29 Kasım 2017 Çarşamba

VEFA BOZACISI'NDA BİR AKŞAMÜSTÜ


İstanbul sayısız sürprizle dolu bir şehir ve keşfedilecek yerleri bitmiyor... Uzun zamandır gidip yerinde görmek istediğim Vefa Bozacısı'nı ve eski İstanbul'a dair bir şeylerin hala yaşadığını hissettiğiniz bir semti anlatacağım sizlere.

Öncelikle, bir önceki, doğum günümü Trabzon'da kutladığımdan bahsettiğim yazıma yaptığınız yorumlar için çok teşekkür ederim! Bu büyük şehirde sürekli ev-okul, ev-iş gibi rutin tempolara ayak uydurmak zorunda kalıyoruz ve bazen kendimize bile zaman ayırmaya vakit bulamıyoruz, değil mi? Ancak aslında İstanbul'dan çok uzaklaşmadan yeni yerler keşfetmek de yine bizim elimizde. Daha önce hiç gitmediğiniz bir semti gezmek de bu keşiflere dahil. Vefa, benim daha önce gitmediğim bir yerdi ama uzun zamandır da aklımdaydı. Özellikle de bozayı gidip yerinde içmek için Vefa Bozacısı'na gitmek istiyordum! Nihayet, geçtiğimiz günlerde, akşamüstü 17 gibi soluğu Vezneciler'de aldım. Otobüsle Mecidiyeköy'e, oradan da metroyla Vezneciler'e giderek Vefa'ya ulaştım. 


Mimar Sinan'ın Şehzade Camii, Süleymaniye Camii, Kalenderhane Camii, İstanbul Üniversitesi, Bozdoğan Kemeri... Hepsi bu civarda. Eski İstanbul'a dair bir şeyler hala yaşıyor gibi hissediyorsunuz bu semtte. Sahaflar, kitapçılar, antikacılar, dükkanlar yan yana sıralanmış. Adeta bir sakinlik var sokaklarda. Pastel renkli nostaljik evleri görünce de fotoğraflarını çekmeden duramıyorsunuz. 


Ben akşamüstü 17-18 gibi oradaydım ve doğal olarak hava kararmaya başlamıştı, o nedenle geçtiğim ara sokaklar bana bir film platosundan farksız göründü. Ama gerçekten o kadar eski ve el değmemiş hissi veren ara sokaklar var ki, adeta bir polisiye filminin içinde hissediyorsunuz kendinizi. Hava açık maviden koyu maviye dönerken, sarı, pembe, turuncu, mor gibi pek çok renk, o alacakaranlık paleti içinde yer bulabiliyor kendine ve her ne kadar sabah insanı olsam da, günün bu "renk değiştiren" saatlerini de seviyorum. Doğanın ışık oyunlarını izlemek gibisi var mı!


Ve bir saatlik yürüyüşümü Vefa Bozacısı'nda noktalıyorum. Aslında bu benim ikinci boza içişim, ilk kez yine geçen yıl bu zamanlarda bir kafede içmiştim ama boza tabii ki Vefa Bozacısı'nda içilmeli. Özellikle kış aylarında içildiği için bozayı sıcak içecek sananların sayısı bir hayli fazla ve ne yalan söyleyeyim, ben de onlardan biriydim. Bozanın soğuk bir içecek olduğunu öğrenince şaşırmış ve hatta neredeyse hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü üstüne tarçın serpilerek içildiği için salep gibi sıcak bir içecekle karşılaşmayı bekliyor insan. En azından ılık olsa keşke diye düşünsem de, yeni tatlara her zaman açık biri olduğum için bozayı seviyorum. Aslında boza için, içecekle yiyecek arası bir şey diyebiliriz, zira kaşıkla yeniyor. Aşure ve muhallebiye benziyor tadı, kıvamı yoğun, katı. Bu haliyle yoğurtlu müsliyi bile andırıyor doğrusu! Tarçın ve leblebiyle zenginleştirebildiğiniz bozanın bir bardağı Vefa Bozacısı'nda üç lira. Eğer yolunuz düşerse, nostaljik ve şirin Vefa Bozacısı'na uğramayı unutmayın. Unutmadan; Kemal Sunal, Şener Şen, Müjdat Gezen gibi ünlü isimlerin mezun olduğu Vefa Lisesi de bozacıya birkaç adım mesafede. 



Beni sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz:



25 Kasım 2017 Cumartesi

TRABZON'DA DOĞUM GÜNÜM BAKIN NASIL GEÇTİ?


Doğum günüm için spontane bir şekilde Trabzon'a gideceğimden bir önceki yazımda bahsetmiştim. Trabzon'a gittim, döndüm ve işte güzel yemeklerle, anılarla dolu bir yazı yazmak için klavyemin başında yerimi aldım!

Beni biliyorsunuz, İsveç'ten sonra iyice bir yemek düşkünü oldum. Yani yemek yemeyi, günün her saati bir şeyler atıştırmayı zaten hep severdim ama İsveç'te ilk kez kendi mutfağım olunca, içimdeki deneysel aşçı da ortaya çıktı! Yemek yapma konusunda henüz pek fazla bilgim yok ama acayip bir ilgim var. Özellikle kahvaltı, ekmek, çay saati ve tatlı-pasta gibi konulara çok meraklıyım. Benim ilgi alanım cidden şunlar: seyahat, yemek, kitap ve televizyon. Bu dördü üstüne baya hayatım. Yani televizyon dediğim de, salt izlemek değil, dizi hikayesi, senaryosu yazmak anlamında söylüyorum bunu. Bu arada Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabım hemen çıksın, hemen okuyun istiyorum. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Çoktan anlamış olacağınız üzere, bu yazım biraz Trabzon'da neler yedim şeklinde olacak, baştan söyleyeyim.


Bu yıl canım kestaneli, beyaz çikolatalı bir pasta çekiyordu ve siparişimi şehirde en iyi pastayı yapan yerlerden birine, Zorlu Grand Hotel'e sipariş verdim. Gerçi içine kestane dışında hiçbir şey koymamış ve üstünü de aşırı süslemişlerdi ama malzemesi kaliteli olduğu için bu hiç sorun olmadı. Zorlu'nun pastaları gerçekten lezzetli oluyor!

Doğum günü masamda yok yoktu ama en çok sevdiğim iki tarifi/lezzeti sizlerle paylaşmak istiyorum...

 

Narlı, maş fasulyeli ve küp doğranmış Ezine beyaz peynirli bu salataya bayıldım! Ben sanırım limonlu, ekşi salatalardan çok, böyle tatlı salataları seviyorum. Üstüne nar ekşisiyle birlikte narlı ve maş fasulyeli salata yeni favorim, kesin deneyiniz. 



Çay saatlerinin, doğum günü masalarının en şık lezzetlerinden biscot! Kuru meyve ve kuruyemişlerle dolu biscot'lar, olmazsa olmaz... Eğer bu lezzetle hala tanışmadıysanız, bunu da hemen deneyin. 

Onun dışında börekler, kurabiyeler, kekler, kuruyemişler, grissini'ler, meyveler, başka salatalar vs. de doğum günü masamda vardı ama sizlerle paylaşmak istediklerim bunlardı... 


Trabzon'da dışarıda restoranlarda bol bol balık ve köfte de yedim... 

Trabzon'da Vakfıkebir ekmeği, Sürmene ekmeği, mısır ekmeği gibi pek çok ekmek çeşidi var, biliyorsunuz... Bunlar dışında, günümüzde artık moda gibi hızla yayılan değişik ekmek çeşitlerine de ulaşmak mümkün... Ekşi mayalı, cevizli ekmek gibi... Kekten adeta farksız olan bu leziz ekmekleri de seviyorum ben. Mesela Trabzon'da Kiler'den alabileceğiniz bu cevizli ekmek, 16 lira. Normal ekmeklere alternatif olarak. 

 

İşte böyle... Yemek odaklı harika bir Trabzon haftası geçirdim... Doğum günüm de çok güzel geçti... Yazdığınız mesajları, yorumları da okudum, hepsine cevap veremesem de, hepsini okudum, hepinize çok teşekkür ediyorum... Trabzon'a gittiğim için Ters Düz'ü ve Bozbalık Köyü sakinlerini de bol bol andım tabii... İkinci kitabı sizlerle buluşturmak için sabırsızlanıyorum! 

Beni sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz:



15 Kasım 2017 Çarşamba

DOĞUM GÜNÜMÜ NASIL KUTLAYACAĞIM? BOZBALIK'TA?


Haftaya salı benim doğum günüm!

21 Kasım.

E o zaman bir Trabzon yapar mıyım?

Yaparım!

Yaşasın uçuştan iki gün önce karar verilip alınan spontane uçak biletleri!

En keyiflileri de böyle olmuyor mu zaten?

Yani spontane bir şekilde Trabzon'a gidiyorum!

Doğum günümü köşkte, bir elimde minyatür şemsiyeli portakal suyumla, çatalımın ucunda karameli bol beyaz çikolatalı pastamla, cool bir moda dergisinden fırlamış gibi kutlamayı planlıyorum. 

Sonra benim Ters Düz'deki hayali Bozbalık Köyü karakterlerinin yanına giderek beş bardak çay içip kızarmış ekmeğin üstüne reçel ve tereyağı süreceğim, o ayrı.

Sırası gelmişken... Bozbalık'ı çok özledik değil mi? Ters Düz'ün devamı olan, adını ve konusunu şimdilik kendime saklamaya devam ettiğim ikinci kitabım HEMEN çıksa iyi olmaz mıydı... Ben sırlar ve entrikalarla dolu Bozbalık Köyü'nü, Ece'yi, Burak'ı, Nilgün'ü, Mehmet'i, Ali'yi, Meryem'i, Bora'yı, Melek'i ve diğerlerini çok özledim. Arada laflıyoruz, onlar da sizi çok özlemiş. 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

14 Kasım 2017 Salı

DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET'İ İZLEDİM


Cuma günü vizyona giren Doğu Ekspresinde Cinayet'i, hemen pazar günü gidip izledim. Yaklaşık iki saat süren film, Agatha Christie'nin en çok bilinen aynı adlı kitabından bir uyarlama. Filmde Johnny Deep, Penelope Cruz gibi isimler de var ama daha çok konuk oyuncu olarak geri planda kalıyorlar. Meşhur dedektif Hercule Poirot'u ise Kenneth Branagh canlandırıyor. Branagh aynı zamanda filmin yönetmen koltuğunu da kimselere kaptırmamış. 

Filmin ilk sahneleri, bizim İstanbul'da geçiyor. Daha sonra tren yola çıkıyor ve karlı manzaralar, nefis yemekler eşliğinde, sıcak kompartımanlar arasında şıkır şıkır giyinmiş yolcuları, aslında olağan şüphelileri tanımaya başlıyoruz. Nitekim çok geçmeden trende bir cinayet işleniyor ve herkes şüpheli konumuna düşüveriyor. 


Ben filmi oldukça beğendim. Polisiye ve dedektif öyküleri sevenlerin zaten kaçırmaması gereken bir film. Yine de, salondan çıktıktan sonra seyirci bazı tatminsizlikler de yaşamıyor değil. Özellikle de sonuyla ve olayların bağlanışıyla ilgili. Bir de, koskoca trende yalnızca sekiz-dokuz yolcu mu var diye de düşündürtmüyor değil... 

Bu arada, bir devam filminin sinyali de ufaktan ufaktan verilmiş. Bir istasyonda olaylı cinayet treninden inen Hercule Poirot'u karşılayan bir adam, Nil Nehri'nde bir cinayet işlendiğini söylüyor. Demek ki ikinci film olursa, bu sefer Nil sularında geçecek. İyi de olur, çünkü bu filmde o kadar çok kar vardı ki, trende olmamıza rağmen üşüdüm! 

Benim filme notum: 8/10

İzlerseniz ya da izlemeyi düşünüyorsanız, yorumlarınızı mutlaka bekliyorum... 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

12 Kasım 2017 Pazar

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 7. BÖLÜM

6. bölüm

5. bölüm

4. bölüm


3. bölüm


2. bölüm


1. bölüm 



"BÖYLE BİR ŞEYİ benden saklamanı asla beklemezdim Irmak."
"Haklısın," dedi Irmak, gözyaşlarını silerek. O da kendinden günün birinde Cem'i aldatmayı beklemezdi ama hayat karşısına bir anda Atlas'ı çıkarmıştı ve ona karşı konulamaz bir şekilde çekilmiş, bunun önüne geçememişti. Yine de Cem, Atlas'la ilişkisini öğrenince onun tahmin ettiği kadar öfkelenmemişti. Bu açıkçası biraz garipti. 
"Kim o kız Irmak?"
"Kız mı?" Irmak afallamıştı.
"Sarı saçlı kızdan bahsediyorum. Ayaküstü epey konuştunuz sanırım."
"O... o şeydi..." Irmak şaşkınlık ve rahatlamayla ona bakakalmıştı. Cem, Atlas'tan değil, Selin'den bahsediyordu! Irmak'ın sandığı gibi onu o gün parkta Atlas'la değil, beşinci kattaki tuvaletlerin orada Selin'le konuşurken görmüştü.
"Evet?"
"Benden ders notlarını istemişti. Malum, vizeler yaklaşıyor."
"Sen ne dedin peki?"
"Hiç işim olmayacağını söyledim. Derse gelip kendi notlarını kendin tutmalısın. Aynen böyle."
"En doğrusunu demişsin. Ama yine de, hayatında olup biten her şeyi bana söylediğini sanıyordum. Biliyorsun, bu hep böyleydi çünkü."
"Ah, hayır, Cem. Kızı tanımıyorum bile." Evet, bu belki de Cem'in tek kusuruydu. Irmak'ı hep kontrol altına almaya çalışıyormuş gibi davranıyordu ve bu bazen rahatsız edici olabiliyordu. Ama Irmak da bazen ona karşı meraklı davranıyordu, o nedenle sorun yoktu.
"Niçin ağladığını hala anlayamadım ama?"
"Şey... Bir anda senden bir şey saklamışım gibi hissettim ve bu beni huzursuz etti çünkü." Eh, bu bir parça doğruydu.
"Sen öyle diyorsan madem, öyle olsun." Cem gülümsedi. Samimi bir gülümsemeydi bu.
Irmak derin bir nefes aldı. Cem'in Atlas'ı öğrendiğini sanıp az daha her şeyi itiraf edecekti. "Tamam... Şimdi ne yapıyoruz?"
"Bana gidelim mi?" dedi Cem.
"Bilmem?"
"Evet. Burada yapılacak başka bir şey kalmadı sanırım."
"Aslına bakarsan bu AVM'ler beni de sıkıyor. Sinema, yemek, alışveriş, hep aynı şeyler."
"Filmi de pek beğenmedin sanırım?" dedi Cem, kaşının tekini kaldırarak.
İtiraf vakti gelmişti. "Yarıda çıkmamak için kendimi zor tuttum desem?"
Cem güldü. "Söyleseydin çıkardık," dedi.
"En iyisi eve gidip ayaklarımızı uzatmak ve DVD'ye benim seçeceğim bir film koymak sanırım," dedi Irmak.
"Hmmm... Eğer bana masaj yapmayı kabul edersen, tüm DVD koleksiyonum emrinde olacak."
Böylece Irmak son derece neşeliymiş gibi gülerek onun koluna girdi (hatta biraz abartmış, kahkaha bile atmıştı) ve yürümeye başladılar. O an, koluna girdiği erkek keşke Cem değil de Atlas olsaydı, diye düşündü, ama bunu aklına getirmenin bile yanlış olduğunu biliyordu. Cem'le göz göze geldiği her sefer, içinden yükselen sesleri duymazdan gelmeye çalışıyordu: Onu resmen aldatıyorsun... Onu resmen aldatıyorsun... Onu resmen aldatıyorsun.
---***---  
Atlas mesaj atmış; Irmak eğer müsaitse ve eğer gelmek isterse tabii, gün boyu evde olacağını bildirmişti. Ne cevap vereceğini uzun uzun düşünmüştü Irmak, nihayetinde onunla daha yeni tanışmıştı ve dışarıda bir kafede buluşmak varken ikide bir evine girip çıkmak ne kadar doğruydu, emin değildi. Atlas’ın mesajı dersteyken gelmişti ve o da başını hafifçe döndürüp arka sırada birlikte oturan Aslı’yla Efe’ye bakmaktan kendini alamamıştı. İkisinin günden güne daha da yakınlaştığı gözünden kaçmıyordu. Aslı nasıl olur da Efe gibi biriyle bu kadar sıkı fıkı olabilirdi, Irmak’ın aklı almıyordu. Üstelik asıl soru şuydu: Aslı onunla sadece arkadaş mıydı, yoksa sevgililer miydi? Belki de Uzay’ı sahiden bir başkası için terk etmişti ve o kişi Efe’ydi. Belki Irmak’tan da bu yüzden uzaklaşmıştı, çünkü Efe’yle olan ilişkisini onaylamayıp başında dırdır edeceğini biliyordu. Ama madem Aslı hayatında yeni kararlar alıp kendine yeni bir sevgili yapmıştı, Irmak da arkasından kös kös bakacak değildi. Onun da yeni bir arkadaşa ihtiyacı vardı. Aslı’ya son bir kez göz ucuyla baktıktan sonra, “Saat ikide geleceğim” diye yazıp Atlas’a gönderdi.


“Irmak. Gelsene,” dedi Atlas, kapıyı açtığında. Üstünde siyah bir şort ve beyaz bir tişört vardı. Terliksiz ayakları çıplaktı.

“Selam,” dedi Irmak, kızarıp bozararak. Mevsimlik sonbahar ayakkabılarını, Atlas’ın paspasta duran uçları çamurlanmış kahverengi botlarının hemen yanına koydu, içeri girdi. 
“Sen salona geç, ben de şimdi geliyorum,” dedi Atlas ve koridorun sonundaki bir kapıya doğru yürümeye başladı. Irmak bir süre gizlice arkasından baktıktan sonra salona gitti. Çatı katı olduğu için, tavan biraz eğimliydi. Kitaplıklı oda, öncekinden biraz daha farklı görünüyordu. Oraya ilk geldiği zaman çay içtikleri sehpanın üstünde bir tane kirli pizza kutusu, ağzına kadar dolu bir küllük ve yarısı yenmiş, kalan yarısıysa kabuğunun içine saklanmış bir muz duruyordu.

“Otursana.” Atlas geri dönmüştü. Az önce çıplak olan ayaklarına şimdi fosforlu koyu mavi çoraplar geçirmişti. 

Hmm, demek aynı zamanda eğlenceli bir tarzın da var, diye düşündü Irmak. Kitaplığın önünde hala ayakta dikildiğini ancak o zaman fark etti. Atlas ona doğru yaklaşıp, “Şey, bu arada hoş geldin,” dedi ve Irmak geldiğinden beri henüz öpüşmediklerini fark ederek yanak yanağa öpüşüp sarıldılar. Atlas mürekkep, çay, çörek ve belli belirsiz sigara kokuyordu. Bir de odun ve mandalina kabuğu kokusu karışımı bir parfüm sıkmıştı, enfesti.

Yine iki koltuğa karşılıklı oturdular ve Atlas tarçınlı siyah çay demledi, bir sürü kurabiye paketi çıkarttı. Bir sigara yaktı. Irmak bu kez bir şey söylemedi.

“Eee, hayat nasıl gidiyor?” diye sordu Atlas, dumanı havaya, açık pencereye doğru üfleyerek. Irmak da dumanı takip ederek pencereye doğru baktı ve çiselemeye başlayan yağmuru gördü.

“Ah… Sıkıcı,” dedi.

“Hadi ama. Sen güzel bir kızsın. Güzel kızların sıkıcı hayatları olmamalı.”

Utanan Irmak’ın yanakları pembeleşti. Ama Atlas bunları gerçekten içinden geldiği için mi söylüyordu, yoksa iltifat ederek onu tavlamaya mı çalışıyordu, pek emin olamadı. “Sen de hiç fena bir erkek sayılmazsın. Ama gördüğüm kadarıyla günlerini sadece evde yazarak geçiriyorsun.” Bunları der demez de dilini ısırdı, acaba çok mu ileri gitmişti? Yeni tanıştığı birinin hayatı hakkında bu kadar yorum yapmamalıydı.
Atlas bir an için başka bir cevap vermeye hazırlanırmış gibi duraksadı. Ama sonra, "Ah, aslında hiç kimse," dedi gülümseyerek. "Acınacak derecede yalnızım."
Irmak ondan böyle bir itiraf beklemiyordu.
"Sokakta karşıma çıkan insanları," diye devam etti Atlas. "Kolundan tutup konuşmaya başlayasım var."
Irmak bir an sessiz kaldıktan sonra, "Ben de, biliyor musun?" dedi. "Hayatımda her şey yokuş aşağı gidiyor." O an aklına tanıştıkları gün Atlas'a "kaybettikleriyle" ilgili söylediği o söz geldi. "Yani ölüm değildi ama... Belki de daha zor biliyor musun? Ölüm olduğunda bir şekilde kabullenmen gerektiğini biliyorsun ama yaşarken kaybettiklerin..." Acaba Atlas da tam şu an o sözlerini hatırlamış mıydı?
"Ama artık birbirimiz varız, değil mi?" dedi sonunda.
Atlas da, “Evet, artık biz varız,” diye karşılık verdi. Ama aklı başka yerde gibiydi. Bir an sonra, “Peki sen neden yalnız hissediyorsun?” dedi. “En azından dışarıdan bakıldığında, benim gibi değilsin. Kalabalık bir çevren var.”

Irmak derin bir nefes aldı. “En yakın kız arkadaşım… Benden bir anda öylece uzaklaştı.” Ardından ona, uzun yıllar boyunca birbirlerinin en iyi arkadaşı olduklarından, ama artık her şeyin geride kaldığından bahsetti.

Anlatmayı bitirdiğinde Atlas üzülmüş gibi dudaklarını büktü. Sonra onu teselli etmeye çalışırcasına, “Bir sebebi olduğuna eminim,” dedi. “Hiçbir şey sebepsiz değildir.”

“Belki de haklısın. Ben farkına varamıyorumdur…”

“Belki henüz o da varamamıştır,” dedi Atlas sessizce. Sonra aniden, “Siyah-beyaz yabancı filmlerden hoşlanır mısın?” diye sordu.

Irmak’ın aklına Cem’le gittiği sıkıcı uzay filmi geldi. Bir an düşündükten sonra, soruya soruyla karşılık verdi: “Patlamış mısır da varsa, neden olmasın?”
---***---  
Atlas’ın evinden çıktığında hava kararmıştı ve Irmak, yurdunun bulunduğu semte giden belediye otobüsünü bir dakikayla kaçırmıştı. Yine de yarım saat boyunca durakta dikilip bir sonrakini beklemeyi hiç dert etmedi, çünkü kendini hiçbir şeyi kafaya takmayacak kadar mutlu hissediyordu. Atlas’la konuşmak ve onun kitap dolu çatı katında çay içip siyah beyaz melankolik bir Marilyn Monroe filmi olan Bus Stop’u izlemek iyi gelmişti. O çatı katının öyle bir atmosferi vardı ki... Orası sanki gerçek dünyadan, gerçek zamandan başka, masalsı bir yerdi. Gerçek hayattaki kötülüklerin ucu oraya hiçbir zaman erişemeyecek gibi geliyordu.

Yurda gidip yatağına girdi ve yolu Atlas Siyah’la kesiştiği için ne kadar şanslı olduğunu düşünerek uyuyakaldı.

Ertesi gün okulda dersin yapılacağı sınıfa gitmeden önce yeni açılan kahveciye uğradı. Tavandaki hoparlörlerden caz melodileri yükseliyordu. Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kuyruğa girip, sıra kendisine geldiğinde kahve yerine çay aldı. Herkes sigara içilen terasta takılmayı tercih ettiği için üst kat oldukça tenhaydı. Irmak da orada oturdu. Biraz sonra merdivenlerden ayak sesi duyunca başını istemsizce o yöne çevirdi ve onu gördü: Selin! Sen de nereden çıktın şimdi? Oysa o hiçbir şeyi umursamadan, elinde iki kahveyle dosdoğru ona doğru geliyordu. Irmak’ın önceki günkü mutluluk hissi tamamen dağıldı.
"Sen beni mi takip ediyorsun?" dedi Irmak hiddetle. Bu aslında biraz düşünmeden söylenmiş, yersiz bir sözdü. Selin gidip başka bir masaya otursa sözleri havada kalacaktı.
Neyse ki öyle olmadı.
"Kahve?" dedi Selin, karşısındaki sandalyeyi çekip kahvelerden birini ona uzatarak. Üstünde pembe bir sweatshirt, altında gri bir etek vardı. O an gerçekten de "şeker kız" gibi görünüyordu.
"Belki de beni bulmak için harcadığın çabayı bursunu kaybetmemek için harcasaydın..." dedi Irmak ama telefonunun titrediğini görünce konuşması yarıda kaldı. Arayan Uzay'dı. Açmayıp sessize aldı. Şimdi sırası değildi.
"Sana kahve getirdim. Almayacak mısın?" Selin elindeki plastik bardağı ısrarla sallıyordu. Irmak gönülsüzce uzanıp bardağı aldı. "Ne? İnsanların seni benimle oturuyorken görmelerini istemiyor musun? Alnımda şantajcı yazmıyor benim, tamam mı? Güzel, genç bir kızım ben."
"Birkaç kilo fazlan var," dedi Irmak, sonra elini hemen dudaklarına götürdü. Neden öyle söylediğiyle ilgili hiçbir fikri yoktu. Evet, gerçekçi olmak güzeldi ama Selin gibi her an patlamaya hazır saatli bir bombanın karşısında değil. Ama şanslı günündeydi, çünkü Selin buna pek de aldırmış gibi görünmüyordu.
"Haklısın," dedi. "Her şey bittikten sonra sıkı bir diyet programına girmeyi düşünüyorum."
"Ne bittikten sonra?" dedi Irmak. Bu cümlenin kendisiyle ilgili bir şeyleri kastettiğini anında anlamıştı. 
"Bursumu garantiye alıp okuldan atılmaktan kurtulduktan sonra. Ya da senin hayatını mahvettikten sonra işte. Dediklerimi düşündün mü Irmak?" Selin şimdi tekrar ciddileşmiş ve ona boşu boşuna kahve almadığını hatırlatırcasına ana konuya geri dönmüştü. 
"Hiçbir şey düşünmedim, tamam mı? Şimdi benim oturduğum masadan kalkıp gider misin? Yoksa ben gideceğim."
Selin'in yüzü o an tehlikeli bir hal aldı. "Irmak... Sen beni anlamadın galiba? Bak ben burada hayatını mahvetmekten bahsediyorum. Bunu yapabileceğimi görmüyor musun?"
Ah, evet, Irmak onun gözlerindeki kararlılığı görebiliyordu.
"Elimde seni bitirmek için her şey var. Aynı anda hem Cem'i hem de Atlas'ı kaybetmek ister misin?"
Irmak ona bakıp blöf yapıp yapmadığını anlamaya çalıştı. Hayır, bu kız son derece ciddiydi. Fazla ciddi.
"Eğer bana yardım etmezsen, her ikisi de başına gelecek."
"Ben..." dedi Irmak. O anda kalbinin sesi, kafedeki müziği bastırırcasına hızlanmıştı. 
"Evet. Kararın nedir?" dedi Selin, sabırsızca.
Tam o sırada Irmak'ın cep telefonu çaldı. Masanın üstünde titreşerek kendi etrafında dönmeye başladı ve Irmak'tan önce neredeyse Selin uzanıp açacaktı. Elini telefona götürdü ve onu eline aldı, ekrana baktı, sonra Irmak'a uzattı. Irmak yine Uzay olduğunu düşündü.
"Aslı arıyor."
Irmak bir an onun Aslı'yı da bilip bilmediğini düşündü. Telefonunu Selin'in elinden kapıp açtı.
"Irmak... Hemen bizim eve gelebilir misin?" Aslı panik halindeydi.
"A-Aslı?" Irmak şaşırmıştı, çünkü ondan böyle bir telefon almayı hiç beklemiyordu. Birden, onu engellediği aklına geldi. Yani Aslı belki önce mesaj atmayı denemiş, ama mesajlarının gitmediğini görünce son çare telefona sarılmıştı. Bu kadar önemli ne olabilirdi ki?
Ona gitmeyi çok isterdi ama aralarında onca olup biteni göz önüne alarak, "Kusura bakma, hiçbir yere gelemem ben," dedi.
"Irmak gelmek zorundasın!"
"Yapma ya, nedenmiş o?"
"Çünkü Uzay burada, aptal! Ve eğer gelmezsen... kendini öldürecek!"
7. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
Sosyal medya hesaplarım:  
instagram, twitter, facebook: ofluoglumert

11 Kasım 2017 Cumartesi

NEDEN METROBÜSE BİNMEME KARARI ALDIM?

Metrobüse binmeden önce... 

 Metrobüse bindikten sonra... 

An itibariyle, artık uzun bir süre -en az bir ay- metrobüse binmeme kararı aldım.

Bu sabah metrobüsle kahvaltıya karşıya gittim ve dönüşte resmen ezilerek geldim bu ne rezalettir ya?

Orta taraflarda boş yer var, ama kimse ilerlemiyor, nedenini anlamak mümkün değil!

Kimin eli kimin cebinde belli değil gittik valla! 

Aslında son zamanlarda hep böyle, hiçbir yere tutunmadan gidiyorum çünkü dört hatta sekiz yanında sana yapışmış duran insanlardan elini kolunu oynatmaya fırsat kalmıyor. Düşmeden ayakta kalabiliyorsun da. 

O sıkışıklıkta paranı da çalarlar, telefonunu da (ki başına gelen tanıdıklarım var).

Ayrıca o sıkışıklık içinde birbiriyle yer ya da ilerleyelim diye kavga eden, agresif, mutsuz insanlar da yok değil... Yani stres üstüne stres, gerginlik üstüne gerginlik... 

İstanbul toplu taşımasından, özellikle metrobüsten acayip sıkıldım/bunaldım ben. 

Daha yarım yıl üstüne geleli iki ay olmasına rağmen!

Artık metrobüse binmiyorum, bir yere de gitmiyorum, evde oturacağım, çay içeceğim, kitap yazacağım!

Oh be!

5 Kasım 2017 Pazar

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 6. BÖLÜM


5. bölüm

4. bölüm


3. bölüm


2. bölüm


1. bölüm 



Bölüm şarkısı: Feist - Comfort Me 
ERTESİ GÜN TAM notta yazan saatte kampüsteki ana binanın beşinci katına çıkarken, Irmak’ın dizleri titriyordu. Asansörün kapısı iki yana doğru açılır açılmaz, birinin tuvaletlerin önünde durmuş bekliyor olduğunu gördü ve bunun, o tehdit mektubunu yazan kişi olduğunu hemen anladı. Öncelikle, mektupta yazdığı gibi, sahiden de bir kızdı. Makyajlı yüzü çok güzeldi. Saçlarının aslında siyah olduğu, boyalı sarı tutamlarının diplerinden belli oluyordu. Üstünde krem rengi bir tişört, altında mor bir etek vardı. Biraz minyon, hafif kilolu bir tipti. Göğüsleri büyüktü (biraz fazla). Kulağının birinde piercing vardı. Ojeleri kırmızıydı. Kıpkırmızı.
Irmak sanki başka bir yöne doğru gidiyormuş gibi ilerledi ve kızın yanına gittiğinde durdu. "Merhaba," dedi, birileri var mı yok mu diye sağa sola baktıktan sonra. Otomattan yiyecek almaya çalışan birkaç öğrenci ve ilerideki sınıflara doğru giden birkaç kişi dışında koridor sakin görünüyordu.
"Merhaba, Irmak," dedi kız ve ojeli elini ona doğru uzattı. Sanki az önce boğazını sıkıp öldürdüğü kurbanının kanı ellerine bulaşmış gibiydi. "Adım Selin."
Irmak bir süre tereddüt ettikten sonra onunla tokalaştı. "Sen benimkini çoktan biliyorsun," dedi adını söylemek yerine, biraz kızgın, biraz alaycı bir şekilde.
"Evet, bu doğru," dedi Selin, kendinden emin, belki ukala bir tavırla. "Öncelikle tam vaktinde geldiğin için teşekkür ederim. Hemen konuya girelim mi?"
Sesi sanki onu başkası konuşturuyormuş ya da sanki başka yerden, mesela eteğinin altına sakladığı küçük bir hoparlörden geliyormuş gibiydi. Çünkü ses rengi dublaj gibiydi. Minyon bedeniyle nedense uyuşmayan, çizgi film karakteri gibi bir sesi vardı. Aslında çok güzel bir sesi vardı. Düzgün tonlamalar yapıyordu.
"Seni dinliyorum," dedi Irmak, karşısında güçlü görünmek için kollarını göğsünde kavuşturarak.
"Çok yakışıklı bir çocuk. Feci bir şey. Sakın yanlış anlama, ben onunla ilgilenmiyorum. Ama seni nasıl tahrik ettiğini anlayabiliyorum. Üstelik bir yazar, öyle değil mi?"
Irmak şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Selin tüm bunları nasıl bilebilirdi?
"Kitabını aldın. Onunla buluşmaya ve flörtleşmeye başladınız, değil mi? Çok hoş. Çok çok hoş. Belki bir ara bunu da kitap olarak yazar." Hafifçe sırıttı ve yanağının kenarında bir gamze oluştu.
"Bir dakika... Sen beni mi takip ettin?" diye sordu Irmak. Sakinliğini korumaya çalışıyordu.
Selin düşündü. "Haklısın bir süredir seni izliyorum çünkü kendimi sana tanıtmadan önce seni biraz tanımak istedim. Böylece 1-0 öne geçmiş oldum ama, değil mi?"
"İyi de bunu neden yapıyorsun?"
"Aslında çok tesadüfen oldu, biliyor musun? Hani o kitabı aldığın gün var ya... Sen beni görmedin bile ama, ben seni daha otobüse bindiğin an fark ettim. İşte orada yanıma oturmanla başladı her şey."
O an beyninde bir şimşek çaktı Irmak'ın ve hemen Atlas Kitabı'nı aldığı o yağmurlu güne geri döndü. Cem'in evindeydiler. Kitabı gösterdiğinde Cem ona, "Şu ergen hikayelerinden değildir umarım. Hiç baktın mı?" diye sormuş, o da "Buna vaktim olmadı, otobüste yanımda iri bir adam oturdu ve bacaklarını iki yana öyle bir açtı ki kitabı çantamdan çıkaramadım bile" demişti. Demek Selin o'ydu. O iri adam... yani kadın... yani kız, Selin'di.
"Sen beni tanımayınca ben de kendimi sakladım. Ve tamamen işsizlikten, otobüsten seninle aynı durakta inip seni takip ettim."
"Sen beni nereden tanıyorsun ki?"
"Seninle aynı fakültedeyim. Çantana o notu ortak derslerden birinde koydum ama sen beni fark etmedin bile."
"O notu sahiden başkasına mı yazdırdın?"
"Tabii ki hayır, o basit bir yalandı."
Irmak şimdi anlıyordu. "Kusura bakma, sana hiç dikkat etmemişim. Biliyorsun, okul çok kalabalık." Bir an durdu. "Hayır, kusura bak. Senden özür dilemeyeceğim tamam mı? Asıl sen bana bir özür borçlusun! Hatta birden çok! Benden ne istiyorsun?"
"Irmak, sakin ol, ben de tam oraya gelmek üzereyim... Cem Hoca'yla yaşadığın ilişkiyi biliyorum, öğrendim. Üstelik şimdi onu aldatıyorsun da. Bunu bilseydi eminim seni hayatının sonuna dek birinci sınıfta bırakırdı."
Irmak donakaldı. Selin bunları notta da yazmıştı ama yüzüne söylemesi gerçekten daha kötüydü. 
"Şşşt," dedi Irmak. "Bir dakika," dedi sonra, kendinden daha emin bir sesle. "Yanılıyorsun. Evine gittim diye ne yani? Benim Cem Hoca'yla alakam sıradan bir öğrenci ilişkisi. Hepsi bu." Bir an için Selin'in buna inanacağını ve bu konunun sonsuza dek burada kapanacağını düşündü. Onu yeneceğini, onun kendisi için bir problem olmayacağını. Ama yanıldığını anlaması sadece iki saniye sürdü.
"O zaman niye bugün burada benimle buluştun?" dedi Selin, rahat bir tavırla. "Çünkü notta yazdıklarımın hepsi gerçek ve bunu sen de biliyorsun."
"Hayır! Ben sadece... Bak, o notu okuyunca biraz gerildim ve üzüldüm ve bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek istediğim için buraya geldim, tamam mı?"
"Oh, hayır. Üzülmeyi gerektirecek bir şey yok ortada. Şu diğer çocuk, o bomba sarışın söz konusuysa Cem Hoca'yı aldatmaya değer bence de, emin ol. Yani ben olsam ben de yapardım."
Irmak buna bir son vermek, onu yalanlamak istiyordu. Ama ondan kaçamayacağını sonunda anlamıştı. "Pekala. Benden ne istiyorsun?"
"Evet, gelelim esas meseleye..." Birden kartları daha açık oynamaya başlamışlardı. "İstediklerimi yapacaksın. Notlarım çok düşük ve elimdeki yüzde elli bursumu da kaybetmek üzereyim. Ki eğer bu olursa, babam beni öldürür. Ama sen Cem'le konuşup bu duruma müdahale edebilirsin. Okulumu bitirmemi sen de istersin sonuçta, değil mi?"
Selin'in istediği, Irmak'ın hiç tahmin etmediği bir şeydi, ama aslında korktuğu kadar kötü bir şey değildi. "Evet ama bunun yolu bu değil. Bak, bursunu kaybetmeni istemem ama bunu ancak çalışarak sağlayabilirsin. Cem'le konuşmam hiçbir şeyi değiştirmez. Ne yani, sen sırf onunla sevgiliyim diye benim hak etmediğim notlarla geçtiğimi mi sanıyorsun? Emin ol okulla alakalı hiçbir konuda bana yardımcı olmuyor."
"Bak işte sevgili olduğunu bir kez daha kabul ettin," dedi Selin sırıtarak.
Irmak dudaklarını ısırdı.
"Cem kabul etmezse, sen onun bilgisayarına girip notlarımı düzeltebilirsin."
Yok artık... Bu kız kafasında her şeyin planını yapmıştı ama Irmak artık dayanamayacaktı. "Bak sen. Aksi halde?"
"Aksi halde, Irmakcım... Tüm okul Cem'le yaşadığın ilişkiyi ve üstelik onu aldattığını öğrenir."
"Yeter! Hadi git! Hemen başımı belaya sok! Durma!" Ah, blöf yapıyordu ama Selin her an sinirlenip başına gerçekten bela olabilirdi.
"Bak bak, şu havalara, şu pozlara bak! Bu senin gözünü pek korkutmadı sanırım Irmak. Sana Atlas'ı da biliyorum dedim. Parkta buluştuğunuz her sefer ben de oradaydım. Onun sırlarını da biliyorum yani. Aynı anda hem Cem'den hem Atlas'tan olmak mı istersin?"
Irmak şok içindeydi. Adeta elini kolunu bağlamıştı Selin. Nasıl tehlikeli bir kızdı bu böyle? Oysa şu minyon haliyle sevimli görünüyordu. Onu tanımayanlar için yani. Mesela az önce yanlarından geçen temizlik görevlisi için. Irmak bir anda çok önemli konuları çok uluorta yerde konuştuklarını fark ederek toparlandı.
"Selin... Bunlar böyle ayaküstü konuşulacak şeyler değil ama, sana yemin ederim ki notların konusunda ben hiçbir şey yapamam."
"Tabii Cem'den kurtulmak istiyorsan, onun da bir yolu var," dedi Selin. Hala Irmak'ın Cem ve Atlas'la olan ilişkilerini masaya yatırmaya devam ediyordu. "Seni notlarla tehdit edip onunla birlikte olmaya zorladığını söyleyebilirsin. Olan ona olur. Okuldan atılır. Bir daha da istese bile seni göremez. Kulağa hoş geliyor, değil mi?"
"Sen hasta mısın?" dedi Irmak. "Senin kafadan sorunların mı var? Bir daha karşıma çıkma!"
Irmak tam arkasını dönmüş gidiyordu ki, Selin onu tuttu. Ojeli parmaklarıyla bileğini sıkarak, "Çok ciddiyim Irmakcım," dedi. "Ben olsam beni hafife almazdım, hem de senin hakkında bu kadar çok şey biliyorken. Ya dediğimi yaparsın ya da Cem'i de, Atlas'ı da kaybedersin."
***
"Aslı'yla aramı yapmak zorundasın," dedi Uzay. 
Irmak, Selin'le arasında geçen gerilimi yüksek konuşmadan sonra yurda gidecekken, Uzay arayıp gelmesini isteyince bir taksiye atlayıp eve gitmişti. Annesi de evdeydi ama hiç konuşmadan doğruca Uzay'ın odasına geçmişti. Şimdi erkek kardeşi bir eliyle kulağındaki küpesiyle oynuyor, diğer eliyle de test kitaplarının üzerinde tuttuğu kalemi sallayıp duruyordu. Irmak duvardaki posterlere baktı. Rock'çı gibi giyinmiş yarı çıplak kadınlar odanın dört bir yanına öfkeli bakışlar fırlatıyordu.
"Beni buraya olmayacak bir şey için mi çağırdın Uzay?"

Uzay çok sıkıntılı görünüyordu.

"Nereden çıktı şimdi bu?"
"Bir yerden çıkmadı. Hep var. Onu unutamıyorum."
Irmak şaşırmıştı. "Uzay, geçen gün annem söylediğinde o iş çoktan bitti demiştin. Şimdi ne oldu?"
"Yalan söyledim, tamam mı? Aslı'yı hala seviyorum ben."
"İyi de benim yapabileceğim bir şey yok. Aslı benimle de hala konuşmuyor."
Uzay bir an için cevapsız kaldı. Sonra, "Yeni sevgilisini merak ediyorum doğrusu!" dedi.
"Yeni sevgilisi mi... Uzay, alınma ama Aslı'nın yeni bir sevgilisi olduğunu sanmıyorum. Senden ayrılmak istedi ve bahane olarak bunu kullandı. Bak, aslında bu senin için daha iyi değil mi? Şimdi seni bir başkası için terk etmediğini biliyorsun en azından."
"Ne yani, sebepsizce terk edilmenin daha mı iyi olduğunu düşünüyorsun?"
"Belki de..."
"O zaman neden? Neden beni terk etti Irmak?"

"Keşke bunu biliyor olsam…"

"Of ya!" 

"Şimdi bana söz ver. Bir daha Aslı konusunu açmayacağız, tamam mı? O bizi istemiyorsa, biz de onu istemiyoruz."

"Hah, öyle diyorsun ama sen de hala kendine yeni bir ‘en yakın kız arkadaş’ bulmuş sayılmazsın. Yanılıyor muyum?"

Irmak cevap vermedi. O kadar dil döktükten sonra Uzay’ın tek bir cümleyle onu alt etmesine söyleyecek sözü yoktu doğrusu.

"Aslı içimize o kadar işlemiş ki,” diye devam etti Uzay, durgun bir sesle. “Onsuz kalınca, ikimiz de sudan çıkmış balığa döndük bence."
***

“Seni çok özledim. Tekrar ne zaman buluşabiliriz?"

O gecenin ilerleyen saatleriydi. Irmak aynı anda hem Selin’den nasıl kurtulacağını hem de Uzay’ın Aslı konusundaki ısrarını düşünüyordu ve Atlas’tan gelen mesajla hayat onun için bir anlığına yeniden normal seyrine geri dönmüştü.

"Atlas! Sana yazamadım, özür dilerim. O kadar yoğundum ki..."

"Okul mu?"

"Okul... Her şey."

"Şu anda ne yapıyorsun?"

"Penceremin önündeki koltuğa oturmuş, internette saatlerimi çarçur ediyorum. Sen?"

"Ben de pencerenin önünde dikilmiş siyah çay içiyorum. Seni arayabilir miyim?"

"Tabii ki arayabilirsin."

Ve telefon çaldı.

“Alo?”

“Irmak... Yazışmak tatmin etmiyor. Konuşmak, sesini duymak istedim.”

Irmak telefonun başında kızarıp bozardı, neyse ki Atlas’ın bundan haberi yoktu.

“Demek evdesin?” dedi.

“Evet. Hiç uyumadım. Bir şeyler yazıyordum. Sonra bir şeyler okudum. Ve bir şekilde uyumadım işte.”

Irmak güldü. “Sarhoş gibi olacaksın!”

“Aksine, gayet enerjiğim. İstersen görüntülü konuşalım.”

Böylece görüntülü konuşmaya geçtiler. Karşısında bir anda Atlas’ın yüzünü gören Irmak mutlulukla gülümsedi.

“Biliyor musun, hatırladığımdan çok daha güzelsin.”

Irmak yeniden kızardı ve işin kötüsü, bu seferkini Atlas da gördü. “Sen de aklımda kaldığından daha yakışıklıymışsın.” Şu işe bak, resmen flörtleşiyoruz!

Havadan sudan konuşarak bir saati geride bıraktılar. Irmak bir şekilde Selin konusunu açmak istedi ama ona daha Cem’den bile bahsetmediği için, buna cesaret edemedi.

“Şimdi kapatmam gerek,” dedi Atlas panikle. “Necati arıyor.”

“Gecenin bu saatinde ne istiyor ki?”

“O benden her an bir şeyler ister,” dedi Atlas bıkkın bir ses tonuyla. “İyi geceler.”

Atlas kapattıktan sonra Irmak telefon elinde bir süre daha öylece pencerenin önünde durdu. Necati’nin tek bir sözü Atlas için neden bu kadar önemliydi? Elinde nasıl bir koz vardı da, Atlas’a her seferinde ne istiyorsa yaptırabiliyordu?
***
Cem, uzaydaki bir astronotun yaşadıklarını anlatan filmi ilgiyle izliyor, hikaye kendisine pek cazip gelmeyen Irmak’sa elini çoktan bitmiş patlamış mısır kutusunun dibinde, gözlerini çantasının içinde gizlediği telefonunun saatinde gezdiriyordu.

Yaklaşık iki buçuk saatlik film bittiğinde şık bir restorana oturup yemek yediler. Irmak kinoalı salata, Cem hamburger yedi ve birlikte bir kolayı paylaştılar. Irmak'ın gözü yemek boyunca Cem'in arkasındaki rafta duran kitaplara takıldı. Kafe ve restoranları dekora etmek amacıyla özel olarak eskimiş görünümlü kitaplar üreten bir firma olduğundan fena halde şüpheleniyordu. Çıktıklarında Cem ona döndü:
"Bugün çok sakinsin," dedi.
"Yoo," dedi Irmak hemen.
"Öylesin. Aslında son birkaç haftadır böylesin Irmak. Bir sorun mu var?"
"Hayır Cem," dedi Irmak rahat görünmeye çalışarak. "Ben sadece..."
"Yoksa hala Aslı'yı mı kafana takıyorsun?"
"Evet," dedi Irmak, bu güzel bir bahaneydi. "Her gün aynı sınıfta onunla aynı dersi dinliyorum ama bir kez bile benimle konuşmadı. Üstelik şu Efe'yle birdenbire kanka olması da sinirime dokunuyor. Kendimi biraz yalnız hissediyorum. Bu durumdan sıkılmaya başladım."
"Ben varım ya işte," dedi Cem. O an gerçekten de iyi niyetli bir sevgili gibi davranmaya çalışıyordu. Irmak ona bakıp hüzünle gülümsedi.
"Evet ama... sen benim erkek arkadaşımsın. Ben... ne bileyim, biraz daha erkeklerden, makyaj yapmaktan, derslerden bahsedebileceğim yakın bir kız arkadaşım olmasını özlüyorum."
"O kimdi peki?" diye sordu Cem son derece sakin bir ses tonuyla.
"Kim kimdi?" dedi Irmak. Cem'in kimden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu.
"O gün, sizi gördüm Irmak."
"Ne?"
"Evet. Sen benim sizi görmediğimi sandın. Ama her şeyi gördüm. Uzun uzun konuştunuz. Ben oradaydım. Bunu benden niye sakladın Irmak?"
Aman Allah'ım, Atlas'tan bahsediyor! Irmak şaşkınlık içindeydi. Cem o gün o parkta onların karşısında oturmuş, onları izlemişti. Ya konuştuklarımızı da duyduysa? Tabii ki duymuştu! Demek buraya kadardı. Irmak her şeyi itiraf etmeye hazırlandı.
"Tamam," dedi ve der demez ağlamaya başladı. "Tamam, Cem... Sen haklısın. Ben ikiyüzlünün tekiyim... Seni hiç hak etmiyorum... Belki onu da hak etmiyorum..."
Ağladığı için onu kendine çekti Cem ve başını omzuna yasladı. Irmak'ın gözyaşları onun hırkasına akıyordu şimdi.
"Korkuyorum Cem," diye fısıldadı Irmak.
"Neden korkuyorsun?" dedi Cem sakince.
"Belki senden, şimdi vereceğin tepkiden," dedi Irmak tereddütle.
Cem elinin tersiyle onun yanağını okşadı, gözyaşlarından birkaçını sildi ve dudaklarını kulağına iyice yaklaştırdı. "Bence de, korksan iyi edersin."
6. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
instagram: ofluoglumert
twitter: ofluoglumert
facebook: ofluoglumert