KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2026 Pazar

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zaman günün birinde onu yaşama endişemiz yoktur."

Marguerite Yourcenar(ın yazdığı karakter), Alexis Ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı'nda böyle diyor --klavyenin 'sil' tuşuna basmadan önce dalgınlıkla bir an Marguerite Duras yazdığımı fark ettim, yani bu yazı size yanlışlık düzeltilmeden ulaşabilirdi, bana yazarının o olmadığı bir kitabı ya da kitabın onun tarafından yazılmadığı bir yazarı birbirlerine aitlermiş gibi aynı cümlede kullandığım için sitem etmekte son derece haklı olurdunuz o zaman. Hayalle umut kavramları arasında böyle bir ayrım olduğunu bilmem daha önce düşünmüş müydüm? İkisini genelde birbirinin yerine kullanabiliyoruz, oysa Yourcenar büyük bir fark var koymuş aralarına: Hayal, zaten hayal olarak kalmasına kahrolmayacağımız bir şey. Umutsa... İşte bizi asıl kahreden o. Öyleyse hayal kırıklığı yerine de umut kırıklığı mı demeli? Örneğin, bir kafeye, sözleştiğimiz arkadaşımızla buluşacağımızdan son derece emin bir şekilde gittiğimizde, ama arkadaşımız asla gelmediğinde yaşadığımız ne oluyor? Hayal kırıklığı mı umut kırıklığı mı? Yourcenar'ı orijinal dilinden, Fransızcadan okumadıkça neyi kastettiğini sezsek de tam olarak anlayamayacağız galiba. Çeviride ya da belki orijinal cümlede de bir anlam eksikliği var gibi: "yaşamama" endişemiz yoktur denmeliydi bana kalırsa, bir hayali yaşama endişemiz değil yaşamama endişemiz olur çünkü genelde. Hayal kurmak belki de, nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine pay bırakmaktır. Hayal kurmak belki de, kendini -duygularını- sağlama almaktır.

Yine de hayal kurarız yahu. Umut da ederiz. Beklentiler üzse de o beklentilere bodoslama gireriz. Ne yapalım, insan olmaya dair en temel duygularımızdır bunlar. İlla büyük hayaller/umutlar olmasına gerek yok. Aradığım kitabı bulma beklentisiyle gittiğim kitapçıdan elim boş döndüğümde yaşadığım duygunun adı ister hayal kırıklığı ister umut kırıklığı olsun, üzülürüm. Bazı şeylere zahmet çekerek ulaşmayı seviyorum. Kitabı internetten almak kolay -gerçekten çok kolay- ama kitabevi kitabevi gezerek arayıp bulmak daha zevkli. Aradığım kitaplar hep kıyıda köşede kalmış kitaplar olunca asla bulamayıp sonunda yine internetten sipariş edeceğimi bilsem de. Çilekeş bir insan mıyım acaba? Ya da sadece, kitapları kitabevlerinden bakarak, dokunarak, koklayarak almayı seven bir okurumdur. (Ayrıca, özellikle de küçük/butik/zincir olmayan kitabevlerinden alışveriş yaparak onların ayakta kalmasına yardımcı olmayı önemsiyorum. Sonra kapandıklarında "ah, tüh, bu ekonomiyle başa çıkamadı, kapandı gitti işte" dememek için. En azından onlar için elimden geleni yapıyorum.)

Dün İstiklal'den Karaköy'e inerken geçtiğim Tomtom Sokak'ta, rastgele bir kırtasiyeye giriverdim. Filmlerdeki gibi "çınnnnn" diye, kapıya bağlı olan çıngırak öttü; böylece dükkan sahibi içeriye bir müşterinin girdiğini anlayıp, koridorun sonundaki küçük masasında uğraştığı işinden başını kaldırdı ve bana baktı. Kibar, mesafeli bir selamlaşma yaşandı aramızda. Çok güzel kalemler ve defterler vardı ama çok fazla güzel kalemim ve defterim olduğundan, onları maalesef pas geçtim (Üstlerine tek bir harf bile yazmadığım defterlerim hala kullanılmayı bekliyor). Tozlu cam vitrinin üzerindeki broş ve kolye uçları gibi şeylere bakarken, birinin fiyatını sordum. Dükkan sahibi kadın yanıma geldi ve ürünü eline alıp -belli ki aslında o an belirlediği fiyatı- düşünürken, benim sabırsızlandığımı düşünmüş olsa gerek ki, "Kırtasiyecilik sabır işidir" dedi. Çok hoşuma gitti bu cümlesi. Birinin mesleğini, yaptığı işi böyle adıyla tanımlaması da nedense mutlu etti beni. Kendimi gizemli bir filmin ya da romanın içinde hissettim. Ruhu olan mekanları seviyorum. Ruhu olan insanları da. Her cümlemiz kitap cümlesi gibi olsun. Boş konuşmayalım. Boş konuşan o kadar çok insan var ki. Etrafınıza, dünyaya bir bakın, çoğu şey düşünmeden konuşanlar yüzünden oluyor. Onlar sözlerin büyüsüne inanmadan israf ederler onları. Sükunet bir erdemdir oysa. Ve doğru zamanda doğru lafı etmek son derece mühimdir.

Boş boş yürümeyi severim ama. Tüm gün boş boş yürüdüm. Güzel bir gömlek almıştım, beğenerek almıştım en azından. Yeni bu gömleğimi de ilk kez bu sıcak İstanbul gününde giydim diyebilirim. Genelde birileriyle buluşmayacağım zaman -ki genelde buluşacak birilerim yoktur- üstüme öylesine bir şey giyinir çıkarım evden. Rahat, salaş olmak isterim (kabul edelim ki gömlek tişörte nazaran çok da rahat bir giysi değildir sıcaklar için). Kimseyle karşılaşmayacağımdır nasılsa -hep de birileriyle karşılaşırım, ayrı konu. Bugün böyle olmasın dedim. O gömleği giydim. Hani derler ya, denir değil mi, en azından bundan yirmi yıl öncesine kadar olan ev düzenlerinde; evin en güzel, en özenilerek yapılmış odası misafir odasıdır ama o oda sıkı sıkı kapalı durur. Misafir odasına asla girmeyiz, o odada asla oturmayız, misafir için ayırdığımız fincanları asla kullanmaz, cam vitrinlerde saklarız. Belki de hiçbir zaman gelmeyecek bir misafir için tüm güzellikleri erteleriz. En güzel şeyleri, belki de hiç gerçekleşmeyecek olan zamanlar için erteleyerek bugünümüzü kaçırırız. Kendimizi kaçırırız. Hayatı erteleriz, sonra bir de dönüp bakarız ki o hayatı ıskalamışız. Hoş, bunu bilmek neyi değiştirir? Huylu huyundan vazgeçmez. Siz hiç "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım" cümlesindeki öznenin kendiniz olduğunu fark ettiniz mi? Tesirli, ama tedirgin edici bir andır o. Bir şeyler yapmanız gerektiğini bilirsiniz ama yapmanız gereken şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz bile yoktur. En fazla, yeni bir gömlek giyip sokağa atarsınız kendinizi.

Tüm bunlar aklıma yeni sezonun ilk kitap kulübü buluşmasında konuşacağımız Michael Cunningham imzalı Gece İnerken'in 132. sayfasındaki bir bölümü getirdi: "... Komik olan, bunu bilmenin fazla bir şey fark ettirmemesi. Bunu yıllarca süren psikanalizden öğrendi. ... Bunların hepsi de yararlı bilgiler. Öyleyse?" Kitabın kurgusundaki karakterden bağımsız, hayattaki her yere çekebiliriz bunu. Bazen bir şeyi bilmek, onu halletmek demek değildir. Bazı romanlarda/filmlerde de şu vardır mesela: "Annemin/babamın bana bunları yapmasının nedeni kendi annesiyle/babasıyla olan ilişkisiydi." Bir insan neyin neden kaynaklandığını çok iyi anlayabilir. Bilmek, bir "sorun"un kaynağını aydınlatabilir şüphesiz, ama o sorunu ortadan kaldırmaya yeter mi? Bilgi bazen rahatlatmak yerine acı verebilir mi? Kitabın en ilgi çekici, yazarın derinleştirmesini istediğim kısımlardan biri buydu ama birkaç cümleyle geçiştirilmişti. Kulüpte bu düşünceyi biraz daha detaylıca ele alan biz olmalıyız belki, ne dersiniz? 

Günü yavaş yavaş tamamlarken İstiklal Caddesi'ndeki Piknik Köfte'ye gidip kaşarlı köfte yedim. 470 lira. Çok fazla turist vardı, self servis olduğu için kuyrukta bekledim. Üniversitede öğrenciyken giderdim buraya. Kapanmamış olması güzel. Hatta sokağa taşan kuyruğa bakılırsa işleri hayli iyi gibi. Sanırım tur şirketleri yabancı turistleri buraya yönlendiriyor. İyi bari. Dönüşte Karaköy-Eminönü-Üsküdar vapurunda açık havada, üst katta oturdum, limonata içtim. 50 lira. Bardağı küçüktü ama, iyi geldi. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

10 Mayıs 2026 Pazar

Mert'in Kitap Kulübü'nde Bir Maskenin İtirafları konuşuyoruz

İstanbul'da yüz yüze buluştuğumuz kitap kulübüm Mert'in Kitap Kulübü, Mayıs ayı buluşmasıyla birlikte dolu dolu geçen 3 yılını geride bırakmaya hazırlanıyor! 16 Mayıs Cumartesi günü saat 13'te Kadıköy'de buluşacağız.

Kitap kulübümüzün bu buluşmasında, dünya edebiyat tarihinin hayatıyla da ölümüyle de en merak (ve dehşet) uyandıran isimlerinden Yukio Mişima’nın tabu sayılan bir kendini keşif hikayesini ele aldığı ve otobiyografik ögeler de taşıdığı düşünülen (ya da bilinen) romanı Bir Maskenin İtirafları'nı konuşacağız. Ama bu kitabın bir de eşlikçisi olacak; o da Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi.

Hançerli Hanım, Osmanlı’da meddahların anlatageldiği ve 1851 yılında Âlî Efendi tarafından kitaplaştırılmış bir uzun hikaye. Peki Osmanlı’da bu toprakların sokaklarında, kahvehanelerinde anlatılan bir öykü ile dünyanın ta öbür ucunda, savaşın gölgesinde, okul sıralarında geçen, adaletsiz bir varoluşla gönül kırıklığı içinde mücadele eden bir gencin Japon bir yazar tarafından 1949'da yazılmış romanı arasında ne gibi bir bağlantı var? Edebiyat tarihi umulmadık sürprizler ve önyargılarımızı ters düz edecek gerçekler saklıyor olabilir.

"Shakespeare’i çok dert etmeden Hamlet’in tadının çıkarılabildiği zamanlar artık geçti!" diyor Marguerite Yourcenar, ünlü Japon yazar Yukio Mişima hakkında yazdığı deneme kitabı Bir Boşluk Algısı’nda. Kurgusal bir romanda anlatılan karakterlerin her bir hamlesinde yazarın yaşamından izler aramak ne kadar doğru sorusu, bildiğiniz üzere benim de sık sık üstüne düşündüğüm bir konu.

Fakat Bir Maskenin İtirafları için durum epey farklı. Bu kez yazarın kendi hayatından otobiyografik ögeler taşıdığını bizzat kendisinin söylediği bir roman var karşımızda. Mişima kolay olmayanı yaparak maskesini çıkarıyor ve bize kendi öyküsünü tüm çıplaklığıyla anlatıyor.

Kolay bir hayat değil onunki (ölümü de hiç kolay olmadı). Hep saklanmak zorunda kalmak, hislerinden emin olamamak, hiç de kapılmadığı duygulara kapılıyormuş gibi görünmek ve sahiden kapılmak için kendini zorlamak… Tüm bu uyanışı başlatan küçük tetikleyiciler ve sonra Guido Reni'nin Aziz Sebastian tablosuyla iyice açığa çıkan bir varoluş. Oysa hiç istemezdi böyle bir hayatı olmasını. "Öteki çocuklara gerçek yaradılışlarını olduğu gibi göstermek olanağı tanınmıştı; ben ise hep belirli bir rolü oynamaya kendimi zorlamak durumundaydım."

Güzel bir kurgu ve canlı sahneler. Bize sadece bir çocuğun kendini keşfetme hikayesini değil, bir dönemi ve bir ülkeyi anlatması bakımından da çok önemli. Magnus Hirschfeld, Oscar Wilde, Dostoyevski, Jeanne d'Ar gibi pek çok ismin kitabın sayfaları arasında kendine yer bulması da cabası.

Japon edebiyatının en önemli eserlerinden Bir Maskenin İtirafları'nı kitap kulübümüzün 16 Mayıs'taki Kadıköy buluşmasında detaylıca masaya yatıracağız.

Heyecanla bekliyorum.

Bu da bu kitabın/yazının şarkısı olur mu? Bence çok da güzel olur.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim


6 Mart 2026 Cuma

Dört Kitap, Dört Yorum: Kıskanmak, Çitkuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, Hayatta Kalanlar

Efendim, birikmiş kitap yorumlarımla karşınızdayım. Türk edebiyatı da çağdaş dünya edebiyatı da var bu listede.

Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik, Everest Yayınları

Başrollerinde Özgü Namal, Selahattin Paşalı, Mehmet Günsür ve Hafsanur Sancaktutan’ın yer aldığı dizi kitaptan uyarlama olsa da, aslında pek de bir alakaları yok. Ama yazarı geniş kitlelere tanıttığı için dizi hayli iyi oldu. (Zeki Demirkubuz imzalı 2009 yapımı filmi de var.)

Kıskanmak, hele de öç alma dürtüleriyle nefret ederek kıskanmak, insanı ne kadar zehirleyen bir duygu… Nahid Sırrı Örik'in Kıskanmak romanını okuduysanız, bu görüşte benimle hemfikirsinizdir sanıyorum.

Kitap hakkında yazılan pek çok kritikte de söylendiği gibi, kitap ilk bakışta bir 19. yüzyıl Fransız romanını andırıyor. Ancak yasak aşk romanlarında görmeye alıştığımız aldatan, aldatılan ve aşık üçlüsüne, Kıskanmak'ta bir dördüncü karakter ekliyor Örik: Hem de ne eklemek! Karşımızda, Türk edebiyatında bir eşi benzeri daha bulunmayan, bu üçlüyü gizlice gözlemleyip kişileri ve olayları yönlendiren Seniha.

Annesi tarafından hiç sevilmemiş, abisi Halit sürekli "güzel" bulunurken o hep "çirkin" bulunmuş, ileride ona çeyiz olabilecek eşyalar bile Halit'in yurt dışındaki eğitimi için satılmış, yol masrafı çıkmasın diye eğitim aldırılmamış, çıkan kısmeti dahi düğün masrafları gerekçesiyle anne babası tarafından geri çevrilen bir kadın! Böyle bir karakterin sonraki sayfalarda yapacaklarına gel de kız, gel de ona hak verme!

Anti-kahraman diyebileceğimiz, roman boyunca da hep "yaşı geçkin" olarak nitelendirilen bu kadın karakteri okurken ondan nefret etsek de onunla öyle bir empati kuruyoruz ki… Zaten iyi edebiyat budur: Karakterin yapıp ettiklerini onaylamamız, ona hak vermemiz gerekmez. Ama onu anlayıp onunla empati kurabiliyorsak, olmuştur bu iş.

Romandaki güçlü karakterler ve canlı sahneler sayesinde, yer yer bir sinema filmi izliyor olma hazzından kendinizi alamıyorsunuz. Bazı sahneler oldukça fotoğrafik, her şey gözünüzün önünde olup bitiyor, polisiyeye selam çakan bölümlerde yaşanan gerilimleri iliklerinizde hissediyorsunuz. Örik'in bize karakterler hakkında geriye dönüşlerle aktardıklarına da kulağımızı dört açıyoruz.

Hikaye 1920'li yıllarda, büyük ölçüde Zonguldak'ta geçiyor; fakat İstanbul ve Ankara da karakterlerin yaşamlarında yer tuttuğu kadar yer tutuyor hikayede. Sonraları Amasra, Trabzon ve hatta o zamanki adlarıyla Polathane (Akçaabat) ve Atina (Rize-Pazar) da bahsi geçen yerlerden. Roman, 21 Eylül 1937-22 Kasım 1937 yılları arasında Tan gazetesinde Kıskançlık adıyla tefrika edilmiş. 1946 yılında ise Kıskanmak adıyla basılmış. Yazarın yayın hakları 2020'ye kadar Oğlak Yayınları'ndaydı. Şimdi ise Everest'te. 

Çitkuşu, Anne Enright, Delidolu Kitap

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Sally Rooney seven Anne Enright’ı da sever. Kitabı okurken, yazım tarzlarının ne kadar benzeştiğini düşündüm. İkisinde de öyle büyük olaylar yok; daha yumuşak anlatımlar, hayatın içindeki küçük anlar, hisler var. Gerçi bilirsiniz, bu benim öyle pek sevdiğim bir tarz değildir aslında, ben biraz daha dramatik kurguları, tansiyonumu yükseltecek metinleri, “Yok artık!” dedirtecek romanları severim. Fakat bazen böylesi de çok iyi geliyor. Enright’ın romanı size kendini ilgiyle okutuyor. Bu roman, evden çıkmadığınız bir pazar günü öğleden sonrası gibi. Keyifli, hüzünlü.

Nitekim, kitabın yabancı baskısının kapağında Sally Rooney’den bir övgü kelimesi de yer aldığını görünce, yazarların tarzlarını benzetenin sadece ben olmadığımı fark ettim. Deli Dolu Türkçe baskıya bunu koymamış, çok da iyi yapmış. Çok sayıda kitabı olan ve 1962 doğumlu Anne Enright’ın bu şekilde desteklenmeye ihtiyacı yok. 2007’de Man Booker Ödülü’nü kazanmış. Çitkuşu da, 2024 yılında Women’s Prize For Fiction finalistlerinden biri olmuş. (Bu arada, onun da Rooney’in de İrlandalı yazarlar olduğunu şurada hatırlatayım.)

Kitap hakkında fazla ipucu vermeden konuşmak gerekirse, Çitkuşu, İrlandalı şair Phil McDaragh’ın ardından, Phil’in kızı Carmel ve torunu Nell’in yaşadıklarını anlatıyor. Bu baba/dede figürünün kadınlar üstünde bir etkisi var ki, o da romanı okudukça açığa çıkıyor. Bir ailenin kuşaktan kuşağa aktardığı travmaları öğreniyoruz. Nell’in bölümleri günümüzde geçerken, Carmel’da daha eskileri okuyoruz. Kitaba adını veren Çitkuşu, Phil’in Carmel için yazdığı şiirlerinden biri. (Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde’de olduğu gibi, bu aralar şiirlerden gidiyoruz.) Kitabın aşk, cinsellik gibi temalar üzerine, denemeyi andıran bölümlerini pek sevdim. Yazarımız günümüz gençlerinin dilini, ilişkilerini, yapıp ettiklerini çözmüş.

Sade ve yalın bir dil arıyor, İrlanda edebiyatından başka bir yazar okumak istiyorsanız, Çitkuşu’na şans vermelisiniz. Ayrıca, bu ne güzel kapaktır yahu!

Matmazel Noraliya'nın Kuyruğu, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat

Romanlarında genelde Doğu-Batı çatışması kuran Peyami Safa'dan Matmazel Noraliya'nın Koltuğu hakkında bir şeyler yazmak isterim. Safa'nın eserlerinde Batılı insan madde ve bedeni, Doğuluysa ruh ve kalbi temsil eder. 1949 yılında yayımlanan ve son dönem yapıtlarından sayılabilecek bu romanındaysa daha derin bir konu var. Felsefeyle tasavvufu harmanlayan, eksik yanlarına rağmen edebi olarak tatmin edici, iyi bir psikolojik romanla karşı karşıyayız.

Babasının etkisinde kalmış olan Ferit, tıpkı onun gibi hedonist, kadın düşkünü, nihilist bir karakterdir. Tıp okurken felsefe bölümüne geçmiştir (karakterin maddeden ruha yöneleceğinin ilk sinyalini yazar burada vermiştir; daha kitabın açılış cümlesinden karakterin adına ilişkin de kelime oyunu yapar: Ferid-"id"), ama okula da düzenli gitmemektedir. Ruhsal sağlığı yerinde olmayan ve delirme korkusu yaşayan karakterimiz, sürekli karşılaştığı ve açıklayamadığı parapsikolojik/metapsişik olaylarla neye inanacağını bilemez. Matmazel Noraliya’nın ruhuyla temasa geçtikten sonra ise, kendini tasavvufi bir felsefeye vererek (Tanrı’ya inanarak) huzura erer. İnançsız birinin yalnızca birkaç gün içinde birdenbire inançlı oluvermesinin iyi okur nezdinde bunun oldubittiye getirildiği ve romanın değerinden eksilttiği hissi yaratmaması mümkün değil. Nitekim Berna Moran konuyla ilgili, “Tanrı’ya ve dine inanmayan Ferit bir an içinde yüz seksen derece dönüveriyor” yorumuyla bunu saptamış zaten. Romanın en büyük eksiği burası.

Hikayede birinci tekil ve üçüncü tekil şahıs anlatıcı kol kola ilerliyor, zaman zaman birbirine karışıp bocalıyor. Ferit’in düşüncelerini yer yer iç monolog olarak, bilinç akışı tekniğiyle okuyoruz. Bazı olayları ise Matmazel Noraliya, Aziz Bey, Fotika gibi diğer karakterden öğreniyoruz. İkinci bölümde tempo biraz da bu yüzden düşüyor. İlk bölümde Ferit etkenken, ikinci bölümde edilginleşiyor. İçine girdiğimiz roman bizi bir anda dışına atıyor.

Safa’nın kurduğu cümlelerdeki matematik ve yapı iyi okurun hemen dikkatini çekecek, hoşuna gidecektir. Daha konuşulacak çok detayı var. Kısaca: Türk edebiyatından okunması gereken bir kitap.

Hayatta Kalanlar, Alex Schulman, Timaş Yayınları

Hayatta Kalanlar, daha öncesine dek otobiyografik kitaplarıyla bilinen İsveçli yazar Alex Schulman’ın 2020’de yayımlanan beşinci kitabı, ama ilk romanı. Benjamin ve Pierre’in, annelerinin ölümü üzerine çocukluk yıllarında kaldıkları yazlık evlerine dönmeleriyle açılıyor hikaye. Çocukluk travmaları ve yaşananlar birer birer açığa çıkmaya başlarken, karakterlerin yaralarını da kitabın son anına kadar ilgiyle takip ediyoruz. İskandinav edebiyatı romanlarında karşımıza çıkan iletişimsiz aile üyeleri, ilgisiz ya da bir sebepten ötürü öyle olmaya mecbur kalan ebeveynler ve konuşmayan, birbirlerinden uzak duran, kopuk hayatlar yaşayan kardeşler bu türün okurlarıysanız bir yerlerden tanıdık gelebilir.

Romanın en ilgi çekici ve beni cezbeden yanıysa, olayların bir taraftan sondan başa doğru geriye akarken, diğer taraftan baştan sona doğru ilerlemesi ve bu iki zaman çizgisinin kitabın sonunda birleşmesi. Üç erkek kardeşin bir yandan çocukluk yıllarını, diğer yandan günümüzdeki yüzleşmelerini okuyoruz. Zaman çizgisiyle böyle oynayan yazarları pek seviyorum. Daha ziyade filmlerden alışık olduğumuz bu tekniğin artık edebiyatta da iyiden iyiye karşımıza çıkması sevindirici değilse nedir?

Schulman takip edilesi bir İsveçli yazar. Malma İstasyonu diye bir başka romanı daha var.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

30 Ocak 2026 Cuma

Aldatırken Aldanmak: Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Evlilikte Sadakat Üzerine

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kalemini her zamanki gibi filozofları aratmayacak şekilde oynattığı, almak isteyene çok fazla dersler barındıran, olay örgüsüne bolca mizah ve güldürü unsuru serpiştirmeyi eksik etmediği, canlı diyaloglarıyla sahiciliği üst seviyede tuttuğu ve sürükleyici kurgusuyla okuru içine çektiği bir başka romanı: Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan.

Gürpınar, Türk dizi sektörü için bence hala keşfedilmemiş bir cevher. Aslında, şu anki dizilerimizin işlediği, bazen “bu kadarı da olmaz ki” dedirten konuların klasik Türk edebiyatında nasıl da yüz yıl önce anlatıldığını görüyoruz okudukça. Zaten kitapta da bununla ilgili, “Dünyada bir mevzu vardır. Şairler, edebiyatçılar, hikayeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar. Sevdanın meşru, gayrimeşru türlü türlü şekilleri sanat namını alır. Kah kadın erkeği aldatır, kah erkek kadını, kah ikisi birbirini…” diyor.

1922 tarihinde tefrika edilen romandaki ana karakterimiz Şadan (Hüseyin Rahmi, bundan iki yıl sonra tefrika edilecek olan -ve Benim Küçük Şaheserim’de benim de kulağını çınlattığım- Ben Deli Miyim romanında da aynı isimde bir erkek karakter kullanacak). Çapkın mı çapkın bir adam olan Şadan, bunun böyle sürüp gitmeyeceğini anlayan ailesi tarafından, kendisinden entelektüel olarak hayli üstün olan Cevher Hanım’la evlendirilerek onun köşküne içgüveyi veriliyor. Ancak Şadan bu, durur mu? Kendisinden bilgice üstün olan karısını, onu aldatarak alt edecek aklı sıra. Karşı köşke kocası Hürrem Bey’le birlikte yeni taşınan Cevher Hanım’a hemen gönlü kayıyor. Cevher Hanım da tıpkı onun gibi: Kocası Hürrem Bey ne kadar sanata, bilgiye, felsefeye meraklı bir alimse, Cevher de bu konulara karşı en az Şadan kadar ilgisiz. Bu hal, bu iki kişiyi birbirlerine bir mıknatıs gibi çekiyor. Birbirlerinin eşleri sanattan, felsefeden bahsederken, bizimkiler hiç kimsenin ruhu bile duymadan gizli bir ilişki yaşamaya başlıyor.

Ya da onlar öyle zannediyor.

Karşımızdakini aldattığımızı zannederken aslında nasıl da en çok kendimizi aldattığımızı, elimizdekinin kıymetini onu kaybedince çok daha iyi anladığımızı anlatan roman, acaba davul bile hakikaten dengi dengine mi diye sorgulatıyor. Bunu yaparken o günkü gibi bugün de aynen geçerli olan kadın-erkek ilişkileri, evlilik dinamikleri, değerler çatışması, aşk ve sadakat üstüne uzun uzun düşündürüyor okurunu. Elbette köşkteki diğer erkekler Didar Bey, Halis Bey ve evin çalışanları Nevres ile Servinaz da tüm bu entrikalı ilişkiler ağı içinde kendilerine yer ediniyor. Tam bir Yalı Çapkını durumu.

Şadan romanın başında karısına, “Niçin benimle evlendiniz? Niçin tahsilce kendinize denk olabilecek bir koca aramadınız?” dese de, Cevher “İki alim birbiriyle iyi geçinemez. İki güzel, iki çirkin, iki zeki, iki ahmak daima uygun birer çift teşkil etmez” diyerek, kocasından pekala memnun olduğunu söylüyor. Şadan’sa ondan pek de memnun değil. Ya da, Cevher’in kıymetini henüz anlamış değil diyelim.

Hüseyin Rahmi’nin kendine has felsefesi hemen her cümlede karşımıza çıkıyor. “Sanat, sevapla günahın kaynaşmasıyla canlanır. Halk meşhur hırsızların, çapkınların, ahlaksızların maceralarını ne büyük merakla dinler. Sanat, dolaylı ve sessiz bir kabulle herkesin hürmet ettiği bir tür sığınaktır ki günahkarlar orada güzelleştirmeleri şartıyla günahlarını teşhir edebilirler.” Bir başka yerde de, “Eski masallara varıncaya kadar bütün hikayelere dikkat ediniz. Yazarı ve halkı daima aşkın lehinde ve ona muhalefet eden bütün nizam ve adetlerin aleyhinde bulursunuz. Kızını aşığına vermeyen babaya lanet ederler. Sevgilisini aile yurdundan kaçıran sevdalıyı alkışlarlar. … Hiçbir yerde aşkı mağlup görmek istemeyiz.” diye konuşturuyor karakterini. Hak vermemek mümkün mü?

Kitapta, dönemin İstanbul’uyla ilgili çok güzel bilgilere de rastlıyoruz. Erenköy’de, adeta bir ormanı andıran bahçeye sahip iki komşu köşkte geçen romanda (bugün de Erenköy’de o yemyeşil halini gözümüzde canlandırmamıza yarayan birkaç köşk kaldı neyse ki!), eski İstanbul’daki semt isimleri de karşımıza çıkıyor. “Sahrayıcedit’in en ıssız yollarından Merdivenköy’e, oradan Uzunçayır’a indim. Bağlarbaşı, Üsküdar dolaşmadığım yer kalmadı. Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçtim.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yeni yayımlanan Metres romanını da çıkar çıkmaz aldım, hala başucumda duruyor, sırasını bekliyor. Gürpınar okumak hiçbir zaman pişman etmez. Okuyunuz efendim...

Candan Erçetin'in Çapkın şarkısı benden Şadan'a gelsin o zaman. Bülent Ersoy'dan Gönül Hırsızı da üzdüğü kadınlardan Şadan'a gelsin.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

15 Ocak 2026 Perşembe

Mert'in Kitap Kulübü'nde 7 Şubat'ta yüz yüze, 8 Şubat'ta ilk kez çevrim içi buluşuyoruz!

Merhabalar.

Huzurlarınızda, yeni yılın ilk Mert'in Kitap Kulübü buluşması! 🧡

Üstelik bir de sürprizle: İlk çevrim içi kitap kulübümüzü de 2026'nın gelişiyle birlikte gerçekleştiriyoruz! 🥳

İstanbul'daki yüz yüze buluşmalarımız Kadıköy'de/Üsküdar'da zaten devam ediyor.

Ama farklı şehirlerden "online kitap kulübü olsa ne güzel olur" diye yazanlarınız da oluyordu.

Ben de sonunda, bakalım altından kalkabilecek miyim diye düşünerek, neden denemiyoruz dedim.

Bu sebeple, Şubat ayında aynı kitapla iki farklı Mert'in Kitap Kulübü buluşması yapacağız ve tabii her ikisi de başka katılımcılarla olacak: 7 Şubat Cumartesi saat 13.00'da Kadıköy'de, 8 Şubat Pazar saat 20.00'da ise Google Meet'te toplaşıp kitap konuşacağız. 📚💻🫖

Kitabımız; Nobel ödüllü Polonyalı yazar Olga Tokarczuk'dan Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde.

Romanın ikinci kez okumayı gerektiren ismi, William Blake'in şiirlerinden alıntılanan bir cümle aslında.

Uzak bir Polonya köyünde yaşayan, astrolojiye, yıldız haritalarına ve -benim gibi- siyah çaya meraklı olan yaşlıca kadın karakterimiz Janina, Blake şiirlerini de tercüme eden biri. Bir gün, komşusu Koca Ayak ölü olarak bulunuyor. Hem de avladığı bir geyiğin kemiği yüzünden. Ve peşi sıra başka şüpheli ölümler de meydana geliyor. Yoksa, Janina'nın inandığı gibi, kendilerini acımasızca öldüren insanlardan artık intikam almak isteyen hayvanların mı parmağı var bu işte?

Romanı bana kalırsa üç türlü yorumlamak mümkün: Bir yanıyla pastoral bir anlatı, bir yanıyla polisiye özellikleri taşıyan bir kurgu, bir yanıyla da eko-feminist edebiyat. Ama bu, kolayca tek bir "tür"e indirgenecek kitaplardan biri değil. Roman, tam da bu noktada ilgi çekici bir hal almaya başlıyor zaten. Birbirinden değişik karakterler de cabası. Hele finalindeki o sürpriz… Sırf doğa, hayvanlar, otorite, kadın-erkek ve insan üzerine tartışmaya açtığı konularla bile önem arz ediyor. 🌱

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. Katılmak istediğinizin yüz yüze mi yoksa online kitap kulübü mü olduğunu formda seçebilirsiniz. 📬

*Online buluşma, yeterli sayıya ulaşmamız durumunda gerçekleşecek.

**Mert'in Kitap Kulübü'nde konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını belirtmek isterim. Kulüp buluşmaları için seçtiğim kitaplar tamamen şahsi tercihlerimle seçilmiştir, yani kitap tavsiyesidir. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak meselesini hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir.

Bu da yazının şarkısı olsun bari. Beth Hart - Bad Woman Blues.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

24 Aralık 2025 Çarşamba

Kitap Kulübünde Aralık Ayına Yakışır Bir Gotik Kitap ve 2025'i Bitirirken...

Shirley Jackson’ın 1958 yılında yayımlanan Güneş Saati romanında, dünyanın sonunun yaklaştığına inanan Halloran evindekiler, dünyanın geri kalanından daha ayrıcalıklı oldukları, bu evdekiler olarak kendilerinin kurtuluşa ereceği fikrine öylesine kapılıyorlar ki, yaşamakta oldukları günleri unutup kopmasını bekledikleri “kıyamet” için hazırlanmaya başlıyorlar.

Merkezleri İskandinavya'nın Gotland bölgesi olan Gotlar, Avrupa'ya inerek ele geçirdikleri yerlerde barbarlıkları, talancılıkları ve yağmacılıklarıyla bilinen bir kavimdi. 5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep oldular. Gotların her yere korku salması akıllarda (ve tarih kitaplarında) öyle kaldı ki, onlardan türetilen gotik kelimesi de aşağılayıcı ve pek de hoş olmayan anlamlarda kullanılmaya başlandı. 1500'lü yıllarda yaşayan ressam, yazar, mimar ve sanat tarihçisi Giorgio Vasari (ki kendisini, mitolojik bir hadise olan Uranüs'ün hadım edilmesi freskiyle de hatırlıyor olabilirsiniz) bu kelimeyi kötü anlamıyla kullanan ilk kişi oldu.

Gotik akım ilk önce mimaride ortaya çıktı. En ünlü ve tipik örneği de herhalde Paris'te bulunan Notre Dame Katedrali olsa gerek... Edebiyata sıçraması için ise daha uzun zaman geçmesi gerekecekti. Gotik edebiyat olarak kabul edilen ilk eser, 1764'te Horace Walpole'un Gotik Bir Hikaye alt başlığıyla yayımladığı Otranto Şatosu adlı romanı. Yazar, 1749 yılında, neogotik mimarinin örneklerinden biri olan Strawberry Hill'i yaptırmıştı. Otranto Şatosu'nu da, Strawberry Hill'de kaldığı bir gece gördüğü hayaletli bir kabustan yola çıkarak yazmış...

DİKKAT: YAZININ DEVAMI, KİTAP HAKKINDA KISMEN SPOILER İÇERMEKTEDİR.

Peki bu kısa girizgahı niçin yaptım? İstanbul'da yüz yüze toplandığımız kitap kulübüm Mert'in Kitap Kulübü'nün Aralık ayı için seçtiğim ve 20 Aralık Cumartesi günü Kadıköy'de toplanarak konuştuğumuz kitap Güneş Saati'ydi de ondan.

Güneş Saati, Amerikalı korku ve gotik kurgu yazarı Shirley Jackson'ın (1916-1965) 1958 yılında yayımlanan dördüncü romanı. Kitap için gotik ve apokaliptik kurgu tanımlaması yapılsa da, gotikten izler taşıyor demek sanırım daha yerinde olacaktır: Hayaletler, periler veya çeşitli doğaüstü güçlerle örülü bir gotik edebiyat yok burada, kitabı gotik yapan mütemadi tekinsizlik ve bir sonraki aşamada ne olacağını bilememenin verdiği belirsizlik hali. Eh, olayların büyük, gizemli bir malikanede geçmesi de gotik edebiyatın olmazsa olmazlarından... Netice itibariyle gotik olmasına gotik, ama ilk anda anlaşılan şekliyle değil. 

Yazarın en bilinen kitabı, Netflix'e dizisi de çekilen Tepedeki Ev. Güneş Saati ise ondan bir yıl önce, 1958'de yayımlanmış. Zaten Jackson'ın 48 yıllık yaşamında toplamda altı kitabı, ama iki yüzden fazla da hikayesi var. En bilinen hikayesi ise, 1948 yılında The New Yorker dergisinde yayımlanan Piyango adlı öyküsü. Bu hikaye, okurlardan pek çok eleştiri mektubu almasına ve dergi aboneliklerinin de iptal edilmesine neden olmuş, meraklısına okumasını öneririm. Ama aynı zamanda Shirley Jackson'ı da ünlü biri haline getirmiş. Bu arada Jackson'ın eşinin edebiyat eleştirmeni Stanley Edgar Hyman olduğunu da yeri gelmişken belirteyim. Yazar ve edebiyat eleştirmeni birlikteliği ilk etapta birbirini besleyen bir uyum gibi görünüyor. Fakat Hyman, Jackson'la olan evliliği boyunca başka başka kadınlarla da açık ilişkiler yaşamış. Biraz garip bir çift anlayacağınız... Nitekim sonunda da boşanmışlar.

Güneş Saati, Halloran ailesinin malikanesinde, evin oğlu ve her şeyin sahibi Lionel'in cenazesinin ardından eve dönüş sahnesiyle açılıyor. Roman bize daha ilk cümlesiyle, "artık tartışmasız bir şekilde Bayan Halloran'a ait olan eve" dönüldüğü bilgisini vererek başlıyor. Lionel'in ölümünde Bayan Halloran'ın parmağı olduğunu, Lionel'in artık bir dul olan karısı Maryjane ve on yaşlarındaki kızı Fancy'nin, Bayan Halloran hakkındaki düşüncelerinden öğreniyoruz. İkisi de onun ölmesini istiyor. Fancy, kelimenin tam anlamıyla "creepy" denecek cinste bir çocuk. On yaşında olduğuna inanmak güç. "Onu iteyim mi? Onun babamı ittiği gibi!" diye diye ortalıkta dolaşıyor. Belli ki bu ailede tekinsiz, entrikalar peşinde ve hepsi birbirinden çatlak üyeler var. Evin ve mirasın Lionel'e değil kendisine kalmasını istediği için, Bayan Halloran'ın onu ittiği fikrindeler. Bununla ilgili asla bir yüzleşme yaşanmasa da, sayfa 67'de Bayan Halloran'ın düşünceleriyle, evi kaybetmeyi göze alamayacağını öğreniyor, yani oğlunu sahiden de onun öldürmüş olduğunun imasını seziyoruz. Burada "merdivenden itmek" romanda birkaç yerde daha geçtiği, melodik bir biçimde tekrarlandığı için, benim aklıma leitmotiv kavramını getirdi, söylemeden geçemeyeceğim... 

Sonra çok geçmeden, Bayan Halloran'ın eşi Bay Halloran'ın (ki kendisi tekerlekli sandalyede ve aklı da gidip geliyor) kız kardeşi Fanny Hala'ya bahçede, güneş saatinin yanında bir "vahiy" iniyor: Çoktan ölmüş olan babası onunla konuşuyor ve kıyametin gelmek üzere olduğunu, herkesin evde kalmasını, evin güvenli alan olduğunu söylüyor. Ona neredeyse kimse pek de kulak asmayacakken, şöminenin içinde beliriveren bir yılan (sayfa 40), birdenbire Fanny Hala'ya inanmalarını sağlıyor. Devamında da, kitapta benim en sevdiğim şu cümleleri okuyoruz:

"Dünyada herhangi bir şeye inanmayan tek bir kişi bile yoktur. En eksantrik şeylere bile inanan birilerinin bulunacağı öne sürülebilir, kolay kolay çürütülemeyecek bir iddiadır bu. Öte yandan soyut inanç büyük oranda imkansızdır, inancı pekiştiren somut olandır; kupanın, mumun, sunak taşının gerçekliğidir; heykel gözyaşı dökene kadar değersizdir, felsefe filozof şehit düşene kadar değersizdir. ... Soyut bir inanç imkansız olduğundan ona ancak alametler sayesinde güven duyulur; tanrının, yerine geçtiği katılığın üzerinde silik de olsa kendi şeklini çıkarması sayesinde. Fanny Hala'nın çevresini saran kimse babasının uyarısına inanmamıştı ama hepsi yılandan korkmuştu."

Böylece, evdekileri birdenbire bu kıyamet gününün hazırlığı alıyor. Kasabaya gidip erzak ve hayatta kalmak üzere gerekli olan ne varsa satın almaya başlıyorlar. Hatta buna bir erkek de dahil. Evet. Kıyamet koparsa üremek için Essex dışında bir başka erkeğe daha ihtiyaç duyacaklarının hesabını yapan Fanny Hala, kasabada gördüğü ve Yüzbaşı adını taktığı bir adamı tutup eve getiriyor. Adam da onlarla yaşamaya başlıyor. Okuma önerisi: Olup biten hiçbir şeyi sorgulamadan okuyunuz... Bu, durup ikide bir olanı biteni ve karakterlerin akılalmaz davranışlarını eleştirebileceğiniz romanlardan biri değil. Halloran evinde yaşayan herkes, dünyanın geri kalanından daha ayrıcalıklı oldukları, bu evdekiler olarak kendilerinin kurtuluşa erecek insanlar oldukları fikrine kendilerini fazlasıyla kaptırıyorlar. Müthiş bir elitizm! Üstelik mücevher ya da evin odaları gibi konularda da hala yarış halindeler. Hepsi, kıyamete o kadar odaklanıyorlar ki, yaşamakta oldukları günleri unutuyorlar. Shirley Jackson da biz okurlarına bunu düşündürmek istemiş olsa gerek.

Zaten bununla ilgili de Fancy karakteri kitap boyunca sadece burada (sayfa 171) aklı başında bir laf ediyor: 

"Şahsen ben buna anlam veremiyorum. Baksana, hiçbiriniz bir şeyleri sadece sevmekle yetinemiyor musunuz? Hep dünya için endişeleniyorsunuz. Baksana. Fanny Hala çok güzel bir dünya olacağını söyleyip duruyor; her şeyin yeşil, durgun, mükemmel olacağını, hepimizin orada huzur içinde mutlu mesut yaşayacağını. Bu kulağıma gayet hoş geliyor ama halihazırda zaten çok güzel bir dünyada yaşıyorum, yemyeşil, durgun ve mükemmel, gerçi burada kimse pek huzurlu ya da mutlu görünmüyor; ama düşünüyorum da bu yeni dünyada Fanny Hala, büyükannem, sen, Essex, bu diğer delilerle annem olacak; insanlar neden geride sadece bir tek onlar kalacağı için daha mutlu ya da huzurlu olacaklarını sanıyorlar ki?" 

Halloran ailesi bu tekinsiz çocuğu bile kitabın sonunda çokbilmiş bir filozof yaptı!

Nitekim kitap, olup olmayacağı bile belli olmayan, "kıyamet"ten önceki son günle bitiyor. Aslında gelmesi beklenen o kıyamet değil de, karakterlerin bu anın geleceğine inanıp o süreçte yapıp ettikleri, yani bekleyişleri önemli olan. Ertesi gün nasıl bir dünyaya uyanacaklarını bilmiyoruz. Bir önemi de yok. Kıyamet haberini alan Bayan Halloran, hemen bir hiyerarşi kurup, daha önce göndermeyi planladıkları da dahil herkesin evde kalmasına izin verdiğini açıklıyor. Hatta eve dışarıdan gelen arkadaşları, Augusta Willow, kızları Julia ve Arabella ile babası Bayan Halloran'ın kuzeni olan Gloria Desmond da artık kendi hayatlarını bırakıp sorgusuz sualsiz bu evde yaşamaya başlıyor. Aklı gidip gelen Bay Halloran'ın bile, hemşiresinden kendisine Robinson Crusoe okumaya başlamasını istemesi, kitaba ilişkin iyi bir detaydı.

Evin çalışanları da dahil olmak üzere karakterlerin her biri o kadar kendi halinde ve o kadar narsisist ki, evin çalışanı Miss Ogilvie bile, "Acaba düzgün bir akşam yemeği olacak mı? Buraya geldiğimden beri ilk cenazem bu" deme cüretinde bulunabiliyor ve bunu herkes doğallıkla karşılıyor. Veya, Fanny Hala "Gelen babamdı" dediğinde, Bayan Halloran, "Umarım ona hürmetlerimi iletmişsindir" diyor. Kitapta ironi ve kara mizah her an her diyalogda karşımıza çıkıyor. Dahası, kitapta karakterlerin diyaloglarından ziyade monologları olduğunu söylemek isabetli olacaktır. Zira herkesin ayrı telden çalıp oynadığı roman boyunca, karşılıklı sağlıklı bir iletişim kuran karakterlere pek de rastlayamıyoruz. Herkesin kendi söylemek istediğini söylediğini, ama birbirini hiç de dinlemediği bir atmosfer hakim.

Kitaptaki en tuhaf karakterler herhalde Bayan Halloran, Fanny Hala ve çocuk Fancy. Bayan Halloran öyle bir kadın ki, dünya sona ererken ne giyeceğini, yeni dünyaya nasıl uyanacağını düşünüyor ve evde kasabalılara verecekleri son davette kendine bir taç takarak gösteriş yapıyor. Tabii dünyanın sona ereceğini Halloran ailesi dışarıdan hiç kimseyle paylaşmıyor. Bayan Halloran'sa, müthiş hazırlıklar yaptığı kıyamet gününü göremiyor: Çünkü o gece, merdivenlerin dibinde ölü olarak bulunuyor. Birisi de onu merdivenden aşağı itmiş. Ama bu olayın üstünde hiç durulmuyor. Evin erkekleri onun cansız bedenini bahçedeki güneş saatine yaslayıp tekrar eve geri dönüyorlar. Fanny Hala, "Buralarda ona gerçekten benzeyen tek şey güneş saatiydi" diyor. Sayfa 123'te, Fanny'nin oyuncak bir bez bebeğine iğneler batırıldığı sahnesi (vudu büyüsü), kitabın sonunda bir ölümle karşılaşacağımızın sinyalini veriyordu. Meğer o kişi Bayan Halloran'mış...

Kitapta, kitabın kalanıyla biri hiçbir ilgisi olmayan, diğeri bağlantılı, iki yan hikaye de var. Bunlardan ana kurguyla tamamen alakasız olanı, Harriet Stuart hikayesi. Kasabada geçmişte ailesini katleden Harriet diye bir kız varmış ve şimdi onların yaşadığı ev, Stuart Evi ve tüm bu hikaye, kasaba için bir turizm malzemesi haline dönüşmüş durumda. Acaba Jackson bize benzer bir durumun Halloran malikanesi için de geçerli olabileceğini mi söylemeye çalışıyor? Diğer hikaye de, Halloran evinden ayrılmaya karar veren Julia'nın nihayetinde bunu başaramayıp sonrasında eve geri dönmesiyle sonuçlanan sisli araba yolculuğu. Bu bölüm başlı başına ayrı bir hikaye olarak bile atmosfer yaratmada hayli iyi.

Mert'in Kitap Kulübü'nün Aralık ayındaki Kadıköy buluşmasında da işte bu kitabın kurgusunu masaya yatırdık, karakterleri çekiştirdik, konular konuları açtı ve nasıl başlayıp bittiğini şahsen hiç anlamadığım 2,5 saatlik keyifli bir sohbet daha kitap kulübü tarihindeki yerini aldı. Aramıza her zamanki gibi hem yeni kitapseverler dahil oldu hem de daimi katılımcılarımız katıldı. Bu kitapta da karakterlerden yola çıkarak insanları, insanların birbirlerine yapıp ettiklerini konuşurken aslında yine hırsları, entrikaları, yalanları, yani insana ait ne var ne yoksa onu konuştuk. Bu, aynı zamanda 2025'in de son kitap kulübü buluşmasıydı. Kitaplarla dolu bir yıl daha ne çabuk geçti, inanılır gibi değil...

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için profilde bulunan kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. 📬 Mert'in Kitap Kulübü birbirinden iyi okurların ve insanların buluştuğu bir yer olma çizgisini sürdürüyor. Kapımız kitaplardan konuşmak isteyen herkese sonuna kadar açık. Kulüpte konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını, kitapları tamamen şahsi tercihlerimle seçtiğimi de bir kez daha belirtmek isterim. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir. 

Bu arada bu yazıyı İstanbul'da yazdım, ama yılbaşını memleketimde geçirmek üzere geldiğim Trabzon'da yayımlıyorum. Dilerim ki sağlıklı, mutlu, huzurlu bir 2026 yılı geçiririz.

2026'da yeni blog yazılarında görüşmek üzere!

28 Kasım 2025 Cuma

Aralık Ayında Kitap Kulübünde Gotik Edebiyat Konuşuyoruz!

Daha dün başlamış gibi hissettiren 2025 bitiyor bile!

"Mert'in Kitap Kulübü de olmasa konuşamayacağımız" yüz yüze kitap kulübü buluşmalarımızda Aralık ayında Shirley Jackson'ın Güneş Saati kitabını konuşuyoruz. 🧡 Kitap kulübümle ilgili en memnun olduğum geri dönüşler sanırım kitap seçimlerimle ilgili geliyor. Elbette her zaman kıyıda köşede kalmış kitapları konuşacağız diye bir şey yok, ama sanırım beni heyecanlandıran kitaplar genelde daha az bilinenler oluyor. 📚

Güneş Saati, kendisi de hayli ilginç bir karakter olan ve daha çok Tepedeki Ev romanıyla bilinen Jackson'ın 1958 yılında yayımlanan romanı. Gotik ve apokaliptik kurgunun iyi örneklerinden olmakla birlikte, bunun türlere mesafeli okurları bu buluşmadan uzak bırakmasını istemem. Zira romanımız her ne kadar tekinsiz bir evde geçse de, (neredeyse tümü kadın olan) birbirinden entrikalı aile üyeleriyle, aslında yine her zamanki gibi insanı konuşacağız. İnsanoğlunun hırsları, yalanları, inançları her şeyiyle bu romanda da karşımıza çıkıyor. Edebi açıdan pek güçlü bir metin olmadığını peşinen söyleyeyim. Fakat Soğuk Savaş yıllarının belirsizliğinin sürdüğü bir dönemde yazılmış, "kıyamet"ten korunmak için aynı malikanede toplanan insanların ele alındığı bir kitabın konuşulması gerek. Kara mizah bu kitapta da yine başrolde. 🕯

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. 📬

20 Aralık Cumartesi günü saat 13.30’da Kadıköy’de görüşmek üzere! Detaylı adresi her zamanki gibi katılımcılarımıza bildiriyor olacağız. 🧡

* Mert’in Kitap Kulübü'nde konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını belirtmek isterim. Kulüp buluşmaları için seçtiğim kitaplar tamamen şahsi tercihlerimle seçilmiştir, yani kitap tavsiyesidir. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak meselesini hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

26 Ekim 2025 Pazar

Yüz Yüze Kitap Kulübümün Yeni Dönem Buluşmaları Kadıköy'de Başlıyor!

Ve beklenen an geldi çattı: Mert'in Kitap Kulübü'nde yeni sezon başlıyor! Her zamanki gibi, İstanbul'da yüz yüze buluşan kitap kulübü olarak, kitaptaki kurguyu, karakterleri, romanın geçtiği dünyayı ve tabii yazarın okura anlatmak istediklerini masaya yatıracağız. Özleştik! 🥳🧡

Sezonu kalemi sert, kara mizahı bol ve tabulara meydan okuyan eserleriyle bilinen Chuck Palahniuk ile, yeraltı edebiyatının derinliklerine dalarak açıyoruz. Görünmez Canavarlar, çıkışını Dövüş Kulübü ile yapan yazarın aslında ondan da önce yazdığı ama yayınevlerinden ret üstüne ret yiyen romanı. Kendisinin toplumsal normlara, medyanın dayattığı güzellik algısına, tüketim çılgınlığına ve kimlik meselesine dair söyleyecek çok sözü var. Baştan söyleyeyim, sarsıcı bir kurguyla karşı karşıyayız.

Kitap kulübünün benim için en güzel tarafı, okuduğumuz aynı roman hakkında bambaşka yorumlarda bulunmamız ve kitap hakkında farklı fikirlerde de olsak bunu müthiş bir nezaket içinde, karşılıklı empatiyle yapıyor oluşumuz. Ben bu ortak paylaşım hissini çok özledim. Eğer siz de özlediyseniz veya bu birlikteliği bizimle ilk kez yaşamak istiyorsanız, 15 Kasım Cumartesi günü 13'te Kadıköy'de buluşalım. Detaylı adresi katılımcılara bildiriyor olacağız.

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım bu dönem de yine kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için kayıt formunu doldurmanız gerekiyor.

15 Kasım'da görüşmek üzere! 📚🌱

* Mert’in Kitap Kulübü'nde konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını belirtmek isterim. Kulüp buluşmaları için seçtiğim kitaplar tamamen şahsi tercihlerimle seçilmiştir, yani kitap tavsiyesidir. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak meselesini hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir.

19 Eylül 2025 Cuma

Javier Marías'ın Son Kitabı

Bazen bir kitaba başlayıp o kitabı bitirene kadar geçen sürede kendi hayatınızda da pek çok şey olup bitiyor; hele de o kitap 527 sayfaysa ve şu kolay okunan, olay ağırlıklı değil, sizi arada bir durup düşünmeye sevk eden yoğun, yer yer denemeyi andıran romanlardan biriyse. Tomás Nevinson da, sultan papağanım Balım’ın kaybolduğu dönemde okuduğum bir kitap olarak hafızamdaki, okuduğum ilk Javier Marías romanı olarak da kitaplığımdaki yerini aldı. (Okuduğum ilk romanı olduğunu özellikle belirtiyorum çünkü kısa süre önce yazarın Can Yayınları'ndan çıkan Kötü Niyet Öyküleri adlı öykü kitabını okumuştum. Bu kitabı ise Yapı Kredi Yayınları'ndan 2025 yazında çıktı.)

Tomás Nevinson benim Marías’ın okuduğum ilk romanı ama, yazarın ölmeden önce yazdığı son kitap. Yani hep merak ettiğim yazarla tanışmam, yazdığı son kitaba saklanmış denebilir (öykü kitabını saymazsak). Aslında bu roman, yazarın Berta Isla romanındaki karakterleri içerdiğinden önce o da okunabilirmiş ama doğrudan bunu okumanızın önünde de bir engel yok, çünkü bağımsız bir kitap. 1990’larda İspanya’da geçen hikayede, Tomás, emekli bir casus. Fakat yıllar sonra “son bir iş” alıyor, hep öyle olmaz mı? Görevi, İspanya’nın küçük bir şehrine giderek, orada yaşayan bir öğretmen kılığına bürünüp, terör saldırılarında parmağı olduğu düşünülen bir teröristi bulmak ve öldürmek. Üç şüpheli var, üçü de kadın ve belki de aradıkları terörist üçü de değil. Bu durumda Tomás ne yapacak, nasıl bir karar verecek?

Uzun, yoğun bir eser. Bilinç akışı fazlaca kullanılmış. Özellikle ilk yüz-yüz elli sayfa, çok ağır, sadece düşünceler ve diyaloglar halinde ilerliyor. Casus lafını duyunca kitap boyunca olay ya da aksiyon beklemeyin, zira hiçbirine rastlamayacaksınız. Daha ziyade o casusun düşüncelerini, ikilemlerini, gelgitlerini bulacaksınız. Zihninde gezinmek gibi… Kitabın içine girmek kolay değil, suda yürümeye çalışmak gibi. Fakat suya alıştığınızda bu sefer dışarı çıkmak istemiyorsunuz. Tadına yavaş yavaş varılıp, bitmesin istenen kitaplardan birine dönüşüyor.

Kitabı okurken yaptığım paylaşımlarda “okumalı mıyım” diye soran çok mesaj aldım. Bu soruya yanıt vermek için soran kişinin ne tarzda kitaplardan zevk aldığını bilmek gerek. Kolay okunabilen, hafif bir şeyler arıyorsanız pek önermem ancak felsefi, edebi, doyurucu ve yoğun bir metin okumak istiyorsanız bu kitabı seveceksiniz.

19 Ağustos 2025 Salı

Kitap Kulübü Hazırlığı, Yeni Kitap Yorumu ve Öteki Şeyler

Kitap yorumlarıma hız kesmeden devam ediyorum.

İçinde doğadan, hayvanlardan bahseden, hatta bunları baş köşesine koyup kurgusunu tümüyle bu çerçeveye oturtan romanları pek seviyorum. Doğa sorunlarını, iklim krizini de ele aldı mı bu gibi kitaplara ekokurgu, ekolojik roman gibi isimler de veriliyor; bu romanda böyle bir tema yok tabii. Benim (şu anda piyasada baskıları bitmiş olan) ilk romanlarım Ters Düz ve Uçurum Zamanı Trabzon’un kurgu ürünü Bozbalık Köyü’nde geçtiğinden, arka plana Doğu Karadeniz’in bu köyündeki doğa yaşamından çeşitli tasvirler serpiştirmiştim. Gerald Durrell’in usta işi kaleminden (ve Alfa Kitap'tan) çıkan Ailem ve Öteki Hayvanlar’da ise, doğa ve hayvanlar tümüyle başrolde.

Müthiş bir romanla karşı karşıyayız. Çok çılgın, renkli Durrell ailesinin, dört çocuk ve annelerinin, İngiltere’nin havasından sıkılınca bir anda tası tarağı toplayıp Yunanistan’ın Korfu Adası’na taşınmalarıyla başlıyor macera. Hikayeyi, on yaşındaki Gerald’ın gözünden okuyoruz. Kitapta böceklerden kuşlara, kaplumbağalardan örümceklere aklınıza gelecek -ve gelmeyecek- her çeşit hayvanla ilişki kuruyor Gerald. Adadaki sonsuz hayvan çeşitliliğini okuyoruz. Hem bilgiler öğrenerek hem de kurgu edebiyatın tadına vararak yapıyoruz bunu. Mekan Korfu Adası olunca, romanı yazın okumak da ayrı bir keyif veriyor insana. En azından bana verdi.

Gerald Durrell deyince aklınıza Lawrence Durrell geldiyse, evet, kendisinin Lawrence’ın küçük erkek kardeşi olduğunu hemen belirtelim. Hatta kitaptaki karakterlerden biri de Larry kısaltmasıyla Lawrence’ın ta kendisi. Yazar kardeşlerin ikisinin de başarıları malumunuz aşikar. İskenderiye Dörtlüsü romanının ilk kitabı Justine’i de paylaşmıştım bu sayfada. Kardeşler adeta dünyayı kendi aralarında bölüşmüşler gibi. Sen Mısır’ı yaz. Tamam, ben de Yunanistan’ı yazacağım. Ama adaları da bölüşelim. Rodos’u sen al, Korfu’yu ben.

Durrell’ın o kadar eğlenceli, öylesine mizahi bir dili var ki, kendinizi satır aralarında kıkır kıkır gülerken bulabilirsiniz. Kitabın çevirisi (Ayşen Anadol) de çok iyi yapılmış. Sırada serinin diğer iki kitabı var. Bu bir yetişkin kitabı gibi görünse de, kesinlikle çocuklara da hitap edecek. Türsüz, yaşsız kitaplardan. Zaten başarısı da burada yatıyor. Herkese öneririm. (Balım’ın kafesine düşen büyük bir kuyruk tüyü eşliğinde kitabın kapağını kapadım. Tam kitabın fotoğrafını çekecekken tüyü görünce, böyle bir kare çekeyim dedim. Bu kitaba da bu kare yakışırdı.)

Romanın sahiden eğlenceli olduğunu, şu cümlelerle başlamasından bile anlayabilirsiniz: "Okuyacağınız kitap, ailemle birlikte bir Yunan adası olan Korfu’daki beş yıllık misafirliğimin hikayesidir. Yazmaya başlarken, adanın doğasını biraz nostaljik bir dille anlatmaya niyetlenmiştim; ancak kitabın ilk sayfalarında ailemi tanıtmak gibi bir yanılgıya düştüm. Bir kez kendilerini kağıt üzerinde bulunca iyice yerleştiler, çeşitli bölümlere dostlarını bile davet ettiler. Ancak tilki gibi kurnazca hareket ederek, büyük zorluklarla şurada burada birkaç sayfayı bütünüyle hayvanlara ayırmayı başardım."

Okumaya, yazmaya devam.


Ve Akyaka'da geçtiğimiz akşamüstü çekildiğim bu fotoğraf da, İstanbul'daki Mert'in Kitap Kulübü sonbahar buluşmaları için seçtiğim (ama duyurularını yapana kadar kendime sakladığım) kitapları düşünürken... Yüz yüze buluşmalarımızı, okuduğumuz aynı kitaplar hakkında başka yorumlarda bulunmamızı, hepimizin bambaşka detaylara dikkat ediyor oluşunu, karakterleri ve kurguyu heyecanla masaya yatırmalarımızı, samimi sohbetlerimizi, her birimiz nihayetinde farklı insanlar olduğumuzdan romanlarda işlenen temaları beğensek de yargılasak da bunu birbirimize karşı müthiş bir nezaket içinde yapışımızı, kısacası ne olursa olsun aynı sayfada buluşabilmemizi çok özledim doğrusu. 

İstanbul'da görüşmek üzere! 🤸🏻‍♂️📚🧡

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

twitter.com/ofluoglumert

ofluoglumert.bsky.social (Evet, Blusky'da da yerimi aldım!)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

12 Ağustos 2025 Salı

Karanlıkta Yüzmek ve Fellow Travelers

Politik ve toplumsal baskılar yüzünden bastırılan duygular üzerine bir roman okumak isterseniz, Tomasz Jedrowski imzalı Karanlıkta Yüzmek sizi bekliyor. Adına uygun olarak yaz tatilinde, Marmaris’te şezlong üstünde okuyup bitirdiğim roman, 1980’lerin başında Polonya’da geçiyor ve ülkenin o dönemki siyasi atmosferini arka fonuna alarak iki genç arasındaki gizli aşkı ele alıyor. Aslında buna aşk demek pek de mümkün değil; zira karakterlerden biri bir ilişki kurmak için çabalarken, diğerinin tek derdi ülkenin siyasi şartlarında kendine yer edinmek olarak kalıyor. Özdeşim kurduğumuz ana karakterin kalbinin kırılması ve yarım kalmış, buruk bir aşk hikayesinin kahramanına dönüşmesi kaçınılmaz oluyor haliyle; bu türdeki diğer kitaplarda da sıklıkla alıştığımız üzere, yine yeniden mutsuz sona doğru sürükleniyoruz. James Baldwin’in Giovanni'nin Odası'na değinmelerle başlayıp ilerleyen romanın bu yönünü sevdim. Ancak, duygu yoğunluğu bekleyerek okuduğum kitaptan o yoğunluğu pek de alamadım. Karakterlerin motivasyonları tam olarak oturmamış gibiydi. Örneğin, ana karakter annesini kaybediyor ama bununla ilgili karakterinin içsel düşüncelerinin, ne hissettiğinin üstünde hiç durmuyor yazar. Fakat bize onun hassas, duygusal biri olduğunu söylemişti. Bu gibi tutarsızlıklar/zayıflıklar, romanın gerçekliğine inanmayı okur için güç kılıyor. Oysa sunulan hikaye çok gerçek… Uzun lafın kısası, kitabın çıkış fikri umut vadediyor ama kurgusu ve dili benden çok geçemedi, doğruya doğru. Son sayfayı çevirdiğimde, bu malzeme ile daha iyi bir roman yazılabilirmiş diye düşündüm. Yine de, okunmayı hak eden kitaplardan mı? Kesinlikle. İthaki Yayınları'ndan çıktı. 

Karanlıkta Yüzmek’i okurken aklıma sıklıkla Fellow Travelers dizisi geldi (kitap uyarlaması, ama bizde yayımlanmadı), o nedenle birbirinden çok farklı olan bu kitapla dizi aslında bir yerden de birbirlerine çok yakınlar. Showtime yapımı dizinin başrol oyuncuları Matt Bomer ve Jonathan Bailey. Bu sefer Polonya’da değil, Amerika’dayız. Hem de farklı zaman dilimlerindeki, 1950’lerden 1980’lere çoğu halini gördüğümüz bir Amerika’dayız. Dizide de tıpkı kitapta olduğu gibi, iki kişi arasındaki bir gizli aşkı takip ediyoruz (duygusal yoğunluk bu sefer had safhada). Ama öte yandan politik kariyeri uğruna içindeki gerçek kimliği saklayanları, duygularını erteleyenleri, bastıranları ya da gözlerden uzakta yaşamak zorunda kalanları ve görünürde savundukları muhafazakar siyaset çizgisi gereği kameralar önündeki söylemleri başkayken özel hayatlarında bambaşka hayatlar yaşayan ikiyüzlü siyasetçileri de izliyoruz. Çok sert, müthiş bir dizi. İzlemeyenlere şiddetle önermiş olayım. Pişman olmayacaksınız.

Kitaptan bir alıntıyla bitireyim: "Hiç böyle hissettin mi? Gençken birini boşuna sevdiğini? Benimki gibi utanç duydun mu? Hep öyle olması gerektiğini, hayatını bu kadar da umursamaz geçiremeyeceğini varsaydım. Ama artık herkesin aynı şekilde acı çekmediğini düşünüyorum. Aslında herkes acı çekmiyor. En azından aynı şeylerden, aynı derecede acı çekmiyorlar. Bizi mümkün kılan da buydu, seninle beni."

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

twitter.com/ofluoglumert

ofluoglumert.bsky.social (Evet, Blusky'da da yerimi aldım!)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...