8 Ekim 2026 Perşembe

Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...


Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ödül listelerinden çıkarılan yazarlardan kitabını kendisinin yazdığını bir türlü kanıtlayamayan yazarlara, moda haftalarındaki ünlülerin kitap seçimlerinden eski eşler arasındaki yayıncılık dedikodularına son zamanlarda kitap sayfaları arasında olup bitenler...



* En taze edebiyat haberiyle başlayalım: Nobel Edebiyat Ödülü'nün bu yılki sahibi Kanadalı yazar, şair ve denemeci Anne Carson oldu. İsveç Akademisi'nden yapılan açıklamada Carson'ın ödül haberini "İzlanda'da rüzgarı dinlerken aldığı" beyan edildi. Yazarın Türkçeye çevrilmiş yalnızca iki kitabı bulunuyor, ama diğer kitaplarının çevirisi de kısa sürede yapılacaktır. Kitap kulüplerinin onun kitaplarını programlarına almak için yarışa gireceklerini şimdiden görür gibiyiz! Nobel'in resmi sosyal medya hesabındansa, mutfağından şaşkın bir Anne Carson paylaşımı yapıldı.


* Edebiyat dünyasında yapay zeka skandalı: Nobel alan bir Kanadalı yazardan, bir başka Kanadalı (aslen Haitili) yazara... Fransa şu sıralar yalnızca protestolarıyla değil, edebiyat dünyasını kelimenin tam anlamıyla sarsan bir iddiayla da gündemde. Thelyson Orelien, bu yıl Fransa ve Kanada'da yayımladığı "C’était ça ou mourir" (Ya Buydu Ya Da Ölmek) adlı romanıyla büyük satış başarısı kazanmış, 20 ülkeye yayın haklarını satmış, "Prix du Roman Fnac" ödülünün sahibi olmuş ve Fransa'nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Goncourt'un adaylarından biri olarak açıklanmıştı. Fakat mutluluğu kısa sürdü... Fransa'da X platformu üzerinden yayın yapan Balance ton Claude adlı anonim bir hesap, romanın neredeyse tamamen yapay zeka tarafından yazıldığı iddialarıyla bir anda ortalığı karıştırdı. Goncourt da "Başıma bela alamam, şanlı namıma leke süremem" diyerek yazarı aday listesinden çıkarıverdi. Neler olacak hep birlikte göreceğiz. 


* Bu olayla benzer şekilde, kısa süre önce bu sefer başka bir yapay zeka konusu gündeme geldi: Nijerya doğumlu, ABD’de yaşayan bir doktora öğrencisi olan Jerry Falade'ın ilk polisiye romanının yayın hakları için 14 yayınevinin katıldığı bir açık artırma yapılmış (NE???), kazanansa yazara 2 milyon dolarlık ciddi bir telif ödeyecek olan Macmillan US’e bağlı Minotaur Books markası olmuştu. Ve işin bir yazarın niye açık artırmayla yayınevi seçtiğinden bile daha çok ilginç olan tarafıysa, Falade'ın kitabının "yapay zeka ila yazıldığının" bizzat onun edebiyat temsilcileri tarafından yayıncılara bildirilmesi... Tabii milyon dolarlık anlaşmalar bir anda çöktü, Falade da içini The Independent'a döktü. "Talihsiz" yazar, olayın kendi açısından nasıl geliştiğini oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatarak, romanın üslubunun yapay zeka sanıldığını savundu ve kitabının arkasında durdu. 



* The New Yorker'da, Amazon'un kurucusu Jeff Bezos'un eski eşi MacKenzie Scott'ın yeni kitabını çevrim içi yayın platformu Substackte yayımlamasıyla ilgili ilginç bir yazı yayımlandı. Yazının temel sorusu şu: Scott Amazon’un devasa gücünü aşmaya mı çalışıyor, yoksa eski eşi Jeff Bezos’a karşı örtük bir protesto mu yapıyor? Yani MacKenzie sırf "Benim kitabım senin pazar yerinde satılan kitaplardan biri olmayacak" mı demeye çalışıyor? Bilinmez efendim... Fakat giderek daha fazla yazar kitaplarını eski usulde tefrika etmeye ya da self-publishing yapmaya başladı. 



* O kadar yeni bir haber değil ama madem böyle bir sıralama yaptık, mutlaka burada da yer almalı... Uluslararası edebiyat dünyasında büyük heyecan: Halit Ziya Uşaklıgil'in 1899-1900 yıllarında tefrika olarak yazdığı ve "zamansız" unvanını sonuna kadar hak eden unutulmaz eseri Aşk-ı Memnu, 2027 baharında dünyadaki en köklü ve güçlü yayınevlerinden Penguin Classics tarafından İngilizce yayımlanacak. Kitabın çevirisi Boğaz'daki Ev adıyla yapılacak. Yayınevi kitabı "Madam Bovary, Bridgerton ve Kürk Mantolu Madonna hayranları için: Türk edebiyatının sevilen romanı, Osmanlı edebiyatının en ünlü eseri" tanımlamasıyla duyurdu.En önemli klasiklerimizden Aşk-ı Memnu'nun İngilizce baskısı, uluslararası edebiyat dünyasında Türk edebiyatının en çok okunan eserlerinden ve İngiltere'de çoksatanlar listesine zirveden giren Kürk Mantolu Madonna'nın yarattığı etkiyi yaratarak yeni bir fenomene dönüşecek mi, hep birlikte göreceğiz.


* "Moda dünyasında kitap fırtınası" devam ediyor: Paris Fashion Week'te kitaplar yeni "it-bag" oldu. Valentino'nun "Antibiblioteca" adındaki 2027 İlkbahar/Yaz defilesinde Alessandro Michele konuklardan yanlarında bir kitap getirmelerini istedi. Hande Erçel'se tercihini Orhan Pamuk'un "İstanbul" ve "Masumiyet Müzesi"nden yana yaptı. Eh, elin Paris'lerine kimsenin bilmediği bir yazarımızı götürecek hali yoktu. İşin en heyecan verici yanıysa, defilenin Paris'teki 157 yıllık Sainte-Geneviève Kütüphanesi'nde gerçekleşmiş olması...



* Madem işi hakikaten magazine bağladık, buradan kapatalım: Kıvanç Tatlıtuğ bir kez daha gönülleri fethetti. "Organize İşler: Karun Hazinesi" galasında kameralara konuşan oyuncu, "Sosyal medya hesabımı canım sıkıldığı için kapattım. Onun yerine iki düzine kitap aldım. Bol bol kitap okuyorum" açıklamasında bulundu. Gerçek bir jön.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

19 Eylül 2026 Cumartesi

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards

80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle paylaşırken (hala yapay zekalı 80'ler fotoğrafını paylaşmamaya direnen kaç kişi kaldık şunun şurasında) Ryan Murphy'nin yeni dizisi de tesadüf bu ya, 80'lerde geçiyor. Dizinin yaratıcı ismi Ryan Murphy olunca beklenti de yüksek oluyor. 

Amerikan Sapığı kitabıyla tanınan Bret Easton Ellis'in The Shards adındaki henüz Türkçeye çevrilmemiş olan kitabından uyarlanan dizide 1980'ler Los Angeles'ında ortalıkta bir seri katil kol gezerken seçkin bir grup lise öğrencisinin ilişkilerini, şatafatlı yaşantılarını, havuz partilerini izliyoruz. (Laf aramızda, klişe bir hikaye anlayacağınız...) Bir yandan bu elit yaşamlardan görüntüler sergilenirken diğer yandan korku ögelerinin gayet iyi sunulması diziyi farklılaştırıyor. Dizi, sezon finaline kadar ortalama ilerliyor ve iyi bir sezon finali vaat ederek size bir şekilde kendini izletiyor. Ama sezon finali hiç sezon finali gibi değildi, ara bölüm gibiydi, soruların hiçbiri yanıtlanmadı, ikinci sezona büyük bir kanca atılsa da ilk sezon kendi içinde anlamlı bir bütünlük sağlayamamış oldu. 

Başrollerin milyon takipçili şöhretlerle sınırlı kalmayıp sadece birkaç bincik takipçisi olan no-name isimlere de yer verilmesini çok sevdim. İsme değil yeteneğe bakılmasına Türk dizi sektöründe pek rastlamayız. Bizde başrollerin hepsi "büyük" takipçi kitlesi olan isimlerdir (sonra da dizileri 3. bölümde final yapar). Ünlü model Cindy Crawford'un kızı Kaia Gerber (10 milyon) ve Graham Campbell (geçenlerde daha hala 10 bindi) sevgili bir çifti canlandırıyor mesela. Hikayelerin oyunculardan önce geldiği bir gün bizde de anlaşılacak. 

Oyunculuğuyla öne çıkansa, diziyi onun gözünden izlediğimiz Igby Rigney elbette... Igby, Bret'in ta kendisini canlandırıyor. Yani yazar kendi hikayesinden yola çıkarak yeni bir hikaye yazmış gibi düşünebiliriz. Buna oto-kurgu (autofiction) deniyor. Ama yazar kendi hayatındaki olayları birebir aktarmıyor, kurguyu değiştiriyor, yeni olaylar katıyor. Dizideki Bret de gerçek hayattaki Bret gibi yazar olmak isteyen bir genç, o da o yıllarda Los Angeles'ta öğrenciymiş, gibi gibi. Tabii hikayedeki seri katil ve korku atmosferi tamamen kurmaca. 

Bu arada, Richard Gere'in oğlu Homer Gere de kadroda, okula yeni gelen "gizemli öğrenci" rolünde. Hayes Werner de oyunculuğuyla dikkat çekiyor. 

The Invite/Davet

A24 bu işi biliyor. Yola bağımsız sanat filmleri yapma gayesiyle çıkan bir film şirketi olsa da, bugün gişede çok ses getiren filmlerin ardında onun imzası var. Nicole Kidman ve Harris Dickinson'lı Babygirl'in 2025 kışında Kadıköy Sineması'nda izlediğim seansın nasıl tıklım tıklım dolu olduğunu hala hatırlıyorum. Bugün bir filmden önce A24 logosunu gördüğümüzde o filmin hikaye, anlatım ve estetik açısından belli standartları koruyacağına en azından güveniyoruz.

The Invite/Davet bir akşamda tek mekanda geçen, diyalog ağırlıklı, sahnedeki bir tiyatro oyununu seyrediyor hissi veren bir film. Nitekim, bir tiyatro oyununun beyazperde uyarlaması. Çağdaş, şık bir hikaye. Bazı sahnelerde temposu düşüyor, daha da iyi bir kurgusu olabilirdi. Azıcık, kendi yazdığım bir öyküye de benzettim. Seth Rogen, Olivia Wilde, Penelope Cruz ve Edward Norton başrollerde. Film hala sinemalarda. 

A24'ün fragman tasarımları bazen filmin kendisinden başlı başına çok daha iyi olabiliyor. The Invite/Davet'te de biraz bu durum söz konusu. Merak uyandıran bir fragman; hele Anita Ward'ın 1979 yapımı Ring My Bell şarkısıyla tasarlamalarına on üstünden on puan! 

The Unknown / İçimdeki Yabancı 

The Substance'ta zirveye çıksa da aslında bir süredir beden algısı, beden değiştirme, yabancılaşma ve kimlik meselesini ele alan korku/bilim kurgu/dram türü filmlerde (ve hatta esasında edebiyatta da) ciddi artış var. Léa Seydoux ve Niels Schneider, bilinçleri birbirlerinin bedenlerine geçen iki insanı canlandırıyor. İlgiyle izlediğimiz Bir Düşüşün Anatomisi'nin yazarından yine çok ilginç, tuhaf bir şekilde asap bozucu bir film. Fransızca. Vizyona geçen cuma girdi (girer girmez gittim), hala sinemalarda. Huzursuz hissetmek istiyorsanız izleyin. 

Davet ve İçimdeki Yabancı'yı Bennu (Yıldırımlar) abla ile sinemada izledim. 

Kylie 

Dünyaca ünlü şarkıcı Kylie Minogue'un kendi ağzından anlattığı üç bölümlük belgesel. Şarkıcının pembe dizide oyunculuk yaparken nasıl bir dünya starına dönüştüğü, süreçte yaşadıkları o dönemin tanıkları ve belgeleriyle anlatılıyor. Çok iyi bir arşivleri varmış doğrusu... Kylie'ye ilginiz yoksa bile dünyanın nasıl değiştiğiyle ilgili güzel bir nostalji turu sunması açısından keyifle izlenebilir.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

6 Eylül 2026 Pazar

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zaman günün birinde onu yaşama endişemiz yoktur."

Marguerite Yourcenar(ın yazdığı karakter), Alexis Ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı'nda böyle diyor --klavyenin 'sil' tuşuna basmadan önce dalgınlıkla bir an Marguerite Duras yazdığımı fark ettim, yani bu yazı size yanlışlık düzeltilmeden ulaşabilirdi, bana yazarının o olmadığı bir kitabı ya da kitabın onun tarafından yazılmadığı bir yazarı birbirlerine aitlermiş gibi aynı cümlede kullandığım için sitem etmekte son derece haklı olurdunuz o zaman. Hayalle umut kavramları arasında böyle bir ayrım olduğunu bilmem daha önce düşünmüş müydüm? İkisini genelde birbirinin yerine kullanabiliyoruz, oysa Yourcenar büyük bir fark var koymuş aralarına: Hayal, zaten hayal olarak kalmasına kahrolmayacağımız bir şey. Umutsa... İşte bizi asıl kahreden o. Öyleyse hayal kırıklığı yerine de umut kırıklığı mı demeli? Örneğin, bir kafeye, sözleştiğimiz arkadaşımızla buluşacağımızdan son derece emin bir şekilde gittiğimizde, ama arkadaşımız asla gelmediğinde yaşadığımız ne oluyor? Hayal kırıklığı mı umut kırıklığı mı? Yourcenar'ı orijinal dilinden, Fransızcadan okumadıkça neyi kastettiğini sezsek de tam olarak anlayamayacağız galiba. Çeviride ya da belki orijinal cümlede de bir anlam eksikliği var gibi: "yaşamama" endişemiz yoktur denmeliydi bana kalırsa, bir hayali yaşama endişemiz değil yaşamama endişemiz olur çünkü genelde. Hayal kurmak belki de, nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine pay bırakmaktır. Hayal kurmak belki de, kendini -duygularını- sağlama almaktır.

Yine de hayal kurarız yahu. Umut da ederiz. Beklentiler üzse de o beklentilere bodoslama gireriz. Ne yapalım, insan olmaya dair en temel duygularımızdır bunlar. İlla büyük hayaller/umutlar olmasına gerek yok. Aradığım kitabı bulma beklentisiyle gittiğim kitapçıdan elim boş döndüğümde yaşadığım duygunun adı ister hayal kırıklığı ister umut kırıklığı olsun, üzülürüm. Bazı şeylere zahmet çekerek ulaşmayı seviyorum. Kitabı internetten almak kolay -gerçekten çok kolay- ama kitabevi kitabevi gezerek arayıp bulmak daha zevkli. Aradığım kitaplar hep kıyıda köşede kalmış kitaplar olunca asla bulamayıp sonunda yine internetten sipariş edeceğimi bilsem de. Çilekeş bir insan mıyım acaba? Ya da sadece, kitapları kitabevlerinden bakarak, dokunarak, koklayarak almayı seven bir okurumdur. (Ayrıca, özellikle de küçük/butik/zincir olmayan kitabevlerinden alışveriş yaparak onların ayakta kalmasına yardımcı olmayı önemsiyorum. Sonra kapandıklarında "ah, tüh, bu ekonomiyle başa çıkamadı, kapandı gitti işte" dememek için. En azından onlar için elimden geleni yapıyorum.)

Dün İstiklal'den Karaköy'e inerken geçtiğim Tomtom Sokak'ta, rastgele bir kırtasiyeye giriverdim. Filmlerdeki gibi "çınnnnn" diye, kapıya bağlı olan çıngırak öttü; böylece dükkan sahibi içeriye bir müşterinin girdiğini anlayıp, koridorun sonundaki küçük masasında uğraştığı işinden başını kaldırdı ve bana baktı. Kibar, mesafeli bir selamlaşma yaşandı aramızda. Çok güzel kalemler ve defterler vardı ama çok fazla güzel kalemim ve defterim olduğundan, onları maalesef pas geçtim (Üstlerine tek bir harf bile yazmadığım defterlerim hala kullanılmayı bekliyor). Tozlu cam vitrinin üzerindeki broş ve kolye uçları gibi şeylere bakarken, birinin fiyatını sordum. Dükkan sahibi kadın yanıma geldi ve ürünü eline alıp -belli ki aslında o an belirlediği fiyatı- düşünürken, benim sabırsızlandığımı düşünmüş olsa gerek ki, "Kırtasiyecilik sabır işidir" dedi. Çok hoşuma gitti bu cümlesi. Birinin mesleğini, yaptığı işi böyle adıyla tanımlaması da nedense mutlu etti beni. Kendimi gizemli bir filmin ya da romanın içinde hissettim. Ruhu olan mekanları seviyorum. Ruhu olan insanları da. Her cümlemiz kitap cümlesi gibi olsun. Boş konuşmayalım. Boş konuşan o kadar çok insan var ki. Etrafınıza, dünyaya bir bakın, çoğu şey düşünmeden konuşanlar yüzünden oluyor. Onlar sözlerin büyüsüne inanmadan israf ederler onları. Sükunet bir erdemdir oysa. Ve doğru zamanda doğru lafı etmek son derece mühimdir.

Boş boş yürümeyi severim ama. Tüm gün boş boş yürüdüm. Güzel bir gömlek almıştım, beğenerek almıştım en azından. Yeni bu gömleğimi de ilk kez bu sıcak İstanbul gününde giydim diyebilirim. Genelde birileriyle buluşmayacağım zaman -ki genelde buluşacak birilerim yoktur- üstüme öylesine bir şey giyinir çıkarım evden. Rahat, salaş olmak isterim (kabul edelim ki gömlek tişörte nazaran çok da rahat bir giysi değildir sıcaklar için). Kimseyle karşılaşmayacağımdır nasılsa -hep de birileriyle karşılaşırım, ayrı konu. Bugün böyle olmasın dedim. O gömleği giydim. Hani derler ya, denir değil mi, en azından bundan yirmi yıl öncesine kadar olan ev düzenlerinde; evin en güzel, en özenilerek yapılmış odası misafir odasıdır ama o oda sıkı sıkı kapalı durur. Misafir odasına asla girmeyiz, o odada asla oturmayız, misafir için ayırdığımız fincanları asla kullanmaz, cam vitrinlerde saklarız. Belki de hiçbir zaman gelmeyecek bir misafir için tüm güzellikleri erteleriz. En güzel şeyleri, belki de hiç gerçekleşmeyecek olan zamanlar için erteleyerek bugünümüzü kaçırırız. Kendimizi kaçırırız. Hayatı erteleriz, sonra bir de dönüp bakarız ki o hayatı ıskalamışız. Hoş, bunu bilmek neyi değiştirir? Huylu huyundan vazgeçmez. Siz hiç "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım" cümlesindeki öznenin kendiniz olduğunu fark ettiniz mi? Tesirli, ama tedirgin edici bir andır o. Bir şeyler yapmanız gerektiğini bilirsiniz ama yapmanız gereken şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz bile yoktur. En fazla, yeni bir gömlek giyip sokağa atarsınız kendinizi.

Tüm bunlar aklıma yeni sezonun ilk kitap kulübü buluşmasında konuşacağımız Michael Cunningham imzalı Gece İnerken'in 132. sayfasındaki bir bölümü getirdi: "... Komik olan, bunu bilmenin fazla bir şey fark ettirmemesi. Bunu yıllarca süren psikanalizden öğrendi. ... Bunların hepsi de yararlı bilgiler. Öyleyse?" Kitabın kurgusundaki karakterden bağımsız, hayattaki her yere çekebiliriz bunu. Bazen bir şeyi bilmek, onu halletmek demek değildir. Bazı romanlarda/filmlerde de şu vardır mesela: "Annemin/babamın bana bunları yapmasının nedeni kendi annesiyle/babasıyla olan ilişkisiydi." Bir insan neyin neden kaynaklandığını çok iyi anlayabilir. Bilmek, bir "sorun"un kaynağını aydınlatabilir şüphesiz, ama o sorunu ortadan kaldırmaya yeter mi? Bilgi bazen rahatlatmak yerine acı verebilir mi? Kitabın en ilgi çekici, yazarın derinleştirmesini istediğim kısımlardan biri buydu ama birkaç cümleyle geçiştirilmişti. Kulüpte bu düşünceyi biraz daha detaylıca ele alan biz olmalıyız belki, ne dersiniz? 

Günü yavaş yavaş tamamlarken İstiklal Caddesi'ndeki Piknik Köfte'ye gidip kaşarlı köfte yedim. 470 lira. Çok fazla turist vardı, self servis olduğu için kuyrukta bekledim. Üniversitede öğrenciyken giderdim buraya. Kapanmamış olması güzel. Hatta sokağa taşan kuyruğa bakılırsa işleri hayli iyi gibi. Sanırım tur şirketleri yabancı turistleri buraya yönlendiriyor. İyi bari. Dönüşte Karaköy-Eminönü-Üsküdar vapurunda açık havada, üst katta oturdum, limonata içtim. 50 lira. Bardağı küçüktü ama, iyi geldi. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

30 Haziran 2026 Salı

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor.

Başarı hikayeleri anlatılırken genellikle erken yaşta yakalanan fırsatlar öne çıkarılır. Mark Zuckerberg Facebook’u ve Bill Gates Microsoft’u 19 yaşında, Steve Jobs Apple'ı 21 yaşında kurdu. Pelé 17, Mbappé 19 yaşında Dünya Kupası’nın yıldızları oldu. Daniel Radcliffe 11 yaşında Harry Potter ile, Kristen Stewart 18 yaşında Alacakaranlık ile dünya çapında tanındı. Michael Jackson’sa… tamam, onunkisi başka bir mesele. The Jackson 5 grubunun solisti olarak çıkış yaptığında sadece 6 yaşındaydı. Hikayenin geri kalanını zaten biliyorsunuz.

Girişimcilik ekosisteminde başarı çoğu zaman genç kurucularla özdeşleştirilse de, aslında hiçbir zaman geç değil. 2026 Dünya Kupası’na daha ilk günlerden damga vuran isimlerden biri olan Vozinha’nın hikayesi tam da bu nedenle dikkat çekiyor. Yeşil Burun Adaları’nın (Cape Verde) H grubunda İspanya ile 0-0 berabere kaldığı maça damgasını vuran futbolcu, 40 yaşında.

File bekçisi, kariyerinin en büyük vitrinine ilk kez 40’ında çıktı ve İspanya karşısındaki performansıyla dünya futbol gündeminin merkezine yerleşti. İspanya’nın çektiği tam 27 şut kalecinin kurtarışlarına takıldı. Bu ona yalnızca yıllar boyunca anlatılacak gösterişli bir başarı değil, 24 saat gibi kısa bir süre içinde 50 binden 11 milyona ulaşan devasa bir takipçi kitlesi kazandırdı. Şu andaysa 17 milyonluk bir hesabı var.

Ortalama yaş 42

Gazeteci Malcolm Gladwell, kariyerinde erken başarı göstermek yerine deneyim, birikim ve diğer faktörlerin etkisiyle potansiyellerini daha geç yaşlarda ortaya koyanları ifade eden “late bloomers” kavramını popüler kültürde en çok kullananlardan biri. "Şu anda olağanüstü bir başarı elde etmeden geçirdiğin zaman, ileride parlayan bir yıldıza dönüşmen için bir hazırlık süreci olabilir" sözleriyle tam da buna işaret ediyor.

Gazeteci Rich Karlgaard da Forbes’a verdiği röportajda, “Başarı için gerekli olan birçok özellik aslında ancak 30'lu, 40'lı ve 50'li yaşlarda gelişmeye başlıyor. İleriki yaşlarda, sahip olduğumuz yaratıcı içgörüleri nasıl kullanacağımızı da daha iyi biliyoruz” diyor.

MIT Sloan İşletme Okulu profesörlerinden Pierre Azoulay’ın yaptığı çalışma, şirket kurup en az bir çalışan istihdam etmeyi başaran girişimcilerin yaşının ortalama 42 olduğunu ortaya koyuyor. En yüksek büyümeyi gösteren yeni girişimlerin kurucularının ortalama yaşıysa 45. Araştırma, 2007-2014 yılları arasında işletme kurup en az bir çalışan istihdam etmeyi başaran yaklaşık 2,7 milyon kişiye ait veriler incelenerek yapıldı.

Annesi de ünlü oldu

Vozinha’nın maçtan sonra ağlaması da unutulmaz anlardan biriydi. Sonrasında basına konuşan kaleci, “Ağladım çünkü büyükannem ve büyükbabamla büyüdüm ve ne yazık ki onlar burada değillerdi, birkaç yıl önce vefat ettiler” açıklamasında bulundu. (Gerçek adı Josimar José Évora Dias olan kalecinin Vozinha lakabı ise “küçük büyükanne” anlamına geliyor.)

“Annem de vize sorunu sebebiyle burada olamadığı için ağladım. Vize için ödememiz gereken para yüzünden işlemleri zamanında tamamlayamadık. Onun burada olmasını isterdim.”

Cape Verde, vatandaşlarının ABD vizesi alabilmek için 15.000 dolara kadar teminat (bond) yatırmak zorunda kalabildiği ülkelerden biri. Bu, Donald Trump yönetiminin getirdiği uygulamalardan… Trump her ne kadar geçtiğimiz ay Dünya Kupası’na katılan bazı ülkeler için bu şartı askıya alsa da, karar insanların seyahat planı yapmaya vakitlerinin yetmeyeceği kadar son anda alındığı için eleştirildi. Neyse ki ABD’li yetkililer, kaleci Vozinha’nın annesinin Uruguay maçına yetişmesi için vize sürecini hızlandırdı. Sonuç olarak annesi maçı tribünlerden seyretti.

40 yaş üstü ilk oyuncu ikilisi

Vozinha, Kupa’daki ikinci (ve annesinin de tribünden seyrettiği ilk) maçında Uruguay’ın kalecisi Fernando Muslera ile karşı karşıya geldi. Kalecilerin ikisi de 40 yaşındaydı. Maç 2-2 beraberlikle sonuçlandı. İkili, aynı Dünya Kupası maçında forma giyen 40 yaş üstü ilk oyuncu ikilisi oldu.

Öte yandan, futbolun yaşayan efsanelerinden, 39 yaşına yeni giren usta futbolcu Arjantinli Lionel Messi de 2026 Dünya Kupası’nda Avusturya karşısında attığı gollerle toplamda 18 gole ulaşarak Kupa tarihinin en golcü futbolcusu oldu. Böylece Arjantin’in yarıştaki son 32 turuna kalmasını garantiledi.

Bazen yepyeni bir başlangıç, bazense yeni bir efsane yazmak için hiçbir zaman geç değil.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Osmanlı Döneminde Rağbet Gören Eşcinsel Bir Aşk Hikayesi Mi?!

 

Hançerli Hanım (tam adıyla Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi), IV. Murat (1623-1640) yönetimi sırasındaki kurmaca olayları anlatan bir meddah hikayesi. Yüzyıllar öncesine ait...

Sözlü gelenek zamanında kahvelerde, sokaklarda, meydanlarda anlatılır ve halkın, esnafın çok ilgi çekermiş.

Bu ilgi sonucu 1851 yılında Âlî Efendi tarafından Ceride-i Havadis gazetesi için yazıya geçirilmiş (hem de resimli).

Edebiyatçı Güzin Dino (Abidin Dino'nun eşi), "satış garantili" bu eseri basarak gazetenin para sıkıntısını gidermeyi, gelir getirmeyi amaçlamış olabileceğini öne sürer.

Buraya kadar her şey alışıldık.

Alışılmadık olansa, rağbet gören bu hikayenin içinde anlatılan başka bir yan hikayenin, erkek erkeğe eşcinsel bir ilişkiyi konu alıyor olması!

(Hükümdar Cemşid Şah, kölesi Nâyâb ve Seyf-i Dil... Hikaye, eşcinsel ya da belki biseksüel diyebileceğimiz bu üç erkek karakter etrafında ilerliyor.)

Üstelik bu ilişki sevgi ve aşk çerçevesinde ele alınıyor.

Hatta esnaf, yani toplum bile ilişkiye onay veriyor.

Elbette böyle bir hikayenin anlatılıyor ve ilgi görüyor olması, bunun toplumun her kesimi tarafından onaylandığı anlamına gelmez.

Ama bu konuların Osmanlı'da sandığımız gibi tabu olmadığı, böyle hikayelerin sokaklarda bile anlatılabildiği, halkın da dinleyip/okuyup geçtiği anlamına gelir.

(Bu arada Hançerli Hanım, Namık Kemal'in 1876 tarihli İntibah'ı başta olmak üzere sonra gelen romanlara da ilham olmuştur. Türk edebiyatının ilk edebi romanı kabul edilen İntibah'ta, Hançerli Hanım'daki Süleyman artık Ali Bey olmuştur. Hançerli Hanım'sa Mahpeyker'dir. Hançerli Hanım'da yan öykü olarak işlenen eşcinsel öykü ise İntibah'ta yoktur.)

(Konu hakkında detaylı bilgi arayanlar K24'teki ilgili yazıyı okuyabilir: Osmanlı İmparatorluğu özelinde bakıldığında, hukuki olarak yasaklanmış gibi görünse de genç erkeklerle birlikte olmak serbestçe yaşanan bir olguydu. Irvin Cemil Schick, heteronormatifliğin ve eşcinselliğin sapkınlık olarak algılanmasının Osmanlı’da 19. Yüzyılda, Batı etkisiyle gelişmeye başladığını söyler. Dolayısıyla bir modernleşme öncesi anlatısı olan Hançerli Hanım’da homoseksüel ilişki Seyfidil ve Nayab üzerinden olumlanmakta ve gayet olağan kabul edilmektedir. Bir meddah tarafından anlatılan bu hikâye gayet normal karşılanır metinde ve sadece tensel değil, aynı zamanda duygusal bir ilişki şeklinde verilir. Fakat Hançerli Hanım’ın diğer edisyonları homoerotizm açısından tarihsel bir amnezyaya tabi tutulmuştur. Gerek duygusal gerekse tensel açıdan homoerotik öğeler temizlenir bu edisyonlarda. Dror Ze’evi, Osmanlı’nın 19. yüzyılın ortalarında homoseksüel söylemden kaçtığını ve adım adım cinsel söylemin heteronormatif bir çizgiye doğru ilerlediğini söyler. Bu esnada anlatılar ve kitaplar da yeni edisyonlarında homoerotik içeriklerden temizlenir. Bu noktada Hançerli Hanım’ın 1937 ve 1950 edisyonları bu metinlere örnek gösterilebilir.)

Aslında Doğu dünyasında eskiden beri işlenen konular bunlar.

Keykavus bin İskender'in 1082'deki Kabusname'si...

1480’lerde Fuzuli'nin bazı şiirleri...

1681 doğumlu Divan şairi Nedim'in Sadabad şiirinin okul müfredatlarında yer almayan kısımları...

1757’de Enderunlu Fazıl'ın Hubanname’si bu örneklerden sadece birkaçı...

Evliya Çelebi de, Seyahatnamesi'nin 1. cildinde 17. yüzyıl İstanbul'undaki eşcinsel erkekleri (hîzân-ı dilberân) Osmanlı döneminde kayıtlı, vergilendirilen ve esnaf törenlerine katılan bir grup olarak anlatır.

IV. Murat dönemindeki resmi geçitlerde bu eşcinsellerin yer aldığı kayıtlar da mevcut.

Ve edebiyat tarihini inceleyince karşımıza çıkan daha nice detay...

Bunları okuyup araştırınca insan düşünmeden edemiyor:

Osmanlı dönemi, hemcinsler arasında olan ilişkilere bugünkü toplumumuzdan çok daha hoşgörü ve anlayışla yaklaşmış olabilir mi?

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

10 Mayıs 2026 Pazar

Mert'in Kitap Kulübü'nde Bir Maskenin İtirafları konuşuyoruz

İstanbul'da yüz yüze buluştuğumuz kitap kulübüm Mert'in Kitap Kulübü, Mayıs ayı buluşmasıyla birlikte dolu dolu geçen 3 yılını geride bırakmaya hazırlanıyor! 16 Mayıs Cumartesi günü saat 13'te Kadıköy'de buluşacağız.

Kitap kulübümüzün bu buluşmasında, dünya edebiyat tarihinin hayatıyla da ölümüyle de en merak (ve dehşet) uyandıran isimlerinden Yukio Mişima’nın tabu sayılan bir kendini keşif hikayesini ele aldığı ve otobiyografik ögeler de taşıdığı düşünülen (ya da bilinen) romanı Bir Maskenin İtirafları'nı konuşacağız. Ama bu kitabın bir de eşlikçisi olacak; o da Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi.

Hançerli Hanım, Osmanlı’da meddahların anlatageldiği ve 1851 yılında Âlî Efendi tarafından kitaplaştırılmış bir uzun hikaye. Peki Osmanlı’da bu toprakların sokaklarında, kahvehanelerinde anlatılan bir öykü ile dünyanın ta öbür ucunda, savaşın gölgesinde, okul sıralarında geçen, adaletsiz bir varoluşla gönül kırıklığı içinde mücadele eden bir gencin Japon bir yazar tarafından 1949'da yazılmış romanı arasında ne gibi bir bağlantı var? Edebiyat tarihi umulmadık sürprizler ve önyargılarımızı ters düz edecek gerçekler saklıyor olabilir.

"Shakespeare’i çok dert etmeden Hamlet’in tadının çıkarılabildiği zamanlar artık geçti!" diyor Marguerite Yourcenar, ünlü Japon yazar Yukio Mişima hakkında yazdığı deneme kitabı Bir Boşluk Algısı’nda. Kurgusal bir romanda anlatılan karakterlerin her bir hamlesinde yazarın yaşamından izler aramak ne kadar doğru sorusu, bildiğiniz üzere benim de sık sık üstüne düşündüğüm bir konu.

Fakat Bir Maskenin İtirafları için durum epey farklı. Bu kez yazarın kendi hayatından otobiyografik ögeler taşıdığını bizzat kendisinin söylediği bir roman var karşımızda. Mişima kolay olmayanı yaparak maskesini çıkarıyor ve bize kendi öyküsünü tüm çıplaklığıyla anlatıyor.

Kolay bir hayat değil onunki (ölümü de hiç kolay olmadı). Hep saklanmak zorunda kalmak, hislerinden emin olamamak, hiç de kapılmadığı duygulara kapılıyormuş gibi görünmek ve sahiden kapılmak için kendini zorlamak… Tüm bu uyanışı başlatan küçük tetikleyiciler ve sonra Guido Reni'nin Aziz Sebastian tablosuyla iyice açığa çıkan bir varoluş. Oysa hiç istemezdi böyle bir hayatı olmasını. "Öteki çocuklara gerçek yaradılışlarını olduğu gibi göstermek olanağı tanınmıştı; ben ise hep belirli bir rolü oynamaya kendimi zorlamak durumundaydım."

Güzel bir kurgu ve canlı sahneler. Bize sadece bir çocuğun kendini keşfetme hikayesini değil, bir dönemi ve bir ülkeyi anlatması bakımından da çok önemli. Magnus Hirschfeld, Oscar Wilde, Dostoyevski, Jeanne d'Ar gibi pek çok ismin kitabın sayfaları arasında kendine yer bulması da cabası.

Japon edebiyatının en önemli eserlerinden Bir Maskenin İtirafları'nı kitap kulübümüzün 16 Mayıs'taki Kadıköy buluşmasında detaylıca masaya yatıracağız.

Heyecanla bekliyorum.

Bu da bu kitabın/yazının şarkısı olur mu? Bence çok da güzel olur.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim


13 Mart 2026 Cuma

Benim Küçük Şaheserim 2 Yaşında ve Okur Yorumları

Benim Küçük Şaheserim iki yaşında.

Kitap iki yıl önce tam da bugün Remzi Kitabevi etiketiyle raflardaki yerini aldı ve o zamandan bu yana yavaş ama emin, kararlı adımlarla okurlarını bulmaya devam ediyor.

Kitabın ikinci yılı vesilesiyle, hakkında yazılan yorumlardan ve bana gelen okur mesajlarından (elbette yazanların iznini alarak) birkaçını derleyip paylaşmak isterim. Paylaştıklarımı tamamen rastgele seçtiğimi hemen belirteyim. Buradakiler, sayısız yazı ve yorum içinde aklımda yer edenlerden sadece birkaç tanesidir. Ama bana ulaşarak haberdar olmamı sağladığınız her yazıyı, yorumu mutlulukla okuduğumu söylemeliyim.














Benim Küçük Şaheserim sayesinde çok kıymetli okurlar edindim. Ve kendi köşesinde sessiz sedasız okuyup rafına kaldıran, yeryüzünde bir yerlerde benim cümlelerimle buluşan, varlıklarını bilmediğim fakat hissettiğim kim bilir kaç güzel insan bu kitabı okumayı seçti… Var olunuz efendim.

Yeni kitaplarda yine buluşalım, olur mu?

Kitabı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...