6 Mart 2026 Cuma

Dört Kitap, Dört Yorum: Kıskanmak, Çitkuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, Hayatta Kalanlar

Efendim, birikmiş kitap yorumlarımla karşınızdayım. Türk edebiyatı da çağdaş dünya edebiyatı da var bu listede.

Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik, Everest Yayınları

Başrollerinde Özgü Namal, Selahattin Paşalı, Mehmet Günsür ve Hafsanur Sancaktutan’ın yer aldığı dizi kitaptan uyarlama olsa da, aslında pek de bir alakaları yok. Ama yazarı geniş kitlelere tanıttığı için dizi hayli iyi oldu. (Zeki Demirkubuz imzalı 2009 yapımı filmi de var.)

Kıskanmak, hele de öç alma dürtüleriyle nefret ederek kıskanmak, insanı ne kadar zehirleyen bir duygu… Nahid Sırrı Örik'in Kıskanmak romanını okuduysanız, bu görüşte benimle hemfikirsinizdir sanıyorum.

Kitap hakkında yazılan pek çok kritikte de söylendiği gibi, kitap ilk bakışta bir 19. yüzyıl Fransız romanını andırıyor. Ancak yasak aşk romanlarında görmeye alıştığımız aldatan, aldatılan ve aşık üçlüsüne, Kıskanmak'ta bir dördüncü karakter ekliyor Örik: Hem de ne eklemek! Karşımızda, Türk edebiyatında bir eşi benzeri daha bulunmayan, bu üçlüyü gizlice gözlemleyip kişileri ve olayları yönlendiren Seniha.

Annesi tarafından hiç sevilmemiş, abisi Halit sürekli "güzel" bulunurken o hep "çirkin" bulunmuş, ileride ona çeyiz olabilecek eşyalar bile Halit'in yurt dışındaki eğitimi için satılmış, yol masrafı çıkmasın diye eğitim aldırılmamış, çıkan kısmeti dahi düğün masrafları gerekçesiyle anne babası tarafından geri çevrilen bir kadın! Böyle bir karakterin sonraki sayfalarda yapacaklarına gel de kız, gel de ona hak verme!

Anti-kahraman diyebileceğimiz, roman boyunca da hep "yaşı geçkin" olarak nitelendirilen bu kadın karakteri okurken ondan nefret etsek de onunla öyle bir empati kuruyoruz ki… Zaten iyi edebiyat budur: Karakterin yapıp ettiklerini onaylamamız, ona hak vermemiz gerekmez. Ama onu anlayıp onunla empati kurabiliyorsak, olmuştur bu iş.

Romandaki güçlü karakterler ve canlı sahneler sayesinde, yer yer bir sinema filmi izliyor olma hazzından kendinizi alamıyorsunuz. Bazı sahneler oldukça fotoğrafik, her şey gözünüzün önünde olup bitiyor, polisiyeye selam çakan bölümlerde yaşanan gerilimleri iliklerinizde hissediyorsunuz. Örik'in bize karakterler hakkında geriye dönüşlerle aktardıklarına da kulağımızı dört açıyoruz.

Hikaye 1920'li yıllarda, büyük ölçüde Zonguldak'ta geçiyor; fakat İstanbul ve Ankara da karakterlerin yaşamlarında yer tuttuğu kadar yer tutuyor hikayede. Sonraları Amasra, Trabzon ve hatta o zamanki adlarıyla Polathane (Akçaabat) ve Atina (Rize-Pazar) da bahsi geçen yerlerden. Roman, 21 Eylül 1937-22 Kasım 1937 yılları arasında Tan gazetesinde Kıskançlık adıyla tefrika edilmiş. 1946 yılında ise Kıskanmak adıyla basılmış. Yazarın yayın hakları 2020'ye kadar Oğlak Yayınları'ndaydı. Şimdi ise Everest'te. 

Çitkuşu, Anne Enright, Delidolu Kitap

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Sally Rooney seven Anne Enright’ı da sever. Kitabı okurken, yazım tarzlarının ne kadar benzeştiğini düşündüm. İkisinde de öyle büyük olaylar yok; daha yumuşak anlatımlar, hayatın içindeki küçük anlar, hisler var. Gerçi bilirsiniz, bu benim öyle pek sevdiğim bir tarz değildir aslında, ben biraz daha dramatik kurguları, tansiyonumu yükseltecek metinleri, “Yok artık!” dedirtecek romanları severim. Fakat bazen böylesi de çok iyi geliyor. Enright’ın romanı size kendini ilgiyle okutuyor. Bu roman, evden çıkmadığınız bir pazar günü öğleden sonrası gibi. Keyifli, hüzünlü.

Nitekim, kitabın yabancı baskısının kapağında Sally Rooney’den bir övgü kelimesi de yer aldığını görünce, yazarların tarzlarını benzetenin sadece ben olmadığımı fark ettim. Deli Dolu Türkçe baskıya bunu koymamış, çok da iyi yapmış. Çok sayıda kitabı olan ve 1962 doğumlu Anne Enright’ın bu şekilde desteklenmeye ihtiyacı yok. 2007’de Man Booker Ödülü’nü kazanmış. Çitkuşu da, 2024 yılında Women’s Prize For Fiction finalistlerinden biri olmuş. (Bu arada, onun da Rooney’in de İrlandalı yazarlar olduğunu şurada hatırlatayım.)

Kitap hakkında fazla ipucu vermeden konuşmak gerekirse, Çitkuşu, İrlandalı şair Phil McDaragh’ın ardından, Phil’in kızı Carmel ve torunu Nell’in yaşadıklarını anlatıyor. Bu baba/dede figürünün kadınlar üstünde bir etkisi var ki, o da romanı okudukça açığa çıkıyor. Bir ailenin kuşaktan kuşağa aktardığı travmaları öğreniyoruz. Nell’in bölümleri günümüzde geçerken, Carmel’da daha eskileri okuyoruz. Kitaba adını veren Çitkuşu, Phil’in Carmel için yazdığı şiirlerinden biri. (Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde’de olduğu gibi, bu aralar şiirlerden gidiyoruz.) Kitabın aşk, cinsellik gibi temalar üzerine, denemeyi andıran bölümlerini pek sevdim. Yazarımız günümüz gençlerinin dilini, ilişkilerini, yapıp ettiklerini çözmüş.

Sade ve yalın bir dil arıyor, İrlanda edebiyatından başka bir yazar okumak istiyorsanız, Çitkuşu’na şans vermelisiniz. Ayrıca, bu ne güzel kapaktır yahu!

Matmazel Noraliya'nın Kuyruğu, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat

Romanlarında genelde Doğu-Batı çatışması kuran Peyami Safa'dan Matmazel Noraliya'nın Koltuğu hakkında bir şeyler yazmak isterim. Safa'nın eserlerinde Batılı insan madde ve bedeni, Doğuluysa ruh ve kalbi temsil eder. 1949 yılında yayımlanan ve son dönem yapıtlarından sayılabilecek bu romanındaysa daha derin bir konu var. Felsefeyle tasavvufu harmanlayan, eksik yanlarına rağmen edebi olarak tatmin edici, iyi bir psikolojik romanla karşı karşıyayız.

Babasının etkisinde kalmış olan Ferit, tıpkı onun gibi hedonist, kadın düşkünü, nihilist bir karakterdir. Tıp okurken felsefe bölümüne geçmiştir (karakterin maddeden ruha yöneleceğinin ilk sinyalini yazar burada vermiştir; daha kitabın açılış cümlesinden karakterin adına ilişkin de kelime oyunu yapar: Ferid-"id"), ama okula da düzenli gitmemektedir. Ruhsal sağlığı yerinde olmayan ve delirme korkusu yaşayan karakterimiz, sürekli karşılaştığı ve açıklayamadığı parapsikolojik/metapsişik olaylarla neye inanacağını bilemez. Matmazel Noraliya’nın ruhuyla temasa geçtikten sonra ise, kendini tasavvufi bir felsefeye vererek (Tanrı’ya inanarak) huzura erer. İnançsız birinin yalnızca birkaç gün içinde birdenbire inançlı oluvermesinin iyi okur nezdinde bunun oldubittiye getirildiği ve romanın değerinden eksilttiği hissi yaratmaması mümkün değil. Nitekim Berna Moran konuyla ilgili, “Tanrı’ya ve dine inanmayan Ferit bir an içinde yüz seksen derece dönüveriyor” yorumuyla bunu saptamış zaten. Romanın en büyük eksiği burası.

Hikayede birinci tekil ve üçüncü tekil şahıs anlatıcı kol kola ilerliyor, zaman zaman birbirine karışıp bocalıyor. Ferit’in düşüncelerini yer yer iç monolog olarak, bilinç akışı tekniğiyle okuyoruz. Bazı olayları ise Matmazel Noraliya, Aziz Bey, Fotika gibi diğer karakterden öğreniyoruz. İkinci bölümde tempo biraz da bu yüzden düşüyor. İlk bölümde Ferit etkenken, ikinci bölümde edilginleşiyor. İçine girdiğimiz roman bizi bir anda dışına atıyor.

Safa’nın kurduğu cümlelerdeki matematik ve yapı iyi okurun hemen dikkatini çekecek, hoşuna gidecektir. Daha konuşulacak çok detayı var. Kısaca: Türk edebiyatından okunması gereken bir kitap.

Hayatta Kalanlar, Alex Schulman, Timaş Yayınları

Hayatta Kalanlar, daha öncesine dek otobiyografik kitaplarıyla bilinen İsveçli yazar Alex Schulman’ın 2020’de yayımlanan beşinci kitabı, ama ilk romanı. Benjamin ve Pierre’in, annelerinin ölümü üzerine çocukluk yıllarında kaldıkları yazlık evlerine dönmeleriyle açılıyor hikaye. Çocukluk travmaları ve yaşananlar birer birer açığa çıkmaya başlarken, karakterlerin yaralarını da kitabın son anına kadar ilgiyle takip ediyoruz. İskandinav edebiyatı romanlarında karşımıza çıkan iletişimsiz aile üyeleri, ilgisiz ya da bir sebepten ötürü öyle olmaya mecbur kalan ebeveynler ve konuşmayan, birbirlerinden uzak duran, kopuk hayatlar yaşayan kardeşler bu türün okurlarıysanız bir yerlerden tanıdık gelebilir.

Romanın en ilgi çekici ve beni cezbeden yanıysa, olayların bir taraftan sondan başa doğru geriye akarken, diğer taraftan baştan sona doğru ilerlemesi ve bu iki zaman çizgisinin kitabın sonunda birleşmesi. Üç erkek kardeşin bir yandan çocukluk yıllarını, diğer yandan günümüzdeki yüzleşmelerini okuyoruz. Zaman çizgisiyle böyle oynayan yazarları pek seviyorum. Daha ziyade filmlerden alışık olduğumuz bu tekniğin artık edebiyatta da iyiden iyiye karşımıza çıkması sevindirici değilse nedir?

Schulman takip edilesi bir İsveçli yazar. Malma İstasyonu diye bir başka romanı daha var.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

13 Şubat 2026 Cuma

Sevgililer Günü: Yanlış Bir Kalpte Yalnız Hissetmek Mi, Yalnız Olup Mutlu Olmak Mı?

Eyvah, yalnızların korkulu rüyası olan o gün yine geldi çattı. Sevgililer Günü.

Ama hiç düşündünüz mü, çoğumuz sadece sevilmek istiyoruz. Biri beni sevsin, benimle ilgilensin, beni arayıp sorsun, beni düşünsün, beni mutlu etmek için çabalasın.

Peki sen bunları ona yapacak mısın? Şey… belki.

Sevilmek için insanın önce bir başkasını sevmeye gönlü olmalı; bir başkasına vereceği, içinden taşan bir sevgisi…

Kabul, aşk tek taraflıdır. Birine yıllar boyunca platonik hisler besleyebilir, ona açılıp karşılık alamadan yahut hiç açılmadan, bu duyguyu kendi içimizde yaşayabiliriz.

Ama adına ilişki dediğimiz şey, karşılıklı olmak zorundadır.

Bu da böyle matematik hesabıyla, çıkar ilişkisiyle, “ben sana sevgi veriyorum, sen de bana sevgini vermek zorundasın” beklentisiyle olmaz.

İçten gelerek, hissederek, birbirinize doğru kendiliğinden çekilerek, doğal akış halinde olur. Zaten uzun ömürlü olan da o olur.

Milattan Önce 2. yüzyılda yaşamış filozof Panaetius’un öğrencilerinden Stoacı Hecato şöyle söylemiş: “Sana içinde ilaç, ot ya da büyücü tılsımı olmayan bir aşk iksiri göstereceğim; eğer sevilmek istiyorsan, sev.”

Reçete bugün de değişmedi.

Bencilce sadece sevilmek isteyeceğimize, önce kendimizden verip sevmeye niyetli olmamız gerek.

Hem sevmek, sevilmekten çok daha güçlü bir duygu.

Çünkü severken etkensiniz, sevilirken edilgen.

Freud’un ilk öğrencilerinden Theodor Reik de, “Sevgi vermenin mutluluğunu hiç bilmeyenler vardır” diye yazmış.

Hoş, sevilmek için sevmek de yetmiyor bazen.

Bizim sevdiğimizin ne yaparsak yapalım bize bakmadığı, bizi sevenle de bizim zerre ilgilenmediğimiz olmuyor mu? Ben buna, “Aşk-ı Memnu problematiği” diyorum. Cemile deliler gibi Beşir’e yanık. Beşir kör kütük Nihal’e aşık. Nihal, Behlül’e tutkun. Behlül’se Bihter diyor, başka bir şey demiyor.

Yani seven bir türlü sevdiğinden karşılık bulamıyor, ilgi göremiyor.

Gerçek hayatta, karşılıklı olarak hoşlaştığımız birini bulmak hakikaten kutlanası, dört elle sarılası bir hadise. Hayatınızda böyle biri varsa, aman diyeyim bırakmayın.

Aşk tek taraflı olunca, acıdan başka bir sonuç vermiyor. Dengeyi iyi tutturmak lazım!

Yakinen tanıdığım bir yazarın Benim Küçük Şaheserim adlı romanındaki bir karakter aşk için, “Asla geçmeyen bir hastalık… Bazılarımız bu hastalıktan ölmüyor, hepsi bu” diyor.

Aşk sahiden de hem zehri hem şifayı aynı anda içinde barındırabilen güçlü bir duygu.

Bunun için değil mi yazdığımız, okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz her şey aşk üstüne…

Hüseyin Rahmi Gürpınar da, karakterinin ağzından, “Dünyada bir mevzu vardır. Şairler, edebiyatçılar, hikayeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar” diye yazmış.

Sizi görünce heyecanlanan, sizin görünce heyecanlandığınız biriyle birlikte olmaktan daha güzel ne olabilir?

Ama o kişiyle henüz denk gelememiş olmak da dünyanın sonu değil.

Aksine, insan önce yalnız kalabilmeyi bilmeli. Kendi kendine yetebilmeyi…

Günümüzdeki pek çok ilişki, insanlar yalnız kalmayı bilmediği için kuruluyor. Yalnız olmamak için, yanına yanlış da olsa, adeta bir görev ya da mecburiyetmişçesine herhangi birini bulma telaşesine düşüyor çoğunluk. Sonra da hiçbir sağlıklı yanı olmayan “toksik” ilişkilerin içinde buluyor kendini.

Chuck Palahniuk’ın enteresan karakterlerle dolu romanı Görünmez Canavarlar’da neredeyse herkes, “Bana aşırı sevgi ver!” diye sevgi ve ilgi dileniyor. Peki kaçı, ısrarla peşinden koştuğu bu sevgiyi bulabiliyor? Hiçbiri!

İnsan önce kendine yetebilmeli. Bir yapbozu tamamlar gibi, kendini tamamlamak veya tanımlamak için ikinci bir insana ihtiyaç duymamalı.

Zaten aşkın en güzeli, karakteri oturmuş, ne istediğini (ve ne istemediğini) bilen iki insan arasında yaşanandır.

Bu sağlam duruşa sahip olan insan, hayatında kendisine eşlik edecek ve kendisinin de ona eşlik edeceği birini bulursa, işte o zaman yaşanılan aşkın tadından yenmez.

Hep derim: Yanlış bir kalpte olmaktansa, yalnız olmak daha iyidir.

Sevgililerin, aşıkların, mecnunların, ama en çok da yalnızların Sevgililer Günü kutlu olsun.

Yazdıklarımla ilgili bir yorum, düşünce veya belirtmek istediğiniz fikriniz varsa, yorumlarda duymayı isterim. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

1 Şubat 2026 Pazar

Pazar Tavsiyesi: Din Felsefesi Üzerine İyi Bir Korku Filmi

Hafta sonları bile erkenden uyanan benden, günaydın!

Çok yeni izlediğim bir filmi (dün gece), sevebileceğinizi düşünerek taze taze paylaşmak isterim.

Havalar tekrar soğuyunca, belki bu pazar gününü benim gibi evde kitap okuyarak ve film izleyerek değerlendirmek istersiniz.

Eğer bu bir film değil de kitap olsaydı, kesinlikle Mert'in Kitap Kulübü listesinde olurdu, öyle söyleyeyim...

İnanç nedir? İçimizden geldiği için inandıklarımız mı, bize inanmamız gerektiği söylendiği için inandıklarımız mı, yoksa inanmamaya cesaretimiz olmadığı için inanmayı seçtiklerimiz mi? İki rahibe misyoner kız, kiliselerinin tanıtımını yapmak için, listelerinde olan yaşlı bir adamın evinin kapısını çalarlar. Kapı önünde konuşurlarken, bu hayli iyi niyetli ve kendi halinde görünen yaşlı adam onları evin içine davet eder -çünkü yağmur yağmakta, hava iyice bozmaktadır. Kızlar inançları gereği, eğer evde bir kadın yoksa, adamın evine adım atamayacaklarını belirtirler. Adamsa, tüm güler yüzlülüğüyle, karısının mutfakta olduğunu, hatta yaban mersinli turta yapmakta olduğunu söyler. Ve kızlar ona inanır. Ya sonrası?

2024 yapımı Heretic, son zamanlarda izlediğim iyi filmlerden biri oldu (Geçtiğimiz sene Pearl'ü izlerken de aynı hissiyata kapılmıştım. O da çok iyiydi!). Din felsefesi, entelektüel tartışmalar ve elbette korku/psikolojik gerilim seviyorsanız kaçırmayın. Esrarengiz bodrum katları, kapı gıcırtıları, dehşetli bir iki sahne var ama korkudan ziyade psikolojik gerilim demek bence daha doğru olacaktır (Pearl de korku filmiydi; ama psikolojik gerilim ve dram tarafı müthiş bir şekilde öne çıkıyordu, lütfen Mia Goth'un muazzam bir performans sergilediği o filme de bakın). Ki bu daha güzel. Hatta tam da bu nedenle, bilinmeyen korkunun ve felsefi diyalogların ön planda olduğu ilk yarı daha iyiyken, görünür korkunun devreye girdiği ikinci yarı korku filmi klişelerine yenik düşmeden edemiyor. Ama filmin tek mekanlı yapısının yarattığı klostrofobik atmosfer çok başarılı. Müzikler hakeza öyle.

Peki ya oyuncu kadrosu? Bir kere filmin başrolünde Hugh Grant var. Yakışıklı, iyi romantik komedi erkeği rollerinin ardından bu yaşında onu böylesine karanlık bir karakterle gördüğümüze şahsen pek sevindim. Performansı on numara. İki genç rahibeyi canlandıran Sophie Thatcher ve Chloe East da çok iyi performanslar sergiliyor (Thatcher'ın oyunculuğunu biraz daha fazla beğendim ve film boyunca onun "Wednesday" Jenna Ortega'ya benzediğini -ya da tam tersi- düşünmeden edemedim).

Puanım 8/10. Tavsiyedir efendim.

Keyifli bir pazar günü ve şimdiden iyi bir hafta olsun.

Son zamanlarda izlediğiniz iyi filmler varsa, ben de önerilerinizi duymak isterim.

30 Ocak 2026 Cuma

Aldatırken Aldanmak: Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Evlilikte Sadakat Üzerine

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kalemini her zamanki gibi filozofları aratmayacak şekilde oynattığı, almak isteyene çok fazla dersler barındıran, olay örgüsüne bolca mizah ve güldürü unsuru serpiştirmeyi eksik etmediği, canlı diyaloglarıyla sahiciliği üst seviyede tuttuğu ve sürükleyici kurgusuyla okuru içine çektiği bir başka romanı: Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan.

Gürpınar, Türk dizi sektörü için bence hala keşfedilmemiş bir cevher. Aslında, şu anki dizilerimizin işlediği, bazen “bu kadarı da olmaz ki” dedirten konuların klasik Türk edebiyatında nasıl da yüz yıl önce anlatıldığını görüyoruz okudukça. Zaten kitapta da bununla ilgili, “Dünyada bir mevzu vardır. Şairler, edebiyatçılar, hikayeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar. Sevdanın meşru, gayrimeşru türlü türlü şekilleri sanat namını alır. Kah kadın erkeği aldatır, kah erkek kadını, kah ikisi birbirini…” diyor.

1922 tarihinde tefrika edilen romandaki ana karakterimiz Şadan (Hüseyin Rahmi, bundan iki yıl sonra tefrika edilecek olan -ve Benim Küçük Şaheserim’de benim de kulağını çınlattığım- Ben Deli Miyim romanında da aynı isimde bir erkek karakter kullanacak). Çapkın mı çapkın bir adam olan Şadan, bunun böyle sürüp gitmeyeceğini anlayan ailesi tarafından, kendisinden entelektüel olarak hayli üstün olan Cevher Hanım’la evlendirilerek onun köşküne içgüveyi veriliyor. Ancak Şadan bu, durur mu? Kendisinden bilgice üstün olan karısını, onu aldatarak alt edecek aklı sıra. Karşı köşke kocası Hürrem Bey’le birlikte yeni taşınan Cevher Hanım’a hemen gönlü kayıyor. Cevher Hanım da tıpkı onun gibi: Kocası Hürrem Bey ne kadar sanata, bilgiye, felsefeye meraklı bir alimse, Cevher de bu konulara karşı en az Şadan kadar ilgisiz. Bu hal, bu iki kişiyi birbirlerine bir mıknatıs gibi çekiyor. Birbirlerinin eşleri sanattan, felsefeden bahsederken, bizimkiler hiç kimsenin ruhu bile duymadan gizli bir ilişki yaşamaya başlıyor.

Ya da onlar öyle zannediyor.

Karşımızdakini aldattığımızı zannederken aslında nasıl da en çok kendimizi aldattığımızı, elimizdekinin kıymetini onu kaybedince çok daha iyi anladığımızı anlatan roman, acaba davul bile hakikaten dengi dengine mi diye sorgulatıyor. Bunu yaparken o günkü gibi bugün de aynen geçerli olan kadın-erkek ilişkileri, evlilik dinamikleri, değerler çatışması, aşk ve sadakat üstüne uzun uzun düşündürüyor okurunu. Elbette köşkteki diğer erkekler Didar Bey, Halis Bey ve evin çalışanları Nevres ile Servinaz da tüm bu entrikalı ilişkiler ağı içinde kendilerine yer ediniyor. Tam bir Yalı Çapkını durumu.

Şadan romanın başında karısına, “Niçin benimle evlendiniz? Niçin tahsilce kendinize denk olabilecek bir koca aramadınız?” dese de, Cevher “İki alim birbiriyle iyi geçinemez. İki güzel, iki çirkin, iki zeki, iki ahmak daima uygun birer çift teşkil etmez” diyerek, kocasından pekala memnun olduğunu söylüyor. Şadan’sa ondan pek de memnun değil. Ya da, Cevher’in kıymetini henüz anlamış değil diyelim.

Hüseyin Rahmi’nin kendine has felsefesi hemen her cümlede karşımıza çıkıyor. “Sanat, sevapla günahın kaynaşmasıyla canlanır. Halk meşhur hırsızların, çapkınların, ahlaksızların maceralarını ne büyük merakla dinler. Sanat, dolaylı ve sessiz bir kabulle herkesin hürmet ettiği bir tür sığınaktır ki günahkarlar orada güzelleştirmeleri şartıyla günahlarını teşhir edebilirler.” Bir başka yerde de, “Eski masallara varıncaya kadar bütün hikayelere dikkat ediniz. Yazarı ve halkı daima aşkın lehinde ve ona muhalefet eden bütün nizam ve adetlerin aleyhinde bulursunuz. Kızını aşığına vermeyen babaya lanet ederler. Sevgilisini aile yurdundan kaçıran sevdalıyı alkışlarlar. … Hiçbir yerde aşkı mağlup görmek istemeyiz.” diye konuşturuyor karakterini. Hak vermemek mümkün mü?

Kitapta, dönemin İstanbul’uyla ilgili çok güzel bilgilere de rastlıyoruz. Erenköy’de, adeta bir ormanı andıran bahçeye sahip iki komşu köşkte geçen romanda (bugün de Erenköy’de o yemyeşil halini gözümüzde canlandırmamıza yarayan birkaç köşk kaldı neyse ki!), eski İstanbul’daki semt isimleri de karşımıza çıkıyor. “Sahrayıcedit’in en ıssız yollarından Merdivenköy’e, oradan Uzunçayır’a indim. Bağlarbaşı, Üsküdar dolaşmadığım yer kalmadı. Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçtim.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yeni yayımlanan Metres romanını da çıkar çıkmaz aldım, hala başucumda duruyor, sırasını bekliyor. Gürpınar okumak hiçbir zaman pişman etmez. Okuyunuz efendim...

Candan Erçetin'in Çapkın şarkısı benden Şadan'a gelsin o zaman. Bülent Ersoy'dan Gönül Hırsızı da üzdüğü kadınlardan Şadan'a gelsin.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

15 Ocak 2026 Perşembe

Mert'in Kitap Kulübü'nde 7 Şubat'ta yüz yüze, 8 Şubat'ta ilk kez çevrim içi buluşuyoruz!

Merhabalar.

Huzurlarınızda, yeni yılın ilk Mert'in Kitap Kulübü buluşması! 🧡

Üstelik bir de sürprizle: İlk çevrim içi kitap kulübümüzü de 2026'nın gelişiyle birlikte gerçekleştiriyoruz! 🥳

İstanbul'daki yüz yüze buluşmalarımız Kadıköy'de/Üsküdar'da zaten devam ediyor.

Ama farklı şehirlerden "online kitap kulübü olsa ne güzel olur" diye yazanlarınız da oluyordu.

Ben de sonunda, bakalım altından kalkabilecek miyim diye düşünerek, neden denemiyoruz dedim.

Bu sebeple, Şubat ayında aynı kitapla iki farklı Mert'in Kitap Kulübü buluşması yapacağız ve tabii her ikisi de başka katılımcılarla olacak: 7 Şubat Cumartesi saat 13.00'da Kadıköy'de, 8 Şubat Pazar saat 20.00'da ise Google Meet'te toplaşıp kitap konuşacağız. 📚💻🫖

Kitabımız; Nobel ödüllü Polonyalı yazar Olga Tokarczuk'dan Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde.

Romanın ikinci kez okumayı gerektiren ismi, William Blake'in şiirlerinden alıntılanan bir cümle aslında.

Uzak bir Polonya köyünde yaşayan, astrolojiye, yıldız haritalarına ve -benim gibi- siyah çaya meraklı olan yaşlıca kadın karakterimiz Janina, Blake şiirlerini de tercüme eden biri. Bir gün, komşusu Koca Ayak ölü olarak bulunuyor. Hem de avladığı bir geyiğin kemiği yüzünden. Ve peşi sıra başka şüpheli ölümler de meydana geliyor. Yoksa, Janina'nın inandığı gibi, kendilerini acımasızca öldüren insanlardan artık intikam almak isteyen hayvanların mı parmağı var bu işte?

Romanı bana kalırsa üç türlü yorumlamak mümkün: Bir yanıyla pastoral bir anlatı, bir yanıyla polisiye özellikleri taşıyan bir kurgu, bir yanıyla da eko-feminist edebiyat. Ama bu, kolayca tek bir "tür"e indirgenecek kitaplardan biri değil. Roman, tam da bu noktada ilgi çekici bir hal almaya başlıyor zaten. Birbirinden değişik karakterler de cabası. Hele finalindeki o sürpriz… Sırf doğa, hayvanlar, otorite, kadın-erkek ve insan üzerine tartışmaya açtığı konularla bile önem arz ediyor. 🌱

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. Katılmak istediğinizin yüz yüze mi yoksa online kitap kulübü mü olduğunu formda seçebilirsiniz. 📬

*Online buluşma, yeterli sayıya ulaşmamız durumunda gerçekleşecek.

**Mert'in Kitap Kulübü'nde konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını belirtmek isterim. Kulüp buluşmaları için seçtiğim kitaplar tamamen şahsi tercihlerimle seçilmiştir, yani kitap tavsiyesidir. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak meselesini hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir.

Bu da yazının şarkısı olsun bari. Beth Hart - Bad Woman Blues.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

12 Ocak 2026 Pazartesi

2026. Ve hala blog'larımızdayız.

2026.

Yepyeni bir yıl.

2009'dan beri blog yazdığımı düşünecek olursak, 20. yılıma doğru gidiyorum. Hadi bakalım. 

Buralar bizim sanal günlüklerimiz. Blog'larla başlayıp, sonradan daha pratik olduğu ve daha çok kişiye ulaşma imkanı olduğu için, takip edilme, takipçilerle dolup taşma arzusuyla instagram'a, twitter'a gidenler, blog'larını terk edenler oldu. 

Bizlerse hala buradayız. 

Elbette artık o eski okunmalarımız, yorumlaşmalarımız yok. Çok çok azaldık. 

Ama zaten buradaki birinci amacımızın da yazmak, kaydetmek olduğunu düşünüyorum ben. 

"Fenomen" ya da "influencer" olmak için blog yazan kimse olamaz.

İşte bizler, bu blog yazmayı sevenler olarak, blogspot'lar kapatılana, internet çökene kadar yazılarımızı uzay boşluğuna bırakmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. 

Acaba yıllar yıllar sonra, benim şu an odamda, camdan düşen kar tanelerini seyredip çayımı yudumlarken yazdığım bu yazıyı kim okuyacak? Ya da, "aradığınız yazıya ulaşılamıyor" yazısı mı çıkacak ekranlarda?

Blog'larımızın geleceğe kalacağının bir garantisi olmadığını bir kez daha vurgulayayım.

Gmail kapanabilir, Blogspot kapanabilir. Veya kapatılabilir.

X hesabım kapatıldı mesela. 2014'ten beri Twitter'daydım. Bu yıl (pardon, 2025 demem gerek) eylül ayında bir gün hesabıma girdiğimde, profilimin bomboş olduğunu gördüm. "Hesabınız askıya alındı" diye hiç anlam veremediğim bir şey yazıyordu. İtiraz ettim, cevap bile vermediler. 2 ayım bekleyişle geçti. 2 ay sonra, hesap yine bana hiçbir açıklama yapılmadan tamamen kapatıldı. Hiçbir neden, gerekçe yok. Zaten hesapta da kitaplar ve gezi fotoğrafları dışında hiçbir şey paylaşmadığım için, hani başka türlü bir sebebi de olamaz. X tamamen keyfi olarak sayfamı kapatmış. Sonra şikayetvar gibi sitelere baktım, herkes, sıradan vatandaş, bu dertten muzdarip. Neredeyse 10 bin takipçim olan Twitter hesabım birdenbire kapatıldı ve yıllar boyunca yazdığım, biriktirdiğim her şey yok oldu gitti. O yüzden diyorum, bu yazılarımıza da bir gün ulaşamayabiliriz...

Ama o güne kadar buralardayız.

***

Astrolojik öngörüler/tahminler her sene bize umut veriyor, öyle değil mi? Hangi burçsak, "bu yıl bizim yılımız olacak!" diye motive oluyoruz (nedense her burç kazançlı çıkıyor bu işten, hiç negatif bir burç yorumu alan olmuyor, çaktırmayın, maksat herkes mutlu olsun). Umutlanmaya, bir yerinden hayata tutunmaya o kadar ihtiyacımız var ki, burçlardan medet umuyoruz, ne yapalım... Hiç değilse onlar bize genelde hep güzel şeyler söylüyor. 

Geçmiş yılların burç tahminlerini okuyorum. Mesela 2023'te benim burcum hakkında söylenenleri yaşadım mı? Hayır. 2017'de yaşadım mı? Hayır. Yine de fala inanma falsız kalma hesabı, seviyorum burç tahminlerime bakmayı... Burçların genel özelliklerinin gezegen hareketleriyle ilgili olduğu gibi bir gerçeklik de var aslında, ama günlük tahminler falan pek de tutmuyor. Tutacak gibi de değil. Şimdilerde okuduğum, Olga Tokarczuk'un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanındaki Janina karakterinin astrolojiyle ve gökte neler olduğuyla ilgilenmesi de yazıyı yazdığım zamana denk geldi. 

Neyse, 2026 yılı burç tahminlerimi okuyunca bu yıl da yine benim yılım olacak, onu anladım.

Hepimiz, daha doğrusu kalbi iyi niyetlerle, güzelliklerle dolu olanlarımız, güzelliklerle karşılaşalım bu yıl.

Bu çabuk çabuk yazdığım yazı da böylece 2026'nın ilk blog yazısı oluverdi.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

24 Aralık 2025 Çarşamba

Kitap Kulübünde Aralık Ayına Yakışır Bir Gotik Kitap ve 2025'i Bitirirken...

Shirley Jackson’ın 1958 yılında yayımlanan Güneş Saati romanında, dünyanın sonunun yaklaştığına inanan Halloran evindekiler, dünyanın geri kalanından daha ayrıcalıklı oldukları, bu evdekiler olarak kendilerinin kurtuluşa ereceği fikrine öylesine kapılıyorlar ki, yaşamakta oldukları günleri unutup kopmasını bekledikleri “kıyamet” için hazırlanmaya başlıyorlar.

Merkezleri İskandinavya'nın Gotland bölgesi olan Gotlar, Avrupa'ya inerek ele geçirdikleri yerlerde barbarlıkları, talancılıkları ve yağmacılıklarıyla bilinen bir kavimdi. 5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep oldular. Gotların her yere korku salması akıllarda (ve tarih kitaplarında) öyle kaldı ki, onlardan türetilen gotik kelimesi de aşağılayıcı ve pek de hoş olmayan anlamlarda kullanılmaya başlandı. 1500'lü yıllarda yaşayan ressam, yazar, mimar ve sanat tarihçisi Giorgio Vasari (ki kendisini, mitolojik bir hadise olan Uranüs'ün hadım edilmesi freskiyle de hatırlıyor olabilirsiniz) bu kelimeyi kötü anlamıyla kullanan ilk kişi oldu.

Gotik akım ilk önce mimaride ortaya çıktı. En ünlü ve tipik örneği de herhalde Paris'te bulunan Notre Dame Katedrali olsa gerek... Edebiyata sıçraması için ise daha uzun zaman geçmesi gerekecekti. Gotik edebiyat olarak kabul edilen ilk eser, 1764'te Horace Walpole'un Gotik Bir Hikaye alt başlığıyla yayımladığı Otranto Şatosu adlı romanı. Yazar, 1749 yılında, neogotik mimarinin örneklerinden biri olan Strawberry Hill'i yaptırmıştı. Otranto Şatosu'nu da, Strawberry Hill'de kaldığı bir gece gördüğü hayaletli bir kabustan yola çıkarak yazmış...

DİKKAT: YAZININ DEVAMI, KİTAP HAKKINDA KISMEN SPOILER İÇERMEKTEDİR.

Peki bu kısa girizgahı niçin yaptım? İstanbul'da yüz yüze toplandığımız kitap kulübüm Mert'in Kitap Kulübü'nün Aralık ayı için seçtiğim ve 20 Aralık Cumartesi günü Kadıköy'de toplanarak konuştuğumuz kitap Güneş Saati'ydi de ondan.

Güneş Saati, Amerikalı korku ve gotik kurgu yazarı Shirley Jackson'ın (1916-1965) 1958 yılında yayımlanan dördüncü romanı. Kitap için gotik ve apokaliptik kurgu tanımlaması yapılsa da, gotikten izler taşıyor demek sanırım daha yerinde olacaktır: Hayaletler, periler veya çeşitli doğaüstü güçlerle örülü bir gotik edebiyat yok burada, kitabı gotik yapan mütemadi tekinsizlik ve bir sonraki aşamada ne olacağını bilememenin verdiği belirsizlik hali. Eh, olayların büyük, gizemli bir malikanede geçmesi de gotik edebiyatın olmazsa olmazlarından... Netice itibariyle gotik olmasına gotik, ama ilk anda anlaşılan şekliyle değil. 

Yazarın en bilinen kitabı, Netflix'e dizisi de çekilen Tepedeki Ev. Güneş Saati ise ondan bir yıl önce, 1958'de yayımlanmış. Zaten Jackson'ın 48 yıllık yaşamında toplamda altı kitabı, ama iki yüzden fazla da hikayesi var. En bilinen hikayesi ise, 1948 yılında The New Yorker dergisinde yayımlanan Piyango adlı öyküsü. Bu hikaye, okurlardan pek çok eleştiri mektubu almasına ve dergi aboneliklerinin de iptal edilmesine neden olmuş, meraklısına okumasını öneririm. Ama aynı zamanda Shirley Jackson'ı da ünlü biri haline getirmiş. Bu arada Jackson'ın eşinin edebiyat eleştirmeni Stanley Edgar Hyman olduğunu da yeri gelmişken belirteyim. Yazar ve edebiyat eleştirmeni birlikteliği ilk etapta birbirini besleyen bir uyum gibi görünüyor. Fakat Hyman, Jackson'la olan evliliği boyunca başka başka kadınlarla da açık ilişkiler yaşamış. Biraz garip bir çift anlayacağınız... Nitekim sonunda da boşanmışlar.

Güneş Saati, Halloran ailesinin malikanesinde, evin oğlu ve her şeyin sahibi Lionel'in cenazesinin ardından eve dönüş sahnesiyle açılıyor. Roman bize daha ilk cümlesiyle, "artık tartışmasız bir şekilde Bayan Halloran'a ait olan eve" dönüldüğü bilgisini vererek başlıyor. Lionel'in ölümünde Bayan Halloran'ın parmağı olduğunu, Lionel'in artık bir dul olan karısı Maryjane ve on yaşlarındaki kızı Fancy'nin, Bayan Halloran hakkındaki düşüncelerinden öğreniyoruz. İkisi de onun ölmesini istiyor. Fancy, kelimenin tam anlamıyla "creepy" denecek cinste bir çocuk. On yaşında olduğuna inanmak güç. "Onu iteyim mi? Onun babamı ittiği gibi!" diye diye ortalıkta dolaşıyor. Belli ki bu ailede tekinsiz, entrikalar peşinde ve hepsi birbirinden çatlak üyeler var. Evin ve mirasın Lionel'e değil kendisine kalmasını istediği için, Bayan Halloran'ın onu ittiği fikrindeler. Bununla ilgili asla bir yüzleşme yaşanmasa da, sayfa 67'de Bayan Halloran'ın düşünceleriyle, evi kaybetmeyi göze alamayacağını öğreniyor, yani oğlunu sahiden de onun öldürmüş olduğunun imasını seziyoruz. Burada "merdivenden itmek" romanda birkaç yerde daha geçtiği, melodik bir biçimde tekrarlandığı için, benim aklıma leitmotiv kavramını getirdi, söylemeden geçemeyeceğim... 

Sonra çok geçmeden, Bayan Halloran'ın eşi Bay Halloran'ın (ki kendisi tekerlekli sandalyede ve aklı da gidip geliyor) kız kardeşi Fanny Hala'ya bahçede, güneş saatinin yanında bir "vahiy" iniyor: Çoktan ölmüş olan babası onunla konuşuyor ve kıyametin gelmek üzere olduğunu, herkesin evde kalmasını, evin güvenli alan olduğunu söylüyor. Ona neredeyse kimse pek de kulak asmayacakken, şöminenin içinde beliriveren bir yılan (sayfa 40), birdenbire Fanny Hala'ya inanmalarını sağlıyor. Devamında da, kitapta benim en sevdiğim şu cümleleri okuyoruz:

"Dünyada herhangi bir şeye inanmayan tek bir kişi bile yoktur. En eksantrik şeylere bile inanan birilerinin bulunacağı öne sürülebilir, kolay kolay çürütülemeyecek bir iddiadır bu. Öte yandan soyut inanç büyük oranda imkansızdır, inancı pekiştiren somut olandır; kupanın, mumun, sunak taşının gerçekliğidir; heykel gözyaşı dökene kadar değersizdir, felsefe filozof şehit düşene kadar değersizdir. ... Soyut bir inanç imkansız olduğundan ona ancak alametler sayesinde güven duyulur; tanrının, yerine geçtiği katılığın üzerinde silik de olsa kendi şeklini çıkarması sayesinde. Fanny Hala'nın çevresini saran kimse babasının uyarısına inanmamıştı ama hepsi yılandan korkmuştu."

Böylece, evdekileri birdenbire bu kıyamet gününün hazırlığı alıyor. Kasabaya gidip erzak ve hayatta kalmak üzere gerekli olan ne varsa satın almaya başlıyorlar. Hatta buna bir erkek de dahil. Evet. Kıyamet koparsa üremek için Essex dışında bir başka erkeğe daha ihtiyaç duyacaklarının hesabını yapan Fanny Hala, kasabada gördüğü ve Yüzbaşı adını taktığı bir adamı tutup eve getiriyor. Adam da onlarla yaşamaya başlıyor. Okuma önerisi: Olup biten hiçbir şeyi sorgulamadan okuyunuz... Bu, durup ikide bir olanı biteni ve karakterlerin akılalmaz davranışlarını eleştirebileceğiniz romanlardan biri değil. Halloran evinde yaşayan herkes, dünyanın geri kalanından daha ayrıcalıklı oldukları, bu evdekiler olarak kendilerinin kurtuluşa erecek insanlar oldukları fikrine kendilerini fazlasıyla kaptırıyorlar. Müthiş bir elitizm! Üstelik mücevher ya da evin odaları gibi konularda da hala yarış halindeler. Hepsi, kıyamete o kadar odaklanıyorlar ki, yaşamakta oldukları günleri unutuyorlar. Shirley Jackson da biz okurlarına bunu düşündürmek istemiş olsa gerek.

Zaten bununla ilgili de Fancy karakteri kitap boyunca sadece burada (sayfa 171) aklı başında bir laf ediyor: 

"Şahsen ben buna anlam veremiyorum. Baksana, hiçbiriniz bir şeyleri sadece sevmekle yetinemiyor musunuz? Hep dünya için endişeleniyorsunuz. Baksana. Fanny Hala çok güzel bir dünya olacağını söyleyip duruyor; her şeyin yeşil, durgun, mükemmel olacağını, hepimizin orada huzur içinde mutlu mesut yaşayacağını. Bu kulağıma gayet hoş geliyor ama halihazırda zaten çok güzel bir dünyada yaşıyorum, yemyeşil, durgun ve mükemmel, gerçi burada kimse pek huzurlu ya da mutlu görünmüyor; ama düşünüyorum da bu yeni dünyada Fanny Hala, büyükannem, sen, Essex, bu diğer delilerle annem olacak; insanlar neden geride sadece bir tek onlar kalacağı için daha mutlu ya da huzurlu olacaklarını sanıyorlar ki?" 

Halloran ailesi bu tekinsiz çocuğu bile kitabın sonunda çokbilmiş bir filozof yaptı!

Nitekim kitap, olup olmayacağı bile belli olmayan, "kıyamet"ten önceki son günle bitiyor. Aslında gelmesi beklenen o kıyamet değil de, karakterlerin bu anın geleceğine inanıp o süreçte yapıp ettikleri, yani bekleyişleri önemli olan. Ertesi gün nasıl bir dünyaya uyanacaklarını bilmiyoruz. Bir önemi de yok. Kıyamet haberini alan Bayan Halloran, hemen bir hiyerarşi kurup, daha önce göndermeyi planladıkları da dahil herkesin evde kalmasına izin verdiğini açıklıyor. Hatta eve dışarıdan gelen arkadaşları, Augusta Willow, kızları Julia ve Arabella ile babası Bayan Halloran'ın kuzeni olan Gloria Desmond da artık kendi hayatlarını bırakıp sorgusuz sualsiz bu evde yaşamaya başlıyor. Aklı gidip gelen Bay Halloran'ın bile, hemşiresinden kendisine Robinson Crusoe okumaya başlamasını istemesi, kitaba ilişkin iyi bir detaydı.

Evin çalışanları da dahil olmak üzere karakterlerin her biri o kadar kendi halinde ve o kadar narsisist ki, evin çalışanı Miss Ogilvie bile, "Acaba düzgün bir akşam yemeği olacak mı? Buraya geldiğimden beri ilk cenazem bu" deme cüretinde bulunabiliyor ve bunu herkes doğallıkla karşılıyor. Veya, Fanny Hala "Gelen babamdı" dediğinde, Bayan Halloran, "Umarım ona hürmetlerimi iletmişsindir" diyor. Kitapta ironi ve kara mizah her an her diyalogda karşımıza çıkıyor. Dahası, kitapta karakterlerin diyaloglarından ziyade monologları olduğunu söylemek isabetli olacaktır. Zira herkesin ayrı telden çalıp oynadığı roman boyunca, karşılıklı sağlıklı bir iletişim kuran karakterlere pek de rastlayamıyoruz. Herkesin kendi söylemek istediğini söylediğini, ama birbirini hiç de dinlemediği bir atmosfer hakim.

Kitaptaki en tuhaf karakterler herhalde Bayan Halloran, Fanny Hala ve çocuk Fancy. Bayan Halloran öyle bir kadın ki, dünya sona ererken ne giyeceğini, yeni dünyaya nasıl uyanacağını düşünüyor ve evde kasabalılara verecekleri son davette kendine bir taç takarak gösteriş yapıyor. Tabii dünyanın sona ereceğini Halloran ailesi dışarıdan hiç kimseyle paylaşmıyor. Bayan Halloran'sa, müthiş hazırlıklar yaptığı kıyamet gününü göremiyor: Çünkü o gece, merdivenlerin dibinde ölü olarak bulunuyor. Birisi de onu merdivenden aşağı itmiş. Ama bu olayın üstünde hiç durulmuyor. Evin erkekleri onun cansız bedenini bahçedeki güneş saatine yaslayıp tekrar eve geri dönüyorlar. Fanny Hala, "Buralarda ona gerçekten benzeyen tek şey güneş saatiydi" diyor. Sayfa 123'te, Fanny'nin oyuncak bir bez bebeğine iğneler batırıldığı sahnesi (vudu büyüsü), kitabın sonunda bir ölümle karşılaşacağımızın sinyalini veriyordu. Meğer o kişi Bayan Halloran'mış...

Kitapta, kitabın kalanıyla biri hiçbir ilgisi olmayan, diğeri bağlantılı, iki yan hikaye de var. Bunlardan ana kurguyla tamamen alakasız olanı, Harriet Stuart hikayesi. Kasabada geçmişte ailesini katleden Harriet diye bir kız varmış ve şimdi onların yaşadığı ev, Stuart Evi ve tüm bu hikaye, kasaba için bir turizm malzemesi haline dönüşmüş durumda. Acaba Jackson bize benzer bir durumun Halloran malikanesi için de geçerli olabileceğini mi söylemeye çalışıyor? Diğer hikaye de, Halloran evinden ayrılmaya karar veren Julia'nın nihayetinde bunu başaramayıp sonrasında eve geri dönmesiyle sonuçlanan sisli araba yolculuğu. Bu bölüm başlı başına ayrı bir hikaye olarak bile atmosfer yaratmada hayli iyi.

Mert'in Kitap Kulübü'nün Aralık ayındaki Kadıköy buluşmasında da işte bu kitabın kurgusunu masaya yatırdık, karakterleri çekiştirdik, konular konuları açtı ve nasıl başlayıp bittiğini şahsen hiç anlamadığım 2,5 saatlik keyifli bir sohbet daha kitap kulübü tarihindeki yerini aldı. Aramıza her zamanki gibi hem yeni kitapseverler dahil oldu hem de daimi katılımcılarımız katıldı. Bu kitapta da karakterlerden yola çıkarak insanları, insanların birbirlerine yapıp ettiklerini konuşurken aslında yine hırsları, entrikaları, yalanları, yani insana ait ne var ne yoksa onu konuştuk. Bu, aynı zamanda 2025'in de son kitap kulübü buluşmasıydı. Kitaplarla dolu bir yıl daha ne çabuk geçti, inanılır gibi değil...

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için profilde bulunan kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. 📬 Mert'in Kitap Kulübü birbirinden iyi okurların ve insanların buluştuğu bir yer olma çizgisini sürdürüyor. Kapımız kitaplardan konuşmak isteyen herkese sonuna kadar açık. Kulüpte konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını, kitapları tamamen şahsi tercihlerimle seçtiğimi de bir kez daha belirtmek isterim. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir. 

Bu arada bu yazıyı İstanbul'da yazdım, ama yılbaşını memleketimde geçirmek üzere geldiğim Trabzon'da yayımlıyorum. Dilerim ki sağlıklı, mutlu, huzurlu bir 2026 yılı geçiririz.

2026'da yeni blog yazılarında görüşmek üzere!

Dört Kitap, Dört Yorum: Kıskanmak, Çitkuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, Hayatta Kalanlar

Efendim, birikmiş kitap yorumlarımla karşınızdayım. Türk edebiyatı da çağdaş dünya edebiyatı da var bu listede. Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik,...