21 Şubat 2019 Perşembe

SİSLİ HAVANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...


Dün akşam. Saat 18.30'u geçiyor. Dergiden çıkıyorum. Bitirmek üzere olduğumuz Mart sayısının yoğunluğu, yorgunluğu içindeyim. Bir de kafa karışıklığı diye eklemeliyim. Bu dergi işi beni böyle yaptı: Her ay, gelecek ayın dergisini hazırlamaktan kendimi gelecek ayda zannediyorum. Yani şu an Şubat'ın 21'inde değil de, Mart'ın 21'inde gibi hissediyorum kendimi. Sanırım bir çeşit mesleki deformasyon bu. Her ayın son haftası geldiğinde, geride kalan koca bir ayın yorgunluğu hem omuzlarıma çökmüş oluyor hem gözlerime. Neyse ki matbaadan gelen yeni sayıyı nihayet ellerime alabilmenin mutluluğuyla, tatlı bir yorgunluk içinde oluyorum.

Dışarıda ne kar ne yağmur, yalnızca havadaki incecik sis ve buz gibi bir soğuk… Pazartesiden, salıdan beri şehrin üstüne çöktü kaldı bu sis. Kaldırımlara yayılan akşamüstü sisiyle birlikte ilerliyorum adeta. Havadaki ayaz kendini iyiden iyiye hissettiriyor; öyle ki, ellerimi eldivenli olmasına rağmen cebime sokuyorum. Üşümüş bir vaziyette kendimi kafenin birinden içeri atıyorum. İçerisi pek kalabalık sayılmaz. Bir kadın, cam kenarında sokağı gören bir masaya oturmuş; bir yandan manzarayı seyrederken, diğer yandan çayını yudumluyor. Bir başka masada iki genç sevgili, sohbet ederken önlerindeki salep fincanlarını sıkı sıkıya avuçlamayı ihmal etmiyorlar. Ben de hemen siparişimi veriyor ve en sevdiğim kitabı çantamdan çıkarıyorum. Ama çok da uzun oturmuyorum, ne de olsa tek istediğim trafiğin biraz olsun azalması. İş çıkışında arkadaşıma diyorum ki: Şu anda Manhattan sokaklarında eve dönüyor da olabilirdik, gel gör ki Mecidiyeköy'de metrobüse yürüyoruz... Ya da daha da güzeli, Stockholm sokaklarında eve bisikletle dönüyor da olabilirdim. Oysa ayağıma sakız ya da sigara izmariti yapışmasın diye kaldırımlara bakarak yürümek zorundayım bu şehirde. 

Dahası, dün akşam bu gözler neler gördü bir bilseniz! Normalde, ulaşım için, yolumu uzatsa da vapuru tercih ediyorum. Ancak sisten dolayı şu sıralar metrobüsü kullanıyorum. Dün Gayrettepe metrosundan Zincirlikuyu metrobüsüne bağlanan alt geçitte, dakikalarca ilerlemeden duran bir kuyruğun içinde buldum kendimi. Ve pek çok kişi metrobüs izdihamında beklemeye dayanamayıp, aşağı inen yürüyen merdivenden yukarı doğru çıkmaya çalıştı! Kimileri başarılı da oldu... Taksi de bulamadım bu sabah. Arayınca bulamıyorsunuz zaten. İstanbul'un çilesi çekilir gibi değil gerçekten.

Hafta sonu havalar iyice soğuyacak, kar gelecek diyor hava durumu. Şu sıralar elimin altında okunmayı bekleyen çok sayıda kitap var. Aslında bir ay içinde bitirdiğim çok kitap var, sizlere burada uzun uzun yazmak istiyorum. Ama şimdi yeni başladığım iki kitaptan bahsedeceğim. 


Dergi temposuna girdiğimden beri o kadar yoğunum ki, hafta içi kitap okumaya pek fazla vaktim olmuyor desem yeridir. Ama bu açığımı hafta sonları fazlasıyla telafi edebildiğim için de memnunum. İthaki Yayınları'ndan çıkan, geçen hafta sonu okumaya başladığım Carol Gömülmeden'e devam edebilmeyi dört gözle bekliyorum. Bir oturuşta yüz sayfasını sürüklenerek okuyup bitirdiğim kitap, geçtiğimiz aylarda Netflix'te izlediğimiz "Bird Box"a ilham veren "Kafes" kitabının yazarının (Josh Malerman) dilimize çevrilen yeni kitabı. Adı ve kapak tasarımı da zaten başlı başına cezbedici olan kitabın konusu hayli ilginç: Komaya girdiğinde dışarıdan bakanlar için bir ölüden farksız olan Carol Evers ve onun bu sırrını bilip onu diri diri mezara gömerek servetine konmak isteyen kocası. Eski bir zamanda, Harrows adlı kasabada geçen roman gizemli, gerilimli ve bir sonraki sayfasını gerçekten merak içinde çevirdiğiniz, sonunu asla öngöremediğiniz bir okuma keyfi sunuyor. Kitapla ilgili konuşmam için şu an erken, zira daha sadece başlarındayım. Ama nasıl ilerleyeceğiyle ilgili gerçekten hiçbir fikrim yok ve bu beni heyecanlandırıyor. 


"Polisiye kitap" denilince aklıma Altın Kitaplar'dan başkası gelmiyor. Ya da en azından ilk sırada o geliyor diyeyim. Agatha Christie serisinin hepsi kütüphanemde sıralı bir şekilde durur. Hatta yeni birkaç kitabı daha yayımlanmış, onları da çok merak ediyorum. Şimdi bahsedeceğimse bir Stephen King kitabı. İlk kez 1998'de yayımlanan, hatta biraz araştırınca öğrendim ki filme de çekilen romanın yeni baskısı bu: "Hayatı Emen Karanlık". Bu sefer karakterimiz bir yazar. Thad Beaumont. Yıllarca George Stark takma adını kullanarak romanlar yazıyor ve kitapları "çok satanlar" arasına giriyor. Ama bu yazarın karanlık bir sırrı var... Konusunun yanı sıra, kapak tasarımı da gerçekten muazzam ve içeriğine dair pek çok ipucu veriyor. "Hayatı Emen Karanlık"tan da yine geçen hafta sonu yüz sayfa okudum ve yarın devam etmek için sabırsızlanıyorum. İkisiyle ilgili de bitirdikten sonra daha detaylı yazacak vakti bulmayı umuyorum!

Hazır günlerdir havada esrarengiz bir sis dolanıyorken ve hafta sonu kar da yağacakken, sıcak bir fincan çay alıp okuma koltuğuma gömülmek için bu iki kitaptan daha iyisini düşünemiyorum.

Beni sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

13 Şubat 2019 Çarşamba

TERS DÜZ'ÜN ECE'Sİ OLMASINI İSTEDİĞİM ASLI TANDOĞAN'LA BULUŞTUM!


Aslı Tandoğan ve Ters Düz!

Bugün benim için çok özel bir buluşma yaşandı... Kişisel tarihime altın harflerle not etmek istiyorum!

Konuyu bilenler, daha fotoğrafı görür görmez neyi kastettiğimi anladı ve beni instagram'da mesaj yağmuruna tutmaya başladı bile; ama bilmeyenler için: Bundan üç buçuk yıl önce çıkmış olan, aynı zamanda Bozbalık Serisi'nin de ilk kitabı olan ilk kitabım Ters Düz'ün iç kapağını açar açmaz benim biyografi kısmımda karşınıza "Üç kitap olarak tasarladığı Bozbalık Serisi'ni üç sezonluk bir televizyon dizisine dönüştürmek istiyor (Hatta oyuncu kadrosunu bile kafasında belirlemiş durumda)" diye bir cümle çıkıyor...

Aslı Tandoğan'ın çektiği "Ters Düz'lü" selfie 

İşte, kitabın baş karakteri olan Ece Duman için düşündüğüm isim Aslı Tandoğan'dan başkası değil...

Bunu o zamanlar blog’uma da yazmıştım (yan tarafta linkini bulabilirsiniz) ve okuyan herkes de çok yakıştırmıştı/yakıştırıyor. 

Bugün kendisiyle tanışma fırsatı buldum ve bir kez daha anladım ki, olur da Ters Düz dizi olursa, Ece'yi Aslı Tandoğan kadar hakkıyla canlandırabilecek bir başkası yok benim için.


Muhteşem Aslı Tandoğan! Ters Düz bir gün dizi olur mu, olursa Ece’yi siz mi oynarsınız bilmiyorum, ama benim ve okurlarımın kitabı okudukça Ece karakterini size benzeyen biri olarak gözlerinde canlandırdıklarını ve Ece’nin siz olmanızı istediklerini biliyorum. 

Belki de bu heyecan bize yeter de artar, değil mi arkadaşlar?

Onunla tanıştığıma çok memnun oldum ve Ece Duman için olmasa bile, yollarımızın bir yerde tekrar kesişeceğini hissediyorum. Sıcacık kalbiniz, güleryüzünüz ve zarafetiniz için minnettarım...

Not 1: Serinin ilk kitabı Ters Düz'dü, bitti, ama Ece ve etrafındakilerin Bozbalık'ta yaşayacakları daha bitmedi! Bildiğiniz üzere ben ikinci kitabı da çoktan bitirdim, yola devam edebileceğim dürüst bir yayınevi bulmayı bekliyorum (serinin yeni kitaplarıyla birlikte ilk kitap da tekrar yayımlanacak).


Not 2: Ters Düz bir süredir çeşitli yapımcıların ilgilendiği bir proje, ama henüz bir netlik yok. Bu fotoğraf sadece dostane bir sohbetin sonucu. Hem bakalım Aslı Tandoğan kitabı okuyunca Ece olmak isteyecek mi? Ne de olsa Bozbalık’a gidince başından öyle pek de keyifli şeyler geçmiyor Ece’nin... Üstelik ilk kitapta yaşadıkları daha sadece başlangıçtı. Neyse neyse, spoiler yok.

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

8 Şubat 2019 Cuma

YENİ SAYIDA NELER VAR?

Yazı işleri müdürü olduğum Atlas Glober'ın Şubat sayısı için yine pek çok içerik hazırladık. Tabii ki neler var neler yok görmeniz için dergiyi internetten okuyabilirsiniz. Ben burada sadece birkaç sayfayı paylaşacağım. Bu sayıda güzel de bir yenilik var.


Yanlış olmasın ama; ilk kez bir uçak dergisinde kitap, sinema ve tiyatro gibi bölümlerin yanı sıra televizyon bölümü de yer alıyor ve bu değişikliği yapan kişi olmanın heyecanını duyuyorum.


Dergi çift dilli olduğu için yabancı yapımlara yer verdik. Şubat'ta başlayacak The Umbrella Academy'yi ve Big Little Lies'ı yazdım. Dizi, Nicole Kidman, Shailene Woodley ve Reese Witherspoon’ın da aralarında olduğu oyuncu kadrosuyla ses getirmişti. Yapımın ikinci sezon sürprizi ise ünlü oyuncu Meryl Streep. Ama bu sayfada yerli içeriklere yer vermeyi de kesinlikle istiyorum. 

Lewis Carroll'un ünlü eserinin müzikal uyarlaması olan Alice Harikalar Diyarında'ya ise bilet bulunamıyor. Serenay Sarıkaya'nın Alice, Şükrü Özyıldız'ın ŞapkacıEzgi Mola'nın Kraliçe, Enis Arıkan'ın Tavşan karakterlerini canlandırdığı oyun kapalı gişe oynayacak gibi görünüyor. 



Dergide yeme-içme, yaşam stili, seyahat gibi pek çok konu sayfası bulunuyor... 




Ebru Cündübeyoğlu ile röportaj yaptığımdan geçen yazımda bahsetmiştim zaten... 




Bu sayıda Süleymaniye'den Vefa'ya, oradan Balat'a uzanan bir seyahat yazısı da kaleme aldım... 

İşte böyle... Şimdi biz Mart sayımızın içeriklerini bile neredeyse hazırladık!

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

6 Şubat 2019 Çarşamba

EBRU CÜNDÜBEYOĞLU İLE BULUŞTUM!


Glober'ın bu ayki sayısı için Ebru Cündübeyoğlu ile bir araya geldim ve onunla Hep Kitap'tan çıkan ilk kitabı Ferda ile ilgili bir röportaj yaptım. Sizce de o sanki hep hayatımızın içindeymiş gibi hissettiğimiz oyunculardan değil mi? En son Gülizar'daki unutulmaz Suzi karakteriyle karşımıza çıkan Cündübeyoğlu, oyunculuk dışında şarkılar söyleyip şiirler de yazıyor. Ve şimdi ilk kez roman yazarı kimliğiyle karşımızda. Üstelik, aslında bir film senaryosu olarak ortaya çıkmış Ferda. Ancak maddi imkansızlık nedeniyle proje yarım kalmış. Yarım kalınca da Cündübeyoğlu'nun aklı yazdığı hikayede kalmış. İyi ki de kalmış! İşte Ferda şimdi kitap raflarında yerini aldı.


Üstelik, romanı yazmaya başladığında bir anda her şeyin çok daha kolaylaştığını, "tüm kelimelerin hizmetinde" olduğunu da söylüyor. Gerçekten öyle... Senaryo yazarken görsel ve maddi olarak çekilebilir olup olmadığını düşünmeniz gerekiyor. Ancak romanda istediğinizi yazabilirsiniz! Bir detay olarak, 1993 yılında Türkiye 4. Güzeli seçilen oyuncunun annesi de aynı derecede güzel seçilmiş. "Bu 4. güzellik bizim genlerimizde var!" diye gülerek anlattı.

Röportajdan kesitleri aşağıda paylaşıyorum. Tamamını Glober'dan okuyabilirsiniz. Derginin Şubat sayısıyla ilgili söyleyeceklerimse daha bitmedi, onları da önümüzdeki günlerde paylaşacağım.



Beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

1 Şubat 2019 Cuma

2019, BLOG'LARIMIZIN YILI OLABİLİR!


Herkese merhaba! Bugün size bir soru sormak istiyorum: Influencer'ınızı nasıl alırdınız?

"Mümkünse hiç almayayım" diyenlerdenseniz, yalnız değilsiniz.

Pek çok alanda değişime gebe olan 2019, influencer'ların etki alanlarını da yeniden tanımlayacak gibi görünüyor. Markalarla işbirliği yapıp sosyal medya ve dijital kanallar aracılığıyla milyonlara varan takipçilerine seslenen sosyal medya fenomenlerinin tahtı 2019'da sallanabilir.

Bildiğiniz üzere etki alanı geniş olan blogger, YouTuber ve ünlüler, influencer olarak tanımlanmakta (burada blogger diyerek kastedilen aslında instablogger'lar, yani yıllardan beri kendi hallerinde blog'larını yazmakta olan bizler değil). Ancak pek çok trend uzmanına göre, milyonlarca takipçisi olan bu sosyal medya fenomenlerinin insanlar üstündeki etki alanı, bundan böyle o kadar da geniş olmayacak. Aslında hiçbir zaman öyle değildi bile denebilir. Yani Demet Akalın o zayıflama çayını paylaşınca çayın satışları sanıldığı kadar artmıyor ya da Murat Övüç'ün, Kerimcan Durmaz'ın, Danla Biliç'in, Enis Batur'un paylaştığı reklamları aslında hiç kimse umursamıyor. Hiçbirimiz (ha tabii ben takip de etmiyorum onları, ama o ayrı bir mesele). Bunun sebebi de, çok takipçili hesapların samimiyetine inanılmaması ve paylaştıkları her şeyin reklam olduğunun bilincinin insanlara yerleşmiş olması (öyle ya, sosyal medya artık yıllardan beri hayatımızda ve oranın dinamiklerini hepimiz çok iyi öğrendik). Hatta, yine bu araştırmacılara göre, milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomenlerinin bu reklamlar sayesinde kazandıkları dudak uçuklatan paralar nedeniyle o reklamlardaki ürünlere ilgi göstermemekle kalmıyor, takip ettiğimiz o kişiden de gittikçe soğuyoruz, kandırılmış hissediyoruz.


Daha az takipçiye sahip olan hesapların ise, bir ürünü tanıtırken takipçi sayısı yüz binleri aşan hesaplara göre daha samimi olduklarına inanıyoruz. Bu nedenle o tip hesapların insanları harekete geçirme etkileri daha fazla. Kendi blog'larımızı düşünelim. Mesela kendimden örnek vereyim. Blog'um 2019'da 10. yaşını kutlayacak ve tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi tavsiyesini de, bir şehirdeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Dolayısıyla ben burada "Şu kitabı şu nedenlerden dolayı çok sevdim, bence siz de alıp okumalısınız" dediğimde, bunun ardında gizli bir reklam olmadığını hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Blogspot uzantılı blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim.

İşte 2019’da da, sosyal medyada samimi ve içten paylaşımların daha etkili olmasının bir sonucu olarak, 3000 ila 50000 aralığında takipçi sayısına sahip olan micro-influencer’ların önemi artacak; trend araştırmacılarının yalancısıyım!  Reklamverenler, daha niş bir kitleye hitap etmek için onları kullanacak. Hatta nano-influencer olarak bilinen, 1000-5000 takipçiye sahip olan kullanıcıların bile yıldızı parlayacakmış. Kısacası 2019 takipçi sayısının değil; yorum, beğeni, paylaşım, kısacası etkileşimin önem arz ettiği bir yıl olacakTabii eğer bir micro-influencer çok fazla reklam almaya başlarsa, onun da bir yerden sonra macro-influencer kadar etkisizleşeceği görüşündeyim ben. Her şey tadında, o ilk tanıdığımız haliyle güzel sonuçta. Nasıl ki daha az bilinen alternatif bir şarkıcı daha çok ilgi çekiyor ve o şarkıcı kitleler tarafından tanınan biri haline gelince ondan soğuyorsak ya da sadece bizim bildiğimiz bir kitap, filmi çekilerek anında tüketime aç milyonların önüne sunulunca kalbimiz kırılıyorsa, sosyal medya fenomenleri için de aynısı geçerli. 

Dediğim gibi, blog'um 2019'da 10. yaşını kutlayacak. Instagram'ı da aktif bir şekilde kullanmama rağmen, blog'umdan asla vazgeçmedim, vazgeçmem. Blog'umda (hatta blog'larımda) bugüne dek binlerce yazı yazdım ve geri dönüp arşivimdeki yazılara bakmayı, "Aaa, ben böyle bir şey de mi yazmışım?" diye şaşırmayı bile seviyorum. Yani sosyal medya blog'ların sonunu getiremez bence. O yüzden yazmaya devam! 2019'un gerçek "blogger"ların yılı olmayacağını kim söyleyebilir ki?

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

28 Ocak 2019 Pazartesi

TALİHSİZ SERÜVENLER DİZİSİ: YİNE Mİ ÇOK TALİHSİZ?


Geriye dönüp çocukluğumda okuduğum kitaplara baktığımda, kütüphanemin en özel köşesinde duran seri hiç şüphesiz Talihsiz Serüvenler Dizisi. Ben 13 kitaplık bu seriyi müthiş bir heyecanla okumuştum ve hala ne zaman elime alıp sayfalarını çevirsem, heyecanlanırım. Konuyu herkesin bildiğini tahmin ediyorum: Violet, Klaus ve Sunny Baudelaire kardeşler, anne babaları gizemli bir yangında can verdikten sonra koca Baudelaire servetleriyle öksüz kalıyorlar. Bu servetten sorumlu olan bankacı Bay Poe, onları hiç tanımadıkları uzak mı uzak akrabaları Kont Olaf’ın yanına yerleştiriyor. İçinden kötülük fışkıran Olaf’ın tek amacıysa Baudelaire servetini ele geçirmek. Çocuklar çok geçmeden Olaf’ın gerçek niyetini anlayarak ondan kaçıyorlar, ama Bay Poe’nun onları her seferinde yanına evlatlık yerleştirdiği akrabanın, evli çiftlerin, hatta yedinci kitapta bir kasabanın içine bile kılık değiştirerek sızabiliyor Olaf. Çocuklar da her seferinde ondan kaçmak zorunda kalıyor. Yetmiyormuş gibi, on üç kitaplık seri boyunca pek çok karanlık aile sırrıyla da yüzleşiyorlar.

Seriyi televizyona ya da sinemaya uyarlamak aynı anda hem çok kolay hem de çok zor. Kolay; çünkü elde bolca malzeme (bir sürü karakter, olay örgüsü ve merak unsuru) var. Ama zor da; çünkü kitabın dili, üslubu, formatı alışıldık değil. Baudelaire kardeşlerin yaşadıkları ağır bir dram aslında, mesela diziyi biz kendi televizyonlarımıza uyarlasak, eminim gözyaşı bol bir senaryo çıkarırdık! Dizideyse olaylar izlenebilir olması açısından trajikomik bir şekilde ele alınıyor. Başka türlüsünü on üç kitap boyunca okurun, üç sezon boyunca da izleyicinin yüreği kaldırmazdı çünkü. Yönetmen seriyi her şeye rağmen güldürücü tarafından ele almış ve en kasvetli olayları bile yüzümüzde küçük de olsa bir tebessümle izlememizi sağlıyor. Ama böyle olunca da ne gerçekten üzülmeniz gereken yerlere üzülebiliyorsunuz, ne de gülmeniz gereken yerlere doya doya gülebiliyorsunuz. Yani nihayetinde tatsız tuzsuz bir dizi olup çıkıyor izlediğiniz.

Şeker kasesinin içinden çıka çıka şeker çıktı... Şaşırdık mı: Hayır! 

Yine de, seriye ve kitaptaki ayrıntılara oldukça sadık kalan, bu anlamda okurlarını büyük ölçüde tatmin eden bir dizi bu. Üstelik son kitap hariç her kitap iki bölüm şeklinde uyarlandığı için, olabildiğince keyif alıyorsunuz izlerken. Ama seriyi hiç okumamış olanların diziyi ne kadar anladığından emin değilim. Zira, seriyi baştan sona defalarca, defalarca ve defalarca okumuş biri olarak, ben bile hala GİT’e ve Kont Olaf’ın asıl amacına dair kafamda deli sorularla doluyum. Üçüncü ve son sezonun, Baudelaire kardeşlerin hayatlarındaki gizemleri aydınlatmasını beklemiyordum. Çünkü Talihsiz Serüvenler Dizisi tamamen bunun üzerine kurulu: Okuru her seferinde merakta bırakıp, aslında hiçbir zaman açıklanmayan soru işaretleri üzerine. Ancak sezonun sonuna doğru, bu gizemlerden bazıları aydınlanmaya başladı ve o an fark ettim ki bunu yalnızca beklemiyordum değil, istemiyordum da! Kitapta soru işareti olarak bırakılan, okurları meraktan çıldırtan pek çok olay, dizi izleyicisi için farklı açıklamalarla cevaplanmaya başlayınca biraz tadım kaçmadı desem yalan olur. Mesela gizemli şeker kasesinin içinde “şeker” olduğunu açıklayarak seyirciye “E bunca gürültü patırtı bunun için mi koptu ya, öfffff, çok sıkıcısınız!” dedirtmeye gerek var mıydı, emin değilim. Öte yandan eğer şeker kasesinin içinde ne olduğu açıklanmasaydı da seyirci “Boşuna mı bekledik biz?” diyecekti, o da doğru. Ama çöllerin, denizlerin, buzulların üstünden kargalar tarafından taşınan kaseye hiçbir şey olmaması, bu hayli “gerçekçi” seri içindeki en göze batan “gerçeküstü” öge olarak kaldı mı, kaldı! Ya da Kont Olaf’ın geçmişiyle ilgili bazı flashback’ler gösterilmeli miydi, bunu da bilmiyorum. Ama neyse ki kitaptaki gibi yine yanıtsız kalan pek çok soru vardı.

Olaf'ın sevgilisi Esme'ye: Dağlardan denizaltılarına, seçkin moda parçalarından oluşan gardırobunu bavulunda mı taşıyorsun kuzum sen?

Üçüncü sezon, serinin son dört kitabının uyarlandığı final sezonu olarak, “yeni yılımızın ilk gününü mahvetmek için” 1 Ocak’ta Netflix’te izleyicilerle buluştu. Böylece 2017’nin Ocak ayında başlayan dizi, 2019’un Ocak ayının ilk gününde son buldu. İkinci sezon finalinin sonunda kardeşleri uçuruma sürüklenen bir karavanın içinde, çaresiz bırakmıştık. Neyse ki küçük bir çakıl taşı sayesinde hayatları kurtuldu, ki biz de zaten bunun olmasını bekliyorduk! Sezonun ilk iki bölümü, onuncu kitap olan Kaygan Yamaç’ın uyarlamasıydı. Onu, Mantar Mahşeri adlı on birinci kitabın uyarlandığı bölümler takip etti. Ne var ki bu onuncu ve on birinci kitapların uyarlandığı bölümler, eldeki bolca görsel malzemeye rağmen, çok karikatürize, çok teatral kalmış. Hele karlı Efkâr Dağları sahnelerinde karakterlerin gerçekten o dondurucu soğuk dağlara çıktığına inanmak hayli güç. Daha çok, buz dekorlu bir tiyatro sahnesinde oynuyor gibi bir rahatlık içindeler. Dahası, sanki oraya efektle sonradan yerleştirilmişçesine ortamın gerçekliğinden, inandırıcılığından da bir hayli uzaklar. Yani o buz gibi soğuğu hissetmedim ben orada. Küçücük Sunny buz tutmuş gölün üstünde sanki kum havuzunda oynar gibi otururken nasıl hissedebilirdim ki? Oysa dondurucu soğuğun hüküm sürdüğü bir atmosfer yaratılması gerekirdi o bölümlerde. Üstelik Klaus ve Violet’in Esme’yi kızakla buz tutmuş dimdik dağdan yukarı çekmeleri de yukarıda bahsettiğim, tam olarak fantastik sayılmayan ama “gerçeküstü” diyebileceğimiz, bizi hikayenin inandırıcılığından uzaklaştıran sahnelerden biriydi. Yönetmen ve senarist o tip sahnelerde komedi yapmaya çalışıyorsa, hiç komik olmadığını da Lemony Snicketvari tabirle, üzülerek belirtmek zorundayım. Tekrar yukarıda dediğim şeye geliyoruz: Güldüreceği yerde güldürmüyor, ağlatacağı yerde ağlatmıyor, iki arada bir derede kalarak izliyorsunuz Talihsiz Serüvenler Dizisi’ni.

Birisi de demiyor ki el kadar bebeğin o buz tutmuş gölde işi ne? 

Sezonun en tatmin edici, istediğimiz Talihsiz Serüvenler Dizisi atmosferini veren bölümleri hiç şüphesiz Evvelki Tehlike’nin uyarlandığı bölümlerdi. Otel sahneleri gerçekten göz dolduruyordu ve otel, kitaptaki gibi her an her şeyin olabileceği tekinsiz bir şekilde yansıtılmıştı. Kötü gitmekte olan final sezonunu toparlayan bölümler oldu bunlar. Kitaptaki “suya atılan taş” metaforu dizide hayli iyi yansıtıldı mesela. Dewey’in vurulma sahneleri de yine kitaptaki etkiyi sürdürerek boğazımıza “Ama henüz söylenmemiş sözler vardı” düğümü atmayı başardı. Evvelki Tehlike’nin ikinci bölümünün açılışındaki opera ve çay-şekerlik sahnesi de hayli iyi ve gerekliydi. Kısacası serinin on ikinci kitabının uyarlandığı bölümler, yani büyük finalden önceki bölümler, üçüncü sezonu ve hatta diziyi, dizinin şanını kurtaran bölümler oldu.

Ve gelelim ak sakallı dede İsmail ve elmalı son bölüme… Serinin son kitabından uyarlanan son bölümü, dizinin önceki tüm bölümlerinin aksine, iki değil tek bir bölüm olarak izledik. Buna bir itirazım yok, fakat en etkileyici olması gereken final bölümü, biraz aceleye getirilmiş gibiydi. Çocuklar, sanki başlarından geçen onca felaketten sonra kazandıkları bir ödülmüşçesine tropik, neşeli insanlardan oluşan bir adaya, “cennet”e düşmüştüler, ki bu bir parça doğru da, ama kitapta bu kadar optimist bir atmosfer asla yoktu. Kısacası adı da Son olan sonuncu bölüm pek olmamış. Ne İsmail ne de Cuma’nın, kitabı okurken kafamızda canlandırdığımız karakterlerle uzaktan yakından alakası yok. Kendine yüzlerce kitabı birbirine bağlayarak yaptığı salla adanın kıyısına vuran hamile Kit bile kurtaramadı durumu. Ama son sahnelerde her şeye rağmen gözler bolca yaşardı…

Olaf on üç kitap, bir film ve üç sezonluk dizi boyunca çocuklara çektirdiği kötülükleri telafi edebilir mi?

Final, yıllar önce çocukken okuduğum kitaptaki gibi yine ikilemli ve soru işaretleriyle bitiyor: Kont Olaf aslında iyi biri miydi? Ben kendi fikrimi peşin peşin söyleyeyim: Hayır efendim, iyi biri olur mu hiç? Nasıl olsun! Bunca insanın hayatını mahvetmiş. Herkesin ocağını önce yakmış, sonra da deyimin tam anlamıyla söndürmüş. Kötülüğü elbette sebepsiz değildir, olmayabilir (bunu bile pek bilmiyoruz - kitapta da dizide de karalıkta kalan noktalardan biri bu), ama kötü olmayı seçmiş o. Flashback’lerde Kont Olaf’ın babasının da öldürüldüğünü görmemizle, birdenbire çilekeş, masum mu oluverdi Olaf? Gözlerimizde aklandı mı yani?

Otelde Dewey’i zıpkınla vurmasına engel olmaya çalışan Baudelaire kardeşler ona “Neden bunu yapıyorsun?” diye sorduğunda, "Çünkü yapmayı bildiğim tek şey bu" cevabını veriyor ve hayatını sonlandırdığı insanlar kervanına zavallı Dewey’i de katıyor. Yalnız bir adam Olaf. Bir ailesi yok. Yıllar önce sevdiklerini kaybetmiş, kalbi kırılmış. Ve kötülüğe bürünmüş. Yasak Elma’daki Ender Argun Pamuk Prenses, Bir Zamanlar Çukurova’daki Demir pamuk şeker, İstanbullu Gelin’deki Adem’se pamuk helva kalıyor onun yanında. Final sahnesinde “Aslında hiçbir şeyi bilmiyorsunuz çocuklar” demekle, on üç kitap, bir film ve üç sezonluk dizi boyunca çocuklara çektirdiği kötülükleri telafi edebilir mi? Asla!

Ve fakat bizlere müthiş bir Kont Olaf portresi çizen Neil Patrick Harris’i, her bölüm için yeniden tasarlanan o efsane açılışları asla unutmayacağız… “Look away, look away!” Özenli, güzel bir iş olarak tarihteki yerini alacak Talihsiz Serüvenler Dizisi. Hayranlarının yıllardan beri keşke dizi olsa deyip durduğu bir kitap serisiydi ve işte oldu, bitti. Bunun için çok bekletti belki, ama sonuçta Netflix sahip çıktı diziye. Ve diziyle birlikte, Baudelaire kardeşler de popüler kültürün tüketim çarklarının içinde tüketilip un ufak oldu. Artık keşke sinema filmi yapılsa, keşke dizisi çekilse diyebileceğimiz bir Talihsiz Serüvenler Dizisi yok, kalmadı, taze bitti. Darısı Yürüyen Kentler’in başına!

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

21 Ocak 2019 Pazartesi

DERGİDEKİ MASAMDAN...


Dergideki masamdan bir fotoğrafımı buraya bırakıp kaçıyorum...

Mikael Blomkvist oldum, Erika Berger'imi arıyorum!


Beni sosyal medya hesaplarımdan takipte kalabilirsiniz:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

10 Ocak 2019 Perşembe

İLK SAYIM ÇIKTI!


Bildiğiniz gibi geçen yıl internette blog'umda yazdığım hikaye serimin baş karakteri, Atlas adında bir gençti… 

Ve kitabın adı da, "Mürekkep Kokunu İçime Çektim"… 

Şimdi bir yıl sonra şu tesadüfe bakın ki, Atlas'ın dergisi Glober'ın yazı işleri müdürü oldum ve mürekkep kokularını dilediğimce içime çekebileceğim; çünkü sevdiğim ve zaten alıcısı olduğum pek çok derginin çıktığı bir yayın kuruluşu olan Group Medya’dayım

Ben Glober'da yazıyorum ama InStyle’dan Marie Claire Maison’a, National Geographic’ten Psychologies’e dek pek çok dergi de buradan çıkıyor. Bu dergiler bir alıcılarını kaybetti diyebiliriz! 

Ama siz dergi almaktan hiç vazgeçmeyin, olur mu? Dergi kültürü bambaşka bir şey, internet bunun yerini tutamaz. Ve bir gün olur da matbu yayınlar tarihe karışırsa diye, ben çocukluktan beri istediğim iş olan dergiciliği ucundan kıyısından da olsa yakalayabildiğim için çok mutluyum! 

***

Çocukluğumda saman kağıtlara yaptığım el yapımı yüzlerce dergiyi hala saklıyorum. 

Bu dergileri yaparak büyüdüm ben. 

Okuma yazmayı öğrendiğimden beri kağıtları ortadan ikiye katlayarak bazen sekiz, bazen on altı sayfalık o kadar çok dergi yaptım ki... 

Kimi çizgi roman dergisi olurdu bunların, kimi televizyon-sinema, kimine yazılar yazardım, kiminin içine testler, bulmacalar bile yapardım! 

Daha o zamanlar biliyordum yani ileride "büyüyünce" bu işi yapacağımı

İşte şimdi elimde tuttuğum, benim diyebileceğim bir dergide çalışıyorum.



İlk sayım olan Ocak 2019 sayısında zarafetiyle ve doğallığıyla beni her seferinde kendisine hayran bırakan Bennu Yıldırımlar’la yaptığım röportajımdan, kışın doğada olmaya dek pek çok yazım ve röportajım yer alıyor.




Ayrıca ay boyunca görülmesi gereken sergiler, filmler, tiyatrolar, konserler ve yeni çıkan kitaplar da ajanda sayfalarında… 

Siz de dergiyi internetten tablet şeklinde okuyabilirsiniz. Havayolunun kendi stesinde mevcut.

Bu arada siz bu sayıyı okurken, biz Şubat 2019 sayısı için çoktan çalışmaya başladık bile. Günlerim inanılmaz yoğun geçiyor. Sınırlı hafta sonu günlerimde bile, yine çok uzağa gitmiyorum, yoğunluktan hafta boyunca fırsat bulamadığım dergi ve kitapları okuyorum. Ve bir de, bugünlerde son okumasını yapmam gereken bir romanım var. 

Kısacası yazı işlerine devam!

Beni sosyal medya hesaplarımdan takipte kalabilirsiniz:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert