1 Şubat 2026 Pazar

Pazar Tavsiyesi: Din Felsefesi Üzerine İyi Bir Korku Filmi

Hafta sonları bile erkenden uyanan benden, günaydın!

Çok yeni izlediğim bir filmi (dün gece), sevebileceğinizi düşünerek taze taze paylaşmak isterim.

Havalar tekrar soğuyunca, belki bu pazar gününü benim gibi evde kitap okuyarak ve film izleyerek değerlendirmek istersiniz.

Eğer bu bir film değil de kitap olsaydı, kesinlikle Mert'in Kitap Kulübü listesinde olurdu, öyle söyleyeyim...

İnanç nedir? İçimizden geldiği için inandıklarımız mı, bize inanmamız gerektiği söylendiği için inandıklarımız mı, yoksa inanmamaya cesaretimiz olmadığı için inanmayı seçtiklerimiz mi? İki rahibe misyoner kız, kiliselerinin tanıtımını yapmak için, listelerinde olan yaşlı bir adamın evinin kapısını çalarlar. Kapı önünde konuşurlarken, bu hayli iyi niyetli ve kendi halinde görünen yaşlı adam onları evin içine davet eder -çünkü yağmur yağmakta, hava iyice bozmaktadır. Kızlar inançları gereği, eğer evde bir kadın yoksa, adamın evine adım atamayacaklarını belirtirler. Adamsa, tüm güler yüzlülüğüyle, karısının mutfakta olduğunu, hatta yaban mersinli turta yapmakta olduğunu söyler. Ve kızlar ona inanır. Ya sonrası?

2024 yapımı Heretic, son zamanlarda izlediğim iyi filmlerden biri oldu (Geçtiğimiz sene Pearl'ü izlerken de aynı hissiyata kapılmıştım. O da çok iyiydi!). Din felsefesi, entelektüel tartışmalar ve elbette korku/psikolojik gerilim seviyorsanız kaçırmayın. Esrarengiz bodrum katları, kapı gıcırtıları, dehşetli bir iki sahne var ama korkudan ziyade psikolojik gerilim demek bence daha doğru olacaktır (Pearl de korku filmiydi; ama psikolojik gerilim ve dram tarafı müthiş bir şekilde öne çıkıyordu, lütfen Mia Goth'un muazzam bir performans sergilediği o filme de bakın). Ki bu daha güzel. Hatta tam da bu nedenle, bilinmeyen korkunun ve felsefi diyalogların ön planda olduğu ilk yarı daha iyiyken, görünür korkunun devreye girdiği ikinci yarı korku filmi klişelerine yenik düşmeden edemiyor. Ama filmin tek mekanlı yapısının yarattığı klostrofobik atmosfer çok başarılı. Müzikler hakeza öyle.

Peki ya oyuncu kadrosu? Bir kere filmin başrolünde Hugh Grant var. Yakışıklı, iyi romantik komedi erkeği rollerinin ardından bu yaşında onu böylesine karanlık bir karakterle gördüğümüze şahsen pek sevindim. Performansı on numara. İki genç rahibeyi canlandıran Sophie Thatcher ve Chloe East da çok iyi performanslar sergiliyor (Thatcher'ın oyunculuğunu biraz daha fazla beğendim ve film boyunca onun "Wednesday" Jenna Ortega'ya benzediğini -ya da tam tersi- düşünmeden edemedim).

Puanım 8/10. Tavsiyedir efendim.

Keyifli bir pazar günü ve şimdiden iyi bir hafta olsun.

Son zamanlarda izlediğiniz iyi filmler varsa, ben de önerilerinizi duymak isterim.

30 Ocak 2026 Cuma

Aldatırken Aldanmak: Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Evlilikte Sadakat Üzerine

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kalemini her zamanki gibi filozofları aratmayacak şekilde oynattığı, almak isteyene çok fazla dersler barındıran, olay örgüsüne bolca mizah ve güldürü unsuru serpiştirmeyi eksik etmediği, canlı diyaloglarıyla sahiciliği üst seviyede tuttuğu ve sürükleyici kurgusuyla okuru içine çektiği bir başka romanı: Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan.

Gürpınar, Türk dizi sektörü için bence hala keşfedilmemiş bir cevher. Aslında, şu anki dizilerimizin işlediği, bazen “bu kadarı da olmaz ki” dedirten konuların klasik Türk edebiyatında nasıl da yüz yıl önce anlatıldığını görüyoruz okudukça. Zaten kitapta da bununla ilgili, “Dünyada bir mevzu vardır. Şairler, edebiyatçılar, hikayeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar. Sevdanın meşru, gayrimeşru türlü türlü şekilleri sanat namını alır. Kah kadın erkeği aldatır, kah erkek kadını, kah ikisi birbirini…” diyor.

1922 tarihinde tefrika edilen romandaki ana karakterimiz Şadan (Hüseyin Rahmi, bundan iki yıl sonra tefrika edilecek olan -ve Benim Küçük Şaheserim’de benim de kulağını çınlattığım- Ben Deli Miyim romanında da aynı isimde bir erkek karakter kullanacak). Çapkın mı çapkın bir adam olan Şadan, bunun böyle sürüp gitmeyeceğini anlayan ailesi tarafından, kendisinden entelektüel olarak hayli üstün olan Cevher Hanım’la evlendirilerek onun köşküne içgüveyi veriliyor. Ancak Şadan bu, durur mu? Kendisinden bilgice üstün olan karısını, onu aldatarak alt edecek aklı sıra. Karşı köşke kocası Hürrem Bey’le birlikte yeni taşınan Cevher Hanım’a hemen gönlü kayıyor. Cevher Hanım da tıpkı onun gibi: Kocası Hürrem Bey ne kadar sanata, bilgiye, felsefeye meraklı bir alimse, Cevher de bu konulara karşı en az Şadan kadar ilgisiz. Bu hal, bu iki kişiyi birbirlerine bir mıknatıs gibi çekiyor. Birbirlerinin eşleri sanattan, felsefeden bahsederken, bizimkiler hiç kimsenin ruhu bile duymadan gizli bir ilişki yaşamaya başlıyor.

Ya da onlar öyle zannediyor.

Karşımızdakini aldattığımızı zannederken aslında nasıl da en çok kendimizi aldattığımızı, elimizdekinin kıymetini onu kaybedince çok daha iyi anladığımızı anlatan roman, acaba davul bile hakikaten dengi dengine mi diye sorgulatıyor. Bunu yaparken o günkü gibi bugün de aynen geçerli olan kadın-erkek ilişkileri, evlilik dinamikleri, değerler çatışması, aşk ve sadakat üstüne uzun uzun düşündürüyor okurunu. Elbette köşkteki diğer erkekler Didar Bey, Halis Bey ve evin çalışanları Nevres ile Servinaz da tüm bu entrikalı ilişkiler ağı içinde kendilerine yer ediniyor. Tam bir Yalı Çapkını durumu.

Şadan romanın başında karısına, “Niçin benimle evlendiniz? Niçin tahsilce kendinize denk olabilecek bir koca aramadınız?” dese de, Cevher “İki alim birbiriyle iyi geçinemez. İki güzel, iki çirkin, iki zeki, iki ahmak daima uygun birer çift teşkil etmez” diyerek, kocasından pekala memnun olduğunu söylüyor. Şadan’sa ondan pek de memnun değil. Ya da, Cevher’in kıymetini henüz anlamış değil diyelim.

Hüseyin Rahmi’nin kendine has felsefesi hemen her cümlede karşımıza çıkıyor. “Sanat, sevapla günahın kaynaşmasıyla canlanır. Halk meşhur hırsızların, çapkınların, ahlaksızların maceralarını ne büyük merakla dinler. Sanat, dolaylı ve sessiz bir kabulle herkesin hürmet ettiği bir tür sığınaktır ki günahkarlar orada güzelleştirmeleri şartıyla günahlarını teşhir edebilirler.” Bir başka yerde de, “Eski masallara varıncaya kadar bütün hikayelere dikkat ediniz. Yazarı ve halkı daima aşkın lehinde ve ona muhalefet eden bütün nizam ve adetlerin aleyhinde bulursunuz. Kızını aşığına vermeyen babaya lanet ederler. Sevgilisini aile yurdundan kaçıran sevdalıyı alkışlarlar. … Hiçbir yerde aşkı mağlup görmek istemeyiz.” diye konuşturuyor karakterini. Hak vermemek mümkün mü?

Kitapta, dönemin İstanbul’uyla ilgili çok güzel bilgilere de rastlıyoruz. Erenköy’de, adeta bir ormanı andıran bahçeye sahip iki komşu köşkte geçen romanda (bugün de Erenköy’de o yemyeşil halini gözümüzde canlandırmamıza yarayan birkaç köşk kaldı neyse ki!), eski İstanbul’daki semt isimleri de karşımıza çıkıyor. “Sahrayıcedit’in en ıssız yollarından Merdivenköy’e, oradan Uzunçayır’a indim. Bağlarbaşı, Üsküdar dolaşmadığım yer kalmadı. Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçtim.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yeni yayımlanan Metres romanını da çıkar çıkmaz aldım, hala başucumda duruyor, sırasını bekliyor. Gürpınar okumak hiçbir zaman pişman etmez. Okuyunuz efendim...

Candan Erçetin'in Çapkın şarkısı benden Şadan'a gelsin o zaman. Bülent Ersoy'dan Gönül Hırsızı da üzdüğü kadınlardan Şadan'a gelsin.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

15 Ocak 2026 Perşembe

Mert'in Kitap Kulübü'nde 7 Şubat'ta yüz yüze, 8 Şubat'ta ilk kez çevrim içi buluşuyoruz!

Merhabalar.

Huzurlarınızda, yeni yılın ilk Mert'in Kitap Kulübü buluşması! 🧡

Üstelik bir de sürprizle: İlk çevrim içi kitap kulübümüzü de 2026'nın gelişiyle birlikte gerçekleştiriyoruz! 🥳

İstanbul'daki yüz yüze buluşmalarımız Kadıköy'de/Üsküdar'da zaten devam ediyor.

Ama farklı şehirlerden "online kitap kulübü olsa ne güzel olur" diye yazanlarınız da oluyordu.

Ben de sonunda, bakalım altından kalkabilecek miyim diye düşünerek, neden denemiyoruz dedim.

Bu sebeple, Şubat ayında aynı kitapla iki farklı Mert'in Kitap Kulübü buluşması yapacağız ve tabii her ikisi de başka katılımcılarla olacak: 7 Şubat Cumartesi saat 13.00'da Kadıköy'de, 8 Şubat Pazar saat 20.00'da ise Google Meet'te toplaşıp kitap konuşacağız. 📚💻🫖

Kitabımız; Nobel ödüllü Polonyalı yazar Olga Tokarczuk'dan Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde.

Romanın ikinci kez okumayı gerektiren ismi, William Blake'in şiirlerinden alıntılanan bir cümle aslında.

Uzak bir Polonya köyünde yaşayan, astrolojiye, yıldız haritalarına ve -benim gibi- siyah çaya meraklı olan yaşlıca kadın karakterimiz Janina, Blake şiirlerini de tercüme eden biri. Bir gün, komşusu Koca Ayak ölü olarak bulunuyor. Hem de avladığı bir geyiğin kemiği yüzünden. Ve peşi sıra başka şüpheli ölümler de meydana geliyor. Yoksa, Janina'nın inandığı gibi, kendilerini acımasızca öldüren insanlardan artık intikam almak isteyen hayvanların mı parmağı var bu işte?

Romanı bana kalırsa üç türlü yorumlamak mümkün: Bir yanıyla pastoral bir anlatı, bir yanıyla polisiye özellikleri taşıyan bir kurgu, bir yanıyla da eko-feminist edebiyat. Ama bu, kolayca tek bir "tür"e indirgenecek kitaplardan biri değil. Roman, tam da bu noktada ilgi çekici bir hal almaya başlıyor zaten. Birbirinden değişik karakterler de cabası. Hele finalindeki o sürpriz… Sırf doğa, hayvanlar, otorite, kadın-erkek ve insan üzerine tartışmaya açtığı konularla bile önem arz ediyor. 🌱

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. Katılmak istediğinizin yüz yüze mi yoksa online kitap kulübü mü olduğunu formda seçebilirsiniz. 📬

*Online buluşma, yeterli sayıya ulaşmamız durumunda gerçekleşecek.

**Mert'in Kitap Kulübü'nde konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını belirtmek isterim. Kulüp buluşmaları için seçtiğim kitaplar tamamen şahsi tercihlerimle seçilmiştir, yani kitap tavsiyesidir. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak meselesini hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir.

Bu da yazının şarkısı olsun bari. Beth Hart - Bad Woman Blues.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

12 Ocak 2026 Pazartesi

2026. Ve hala blog'larımızdayız.

2026.

Yepyeni bir yıl.

2009'dan beri blog yazdığımı düşünecek olursak, 20. yılıma doğru gidiyorum. Hadi bakalım. 

Buralar bizim sanal günlüklerimiz. Blog'larla başlayıp, sonradan daha pratik olduğu ve daha çok kişiye ulaşma imkanı olduğu için, takip edilme, takipçilerle dolup taşma arzusuyla instagram'a, twitter'a gidenler, blog'larını terk edenler oldu. 

Bizlerse hala buradayız. 

Elbette artık o eski okunmalarımız, yorumlaşmalarımız yok. Çok çok azaldık. 

Ama zaten buradaki birinci amacımızın da yazmak, kaydetmek olduğunu düşünüyorum ben. 

"Fenomen" ya da "influencer" olmak için blog yazan kimse olamaz.

İşte bizler, bu blog yazmayı sevenler olarak, blogspot'lar kapatılana, internet çökene kadar yazılarımızı uzay boşluğuna bırakmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. 

Acaba yıllar yıllar sonra, benim şu an odamda, camdan düşen kar tanelerini seyredip çayımı yudumlarken yazdığım bu yazıyı kim okuyacak? Ya da, "aradığınız yazıya ulaşılamıyor" yazısı mı çıkacak ekranlarda?

Blog'larımızın geleceğe kalacağının bir garantisi olmadığını bir kez daha vurgulayayım.

Gmail kapanabilir, Blogspot kapanabilir. Veya kapatılabilir.

X hesabım kapatıldı mesela. 2014'ten beri Twitter'daydım. Bu yıl (pardon, 2025 demem gerek) eylül ayında bir gün hesabıma girdiğimde, profilimin bomboş olduğunu gördüm. "Hesabınız askıya alındı" diye hiç anlam veremediğim bir şey yazıyordu. İtiraz ettim, cevap bile vermediler. 2 ayım bekleyişle geçti. 2 ay sonra, hesap yine bana hiçbir açıklama yapılmadan tamamen kapatıldı. Hiçbir neden, gerekçe yok. Zaten hesapta da kitaplar ve gezi fotoğrafları dışında hiçbir şey paylaşmadığım için, hani başka türlü bir sebebi de olamaz. X tamamen keyfi olarak sayfamı kapatmış. Sonra şikayetvar gibi sitelere baktım, herkes, sıradan vatandaş, bu dertten muzdarip. Neredeyse 10 bin takipçim olan Twitter hesabım birdenbire kapatıldı ve yıllar boyunca yazdığım, biriktirdiğim her şey yok oldu gitti. O yüzden diyorum, bu yazılarımıza da bir gün ulaşamayabiliriz...

Ama o güne kadar buralardayız.

***

Astrolojik öngörüler/tahminler her sene bize umut veriyor, öyle değil mi? Hangi burçsak, "bu yıl bizim yılımız olacak!" diye motive oluyoruz (nedense her burç kazançlı çıkıyor bu işten, hiç negatif bir burç yorumu alan olmuyor, çaktırmayın, maksat herkes mutlu olsun). Umutlanmaya, bir yerinden hayata tutunmaya o kadar ihtiyacımız var ki, burçlardan medet umuyoruz, ne yapalım... Hiç değilse onlar bize genelde hep güzel şeyler söylüyor. 

Geçmiş yılların burç tahminlerini okuyorum. Mesela 2023'te benim burcum hakkında söylenenleri yaşadım mı? Hayır. 2017'de yaşadım mı? Hayır. Yine de fala inanma falsız kalma hesabı, seviyorum burç tahminlerime bakmayı... Burçların genel özelliklerinin gezegen hareketleriyle ilgili olduğu gibi bir gerçeklik de var aslında, ama günlük tahminler falan pek de tutmuyor. Tutacak gibi de değil. Şimdilerde okuduğum, Olga Tokarczuk'un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanındaki Janina karakterinin astrolojiyle ve gökte neler olduğuyla ilgilenmesi de yazıyı yazdığım zamana denk geldi. 

Neyse, 2026 yılı burç tahminlerimi okuyunca bu yıl da yine benim yılım olacak, onu anladım.

Hepimiz, daha doğrusu kalbi iyi niyetlerle, güzelliklerle dolu olanlarımız, güzelliklerle karşılaşalım bu yıl.

Bu çabuk çabuk yazdığım yazı da böylece 2026'nın ilk blog yazısı oluverdi.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

24 Aralık 2025 Çarşamba

Kitap Kulübünde Aralık Ayına Yakışır Bir Gotik Kitap ve 2025'i Bitirirken...

Shirley Jackson’ın 1958 yılında yayımlanan Güneş Saati romanında, dünyanın sonunun yaklaştığına inanan Halloran evindekiler, dünyanın geri kalanından daha ayrıcalıklı oldukları, bu evdekiler olarak kendilerinin kurtuluşa ereceği fikrine öylesine kapılıyorlar ki, yaşamakta oldukları günleri unutup kopmasını bekledikleri “kıyamet” için hazırlanmaya başlıyorlar.

Merkezleri İskandinavya'nın Gotland bölgesi olan Gotlar, Avrupa'ya inerek ele geçirdikleri yerlerde barbarlıkları, talancılıkları ve yağmacılıklarıyla bilinen bir kavimdi. 5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep oldular. Gotların her yere korku salması akıllarda (ve tarih kitaplarında) öyle kaldı ki, onlardan türetilen gotik kelimesi de aşağılayıcı ve pek de hoş olmayan anlamlarda kullanılmaya başlandı. 1500'lü yıllarda yaşayan ressam, yazar, mimar ve sanat tarihçisi Giorgio Vasari (ki kendisini, mitolojik bir hadise olan Uranüs'ün hadım edilmesi freskiyle de hatırlıyor olabilirsiniz) bu kelimeyi kötü anlamıyla kullanan ilk kişi oldu.

Gotik akım ilk önce mimaride ortaya çıktı. En ünlü ve tipik örneği de herhalde Paris'te bulunan Notre Dame Katedrali olsa gerek... Edebiyata sıçraması için ise daha uzun zaman geçmesi gerekecekti. Gotik edebiyat olarak kabul edilen ilk eser, 1764'te Horace Walpole'un Gotik Bir Hikaye alt başlığıyla yayımladığı Otranto Şatosu adlı romanı. Yazar, 1749 yılında, neogotik mimarinin örneklerinden biri olan Strawberry Hill'i yaptırmıştı. Otranto Şatosu'nu da, Strawberry Hill'de kaldığı bir gece gördüğü hayaletli bir kabustan yola çıkarak yazmış...

DİKKAT: YAZININ DEVAMI, KİTAP HAKKINDA KISMEN SPOILER İÇERMEKTEDİR.

Peki bu kısa girizgahı niçin yaptım? İstanbul'da yüz yüze toplandığımız kitap kulübüm Mert'in Kitap Kulübü'nün Aralık ayı için seçtiğim ve 20 Aralık Cumartesi günü Kadıköy'de toplanarak konuştuğumuz kitap Güneş Saati'ydi de ondan.

Güneş Saati, Amerikalı korku ve gotik kurgu yazarı Shirley Jackson'ın (1916-1965) 1958 yılında yayımlanan dördüncü romanı. Kitap için gotik ve apokaliptik kurgu tanımlaması yapılsa da, gotikten izler taşıyor demek sanırım daha yerinde olacaktır: Hayaletler, periler veya çeşitli doğaüstü güçlerle örülü bir gotik edebiyat yok burada, kitabı gotik yapan mütemadi tekinsizlik ve bir sonraki aşamada ne olacağını bilememenin verdiği belirsizlik hali. Eh, olayların büyük, gizemli bir malikanede geçmesi de gotik edebiyatın olmazsa olmazlarından... Netice itibariyle gotik olmasına gotik, ama ilk anda anlaşılan şekliyle değil. 

Yazarın en bilinen kitabı, Netflix'e dizisi de çekilen Tepedeki Ev. Güneş Saati ise ondan bir yıl önce, 1958'de yayımlanmış. Zaten Jackson'ın 48 yıllık yaşamında toplamda altı kitabı, ama iki yüzden fazla da hikayesi var. En bilinen hikayesi ise, 1948 yılında The New Yorker dergisinde yayımlanan Piyango adlı öyküsü. Bu hikaye, okurlardan pek çok eleştiri mektubu almasına ve dergi aboneliklerinin de iptal edilmesine neden olmuş, meraklısına okumasını öneririm. Ama aynı zamanda Shirley Jackson'ı da ünlü biri haline getirmiş. Bu arada Jackson'ın eşinin edebiyat eleştirmeni Stanley Edgar Hyman olduğunu da yeri gelmişken belirteyim. Yazar ve edebiyat eleştirmeni birlikteliği ilk etapta birbirini besleyen bir uyum gibi görünüyor. Fakat Hyman, Jackson'la olan evliliği boyunca başka başka kadınlarla da açık ilişkiler yaşamış. Biraz garip bir çift anlayacağınız... Nitekim sonunda da boşanmışlar.

Güneş Saati, Halloran ailesinin malikanesinde, evin oğlu ve her şeyin sahibi Lionel'in cenazesinin ardından eve dönüş sahnesiyle açılıyor. Roman bize daha ilk cümlesiyle, "artık tartışmasız bir şekilde Bayan Halloran'a ait olan eve" dönüldüğü bilgisini vererek başlıyor. Lionel'in ölümünde Bayan Halloran'ın parmağı olduğunu, Lionel'in artık bir dul olan karısı Maryjane ve on yaşlarındaki kızı Fancy'nin, Bayan Halloran hakkındaki düşüncelerinden öğreniyoruz. İkisi de onun ölmesini istiyor. Fancy, kelimenin tam anlamıyla "creepy" denecek cinste bir çocuk. On yaşında olduğuna inanmak güç. "Onu iteyim mi? Onun babamı ittiği gibi!" diye diye ortalıkta dolaşıyor. Belli ki bu ailede tekinsiz, entrikalar peşinde ve hepsi birbirinden çatlak üyeler var. Evin ve mirasın Lionel'e değil kendisine kalmasını istediği için, Bayan Halloran'ın onu ittiği fikrindeler. Bununla ilgili asla bir yüzleşme yaşanmasa da, sayfa 67'de Bayan Halloran'ın düşünceleriyle, evi kaybetmeyi göze alamayacağını öğreniyor, yani oğlunu sahiden de onun öldürmüş olduğunun imasını seziyoruz. Burada "merdivenden itmek" romanda birkaç yerde daha geçtiği, melodik bir biçimde tekrarlandığı için, benim aklıma leitmotiv kavramını getirdi, söylemeden geçemeyeceğim... 

Sonra çok geçmeden, Bayan Halloran'ın eşi Bay Halloran'ın (ki kendisi tekerlekli sandalyede ve aklı da gidip geliyor) kız kardeşi Fanny Hala'ya bahçede, güneş saatinin yanında bir "vahiy" iniyor: Çoktan ölmüş olan babası onunla konuşuyor ve kıyametin gelmek üzere olduğunu, herkesin evde kalmasını, evin güvenli alan olduğunu söylüyor. Ona neredeyse kimse pek de kulak asmayacakken, şöminenin içinde beliriveren bir yılan (sayfa 40), birdenbire Fanny Hala'ya inanmalarını sağlıyor. Devamında da, kitapta benim en sevdiğim şu cümleleri okuyoruz:

"Dünyada herhangi bir şeye inanmayan tek bir kişi bile yoktur. En eksantrik şeylere bile inanan birilerinin bulunacağı öne sürülebilir, kolay kolay çürütülemeyecek bir iddiadır bu. Öte yandan soyut inanç büyük oranda imkansızdır, inancı pekiştiren somut olandır; kupanın, mumun, sunak taşının gerçekliğidir; heykel gözyaşı dökene kadar değersizdir, felsefe filozof şehit düşene kadar değersizdir. ... Soyut bir inanç imkansız olduğundan ona ancak alametler sayesinde güven duyulur; tanrının, yerine geçtiği katılığın üzerinde silik de olsa kendi şeklini çıkarması sayesinde. Fanny Hala'nın çevresini saran kimse babasının uyarısına inanmamıştı ama hepsi yılandan korkmuştu."

Böylece, evdekileri birdenbire bu kıyamet gününün hazırlığı alıyor. Kasabaya gidip erzak ve hayatta kalmak üzere gerekli olan ne varsa satın almaya başlıyorlar. Hatta buna bir erkek de dahil. Evet. Kıyamet koparsa üremek için Essex dışında bir başka erkeğe daha ihtiyaç duyacaklarının hesabını yapan Fanny Hala, kasabada gördüğü ve Yüzbaşı adını taktığı bir adamı tutup eve getiriyor. Adam da onlarla yaşamaya başlıyor. Okuma önerisi: Olup biten hiçbir şeyi sorgulamadan okuyunuz... Bu, durup ikide bir olanı biteni ve karakterlerin akılalmaz davranışlarını eleştirebileceğiniz romanlardan biri değil. Halloran evinde yaşayan herkes, dünyanın geri kalanından daha ayrıcalıklı oldukları, bu evdekiler olarak kendilerinin kurtuluşa erecek insanlar oldukları fikrine kendilerini fazlasıyla kaptırıyorlar. Müthiş bir elitizm! Üstelik mücevher ya da evin odaları gibi konularda da hala yarış halindeler. Hepsi, kıyamete o kadar odaklanıyorlar ki, yaşamakta oldukları günleri unutuyorlar. Shirley Jackson da biz okurlarına bunu düşündürmek istemiş olsa gerek.

Zaten bununla ilgili de Fancy karakteri kitap boyunca sadece burada (sayfa 171) aklı başında bir laf ediyor: 

"Şahsen ben buna anlam veremiyorum. Baksana, hiçbiriniz bir şeyleri sadece sevmekle yetinemiyor musunuz? Hep dünya için endişeleniyorsunuz. Baksana. Fanny Hala çok güzel bir dünya olacağını söyleyip duruyor; her şeyin yeşil, durgun, mükemmel olacağını, hepimizin orada huzur içinde mutlu mesut yaşayacağını. Bu kulağıma gayet hoş geliyor ama halihazırda zaten çok güzel bir dünyada yaşıyorum, yemyeşil, durgun ve mükemmel, gerçi burada kimse pek huzurlu ya da mutlu görünmüyor; ama düşünüyorum da bu yeni dünyada Fanny Hala, büyükannem, sen, Essex, bu diğer delilerle annem olacak; insanlar neden geride sadece bir tek onlar kalacağı için daha mutlu ya da huzurlu olacaklarını sanıyorlar ki?" 

Halloran ailesi bu tekinsiz çocuğu bile kitabın sonunda çokbilmiş bir filozof yaptı!

Nitekim kitap, olup olmayacağı bile belli olmayan, "kıyamet"ten önceki son günle bitiyor. Aslında gelmesi beklenen o kıyamet değil de, karakterlerin bu anın geleceğine inanıp o süreçte yapıp ettikleri, yani bekleyişleri önemli olan. Ertesi gün nasıl bir dünyaya uyanacaklarını bilmiyoruz. Bir önemi de yok. Kıyamet haberini alan Bayan Halloran, hemen bir hiyerarşi kurup, daha önce göndermeyi planladıkları da dahil herkesin evde kalmasına izin verdiğini açıklıyor. Hatta eve dışarıdan gelen arkadaşları, Augusta Willow, kızları Julia ve Arabella ile babası Bayan Halloran'ın kuzeni olan Gloria Desmond da artık kendi hayatlarını bırakıp sorgusuz sualsiz bu evde yaşamaya başlıyor. Aklı gidip gelen Bay Halloran'ın bile, hemşiresinden kendisine Robinson Crusoe okumaya başlamasını istemesi, kitaba ilişkin iyi bir detaydı.

Evin çalışanları da dahil olmak üzere karakterlerin her biri o kadar kendi halinde ve o kadar narsisist ki, evin çalışanı Miss Ogilvie bile, "Acaba düzgün bir akşam yemeği olacak mı? Buraya geldiğimden beri ilk cenazem bu" deme cüretinde bulunabiliyor ve bunu herkes doğallıkla karşılıyor. Veya, Fanny Hala "Gelen babamdı" dediğinde, Bayan Halloran, "Umarım ona hürmetlerimi iletmişsindir" diyor. Kitapta ironi ve kara mizah her an her diyalogda karşımıza çıkıyor. Dahası, kitapta karakterlerin diyaloglarından ziyade monologları olduğunu söylemek isabetli olacaktır. Zira herkesin ayrı telden çalıp oynadığı roman boyunca, karşılıklı sağlıklı bir iletişim kuran karakterlere pek de rastlayamıyoruz. Herkesin kendi söylemek istediğini söylediğini, ama birbirini hiç de dinlemediği bir atmosfer hakim.

Kitaptaki en tuhaf karakterler herhalde Bayan Halloran, Fanny Hala ve çocuk Fancy. Bayan Halloran öyle bir kadın ki, dünya sona ererken ne giyeceğini, yeni dünyaya nasıl uyanacağını düşünüyor ve evde kasabalılara verecekleri son davette kendine bir taç takarak gösteriş yapıyor. Tabii dünyanın sona ereceğini Halloran ailesi dışarıdan hiç kimseyle paylaşmıyor. Bayan Halloran'sa, müthiş hazırlıklar yaptığı kıyamet gününü göremiyor: Çünkü o gece, merdivenlerin dibinde ölü olarak bulunuyor. Birisi de onu merdivenden aşağı itmiş. Ama bu olayın üstünde hiç durulmuyor. Evin erkekleri onun cansız bedenini bahçedeki güneş saatine yaslayıp tekrar eve geri dönüyorlar. Fanny Hala, "Buralarda ona gerçekten benzeyen tek şey güneş saatiydi" diyor. Sayfa 123'te, Fanny'nin oyuncak bir bez bebeğine iğneler batırıldığı sahnesi (vudu büyüsü), kitabın sonunda bir ölümle karşılaşacağımızın sinyalini veriyordu. Meğer o kişi Bayan Halloran'mış...

Kitapta, kitabın kalanıyla biri hiçbir ilgisi olmayan, diğeri bağlantılı, iki yan hikaye de var. Bunlardan ana kurguyla tamamen alakasız olanı, Harriet Stuart hikayesi. Kasabada geçmişte ailesini katleden Harriet diye bir kız varmış ve şimdi onların yaşadığı ev, Stuart Evi ve tüm bu hikaye, kasaba için bir turizm malzemesi haline dönüşmüş durumda. Acaba Jackson bize benzer bir durumun Halloran malikanesi için de geçerli olabileceğini mi söylemeye çalışıyor? Diğer hikaye de, Halloran evinden ayrılmaya karar veren Julia'nın nihayetinde bunu başaramayıp sonrasında eve geri dönmesiyle sonuçlanan sisli araba yolculuğu. Bu bölüm başlı başına ayrı bir hikaye olarak bile atmosfer yaratmada hayli iyi.

Mert'in Kitap Kulübü'nün Aralık ayındaki Kadıköy buluşmasında da işte bu kitabın kurgusunu masaya yatırdık, karakterleri çekiştirdik, konular konuları açtı ve nasıl başlayıp bittiğini şahsen hiç anlamadığım 2,5 saatlik keyifli bir sohbet daha kitap kulübü tarihindeki yerini aldı. Aramıza her zamanki gibi hem yeni kitapseverler dahil oldu hem de daimi katılımcılarımız katıldı. Bu kitapta da karakterlerden yola çıkarak insanları, insanların birbirlerine yapıp ettiklerini konuşurken aslında yine hırsları, entrikaları, yalanları, yani insana ait ne var ne yoksa onu konuştuk. Bu, aynı zamanda 2025'in de son kitap kulübü buluşmasıydı. Kitaplarla dolu bir yıl daha ne çabuk geçti, inanılır gibi değil...

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için profilde bulunan kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. 📬 Mert'in Kitap Kulübü birbirinden iyi okurların ve insanların buluştuğu bir yer olma çizgisini sürdürüyor. Kapımız kitaplardan konuşmak isteyen herkese sonuna kadar açık. Kulüpte konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını, kitapları tamamen şahsi tercihlerimle seçtiğimi de bir kez daha belirtmek isterim. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir. 

Bu arada bu yazıyı İstanbul'da yazdım, ama yılbaşını memleketimde geçirmek üzere geldiğim Trabzon'da yayımlıyorum. Dilerim ki sağlıklı, mutlu, huzurlu bir 2026 yılı geçiririz.

2026'da yeni blog yazılarında görüşmek üzere!

28 Kasım 2025 Cuma

Aralık Ayında Kitap Kulübünde Gotik Edebiyat Konuşuyoruz!

Daha dün başlamış gibi hissettiren 2025 bitiyor bile!

"Mert'in Kitap Kulübü de olmasa konuşamayacağımız" yüz yüze kitap kulübü buluşmalarımızda Aralık ayında Shirley Jackson'ın Güneş Saati kitabını konuşuyoruz. 🧡 Kitap kulübümle ilgili en memnun olduğum geri dönüşler sanırım kitap seçimlerimle ilgili geliyor. Elbette her zaman kıyıda köşede kalmış kitapları konuşacağız diye bir şey yok, ama sanırım beni heyecanlandıran kitaplar genelde daha az bilinenler oluyor. 📚

Güneş Saati, kendisi de hayli ilginç bir karakter olan ve daha çok Tepedeki Ev romanıyla bilinen Jackson'ın 1958 yılında yayımlanan romanı. Gotik ve apokaliptik kurgunun iyi örneklerinden olmakla birlikte, bunun türlere mesafeli okurları bu buluşmadan uzak bırakmasını istemem. Zira romanımız her ne kadar tekinsiz bir evde geçse de, (neredeyse tümü kadın olan) birbirinden entrikalı aile üyeleriyle, aslında yine her zamanki gibi insanı konuşacağız. İnsanoğlunun hırsları, yalanları, inançları her şeyiyle bu romanda da karşımıza çıkıyor. Edebi açıdan pek güçlü bir metin olmadığını peşinen söyleyeyim. Fakat Soğuk Savaş yıllarının belirsizliğinin sürdüğü bir dönemde yazılmış, "kıyamet"ten korunmak için aynı malikanede toplanan insanların ele alındığı bir kitabın konuşulması gerek. Kara mizah bu kitapta da yine başrolde. 🕯

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. 📬

20 Aralık Cumartesi günü saat 13.30’da Kadıköy’de görüşmek üzere! Detaylı adresi her zamanki gibi katılımcılarımıza bildiriyor olacağız. 🧡

* Mert’in Kitap Kulübü'nde konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını belirtmek isterim. Kulüp buluşmaları için seçtiğim kitaplar tamamen şahsi tercihlerimle seçilmiştir, yani kitap tavsiyesidir. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak meselesini hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

26 Ekim 2025 Pazar

Yüz Yüze Kitap Kulübümün Yeni Dönem Buluşmaları Kadıköy'de Başlıyor!

Ve beklenen an geldi çattı: Mert'in Kitap Kulübü'nde yeni sezon başlıyor! Her zamanki gibi, İstanbul'da yüz yüze buluşan kitap kulübü olarak, kitaptaki kurguyu, karakterleri, romanın geçtiği dünyayı ve tabii yazarın okura anlatmak istediklerini masaya yatıracağız. Özleştik! 🥳🧡

Sezonu kalemi sert, kara mizahı bol ve tabulara meydan okuyan eserleriyle bilinen Chuck Palahniuk ile, yeraltı edebiyatının derinliklerine dalarak açıyoruz. Görünmez Canavarlar, çıkışını Dövüş Kulübü ile yapan yazarın aslında ondan da önce yazdığı ama yayınevlerinden ret üstüne ret yiyen romanı. Kendisinin toplumsal normlara, medyanın dayattığı güzellik algısına, tüketim çılgınlığına ve kimlik meselesine dair söyleyecek çok sözü var. Baştan söyleyeyim, sarsıcı bir kurguyla karşı karşıyayız.

Kitap kulübünün benim için en güzel tarafı, okuduğumuz aynı roman hakkında bambaşka yorumlarda bulunmamız ve kitap hakkında farklı fikirlerde de olsak bunu müthiş bir nezaket içinde, karşılıklı empatiyle yapıyor oluşumuz. Ben bu ortak paylaşım hissini çok özledim. Eğer siz de özlediyseniz veya bu birlikteliği bizimle ilk kez yaşamak istiyorsanız, 15 Kasım Cumartesi günü 13'te Kadıköy'de buluşalım. Detaylı adresi katılımcılara bildiriyor olacağız.

Herkesin söz alıp konuşabileceği samimi bir ortam için kulübe katılım bu dönem de yine kontenjanla sınırlı. İlk kez katılacaksanız, sizi ve kitaplarla olan ilişkinizi daha iyi tanıyabilmemiz için kayıt formunu doldurmanız gerekiyor.

15 Kasım'da görüşmek üzere! 📚🌱

* Mert’in Kitap Kulübü'nde konuştuğumuz kitapların reklam olmadığını belirtmek isterim. Kulüp buluşmaları için seçtiğim kitaplar tamamen şahsi tercihlerimle seçilmiştir, yani kitap tavsiyesidir. Bu kitaplar beğendiğim kitaplar olabileceği gibi; farklı perspektiflerden okurlar olarak meselesini hep beraber tartışmak ve kimi zaman birlikte eleştirmek üzere seçtiğim kitaplar da olabilmektedir.

Pazar Tavsiyesi: Din Felsefesi Üzerine İyi Bir Korku Filmi

Hafta sonları bile erkenden uyanan benden, günaydın! Çok yeni izlediğim bir filmi (dün gece), sevebileceğinizi düşünerek taze taze paylaşm...