8 Temmuz 2019 Pazartesi

HEYBELİADA GEZİSİ


İstanbul'da havalar ne kadar sıcak, değil mi? İşte o sıcak mı sıcak günlerden birinde, Kadıköy iskelesinden kalkan vapura biniyorum. İstikamet: Heybeliada! Sabah vapuruyla gitmemize ve hafta içi olmasına rağmen öyle bir kalabalık var ki, "Demek hafta sonu gelsek ne olacaktı?" diye düşünmeden edemiyoruz. Tam bir saat süren vapur sırasıyla Kınalıada ve Burgazada yolcularını indirdikten sonra, Heybeliada iskelesine yanaşıyor ve kalabalığın arasına karışarak iniyoruz. Öğlen olmuş, güneş tam tepede, etraf kaynıyor. Üstelik bu daha başlangıç! Neyse ki gölgesine sığınabileceğimiz ağaçlar bol adada.

Bir yanımızdan bisikletliler, diğer yanımızdan faytonlar geçerken, biz de yürüye yürüye adayı turlamaya başlıyoruz. Adada günübirlik gelen turistlerin faytonlara ilgisi hala devam etse de, elektrikli bisikletler de iyice yaygınlaşmış. Ada halkının kullanımında olan bisikletlere hemen her küçük esnaf dükkanının önünde rastlayabiliyorsunuz. Ancak biz, çok sıcak olan o gün, tam bir "yokuşlar kenti" olan Ada'yı yürüyerek gezme taraftarı oluyoruz. Zaten bisiklet kiralamak üzere konuştuğumuzu gören bir esnaf da, gideceğimiz yerleri duyunca, "Oraya bisikletle çıkmanızı hiç tavsiye etmem!" diye lafa karışınca, kesin kararımızı veriyoruz. Prens adalarının ikinci büyük adası ve en yeşili olan Heybeliada (ya da eski adıyla Halki), yaz aylarında İstanbul'a çok yakın bir kaçış noktası. Yunan filozofu Aritoteles'in anlatılarına göre, o zamanlar Ada'da bakır madeni bulunuyormuş ve Yunanca bakır anlamına gelen Halki adı da buradan gelmekte. Heybeliada ismini ise, heybeye benzeyen şeklinden almış Ada.

En sevmediğim şey: Kapalı bir kitapçıyla karşılaşmak. 

Heybeliada'da bugün yaklaşık 7 bin kişi yaşıyor. Ancak nüfusu, yaz mevsiminde 50 bini aşabiliyor. Merkezdeki Aziz Nikola Rum Ortodoks Kilisesi, denizcilerin koyurucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine, 1857 yılında kurulmuş. Eskiden Ada halkının denizci ve balıkçı bir nüfustan oluştuğu hatırlıyoruz. Kilisenin önünden ilerleyerek hediyelik eşyalar, takılar ve çeşitli objelerin satıldığı el arabalarının önünden geçiyoruz. Refah Şehitleri Caddesi’ndeki eski köşklerin her birinin önünde duruyor, bir zamanlar o avlularda, verandalarda yaşanmış olan hayatların hayaline dalıyoruz. Sokaktaki evlerin her biri fotoğraflık. Heybeliada Sahafı’nın da, kapalı olsa da, vitrinine bakmadan geçmiyoruz. Birkaç yıl önce açılan sahaf, Ada’daki kitabevi eksikliğini karşılamayı amaçlıyor.
Bu sokak üstündeki İsmet İnönü Müzesi’nde hummalı bir restorasyon çalışması var. İsmet İnönü’nün 1950 sonrasında ailesiyle birlikte tatil amaçlı yaşadığı köşk, günümüzde müze olarak ziyaret edilebilse de gittiğimiz gün çalışmalardan dolayı kapalı. İnönü bu köşkü ilk olarak 1924 yılında yazlık ev olarak kiralamış, 1934 yılındaysa satın almış. Mobilyaları Atatürk tarafından hediye edilen müzede, bugün hala aynı eşyalar görülmekte. Ayrıca evin bahçesinde yaz aylarında konser ve atölye çalışması gibi çeşitli etkinlikler de düzenleniyor. Aynı sokak üstünden dik bir merdivenle veya Ada’nın daha yukarıki yollarından ulaşılabilen Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi de, ömrünün son otuz bir yılını Ada’da geçiren yazarın anısına ziyarete açık. Ancak orası da şansımıza geçici olarak kapalıydı.


Önümüzdeki faytonların ve bisikletlilerin peşinden, Ümit Tepesi’ndeki Ruhban Okulu’na doğru virajları döne döne yayan çıkmaya başlıyoruz. 9. yüzyılda inşa edilen Aya Triada kilisesinin, 19. yüzyıl ortalarında din adamı yetiştirmek amacıyla okula dönüştürülmesiyle yapılan okulun ana binası, neo-klasik ve neo-Bizans tarzlarından izler taşıyor. Ziyarete açık olan binaya girip duvarları yaşanmışlık izleri taşıyan sınıflardaki uzun tahta sıralar ve kara tahtaların önünde, adeta geçmişe bir yolculuk yapıyorsunuz. Okulun şimdilerde yeniden düzenlenmekte olan tematik bahçesindeki masmavi tavus kuşları objektifimize poz veriyor. Bahçedeki ortanca, manolya ve şakayık bitkileri, Türk ve Yunan bağışlarıyla alınmış.

Söz Adalılarda

Ada halkı kendine has... Kim Adalı kim değil, şöyle bir bakışla anlayabiliyorsunuz. İki tarafında eski evlerin sıralandığı bir yokuştan, eli kolu alışveriş poşetleriyle dolu çıkmakta olan, hasır şapkalı hanımefendiyi görünce kibarca yanına yanaşıyorum. Ada'dan konuşmak istiyorum. "Doğma büyüme adalıyım," diyerek başlıyor anlatmaya... Bu zaten Ada sokaklarına fazlasıyla hakim yürüyüşünden bile öyle belli ki... "Eskiden adamız güzeldi, şimdi yine güzel ama pek değil. O zamanlar Ada’da subay aileleri yaşardı. Ben de bir subay kızıyım. Artan kalabalık ve insan çehresinin değişmesi her şeyi bozdu. Eskiden geceleri anahtar kapının üstünde uyurduk. Herkes birbirine yardım ederdi, hepimiz samimiydik; hoş hala samimiyiz, ama daha tedirgin..." Bunları söylerken sanki yalnızca Ada’yı değil, İstanbul’u ve Anadolu’nun kentlerini de tarif ediyor gibi. Kışın Ada rüzgarlı olduğundan İstanbul’a gittiğini, yazlarıysa istisnasız yeniden Ada’ya yerleştiğini öğreniyorum ondan. Hafta içi olmasına rağmen etraftaki kalabalıktan şaşırdığımdan bahsediyorum. “Yok canım, bu da kalabalık mı? Bayramda biz Adalılar evden çıkmadık, üç dört gün kilitli kaldık. Daha çok da Suriyeliler, Afganlar ve Araplar geliyor...” Faytonları da soruyorum. “Faytonlar nostaljik, ama bu kadar fazla olmasına gerek yok. Sayıları on taneyi geçmese daha iyi olurdu. Kokuya da alıştık artık. Şimdi herkeste elektrikli bisiklet var. Gerçi bisiklete binmeyi bilmeyenlerin burada onlara binmeleri de ayrı bir tehlike arz ediyor, artık çoluk çocuğu sokağa bırakamıyoruz.” Son olarak Ada’da bir gününü nasıl geçirdiğini soruyorum. “Arkadaş grubum var, kulübümüz var. Öğlenleri kulübe gidiyoruz (Su Sporları Kulübü), denize giriyoruz. Adada plajlar bir iki yer haricinde hep ücretli.” Nerede oturduğunu da öğrenmeden edemiyorum. "Eski bir köşkte... Dışarıdan bakınca hala köşk ama içini bölüp apartman yaptık."

Ada'daki renkli evlerden biri... 

Dükkanının bahçesinde, öğlen güneşinde oturmuş, “İstanbul’a gidince alınacaklar” listesini hazırlayan 72 yaşındaki elektrikçi Muharrem Amca’nın yanına uğruyorum sonra. “Ben Heybeliada’ya 1972’de geldim, neredeyse 50 yıl olacak, o zamandan beri hep buradayım. İstanbul’a malzeme alışverişi için gidip geliyorum. Adamız çok güzel, her bakımdan İstanbul’un en güzel yeri. İstanbul İstanbul olmaktan çıktı artık. Bana ‘İstanbul’u sana vereceğiz’ deseler, buranın bir karış toprağını değişmem! Her yer yürüme mesafesi. İşim, evim her şeyim burada. Ada’mızda samimiyet, dürüstlük, insanlık, birbirinin malını koruyan kollama var. Biri düşecek olsa, daha düşmeden herkes gelir kaldırır onu. Evden çıkıp çarşıya gelene kadar kimi görürsen selam verirsin burada! Benimle bile gelip pat diye konuşabiliyorsun, sana hiç surat asmıyorum, değil mi? Eskiden burası daha neşeliydi. İskelede sabah her vapur seferinde iki tane asker, iki tane polis, iki tane zabıta nöbet tutar, her geleni karşılardı. Aşağı yukarı 1985 yılına kadar sürdü bu.” Muharrem Amca’nın gülerek anlattıklarına göre, o zamanlar vapurdan inenlere kime geldikleri sorulurmuş. Eğer cevapları tatmin edici bulunmazsa işkillenip, bindikleri vapurla geri gönderilirlermiş! “Son birkaç yılda akıllı bisikletler çıktı. Onlarla geceleri bile Ada’yı, çamları dolaşabilirsin, çok güvenlidir. Burada akülü araba yasak. Atatürk’ün koymuş olduğu bir kural bu.”
Ada insanlarıyla sohbetimden öğrendiğim kadarıyla, Ada’da bir iki plaj haricinde ücretsiz plaj yok. Turistlere bisiklet kiralayan Ekrem Bey, “Eskiden parasızdı, istediğiniz yerden girebilirdiniz. Ama artık her yer paralı oldu. Bir misafirim gelse ben onları denize götüremeyeceğim. Ne var ki denizde balık kalmadı! Eskiden iskeleden balıkları seyrederdik, şimdi yok. Fotoğraflarda kaldı onlar…"

Ne yemeli?

Adaya özgü bir yiyecek yok, ama yine de bunun için kendinizi zorlarsanız size “Ada ponçiği”ni gösterebilirler. Yolumuzun üstüne çıkan ilk fırına girerek adanın kendine has, elma marmelatlı poğaçası diyebileceğimiz “Ada ponçiği”nin tadına bakıyoruz. Sahildeki balık restoranlarında balığın envaiçeşidini ve sofranızı zenginleştirecek mezeler keşfedilmeyi bekliyor. Ada’ya gelmişken dondurma da yemeden dönmek olmaz!

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

9 yorum:

  1. PAYLAŞIM İÇİN ÇOK TEŞEKKÜRLER ÇOK GÜZEL OLMUŞ.

    YanıtlaSil
  2. Adalar yazın gidilecek gibi değil. Kalabalık fena.En iyi zaman ,her iki bahar mevsimi sanırım.

    YanıtlaSil
  3. Miss bir gezi olmuş, devamı gelsin...

    YanıtlaSil
  4. Çok güzel bir gezi olmuş, keşke fotoğraflarla süslü olsa da gözlerim şenlenseydi dedim :)
    Çok severim adaları.Röportaj niteliğinde oluşu ayrıca mutlu etti beni. Bu tür yazılarınızın devamını diliyorum :)

    YanıtlaSil
  5. Faydalı bilgilere güzel resimler eşlik etmiş. Teşekkürler Mert :))

    YanıtlaSil
  6. Merhaba, dün postunuzu okuduğumda en başta Ada dan güzel bir bina ve sokak görünümü vardı, tek bir fotoğraf olarak. Bugün o gitmiş, 4 farklı fotoğraf gelmiş :)
    Kitabınıza yeni başladım, aslında hemşerim oluşunuz sipariş vermemde en etkili nedendi ama blogunuzu, yazılarınızı da çok sevdim. Başarılar diliyorum :)

    YanıtlaSil
  7. Harika bir yazı olmuş. Ben de önümüzdeki haftalarda Heybeliada'ya gitmeyi düşünüyordum. Çok güzel bir tesadüf oldu. Yazınızdan muhakkak faydalanacağım. Teşekkürler :)

    YanıtlaSil
  8. çok severiim, yüzmek için deeee :)

    YanıtlaSil
  9. Heybeliada sakinliği ve yemyeşil örtüsü ile ayrı yere sahip, kalbimde. Her mevsimi mutluluk verir, sık sık gitmeli.

    YanıtlaSil

Gmail hesabı olmayanlar, anonim seçeneği ile yorum yapabilir... Yorumlarınız için çok teşekkür ederim!

KİTAP ALINTISI

"Yazın son günleri, insanın dünyayı değiştirebileceğine dair hâlâ içinde umut taşıdığı günlerdir. Ama ne zaman ki mevsim döner, işte o ...