6 Aralık 2018 Perşembe

EKRANLARDA BİLİM KURGU HİKAYELERİNİN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ



Önümüzdeki sezonlarda ekranlarda daha çok bilim kurgu izleyeceğiz. Savaşlar sonrası uzak gelecekte dünya, olası karanlık distopya manzaraları… Netflix yapımı Dark ve The Rain'in ardından sırada edebiyat dünyasından ekrana transfer olan bilim kurgu hikayeleri var. Benim de inanılmaz bir merakla beklediğim ve yazının aşağılarında detaylı olarak yazacağım, Philip Reeve’in dört kitaplık bilim kurgu serisinin ilk kitabı olan Yürüyen Kentler’in sinema filmi Ölümcül Makineler yarın vizyona giriyor. George R. R. Martin’in romanından uyarlanan Nightflyers dizisi gelecek yıl Netflix’te başlıyor. Frank Herbert’ın altı kitaplık bilim kurgu serisi Dune film oluyor... ve daha neler neler!

Bilim kurguyu pek fazla sevmeyen birini bile (mesela beni) kendine aşık etmiş bir seriden bahsediyoruz: Yürüyen KentlerBildiğiniz gibi her fırsatta dile getiriyorum bu seriyi... Türkçe kitapları ON8 Yayınları'ndan çıkan seriyi daha önce kitapları çerçevesinde de pek çok kez blog'da yazmış, sizlerle paylaşmıştım. Daha geçen günkü yazımda da yine filmine değinmiştim. Dediğim gibi, bilim kurguya mesafeli duranları bile (ki ben de onlardan biriyimdir) mutlu edecek bir hikayesi var serinin.

Bu seri Türkiye’de neden bir türlü popüler olamamıştır, bir Harry Potter’dan, Yüzüklerin Efendisi’nden neyi eksiktir bilinmez; ama 7 Aralık'ta, yani yarın (aslında yabancı afişlerde 14 Aralık deniyor, vizyon tarihi bizde mi öne çekildi anlamadım - her neyse iyi olmuş!) vizyona girecek Peter Jackson yönetmenliğindeki sinema filmi bu durumu değiştirmeye kararlı gibi. Veya varsın yine az bilinsin Yürüyen Kentler evreni... Dört kitaplık bu seri, sayfalarından fırlayan capcanlı karakterleri ve gerçekçi-korkutucu gelecek tasvirleriyle okurlarına kentlerin tekerlekler üstünde yürüyüp gittiği, vahşi kentlerin ağızlarını açıp birbirini yediği bir dünyanın kapılarını aralıyor. Sırf böyle bir fikrin nasıl işlendiğini merak etmek bile kitapları okumak, filmi izlemek için tek başına yeterli bir neden bence. 

Zaten Yüzüklerin Efendisi'ni yapan ekip var Ölümcül Makineler'in de arkasında. Bu arada Ölümcül Makineler, dört kitaplık serinin adı. İlk filme ilk kitabın adı olan Yürüyen Kentler'i vermek yerine, genel olarak serinin adı verilmiş. Film, ilk kitapla aynı yerde mi bitecek gerçekten merak ediyorum. Umarım istenilen başarı yakalanır ve uyarlamaların devamı da gelir. Oyuncu kadrosu tepeden tırnağa, pek fazla bilinmeyen, tanınmamış isimlerden oluşuyor. Bu umarım bir avantaj olarak iyi değerlendirilmiştir. 

Gerçi kitapta yüzü yaralı, burnu olmayan çirkin mi çirkin bir kız olarak tasvir edilen Hester karakteri'nin filmde karşımıza kitaptakiyle alakası olmayan, güzel bir kız olarak çıkması (aşağıya afişi koyuyorum) serinin fanları arasında ufak bir krize yol açmışa benziyor, ama neyse ki tek olumsuz eleştiri bu. Zira kitaptan filme yapılan uyarlamalardan sürekli hoşnutsuz olan fan kitlesine, Yürüyen Kentler'de pek rastlamayacağız gibi, çünkü film ciddi anlamda kitapta okurun kafasında canlandırdığının bir yansıması gibi duruyor. En azından fragmanlardan edinilen izlenim bu yönde. Bu anlamda büyük ölçüde başarılı bir uyarlamayla karşı karşıyayız. Ben bir de (kitabı okuyan herkes gibi) İz Sürücü'nün filmde nasıl görüneceğini çok merak ediyorum. 


Şu sıralar, bu sonbahar dönemi çok güzel filmlere ev sahipliği yaptı sinema salonları... Müslüm, Bohemian Rhapsody (blog'da yazdım bu ikisini), şimdi Şampiyon ve Ölümcül Makineler geliyor, hatta Millennium'un devamı olan Örümcek Ağındaki Kız da geldi (gerçi ben ona gitmeye korkuyorum kötüdür diye). Ölümcül Makineler'i heyecanla ve merakla bekliyorum. 2 saat 8 dakikalık filme büyük beklentiyle gideceğim ve çok keyif alacağımdan eminim, çünkü fragmanları buna işaret ediyor. İyi bir kitap uyarlamasıyla karşı karşıyayız, belli. Gerçi her zaman şöyle bir sorun vardır: Kitap çok iyidir ve film kitap kadar detaylı olamayacağı, kitabın tamamını kapsayamayacağı için hep eksik kalır. Evet, bu doğru. Ama bu demek değil ki olabilecek en güzel uyarlama yapılmamıştır!

Ben kendi adıma hayal kırıklığına uğrayacağımı sanmıyorum. Tabii bunun kesin cevabını, yarın sinemalarda öğreneceğim.

Peki siz bu seriyi duydunuz mu? Ya da filmine gidecek misiniz? 

1 Aralık 2018 Cumartesi

ÇARPIŞMA VE ŞAHİN TEPESİ NASIL BAŞLADI?


Ay Yapım geçtiğimiz hafta iddialı iki diziyi yayına soktu: Perşembe gününe Çarpışma ve cuma gününe Şahin Tepesi. Ne var ki, iki dizi de açılış bölümleriyle reyting yarışında beklenen performansı gösteremedi. Çarpışma sessiz ve derinden ilerleyişinin sinyalini verirken, Şahin Tepesi toparlamasının çok zor olduğu kritik bir noktada... Peki bundan sonra neler olacak? 

Ben, ısrarla ve ısrarla şunu söylüyorum: Sağlam bir hikaye ve iyi bir senaryo varsa (ama bakın bu ikisi birbirinden bağımsızdır, yani ikisi de ayrı ayrı çok güçlü olmak durumunda), bir dizinin tutmama olasılığı neredeyse sıfır. İsterseniz en iddialı dizilerin olduğu güne koyun, yine de o dizi bir şekilde seyircinin dikkatini çekecektir.


Sırayla gidecek olursak, önce perşembenin dizisi Çarpışma ile başlayayım... 

Bakınca, kadro hayli iddialı görünüyor: Kıvanç Tatlıtuğ, Elçin Sangu, Onur Saylak, Melisa Aslı Pamuk, Alperen Duymaz... Ama dizi, bana göre çok mühim bir "konu tanıtımı" hatasıyla başladı, ki aynı hata Şahin Tepesi'nde de var.

SIKICI BİR "ÇARPIŞMA": KARAKTERLER BİRBİRLERİNİ MEĞERSE TANIYORMUŞ!

"Çarpışan aslında kaderlerimizdi..." Bu iddialı lafı, Tatlıtuğ'un canlandırdığı Kadir karakteri söylüyordu daha ilk fragmanda. Seyirci de, karakterlerin bu kaza yüzünden birbirleriyle tanıştığını, hayatlarının iç içe geçtiğini falan zannediyor, öyle bir algıya kapılıyor... Ama yok efendim, kazadan önce karakterlerimiz 3/4’ü birbiriyle zaten tanışıyormuş meğer! Yani bu kaza, birbirleriyle tanışmayan insanların değil, nasıl bir tesadüftür ki halihazırda zaten tanışan insanların çarpıştığı bir kazaymış! Zaten izlediğim an bunu fark edince, diziden birdenbire soğudum. Oysa dramatik anlamda daha doğrusu ve güzeli, bu karakterlerin kaza yüzünden tanışan bu karakterlerin daha sonra birbirlerinden kopamayıp hikayelerinin ilerlemesi yönünde olurdu... Elçin Sangu'yla Kıvanç Tatlıtuğ daha önceden tanışıyorlarmış... E şimdi bu kadar sıkıcı bir konu olabilir mi! Adı "Çarpışma" olan bir dizide, çarpışma madem ki bu karakterlerin birbirleriyle tanışmasına neden olmayacak, madem bu çarpışma "kaderleri birbirine bağlamayacak", daha ne anlamı var ki... 

Kıvanç Tatlıtuğ’un Çarpışma’daki Kadir karakteri Kuzey Güney’deki Kuzey ve Ezel’deki Sekiz arasında bir yerde gidip geliyor gibi. Yani çok farklı bir Kıvanç Tatlıtuğ da göremedik maalesef. Kıvanç Tatlıtuğ var, yanına da Elçin Sangu’yu koyduk nasıl olsa izlenir gibi bir düşünce yoktur umarım.  Aynı akşamın bir diğer dizisi olan Muhteşem İkili'de de resmen “yakışıklı serseriler geçidi” var ama bakın işte, senaryo ve hikaye kötü olunca olmuyor, daha önce dizi hakkındaki görüşlerimi yazmıştım! 

Çarpışma ilk bölümüyle Total’de 3,99 reyting ve 8,61 share ile 10. olurken, AB’de 5,60 reyting ve 13,21 share ile 3. olmuştu. Yani dizi, hiç değilse AB için umut vaat ettiğini göstermişti. Bir Zamanlar Çukurova’nın geçen hafta aynı akşam yayınlanan bölümü Total’de 13,67 reyting ve 30,61 share ve AB’de 11,30 reyting ve 27,34 share ile 1.liği yine bırakmamıştı. Bu arada FOX’taki Fatih Portakal’ın da tek başına dizilerle reyting yarışında olduğunu, hatta çoğu zaman 2.liği yakaladığını belirtmeden geçmemeli.
Çarpışma iki gün önce yayınlanan ikinci bölümüyle ise ilk bölüm reytingine göre yükselişe geçmiş. Dizi, Total'de 7. sırada yer alırken, AB'de de yine 3.lüğünü korudu. 



Çarpışma'da, Şahin Tepesi'nde de olduğu gibi, hikayenin oturması için en az birkaç bölüme daha ihtiyaç var. 



ÇUKUROVA'NIN TEMPOSU BİR AN OLSUN DÜŞMÜYOR

Bir de perşembe günü Bir Zamanlar Çukurova günü. Burada da defalarca yazdığım gibi bu dizi, yılın dizisi. En azından sezonun ilk yarısı için. Bunun da ilk sırrı birbirinden bağımsız olarak son derece tempolu ilerleyen hikaye ve senaryo (sahneleri, müzikleri de muazzam). Hani fokur fokur kaynayan bir kazan gibi. Hiçbir karakter tek boyutlu değil. Her karakterin hikayesini merak ediyorsunuz. Ahırda, tarlada çalışan işçinin de merak uyandıran bir hikayesi var. Dizinin hikayesi Hanımın Çiftliği’ni hatırlatıyor (hele son bölümde Gülten de Yılmaz'ın çiftliğine yerleşince, iyice benzeşti), bu anlamda çok da orijinal bir hikaye izlemiyoruz elbette. Ama diyorum ya, bundan bundan bağımsız olarak senaryosu da hayli iddialı. Bir de hem belli bir yörede geçmesi hem de dönem dizisi olması, Bir Zamanlar Çukurova’nın şansını artırıyor. Zaten dikkat edin bakın, tarihi dönem veya bölge (mesela Karadeniz, Ege dizisi) dizisi olup da izlenmeyen bir dizi neredeyse olmadı şimdiye kadar... Ama tabii ki tek başına bu da yeterli değil. Dediğim gibi, yan karakter deyip yabana atılmaması çok önemli. Böyle ödül törenlerimiz pek yok ama hani olsa, Saniye ve Gülten yılın en iyi yardımcı kadın oyuncusu ödüllerini göğüslerler. Son bölümde Saniye’nin Gaffur’u görünce "Sansar yaklaşıyor" demesi beni aklıma geldikçe hala gülümsetiyor. 


"BU DİZİNİN KONUSU NE?" KARMAŞASI

Gelelim geçen hafta cuma günü başlayan, dün akşam ikinci bölümüyle ekranlarda olan Şahin Tepesi'ne... Bir jeneriği olmayan (nedense), yönetmenliğini Aşk-ı Memnu, Fatmagül'ün Suçu Ne gibi bir döneme damgasını vurmuş efsane dizilerin yönetmeni Hilal Saral'ın yaptığı, senaryosunu Melek Gençoğlu'nun yazdığı dizi bildiğiniz gibi aynı addaki dizinin günümüze ve bize uyarlanmış hali. Aslında bakın daha dizi başlamadan paylaşılan konusundan biraz tedirgin olmuştum. Dizi başlamadan konusu "iki ayrı koldan büyüklerin ve gençlerin aşkı" diye paylaşıldı ama daha ilk bölümde büyük bir cinayet de işlendi. Bu cinayetin etkileri nereye kadar sürecek? Bu dizi bir polisiye mi aynı zamanda? Gibi gibi sorularım var...

SEYİRCİ İLK BÖLÜMÜ PEK ANLAMADI, TANIMADIĞI KARAKTERLERİ İZLEMEK İSTEMEDİ

Bence böyle yüksek bir açılışla, yani izleyiciyi merak ettirecek bir olayla, cinayetle "opening" yapılması, birkaç gün öncesine dönüp olayların bu noktaya nasıl geldiğinin gösterilmesini gerektiriyordu. Tanımadığımız karakterler arasında bir suç işlendi ve karakterleri tanımamaya devam ettik. Bu da alışık olduğumuz geleneksel TV dizisi hikaye kalıbıyla pek örtüşmedi. İlk bölüm için seyirci belki bu yüzden tercih etmedi izlemeye devam etmeyi, çünkü anlamadığı bir hikayeydi karşısındaki. Şahin Tepesi aslında herkesi şok eden bir açılış yaptı: Total’de 3,52 reyting ve 7.70 share alarak kendine ancak 13. sırada yer bulabilirken, daha iyi olması beklenen AB’de 2,41 reyting ve 5,75 share alarak 15. oldu. Ben tabii ki İstanbullu Gelin, Gülperi ve Kızım’ın gerisinde kalacağını tahmin ediyordum, ancak arada bu kadar büyük bir fark olacağını öngörmek mümkün değildi. Aynı akşam Total’in en çok izlenen dizileri sırasıyla Arka Sokaklar, Gülperi ve Kızım olurken; AB’de İstanbullu Gelin, Payitaht Abdülhamid ve Kızım olmuştu. İlk bölümden anlaşılmayacak karışıklıkta bir hikayeydi. Açılıştaki cinayet sahnesinden sonra zamanda geriye dönülmemesi de bu karışıklığı daha da artırdı. Tabii ki bunlar hem senaryo hem kurgu gereği tartışılır, ayrıca bir yorumdur bu da, böyle seçilmiş olması normaldir yani... İlla her dizide "yirmi dört saat önce" yazacak diye bir kural yok, hatta yazmasın da, ama o zaman ona alternatif başka bir çözüm bulunmalıydı çünkü ilk bölümlerin seyirci tarafından anlaşılması, karakterlerle empati kurulması, dizinin geleceği açısından büyük önem taşıyor.


Üç ana karakterde hiç eksik yok: Zerrin Tekindor, Ebru Özkan, Esra Dermancıoğlu. Bu üçü gerçekten tamam. Onların hikayeleri de ilk iki bölüm için tamamdı, eksiksizdi. Ebru Özkan'ın ilk kez "kötü kalpli zengin kadın" rolüyle değil de "iyi kalpli ama yine de zengin bir kadın" olarak ekranlarda olması da değişiklik olmuş. Murat Aygen'in calandırdığı Demir'i ise biraz fazla soğuk ve donuk buldum. Oyuncu olarak da şu şu olabilirdi diye aklıma başka isimler geldi. O, bu kadın hikayesinin odak noktasında yer alması gerekirken, kendine pek de yer bulamamış gibiydi. 

"YENİ BEHLÜL", ESKİSİNİN REPLİKASI GİBİ

Genç kadroda Boran Kuzum’un canlandırdığı Efe, Aşk-ı Memnu’da Kıvanç Tatlıtuğ’un çapkın Behlül’ünün bir replikası gibi duruyor. Yani tamam, güzel ama, e biz bunu daha önce izlemiştik sanki? Üstelik, sevgilisi olan manken kıza ilgisizliği ve onun aşkını kazanmak için gözyaşı döken manken kızın aslında onu aldattığı meselesi de Aşk-ı Memnu’daki Behlül-Elif-Hilmi üçgeninden başka bir şey değil. Aybüke Pusat’ın da oyunculuğunu bilemem ama bu proje için doğru bir isim miydi? Bilemiyorum... Dizinin ağır topları son derece yerinde (o da baş erkek karakter hariç) ama genç kadroda biraz daha titiz bir cast çalışması yürütülmeliydi gibime geliyor. Sonuçta bu bir gençlik dizisi de değil hani. 

Yine genç karakterlerin hikayelerinde ve diyaloglarında da bazı yerleri pek gerçekçi bulamadım. Gece mutfakta kızla erkeğin karşılaşması tamam ama ekmek sahnesi gereksizdi, kendi evinde mutfakta bilmez misin yerini, hadi bilmiyorsun diyelim bunu kıza söyler misin? Ancak sarhoş falan olursan bu konuşma gerçekleşebilir. Öbür türlü Efe karakteri çok ukala ve itici geliyor, Aşk-ı Memnu'daki Behlül'ün sempatikliğinden dahi yoksun. Kıza "yaban arısı" demesi güzeldi, hikayenin geçtiği doğaya da uygun, ama bunu üstündeki tişörtte gördüğü arı resminden yola çıkarak söylemesi bence pek olmadı. Keşke içinden gelerek, daha doğal bir olayla benzetme yoluyla söyleseydi: Mesela arı çalışkandır, ama kızın çalışkan olup olmadığını henüz bilmediği için kızda bu benzetmeyi kullanamaz. Mesela kız çok konuşuyordur, gevezedir, çocuk da ona "arı gibi vızıldama" der, sonra da "yaban arısı" demeye başlar. Bu daha doğal bir atışma olabilir, hem de esprili ve seyircinin de aklında kalıcı olur. 

ŞAHİN TEPESİ, İSTANBULLU GELİN'DEN ÇALABİLECEK OLDUĞU KİTLEYİ YAKALAYAMADI 

Tüm bunların ötesinde, cuma akşamı ekranda birbirinden iddialı dizilerin olduğu bir akşam. Örneğin, İstanbullu Gelin’den çalabilecek olduğu bir kitle var Şahin Tepesi’nin. Ama bu şansını iyi kullanamıyor belli ki. Bu sabah açıklanan reytingler de, Şahin Tepesi'nin geleceğini pek parlak göstermiyor maalesef. Dizi ikinci bölümüyle Total'de 3,96 reyting ve 8,24 share alabilip 12., AB'de de 3,44 reyting ve 7,64 share alabilip yine 12. oldu. 3. sezonunda devam eden İstanbullu Gelin sezona mekan değişikliği ve geçtiğimiz sezon finalinin aslında bir final gibi olmasından ötürü durumu çok yanlış anlayan seyirci yüzünden kötü başlasa da, şimdi Boranlar tekrar köşke dönünce reytingler de yeniden toparladı. Süreyya ve Faruk, bu sezonun sonunu çok rahat görecek gibi duruyor. Ama ilk başta da dediğim gibi, bir dizinin hikayesi çok iyiyse, hangi gün yayında olursa olsun mutlaka izleyicinin dikkatini çeker, çekecektir. Ama Şahin Tepesi ilk bölümde çok kritik hatalarla başladığı için, toparlaması biraz zor gibi. Sonuçta kanal dizinin gidişatını beğenmiyorsa, yayından kaldırma yoluna gidebilir.

UZUN LAFIN KISASI... 

Şimdi bakınca, ikisi de Ay Yapım imzalı olan Çarpışma, Şahin Tepesi’nden çok daha iyi başladı diyebiliriz. Aslında Çarpışma'nın sonuçları da pek parlak değil ama Şahin Tepesi'nin yanında parıl parıl parlıyor yine de. Biliyoruz ki reyting tahtı pamuk ipliğine bağlıdır, bir sallanır, her an herkes altında kalabilir! 

Peki siz yeni başlayan bu iki diziye bakabildiniz mi? Neler düşünüyorsunuz?

Sosyal medya hesaplarım:

26 Kasım 2018 Pazartesi

MÜSLÜM VS BOHEMIAN RHAPSODY: FİLM KARŞILAŞTIRMASI


Beni biliyorsunuz: Popüler olmamış, pek fazla duyulmamış bir kitabı, filmi, albümü geniş kitlelerin ilgi gösterdiklerinden, her gün her yerde reklamı yapılanlardan daha çok sevdiğim çoktur. Hatta kimse kafasını çevirip bakmazken, ben orada kendi halinde durup keşfedilmeyi bekleyen her ne varsa bulup çıkarırım. Bunun bir sonucu ya da belki sebebi olarak, bir zamanlar popüler olup olmamalarını hiç önemsemeden, günümüzde gündemde, insanların tüketiminde olmayan şeyleri de çok severim. Mesela buna bir örnek olarak bir önceki yüzyılın kültür sanat üretimlerini söyleyebilirim. Yalnızca Türkiye bağlamında değil, dünya geneline baktığınızda da siyah-beyaz yılların sinemasını, şarkılarını pek severim. Arka planda hafif hafif çalan caz ve blues melodilerini severim mesela. Louis Armstrong, Ella Fitzgerald dinlerim. Mesela Marilyn Monroe döneminin melodramatik Hollywood filmlerini severim. Yeşilçam şarkılarını günümüzdeki şarkılardan daha çok severim. Mesela kimselerin ilgi göstermediği bir İsveç polisiyesini okurum, mesela İtalyan çizgi romanlarına bayılırım, mesela Hande Yener'in 2006 yılındaki Apayrı albümünü dinleyip "vay be, kadın zamanında ne şarkılar yapmış, şimdi kendisi bile o çıtayı yakalayamıyor" derim, mesela benim çocukluğumdan beri bildiğim Yürüyen Kentler serisinin, bu kadar iyi bir fikrin nasıl olur da Harry Potter ya da Yüzüklerin Efendisi gibi olay yaratmadığına şaşar kalırım (ama nihayet önümüzdeki haftalarda, oldukça da iyi bir sinema filmiyle vizyona ve görünen o ki kitlelerin de radarına giriyor). İşte böyleyimdir ben. Nostaljiyi sevmek mi bu, yoksa bir şeyin tadını başka kimseler bilmez, istemezken doya doya çıkarmayı sevmek mi? Bilmem. 

Şu sıralar tesadüfe bakın ki, vizyonda iki önemli sanatçının hayatını anlatan iki film var: Müslüm Gürses'in hayatını anlatan Müslüm ve Freddie Mercury'nin hayatını anlatan Bohemian RhapsodyBiyografik film, yarı belgesel, müzikal drama... ne derseniz deyin. Bir hafta arayla vizyona giren bu iki film, müzik dünyasının biri Türkiye'de diğeri dünyadaki iki büyük ismini anlatıyor. Yani şimdilerde sinema salonlarında konser şenliği var! Ben ikisine de bir hafta arayla gittim ve iki önemli sanatçının yolculuğunu anlatan bu iki filmi aralarındaki ortak noktalar, benzerlikler ve farklılıklarla karşılaştırmalı olarak madde madde, açıklamalarla yazmayı kendime görev edindim. İşte notlarım: 

1. Müslüm "damardan" girip gözyaşlarını sel ediyor, Bohemian Rhapsody gözyaşının kıyısından kıyısından dolaşıyor.

2. Müslüm'de Timuçin Esen, Müslüm Gürses'e gayet benzemiş. Bohemian Rhapsody’de Rami MalekFreddie Mercury'ye Freddie Mercury'nin kendisinden bile daha çok benzemiş. Her iki filmin oyuncu kadrosu da muhteşem olmakla birlikte, Bohemian Rapsody’deki oyuncu seçimleri gerçekte yaşamış isimleri daha çok yansıtıyor gibi. Gwilym Lee, Queen üyelerinden Brian May’e aşırı benziyor. Ancak Zerrin Tekindor'la canlandırdığı Muhterem Nur arasında böyle bir benzerlikten söz etmek pek mümkün değil. Malek’in Mercury’nin uzun saçlı gençliğini canlandırdığı birkaç sahnede Michael Jackson’ı da andırdığı yok değil.


3. Müslüm'de şarkıları Timuçin Esen söylerken, Bohemian Rhapsody'de orijinal Freddie Mercury şarkıları kullanılmış. 

4Müslüm’de Müslüm Gürses'in bilinen şarkılarına pek yer verilmiyor. Bohemian Rhapsody'de ise Freddie Mercury'yi Freddie Mercury yapan hem popüler hem önemli şarkıların çoğuna yer verilmiş: We Will Rock You, We Are the Champions, Another One Bites the Dust, Killer Queen, Bohemian Rhapsody, Somebody to Love, Don't Stop Me Now... Müslüm'de çalmasını beklediğim ama çalmayan, hatta "Aaa, bu şarkı nasıl olmaz filmde" dediğim şarkılar oldu. Belki de bilinçli bir tercih olarak, bilerek kıyıda köşede kalmış şarkıları seçildi, olabilir. 

Şimdi de gelelim ortak noktalara... Göreceğiniz gibi, ortak noktalar daha çok.

5. İki film de sanatçıların geleceğinden, gürültülü alkışlar eşliğinde konser sahnesine çıkmadan önceki anlarından başlayıp sonra geriye dönüş yaparak geçmişten itibaren göstererek seyircide merak duygusu uyandırmak istemiş. Müslüm filmi 2006’da Müslüm Gürses'in ilk kez çıktığı Harbiye konseriyle, Bohemian Rhapsody de Queen’in 1985’te Afrika’ya yardım için düzenlenen Live Aid konseriyle başlıyor ve sonra geriye dönüş yaşanıyor. Müslüm Gürses’in çocukluğundan, Freddie Mercury’ninse grup üyeleriyle olan tanışmasından yani gençliğinden başlamış hikayeler. Ve yine bu büyük konser sahneleriyle, coşkulu bir şekilde ve biraz da pat diye sona eriyor. 

6. İki filmde de benzer bir yol haritası izlenmiş: İlk yarı daha konulu film gibi, ikinci yarı ve kapanışlarsa daha belgesele kayıyor. İki film de konser sahneleriyle bitiyor ve film sonunda jenerik akarken sanatçıların eski çocukluk fotoğrafları gösteriliyor. Hastalık ve ölüm dönemleri iki filmde de yok. Demek ki aklın yolu bir. Tüm dünyada bu tip filmler böyle çekiliyor. Hoş başka nasıl olacaktı?

7. İki filmde de iki sanatçının bir dönem yasaklanmış olmaları konusuna hiç değinilmemiş. Hatta bahisleri bile açılmamış. Bu anlamda bazı eksiklikler ve boşluklar göze çarpıyor. 

8. İki filmle ilgili de sanatçıların gerçek hayatının yansıtılmadığı ya da yanlış yansıtıldığıyla ilgili çeşitli eleştiriler ve iddialar ortaya atıldı, atılıyor ve atılmaya da devam edecek. Ancak nihayetinde belli bir zaman diliminde anlatılması gereken bir hikaye bu. Üstelik belgesel de değil. Tabii bu demek değil ki gerçeklikler çarpıtılsın. Doğrulara sadık kalındığı müddetçe, sinema dinamiği ve yönetmenin/senaristin tercihi gereği bazı olayların üstünde çok durulurken bazıları hiç konusu bile açılmadan geçiliyor. 

9. İki film de hayli uzun esasen. Ve ilginç bir tesadüf ki, ikisinin süresi de 132 dakika


10. Timuçin Esen’in de, Rami Malek’in de oyunculuk performansları muhteşem.

11. İki filmde de sanatçının yetiştiği kültür ve toplum yapısı çok ama çok farklı olsa da, müzik tutkuları, hikayelerini bir yerinden birleştiriyor. Dönüm noktaları, bunalımları ve ikilemleri hemen hemen aynı. 

12. İkisinde de sanatçılar müzik kariyerleriyle ilgili çeşitli engellerle karşılaşıyorlar. Mesela Müslüm'de geçirdiği kaza sonrası sağır olan kulağı, bunlardan biri. Bohemian Rhapsody'de ise Freddie, Queen zirvedeyken aklını çelen müzik yapımcıları nedeniyle ekibi dağıtıp kariyerine solo devam etmeye karar veriyor. Neyse ki bu ayrılık kısa sürüyor. Bir diğer engel de, filme de adını veren Bohemian Rhapsody şarkıları yaklaşık altı dakika olduğu için başta yapımcıların kabul etmemesi. Radyoların çalamayacağı bir uzunlukta ve formda diye reddedilen şarkı, sonradan büyük ses getiriyor. 

13. Müslüm’de Müslüm Gürses'in Muhterem Nur’la olan ilişkisi de, Bohemian Rhapsody'de ise Freddie Mercury’nin Mary Austin ve Jim Hutton’la olan ilişkileri filmde önemli yer tutuyor. Gerçi Freddie'de ilişkiler biraz daha geri planda kalmış. 

14. İkisi de sadece sesleriyle değil, duruşlarıyla da farklı olan iki sanatçıyı konu ediniyor.

15. İki filmi de hiçbir ön bilgi olmadan izlemek mümkün: Yani Müslüm ya da Freddie Mercury'nin hayat hikayesi gibi değil de, müzik tutkunu olan, şarkı söylemek isteyen, geçmişleri trajedilerle, hayat yolları çakıl taşlarıyla dolu iki karakterin hikayesi diye de izlenebilir. O karakterlerin peşine takılarak da keyif alabilir bir seyirci. 

16. Her iki film de, konu edindiği sanatçıları yeniden gündeme getirdi. Müslüm filmiyle Müslüm Gürses yeniden hatırlandı. Bohemian Rhapsody sayesinde, üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen filmde yer alan Queen şarkıları internetteki platformlarda resmen yeniden hit oldu, yeniden 1 numaraya yükseldi. 

Ve sonuç: Vizyon tarihleri aynı haftaya denk gelen bu iki önemli film de, bambaşka dünya görüşündeki iki insanı anlatıyor. Ama söz konusu müzik olduğunda herkes, her şey birleşebilir! Peki siz yazımı nasıl buldunuz? Ve eğer izlediyseniz, bu iki filmle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Sosyal medya adreslerim:

21 Kasım 2018 Çarşamba

BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM!


Yeni yaşımdan; bilgisayar başında gencecik yaşımda sırtımın iki büklüm kalması pahasına gece gündüz yazdığım her şeyin artık yalnızca benim hayal gücümde sınırlı kalmamasını, yıllardır biriktirdiğim dizi hikayelerinin/senaryoların seyirciyle buluşarak bir anlam kazanmasını, yine bilgisayarımın masaüstünde her gün taslaklarını görmekten bıktığım ikinci ve üçüncü kitaplarımın art arda çıkmasını (ki böyle bir dönemde pek ihtimal yok gibi ama olsun), dile kolay tam dokuz yıldır canla başla ve hiç aksatmadan düzenli olarak yazılar ve hikayeler paylaştığım blog’um Kafa Dergi’nin daha geniş kitlelere ulaşmasını diliyorum... Yazdığım karakterlerin er ya da geç hepinizle tanışacağını biliyorum, çünkü onlar yalnızca benim kafamın içinde yaşamaya devam edemeyecek kadar gerçekler, aramızda bir yerdeler. Kütüphanemin Ters Düz’lü köşesinden bir fotoğraf koydum, üç yıl önce doğum günümde çıktığı için onun da üçüncü yaşı bugün. Ha başka şeyler de diliyorum ama onlar da bana kalsın, di mi? Kendimize ve insanlara iyi gelecek her ne diliyorsak gerçek olsun! 

instagram: @ofluoglumert 
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert

17 Kasım 2018 Cumartesi

ÇARPICI VE TRAJİK BİR PERİ MASALI: RADYUM KIZLARI...


Kitap, senaryo, blog ve diğer işler koşuşturmacası derken, blog’da (neredeyse her hafta yazı yazmama rağmen) uzun zamandır tiyatro eleştirisi yazmadığımı fark ettim. Üstelik daha bu ay içinde şimdiden üç oyuna gittiğim halde! Ama cuma akşamı, yani dün akşam seyrettiğim 2 saat 45 dakikalık bir oyun var ki, daha eve döner dönmez küçük küçük aldığım notları birleştirme arzusuna karşı koyamadım. Bahsettiğim oyun Bir Peri Masalı: Radyum Kızları... Ertesi gün de (bugün) Müslüm filmine gidecektim (gittim), ama gözler daha bu oyunu izlerken yaşlanmaya başlamıştı bile.

Devlet Tiyatroları’nın oyunlarını seviyorum. Epey seviyorum hem de... Oyun seçimleri genelde ilgi çekici oluyor. Trabzon DT’nin oyunları favorimdir mesela. Ama ayda bir, bilemedin iki yeni oyun ancak çıkıyor orada. İstanbul’daysa çeşitlilik bol tabii. Ama onları da seyredip bitiriyorsunuz ve yine yeni oyun istiyorsunuz seyirci olarak. Böyle talep olması da tiyatro adına iyi bir şey. Şu sıralar şansıma hep üç saatlik oyunlar izliyorum. Önce Cevahir Sahnesi’nde Narnia Günlükleri, ardından Üsküdar Tekel Sahnesi’nde Bir Peri Masalı: Radyum Kızları. Biliyorsunuz birkaç gündür hava inanılmaz soğudu İstanbul'da. Dün de yağmurlu, buz gibi bir geceydi. Öyle ki, insanı dışarı çıkmaktan alıkoyacak bir hava vardı. Biletleri birkaç hafta öncesinden almıştım. Tabii ki evde kalıp İstanbullu Gelin izlemeyecektim. Dönüşte de taksiyle dönerim dedim, çıktım yola. Üsküdar Tekel Sahnesi küçük mü küçük, bir evin oturma odası gibi olan bir sahne... Belki biletler biraz da bu yüzden bulunmuyor, koltuk sayısı az ve hemen satılıyor. Sahneyle seyirci iç içe, seyirci de sahnede gibi adeta, o nedenle iyice sıcak, samimi bir atmosfer var. Daha başlar başlamaz, dışarıdaki fırtınayı anında unutturuyor Bir Peri Masalı: Radyum Kızları.



Oyunun belki ilk etapta düşünüldüğünde öyle çok enteresan olmayan bir konusu var. Bir fabrikada işçi olarak çalışan kızlar. Ama... ama bu kızların bir özelliği var. Onlar radyum kızları. İşte oyunun sarsıcı ve iyi işlenmiş, dramatik olay örgüsü bu noktada devreye giriyor. Neyin ne olduğunu anladığınız andan itibaren, kızlarla birlikte gittikçe hayrete, şaşkınlığa, eğlenceye ve korkuya düşerek izliyorsunuz oyunu. Siz de oyuna, o işçi fabrikasındaki kızların birlikte oturduğu tahta sandalyelerde gizlice aralarına karışarak kulak kabartıyor, muhabbetlerine öyle içten dahil oluyorsunuz sanki.

Oyunun çıkış noktası olan gerçekliği şöyle bir hatırlamalı: Polonyalı fizikçi Marie Curie radyumu bulduğunda, tarih 21 Aralık 1898... Hatta bu keşfiyle 1903 yılında fizik alanında Nobel ödülü alan ilk kadın kendisi. 1934’te de, radyumdan kaynaklanan anemi sonucu hayatını kaybetti. Radyum... ölümcül radyum! Waterbury Saat Fabrikası’nda çalışmaya başlayacak olan gencecik kızlarınsa, kendilerini bekleyen felaketten haberleri yok! Evet, oyun tarihsel bir gerçekliğe dayanıyor. Hem de ne trajik bir yaşanmışlık öyküsü bu! İtiraf etmeliyim ki, dün akşam 20 ile 22.45 arasında oyunu heyecanla izlerken, sahnedeki Radyum Kızları’nın bir zamanlar gerçekten yaşamış olduklarını bilmiyordum. Yani tamam, 1920’li yıllarda radyumun zararlarının henüz bilinmediği aşikardı ama, sahnede dertlerine ortak olduğumuz karakterlerimiz Mae, Quinta, Katherine ve diğer hepsinin gerçekten yaşamış olduklarını nereden bilebilirdim! Oyundan çıktıktan sonra internette yaptığım kısa bir araştırma sonucunda, bu karakterlerin tarihte yaşamış gerçek karakterler olduğunu öğrenip bir kez daha sarsıldım. 



Oyuna ilham kaynağı olan olaylar zinciri, gerçek hayatta birebir yaşanmış... Oyunda Çiğdem Aygün’ün canlandırdığı, daha sadece 18 yaşında bir genç kız olan Mae, 1924’te kendisi gibi genç kızların çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe gerçekten girmiş. İşi ise sadece şu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak… 1. ve 2. Dünya Savaşı arasında ABD’deyiz. O dönem, son teknoloji ürünü olan karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, şimdi hala var böyle saatler. Waterbury Saat Fabrikası pek çok yeni elemanı işe almış. Ama Mae, onunla aynı yaşlarda olan arkadaşlarının radyumla saat boyama işini neşeyle yapmalarına karşın, bu işten kısa sürede hoşnutsuz kalmış. Çünkü saat fabrikasındaki bu kızlara, boyaya batırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla inceltip rakamları öyle boyamaları gerektiği söyleniyor. Ama Mae, arkadaşlarının aksine, bir şeylerin ters gittiğinin farkında. İğrenç bir tadı olan o boyayı ağzına sokmak istemiyor! Arkadaşlarıysa, işleri bittikten sonra ellerinde kalan fazla boyayı, yani radyumu, ciltlerinin parlaması için yüzlerine, ellerine, hatta saçlarına bile sürüyor! Radyumlu suların “sağlıklı” diye satıldığı 1920’li yıllardan bahsediyoruz... Düşününce korkunç... Böylece Mae boyama işini bırakıp yine aynı fabrikada, ustabaşı diyebileceğimiz bir pozisyonda işe giriyor (hatta kendisinden önce o pozisyonda çalışan kadının ayağını kaydırdığını bile söyleyebiliriz, ama Waterbury Saat Fabrikası entrikalarla dolu bir köşkte geçen bir televizyon dizisi olmadığı için, bu konu kaşla göz arasında gerçekleşip kapanıyor).

Ama boyama işine devam eden arkadaşları... birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başlıyor. Ağızlarında yaralar çıkıyor, dişleri dökülüyor, elleri kolları tutmaz hale geliyor... Fabrikada çalışan kızları teşhis eden doktor, çeşitli değişik teşhisler, mesela frengi teşhisi koyarak konuyu kapatmaya çalışıyor. Fabrikada artan hastalık ve ölüm olayları baş göstermeye başlıyor, kimsenin aklına da radyumdan şüphelenmek gelmiyor! 

Bu korkunç ve dehşete düşürücü tablo, aslında günümüz için de çok tanıdık değil mi? Bugün kullandığımız telefonlar, saatlerce karşısında oturduğumuz bilgisayarlar, gözümüzü bile kırpmadan izlediğimiz ekranlar, sanal dünyalar... Teknoloji gün geçtikçe ilerledikçe, üretilen “akıllı” cihazların hepsi radyasyon yaymaya devam ediyor. Şimdiki nesil de ileride böyle anılacak belki, eyvah!

Neyse ki hem gerçek hayatta hem de oyunda kızlarımız akıllı, cesur ve gözü açık genç kadınlar. Kendilerine zarar verenin radyum olduğunu anlıyorlar ve böylece bir hak mücadelesine girişiyorlar: Tıpkı Fatmagül’ün Suçu Ne’de olduğu gibi (aklıma niye bu örnek geldiyse şimdi), fabrikaya dava açıyorlar, kendilerinden çalınan sağlıklarını, hayatlarını geri kazanma pahasına bir mücadeleye girişiyorlar. Ve halk, toplum, basın onlara bir isim takıyor: “Radyum Kızları”... İşte oyun, Radyum Kızları’nın verdiği hak mücadelesini anlatıyor ve o mücadelenin sonucunu bile göremeden... neyse neyse, bu trajik ve çarpıcı oyunu gidip kendiniz izlemelisiniz. 

Muazzam... Muazzam bir oyun... Film gibi! Aa, yok, yok, ben uzun zamandır böyle bir performans izlemedim! Hani yalan yok, insan oyunun süresi 3 saate yakın, acaba sıkılır mıyım diye giriyor salona... Ama hayranlıkla çıkıyorsunuz! Oyunda duygu geçişleri muazzam



Hikaye çok sarsıcı. Müzikler, kayan sahne, makyajlar mükemmel. Fosforlar, ışıklar, gölgeler çok iyi kullanılmış. Tempo bir an olsun düşmüyor. Belki başta içine girmekte zorlanıyorsunuz ama, sonra o dünya sizi kendine çekiyor. Arada, bazen diyaloglar dağınıklaşmaya başlayınca, ilgi minik minik kopuyor gibi oluyor ama sonra çok geçmeden toparlanıyor. Katherine başta olmak üzere kızların dansları ve şarkılarıyla yer yer müzikali de andırıyor. Ama müzikal olsa aynı durmayacak karanlıkta ve kararlılıkta, sert, duygusal bir oyun izliyoruz. Tik tak... Tik tak... Çarpıcı diyaloglar ve monologlar... Gerçekçi karakterler...

Genç radyum kızları seyirciyi neşelerine de dertlerine de doğallıkla, başarıyla dahil ediyor. 
Oyunda Katherine Schaub karakterini canlandıran Merve Şeyma Zengin’in altını çizmeli. Hem de iki kere. Ben çoktan femma fatale bir rol düşünmeye başladım bile onun için. İlk perdede neşeli, hayat dolu, bir reklam filminde rol alma hevesleri kuran fabrika işçisi Katherine’in hayat doluluğunundan ikinci perdede o güzeller güzeli kızın çöküşüne gözleriyle, mimikleriyle, nefesiyle öyle bir dahil ediyor ki bizi Merve Şeyma, oyun bittikten sonra bile bir süre akılda kalmaya devam ediyor. İnsanın gözü de bir yerden ısıtıyor gibi onu. Çokça Ayşe Hatun Önal’a, az biraz da Arzum Onan’a benzettim ben. Kendisi gibi harika bir iş çıkaran bir diğer karakter de Quinta’yı canlandıran Deniz Danışoğlu. O da Yuvamdaki Düşman’ın Ceren’ine benziyor. Ama hakkını yemeyelim, cast baştan aşağı muhteşem, radyum kızlarının her biri birbirinden başarılı! Bu kadroyla film bile çekilir!



Sistemi, tüketim toplumunu eleştiren bir oyun bu. Lafı çok uzattım ama, gerçekten daha söylenecek çok söz var bu oyunla, senaryoyla ve oyunculuklarla ilgili... Yeri gelmişken yazan Karden Kasaplar, yöneten Laçin Ceylan, bunu da belirtmeden geçmeyelim. Yazarın 1920’li yıllarda ABD’de geçen bir oyunu mesele edinip kaleme alması da ayrı bir ilginç detay. Film tadındaki bu uzun oyunun sonunda, radyumdan etkilenmeyen Mae de diğerleriyle aynı anda mı yoksa sonra mı ölüyor (gerçek hayattaki Mae, 2014’te vefat etmiş), kızların arada birbirine düşer gibi olmalarının asıl nedenleri neden pek irdelenmeden geçiştiriliyor gibi birkaç ufak tefek detay seyircinin kafasında netleşmiyor değil ama o kadar da olur. Karakter sayısı fazla olan bir oyun, e birazcık da uzun, dolayısıyla her karakterle ve her gündemle eşit derecede ilgilenmemek de yönetmenin bir seçimi. Ama dava sahnelerini çok beğendiğimi de belirtmeliyim. Ben gerçek bir olaydan yola çıkan bu oyun sonrasında seyircilerin tüketim toplumuna, adalet ve hak arayışına, maddiyatçı düşüncelere, teknolojinin zararlarına karşı biraz olsun düşüneceğini tahmin ediyorum. Bu muhteşem oyunu izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Tekrar ediyorum, herkesin adını yazamasam da oyunculuklar muhteşem! Oyuna puanım: 9.5/10

Not 1: Bugün evlerimizde bu fosforlu saatlerden hala var. Umarım radyumdan yapılmıyorlardır. 

Not 2: Müslüm’ü de bugün izledim. Zaman bulabilirsem en kısa sürede yazabilmeyi umuyorum.

Beni sosyal medyada şu adreslerde bulabilirsiniz:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

15 Kasım 2018 Perşembe

YENİ KİTAP NE ZAMAN?


Doğum günüm olan 21 Kasım, üç yıldır ilk kitabım Ters Düz'ün de doğum günü olduğu için, yazıya kitaptan bir alıntıyla girmek istiyorum.

İşte benim Ters Düz'de en sevdiğim yerlerden biri:

"Gece tüm ev halkı rüya görecekti, iki kişi hariç. O iki kişi vardı ki, onlar için yazılmış bir rüya yoktu. Onlar da aynı kabusu paylaşacaklardı."

Kitabı okumuş olanlarınız, bu alıntının çok kritik bir sahneden olduğunu da hatırlayacaktır.

Haftaya tam üçüncü yılını dolduracak olan Ters Düz'ün devamını ne kadar çok bekleyen olduğunu biliyorum (hiç değilse kulaktan kulağa yayıla yayıla, internette yorumları dolaşa dolaşa kemik bir okur kitlesi oluştu), serinin devamı olan kitap iki yıldır bitmiş vaziyette bilgisayarımda bekliyor. Ancak çeşitli farklı nedenlerden dolayı henüz bir yayıneviyle anlaşmadım. Zaten kağıt fiyatlarındaki artış nedeniyle, evet bir yandan kitapçıya gittiğimizde sürekli yeni kitapların çıkmış olduğunu görüyoruz ama, yayınevleri çok zor bir dönemden geçiyor.

Sadece Ters Düz'ün devamı mı? Hayır. Daha başka bir sürü farklı roman var yazdığım, yazmakta olduğum, bir köşede sessizce sırasını bekleyen... Yepyeni şeyler geliyor ama okuyucusuyla (izleyicisiyle?) ne zaman buluşacak bilmiyorum. Bunlardan bağımsız, geçen sezon yazdığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim gibi, internet için de yine upuzun bir hikaye serisi paylaşmayı düşünüyorum. Hatta farklı kapak tasarımları yaptım, birini seçebilirsem yakında ilk bölümü paylaşabilmeyi umuyorum.

Ters Düz'ün 3. yaşı şerefine de, kitap hakkında internette yazılmış olan yorumları bulabildiğim kadarıyla 2016 yılında şu linkte toplamıştım hani, yeniden paylaşmış olayım...

Kendinize iyi bakın!

Sosyal medyada buralardayım:

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

7 Kasım 2018 Çarşamba

PERŞEMBE AKŞAMLARI EKRANDA OLUP BİTENLER

Her akşam kanlı reyting savaşlarının yaşandığı ekranlarımızda, rekabetin en yoğun olduğu prime time'lardan biri de hiç şüphesiz ki perşembe akşamına ait... Bana da son zamanlarda özellikle instagram hesabımdan "Perşembe akşamları televizyondaki dizileri nasıl buluyorsun, sen ne izliyorsun?" gibi sorular yöneltilince, zaten aklımda olan böyle bir yazıyı yazmak için geçtim klavyemin başına. İşte kişisel yorumlarımla, perşembe akşamı ekranda olup bitenler... 


İlk olarak ATV'nin dönem draması Bir Zamanlar Çukurova'yla başlamak istiyorum. Çünkü dizi çokça izlenerek reyting savaşından gün 1.si olarak çıkıyor. Bu diziyle ilgili daha başlamadan, yazın Marmaris'te bir kumsaldayken ilk bölüm fragmanını izler izlemez hem etrafımdakilere söylemiş hem de yazmıştım: "Sonbahar sezonunun en iddialı dizisi olur bu, ilk birkaç bölüm kesin izlerim." Öyle de oldu... Dizi şimdilik gayet iyi gidiyor. Önceki yazılarımda da dediğim gibi, Karagül'ün fettan kızı Hilal Altınbilek'i hak ettiği başrol makamında izlemek güzel. Senaryosu çok mu özgün? Hayır, asla. Hatta Hanımın Çiftliği'nin yeniden çevrimi gibi durduğunu da yine bu blog'da sizlerle paylaşmıştım. Ama dizi sağlam ve güçlü dramatik örgüsü, titizlikle yazılmış karakterleri (özellikle de yan karakterleri, mesela Saniye!) ve oyunculuklarıyla seyircisini koruyacaktır diye düşünüyorum (fon müzikleri de hayli iyi). En azından bir süre daha... Ama konu kısır döngüye girmeye başlarsa, işte o zaman Bir Zamanlar Çukurova için tehlike çanları çalmaya başlayabilir. Yine de, şimdilik bu ihtimal oldukça uzak görünüyor. 
 

Geçtiğimiz hafta başlayan, kadrosunda Kerem Bursin ve İbrahim Çelikkol'un yanı sıra Öykü Karayel'i de barındıran Kanal D'nin yeni dizisi Muhteşem İkili ile ilgili yorumum çok kısa ve net: Keşke dizi değil de sinema filmi olsaymış... Tek söyleyebileceğim bu. Twitter'da da yazmıştım. Belli ki çok özenilerek çekilen bir iş, ama dram dolu ekranlarımızda fazla tutunabileceğini, kaslı ve yarı çıplak jönlerine rağmen, pek sanmıyorum. Diziden ziyade aksiyonlu bir komedi filmine benziyor çünkü. Sinemada olsa iyi gişe yapardı, ama reyting savaşında ben çok fazla direnebileceğini sanmıyorum. 


Perşembe akşamları ekranda aynı zamanda FOX'un Bizim Hikaye'si ve Star'ın Avlu'su da, geçtiğimiz sezondan izleyicisiyle buluşmaya devam eden diziler... FOX demişken, umarım Songül Öden'li Hayat Gibi de yakında başlar, dizi için gerçekten sabırsızlıkla bekliyorum! 


Ve gelelim Çarpışma'ya... Kıvanç Tatlıtuğ'un Show'daki yeni dizisi de büyük ihtimalle perşembe akşamları yayınlanacak ve zaten pek çok iddialı diziye ev sahipliği yapan perşembe akşamı ekran iyice karışacak. Tatlıtuğ karşımıza bu sefer Sarıyer Spor’un tutkulu bir taraftarı ve amigosu olan Kadir rolüyle çıkıyor, dizinin fragmanında da hemen yarı çıplak bir Kıvanç Tatlıtuğ görmeniz mümkün. Nedense biraz Kuzey Güney'deki o deli hallerini hatırlattı bana, ama yok, daha medeni, şehirli bir karakter izleyeceğiz herhalde... Karşısında da iki güzel, Elçin Sangu ve Melisa Aslı Pamuk yer alıyor. Onur Saylak ve Alperen Duymaz'ın da rol aldığı dizi başlayınca bakalım Bir Zamanlar Çukurova'ya rakip olabilecek mi? İlk bölümünü kesinlikle izleyeceğim. 

İşte, ben söyleyeceklerimi söyledim... Şimdi sıra sizde. Siz perşembe akşamları ne izliyorsunuz, hangi diziyle ilgili ne düşünüyorsunuz bakalım? 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

31 Ekim 2018 Çarşamba

SPORA GİTMEK VS SPOR YAPMAK VE NE OLACAK BU GEZEGENİN HALİ?



"Spor yapıyor musun?" sorusunun günümüzde tek karşılığı aslında şu: "Bir spor salonuna gidiyor musun?"

Ben peşin peşin söyleyeyim... Hayatımda spor salonuna hiç gitmedim!

Ama bu demek değil ki "spor yapmıyorum"!

Yürüyüş yapıyorum, bisiklet sürüyorum, yüzüyorum... 

Kendimi AVM'lere tıkıştırılmış kapalı spor salonlarında ticari amaçlarla üretilmiş ortamlara hapsetmiyorum, açık havaya çıkıyorum yani!

Bundan daha iyi spor var mı?

Spor salonlarında çılgınlar gibi spor yapmak son beş-on yıl içinde hayatımıza girdi.

Bazılarına gerçekten faydalı oluyordur ama bazıları da sadece gitmiş olmak (nasıl olsa herkes gidiyor ya) için gidip kendini kandırıyor.


Şu anda dünyada "idealize" edilmiş olan; kadınların zayıflayıp incecik olması, erkeklerinse kas yapması. 

Peki ideal beden ölçülerini kim tanımlıyor? Tabii ki endüstri. Sinema endüstrisi, reklamcılık sektörü, ilaç ve kozmetik sanayisi. Neden? Siz de bundan ticaret kokusu almıyor musun?

Eskiden de balık etli kadın olmak idealdi mesela, çünkü sağlıklı ve revaçta olan oydu! Öbürü çelimsiz, zayıf, hastalıklı olarak tanımlanıyordu. 

Erkekler için bakacak olursak; biraz sosyal medya, biraz bu kas yapan ilaçların piyasaya sürülmesi derken derken ideal olarak kaslı erkek bedeninde karar kılındı... Günümüzde spor salonuna gitmekle yetinmeyip bu ilaçları kullanıp kısa yoldan son derece tehlikeli bir şekilde karın kası yapmak isteyenler, yapanlar var... Sırf böylesi idealize edildiği için! Ama böyle ilaçları kullanıp hayatını kaybedenler de var.

Bir de bu kadınlar için sürekli bir diyette olma hali ve erkekler için de daha, daha, daha fazla kaslı olma isteğinden dolayı market raflarına sokuluveren şu az yağlı, light ürünler, protein sütleri meselesi var... 

Bunlar öyle böyle değil, çok zararlı!

Markette satılan kutu süt zaten süt değilken, bir de bunu diyet süt, light süt, proteinli süt diye ambalajlayıp sattıkları şey, çok çok daha zararlı!

Uzmanlar ve doktorlar uyarıyor zaten, diyet ve az yağlı bir şeyi hiç almayın diye... 

Dönelim kas konusuna geri... 

Kas deyince akla şu günlerde en çok gelen isim olduğu için onu örnek vereceğim.

Can Yaman...

Hayatımıza ekranlarda hoş bir sada olarak kalan Gönül İşleri ile giren Can Yaman’ın çok değil, birkaç yıl içinde geldiği nokta kaslı dev tank adam Hulk’ı aratmıyor. Zaten bununla ilgili çok sayıda caps de dönüyor sosyal medyada. Kötü bir oyunculuğunuz, ama iyi bir vücut yapınız varsa, gelsin milyon dolarlar ve instagram’da milyonları aşan takipçi sayıları!

Samimi soruyorum: Şimdilerde Erkenci Kuş’la gündemde olan Can Yaman’ın vücut şeklini siz beğeniyor musunuz? Ben çok abartılı buluyorum. Pek sevimli bir görüntüsü yok. Kas yapıp “kas”ıla “kas”ıla gezenler hiç sempatik gelmiyor.

Diyeceğim o ki, bence kendinizi spor salonlarına boşu boşuna tıkmayın...

Yürüyün, koşun, bisiklet sürün...

Kendini spor salonuna hapsetmektense, doğal havada ve gerçekten sağlıksa sağlık, sporsa spor için sporu işte o zaman yapmış oluyorsun çünkü.


Yine bu konu çerçevesinde değinmek istediğim birkaç farklı nokta daha var ki, o da kozmetik, ilaç ve yeme içme mevzularına dair. 

Mesela geçenlerde kozmetik/güzellik/bakım mağazalarından birinde yüzde elli indirim olmuştu, insanlar nasıl birbirlerinin altından üstünden atlayarak reyonları talan etmişti, hatırlıyor musunuz? 

Arkadaşlar, yapmayın. 

Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, bu tip mağazalar aslında sizin güzellik sorununuza deva olmak için değil, o sorunlarınızı devam ettirmek için varlar

O “mucize” kremlerin kaç tanesi gerçekten işinize yaradı? 

Ben söyleyeyim: Hiçbiri! 

Ama siz yine de bir ümit ve içimde kalacağına alıp bir deneyeyim mantığıyla almaya devam ediyorsunuz. Hayır, yararı olmadığı gibi cilde ve sağlığa zararları var böyle şeylerin.

Aynı şekilde ilaç endüstrisi de böyle. 

Çoğu ölümcül hastalığın tedavisinin aslında çoktan bulunduğunu, ama ilaç satmak uğruna hiç açıklanmadığını, piyasaya sürülmediğini duymayanınız var mı?

Çünkü tedavi yöntemi açıklansa, o zaman o ilaçlar satmayacak... E o zaman birileri nasıl para kazanacak? 

Bunların hepsi ticaret!




Bir de, dün akşam televizyonda bir sağlık programında tartışan doktorları dinledim. Özetle hepsinin söylediği ortak şey şu: “İster vegan ol, ister etobur; nasıl olsa artık hiçbir şey sağlıklı değil, her şey ilaçlı!” 

Hayır biz ne yiyeceğiz ne içeceğiz? Et-tavuk yeme, hepsi iğneli, aşılı, kapalı ortamlarda yetişen mutsuz, sinirli inekleri yiyoruz, sütler süt değil, yoğurtlar da öyle, meyve sebze yiyeyim desen onlar da iğneli, ilaçlı, üstlerine spreyler sıkılıyor, balık diyorsun dip balıkları da denizler kirletildiği için tehlikeli, marketlerdeki paketli ürünlerden zaten uzak durmamız gerek. Ne yiyelim, aç mı kalalım? Aç kalmak cidden daha iyi gibi görünüyor.

Artık lafı iyice uzattığım yazımı kapatırken, hazır televizyon demişken, dün Zuhal Topal’la Sofrada programında denk geldiğim bir şeyi de paylaşmak istiyorum: Montajda suflörü kesmeyi unutmuşlar! Suflör kız, masada yarışmacılar kavga ederken birbirlerine söyleyecekleri lafları kulaklarına fısıldarken, talimat verirken görünüyor! Bu tam bir "ŞOK!!!" değilse nedir? Acaba ne söylüyordur? “Sen onu şuradan vur... Sen bunu söyle... Ortalığı karıştır... Bak şunu demeyi aman ha unutma... Senin elinde bu koz var, hadi onu kullan...” Kullan ki, reyting alalım anacım! Kadın da başını sallıyordu. Hayır zaten biliyoruz da, kurguda siz kesmeyi unutmuşsunuz, herhalde gözünüzden kaçmış...

Eh, bunların hiçbiri aslında bilmediğiniz şeyler değildi ama gene de yazayım dedim.

Ayın son günü de olsa araya bir yazı sıkıştırayım dedim.

Kendinize çok iyi bakın!