2 Ekim 2022 Pazar

KİTABA HÜRMET, YAZARA EDEP!

Nurullah Ataç, 1934 tarihli Kitaba Hürmet yazısında, parasını kitap almaya harcamak istemeyenlere hitaben şöyle yazıyor:

"Beğendiğiniz bir romanın şahısları ile tanışmak yüz elli kuruş mu eder? On kuruş verip bu mecmuayı aldınız: Birtakım resimler gördünüz, yazılar okudunuz, belki bir şey öğrendiniz, belki düşüncelerinize uymayan sözlerle karşılaşıp sinirlendiniz ve bu suretle belki kanaatleriniz biraz sarsıldı veya kuvvet buldu. Bütün bunlarla o on kuruş arasında, sorarım size, bir nispet kurmak imkanı var mı?

Hayır, siz yüz elli kuruşla bir kitabın, on kuruşla bir mecmuanın hakiki değerini vermiş olmuyorsunuz. Zaten hiçbir kitabın, yazının para ile ölçülecek bir değeri yoktur. Verdiğiniz para bir iştirak bedelidir. Kitabın yazılmasını, mecmuanın çıkmasını mümkün kılmak isteyenlerin arasına karışıyorsunuz." 

Söylemeye bile gerek yok: Kitaplara paha biçilemez. 

Ama öyle ki, Starbucks gibi seri üretim yapılan kahvecilerde sonu bucağı görünmeyen kahve kuyruklarında bekleyip bir kahveye 35-40 lira verirken hiç gocunmuyoruz da, sıra kitap almaya gelince oldukça tereddütlü davranıyoruz. İstiyoruz ki biz o kitaba para vermeyelim de birisi o kitabı bize bedavaya versin.

Kibarlık gereği biz diyorum, toplumdan bahsettiğim için. Yoksa ben ve muhtemelen sen, hiç de öyle değilsin, sevgili okur.

Sosyal medya, bir kitaba bedava yoldan ulaşmak isteyen kolaycılarla dolu. 

Mesaj kutum, "Kitabınızı gönderin, okuyup yorum yapalım" diyen sözde "okur"larla dolup taşıyor.

Bunlar, maddi güçlük nedeniyle kitaba ulaşamayan değil, kitaba canı istemediği için harcama yapmak istemeyen insanlar. 

Paraları var ama, o parayı kitaba vermek istemiyorlar. "Nasıl olsa sosyal medyada 3-5 bin takipçim var, bana bu kitabı bedava gönderirler" diye düşünüp, üşenmeyip, üşenmeyi de geçtim, yüzleri kızarmayıp, yayınevine filan bile değil, bizzat yazarın kendisine mesaj atıyorlar.

Bir yazara gidip "Bana kitabını gönderirsen okurum" demek, bir oyuncuya ya da yönetmene gidip "Bana sinema bileti verirsen filmini izlerim" demek gibi bir şey.

Okuma kardeşim, benim senin benim kitabını okumana ihtiyacım yok.  

Ve demek ki, senin de o kitabı okumaya ihtiyacın yok...

Daha geçen gün, yine bir benzerini yaşadım: 

Daha doğrusu, bu sefer öyle bir şey yaşadım ki, böylesi daha önce hiç başıma gelmemişti!

Instagram'da kitap sayfası olan bir "okur"dan bana önce, şöyle övgülerle dolu bir mesaj geldi:

"Kitaptaki cümleler ve betimlemeler için kaç gece uykusuz kaldığınızın, yeri geldiğinde burası olmamış deyip tekrar baştan başladığınızın, binbir emekle yazdıklarınızın değerini bilmeyenler romanlarınızı okumasın. Okurun yemek misali doyan midesinin yanında beynine inmek adına cebelleştiğinizin karşılığı eşittir basit lanet rakamlardan ibaretse, okuyorum diyenler gerçekten okumasın! Amacı gerçekten okumak olanlar destek olur!"

Bu iddialı ve yersiz bir şekilde sivri cümlelerle dolu mesajın üstünden çok değil, sadece birkaç gün geçtikten sonra, bu "okur", herhalde bir önce yazdıklarını unutmuş olacak ki, bu sefer de şöyle yazdı:

"Yeni kitabınızı gönderin, okuyup profesyonel yorum yapayım." 

Ne denir ki... Şaştım kaldım...

Yayıncılığın zaten ekonomik kriz nedeniyle zor bir dönemden geçtiği ve benim gibi genç bir yazarın bir sonraki kitabını basacak bir yayınevi bulup bulamayacağı konusunda bile umutsuzluk yaşamaktan neredeyse yazmaya dahi odaklanamadığı şu günlerde, insan hiç değilse "okur"lardan samimi bir destek bekliyor.

Ama herkese de okur dememek lazım.

Okumak, son derece ciddi bir iştir. 

Gerçek okurlar çok şükür o manevi desteği her zaman veriyor da, kendini yükseklerde gören, amacı okumaktan ziyade trendlere uyum sağlamak olan bazı sosyal medya "okur"ları böyle abuk subuk taleplerle ve dengesizliklerle gelebiliyor. 

O nedenledir ki, Nurullah Ataç'ın başlığına ben de naçizane şöyle bir ekleme yapmak isterim:

Kitaba hürmet, yazara edep!

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

22 Eylül 2022 Perşembe

"EDEBİYAT İŞPORTACILARI"

Blog'umda yayımladığım son yazının üstünden tam bir hafta geçti ki, bugün, yazımda kısmen yer verdiğim bir konuyla ilgili, başka bir yazı çıktı karşıma. Yazan, Thomas Bernhard. Daha doğrusu konuşan. Jean-Arthur Rimbaud’un 100. Yaş Günü Anısına başlıklı bir konuşmasında söylemiş bunları, sonradan yazıya geçirmiş ve ben de Yapı Kredi Yayınları, yani YKY’den çıkan Hakikatin İzi kitabında gördüm bunu, kitapçıda, kitabı karıştırırken: "Kendimizi kandırmayalım; muazzam, heyecan veren, katıp katıştıran ve sakinleştiren kalıcı şeyler, kuzukulağı gibi çayırda bitmezler! İnsanın derinlere bakmasını sağlayan manidar bir mısra her gün, her yıl ortaya çıkmaz. Makine böylesine temel bir hamle yapmadan ve bize bir tane, belki sadece bir tane önemli bir dünya edebiyatı eseri ulaştırmadan önce hep birkaç bin tane kitabın basılıp atılması gerekir. Sürekli rağbet gören şeylere asılıp ayyaşların oturduğu birahanelere kadar sesini ulaştıranlar, dergi şairleri ve işi bazen Nobel Ödülü almaya kadar vardıran edebiyat işportacıları, çoğunlukla allanıp pullanmış boş lakırdılardan ve moda üretiminden ibarettir. Edebiyatta asıl mesele asli olandır, temel olandır, Jean Arthur Rimbaud gibiler."

Peki o yazımda ben ne yazmıştım? "Hep aynı üç beş ismin kitapları görünürde, diğerlerini ara ki bulasın. Bir insanın bir kitabevine gidip de yeni bir yazar keşfetme şansı çok düşük. Zaten kafasında bir yazar ismi oluyor, doğrudan onun kitabını almaya gidiyor. (...) Geçen gün, bir internet sitesinde, "sonbaharın öne çıkan kitapları" diye bir liste gördüm. Böyle listeleri okuyarak (en azından yerli) yeni bir yazar keşfetmenin imkanı yok. Hep bildiğimiz, popüler, ana akımda zaten reklamları dolaşımda olan yazarların tanıtımı yapılıyor. Birisi de demiyor ki daha alternatif/pek bilinmeyen yazarlara yer verelim. Yok. Hep aynı, aynı, aynı isimler..."

Sevgiler. :)

Kitap linkleri

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert

15 Eylül 2022 Perşembe

NASIL GEÇTİ HABERSİZ, BİR YAZ DAHA MARMARİS'TE...

Bu yaz da bitiverdi işte... Sonbaharın habercisi gibi begonviller dökülmeye, sıcaklıklar azalmaya, güneş tepelerin ardında artık daha erken kaybolmaya başladı -sinekler ve arılar arttıkça arttı ama. Yaz genel olarak yine evde, verandada ve tabii bisiklet üstünde geçti. Bilgisayarımı açıp bir şeyler yazdım, çalıştım; her zamanki Mert işte. Kalk, yaşıtların gibi barlara, alemlere, partilere git, kop kop, di mi, ı-ıh, hiç yok bende o işler. Ben dergimi kitabımı alır, gölge bir yerde okur, hayal alemlerine dalarım. Genç olduğumu ele veren tek şey, bıkıp usanmadan kullandığım şu sosyal medyam. Twitter ve Instagram hesaplarımdan beni takip edenlerle anbean paylaştım yine her şeyi. Paylaşımlarım yine daha çok edebiyat, kitaplar, filmler, şarkılar ve gündem hakkında oldu. Hani bu sosyal medyayı yoğun kullanımım da olmasa, sahi yaşlandım mı ben, diye kendimden şüphe edeceğim. Etrafımda gördüğüm gençler gibi değilim çünkü pek. Daha farklı dertlerim, meselelerim, kaygılarım varmış gibi geliyor. Bilmiyorum ya, pek bu zamanın insanı değilim ben zaten...

Bu yaz mevsiminin önemli bölümünde yine Marmaris'teydim. 50 derece sıcakta, bir de bilgisayarın sıcağı, vallahi de billahi de piştim yaz boyu. İki tane Rus komşu çocuk vardı, çok yaramazdılar, hep koşturup durdular, "Babuşka! Babuşka!" diye bağırdılar. Kate Bush’ın şarkısı değil miydi o? Şimdi popüler bir diziyle yeniden moda olmuş kadıncağız, ohoooo, ben onu taaa ne zamandır bilir, severim. Hatta son kitabım Uçurum Zamanı için hem kitabın içinde yer verdiğim hem de Spotify'da oluşturduğum şarkı listesinde Kate Bush da vardı. Eski, kıymetli, değerli bir şeyin saçma sapan bir kapitalizm çılgınlığıyla yeniden dillere düşmesine de sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum, neyse. Çöl sıcaklarına dönecek olursak, şikayetim var sanmayın sakın. Sonuçta yaz tatiline İzlanda’ya gelmedim ki, Marmaris’e geldim, elbette sıcak olacak. Klima insanı olmadım hiçbir zaman. Çalıştırmıyorum kardeşim klima falan. Ben buraya terlemeye geldim. 

Terlemeye gelmişken, bir de gidip eski mekanları kontrol edeyim dedim, bakayım bu fiyat zamlarını onlar neye ne kadar yansıtmış diye. Fiyat çılgınlığı artık ciddi ciddi alıp başını gitmiş vaziyette. İki sene önce 35 liraya yediğim cheesecake, şimdi olmuş 85 lira! 85 lira! Aynı yerde kahvaltı ise “sadece” 125 lira. Yani bir oran/orantı problemi de var. Cheesecake yiyemeyen kahvaltı yapsın dercesine… Kafenin sahibi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca adam da, girişteki menüyü uzun uzun incelediğimi görünce, dönüp bana ne dese beğenirsiniz: “Seni kim gönderdi?!” Şaştım kaldım. Aslında adamı iyice huylandırmak için “Beni karşı pastane ajan olarak gönderdi!” demek vardı ya, neyse. “Turistim abicim ben,” dedim, “Ben masumum polis bey!” edasıyla. Menüyü inceliyordum sadece… Amca da sorgulayıcı işletmeci modundan bir anda müşteri velinimettir düsturuna geçerek, “İyi tatiller, hayırlı günler efendim” demeye başladı. Bu numaraları yemezler amca, o fiyata o cheesecake’i de yemezler. Ama yiyorlarmış. “Yetiştiremiyoruz, kapış kapış gidiyor” diyor. “Oh oh kazanın kazanın, daha çok kazanın” diyerek olay yerinden sakince uzaklaşıyorum. Bu arada kafama takılıyor: 26 yıllık daimi turistim ama, gene de turist sayılırım, değil mi? 

Bu pahalılık ne olacak böyle, bilmiyorum. Her şeyin fiyatı arttı, artıyor ve artacak. Maaşlarımızsa aynı ölçüde artmadı. Dahası, maaş filan da yok, işsiziz. Sabahları fırına gidip 5 liraya simit almak düşündürüyor beni... 10 lira da olsa, yine de alacakmışız gibi geliyor. Alıştık artık pahalılığa. Paketli bisküviler 1 liradan ne ara 10 liraya çıktı mesela? 1.5 kiloluk yoğurtlar 10-15 lirayken hangi ara çaktırmadan 39.99 lira oldu? Bu soruların yanıtını hem bilmiyoruz hem de çok iyi biliyoruz... Geçen yıl bu zamanlarda 6 liraya aldığım Tadım ay çekirdeği şu an 18 lira oldu. Bir yıl içinde 6-8-10-12-13-15-17-18 olarak değişimine bizzat tanıklık ettim. Daha çok da bu son 3-6 ay arasında oldu her şey. Artık her hafta fiyat artıyor. Haftaya da eminim 20 olur mesela. Dün televizyonda Aslı Şafak'ı izliyordum, Ayhan Sicimoğlu konuktu. Aslı Şafak bir ara ona, pahalılık bu kadar artmış gitmişken gezi programı gereği yiyip içerken ne hissettiği minvalinde bir şey sordu. Ayhan Sicimoğlu da, önce pazarları gezdiğini, pazarlarda bile insanların artık meyve sebzeye bakıp geçtiğini söyledi. "Meyve müzesi" gibi... Orada duruyorlar, sergileniyorlar ama senin satın almaya paran yok artık. Para, pul oldu. Ya otobüsler bile uçak fiyatı olmuşken, ne desek boş! Pegasus ve THY'de tek yön 2.500 liraya bilet gördü bu gözler yazın. Eskiden yurt dışına gittiğimiz uçak yolculuklarını şimdi yurt içi için ödüyoruz. Ya da ödeyemiyoruz. Her şey çok pahalı! Yine dün izlediğim programdan, bu sefer başka bir örnek: Sokak röportajında gençlere "300 yıl yaşasanız ne yapmak isterdiniz?" diye soruldu, stüdyodaki Şafak ve Sicimoğlu'nun da eleştirdiği bir cevap şuydu: "Fatih Terim'i yeniden Galatasaray başkanı yapmak!" Sana 3oo yıl yaşayacaksın diyorlar ve senin vizyonun bu mu? Belki de yazının başında kendimi zamane gençlerine benzetmeme sebeplerimden biri de budur. Yüzeyselcilik, paraya/şana/şöhrete düşkünlük, cebindeki 49 lirayı plastik bardaktaki kahveye verirken kitaba asla vermeme, dış görünüşe takıntılı olma, ama içi bomboşluk... Elbette vardır benim gibi hassas ruhlular da bir yerlerde... Vardır, değil mi?

Yazıyı bitirirken, önümden Rus bir kadın bana gülücükler atarak geçiyor (ciddiyim). İki gündür de benimle ilgileniyor, kaş göz ediyor, bir şeyler yapıyor sanki, garibim, beni etkilemek için dış güzelliğin yetmeyeceğini bilmiyor. Ha bak ressamım, yazarım, şairim, heykeltıraşım, tiyatrocuyum falan dese, yine bir derece, ama orada da gözden kaçırdığı bir nokta var: Ablacım, benim alın yazımda maskeli bir gelin var, o sen değilsin. Neticede korona yeniden "pik", üstüne maymun çiçeği geldi, bir de domates gribi diye bir şey okudum geçen haberlerde, iyi mi? Olmayan ruhsal sağlığımız bu ekonomik ve toplumsal belirsizliklerle birlikte yeniden diplere vurdu. Ne dersiniz, vakit, İstanbul'a dönünce -ki dün itibariyle döndüm- psikoloğa başlama vakti midir?  

 
Sia Kitap'tan çıkan Sözlerin Ağırlığı'nı bu yaz okudum, sosyal medyada da oldukça bahsetmiştim kitaptan. Uzun zamandır okuduğum en derinlikli, en yoğun kitaplardan. Şiddetle tavsiye. 

 
 İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Meselenin Özü, Graham Greene ile tanıştığım kitap oldu.

 
 
Bu kitabın yazarını tanıyorum.
  
Uçaktan iner inmez Bağdat Caddesi'ndeki Penguen Kitabevi'ne gittim. Marmaris'te pek kitapçı yok, olanlarda da hep aynı üç beş yazarın kitabı yazılıyor, çeşit yok. Hoş, büyük kitapçılarda çeşit var da ne oluyor? Hep aynı üç beş ismin kitapları görünürde, diğerlerini ara ki bulasın. Bir insanın bir kitabevine gidip de yeni bir yazar keşfetme şansı çok düşük. Zaten kafasında bir yazar ismi oluyor, doğrudan onun kitabını almaya gidiyor. Başkasını bulmak, keşfetmek istemiyor, belki öyle bir amacı da yok, belki de sırf "o günlerde o kitap popüler" diye onu almak istiyor, başkası popüler olsaydı, o başkasını alacaktı. Geçen gün, bir internet sitesinde, "sonbaharın öne çıkan kitapları" diye bir liste gördüm. Böyle listeleri okuyarak (en azından yerli) yeni bir yazar keşfetmenin imkanı yok. Hep bildiğimiz, popüler, ana akımda zaten reklamları dolaşımda olan yazarların tanıtımı yapılıyor. Birisi de demiyor ki daha alternatif/pek bilinmeyen yazarlara yer verelim. Yok. Hep aynı, aynı, aynı isimler... Bu anlamda okurların büyük çoğunluğu da biraz tembel galiba. Araştırmak istemiyor. Önüne sunulanı alıyor. Belki de okurlar bu tembelliğe alıştırıldı.

Bu yaz, beni Twitter'dan takip eden bir hanımefendi, bakın o da beni zaten takip etmekte olduğu için, yani Mert Ofluoğlu diye bir yazarın varlığından haberdar olduğu için, kitaplarımı almaya, Penguen'e gitmiş. Sormuş soruşturmuş, bulamamış. Bana yazınca, ben de ona internette Kitapyurdu'nda bulabileceğini söyledim, "Neyse, en azından kitapçı gezmiş oldunuz" notuyla. O da hemen alıp okumuş. İkisini de. Üç günde bitirmiş. Şaşırdım kaldım hızına. Bir yandan, böyle eline geçireni yalayıp yutan okurlar da var ve bu mutluluk verici. Demek istediğim şu: Belki bir yerlerde EceNilgünDumanKara adında bir yazar var, çok da iyi kitaplar yazıyor, ama ne yapsın, görünür olamamış, onun kitapları öylece depolarda bekliyor, o iyi metinlerinin yolu bir türlü iyi okurlarla kesişemiyor. Onu okusa sevecek olan okurlar da, dönüp dolaşıp yine aynı üç beş yazarın kitabını okuyor.

Haydi kalın sağlıcakla. Ve tabii bol bol kitapla. Benimkileri okursanız yorumlarınızı heyecanla bekeldiğimi söylememe gerek yok, değil mi? Daha az önce 265 TL'lik kitap alışverişi yapmamışım gibi, şimdi yine kitap almaya gideceğim... N'apayım, ben de tesellimi kitaplarda buluyorum. Sevgiler.


Edit: Tam bugün blog'uma yazdığım bu yazıda okur tarafından yeni bir yazarın keşfedilmesinin zorluğundan bahsederken, dün gelen bu mesajı gördüm. Okurumdan izin alarak paylaşıyorum. Benim hala umudum var! :)

Kitap linkleri

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert





















29 Haziran 2022 Çarşamba

ÇOCUK KİTABINA +18'LİK SANSÜR... NEDEN?

Çocuk kitaplarını +18 olarak poşete hapseden ilk ve tek ülke biz miyiz acaba?

Gün Işığı Kitaplığı'nın "7 kitabımızın poşete sokulmasını kınıyoruz!" adlı basın açıklamasını görünce düşündüğüm ilk şey bu oldu... 

Yayınevinin Çıtır Çıtır Felsefe adlı çocuk kitapları serisinden 7 kitap, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'nun Resmi Gazete'de yayımlanan kararıyla "muzır" ilan edilmiş ve bu 7 kitabın yalnızca 18 yaşından büyüklere ve poşet içinde satılabileceğine karar verilmiş. 

Asıl Müge Anlı ve Esra Erol gibi televizyonda saatlerce yayınlanan bazı programları filan "muzır" yayın diye poşetle kapatmaları lazım... 

Bu yetişkin programlarını çocuklar kontrolsüzce üç saat boyunca izleyebiliyor, ama veli parasını verip çocuğuna çocuk kitabı mı satın alamıyor?

Bakın dikkatinizi çekerim, ÇOCUK kitabı...

O kitapları ben okumadım, ama içlerinde 18 yaşından küçüklerin okuyamayacağı ne gibi bir içerik olabilir ki diye düşünmeden de edemedim...

Her şey bitti de, bir tek çocuk kitaplarını poşete koyup sansürlemek mi kaldı...

Ben de çocuklar için bir hikaye yazıyorum... Umarım 18 yaştan büyüklere okutmazlar...

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert

23 Mayıs 2022 Pazartesi

MERT OFLUOĞLU - UÇURUM ZAMANI RÖPORTAJI

İyi bir edebiyat eseri okumaktan daha fazla tatmin edici çok az, belki de tek bir şey var ve o da, eseri objektif bir şekilde okuyup değerlendiren usta işi bir roman kritiği okumak... Uçurum Zamanı’nı okuyan Müge İplikçi’nin soruları, romanın kuytularında kalmış köşelere öyle güzel ışık tuttu ki, yazarı olarak beni bile gerek röportaj sırasında gerekse sonrasında çokça düşünmeye itti. Müge Hoca’nın bir sürü tecrübeli yazarı ağırladığı Zeytin Dalı programına konuk olmak benim için unutmayacağım bir deneyim oldu. Söyleşimizde kitabın ana karakteri olarak tanımladığım Bozbalık Köyü çerçevesinde zaman ve mekanın önemini, romanın merkezindeki kadın karakterler arasındaki çatışmayı, polisiye olay örgüsünü ve daha pek çok şeyi konuştuk. Ben de, konuştuklarımızın bir kısmını yazıya dökerek, birkaç bazı eklemeyle buradan sizlerle paylaşmak istedim. Keyifli okumalar efendim... 

"ÜÇLEME; ÇÜNKÜ ANLATACAKLARIM TEK KİTABA SIĞMADI!"

Bir üçleme fikriyle yola çıkan genç bir yazar var karşımızda... Sizin yaşınızda bir yazar neden üçleme yazmaya girişti? 

Bunun aslında çok basit bir cevabı var: Anlatacaklarım tek bir kitaba sığmadı! Bozbalık Üçlemesi’nin başı ve sonu 2012’den beri belli. Benim lise yıllarımda oluşturduğum, o yıllarda yazdığım bir roman bu. Ters Düz, 2015’in sonunda yayımlandı ama aslında ben onu 18 yaşında tamamladım. Uçurum Zamanı’nı da 2016’da yazdım ama o da ancak 2021 gibi çok geç bir tarihte yayımlanabildi. Ters Düz’ün ilk cümlesini yazarken, son kitabın son cümlesi bile kafamda netti. Olaylar, karakterler dahi kesindi. Ben yıllar içinde kafamdakileri oturup kâğıda döktüm sadece. Bu üçlemeyi, ister birbirinden bağımsız üç ayrı kitap, ister iki bin sayfalık tek bir roman olarak ele alabilirsiniz.

Bir röportajınızda diyorsunuz ki, Uçurum Zamanı’nda kahramanımız aslında bir mekan: Bozbalık. Ece Duman çok rahatlıkla kahramanımız olabilecekken, hayır diyorsunuz ve Bozbalık Köyü’nü karşımıza bir kahraman olarak çıkarıyorsunuz. Neden?

Bozbalık Üçlemesi’nin her kitabında bir sürü insan var ama ana karakter olayların geçtiği Bozbalık Köyü. Ve zamanın kendisi. Ters Düz’de köyün sonbaharını anlatıyordum. Uçurum Zamanı’nda köyün kışına ve ilkbaharına tanıklık ediyoruz. Serinin son kitabında da tekrar sonbaharı ve ilerisini göreceğiz. Böylece üçleme aslında bir mekanda yaşayan insanların bir yıllık süre zarfında geçirdiği dönüşümleri ele almış oluyor. Zaman geçerken karakterler bıraktığımız noktada kalmıyor, onlar da çok fazla değişip dönüşüyor. Fizikselden ziyade psikolojik bir dönüşüm bu... Bozbalık’sa hayali, kurgu ürünü bir köy. Bir o kadar da haritadaki koordinatları belli aslında! Trabzon’un Maçka ilçesine bağlı bir dağ köyü. Romanlar için bu doğa harikası, ormanlarla çevrili küçücük köyü kurguladım ve içini görünürde renkli, gerçekteyse sır küpü karakterlerle doldurdum.

"BOZBALIK KENDİ OLARAK KALABİLMEK, VAR OLABİLMEK İSTİYOR" 

Uçurum  Zamanı’nda çok sayıda karakter var. İnsan okurken şunu düşünüyor: İnsanın olduğu her yerde hakikaten çok büyük bir cehennem var. Peki, Bozbalık kahramanımızsa, bu kahramanın temel yarası nedir?

Bu sorunun yanıtını üçlemenin final kitabında veriyorum. Uçurum Zamanı’nda alttan alta son kitapta neler olabileceğinin sinyalini vermeye çalıştım. Kitabın bir sahnesinde köyde bir fırtına oluyor ve orada doğanın köye yaptığı tahribatı görüyoruz. O an için karakterler en kötüsünün bu olduğunu düşünüyor belki de. Ancak köyde etkisini giderek göstermekte olan çok ciddi bir yapılaşma mevzusu var. Karakterlerimiz henüz bilmiyor ki doğadan ziyade insanın vereceği tahribat gelmekte Bozbalık’a. Bozbalık aslında kendi olarak kalabilmek, var olabilmek istiyor. Ama insanlar buna ne ölçüde izin verecek, bu üçüncü ve final kitabının konusu.

Sözü açılmışken, kitabın final sahnesinde gördüğümüz fırtına, mekan karakterlerimizin simgesel düşmanı mı?

Şimdi, kitabın yazarı olarak düşünüyorum da, Bozbalık Üçlemesi’nde doğa insana yeniden başlama imkânı sunuyor belki de. Ters Düz’ün sonlarında şöyle bir cümle vardı: “İki kız kardeş, isteyerek veya istemeyerek yaptıkları her şeyin, karın zarafetinde yıkanıp kaybolmasını dilediler.” Yağmaya başlayan o karın altında pür-i pak olmak istediler. Aslında, affedilmek istediler. Uçurum Zamanı’nın finalindeki fırtına da bir şekilde herkesi eşitleyip haklıyla haksızın, dürüstle yalancının, cesurla korkağın açığa çıkmasını sağlıyor. Aslında o fırtına, karakterlerimizin düşmanı değil, dostu. Fırtınadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bunun izlerini de üçüncü kitapta göreceğiz zaten.

"ANNE, ÜVEY ANNE VE KIZ KARDEŞ ÇATIŞMASINI İŞLEMEK İSTEDİM" 

Şimdi kahramanlara gelmek istiyorum... Çok kalabalık bir ekip var karşımızda. Özellikle de Ece, Nilgün, Münevver gibi kadın karakterlerin ön plana çıktığı bir kitap okuyoruz. Bu kadınların kendi iç dinamikleri neler?

Kadın karakterler kesinlikle ön planda. Ece’nin “erkekleri” de var elbette; Burak, Ali, Kerem. Ama bu bir kadın hikayesi. Ece-Nilgün, Nilgün-Münevver ve Ece-Münevver arasında hem geçmişten gelen hem de halihazırdaki konum itibariyle türlü türlü çatışmalar var. Bu çatışmalar bitmiyor. Daha çok bu üç kadının birbiriyle olan ilişkisini irdelemek istedim. Ters Düz’de Ece Duman’ı yirmi sekiz yaşında, yakında yeni kitabını çıkaracak olan, geleceği parlak bir yazar, İstanbul’da tek başına yaşayan, kendi ayakları üstünde duran şehirli bir genç kadın olarak tanıdık. Pek çok yaşıtına göre çok daha olgun, çünkü küçük yaşında çok şey yaşamış ve hayat da onu erken olgunlaşmaya mecbur kılmış. Annesiz büyümüş. Onu babası ve amcası büyütmüş. Babası Kadir, sonradan Münevver’le evlenmiş. Münevver ona iyi bir anne olmamış, kötü davranmış, ondan nefret etmiş; başka bir kadının çocuğu olduğu için onu Kadir’le gerçek bir karı-koca olmasının önünde bir engel olarak görmüş. Ne Münevver Ece’yi, ne de Ece Münevver’i sevmiş. Ece çocukken çeşitli sebeplerle köyü terk edip İstanbul’a gelen bir karakter. Ve yıllar sonra babasının kaybolduğunu öğrenince köye geri dönmek durumunda kalıyor. Üvey annesi Münevver şimdi ortalarda yok. 

Çok ilginç bir öyküsü var Münevver’in...

Ece on yaşındayken Münevver’in hamile kaldığı bebek, yani Nilgün, Ece yıllar sonra köye geri döndüğünde on yedi-on sekiz yaşlarında bir kız olarak çıkıyor karşısına. Tabii yine çeşitli sebeplerle aralarında, daha çok Nilgün’den Ece’ye karşı bir birbirlerinden hoşlanmama durumu var. Bu anne, üvey anne ve kız kardeş çatışmasını işlemek istedim.

Ve bayağı da çatışıyorlar aslında...

Çatışıyorlar, evet! Spoiler vermeden konuşmam zor, o nedenle tam da bu noktada susma hakkımı kullanmak istiyorum.

Bir de Meryem var tabii. Uçurum Zamanı'nda kadınlar bitmiyor! Meryem’i konuşalım biraz...

Meryem, Bozbalık’tan çıkamamış bir karakter. Nilgün de öyle ama o Uçurum Zamanı’nda nihayet şeytanın bacağını kırıp kısa da olsa bir çıkıyor! Meryem, Bozbalık’tan çıkamamış bir karakter olsa da, köyün “aura”sı olan, iddialı da bir kadını. Bozbalık kurgu ürünü bir köy ama Meryem o köy standartları içinde hayli iddialı, çekici bir karakter. Ne zaman ki Ece İstanbul’dan oranın havasını solumuş biri olarak köye geri dönüyor, çocukluk arkadaşı olan Meryem ister istemez onda biraz başka bir hayatını görüyor. Köyden gitseydi belki o da daha farklı bir kadın olabilirdi. Başarılı bir kariyeri olan Ece, ışıltılı bir insan. Meryem biraz da ondaki bu ışıltıyı kıskanıyor. İşin içine çeşitli aşk durumları da girince, Meryem, Ece’den pek hazzetmeyen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

"BU KİTAPTA MÜNEVVER'İN KAYBEDECEK BİR ŞEYLERİ VAR. MERYEM'İNSE KAYBEDECEK HİÇBİR ŞEYİ YOK, CANINDAN BAŞKA"

Şimdi gel buraya Münevver Kara’yı da koy! Münevver ve Meryem, cidden “femme fatale” gibi çıkıyorlar karşımıza... Bu iki kadının kitap boyunca bize ne tür bir denge sağladığını da sizden öğrenmek istiyorum. Münevver Kara ve Meryem Uzun’un birbirine benzeyen yanları neler?

Birbirlerine benzeyen yanları var mı, emin değilim. Ters Düz’ü geride bırakarak, Uçurum Zamanı özelinde konuşuyorum. Bu kitapta Münevver kaybedecek bir şeyleri olan bir kadın artık. Nilgün ve Ece’yle ilişkisinde “çeşitli” gelişmeler oluyor ve belki de Nilgün tarafından kendisine verilen ikinci bir şansla elindekilerin değerini anlıyor, anlamaya başlıyor. Dolayısıyla Münevver bu kitapta çok da gözü kara bir karakter değil. Meryem’inse kaybedecek hiçbir şeyi yok. Tam anlamıyla hiçbir şeyi yok; vereceği bir candan başka. Hikâyenin bir noktasında bu iki karakterin yolu bir noktada kesişiyor ve kısa bir süre için de olsa bir ittifak yapılıyor. Meryem akıllı bir kadın. Münevver’se, hiç de öyle görünmemesine, hatta köylülerce “deli” olarak etiketlenmesine rağmen, belki de oradaki herkesten çok daha akıllı bir kadın. Meryem duygularıyla, Münevver’se aklıyla hareket ediyor. Üstelik dediğim gibi, hiç de “yarım” filan değil aklı! Neyin ne olduğunun çok farkında bir karakter.

Burada bir parantez açmak istiyorum: Doğrusu, Münevver’i daha çok okumak istedim... Sanki orada frene basmış, “daha ileri gitmeyeyim, burada durayım” demişsiniz gibi geldi. Doğru mu bu tespit?

Her ne kadar Münevver üç ana kadın karakterimden biri olsa da, ben Uçurum Zamanı’nda Ece ve Nilgün’ü anlattım. Final kitabı için Münevver’i ve onun geçmişinde gizli bıraktığım yanları açığa çıkaracağım, ilginç sürprizlerim var.

Gelelim şimdi Hasan ve Kadir kardeşlere... Onlar, bu kadın ordusuna karşın iki erkek olarak olayların akışına acayip yön veren figürler...

Yön veriyorlar, hem de çok ilginç bir şekilde: İkisi de aslında kitapta yok. Buna rağmen olaylara yön veriyorlar. Ama bu karakterlerin geçmişte yaptıkları hatalar ya da seçimler, kadınlarımızın hayatını etkilemiş, etkilemeye de devam ediyor.

O yanı çok güzel vermişsiniz...

Teşekkür ederim... Şu anda olmayan bu karakterlerimizden bir tanesi, kitapta daha sonra bir kedinin adı olarak yer alıyor: Kedi Kadir. 

"BİR BAŞKOMİSER ZATEN SUÇLULARIN PEŞİNDEDİR. SIRADAN BİR EV KADININ DAHİL OLDUĞU POLİSİYELER BANA DAHA CAZİP GELİYOR." 

Uçurum Zamanı bir polisiye mi?

Kesinlikle öyle.  Ben dedektiflerin ya da başkomiserlerin başrolde olduğu polisiyeleri değil, sıradan, gündelik yaşamın içindeki insanların hayatlarına devam ederken kendilerini birdenbire içinde buldukları, dahil oldukları polisiyeleri daha çok seviyorum. Sonuçta bir dedektif ya da başkomiser zaten suç ve suçlularla ilgilenmek durumunda; onun hayatının bir parçası bu. Ama kendi halindeki bir ev kadını, köyde yaşayan bir kızcağız ya da yazar bir kadın kendini böyle bir polisiye olaylar örgüsünün içinde bulunca onların buna nasıl reaksiyon vereceğini düşünmek ve bunu yazmaya çalışmak bana daha cazip geliyor. Çünkü ben de okurken bundan keyif alıyorum. Elbette Bozbalık Üçlemesi’nde de olaylar bir köyde geçtiği için, yaşanan her türlü polisiye vakada iz süren, araştıran bir jandarma komutanımız var. Ama asıl karakterimiz o değil. Onun bakışından pek görmüyoruz olanı biteni. Bir yandan kendi özel hayatındaki sorunlarla boğuşan, bir yandan mesleğini icra etmeye çalışan herhangi bir insanın karıştığı polisiye olaylar var Uçurum Zamanı’nda. Şunu da söylemek isterim: Bir polisiyede illa bir cinayet olması gerekmiyor. Yapılmaması gereken şeyleri kim yapıyor sorusu olması önemli. Buna birini öldürmek de dahil, çok daha basit bir hırsızlık da, entrikalı bir şantaj da. Uçurum Zamanı’nda da polisiye hem o bildiğimiz, klasik anlamdaki polisiye olarak var hem de diğer şekillerde. Hatta, Ters Düz’den farklı olarak tek değil, ayrı ayrı birkaç tane polisiye olay örgüsü var. Bunun haricinde, Uçurum Zamanı bir aşk ve doğa romanı.

Son olarak, Bozbalık Üçlemesi’nin üçüncü kitabı ne zaman çıkacak?

Onu henüz yazıyorum. Ama öncesinde, çekmecemden, bilgisayarımdaki tozlu (!) dosyalardan çıkardığım bir başka roman var. 2018 yılında yazmıştım. Şimdi onu baştan yazıyorum ve zannediyorum ki üçlemenin son kitabından önce bu bahsettiğim yeni roman gelecek. Bundan sonra devam etmek istediğim tarza  daha uygun stilde bir roman. Elbette Bozbalık Üçlemesi de etkileyici, belki de üçlemenin en iyi kitabı olacak bir romanla kapanış yapacak. 

Ters Düz ve Uçurum Zamanı'nı Kitapyurdu'ndan inceleyip satın alabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

11 Mayıs 2022 Çarşamba

KELİME OYUNU BÖLÜMÜM YAYINDA!



Son iki soruda elektrikleriniz kesilsin, Wi-Fi'sız kalın. Gerisini gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz. :)



5 Mayıs 2022 Perşembe

KELİME OYUNU'NA KATILDIM!

Ali İhsan Varol'un sunduğu, ekranların "en naif ve zarif" yarışma programı Kelime Oyunu'nu yıllardır severek izliyorum. Sonra dedim ki, neden ben de katılmayayım? Daha doğrusu ben demedim de annemler çok istedi. Başvuru yaptım, gönderdim. Aradan üç beş ay geçti. Geçen gün telefonum çaldı: "Mert Bey, eğer uygunsanız sizi iki gün sonraki çekime bekliyoruz." Biraz acele ve son anda oldu, üstelik o akşam da bir tiyatro oyununa gidecektim. İkisi de birbirine çok ters yerlerde... Haftalardır boşum, iki etkinlik gele gele aynı güne denk geldi, iyi mi! Ben, yarışmacıları evlerinden, en azından Kadıköy ya da Beşiktaş gibi merkezi bir yerden araçla aldıklarını zannediyordum. Yok, meğer kanala tıpış tıpış kendi başınıza gitmeniz gerekiyormuş! Kayda değer bir para ödülü olmamasına rağmen Kelime Oyunu'nun yıllardır bu kadar çok sevilmesinin ve sürekli bir sürü yeni insanın yarışmaya başvurmasının sebebi, Ali İhsan Varol'un sunumu ve yarışmacıları hoş tutan yaklaşımı olsa gerek. Neyse, binmediğim toplu taşıma kalmadı ve dağları tepeleri aşarak teve2'nin Bağcılar'daki stüdyosuna gittim (dönüş yolunda, herhalde metrodan metrobüse geçerken verdiğim yemek molasında, 2013 yılından beri kullandığım İETT kartımı düşürüp kaybettim). 

Ah ah... Yarışmada başıma neler geldi, sormayın! Nasıl olsa izleyeceksiniz... 

Benim katıldığım program, gelecek pazartesi akşamı, yani 9 Mayıs günü yayınlanacak. İlk önce buradan sizlere duyurmuş oldum, fotoğrafı da ilk kez burada yayımlıyorum! Henüz sosyal medya hesaplarımın hiçbirinde paylaşmadım. Herkese sürpriz olacak. İlk önce blog'umun sevgili okurları olan sizlerle paylaşmak istedim. 

İzlemeyi unutmayın!

(Ali İhsan Varol'a kitaplarımı da hediye etmek istedim. İmzalayıp verdim. Keyifle okuyacağını söyledi. Eğer siz de henüz okumadıysanız, kitaplarımı bu linkten inceleyebilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

8 Nisan 2022 Cuma

YAZMAYI İSTEMEK DEĞİL, YAZMAK...


Tıpkı yapmayı istemek değil, yapmak gibi...

Sizinle bir anekdot paylaşmak istiyorum...

Geçenlerde instagram'da yer bildirimiyle koyduğum fotoğrafa bir takipçim mesaj attı.

"Ben de yazar olmak istiyorum, çok yakınım size şu an, çay içelim mi?"

"Tamam" dedim.

Bir kafede buluşup yarım saat kadar oturduk.

"Siz Ters Düz'ü ne zaman yazdınız?" dedi.

"2013 yılında yazdım" dedim.

"Ya Uçurum Zamanı?"

"Onu da 2016’da yazdım" dedim.

“Ama kitap geçen aylarda çıktı!” dedi. (2021, Ekim)

Ona, eğer benim gibi tanınmamış bir yazarsanız kitabınızı yayımlatma çabasının tam bir savaş meydanı olduğundan bahsettim. Ayrıca yazılan bir metnin bazen yılları, bazense koca bir ömrü bulan bir “demlenme, olgunlaşma, yalınlaşma” süreci olduğunu da söyledim.

Sonra, “Ben de kitap yazmak istiyorum, nasıl yazabilirim?” dedi.

Dedim: “Yazma pratiğiniz var mı?”

“Yok” dedi.

“Ben okuma yazmayı öğrendiğim 1. sınıftan beri yazıyorum,” dedim.

“Nasıl ya?” dedi.

“Hiçbir zaman kitap yazıp tanınayım gibi bir amaçla yazmadım. Yazmak benim için bir tutku... Burada sizi beklerken bile beş sayfalık bir hikâye yazdım mesela" dedim.

Şaşırdı.

Yazmak içten gelen bir şey.

Bir anda roman yazayım, hikâye yazayım, senaryo yazayım da şöhret olayım gibi bir olay yok ki.

Kaldı ki zaten yazmakla tanınmanın birbiriyle hiç alakası yok.

Kısa yoldan tanınmak isteyen günümüz gençleri, yani yaşıtlarım da, sosyal medyada fenomen olmayı ya da Survivor’a katılmayı seçiyor.

Uçurum Zamanı’nın sonsözünde de yazdığım gibi: “Yazan insanlar olarak bizler bu yolculukta bir yere varmamayı, varamamayı da göze almış insanlarız; bizler bu yolculuğun kendisini seviyoruz.”

“Yazmayı istemek” diye bir şey yok zaten.

“Yazmak” var.

Bu arkadaşımızın çay teklifini belki bir faydam dokunur diye kabul etmiştim.

Belki de dokunmuştur :)

(Kitaplarımı incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 


 

29 Mart 2022 Salı

NE DEDİN SEN?! ŞAK!!!

Bildiğiniz gibi, 94. Oscar Ödülleri'nde neredeyse ödüller dışında her şey konuşuldu. Tıpkı gündüz kuşağındaki yarışma programı Zuhal Topal'la Yemekteyiz'de yemekler dışında her şeyin konuşulması gibi... Oscar'daysa hatta daha doğrusu tek bir şey konuşuldu: Will Smith'in sunucu Chris Rock'ı yumruklaması. Evet kimi yerde yumruk kimi yerde tokat şeklinde geçiyor ama apaçık bir yumruk bu. King Richard'daki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu ödülünü de kazanan Will Smith, Rock'a, eşiyle ilgili yaptığı şaka nedeniyle yumruk attı ve o anlar büyük ses getirdi. 

DİKKAT SPOILER:
Nicole Kidman, Bozbalık Üçlemesi'nin II. kitabı Uçurum Zamanı'nda
Ece'nin Meryem'i vurduğu sahneyi izlerken:

Peki sizce Smith'in Rock'a sebebi ne olursa olsun yumruk atması haklı bir davranış mı? 

***

Gel gelelim, olayın bir mizansen olabileceği de sıkça dile getiriliyor...

Büyük ihtimalle de öyle...

Son yıllarda reytingleri gittikçe düşen ve hiç izlenmeyen/konuşulmayan Oscar'lar bu sene böyle bir taktikle gündeme gelmeyi amaçlamış olabilir.

Bu arada tokadın oyuncağı bile çıkmış, ben şok. 

Daha Rock'ın yanağındaki tokadın pembeliği geçmeden... 

Kim bunu nasıl akıl etti? Hadi etti ne ara oyuncağını yaptı?

Bu oyuncağı görünce de düşünmeden edemiyor insan:

Yoksa her şey Oscar'a reyting için kurgu muydu?

Öyle veya böyle, reklamın iyisi kötüsü olmuyor işte...

(Not: Sevda ve Hande cephesinde -bakınız şu yazı- gözler yaşlı...)

(Kitaplarımı incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

21 Mart 2022 Pazartesi

KADINLARIN EKRANDAKİ TEMSİLİYETİ ÜZERİNE MİNİCİK BİR YAZI...

Dün, yani 20 Mart günü gittiğim, karlı ve soğuk havaya rağmen pek çok katılımcıyla gerçekleşen WOW - Dünya Kadınlar Festivali'nden izlenimlerimi aktaracağım şimdi sizlere... Konu: Kültür-sanat dünyasında, özellikle de televizyonda, toplumsal cinsiyet eşitliği. Elbette, şaşırtıcı (ama asla şaşırmayacağınız) notlar eşliğinde.

Benim de, İKSV'nin Kültür Politikaları Çalışmaları departmanının bu yıl 10. kez yayımlanacak ve kültür-sanat dünyasında toplumsal cinsiyet eşitliğini ele alan raporu kapsamında Prof. Dr. Itır Erhart'a (canım Itır Hocam'ın!) küçük de olsa yardımcı olduğum araştırmanın sonuçları, dün WOW'un "Yaratıcı Alanda Eşitlik" başlıklı kapanış panelinde ilk kez paylaşıldı. Raporun basın toplantısı önümüzdeki günlerde olacak; o nedenle araştırmamızdan şimdilik detay vermiyorum. İKSV gibi önemli bir kurumun bu projesinde yer aldığım içinse çok mutluyum!

WOW ve İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları işbirliğiyle düzenlenen "Yaratıcı Alanda Eşitlik" paneli, kültür-sanat alanının eşitlikçi bir yaklaşımla nasıl yeniden kurgulanabileceğine odaklanıyordu. Sinema, televizyon, tiyatro ve müzik sektörlerinde çalışan kadınların erkeklerle eşit işe eşit ücret alıp almadığı tartışıldı, çözüm için neler yapılabileceği konuşuldu. Moderatörlüğünü şimdilerde GAİN'de hafta içi her akşam gündemi çeşitli konuklarla değerlendiren gazeteci Duygu Demirdağ’ın üstlendiği panelde, Itır Hoca'nın yanı sıra, Oyuncular Sendikası’ndan Ece Dizdar ile Birleşik Krallık’tan araştırmacı ve eğitmen Vick Bain konuşmacı olarak yer aldı. Oyuncular Sendikası adına panelde konuşan Ece Dizdar, 2018 yılında Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD)'nin TV dizilerinde kadının toplumsal cinsiyet eşitliğine uygun şekilde konumlanmasını desteklemek amacıyla başlattığı "TV Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği" projesinin sonuçlarından bazılarını da yeniden paylaşarak çeşitli şahane tespitler yaptı. Onlardan bazılarını paylaşıyorum:

"Kadın ve erkek oyuncu sayısı neredeyse eşit, hatta kadın oyuncu sayısı erkek oyuncudan daha fazla. Fakat ekrandaki yaş dağılımına gelecek olursak, kadınların ekrandaki yaş temsiliyeti çok sınırlı. Kadınlar ekranda daha çok 16-39 yaş aralığında görülüyor. Erkeklerse 64 yaşına kadar gösteriliyor. Şaşırıyor muyuz? Hayır!"

"Kadın karakterlerin ekranda evli ya da dul olduğunu görüyoruz. Kadın karakterin dulluğu üzerinden tanımlanması, erkek karakterlere göre 7 kat daha fazla. Bekar olmak daha çok erkek karakterlere verilen bir vasıf."

"Fiziksel görünümde kadın karakterler %65 oranında 'zayıf ve narin' olduğunu görüyoruz. Kilolu kadınlarsa hep 45 yaşın üstünde. Kadın ekranda eğer 45 yaş üstü ise kilolu olmasına müsaade ediliyor.

"Bir diziye Saint-Joseph mezunu, güçlü ve başarılı bir kadın karakter olarak giriyorum ama yedinci sekizinci bölümden sonra hep eski sevgilisinin konağına taşınan bir kıza evriliyorum!"

"Normal People dizisini izlerken, oradaki seks sahnelerinde intimacy coach'la çalışıldığını gördük. Bunu ülkemize de yavaş yavaş getirmek istiyoruz: Mahremiyet koçu. İnsanlar böyle havalı işleri sever, mısır patlağı gibi yayılacaktır! Şaka bir yana, bu ciddi bir meslek. Oyuncuların bedenlerinde dokunulmaması gereken noktalar var ve bu sınırların hassasiyetle çizilmesi gerek. Siz bir kadın olarak jinekoloğa gittiğinizde orada niye rahatsınız; çünkü herkesin görevi çok net tanımlanmış. Ayrıca odada mutlaka bir hemşire de var." Dizi setlerinde yaşanan taciz ve mobbing'lerin önüne bu şekilde geçebilme umuduyla... 

Not: Itır Hocam, panel koşuşturmasının arasında, bana yeni kitabım Uçurum Zamanı'nı imzalatmayı da ihmal etmedi! İlk kitap Ters Düz'ü okuduğunda kitapta karakterlerin sıklıkla bahsettiği hamofta reçelini Itır Hocam çok merak etmişti, ben de geçenlerde ona sürpriz yapıp Trabzon'dan hamofta reçeli hediye etmiştim. Çok sevmiş!

(Kitaplarımı incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

15 Mart 2022 Salı

2023'ÜN HİT DİZİSİ

 



Günaydın, sevgili dostlar...

Ters Düz'ün senaryosu içime sine sine ilerliyor. 

Kim bilir, belki de 2023'ün hit dizisi bu karlı günde yazılıyordur?

(Kitapları incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)



3 Mart 2022 Perşembe

MASKE ZORUNLULUĞU NEDEN KALKTI?

Evet, hepimiz çok sıkıldık, bunaldık, darlanduk...

İki yıldır devam eden, canımızdan bezdiren bir salgının içindeyiz. 

Uzmanlar sık sık aşılama, maske ve mesafe konusunda açıklamalarda bulunmaya devam ederken, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronada alınan yeni kararları açıkladı. Buna göre maske ve HES kodu zorunluluğu kalktı. 

"Artık açık havada maske kullanmak zorunda değiliz. Kapalı ortamda havalandırma yeterliyse ve mesafe varsa maske takmak artık şart değil. Yeni dönemde HES kodu uygulaması kaldırıldı. Hiçbir kurum ve kuruluşta HES kodu kontrolü yapılamayacak." 

Açık havada maske takmamak evet, tamam, mantıklı, ama kapalı mekanlar için "havalandırma yeterliyse" ifadesi son derece muğlak.  

"Havalandırmanın yeterliliğini" kim denetleyecek? Bu demektir ki, artık maske takmayan birini gördüğümüzde "lütfen maskenizi takar mısınız" desek bile (ki zaten gözümüzün ortasına bir yumruk yemek istemediğimiz için toplum içinde etliye sütlüye karışmamaya çalıştığımızdan böyle bir şey demiyorduk), artık o kişi bizi "takmayacak".

Ama bana soracak olursanız, böyle tehlikeli bir açıklamaya hiç gerek yoktu. 

Maske takmayan zaten takmıyordu. 

Maske takıyorken 300 olan vefat sayısı şimdi insanlar maskelerini takmayınca 1000'i bulmasa iyidir. Çok tehlikeli! 

Peki siz, artık maske takmak zorunlu değil diye maske takmayacak mısınız?

Maske zorunluluğu kalktı diye maske takmaktan vazgeçecek misiniz? 

Bunu instagram'da da anket olarak sordum, an itibariyle katılımcıların %95'i hayır dedi. Yani bilinçli insanlar maskelerini takmaya devam edecek. Siz de ankete katılıp fikrinizi belirtebilirsiniz.

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

Kitapyurdu Mert Ofluoğlu kitapları 

Bir sonraki yazım "Kitap sektörü iflas mı ediyor?"da görüşmek üzere!

14 Şubat 2022 Pazartesi

LOKUM'A MERHABA DEYİN!

Malum bugün Sevgililer Günü, o nedenle ben de size sevgilimi göstermek istiyorum. 

Daha sadece iki ay önce yumurtadan çıkıp dünyaya gözlerini açmış olan bu bebek sultan papağanının babası olmaktan çok mutluyum. 

Aslında henüz yalnızca üç haftadır benimle olmasına rağmen şimdiden birbirimize fazlasıyla alıştık. Evinde daha önce kedi ya da köpek beslememiş biri olarak bir kuş edinmek “Acaba yapabilir miyim?” diye uzun süre enine boyuna düşünüp sonunda kararımı verdiğim bir adımdı. Neticede o da bir can, hem de şu kadarcık. Kendisi tanıdığım birçok insandan daha karakterli, dost canlısı ve dürüst. 

Bebek kuşların cinsiyeti erişkinliğe girmeye başladıkları beş-altı aya kadar belli olmazmış. O nedenle kendisinin dişi mi yoksa erkek mi olduğunu henüz bilmiyorum, açıkçası çok da umurumda değil. Yine de isim koyma aşamasında ilk başta Meraklı gibi bir şey düşündüm, çünkü onu eve ilk getirdiğimde kafasını kutusundan sabırsızca bir çıkarışı var ki, hiç unutmayacağım. Ama sonra dedim ki durun, bir eve iki Meraklı (ya da Geveze) fazla olur. Arkadaşlarım beni “bir yazara yakışacak” daha havalı isimler koymam konusunda sıkıştırıp durdu, o da nasıl bir şeyse. Kısa bir an için aklımdan Marilyn/Merlin koymak geçti; böylece yazılışları farklı olsa da okunuşları aynı olan bu iki isim, sultan papağanımın dişi olması durumunda adını Marilyn Monroe’dan, erkek olması durumunda da Büyücü Merlin’den alır diye düşündüm ve insanlara “Vay canına, işte bu gerçekten bir yazara yakışacak kadar yaratıcı!” dedirtmeyi başardıktan sonra, durun yahu şaka yaptım diyerek gerçek adını açıkladım: Lokum. Çünkü gerçekten Lokum. Aşşşşşırı şirin, sevimli ve tatlı olduğu için onu hep Lokum diye sevdiğimi fark edince, dedim Lokum olsun. 

Doğmamış çocuğuna instagram açan ünlüfenomeninfluenceronparmağındaonmarifetanneblogger’lar gibi olmayayım diye ona henüz “Lokum the Kuş” gibi bir hesap açmadım ama benim de ne yapacağım belli olmaz hani. Uzun lafın kısası artık kendisi kitaplarımla dolu evimin ikinci sahibi, benim Lokum Kuş’um. 

Evde sultan papağanı bakmakla ilgili kendi üç haftalık tecrübelerime dayanarak birkaç şey söylemek istiyorum:

* Bir kere genelde muhabbet kuşu mu yoksa sultan papağanı mı ikileminde oluyor insanlar; ikisi de kuş olsa da netice itibariyle biri kuş, biri papağan. Sultan papağanı bakmak muhabbet kuşu bakmaya göre daha zor olabilir. Çünkü sultan papağanları gerçekten bir köpek gibi ilgi istiyor, yalnız kaldığında strese giriyor, mutsuz oluyor. Muhabbet kuşu bakmak bu anlamda bir tık daha kolay olabilir. Ben de önceleri hep muhabbet kuşu istiyordum ama sonra sultan papağanlarını görünce fikrim değişti.

* Benim kuşu aldığım bilgili abi bana bir sürü şey söyledi ve bir sürü şey de sattı: Kalamar kemiğinden gaga taşına, enerji bloğundan dal darıya, ballı sarı kuş yeminden kuş krakerlerine kadar bir sürü şeyimiz oldu. Ama aslında sultan papağanları için en önemlisi kalamar kemiği, gaga taşı, normal yemi, yem kabı, suluğu ve tüneği. Diğer o ekstra yiyeceklerle pek ilgilenmiyor. En azından şimdilik.

* Sultan papağanınız eve ilk geldiğinde onu bir hafta, hatta on gün hiç dışarı salmamanız gerekiyor. Kuşum kafeste sıkılır diye düşünmeyin zira bunu onun iyiliği için yapıyorsunuz. Çünkü nasıl bir ortama geldiğini bilmediği için, öncelikle kafesinin içinden evi gözlemleyip uçabileceği alanların haritasını çıkarması gerekiyor. Aksi halde duvarlara çarpıp ölebilir bile. Yani bu son derece hassas bir konu.

* Ben Lokum’un evimdeki tam bir haftası dolduğunda kafesinin kapısını açtım. Dışarı çıkmaya tereddütlü ve ürkek görünüyordu ama sonra bir adım, iki adım derken dışarı çıktı ve salonda fır fır uçmaya başladı. Gitti perdelere tutundu, sonra yere indi, sonra küçük bir dışkı bıraktı. Ama bunlar gerçekten önemli şeyler değil, seven katlanıyor. Bir de sonuçta ıslak mendille filan çok rahat silebileceğiniz şeyler. Yoksa ben biraz temiz ve titizimdir. Ama dediğim gibi, seven katlanıyor. Bir sultan papağanı aldığınızda kafesinin yanı sıra onu uçurduğunuz ortamın da temizliğine dikkat etmeniz gerek.

* Lokum hem hareketli bir papağan hem de henüz bebek olduğu için, kendi yemlerinden veya kafesine astığım dal darısından yerken kafesten dışarıya, yerlere, halıya ister istemez küçük susamlar, çekirdekler, tozlar fırlıyor. Bunun maalesef ki bir çözümü yok. Yani kafesin çevresini de temiz tutmanız gerekiyor. Bunun şöyle bir kısmi çözümü var, o da kafese alttan geçireceğiniz ince bir tül. Ama o bile Lokum’u kesmiyor. Yerler hep susam!

* Kuşlar yükseği sever. Kafesi bir sehpanın üstüne koymanız, kuşun sizinle göz hizasında olabilmesi açısından da önemli. Ayrıca kafesin içinde de kuşlar yüksekte vakit geçiriyor. Yani kafesin zeminine indiğini ben çok nadir gördüm, genelde hasta olduklarında ya da yemsiz kaldıklarında yere dökülen yemleri aramak için böyle yapıyorlar. Lokum da sürekli tüneğinde ya da gaga taşının üstünde oturuyor, Örümcek Adam gibi tellere tutuna tutuna geziyor filan. Bazen saatlerce aynı yerde oturuyor. Orada sıkılmıyor mu acaba diye üzülmüyor değilim. Ama sonra ıslıklar çalıyor ve keyfinin gayet yerinde olduğunu anlıyorum.

* Lokum’u gerçekten hala çözmeye çalışıyorum. Mesela bazen ben yanındayken çok ötmüyor ama sonra ben yazı yazmak üzere odama gittiğimde başlıyor ortalığı yıkmaya! Ötüyor da ötüyor! Nereye gittin, diyor yani bana, beni çağırıyor. Böyle komik ve tatlı bir sultan papağanı kendisi. Sonra yanına gidiyorum, susuyor. Sonra odama gidiyorum, yine ötüyor. Sabahtan öğlene kadar genelde en hareketli olduğu ve ıslık çaldığı zaman dilimi. Mesela ben elimi yıkarken su sesi duyduğunda da sürekli ötüyor. O su sesiyle şakıması arasında bir bağlantı var. Ritmik ve melodik şeylere karşı çok hassaslar. Kuşunuza bol bol şarkı açın.

* “Kuş uykusu” dedikleri şey kesinlikle doğruymuş, bunu bizzat tecrübe ederek öğrendim. Lokum’u uyurken çok nadir görüyorum. Çünkü ne zaman ben parmak ucunda bile olsa salona gitsem, gözleri anında açılıyor ya da zaten açık oluyor. Hakikaten çok sessiz bir ortamda uyuyorlar. Bir de sanırım kuşlar gözleri açık uyuyor. Bunun sebebi, ortam güvenli mi diye içgüdüsel bir tetikte olma hali. Akşamları gözleri açık uyuyor, sonra herhalde ben uyurken o da tamamen uyuyordur. Bazen de kafasını kanatlarının altına yumuşturarak uyuduğu bir şekil var ki, orada tam bal, tam Lokum! Gözlerini kapalı gördüğüm uyku biçimleri de var yani.

* Ve henüz hiç banyo yaptırmadım. Kış olduğu için hasta olur diye yaptırmak doğru olmuyormuş. Havalar ısınınca bakalım neler olacak? 

Hepinizi öpüyoruz. (Ve daha birlikte zaman geçireli bir ay bile olmadan telefonumu bin tane fotoğrafıyla doldurduğumu düşünürsek vay geldi kameramın başına.)

Beni instagram'ımdan takip ediyorsanız, hikayelerimde Lokum'u da bundan sonra bol bol görebilirsiniz! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

Kitapyurdu Mert Ofluoğlu kitapları