hatta şimdi bu öpüşmeyi uzattıkça uzatan oydu. Dudaklarını onunkilerden ayırmaya yanaşmıyordu. Irmak daha önce kimseyle böyle öpüşmemişti. Cem’le bile.
Cem.
"Atlas... Dur," dedi. Ama sesini kendi bile zor duydu. "Bunu yapamam."
"Ne?"
"Özür dilerim."
"Neden?" derken, Irmak'a bir kez daha sokuldu.
"Hayır Atlas, olmaz," dedi Irmak, geri çekilerek. "Bilmen gereken bir şey var. Yani... sen bana her şeyini anlattın ama benim de sana söylemem gereken bir şey var."
"Nedir?" diye sordu Atlas, neredeyse sabırsızca.

“Benim bir sevgilim var Atlas.” Bunu bir çırpıda söylemişti. Sanki hızlıca söylemesi suçunu biraz olsun hafifletecekti. Ona bakıp bakışlarında bir değişiklik yakalamaya çalıştı, ama yüzündeki ifade duygularına dair en ufak bir ipucu bile ele vermiyordu. “Ama ondan ayrılacağım. Bunu hiç zaman kaybetmeden, hemen yarın yapacağım.”
Atlas bir süre hiçbir şey söylemeyip suskunluğunu korudu. O süre boyunca yalnızca bir duvar saatinin tik takları duyuldu. Irmak, odanın duvarlarından birinde bir duvar saati olduğunu ancak o zaman fark etti. Sonra Atlas sessizliğini bozdu.
"Irmak... Bu sorun değil."

"Ne demek ‘sorun değil’?"


“Yani sevgilinden benim yüzümden ayrılırsan kendimi çok daha kötü hissederim.”
Ne? “Hayır Atlas! Bizim aramızda zaten hiçbir şey yolunda gitmiyordu. O...” Acaba söylese miydi? “O bizim okulda çalışıyor. Yani ilişkimiz başından beri biraz imkansızdı. Ayrıca ben... Ben seninle tanıştıktan sonra onunla olamayacağımı fark ettim. Daha doğrusu, ben senden başka kimseyle olamayacağımı anladım, Atlas. O benim için, doğru insanı bulana kadar karşıma çıkmış biriydi sanki, hepsi bu. Ve o doğru insan sensin.” 
"Pekala. Bana söylemen gereken her şeyi söyledin mi?" dedi Atlas, tuhaf bir sesle.
Irmak ona şüpheyle baktı. Atlas karşısına geçmiş alay mı ediyordu, öfkesini bastırıp her şey yolundaymış gibi mi davranmaya çalışıyordu, yoksa sevdiği kızın zaten bir ilişkisi olduğunu öğrenince bunu sıradanlıkla karşılayan o tür erkeklerden biri miydi? Ama bir dakika... böyle bir erkek türü olduğunu sanmıyordu. Yine de bir şekilde, Atlas'ın bunu hiç sorun etmediğini hissedebiliyordu. Belki de, Cem'den ayrılacağını söylemesi Atlas için yeterli olmuştu.
"Evet... sanırım hepsi bu kadar," dedi.
"Tamam," dedi Atlas ve birkaç saniye bakıştılar.

Sonra, neredeyse sözleşmişçesine aynı anda öne eğilip öpüşmeye başladılar. Irmak ateşi çıkmış gibi hissediyordu, ama artık yaptığı şeyin yanlış olmadığını biliyordu. Tutkuyla öpüştüler. Ardından Atlas, “Hayatımda gördüğüm en güzel şeysin,” dedi ve tek bir bakışla bunun onayını aldıktan sonra Irmak’ın gömleğini çıkardı, sonra da kollarını kaldırıp Irmak’ın aynısını ona yapmasına izin verdi.
Şimdi Irmak, Atlas’ın karşısında ilk kez çıplak kalıyordu ve aynı şekilde, onu da ilk kez çıplak görüyordu. Atlas’ın boynunda, kollarında ve göğsünde daktilo tuşları şeklinde küçük desenler olduğunu görünce bir parça şaşkınlık yaşadı. Desenlerin içinde Pelin’in baş harflerinin yazdığını fark ettiğindeyse biraz irkildi. Atlas, Pelin’in adını bedenine kazımıştı. Peki Irmak, teninde başka bir –ölü– kızın adının yazılı olduğu bir erkekle sevişebilir miydi? Evet. Hem de gözünü bile kırpmadan. Çünkü Atlas’ı deliler gibi arzulayan oydu. Parmaklarını, boynundan başlayıp göğsüne doğru inen daktilo tuşlarının üzerinde dolaştırırken Atlas gözlerini kapattı. Yüz ifadesi sakindi, ama göğsü biraz önce olduğundan daha hızlı inip kalkıyordu. Irmak eğilip küçük daktilo tuşlarını birer birer öpmeye başlayınca, Atlas müthiş bir zevkle inledi.

UYANDIĞINDA, ATLAS'IN ODASINDAKİ çift kişilik yatakta yatıyordu. Mor bir çarşafın üstünde, siyah bir yorganın altındaydı. Atlas’ın yatak odası da tıpkı evin geri kalanı gibi karanlık renklerle döşenmişti. Irmak gece odaya geldiklerinde aceleyle çıkardığı yaprak kolyesini komodine, bir derginin üstüne koymuştu. Gerçi kapağında yarı çıplak kadınların olduğu dergi, Atlas’ın okuyacağı tarzda sayılmazdı. Irmak bunu bir an için garipsese de, üstünde pek durmadı.

Mutluluktan sersemlemiş bir haldeydi. Gece olanlar zihnine hücum etti: Atlas’ın geçmişindeki kazayı anlatması, sonra ağlayışı, yakınlaşmaları ve tutkuyla uzun uzun öpüşmeleri... Her şey, yaşadıkları her an bütün berraklığıyla gözlerinin önündeydi. Bu olanlara inanamıyordu. Selin herhalde tüm detayları anlatmasını isteyecekti, ama o çoğunu kendine saklayıp onu sinir edecekti. Fakat şimdi yeni anılar yaratmak için salona gitmesi gerekiyordu.

Burnuna içeriden yumurta kokusu geliyordu. Koku adeta mutfaktan süzülerek koridoru geçiyor, yatak odasına kadar ulaşıyordu. Yumurtanın tavada cızırdayan sesi kulaklarındaydı. Atlas’ı mutfak tezgahının başında, kendisi, kendileri için kahvaltı hazırlarken hayal edebiliyordu. Bu çok romantik ve gerçeküstü bir şey gibi geliyordu. Gözlerini kapatıp birkaç dakika daha keyif yaptıktan sonra yataktan kalktı. Giysileri yerdeydi ama üstüne Atlas’ın dolap kapağındaki askılıkta asılan ropdöşambırını geçirdi. Tenine değen yumuşak yün ve burnuna gelen o naif koku, ona Atlas’ı hatırlattı. Sanki üstüne onu giymiş gibiydi.

Ağır, nazlı adımlarla içeri giderken mutfaktan gelen omlet cızırtısı yükselmeye, Atlas’ın mırıldandığı şarkı netleşmeye başladı. Eski, yabancı bir filmden bir caz parçası dolanıyordu dilinde. Atlas beline sardığı havluyla ona omlet yapıyordu. Saçları ıslak, ayakları çıplaktı; belli ki duştan yeni çıkmıştı. Yerdeki henüz kurumamış ıslak ayak izleri de bunu kanıtlıyordu. Sarı saçlarını özenle geriye doğru taramıştı ve film aktörlerinden çok daha gerçek bir jön gibi görünüyordu. Irmak sessizce gidip ona arkadan sarıldı ve başını omzuna yasladı. Şımartılmış bir kedi gibiydi.

“N’apıyorsun?” diye arkasını döndü Atlas gülerek.

“Asıl sen ne yapıyorsun?" dedi Irmak. Gözlerine inanamıyordu. Atlas mükemmel bir kahvaltı sofrası kurmuştu: Üç çeşit reçel, tam kararında kızartılmış ekmekler, tereyağı, bal ve küçük çeri domatesler, sofrada onu bekliyordu. Kuru meyveli biskotlar ve kuruyemişler de bir köşedeydi. Ayrıca Atlas masaya birkaç çeşit müsli ve yulaf paketiyle süt de koymuştu. Bardaklarda taze sıkılmış portakal suları ve içlerine yerleştirilmiş küçük minyatür süs şemsiyeleri bile vardı. Irmak ağzı şaşkınlıktan ve mutluluktan bir karış açık, ona bakakalmıştı. “Benden önce kalkıp kahvaltı hazırlaman ne kadar sinsi bir hareket. Bir yazara hiç yakışmıyor.” Parmağını şakayla iki yana sallarken neşeyle gülümsedi.

Atlas gülümseyip onu öptü. “Asıl sinsi olan... şu anda üstündeki şeyin benim olması,” dedi. Irmak’ı ropdöşambırından ittirerek mutfaktan çıkardı ve yatak odasına sürükledi.

Yarım saat sonra duştan çıkıp giyinmiş ve bir ağaç kütüğünden yapılmış olan hayli biçimsiz ama estetik mutfak masasının iki ucuna karşılıklı oturmuşlardı. Irmak çayları doldururken, Atlas yeni bir omlet yapmak zorunda kalmıştı tabii. Ama bu, onun suçuydu.

“Eğer yeniden öpüşüp sevişmeyeceğimizi garantilediysek, artık kahvaltımıza başlayabilir miyiz?” dedi Irmak gülerek.

Atlas da güldü. “Söz veremem. Ama eğer şu sarımsaklı ekmekten koca bir ısırık alırsan, bir düşünebilirim.”

Irmak kahkaha attı. Arka fonda Atlas’ın müzik koleksiyonundan swing-bebop-caz karışımı bir şeyler çalıyordu ve şarkı, “sonu nasıl biterse bitsin” aşık olmanın ne kadar muhteşem bir duygu olduğunu anlatıyordu. Tam da onların durumu için yazılmıştı sanki. “Atlas...” diye söze girdi temkinle. “Pelin’den sonra ben ilk miyim?” Bunu sorup sormamayı çok düşünmüştü ama cevabı bilmek istiyordu. “Yani başka kızlar olmadı mı?” İlla ki olmuştur.
Atlas bu soruya hemen bir cevap vermedi. Çayından bir yudum aldı, "İlk değilsin," dedi. "Ama hiçbiri senin gibi değildi."
Bu komplimanı Irmak'ın yanaklarını en az masadaki ekmek kadar kızarttı. O an Atlas'ın karşısında tam bir aptal aşık gibi görünüyor olmalıydı. Arkada Atlas'ın seçkilerinden swing-bebop-caz karışımı bir şeyler çalıyordu ve şarkı, "sonu nasıl biterse bitsin" aşık olmanın ne kadar muhteşem bir duygu olduğunu anlatıyordu. Tam da onların durumu için yazılmıştı sanki, ama öte yandan Irmak'ın içi hala kaostu.
"Boynundaki dövmeler..." dedi Irmak. "Yanlış anlama, onlara gerçekten saygı duyuyorum. Ama bana kendimi kötü hissettirdiler. Seni ilk kez öyle, yani seni ilk kez çıplak gördüm ve teninde onun adı yazıyorken..."
"Irmak," diye onu böldü Atlas. "İstersen sildirebilirim?"
"Ne?"
"Bu seni rahatsız edecekse, o dövmeleri sildirebilirim. Bunu anlayışla karşılarım. Gerçekten."
İşte Irmak buna çok şaşırmıştı. Atlas'ın, yasını hala içinde tuttuğu kız arkadaşının anısı için yaptırdığı dövmelerden sırf onun için vazgeçecek olması, ilişkilerinin ciddiyetinin büyük bir göstergesiydi.
"Ben... Şey... Yoo..." diye kekeledi. "Buna gerek yok. Yani... Ben sadece onun hatırası karşısında haddimi aşmak istemiyorum, hepsi bu."
"İnan bana, Pelin ondan sonra senin gibi birini bulduğumu görseydi, benim adıma çok sevinirdi," dedi Atlas, hüzünle gülümseyerek.
Irmak utanarak bakışlarını kaçırdı.
"Ama Irmak, şunu bilmeni isterim ki, onu içimden hiçbir zaman tam olarak atamam." Elini penyesinin kalbe denk gelen bir yerlerinin üstünde dolaştırdı. "Bir yerimde onu hala hep çok seviyorum, seveceğim."
Bunu duyan Irmak bir süre ona baktı. Sonra ayağa kalkıp yanına gitti ve başını ellerinin arasına alıp, küçük bir kuşu sever gibi okşadı.
"Seni çok seviyorum. Ama belki de dünyanın en yakışıklı erkeği olduğun için değil. Bu kadar güzel ve dürüst bir kalbin olduğu için."
Atlas başını kaldırıp dudaklarına sessizce bir öpücük kondurdu. "Asıl ben sana müteşekkirim Irmak... Beni tanıdığın ilk günden beri bana inanmak için kendine de bana da izin verdin."
"Sana tabii ki inanıyorum Atlas," diyen Irmak, bir yandan da "müteşekkir" kelimesini kendi yaşıtlarından daha önce hiç duymadığını fark etti. Atlas gerçekten de sürprizlerle dolu, bilgili biriydi. Ayrıca teni o sabah tarçın gibi kokuyordu.
"İyi ki varsın," dedi Atlas, onu öperken.
"Birbirimize karşı hep böyle açık olalım istiyorum."
"Merak etme, öyle olacağız Irmak. Artık sırlar yok. Yalan yok."
*
“AÇ KAPIYI!”
Necati kapıyı tüm gücüyle yumrukluyordu. Eğer Irmak görse, ona çok ama çok tanıdık gelecek bir semtteki bir apartman dairesiydi. Üstelik Atlas ve Necati arasındaki bağlantıyı bile belki o zaman çözebilirdi. Ama Irmak orada değildi, bu yüzden de Atlas’ın ona anlattığı hikayeyi gerçek sanmaya devam edecekti.
“Yahu kapıyı içeriden kilitlemek de ne demek? Aç, bak yoksa kırarım!”
Bir süre daha bekledi ve ardından, içeriden gelen ayak seslerini duydu. Yoksa az kalsın gidecekti. Kapı açıldığında, "Burada ne işin var senin?" diye homurdandı Efe, uyku mahmurluğuyla. Üzerinde bir boxer ve eski bir Star Wars tişörtü vardı. Saçları darmadağındı. Boynunda siyah bir kolye sallanıyordu. Yatarken bile kolundan çıkarmadığı altın rengi son model akıllı saatine baktı. "Sabahın yedi buçuğunda."
"Ben... O burada sanmıştım." İşin aslını bilmese, maddi açıdan böylesine zengin birinin böyle bir muhitte oturmasına Necati de çok şaşırırdı. Birkaç saniye düşündükten sonra ekledi. "Doğrusunu istersen ben de seni burada görmeyi beklemiyordum."
Sanki buna bir cevap olarak umursamazca boxer'ının arkasını kaşıyan Efe, "Girsene," dedi kenara çekilip. "O burada değil. Ama yine de evde yalnız olmadığımı baştan belirteyim."
Başını sıkıntıyla sallayan Necati içeri girdi ve yerlere dağılmış çamaşır ve giysilerin üstünden geçerek, Efe'nin peşinden salona gitti. Salondaki sehpanın bir köşesinde buruşturulup top haline getirilmiş bir sürü reçete ve ilaç prospektüsü vardı. Diğer köşesindeyse tamamen farklı bir dünyanın izleri duruyordu: Boşalmış bir içki şişesi, üç kutu kola, birkaç ot poşeti ve bitmiş iki cips paketi.
"Bunlar senin sanırım," dedi Necati, ot poşetlerinin olduğu tarafı işaret ederek. "Efe... sıkıntını anlıyorum ama bir gün şu kapıyı açıp da seni ölü bulmak istemiyorum."
"Ama senin işin bu değil mi zaten?" diye lakaytça güldü Efe, kanepeye otururken. "Kapıları açıp hayatımızın içine bakmak!"
"Otları bıraktığını sanıyordum," dedi Necati, neredeyse üzüntüyle.
"Ah hayır! Ben bıraksam da onlar beni bırakmıyor! Biliyorsun, istemediğin ot, burnunun dibinde biter!" Bunu söyledikten sonra arsız bir kahkaha patlattı.
Necati içerideki banyodan gelen seslere dikkat kesildi. Kapalı kapının ardından, çalışan saç kurutma makinesinin sesi geliyordu.
"Hayatımız iyice rezil bir hal aldı!" diye devam etti Efe. "Kahrettiğimin parası da bir işe yaramıyor... O yüzden ben de koyverdim gitti, anlıyor musun? Neyse sen beni bırak da ondan haber ver." Koltuğa oturup zaten karışık olan saçlarını daha da karıştırarak kafasını kaşıdı.
"Ah evet, aslında ben de seninle onun hakkında konuşmak istiyordum..." dedi Necati sıkıntıyla.
O sırada banyonun kapısı açıldı ve kapıdan uzun boylu bir kız çıktı. Necati onu dünkü partide görmüştü. Kız saçlarına bir havlu sarmıştı ve üstüne sadece bir bluz giymişti. Salonda bir başka erkek daha olduğunu görünce duraladı. Efe'ye bakıp Necati'yi işaret ederek, "Hoppala, bu işin rengini değiştirir," dedi. Ardından kıkırdadı.
Necati utancını gizlemeye çalıştı, ama Efe fark etti.
Efe de mahcubiyetini gizlemeye çalıştı, ama Necati de bunun farkındaydı.
"Beni böyle bir duruma soktuğun için sana çok teşekkür ederim," dedi Necati, havaya yayılan tuhaf sessizlik iyice ağırlaştığında.
"Şimdi de özel hayatımdaki seçimlerimle ilgili bir problemin mi var?" dedi Efe.
"Böyle bir şey söylemedim ama ağzından çıkan sözcüklere dikkat et istersen."
"Kusura bakma, ben bir yazar değilim! Roman da yazmıyorum–"
Daha cümlesini bitirmeden sert bir tokat yüzünde patladı. Efe şaşkınlıkla yanağını tutarak Necati'ye baktı.
"İşte senin tek anladığın şey bu," dedi sessizce.
Kız hala ikisi arasındaki diyalogu izlemeye devam ediyordu. Efe gururu kırılmış bir halde başını önüne eğdi. O an kanepeden kalkıp gitmekle yerinde kalıp hiçbir şey olmamış gibi oturmaya devam etmek arasında gidip geliyordu sanki.
"Özür dilerim," dedi Necati, biraz sonra.
"Defol git," dedi Efe.
Necati hiç ikiletmedi. Kıza son bir kez baktıktan sonra kapıdan çıktı.
Tekrar baş başa kaldıktan sonra kız ürkek adımlarla Efe'nin yanına gidip, kucağına oturdu ve kollarını boynuna doladı.
"O kimdi?"
Efe ona, aşırı bir makyajla palyaçoya maskesine dönmüş suratına baktı ve "Biliyor musun, midemi bulandırıyorsun," dedi.
Bunun üzerine bir tokat da kızdan yedi. Sinirle kalkan kız tekrar banyoya gitti ve iki dakika sonra giyinmiş bir şekilde salona geri döndü. Kapıyı çarpıp evden çıkmadan hemen önce "Paran olmasa seninle olur muydum sanıyorsun?" diye bağırdı.
Hiçbir şey söylemeden arkasından baktı Efe. Sonra yere eğilip içinde ne var ne yoksa çıkardı.
*
Irmak yurda döndüğünde mutluluktan havalara uçuyordu. Yurdun kapısından içeri girdiğinde asansörleri temizlemekte olan çalışana neşeyle “Kolay gelsin!” dedikten sonra merdivenleri koşar adım çıkmaya başladı. Şaşkın kadın arkasından “Asansöre binsene!” dediğinde, çoktan üçüncü kata varmıştı bile. Hemen Selin’in odasına koşup kapıyı yumruklamaya başladı. Selin kapıyı açınca ikisi de aynı anda “Sana anlatmam gereken şeyler var,” dedi. 
“Önce sen beni dinlemelisin,” dedi Irmak heyecanla. “Seninki eminim bekleyebilir.”

Başını sallayan Selin dizüstü bilgisayarında açık olan diziyi kapatırken Irmak onun yatağına oturup akşamki dönem sonu partisinden sonra Atlas’ın evine gitmesinden başlayarak her şeyi anlatmaya başladı. Korkunç kazanın detaylarını duyan Selin, Irmak’ın daha önce hiç görmediği kadar dehşete düşmüş ve üzülmüş görünüyordu.

“Bu gerçekten büyük bir travma... Atlas bunu bir kitap yazarak atlatabildiyse ne mutlu!”

“Nereden baksan Atlas’ın suçuymuş,” dedi Irmak. “Pelin de kamyon şoförü de orada ölmüş. Necati pisliği bunu bir fırsata çevirmiş. Eğer Atlas dediklerini yapmazsa kız kardeşini ve kamyoncuyu öldürdüğünü açığa vurmakla tehdit ederek onu orman yolundaki o depoda getir götür işleri için kullanmaya, istediklerini yaptırmaya başlamış. Onun hayatını kendi kontrolü altına almış yani.”

Koridordan geçmekte olan iki kızın ayak seslerini duyunca bir an için duraksadı.

“Bunları o kadar içinden gelerek anlattı ki bana,” diye devam etti oda kapılarının kapandığını duyunca. “Bak dinle, daha çok şaşıracağın bir şey söyleyeceğim şimdi...”

“Ne?” dedi Selin, her ihtimale karşı odanın kapısını açıp koridorun her iki cephesini de şüpheli gözlerle tarayıp yatağa geri döndükten sonra.

Derin bir nefes alan Irmak, Atlas ona geçmişinde yaşananları söyledikten sonra birdenbire yakınlaştıklarını ve gece onunla aynı yatakta uyuduğunu anlattı. Tabii bunları duyan Selin’in gözleri büyüdükçe büyüdü. “Detayları hayal gücüne bırakıyorum,” diye ekledi Irmak.

“Senin adına o kadar çok sevindim ki,” dedi Selin. Ama ses tonunda Irmak’ın pek hoşuna gitmeyen bir donukluk vardı. Sevinmekten çok şaşırmış gibi görünüyordu ve beklediği tepkiyi vermemişti.

Solgun görünen Selin’e şüpheyle baktı. “Eksik olma, çok sevindiğini görebiliyorum,” dedi alaycı bir sesle. “Her şey yolunda mı?

“Elbette, sadece... Sence de biraz hızlı gitmiyor musun?”

“Belki, sadece birazcık,” dedi Irmak düşünceyle.

“Sen öyle diyorsan...”

“Selin. Partide pek konuşamadık. Sonra mesaj da atmadın. Ne o, Uzay’la bir sorun mu var?”

“Yoo.”

“Bana her şeyi anlatabileceğini biliyorsun... Her şeyi.”

Ne var ki Selin bir şeyler anlatmaya eskisi kadar istekli görünmüyordu. O an, bunu yapabilmeyi bütün kalbiyle isterdi ama Necati’nin Atlas konusundaki uyarılarını ona anlatması, karşısında mutluluktan uçan Irmak’ın aniden yere çakılması dışında hiçbir işe yaramayacaktı. “Önemli bir şey değildi. Gerçekten,” dedi ama her zamanki neşesinden eser yoktu. Irmak yine de üstelemedi.

“Şimdi Cem’le buluşmaya gidiyorum. Umarım... umarım bu konuşma beni çok zorlamaz.”

“Eh, zorlasa da zorlamasa da artık bunu yapman gerek.”

Irmak başını sallayıp ayağa kalktı.

“Ama Irmak,” dedi Selin. “Atlas’la mutlu olacağına inanıyor musun?”

“O da ne demek? Tabii ki inanıyorum.”

“Güzel.”

“Benim iyiliğimi istediğini biliyorum,” diye gülümsedi Irmak ve kapıyı açıp çıktı.

Neyse ki en azından bunu anlayabildin, diye düşündü Selin. O, herkesin zannettiği gibi boş konuşup insanların hayatlarını mahveden bir kız değildi. Yeni edindiği arkadaşının mutluluğu için, Necati’nin Atlas konusundaki uyarılarını kendine saklayacaktı. En azından saklayabileceği yere kadar.

*
Irmak akşamüstü Cem’e giderken, Atlas’la yaşadıklarını düşünerek yol boyunca ağladı. Bu çok garip bir histi çünkü hayatında ilk kez mutluluktan ağlıyordu. Sonra gerçekten ağlamaya başladı, hem de hüngür hüngür. Bütün bunları Cem’e nasıl açıklayacaktı? Açıklayamazdı. Cem’e Atlas’tan hiç bahsetmeden, sadece ilişkilerinin daha fazla yürümeyeceğini öne sürerek ondan ayrılmak zorundaydı. Cem de bu ayrılığı kabullenmek... Çünkü Irmak artık Atlas’tan başkasını istemiyordu. Cem’i de geleceği olmayan bir ilişkiyi sürdürerek daha fazla oyalayamaya hakkı yoktu.

Bu işi bu kadar geciktirdiği için kendine kızıyordu. Kendine çok kızıyordu. Nasıl yapabilmişti bunu?

Ama hatanın neresinden dönse kardı.

Cem’in kapısını çalmadan önce kendini olabildiğince toparladı ve zihninde defalarca tekrarladığı ayrılık konuşmasını yapmaya hazırlandı. Yine de onunla nasıl yüzleşeceğini bilmiyordu, çünkü onun nasıl tepki vereceğini kestiremiyordu. Mümkün olduğunca ağır adımlarla yürüyerek dairenin ziline bastı.

Kapı açıldığında Cem, onu yüzünde fazla sakin, geniş bir gülümsemeyle, elinde bir içki bardağıyla karşıladı. Montunu ve çantasını portmantoya asan Irmak kaşlarını soru sorarcasına kaldırınca, “Dün gelemediğim partinin bir telafisi olarak düşün,” dedi ve bir bardak da Irmak’a uzattı.
"Sağ ol ama önce yemek yeriz diye düşünmüştüm."
Cem başını salladı ama mutfağa gitmek yerine salona gitti ve bacaklarını yayarak kanepeye oturdu. "Çok yorgunum. Yemeği sen hazırlasana."
Irmak buna biraz şaşırdı. Cem daha önce hiç böyle bir şey istememişti.
"Tabii," dedi. "Malzemeler mutfakta mı?"
"Oradalar," dedi Cem, başıyla mutfağı işaret ederek. Ayaklarını ona hiç yakışmayan bir kabalıkla, cam içki şişesinin olduğu sehpaya uzattı. Fazla rahat görünüyordu. Irmak ona baktı. Üstünde mavi bir gömlek, altında kahverengi bir pantolon vardı. Belki de okulda kötü bir gün geçirmişti ve sevgilisine nazlanıp biraz rahatlamak istiyordu. Sorunları çözen genelde hep o olduğu için, bu sefer kendisinin şımartılmasını istemeye hakkı vardı. Irmak mutfağa giderken dönüp onunla konuşmayı düşündüyse de, Derdi her neyse nasıl olsa yemekte anlatır, diye düşünüp yoluna devam etti. Tezgahın üstünde tavuk dilimleri, mantar, patates ve baharatlar onu bekliyordu. "Mantarlı baharatlı tavuk yapacaksın," diye seslendi Cem içeriden. Irmak durup kendi kendine düşündü. Cem ona neredeyse ilişkileri boyunca ilk kez bu kadar soğuk davranıyor ve bir emir veriyordu. Okulda her ne kadar kötü bir gün geçirmiş olursa olsun, bu cidden garipti.
Mutfakta tavuğu fırına sürmeye hazırlarken, içeriden Cem'i dinledi: Televizyonda haberleri açmış, birkaç dakika izlemiş, bir şeye küfrettikten sonra kanalı değiştirerek yabancı kanaldaki ev programlarından birini açmıştı. O akşam gerçekten de Cem'de bir tuhaflık seziyordu. Ama sebebini bilmiyordu.
Fırını çalıştırdıktan sonra tam içeri, Cem'in yanına gidecekken (belki onu masajla gevşeterek sorunun ne olduğunu anlayabilirdi), onun mutfak kapısından girdiğini gördü. Elinde bir kitap vardı. Atlas Kitabı. Cem kitabı kendisine doğrultunca, Irmak sanki elindeki bir kitap değil de, ateşlenmesi an meselesi olan bir silahmış gibi irkilerek geri çekildi.
"Demek bunu yanında taşıyorsun?" dedi Cem.
Irmak donakalmıştı. "Cem..." diye kekeledi. "Sen benim çantamı mı karıştırdın?" Buna inanamıyordu.
Cem öfkeyle gülerek ona doğru adımlar atmaya başladı. "Merak ediyorum, her gece yatmadan önce bu kitabı mı okuyorsun?"
Irmak yavaş adımlarla ondan uzaklaşıyordu.
"Yoksa dün geceki gibi, uykuya onunla mı dalıyorsun?"
Ne?!
Bu, başına gelebilecek en kötü şeydi. Cem, onun geceyi Atlas'ın evinde geçirdiğini biliyordu. Kahretsin.
"Beni dinler misin?" dedi Irmak, her şey bir yanlış anlaşılmaymış gibi sakinliğini korumaya çalışarak. "Belli ki her şeyi yanlış anlamışsın." Oysa kalbi nasıl da güm güm atıyordu.
"NEYİ YANLIŞ ANLADIM?" diye bağırdı Cem. Kahretsin, diye düşündü Irmak bir kez daha, çünkü Cem biraz sarhoştu ve öfke kontrolü yaşamakta güçlük çekiyormuş gibi bir hali vardı. "Ben her şeyi biliyorum Irmak. Ta en başından beri."
Nasıl?
"Parkta seni gördüğüm günü hatırlıyor musun..."
Evet.
"İşte o gün bana onunla buluşmadığını söylemiştin. Ben de hiç bozuntuya vermemiştim. Oysa sizi gözlerimle gördüm."
Bu imkansız. Bu olamaz. Bu mümkün değil!
"Bunu bana senin kendi ağzınla itiraf etmeni bekledim. Öylesi senin için daha iyi olurdu, biliyor musun?"
İnanamıyorum...
"Ama sen gözümün içine baka baka bana yalan söylemeyi tercih ettin."
"Cem..."

"Üstelik sonrasında onunla defalarca görüştüğün halde hepsini benden sakladın..."

"Cem, hayır..."
"Şimdi de bana yalan söylemeye devam mı edeceksin Irmak? Sana o çocukla görüşmeni istemiyorum demiştim. Ama sen beni çiğnedin geçtin. Sana olan güvenimi kırdın." Elinde tuttuğu bardaktaki sıvıyı tek dikleyişte içip bitirdi. Şimdi Irmak'ı tezgahın önünde sıkıştırmıştı.
Irmak'ın gözü sebepsizce tezgahtaki bıçağa takıldı. Mutfağın tartışmak için uygun bir ortam olmadığını biliyordu. Çok tehlikeli. Hele de sarhoş Cem onun Atlas'la görüştüğünü öğrenmişken. Daha doğrusu, Irmak onun bunu başından beri bildiğini öğrenmişken.
"Cem," dedi Irmak, mutfaktan çıkıp salona doğru ilerlerken. "Gel içeride konuşalım. Aslına bakarsan ben de sana bunu anlatacaktım."
"Neyi anlatacaktın?" dedi Cem onu takip ederken.
"Evet, Atlas'la görüştüm... ve bana o kitabı yazma sebebini anlattı..."

"Dün gece onun evinde ne işin vardı?"

"Cem..."

"Bana aranızda bir şey olmadığını söyle..."

"Olmadı..." dedi Irmak, ama korkudan ölmek üzereydi.

"Sen yalancının teki olup çıkmışsın,” dedi Cem, hayal kırıklığı içinde.

"Onun evine gittim ama sandığın gibi bir şey olmadı,” dedi Irmak, yalanının hiç değilse bir parçasını telafi etmeye çalışırcasına.
Cem elindeki Atlas Kitabı'nı sertçe sallamaya başladı. "Her şeyin sebebi bu, değil mi?"
"Cem..."
Cem'in gözleri şimdi kocaman açılmıştı. "Aslında başında yapmalıydım bunu."
Neyi?
Irmak onun ne demek istediğini anlamamıştı. Cem göz açıp kapayıncaya kadar mutfağa gidip bir çakmak aldı ve tekrar salona döndüğünde çakmağı çaktı. Sonra televizyonun durduğu büfenin yanına gidip bir saksının içinde, Atlas Kitabı'nı tutuşturup ateşe verdi. Kitap gözlerinin önünde cayır cayır yanıyordu şimdi.
"Al sana Atlas!" dedi Cem öfkeyle ve hırsla. "Al sana Atlas Siyah!"
Irmak hemen saksının yanına koştu ama kitap çoktan tutuşmuştu bile. Korku, şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla bir Cem'e, bir de saksının dibinde yanıp kül olmakta olan kitap sayfalarına bakıyordu. Yaşadığı şoku biraz atlatabildiğinde Cem'e dönüp "Bunu neden yaptın?" diye sordu.
"Bence sen bunu neden yaptığımı gayet iyi biliyorsun."
"Bitti Cem! Bitti..." dedi Irmak, saksının yanından uzaklaşırken.
"Bitemez," diye güldü Cem, kendinden emin bir tavırla.
"Cem..." dedi Irmak. "Bu saatten sonra artık aramızda bir şey olması mümkün değil."
Ama bunlar, erken söylenmiş sözlerdi.
Irmak çantasını alıp kapıdan çıkmak üzereyken, Cem onu kolundan yakaladı.
"Bırak!"
"Sen benimsin!" Cem onu adeta ahtapot gibi sarmıştı. Irmak kurtulmak için çırpındı, ne var ki boşunaydı. Cem'i sakinleştirmek için "Tamam..." diye sayıkladı çaresizce. Ama durmaya niyeti olmayan Cem onu öpmeye çalışıyordu.
Irmak onu sertçe itti. Bunun üstüne Cem onu yere fırlattı ve Irmak başını sehpanın kenarına çarparak yere düştü.
"Ahh..."
Alnından aşağı akmaya başlayan kanı hissedebiliyordu.
Aynı anda üzerine eğilen Cem ona sert bir tokat attı ve ardından üstüne bindi. Kurtulmak için çırpındı Irmak, ama bunun Cem'in ona daha şiddetli baskı uygulaması dışında hiçbir faydası olmadı. Üstündeki Cem'in ağırlığıyla eziliyordu. Cem alkol kokan ağzından tükürükler saça saça "Sen benimsin, anlıyor musun?" diye bağırdı. "Benim! YALNIZCA BENİM!"
Irmak korkuyla çırpınıyordu. Bu Cem olamaz... Tanıdığı o nazik, anlayışlı, düşünceli Cem gitmiş, içinden resmen bir canavar çıkmıştı. Bir sonraki adımını kestirmek mümkün değildi.
Irmak, başını halının üstünde gücü yettiğince sağa sola çevirerek, dudaklarını Cem'in öpüşlerinden kaçırmaya çalışıyordu. Ama işin rengi gittikçe değişiyordu. Cem bir anlığına onu öpmekten vazgeçmiş gibi –daha fazlasını arzuluyormuş gibi– elini gömleğinin düğmelerine götürdü ve hatta birkaçını çözdü.
Irmak dehşet içindeydi. Ağlamak, bağırmak istiyordu ama üstüne oturan Cem onu öyle bir eziyordu ki, ağzını açmaya bile gücü yoktu. Ama çabucak toparlanması gerekiyordu: Çok geç olmadan bir şeyler yapmalıydı. O an, gözü sehpanın kenarında duran içi boşalmış cam içki şişesine ilişti. Cem'e bir zarar vermek istemiyordu, ama bunu yapmak zorundaydı. Saniyeler içinde sehpaya uzandı ve şişeyi eline alıp Cem'in kafasına arkadan geçirdi.
Şişe Cem'in kafasında dağılıp tuzla buz oldu.
Cem anında üstüne yığıldı. Irmak şoktaydı, Cem'in altından kayaya sıkışmış bir yılan gibi sürünerek çıkması bir dakikasını aldı. Alnındaki kanamaya şimdi bir de saç diplerindeki bir acı eklenmişti ve ellerine küçük cam kırıkları batmıştı ama kaybedecek zamanı yoktu. Çabucak ayağa kalkıp külleri saksıda hala tütmekte olan Atlas Kitabı'nın yanından geçti, çantasını ve montunu eline aldı. Kapıdan çıkmadan önce olduğu yerde durup yavaşça dönerek Cem'e baktı. Yüzüstü halıya yığılmıştı. Kıpırdamıyordu.
"Cem?" diye sessizce mırıldandı. 
Kalbi duracak gibiydi. Cem'in ayağa kalkmaya çalışmasını bekliyordu. Oysa o hiç hareket etmiyordu. Yoksa... ölmüş müydü? Irmak Cem'i öldürmüş müydü? Bilmiyordu. Az önceki kabusun bittiğine, Cem’in artık etkisiz olduğuna sevinmeli mi yoksa onu öldürmüş olabileceğine üzülmeli miydi, bilmiyordu.
Evden aceleyle çıktı. Asansör bir türlü gelmek bilmiyordu. Bir katta takılmış olmalıydı. O da merdivenlerden inmeye karar verdi. Basamaklardan inerken bir kadınla karşılaştı ama yanından hiç duraksamadan geçip gitti.
Bu gecenin nasıl sonlanacağıyla ilgili hiçbir fikri yoktu. Sanki bir daha asla yatağında rahat bir uyku çekemeyecekmiş gibi hissediyordu.
Nihayet sokağa çıkabilmişti. Başını yukarı kaldırıp Cem'in ışık yanan salon penceresine baktı. Bir an sanki Cem'i de orada göreceğini sandı. Ne yapmalıydı? Ne yapması gerekiyordu? Ambulansı mı aramalıydı? Ya da akıl danışmak için Selin'i? Hayır. Şu durumda ona yardım edebilecek tek bir kişi vardı. Telaşla yolun karşısına geçerken az kalsın bir arabanın altında kalıyordu. Karşı kaldırıma çıktığında ileriden gelen taksiyi durdurup arka koltuğa bindi. Otuzlu yaşlarındaki taksici ona, başına bir hal gelmiş gibi baktı. Aslında öyleydi de.
"İyi misiniz hanımefendi?"
"Evet..."
"Nereye gidiyoruz?"
"Ana yola çıkın, ben söyleyeceğim."
"Hastaneye götürseydim..."
Irmak alnındaki birkaç damla kanı elinin tersiyle sildi. "Ben söyleyeceğim dedim!"
Taksi gaza bastı. Irmak başını koltuk arkalığına yaslayıp sessizce ağlarken, her an bu kabustan uyanacağını düşünmek istedi.
*
Atlas evde miydi ya da evdeyse bile onu bu işe karıştırmaya hakkı var mıydı, bilmiyordu. Ama artık bir şekilde kader ortağı olduklarını hissediyordu. Taksiden inip apartmana doğru yürüdü. Şansına sokak kapısı açıktı ve doğruca içeri girip koşar adımlarla merdivenleri çıktı. Atlas'ın dairesinin önüne geldiğinde durdu ve kapı ziline bastı. İçeriden ayak sesi duyana kadar, belki bir dakika, parmağını zilden çekmedi.
Atlas Siyah kapıyı açtığında, belinde bir havlu sarılıydı. Havlunun açıkta bıraktığı her yeri çıplaktı ve Irmak o durumda bile boynundaki, göğsündeki ve kaslı kollarındaki küçük daktilo tuşu şeklindeki dövmelerine bakmaktan kendini alamadı. Atlas'sa karşısında Irmak'ı gördüğüne sevinmemiş, daha ziyade paniklemiş gibiydi.
"Irmak... Senin burada ne işin var?"
"Atlas, çok kötü şeyler oldu," dedi Irmak. Alnındaki kurumuş kan da, bunu dramatik bir şekilde doğruluyordu.
"Ne oldu?"
Irmak daha cevap veremeden koridordan ayak sesleri duyuldu ve... bu akıl alır gibi değildi ama... Aslı göründü. En yakın arkadaşı, onu ve Uzay'ı yüzüstü bırakıp giden Aslı... Burada, Atlas'ın evinde görebileceğine hiç ihtimal vermediği Aslı... O da Atlas gibi yarı çıplaktı, üzerine onun ropdöşambırını giymişti. Irmak'ı gördüğünde yolun yarısında kalakaldı, belindeki kuşağı bağlamaya girişti.
"Irmak?"
İkisinin de kapıyı ne halde açtığına bakılırsa, kapının neden bu kadar geç açıldığı ortaya çıkıyordu. Başka bir deyişle, kapı çaldığında ne yapıyor oldukları şüpheye yer bırakmıyordu.
"A-Aslı?" diyerek bir adım geriledi.
Irmak o an, gecenin kötü sürprizlerini çoktan yaptığını mı, yoksa her şeyin daha yeni mi başladığını düşünmeden edemedi.
11. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
Sosyal medya adreslerim:
instagram.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert