6 Eylül 2026 Pazar

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zaman günün birinde onu yaşama endişemiz yoktur."

Marguerite Yourcenar(ın yazdığı karakter), Alexis Ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı'nda böyle diyor --klavyenin 'sil' tuşuna basmadan önce dalgınlıkla bir an Marguerite Duras yazdığımı fark ettim, yani bu yazı size yanlışlık düzeltilmeden ulaşabilirdi, bana yazarının o olmadığı bir kitabı ya da kitabın onun tarafından yazılmadığı bir yazarı birbirlerine aitlermiş gibi aynı cümlede kullandığım için sitem etmekte son derece haklı olurdunuz o zaman. Hayalle umut kavramları arasında böyle bir ayrım olduğunu bilmem daha önce düşünmüş müydüm? İkisini genelde birbirinin yerine kullanabiliyoruz, oysa Yourcenar büyük bir fark var koymuş aralarına: Hayal, zaten hayal olarak kalmasına kahrolmayacağımız bir şey. Umutsa... İşte bizi asıl kahreden o. Öyleyse hayal kırıklığı yerine de umut kırıklığı mı demeli? Örneğin, bir kafeye, sözleştiğimiz arkadaşımızla buluşacağımızdan son derece emin bir şekilde gittiğimizde, ama arkadaşımız asla gelmediğinde yaşadığımız ne oluyor? Hayal kırıklığı mı umut kırıklığı mı? Yourcenar'ı orijinal dilinden, Fransızcadan okumadıkça neyi kastettiğini sezsek de tam olarak anlayamayacağız galiba. Çeviride ya da belki orijinal cümlede de bir anlam eksikliği var gibi: "yaşamama" endişemiz yoktur denmeliydi bana kalırsa, bir hayali yaşama endişemiz değil yaşamama endişemiz olur çünkü genelde. Hayal kurmak belki de, nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine pay bırakmaktır. Hayal kurmak belki de, kendini -duygularını- sağlama almaktır.

Yine de hayal kurarız yahu. Umut da ederiz. Beklentiler üzse de o beklentilere bodoslama gireriz. Ne yapalım, insan olmaya dair en temel duygularımızdır bunlar. İlla büyük hayaller/umutlar olmasına gerek yok. Aradığım kitabı bulma beklentisiyle gittiğim kitapçıdan elim boş döndüğümde yaşadığım duygunun adı ister hayal kırıklığı ister umut kırıklığı olsun, üzülürüm. Bazı şeylere zahmet çekerek ulaşmayı seviyorum. Kitabı internetten almak kolay -gerçekten çok kolay- ama kitabevi kitabevi gezerek arayıp bulmak daha zevkli. Aradığım kitaplar hep kıyıda köşede kalmış kitaplar olunca asla bulamayıp sonunda yine internetten sipariş edeceğimi bilsem de. Çilekeş bir insan mıyım acaba? Ya da sadece, kitapları kitabevlerinden bakarak, dokunarak, koklayarak almayı seven bir okurumdur. (Ayrıca, özellikle de küçük/butik/zincir olmayan kitabevlerinden alışveriş yaparak onların ayakta kalmasına yardımcı olmayı önemsiyorum. Sonra kapandıklarında "ah, tüh, bu ekonomiyle başa çıkamadı, kapandı gitti işte" dememek için. En azından onlar için elimden geleni yapıyorum.)

Dün İstiklal'den Karaköy'e inerken geçtiğim Tomtom Sokak'ta, rastgele bir kırtasiyeye giriverdim. Filmlerdeki gibi "çınnnnn" diye, kapıya bağlı olan çıngırak öttü; böylece dükkan sahibi içeriye bir müşterinin girdiğini anlayıp, koridorun sonundaki küçük masasında uğraştığı işinden başını kaldırdı ve bana baktı. Kibar, mesafeli bir selamlaşma yaşandı aramızda. Çok güzel kalemler ve defterler vardı ama çok fazla güzel kalemim ve defterim olduğundan, onları maalesef pas geçtim (Üstlerine tek bir harf bile yazmadığım defterlerim hala kullanılmayı bekliyor). Tozlu cam vitrinin üzerindeki broş ve kolye uçları gibi şeylere bakarken, birinin fiyatını sordum. Dükkan sahibi kadın yanıma geldi ve ürünü eline alıp -belli ki aslında o an belirlediği fiyatı- düşünürken, benim sabırsızlandığımı düşünmüş olsa gerek ki, "Kırtasiyecilik sabır işidir" dedi. Çok hoşuma gitti bu cümlesi. Birinin mesleğini, yaptığı işi böyle adıyla tanımlaması da nedense mutlu etti beni. Kendimi gizemli bir filmin ya da romanın içinde hissettim. Ruhu olan mekanları seviyorum. Ruhu olan insanları da. Her cümlemiz kitap cümlesi gibi olsun. Boş konuşmayalım. Boş konuşan o kadar çok insan var ki. Etrafınıza, dünyaya bir bakın, çoğu şey düşünmeden konuşanlar yüzünden oluyor. Onlar sözlerin büyüsüne inanmadan israf ederler onları. Sükunet bir erdemdir oysa. Ve doğru zamanda doğru lafı etmek son derece mühimdir.

Boş boş yürümeyi severim ama. Tüm gün boş boş yürüdüm. Güzel bir gömlek almıştım, beğenerek almıştım en azından. Yeni bu gömleğimi de ilk kez bu sıcak İstanbul gününde giydim diyebilirim. Genelde birileriyle buluşmayacağım zaman -ki genelde buluşacak birilerim yoktur- üstüme öylesine bir şey giyinir çıkarım evden. Rahat, salaş olmak isterim (kabul edelim ki gömlek tişörte nazaran çok da rahat bir giysi değildir sıcaklar için). Kimseyle karşılaşmayacağımdır nasılsa -hep de birileriyle karşılaşırım, ayrı konu. Bugün böyle olmasın dedim. O gömleği giydim. Hani derler ya, denir değil mi, en azından bundan yirmi yıl öncesine kadar olan ev düzenlerinde; evin en güzel, en özenilerek yapılmış odası misafir odasıdır ama o oda sıkı sıkı kapalı durur. Misafir odasına asla girmeyiz, o odada asla oturmayız, misafir için ayırdığımız fincanları asla kullanmaz, cam vitrinlerde saklarız. Belki de hiçbir zaman gelmeyecek bir misafir için tüm güzellikleri erteleriz. En güzel şeyleri, belki de hiç gerçekleşmeyecek olan zamanlar için erteleyerek bugünümüzü kaçırırız. Kendimizi kaçırırız. Hayatı erteleriz, sonra bir de dönüp bakarız ki o hayatı ıskalamışız. Hoş, bunu bilmek neyi değiştirir? Huylu huyundan vazgeçmez. Siz hiç "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım" cümlesindeki öznenin kendiniz olduğunu fark ettiniz mi? Tesirli, ama tedirgin edici bir andır o. Bir şeyler yapmanız gerektiğini bilirsiniz ama yapmanız gereken şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz bile yoktur. En fazla, yeni bir gömlek giyip sokağa atarsınız kendinizi.

Tüm bunlar aklıma yeni sezonun ilk kitap kulübü buluşmasında konuşacağımız Michael Cunningham imzalı Gece İnerken'in 132. sayfasındaki bir bölümü getirdi: "... Komik olan, bunu bilmenin fazla bir şey fark ettirmemesi. Bunu yıllarca süren psikanalizden öğrendi. ... Bunların hepsi de yararlı bilgiler. Öyleyse?" Kitabın kurgusundaki karakterden bağımsız, hayattaki her yere çekebiliriz bunu. Bazen bir şeyi bilmek, onu halletmek demek değildir. Bazı romanlarda/filmlerde de şu vardır mesela: "Annemin/babamın bana bunları yapmasının nedeni kendi annesiyle/babasıyla olan ilişkisiydi." Bir insan neyin neden kaynaklandığını çok iyi anlayabilir. Bilmek, bir "sorun"un kaynağını aydınlatabilir şüphesiz, ama o sorunu ortadan kaldırmaya yeter mi? Bilgi bazen rahatlatmak yerine acı verebilir mi? Kitabın en ilgi çekici, yazarın derinleştirmesini istediğim kısımlardan biri buydu ama birkaç cümleyle geçiştirilmişti. Kulüpte bu düşünceyi biraz daha detaylıca ele alan biz olmalıyız belki, ne dersiniz? 

Günü yavaş yavaş tamamlarken İstiklal Caddesi'ndeki Piknik Köfte'ye gidip kaşarlı köfte yedim. 470 lira. Çok fazla turist vardı, self servis olduğu için kuyrukta bekledim. Üniversitede öğrenciyken giderdim buraya. Kapanmamış olması güzel. Hatta sokağa taşan kuyruğa bakılırsa işleri hayli iyi gibi. Sanırım tur şirketleri yabancı turistleri buraya yönlendiriyor. İyi bari. Dönüşte Karaköy-Eminönü-Üsküdar vapurunda açık havada, üst katta oturdum, limonata içtim. 50 lira. Bardağı küçüktü ama, iyi geldi. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

30 Haziran 2026 Salı

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor.

Başarı hikayeleri anlatılırken genellikle erken yaşta yakalanan fırsatlar öne çıkarılır. Mark Zuckerberg Facebook’u ve Bill Gates Microsoft’u 19 yaşında, Steve Jobs Apple'ı 21 yaşında kurdu. Pelé 17, Mbappé 19 yaşında Dünya Kupası’nın yıldızları oldu. Daniel Radcliffe 11 yaşında Harry Potter ile, Kristen Stewart 18 yaşında Alacakaranlık ile dünya çapında tanındı. Michael Jackson’sa… tamam, onunkisi başka bir mesele. The Jackson 5 grubunun solisti olarak çıkış yaptığında sadece 6 yaşındaydı. Hikayenin geri kalanını zaten biliyorsunuz.

Girişimcilik ekosisteminde başarı çoğu zaman genç kurucularla özdeşleştirilse de, aslında hiçbir zaman geç değil. 2026 Dünya Kupası’na daha ilk günlerden damga vuran isimlerden biri olan Vozinha’nın hikayesi tam da bu nedenle dikkat çekiyor. Yeşil Burun Adaları’nın (Cape Verde) H grubunda İspanya ile 0-0 berabere kaldığı maça damgasını vuran futbolcu, 40 yaşında.

File bekçisi, kariyerinin en büyük vitrinine ilk kez 40’ında çıktı ve İspanya karşısındaki performansıyla dünya futbol gündeminin merkezine yerleşti. İspanya’nın çektiği tam 27 şut kalecinin kurtarışlarına takıldı. Bu ona yalnızca yıllar boyunca anlatılacak gösterişli bir başarı değil, 24 saat gibi kısa bir süre içinde 50 binden 11 milyona ulaşan devasa bir takipçi kitlesi kazandırdı. Şu andaysa 17 milyonluk bir hesabı var.

Ortalama yaş 42

Gazeteci Malcolm Gladwell, kariyerinde erken başarı göstermek yerine deneyim, birikim ve diğer faktörlerin etkisiyle potansiyellerini daha geç yaşlarda ortaya koyanları ifade eden “late bloomers” kavramını popüler kültürde en çok kullananlardan biri. "Şu anda olağanüstü bir başarı elde etmeden geçirdiğin zaman, ileride parlayan bir yıldıza dönüşmen için bir hazırlık süreci olabilir" sözleriyle tam da buna işaret ediyor.

Gazeteci Rich Karlgaard da Forbes’a verdiği röportajda, “Başarı için gerekli olan birçok özellik aslında ancak 30'lu, 40'lı ve 50'li yaşlarda gelişmeye başlıyor. İleriki yaşlarda, sahip olduğumuz yaratıcı içgörüleri nasıl kullanacağımızı da daha iyi biliyoruz” diyor.

MIT Sloan İşletme Okulu profesörlerinden Pierre Azoulay’ın yaptığı çalışma, şirket kurup en az bir çalışan istihdam etmeyi başaran girişimcilerin yaşının ortalama 42 olduğunu ortaya koyuyor. En yüksek büyümeyi gösteren yeni girişimlerin kurucularının ortalama yaşıysa 45. Araştırma, 2007-2014 yılları arasında işletme kurup en az bir çalışan istihdam etmeyi başaran yaklaşık 2,7 milyon kişiye ait veriler incelenerek yapıldı.

Annesi de ünlü oldu

Vozinha’nın maçtan sonra ağlaması da unutulmaz anlardan biriydi. Sonrasında basına konuşan kaleci, “Ağladım çünkü büyükannem ve büyükbabamla büyüdüm ve ne yazık ki onlar burada değillerdi, birkaç yıl önce vefat ettiler” açıklamasında bulundu. (Gerçek adı Josimar José Évora Dias olan kalecinin Vozinha lakabı ise “küçük büyükanne” anlamına geliyor.)

“Annem de vize sorunu sebebiyle burada olamadığı için ağladım. Vize için ödememiz gereken para yüzünden işlemleri zamanında tamamlayamadık. Onun burada olmasını isterdim.”

Cape Verde, vatandaşlarının ABD vizesi alabilmek için 15.000 dolara kadar teminat (bond) yatırmak zorunda kalabildiği ülkelerden biri. Bu, Donald Trump yönetiminin getirdiği uygulamalardan… Trump her ne kadar geçtiğimiz ay Dünya Kupası’na katılan bazı ülkeler için bu şartı askıya alsa da, karar insanların seyahat planı yapmaya vakitlerinin yetmeyeceği kadar son anda alındığı için eleştirildi. Neyse ki ABD’li yetkililer, kaleci Vozinha’nın annesinin Uruguay maçına yetişmesi için vize sürecini hızlandırdı. Sonuç olarak annesi maçı tribünlerden seyretti.

40 yaş üstü ilk oyuncu ikilisi

Vozinha, Kupa’daki ikinci (ve annesinin de tribünden seyrettiği ilk) maçında Uruguay’ın kalecisi Fernando Muslera ile karşı karşıya geldi. Kalecilerin ikisi de 40 yaşındaydı. Maç 2-2 beraberlikle sonuçlandı. İkili, aynı Dünya Kupası maçında forma giyen 40 yaş üstü ilk oyuncu ikilisi oldu.

Öte yandan, futbolun yaşayan efsanelerinden, 39 yaşına yeni giren usta futbolcu Arjantinli Lionel Messi de 2026 Dünya Kupası’nda Avusturya karşısında attığı gollerle toplamda 18 gole ulaşarak Kupa tarihinin en golcü futbolcusu oldu. Böylece Arjantin’in yarıştaki son 32 turuna kalmasını garantiledi.

Bazen yepyeni bir başlangıç, bazense yeni bir efsane yazmak için hiçbir zaman geç değil.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Osmanlı Döneminde Rağbet Gören Eşcinsel Bir Aşk Hikayesi Mi?!

 

Hançerli Hanım (tam adıyla Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi), IV. Murat (1623-1640) yönetimi sırasındaki kurmaca olayları anlatan bir meddah hikayesi. Yüzyıllar öncesine ait...

Sözlü gelenek zamanında kahvelerde, sokaklarda, meydanlarda anlatılır ve halkın, esnafın çok ilgi çekermiş.

Bu ilgi sonucu 1851 yılında Âlî Efendi tarafından Ceride-i Havadis gazetesi için yazıya geçirilmiş (hem de resimli).

Edebiyatçı Güzin Dino (Abidin Dino'nun eşi), "satış garantili" bu eseri basarak gazetenin para sıkıntısını gidermeyi, gelir getirmeyi amaçlamış olabileceğini öne sürer.

Buraya kadar her şey alışıldık.

Alışılmadık olansa, rağbet gören bu hikayenin içinde anlatılan başka bir yan hikayenin, erkek erkeğe eşcinsel bir ilişkiyi konu alıyor olması!

(Hükümdar Cemşid Şah, kölesi Nâyâb ve Seyf-i Dil... Hikaye, eşcinsel ya da belki biseksüel diyebileceğimiz bu üç erkek karakter etrafında ilerliyor.)

Üstelik bu ilişki sevgi ve aşk çerçevesinde ele alınıyor.

Hatta esnaf, yani toplum bile ilişkiye onay veriyor.

Elbette böyle bir hikayenin anlatılıyor ve ilgi görüyor olması, bunun toplumun her kesimi tarafından onaylandığı anlamına gelmez.

Ama bu konuların Osmanlı'da sandığımız gibi tabu olmadığı, böyle hikayelerin sokaklarda bile anlatılabildiği, halkın da dinleyip/okuyup geçtiği anlamına gelir.

(Bu arada Hançerli Hanım, Namık Kemal'in 1876 tarihli İntibah'ı başta olmak üzere sonra gelen romanlara da ilham olmuştur. Türk edebiyatının ilk edebi romanı kabul edilen İntibah'ta, Hançerli Hanım'daki Süleyman artık Ali Bey olmuştur. Hançerli Hanım'sa Mahpeyker'dir. Hançerli Hanım'da yan öykü olarak işlenen eşcinsel öykü ise İntibah'ta yoktur.)

(Konu hakkında detaylı bilgi arayanlar K24'teki ilgili yazıyı okuyabilir: Osmanlı İmparatorluğu özelinde bakıldığında, hukuki olarak yasaklanmış gibi görünse de genç erkeklerle birlikte olmak serbestçe yaşanan bir olguydu. Irvin Cemil Schick, heteronormatifliğin ve eşcinselliğin sapkınlık olarak algılanmasının Osmanlı’da 19. Yüzyılda, Batı etkisiyle gelişmeye başladığını söyler. Dolayısıyla bir modernleşme öncesi anlatısı olan Hançerli Hanım’da homoseksüel ilişki Seyfidil ve Nayab üzerinden olumlanmakta ve gayet olağan kabul edilmektedir. Bir meddah tarafından anlatılan bu hikâye gayet normal karşılanır metinde ve sadece tensel değil, aynı zamanda duygusal bir ilişki şeklinde verilir. Fakat Hançerli Hanım’ın diğer edisyonları homoerotizm açısından tarihsel bir amnezyaya tabi tutulmuştur. Gerek duygusal gerekse tensel açıdan homoerotik öğeler temizlenir bu edisyonlarda. Dror Ze’evi, Osmanlı’nın 19. yüzyılın ortalarında homoseksüel söylemden kaçtığını ve adım adım cinsel söylemin heteronormatif bir çizgiye doğru ilerlediğini söyler. Bu esnada anlatılar ve kitaplar da yeni edisyonlarında homoerotik içeriklerden temizlenir. Bu noktada Hançerli Hanım’ın 1937 ve 1950 edisyonları bu metinlere örnek gösterilebilir.)

Aslında Doğu dünyasında eskiden beri işlenen konular bunlar.

Keykavus bin İskender'in 1082'deki Kabusname'si...

1480’lerde Fuzuli'nin bazı şiirleri...

1681 doğumlu Divan şairi Nedim'in Sadabad şiirinin okul müfredatlarında yer almayan kısımları...

1757’de Enderunlu Fazıl'ın Hubanname’si bu örneklerden sadece birkaçı...

Evliya Çelebi de, Seyahatnamesi'nin 1. cildinde 17. yüzyıl İstanbul'undaki eşcinsel erkekleri (hîzân-ı dilberân) Osmanlı döneminde kayıtlı, vergilendirilen ve esnaf törenlerine katılan bir grup olarak anlatır.

IV. Murat dönemindeki resmi geçitlerde bu eşcinsellerin yer aldığı kayıtlar da mevcut.

Ve edebiyat tarihini inceleyince karşımıza çıkan daha nice detay...

Bunları okuyup araştırınca insan düşünmeden edemiyor:

Osmanlı dönemi, hemcinsler arasında olan ilişkilere bugünkü toplumumuzdan çok daha hoşgörü ve anlayışla yaklaşmış olabilir mi?

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

10 Mayıs 2026 Pazar

Mert'in Kitap Kulübü'nde Bir Maskenin İtirafları konuşuyoruz

İstanbul'da yüz yüze buluştuğumuz kitap kulübüm Mert'in Kitap Kulübü, Mayıs ayı buluşmasıyla birlikte dolu dolu geçen 3 yılını geride bırakmaya hazırlanıyor! 16 Mayıs Cumartesi günü saat 13'te Kadıköy'de buluşacağız.

Kitap kulübümüzün bu buluşmasında, dünya edebiyat tarihinin hayatıyla da ölümüyle de en merak (ve dehşet) uyandıran isimlerinden Yukio Mişima’nın tabu sayılan bir kendini keşif hikayesini ele aldığı ve otobiyografik ögeler de taşıdığı düşünülen (ya da bilinen) romanı Bir Maskenin İtirafları'nı konuşacağız. Ama bu kitabın bir de eşlikçisi olacak; o da Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi.

Hançerli Hanım, Osmanlı’da meddahların anlatageldiği ve 1851 yılında Âlî Efendi tarafından kitaplaştırılmış bir uzun hikaye. Peki Osmanlı’da bu toprakların sokaklarında, kahvehanelerinde anlatılan bir öykü ile dünyanın ta öbür ucunda, savaşın gölgesinde, okul sıralarında geçen, adaletsiz bir varoluşla gönül kırıklığı içinde mücadele eden bir gencin Japon bir yazar tarafından 1949'da yazılmış romanı arasında ne gibi bir bağlantı var? Edebiyat tarihi umulmadık sürprizler ve önyargılarımızı ters düz edecek gerçekler saklıyor olabilir.

"Shakespeare’i çok dert etmeden Hamlet’in tadının çıkarılabildiği zamanlar artık geçti!" diyor Marguerite Yourcenar, ünlü Japon yazar Yukio Mişima hakkında yazdığı deneme kitabı Bir Boşluk Algısı’nda. Kurgusal bir romanda anlatılan karakterlerin her bir hamlesinde yazarın yaşamından izler aramak ne kadar doğru sorusu, bildiğiniz üzere benim de sık sık üstüne düşündüğüm bir konu.

Fakat Bir Maskenin İtirafları için durum epey farklı. Bu kez yazarın kendi hayatından otobiyografik ögeler taşıdığını bizzat kendisinin söylediği bir roman var karşımızda. Mişima kolay olmayanı yaparak maskesini çıkarıyor ve bize kendi öyküsünü tüm çıplaklığıyla anlatıyor.

Kolay bir hayat değil onunki (ölümü de hiç kolay olmadı). Hep saklanmak zorunda kalmak, hislerinden emin olamamak, hiç de kapılmadığı duygulara kapılıyormuş gibi görünmek ve sahiden kapılmak için kendini zorlamak… Tüm bu uyanışı başlatan küçük tetikleyiciler ve sonra Guido Reni'nin Aziz Sebastian tablosuyla iyice açığa çıkan bir varoluş. Oysa hiç istemezdi böyle bir hayatı olmasını. "Öteki çocuklara gerçek yaradılışlarını olduğu gibi göstermek olanağı tanınmıştı; ben ise hep belirli bir rolü oynamaya kendimi zorlamak durumundaydım."

Güzel bir kurgu ve canlı sahneler. Bize sadece bir çocuğun kendini keşfetme hikayesini değil, bir dönemi ve bir ülkeyi anlatması bakımından da çok önemli. Magnus Hirschfeld, Oscar Wilde, Dostoyevski, Jeanne d'Ar gibi pek çok ismin kitabın sayfaları arasında kendine yer bulması da cabası.

Japon edebiyatının en önemli eserlerinden Bir Maskenin İtirafları'nı kitap kulübümüzün 16 Mayıs'taki Kadıköy buluşmasında detaylıca masaya yatıracağız.

Heyecanla bekliyorum.

Bu da bu kitabın/yazının şarkısı olur mu? Bence çok da güzel olur.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim


13 Mart 2026 Cuma

Benim Küçük Şaheserim 2 Yaşında ve Okur Yorumları

Benim Küçük Şaheserim iki yaşında.

Kitap iki yıl önce tam da bugün Remzi Kitabevi etiketiyle raflardaki yerini aldı ve o zamandan bu yana yavaş ama emin, kararlı adımlarla okurlarını bulmaya devam ediyor.

Kitabın ikinci yılı vesilesiyle, hakkında yazılan yorumlardan ve bana gelen okur mesajlarından (elbette yazanların iznini alarak) birkaçını derleyip paylaşmak isterim. Paylaştıklarımı tamamen rastgele seçtiğimi hemen belirteyim. Buradakiler, sayısız yazı ve yorum içinde aklımda yer edenlerden sadece birkaç tanesidir. Ama bana ulaşarak haberdar olmamı sağladığınız her yazıyı, yorumu mutlulukla okuduğumu söylemeliyim.














Benim Küçük Şaheserim sayesinde çok kıymetli okurlar edindim. Ve kendi köşesinde sessiz sedasız okuyup rafına kaldıran, yeryüzünde bir yerlerde benim cümlelerimle buluşan, varlıklarını bilmediğim fakat hissettiğim kim bilir kaç güzel insan bu kitabı okumayı seçti… Var olunuz efendim.

Yeni kitaplarda yine buluşalım, olur mu?

Kitabı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

6 Mart 2026 Cuma

Dört Kitap, Dört Yorum: Kıskanmak, Çitkuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, Hayatta Kalanlar

Efendim, birikmiş kitap yorumlarımla karşınızdayım. Türk edebiyatı da çağdaş dünya edebiyatı da var bu listede.

Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik, Everest Yayınları

Başrollerinde Özgü Namal, Selahattin Paşalı, Mehmet Günsür ve Hafsanur Sancaktutan’ın yer aldığı dizi kitaptan uyarlama olsa da, aslında pek de bir alakaları yok. Ama yazarı geniş kitlelere tanıttığı için dizi hayli iyi oldu. (Zeki Demirkubuz imzalı 2009 yapımı filmi de var.)

Kıskanmak, hele de öç alma dürtüleriyle nefret ederek kıskanmak, insanı ne kadar zehirleyen bir duygu… Nahid Sırrı Örik'in Kıskanmak romanını okuduysanız, bu görüşte benimle hemfikirsinizdir sanıyorum.

Kitap hakkında yazılan pek çok kritikte de söylendiği gibi, kitap ilk bakışta bir 19. yüzyıl Fransız romanını andırıyor. Ancak yasak aşk romanlarında görmeye alıştığımız aldatan, aldatılan ve aşık üçlüsüne, Kıskanmak'ta bir dördüncü karakter ekliyor Örik: Hem de ne eklemek! Karşımızda, Türk edebiyatında bir eşi benzeri daha bulunmayan, bu üçlüyü gizlice gözlemleyip kişileri ve olayları yönlendiren Seniha.

Annesi tarafından hiç sevilmemiş, abisi Halit sürekli "güzel" bulunurken o hep "çirkin" bulunmuş, ileride ona çeyiz olabilecek eşyalar bile Halit'in yurt dışındaki eğitimi için satılmış, yol masrafı çıkmasın diye eğitim aldırılmamış, çıkan kısmeti dahi düğün masrafları gerekçesiyle anne babası tarafından geri çevrilen bir kadın! Böyle bir karakterin sonraki sayfalarda yapacaklarına gel de kız, gel de ona hak verme!

Anti-kahraman diyebileceğimiz, roman boyunca da hep "yaşı geçkin" olarak nitelendirilen bu kadın karakteri okurken ondan nefret etsek de onunla öyle bir empati kuruyoruz ki… Zaten iyi edebiyat budur: Karakterin yapıp ettiklerini onaylamamız, ona hak vermemiz gerekmez. Ama onu anlayıp onunla empati kurabiliyorsak, olmuştur bu iş.

Romandaki güçlü karakterler ve canlı sahneler sayesinde, yer yer bir sinema filmi izliyor olma hazzından kendinizi alamıyorsunuz. Bazı sahneler oldukça fotoğrafik, her şey gözünüzün önünde olup bitiyor, polisiyeye selam çakan bölümlerde yaşanan gerilimleri iliklerinizde hissediyorsunuz. Örik'in bize karakterler hakkında geriye dönüşlerle aktardıklarına da kulağımızı dört açıyoruz.

Hikaye 1920'li yıllarda, büyük ölçüde Zonguldak'ta geçiyor; fakat İstanbul ve Ankara da karakterlerin yaşamlarında yer tuttuğu kadar yer tutuyor hikayede. Sonraları Amasra, Trabzon ve hatta o zamanki adlarıyla Polathane (Akçaabat) ve Atina (Rize-Pazar) da bahsi geçen yerlerden. Roman, 21 Eylül 1937-22 Kasım 1937 yılları arasında Tan gazetesinde Kıskançlık adıyla tefrika edilmiş. 1946 yılında ise Kıskanmak adıyla basılmış. Yazarın yayın hakları 2020'ye kadar Oğlak Yayınları'ndaydı. Şimdi ise Everest'te. 

Çitkuşu, Anne Enright, Delidolu Kitap

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Sally Rooney seven Anne Enright’ı da sever. Kitabı okurken, yazım tarzlarının ne kadar benzeştiğini düşündüm. İkisinde de öyle büyük olaylar yok; daha yumuşak anlatımlar, hayatın içindeki küçük anlar, hisler var. Gerçi bilirsiniz, bu benim öyle pek sevdiğim bir tarz değildir aslında, ben biraz daha dramatik kurguları, tansiyonumu yükseltecek metinleri, “Yok artık!” dedirtecek romanları severim. Fakat bazen böylesi de çok iyi geliyor. Enright’ın romanı size kendini ilgiyle okutuyor. Bu roman, evden çıkmadığınız bir pazar günü öğleden sonrası gibi. Keyifli, hüzünlü.

Nitekim, kitabın yabancı baskısının kapağında Sally Rooney’den bir övgü kelimesi de yer aldığını görünce, yazarların tarzlarını benzetenin sadece ben olmadığımı fark ettim. Deli Dolu Türkçe baskıya bunu koymamış, çok da iyi yapmış. Çok sayıda kitabı olan ve 1962 doğumlu Anne Enright’ın bu şekilde desteklenmeye ihtiyacı yok. 2007’de Man Booker Ödülü’nü kazanmış. Çitkuşu da, 2024 yılında Women’s Prize For Fiction finalistlerinden biri olmuş. (Bu arada, onun da Rooney’in de İrlandalı yazarlar olduğunu şurada hatırlatayım.)

Kitap hakkında fazla ipucu vermeden konuşmak gerekirse, Çitkuşu, İrlandalı şair Phil McDaragh’ın ardından, Phil’in kızı Carmel ve torunu Nell’in yaşadıklarını anlatıyor. Bu baba/dede figürünün kadınlar üstünde bir etkisi var ki, o da romanı okudukça açığa çıkıyor. Bir ailenin kuşaktan kuşağa aktardığı travmaları öğreniyoruz. Nell’in bölümleri günümüzde geçerken, Carmel’da daha eskileri okuyoruz. Kitaba adını veren Çitkuşu, Phil’in Carmel için yazdığı şiirlerinden biri. (Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde’de olduğu gibi, bu aralar şiirlerden gidiyoruz.) Kitabın aşk, cinsellik gibi temalar üzerine, denemeyi andıran bölümlerini pek sevdim. Yazarımız günümüz gençlerinin dilini, ilişkilerini, yapıp ettiklerini çözmüş.

Sade ve yalın bir dil arıyor, İrlanda edebiyatından başka bir yazar okumak istiyorsanız, Çitkuşu’na şans vermelisiniz. Ayrıca, bu ne güzel kapaktır yahu!

Matmazel Noraliya'nın Kuyruğu, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat

Romanlarında genelde Doğu-Batı çatışması kuran Peyami Safa'dan Matmazel Noraliya'nın Koltuğu hakkında bir şeyler yazmak isterim. Safa'nın eserlerinde Batılı insan madde ve bedeni, Doğuluysa ruh ve kalbi temsil eder. 1949 yılında yayımlanan ve son dönem yapıtlarından sayılabilecek bu romanındaysa daha derin bir konu var. Felsefeyle tasavvufu harmanlayan, eksik yanlarına rağmen edebi olarak tatmin edici, iyi bir psikolojik romanla karşı karşıyayız.

Babasının etkisinde kalmış olan Ferit, tıpkı onun gibi hedonist, kadın düşkünü, nihilist bir karakterdir. Tıp okurken felsefe bölümüne geçmiştir (karakterin maddeden ruha yöneleceğinin ilk sinyalini yazar burada vermiştir; daha kitabın açılış cümlesinden karakterin adına ilişkin de kelime oyunu yapar: Ferid-"id"), ama okula da düzenli gitmemektedir. Ruhsal sağlığı yerinde olmayan ve delirme korkusu yaşayan karakterimiz, sürekli karşılaştığı ve açıklayamadığı parapsikolojik/metapsişik olaylarla neye inanacağını bilemez. Matmazel Noraliya’nın ruhuyla temasa geçtikten sonra ise, kendini tasavvufi bir felsefeye vererek (Tanrı’ya inanarak) huzura erer. İnançsız birinin yalnızca birkaç gün içinde birdenbire inançlı oluvermesinin iyi okur nezdinde bunun oldubittiye getirildiği ve romanın değerinden eksilttiği hissi yaratmaması mümkün değil. Nitekim Berna Moran konuyla ilgili, “Tanrı’ya ve dine inanmayan Ferit bir an içinde yüz seksen derece dönüveriyor” yorumuyla bunu saptamış zaten. Romanın en büyük eksiği burası.

Hikayede birinci tekil ve üçüncü tekil şahıs anlatıcı kol kola ilerliyor, zaman zaman birbirine karışıp bocalıyor. Ferit’in düşüncelerini yer yer iç monolog olarak, bilinç akışı tekniğiyle okuyoruz. Bazı olayları ise Matmazel Noraliya, Aziz Bey, Fotika gibi diğer karakterden öğreniyoruz. İkinci bölümde tempo biraz da bu yüzden düşüyor. İlk bölümde Ferit etkenken, ikinci bölümde edilginleşiyor. İçine girdiğimiz roman bizi bir anda dışına atıyor.

Safa’nın kurduğu cümlelerdeki matematik ve yapı iyi okurun hemen dikkatini çekecek, hoşuna gidecektir. Daha konuşulacak çok detayı var. Kısaca: Türk edebiyatından okunması gereken bir kitap.

Hayatta Kalanlar, Alex Schulman, Timaş Yayınları

Hayatta Kalanlar, daha öncesine dek otobiyografik kitaplarıyla bilinen İsveçli yazar Alex Schulman’ın 2020’de yayımlanan beşinci kitabı, ama ilk romanı. Benjamin ve Pierre’in, annelerinin ölümü üzerine çocukluk yıllarında kaldıkları yazlık evlerine dönmeleriyle açılıyor hikaye. Çocukluk travmaları ve yaşananlar birer birer açığa çıkmaya başlarken, karakterlerin yaralarını da kitabın son anına kadar ilgiyle takip ediyoruz. İskandinav edebiyatı romanlarında karşımıza çıkan iletişimsiz aile üyeleri, ilgisiz ya da bir sebepten ötürü öyle olmaya mecbur kalan ebeveynler ve konuşmayan, birbirlerinden uzak duran, kopuk hayatlar yaşayan kardeşler bu türün okurlarıysanız bir yerlerden tanıdık gelebilir.

Romanın en ilgi çekici ve beni cezbeden yanıysa, olayların bir taraftan sondan başa doğru geriye akarken, diğer taraftan baştan sona doğru ilerlemesi ve bu iki zaman çizgisinin kitabın sonunda birleşmesi. Üç erkek kardeşin bir yandan çocukluk yıllarını, diğer yandan günümüzdeki yüzleşmelerini okuyoruz. Zaman çizgisiyle böyle oynayan yazarları pek seviyorum. Daha ziyade filmlerden alışık olduğumuz bu tekniğin artık edebiyatta da iyiden iyiye karşımıza çıkması sevindirici değilse nedir?

Schulman takip edilesi bir İsveçli yazar. Malma İstasyonu diye bir başka romanı daha var.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

13 Şubat 2026 Cuma

Sevgililer Günü: Yanlış Bir Kalpte Yalnız Hissetmek Mi, Yalnız Olup Mutlu Olmak Mı?

Eyvah, yalnızların korkulu rüyası olan o gün yine geldi çattı. Sevgililer Günü.

Ama hiç düşündünüz mü, çoğumuz sadece sevilmek istiyoruz. Biri beni sevsin, benimle ilgilensin, beni arayıp sorsun, beni düşünsün, beni mutlu etmek için çabalasın.

Peki sen bunları ona yapacak mısın? Şey… belki.

Sevilmek için insanın önce bir başkasını sevmeye gönlü olmalı; bir başkasına vereceği, içinden taşan bir sevgisi…

Kabul, aşk tek taraflıdır. Birine yıllar boyunca platonik hisler besleyebilir, ona açılıp karşılık alamadan yahut hiç açılmadan, bu duyguyu kendi içimizde yaşayabiliriz.

Ama adına ilişki dediğimiz şey, karşılıklı olmak zorundadır.

Bu da böyle matematik hesabıyla, çıkar ilişkisiyle, “ben sana sevgi veriyorum, sen de bana sevgini vermek zorundasın” beklentisiyle olmaz.

İçten gelerek, hissederek, birbirinize doğru kendiliğinden çekilerek, doğal akış halinde olur. Zaten uzun ömürlü olan da o olur.

Milattan Önce 2. yüzyılda yaşamış filozof Panaetius’un öğrencilerinden Stoacı Hecato şöyle söylemiş: “Sana içinde ilaç, ot ya da büyücü tılsımı olmayan bir aşk iksiri göstereceğim; eğer sevilmek istiyorsan, sev.”

Reçete bugün de değişmedi.

Bencilce sadece sevilmek isteyeceğimize, önce kendimizden verip sevmeye niyetli olmamız gerek.

Hem sevmek, sevilmekten çok daha güçlü bir duygu.

Çünkü severken etkensiniz, sevilirken edilgen.

Freud’un ilk öğrencilerinden Theodor Reik de, “Sevgi vermenin mutluluğunu hiç bilmeyenler vardır” diye yazmış.

Hoş, sevilmek için sevmek de yetmiyor bazen.

Bizim sevdiğimizin ne yaparsak yapalım bize bakmadığı, bizi sevenle de bizim zerre ilgilenmediğimiz olmuyor mu? Ben buna, “Aşk-ı Memnu problematiği” diyorum. Cemile deliler gibi Beşir’e yanık. Beşir kör kütük Nihal’e aşık. Nihal, Behlül’e tutkun. Behlül’se Bihter diyor, başka bir şey demiyor.

Yani seven bir türlü sevdiğinden karşılık bulamıyor, ilgi göremiyor.

Gerçek hayatta, karşılıklı olarak hoşlaştığımız birini bulmak hakikaten kutlanası, dört elle sarılası bir hadise. Hayatınızda böyle biri varsa, aman diyeyim bırakmayın.

Aşk tek taraflı olunca, acıdan başka bir sonuç vermiyor. Dengeyi iyi tutturmak lazım!

Yakinen tanıdığım bir yazarın Benim Küçük Şaheserim adlı romanındaki bir karakter aşk için, “Asla geçmeyen bir hastalık… Bazılarımız bu hastalıktan ölmüyor, hepsi bu” diyor.

Aşk sahiden de hem zehri hem şifayı aynı anda içinde barındırabilen güçlü bir duygu.

Bunun için değil mi yazdığımız, okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz her şey aşk üstüne…

Hüseyin Rahmi Gürpınar da, karakterinin ağzından, “Dünyada bir mevzu vardır. Şairler, edebiyatçılar, hikayeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar” diye yazmış.

Sizi görünce heyecanlanan, sizin görünce heyecanlandığınız biriyle birlikte olmaktan daha güzel ne olabilir?

Ama o kişiyle henüz denk gelememiş olmak da dünyanın sonu değil.

Aksine, insan önce yalnız kalabilmeyi bilmeli. Kendi kendine yetebilmeyi…

Günümüzdeki pek çok ilişki, insanlar yalnız kalmayı bilmediği için kuruluyor. Yalnız olmamak için, yanına yanlış da olsa, adeta bir görev ya da mecburiyetmişçesine herhangi birini bulma telaşesine düşüyor çoğunluk. Sonra da hiçbir sağlıklı yanı olmayan “toksik” ilişkilerin içinde buluyor kendini.

Chuck Palahniuk’ın enteresan karakterlerle dolu romanı Görünmez Canavarlar’da neredeyse herkes, “Bana aşırı sevgi ver!” diye sevgi ve ilgi dileniyor. Peki kaçı, ısrarla peşinden koştuğu bu sevgiyi bulabiliyor? Hiçbiri!

İnsan önce kendine yetebilmeli. Bir yapbozu tamamlar gibi, kendini tamamlamak veya tanımlamak için ikinci bir insana ihtiyaç duymamalı.

Zaten aşkın en güzeli, karakteri oturmuş, ne istediğini (ve ne istemediğini) bilen iki insan arasında yaşanandır.

Bu sağlam duruşa sahip olan insan, hayatında kendisine eşlik edecek ve kendisinin de ona eşlik edeceği birini bulursa, işte o zaman yaşanılan aşkın tadından yenmez.

Hep derim: Yanlış bir kalpte olmaktansa, yalnız olmak daha iyidir.

Sevgililerin, aşıkların, mecnunların, ama en çok da yalnızların Sevgililer Günü kutlu olsun.

Yazdıklarımla ilgili bir yorum, düşünce veya belirtmek istediğiniz fikriniz varsa, yorumlarda duymayı isterim. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zam...