SEYAHAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SEYAHAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2024 Salı

"SİZİ TANIYORUM"

Dün arkadaşımla bir müzedeki bitmek üzere olan sergiyi görmeye gidecektik. Havanın soğuk, pofuduk bulutların gri olduğu sonbahar günlerinden biriydi ve ben uzun zaman üstüne bindiğim Haliç vapurunda oturmuş diğer yolcuları gözlemlerken haklarında tahminlerde bulunuyor, kendi kendime hikayeler uyduruyordum. Müzelerin pazartesi günleri kapalı olduğu aklımıza gelince hemen planı değiştirdik ve Balat’ta buluşmaya karar verdik. Bir şeyler yedik, içtik, epey sohbet ettik.

Saatler sonra dönüş vakti geldiğinde tekrar Üsküdar vapuruna bindim. Sabah yine aynı vapurda geldiğim yaşlıca bir kadın yolcu, sanki beni bekliyormuşçasına orada oturuyordu. Belki de onu tekrar görmeyi bekleyen bendim çünkü o an habersiz olduğum bir yazgı çoktan işlemeye başlamıştı. Koca vapurda gittim karşısındaki koltuğa oturdum.

Şöyle bir yüzüme baktı, telefonunda bir şeyler yaptı ve ardından "Sizi tanıdım," dedi bana. Acaba sosyal medyadan mı derken, meğerse kitabımdan tanımış.

Kitabımı yaz başında okumuş, ona kızı almış. Instagram'ı yokmuş, şimdi internete kitabın ismini yazınca beni bulmuş, daha önceden fotoğrafıma baktığı için beni hatırlamış. "Ben hep klasikleri okurum," dedi. "Kızım sizin kitabı verince bu ne dedim, ön yargıyla başladım ama çok beğendim."

Çok sayıda yeni Türk yazar var, haklısınız, fakat bu isimlere, en azından yakın hissettiğimiz bazılarına şans vermek gerek dedim ben de. Benim de henüz okumadığım, keşfetmediğim, hiç duymadığım bir sürü yazar ve kitap var, sadece görünür olabilenleri, reklamı yapılanları biliyoruz, diğerlerinden haberimiz bile yok ve bu çok üzücü, haberimiz olsa da vaktimiz yetmiyor veya beğenecek miyiz beğenmeyecek miyiz bilmediğimiz bir kitabı risk alıp okumak istemiyoruz, okur olarak işimiz zor ve karmaşık. Kızınız tesadüfen bulup almasaydı, siz de benim kitabımdan bihaber olacaktınız örneğin.

Yol boyunca tatlı tatlı sohbet ettik. Bana gelecek kitaplarımı da sordu, ona şimdilerde üstünde çalıştığım yeni bir roman olduğunu söyledim. Karaköy iskelesinden binenler oldu, vapur bir anda kalabalıklaştı. İkimiz de Üsküdar’da indik. İyi akşamlar. Çok memnun oldum. Sahiden de çok şaşırmış ve çok memnun olmuştum. Keşmekeşin içinde farklı yönlere sapıp, kaybolduk.

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

https://www.trendyol.com/remzi-kitabevi/benim-kucuk-saheserim-p-811138753?boutiqueId=61&merchantId=653904&filterOverPriceListings=false&sav=true

1 Ekim 2023 Pazar

BELGRAD GEZİ REHBERİ: BELGRAD'DA ÜÇ GÜN

Belgrad'da nereler gezilir diye arattığınızda, her yerde alışveriş caddesi Knez Mihailova'yı anlatanları, Kalemegdan parkında turlayanları, Tuna ve Sava nehirlerinin kıyısında yürüyüş yapanları görürsünüz.

Ben size daha farklı bir hikaye anlatacağım.


Fazla seçeneğim yoktu. Vizesiz gidilebilen Avrupa ülkeleri arasından bir seçim yapmam gerekiyordu ve ben de uzun zamandır aklımda olan Belgrad'ı seçtim. 

Belgrad'da marketten alıp sevdiğim şeyler arasında vişneli kola ve şeftalili-güllü soğuk çay oldu.

Üç buçuk günlük Belgrad seyahatimden aklımda kalanlar köhne, virane evlerle dolu ara sokaklar, kırmızı belediye otobüslerine ön, orta ve arka kapılarından doluşup iniveren insanlar, sahipleriyle birlikte gezen mutlu mesut köpekler ve her et yemeğiyle birlikte servis edilen kaymak oldu. Neredeyse Eylül sonu olmasına rağmen 30 dereceyi bulan hava sıcaklığını da es geçmemek gerek. (Küresel ısınma endişe veriyor.) Bunları, olumsuz özellikler olarak ya da beklediğimi bulamadım demek için anlatmıyorum. Aksine, ilk defa gittiğim bir şehre oranın yerlisinin gözünden bakmayı, o şehirde gündelik bir yaşam geçirmeyi sevdiğim için Belgrad'ı da sevdim demek istiyorum.

Aslında bizim ülkemiz, bizim şehirlerimiz dünyadaki pek çok yerden daha güzel. Türkiye gerçekten cennet! Gel gör ki, insan, toplum ve kültür faktörleri devreye girince yaşam kalitemiz düşebiliyor, stres seviyemiz artabiliyor. Üçüncü sayfa haberleriyle dolu günler yaşayabiliyoruz. Sokakta güvenle yürüyemiyoruz. Belgrad'da, diğer pek çok Avrupa ülkesinde de olduğu gibi, sokakta güvenle dolaştım. Gidip görmenizi en çok da bu yüzden tavsiye ederim. 

Yine de olası Belgrad seyahatiniz için bazı gezilip görülmesi gereken yerler hakkında ben de birkaç kelam etmeden geçmeyeceğim.

Efendim öncelikle Belgrad'a uçakla gittiğinizde ineceğiniz yer Nikola Tesla Havaalanı. Burası küçük, ufak tefek bir havaalanı. Yani öyle Sabiha Gökçen gibi büyük, donanımlı bir havaalanı filan beklemeyin, aradığınızı bulamazsınız. Mağaza sayısı bir elin parmağını geçmiyor. O yüzden erken giderseniz oyalanmanız için bir yer, dahası oturmak için yeterli sayıda bank bile yok.

Havaalanından şehre A1 shuttle'ı ile veya 72 numaralı otobüslerle gidebiliyorsunuz. Ben shuttle ile Trg Slavija meydanına gittim. Bunun için 400 Sırp dinarı ödemeniz gerekiyor. O da yaklaşık olarak 100 liraya denk geliyor.

Şehirde ilk turunuz Kalemegdan olabilir. Burası işin aslı büyük, çok büyük bir park. Belgrad Kalesi burada. Eğer sonuna kadar giderseniz nehir manzarasını görebiliyorsunuz. Benim Belgrad'da nehir manzarasını gördüğüm ilk yer burası oldu. Buraya da gelmesem göremeyecektim adeta! Tam burada telefonumun çalması ve benim ücretsiz wifi'ye bağlanıp iş teklifi yapılması da değişik bir anı olarak kaldı. Sonucu merak edenler için söyleyeyim: Teklifi biraz düşündükten sonra kabul etmedim. Hala işsizim. 


Oradan çıkıp şehir merkezine geri döndüğünüzde benim gibi tüm gün boyunca 10-12 kilometre yürüdüyseniz ayaklarınıza kara kara sular inmiş olabilir ve kendinizi bir an önce bir kafeye-restorana atmak isteyebilirsiniz.


Kendimi attığım restoranda karşıma şöyle nefis bir Sırp pizası (Pizza Serbiana) çıktı. Fiyatı 1295 Sırp dinarı, 320 Türk lirasına denk geldi. Gerçekten büyük ve fazlasıyla doyurucuydu. Not etmek isteyenleriniz için restoranın adı: Boutique.


Bu da ilk gün yediğim kaymaklı et yemeğinin fotoğrafı...


Ve gelelim Belgrad'ın şehir merkezinden bir otobüs mesafesi uzaklıktaki Gardos Kulesi'nden çektiğim manzaraya. Aslında kuleye girmedim, kulenin oradaki terastan çektim, bu manzara da bana fazlasıyla yetti. Kuleye çıkıp daha yüksekten bir manzara görebilirsiniz. Burası, Zemun diye bir semt. Dik yokuşlarla dolu olsa da şirin bir yer. 

Ve böylece, Belgrad notlarımın sonuna gelmiş oluyorum. Daha fazlası için instagram hesabıma göz atabilirsiniz.

11 Eylül 2023 Pazartesi

DOĞANIN SESİ: TRABZON

Şimdinin yurt içi uçak biletleri, birkaç yıl öncesinin yurt dışı uçak bileti fiyatlarına ulaştı. Kısa süreli bir kaçamak için İstanbul'dan Trabzon'a geldim. Tek yön uçak bileti 1696 lira. Bugünün Türkiye'sinde memleketinize seyahat etmek için gidiş-dönüş yaklaşık 4 bin lirayı gözden çıkarmak zorundasınız. 

Efendime söyleyeyim köftesiydi, pidesiydi, ekmeğiydi, balığıydı derken Trabzon'da ne yenir sorusunun yanıtını layığıyla verdikten sonra, Maçka'ya gittim. Eğer bu blog'un sıkı bir okuruysanız bildiğiniz üzere Maçka, Bozbalık romanlarım için ilham aldığım o güzel yer... Ters Düz de Uçurum Zamanı da Maçka'nın hayali bir köyü olan Bozbalık Köyü'nde geçiyor. 

Bir elimde haftanın 25 liralık Oksijen gazetesi, diğerinde okuduğum kitap, Maçka'nın yeşilinde içime bol bol temiz hava çekmekle meşgulüm. Trabzon şehir merkezindeki sıcak, bunaltıcı, nemli havanın aksine Maçka'ya sonbahar gelmiş, hava bir hayli serin, kısa kollu tişörtümün üstüne kalın bir hırka geçirme ihtiyacı hissediyorum. 

Düşünüyorum: Acaba doğa neden insanın kendini en huzurlu hissettiği yer? Göğe yükselen yemyeşil çam ağaçlarının asaleti, dağların tepelerini görünmez kılan incecik sis, kuşların ve kelebeklerin insanın her türlü ekonomik probleminden habersiz oradan oraya uçmaları bir an için dünyanın derdini tasasını unutturduğundan olsa gerek... Nietzsche"Doğayla baş başayken kendimizi öylesine rahat ve keyifli hissetmemizin nedeni, doğanın bizim hakkımızda bir görüşü olmayışıdır" demiş. Lakin acı bir gerçek var ki, şehir yaşamı eninde sonunda bizi çağırıyor. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert


1 Şubat 2020 Cumartesi

ŞU SIRALAR NEDEN SIK SIK TRABZON'A GİDİYORUM VE NE YAPIYORUM?


Şu sıralar havalardayım. Havalardayım diyorsam, öyle havalara girdiğimi kastettiğimi sanmayın lütfen. Hoş beni havalara sokacak bir şey olduğu da yok, ama olsa da girmem, beni tanıyorsunuz (tanıyorsunuz, di mi?). Uçakla seyahat halindeyim demek istiyorum. Kuş misali. İstanbul-Trabzon, Trabzon-İstanbul arası gidip geliyorum. O şehirler arası uçuşlar hep 1 saat 15 dakika sürüyor da, İstanbul'da havaalanından eve gelmek uçak yolculuğunun kendisinden çok daha uzun ve zahmetli oluyor. 

Buluşmak için arayan arkadaşıma "Ama ben yeni Trabzon'a geldim" diyebiliyor, "Şu filmin galasına gelmek ister misiniz?" davetini "Keşke iki saat önce haber verseydiniz, ben uçağa biniyorum" diyerek geri çevirebiliyorum. Ya da tam tersi bir şekilde, "Seninle görüşmem gerek ama sen şehir dışındasındır şimdi"cileri, "Yok yahu, İstanbul'dayım ben, o şehrin tam da içindeyim!" diyerek şaşırtabiliyor, “Gelince bana bi' 'alo' desene" tayfasını "Gitmedim ki, buradayım"la sevindirebiliyorum. Yani havalarda geziyorum şu sıra derken kastettiğim tam da bu. İnsanların da kafası karışıyor, bu Mert nerede, şu an şu yazıyı nereden yazıyor, şu paylaşımı nereden yapıyor, "Arasak mı - Aman boş ver şehir dışındadır o şimdi", olan bana oluyor.

Gıcık Pegasus'u yine gide gele zengin ettik. 

Ama bazen de böylesi o kadar iyi geliyor ki. Hayalet gibi. Kimse senin tam olarak nerede olduğunu bilmiyor. Bu "kafama esti" seyahatleriyle ilgili cazip gelen bir şeyler var. Kayda değer bir yere de gitmiyorsun aslında, ülke içinde arı gibi uçuşup duruyorsun. O his güzel zaten. Hazırlanmadan, pat diye gidebilme lüksü. Şimdi yani, İngiltere'ye, Fransa'ya, İsveç'e filan gitsen iyi kötü bavul hazırlıyorsun, eşe dosta duyuruyorsun, e duyurmak zorundasın, başına bir hal gelmediğini bilsinler; hava atman gerektiğinden söylüyorsun ya da (bak gene "hava" kelimesi geçti). Oysa sürekli gidip geldiğin bir rotada seyahat edince, valiz bile almadan, bir küçük el çantanla taksiye biner gibi kafanın istediği anda o yere gidebiliyorsun. Biliyorsun nasıl olsa; orada o şehir, asla sırtından bıçaklamayacak eski bir dost gibi seni bekliyor. Onun kucağı öyle tatlı geliyor ki, oh yatayım da beni okşasın, sırtımı sıvazlasın, şöyle iki tatlı sözle gönlümü alsın istiyorsun.

İnsanın kafası dağılıyor, öteki şehirde şöyle bir ferahlayıp sonra beriki şehre geri dönüyor. Oradayken burayı, buradayken orayı özlüyor. Hatta bu şehirlere bazen üçüncü, dördüncü, beşinci bir şehir daha ekleniyor. Uçuş hatları çoğalıyor. Bazen yurt dışındaki bir şehir de olabiliyor bu. Bu tip kısa seyahatlerde bir tek kitaplarımı yanımda taşıyorum, bir de yazmak için dizüstü bilgisayarımı. O bilgisayarı X-ray'den geçerken illa temiz çantasından çıkarttırıp o lağımdan hallice (evet, bilimsel araştırmalara göre, tuvaletlerden daha çok mikrop varmış o kutularda!) kutulara tek başına koyduruyorlar, çünkü koydurmazsalar olmaz! Ah, bir de düşüncelerimi tabii. Yani bir de onları yanımda taşıyorum. Onlar her yere benimle birlikte geliyorlar. Düşünürken düşünürken ve diğer yolcuların hikayeleri hakkında kafamdan tahminler yürütürken, zaman geçiyor ve bir de bakmışım ki, uçak tanıdık bir şehre çoktan inmiş bile. Bu arada ille de uçak yolculuğu değil kastettiğim; araba, otobüs, tren de olabilir pekala.

Kitap ayracı koleksiyonumun küçük bir bölümü... 

Ocak ayını sevmedim. Neresinden bakarsan bak, sevmedim. Hangimiz sevdik ki? Dünyanın hali de ortada. Dolayısıyla ben Ocak'ı 2020'nin bir demo sürümü kabul ederek, yeni yılı Şubat’tan başlatmak istiyorum. Hazır bugün de 1 Şubat. Olur, di mi?

Hele şu koronavirüs. Baya ciddi. O ünlü kitabın adını "Koronavirüs Günlerinde Aşk" olarak değiştiriyorum. Bu virüs yüzünden hepimiz Galip Derviş gibi olacağız, demedi demeyin. Ülke ve dünya kıyamet sonrası filmlerine döndü, dönüyor... Bir de niye korona virüsü değil de koronavirüs, onu da anlamadım. İngilizceden direkt çevirince öyle oluyor diye, basın bu adı kullanıyor. Bu virüs başımıza ciddi anlamda bela olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılırım. 

Geçen, İstanbul'da olduğum akşamlardan birinde, Bennu Abla ile (Bennu Yıldırımlar) bir tiyatroya gittik. Onun tiyatronun kapısından çıkarken gördüğü taksiye adeta bir Fransız filminden fırlamışçasına "Taksi!" diye elini zarifçe kaldırıp seslendiği sahneyi asla unutmayacağım. Epey güldük sonrasında. Ve benimle ilgili söylediği güzel sözleri de... Duymam gerekenleri duydum. (Yarın da Başka Sinema'dan bir filme gidiyoruz. Bal Ülkesi adlı bir belgesel.) 

Neyse konu dağılmasın, Trabzon'dan birkaç doğa fotoğrafı paylaşayım da gözümüz gönlümüz açılsın... 


İnsan, bir ressamın paletinden çıkmış tablo gibi bu manzaraların gerçek olduğuna inanamıyor. Hala kar yağmamış olsa da (gerçi bu fotoğraflar, Aralık ayının sonundaki gidişimden; şu an Trabzon'da yükseklere kar yağdı, ama o zaman inanılmaz ılık bir hava vardı), sonbahar-kış geçişindeki doğanın renkleri muazzam. 


Sık sık telefon değiştiren insanlardan biri asla değilim. Zaten tüketim çılgınlığını ne kadar gereksiz bulduğumu siz biliyorsunuz. Ancak, 1.5 yıl önce aldığım telefonum yere düşüp ekranı kırılınca ve düzelmeyince, üzüle üzüle yeni bir telefon almam gerekti. Yine Samsung aldım. Samsung'dan vazgeçmiyoruz efendim. Bu açıklamayı yapıyorum çünkü bu fotoğrafı da yeni telefonumun değişik objektifiyle çektim. Ondan böyle değişik bir fotoğraf oldu. 


Doğa yerinde, her şey yolunda...


Bu fotoğraftaki odunların sıcaklığına ise bayıldım, resmen oduncu olasım geldi. 

Peki şimdi gelelim, aklınızdaki o soruyu yanıtlamaya: Bu fotoğrafları Trabzon'un neresinde çektim? Elbette şehir merkezinde değil. Şehir merkezi İstanbul'dan farksız olan Trabzon'da bile doğayla buluşmak için dağlara doğru yolculuk yapmanız gerekiyor. Fotoğraflar, Trabzon'un Maçka ilçesindeki bir köyden... Bozbalık Üçlemesi'ni yazarken bana ilham veren bu nefis yere aşık olduğum doğrudur. 

Hani geçtiğimiz Haziran ayında (yarım yıl önce!), üçlemenin ikinci kitabının çıkacağını şu yazımda paylaşmıştım. İşte orada da bu Maçka'da çekildiğim fotoğrafları kullanmıştım. İkinci kitabımın çıkması şu an için biraz hayal oldu... Yayıncılık sektörü son birkaç yıldır çok kötü bir dönemden geçiyor ve yazdıklarımla ilgilenen yayınevleri bile (ki bunlardan bazıları büyük-güçlü yayınevleri) bir üçleme basmak istemiyor (malum, Bozbalık "Üçlemesi"). Adındaki "üçleme" kelimesi bile onları ürpertmeye yetiyor. Bunu bir risk olarak görüyorlar. Benden tek kitaplık bir roman bekliyorlar, elbette tek kitap olarak yazdığım/yazmakta olduğum romanlar da var ancak benim önceliğim ve isteğim, Bozbalık Üçlemesi'nin okurla buluşması. Yani Ters Düz'ün devamı, kitabı parayla bastırmadığım sürece çıkacak gibi görünmüyor. Ki böyle bir şeye de gerek var mı bilmiyorum.

Az çok yıllardan beri şahsi tecrübe ve gözlemlerimden anladığım kadarıyla durum şu: Bu ülkede oyuncu olmak isteseydim elli defa olmuştum, yazar olmak istediğim için yazar olamıyorum? Ya da yazar olmanın ön şartının şarkıcı, oyuncu, magazin figürü, sosyal medya fenomeni olmakta arandığı bu zaman diliminde yaşamak benim suçum mu?

Sözlüklere bu kelimeyi eklemek istiyorum: "Tupturuncu"!

Merak edenleriniz için söyleyeyim; bu yazıyı İstanbul'dan yazıyorum. Ben İstanbul'da yaşıyorum, ancak bazen hafta sonlarında veya çeşitli fırsatlarda Trabzon'a kaçıyorum. Bu arada, 20'lik dişlerimin çekilmesi gerektiğini öğrendim (ve bu pek hoşuma gitmedi). Aslında ağrı sızı yok ama çekilmesi gerekiyormuş. Dişini çektiren varsa, yorumlarda tecrübelerini alabilirim. Bu işlemi de büyük ihtimalle Trabzon'a gidip yaptıracağım.

Şimdilik havadisler kısaca böyle... Her zamanki gibi upuzun bir yazı oldu ve beni buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Gündelik hayatıma, kitap/dizi-film/yemek tavsiyelerime blog'u beklemeden daha detaylı ve yakından tanık olmak için, beni instagram'da story'lerden de takipte kalabilirsiniz. Sevgiyle kalın!  

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

30 Ekim 2019 Çarşamba

KUZEY EGE GÜNLÜKLERİ: BURHANİYE'DEN AYVALIK'A


25 Ekim

Bugün sabah 6 uçağıyla İstanbul'dan Edremit'e geldim. Uçakta yanımdaki adamla kadın tanışıp iyice kaynaşırken, ben yeni bir kitaba başladım. Uçak indiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Aydınlandığında arabadaydım. Şimdi Burhaniye'de, Ören'deyim. Küçücük bir yer. Kasaba gibi. Sezon da bitmiş; çoğu dükkan kapalı, yemek yemeye yer de yok denecek kadar az. Malum, yazlık yerler buralar. 


Hava acayip rüzgarlı. Ama güneşli. Deniz muazzam. Su pırıl pırıl. Rüzgar çok sert esmese girecektim. Bir de su soğuk tabii. Denizde yüzen tek bir kişi vardı, o kadar. Doğum günüm olan 21 Kasım'da bile denize girmiştim Marmaris'te, ama Kuzey Ege'de Ekim sonlarına doğru yaz çoktan yolculanmış oluyor sanırım. Kopenhag'daki küçük deniz kızı heykelinin Ören versiyonuna ise bayıldım. Cidden çok benzemiyor mu? 


Ören'de ortalık biraz ıssız. Gün boyu sahillerde ve sokaklarda yürüdüm ama balık tutan amca ve teyzelerden, köpeklerden, kurumuş sonbahar yapraklarından, rüzgardan ve bu nefis manzaralardan başka ne birine rastladım ne de birini gördüm...


Ören'de açık bulabildiğim birkaç mekandan biri olan bu tostçuda, Ayvalık tostu yedim. Ama benim bildiğim Ayvalık tostunda Rus salatası da olur. Bu sadece salam ve sosisten ibaretti. Pek sevemedim, yine de güzeldi... Daha ilk gün itibariyle Körfez rüzgarı beni fena çarptı. Serseme döndüm. Mert ama pert oldum. 

27 Ekim 


Sürpriz bir dost (kendisi başka bir yazının konusu olmalı) ve sürpriz bir araba yolculuğuyla Ayvalık'a gittim. Zaten çok yakın. Ören'in aksine, Ayvalık hala canlı ve kalabalıktı. Bunda zeytin hasadı şenliklerinin de payı olabilir. Önce daha güzel ve sakin olan Cunda'ya gidip Taş Kahve'de çay içtik. 


Yeni hasat zeytinlerden almadan olmaz... 



Ayvalık'taki Taksiyarhis Kilisesi'ni mutlaka görmeli... Sergide tesadüfen bir de sergiye denk geldik. Doğa/köy temalı tablolar harikaydı. 


Ayvalık'a gelmişken de Ayvalık tostu yiyelim dedik ama anlaşılan o ki Ayvalık'taki Ayvalık tostlarında da Rus salatası yok. Buradakiler tulum peynirli ve sucuklu oluyor, tabii ketçap ve mayonez de koyuyorlar ve ekstra her malzeme için para alıyorlar. Olay biraz ticarete dönmüş. Tostu da öyle aman aman sevmedim... Zaten her büfede "Ayvalık tostu bizden yenir" falan yazıyor, hepsi de birbirinin aynı. Ayvalık'ta tost nerede yenir diye soracak olursanız, herhangi bir yerde yiyin ama beklentiyi çok da yüksek tutmayın derim ben.


Ayvalık listemde olan mekanlardan biri de, Macaron Muhallebicisi'ydi. İyi ki de öyleymiş. Havaalanına gitmeden önce uğradığım son yer bu şirin kafe oldu. Yeni pişmiş bademli muhallebi ve soğuk hibiscus çayı güzeldi. Gece uçağıyla İstanbul'a döndüm. Sabah uçağıyla git-gece uçağıyla dön derken uyku düzenim biraz karıştı ama toparladım bile. 

Şimdilik bu kadar! 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

11 Eylül 2019 Çarşamba

TRENLE ODUNPAZARI MODERN MÜZE'NİN AÇILIŞINA GİTTİM


Cumartesi günü, Odunpazarı Modern Müze'nin yani OMM'un açılışı için İstanbul'da Söğütlüçeşme'den kalkan yüksek hızlı tren ile Eskişehir'e gittim. Bu, hızlı trene ikinci binişimdi. Genellikle eski romanlarda ve filmlerde görmeye alışık olduğumuz, benim çok sevdiğim tren maceraları, günümüzde hem biraz nostaljik hem de sizi farklı bir döneme ait hissettiriyor... Tren, doğası ve kökeni, tarihçesi gereği hep bir parça nostaljik. Eski filmleri, kültleşmiş romanları hatırlatır hep bana. Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'ini mesela. Neyse ki bir polisiye romana konu/atmosfer olamayacak kadar güzel bir hava, sıcak bir cumartesi günüydü. Açılış için hazırlanan insanlarla birlikte, dört numaralı vagondaki yerimi alıyorum.


Koleksiyoner Erol Tabanca'nın kurduğu OMM, ünlü Japon mimar Kengo Kuma'nın elinden çıkan harika bir mimari tasarıma sahip. Müzenin içindekiler kadar kendi binası da görülmeye değer. Müzenin ilk sergisi "Vuslat", küratörü ise Haldun Dostoğlu. Müzede eseri olan çoğu sanatçı da Eskişehir'deki açılıştaydı. Japon bambu sanatçısı Tanabe Chikuunsai IV de, müzeye özel ürettiği dev bambu enstalasyonuyla oradaydı. OMM'da iki tane eseri sergilenen Erdil Yaşaroğlu da, eşi Begüm Kütük'le birlikte müzenin açılışındaki isimlerdendi. (Belki fotoğrafımızı instagram story'lerimde görmüşsünüzdür.) Ve daha sayamadığım nice isim...


Müze bahanesiyle, Eskişehir'e de ilk kez gitmiş oldum. Bisikletleri, parkları, Porsuk Çayı ve yaşadıkları şehirden son derece mutlu görünen insanlarıyla Eskişehir'de gerçekten aklım kaldı. Kenti turlamak için yalnızca bir saatim vardı, dolayısıyla pek fazla gezemedim. Bir program yapıp -belki gelecek baharda- Eskişehir'e mutlaka yeniden gideceğim!

Beni sosyal medyadan takip etmek için:

20 Ağustos 2019 Salı

MARMARİS: TATİL DÖNÜŞÜ MELANKOLİSİ


Tatil dönüşü melankolisi.

Var değil mi böyle bir şey?


Bence var.


Artık çalışmaya başladığım için, hayatımda ilk defa bu kadar kısa bir yaz tatili yaptım.

Sadece bir hafta.

Ve dönüşte de "merhaba depresyon". 


Tamam, birçoğunuz "Bir haftayı da beğenmiyor musun?" diye bana kızabilir.

Ama okul zamanları her yaz en az bir buçuk - iki ay geçirdiğim şu cennette ilk kez bir haftacık geçirdim ve sonra pis, kirli, yapay plaza/ofis hayatına geri döndüm. Beni de anlayın. Ruh da beden de bunu kabullenmek istemiyor. 

Hem de Marmaris gibi bir yerden İstanbul'a dönünce. 

Instagram'dan takip edenleriniz görmüştür. 

Hızlandırılmış bir tatil oldu. 

Kısa olunca her gün bir şey yapmak istiyorsunuz ama hepsini yapamıyorsunuz.

Bisikletimle çok mutluydum! 

Her sabah 6.30-7 gibi kalkıp Marmaris-İçmeler sahil yolunda bisiklet sürdüm. 

Bu yazıda paylaştığım fotoğrafların hepsini sabah 8'de, bisiklet turumdan dönüşte çektim. Marmaris'te iki pedal üstünde olmayı çok seviyorum!

Stres yok, hava kirliliği yok, trafik yok... 


Fotoğrafı çekerken elimde birkaç yaz polisiyesi, kulağımda Amy Winehouse'un ruhunu taşıyan Kovacs'ın Cheap Smell albümü ve önümde sonsuz deniz var. Geç kalmış bir yaz tatilini telafi ettirir bence. 


Kovacs'ı başlı başına bir yazıda yazmak istiyorum, ama burada da değinmem gerek. İkinci albümü Cheap Smell geçen yaz çıkmış olsa da, ben bu yaz keşfettim Kovacs'ı ve bu albümü. Benim için bu yazın albümü budur. Soul, caz ve pop sularında gezinen şarkıları nefis. Besteler ve şarkı sözleri muazzam. Bence siz Kovacs'ı keşfetmek için gelecek yazı beklemeyin. Bu yaza dair tüm duygularım bu albümün içinde.

Son günkü bisiklet turum için arkadaşım alarmla erkenden uyanıp bana eşlik etmek istedi...

Kapanışı Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in ilk bölümünün ilk paragraflarından bir alıntıyla yapmak istiyorum: "Yaz geride kalmıştı. Ne olursa olsun yaz, içinde umuda ve güzelliğe dair bir şeyler taşıyordu, ama sonbahar yalnızca kışın habercisiydi."

Neyse ki yaz hala bitmiş sayılmaz. 

Sayılmaz, di mi?

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

8 Temmuz 2019 Pazartesi

HEYBELİADA GEZİSİ


İstanbul'da havalar ne kadar sıcak, değil mi? İşte o sıcak mı sıcak günlerden birinde, Kadıköy iskelesinden kalkan vapura biniyorum. İstikamet: Heybeliada! Sabah vapuruyla gitmemize ve hafta içi olmasına rağmen öyle bir kalabalık var ki, "Demek hafta sonu gelsek ne olacaktı?" diye düşünmeden edemiyoruz. Tam bir saat süren vapur sırasıyla Kınalıada ve Burgazada yolcularını indirdikten sonra, Heybeliada iskelesine yanaşıyor ve kalabalığın arasına karışarak iniyoruz. Öğlen olmuş, güneş tam tepede, etraf kaynıyor. Üstelik bu daha başlangıç! Neyse ki gölgesine sığınabileceğimiz ağaçlar bol adada.

Bir yanımızdan bisikletliler, diğer yanımızdan faytonlar geçerken, biz de yürüye yürüye adayı turlamaya başlıyoruz. Adada günübirlik gelen turistlerin faytonlara ilgisi hala devam etse de, elektrikli bisikletler de iyice yaygınlaşmış. Ada halkının kullanımında olan bisikletlere hemen her küçük esnaf dükkanının önünde rastlayabiliyorsunuz. Ancak biz, çok sıcak olan o gün, tam bir "yokuşlar kenti" olan Ada'yı yürüyerek gezme taraftarı oluyoruz. Zaten bisiklet kiralamak üzere konuştuğumuzu gören bir esnaf da, gideceğimiz yerleri duyunca, "Oraya bisikletle çıkmanızı hiç tavsiye etmem!" diye lafa karışınca, kesin kararımızı veriyoruz. Prens adalarının ikinci büyük adası ve en yeşili olan Heybeliada (ya da eski adıyla Halki), yaz aylarında İstanbul'a çok yakın bir kaçış noktası. Yunan filozofu Aritoteles'in anlatılarına göre, o zamanlar Ada'da bakır madeni bulunuyormuş ve Yunanca bakır anlamına gelen Halki adı da buradan gelmekte. Heybeliada ismini ise, heybeye benzeyen şeklinden almış Ada.

En sevmediğim şey: Kapalı bir kitapçıyla karşılaşmak. 

Heybeliada'da bugün yaklaşık 7 bin kişi yaşıyor. Ancak nüfusu, yaz mevsiminde 50 bini aşabiliyor. Merkezdeki Aziz Nikola Rum Ortodoks Kilisesi, denizcilerin koyurucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine, 1857 yılında kurulmuş. Eskiden Ada halkının denizci ve balıkçı bir nüfustan oluştuğu hatırlıyoruz. Kilisenin önünden ilerleyerek hediyelik eşyalar, takılar ve çeşitli objelerin satıldığı el arabalarının önünden geçiyoruz. Refah Şehitleri Caddesi’ndeki eski köşklerin her birinin önünde duruyor, bir zamanlar o avlularda, verandalarda yaşanmış olan hayatların hayaline dalıyoruz. Sokaktaki evlerin her biri fotoğraflık. Heybeliada Sahafı’nın da, kapalı olsa da, vitrinine bakmadan geçmiyoruz. Birkaç yıl önce açılan sahaf, Ada’daki kitabevi eksikliğini karşılamayı amaçlıyor.
Bu sokak üstündeki İsmet İnönü Müzesi’nde hummalı bir restorasyon çalışması var. İsmet İnönü’nün 1950 sonrasında ailesiyle birlikte tatil amaçlı yaşadığı köşk, günümüzde müze olarak ziyaret edilebilse de gittiğimiz gün çalışmalardan dolayı kapalı. İnönü bu köşkü ilk olarak 1924 yılında yazlık ev olarak kiralamış, 1934 yılındaysa satın almış. Mobilyaları Atatürk tarafından hediye edilen müzede, bugün hala aynı eşyalar görülmekte. Ayrıca evin bahçesinde yaz aylarında konser ve atölye çalışması gibi çeşitli etkinlikler de düzenleniyor. Aynı sokak üstünden dik bir merdivenle veya Ada’nın daha yukarıki yollarından ulaşılabilen Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi de, ömrünün son otuz bir yılını Ada’da geçiren yazarın anısına ziyarete açık. Ancak orası da şansımıza geçici olarak kapalıydı.


Önümüzdeki faytonların ve bisikletlilerin peşinden, Ümit Tepesi’ndeki Ruhban Okulu’na doğru virajları döne döne yayan çıkmaya başlıyoruz. 9. yüzyılda inşa edilen Aya Triada kilisesinin, 19. yüzyıl ortalarında din adamı yetiştirmek amacıyla okula dönüştürülmesiyle yapılan okulun ana binası, neo-klasik ve neo-Bizans tarzlarından izler taşıyor. Ziyarete açık olan binaya girip duvarları yaşanmışlık izleri taşıyan sınıflardaki uzun tahta sıralar ve kara tahtaların önünde, adeta geçmişe bir yolculuk yapıyorsunuz. Okulun şimdilerde yeniden düzenlenmekte olan tematik bahçesindeki masmavi tavus kuşları objektifimize poz veriyor. Bahçedeki ortanca, manolya ve şakayık bitkileri, Türk ve Yunan bağışlarıyla alınmış.

Söz Adalılarda

Ada halkı kendine has... Kim Adalı kim değil, şöyle bir bakışla anlayabiliyorsunuz. İki tarafında eski evlerin sıralandığı bir yokuştan, eli kolu alışveriş poşetleriyle dolu çıkmakta olan, hasır şapkalı hanımefendiyi görünce kibarca yanına yanaşıyorum. Ada'dan konuşmak istiyorum. "Doğma büyüme adalıyım," diyerek başlıyor anlatmaya... Bu zaten Ada sokaklarına fazlasıyla hakim yürüyüşünden bile öyle belli ki... "Eskiden adamız güzeldi, şimdi yine güzel ama pek değil. O zamanlar Ada’da subay aileleri yaşardı. Ben de bir subay kızıyım. Artan kalabalık ve insan çehresinin değişmesi her şeyi bozdu. Eskiden geceleri anahtar kapının üstünde uyurduk. Herkes birbirine yardım ederdi, hepimiz samimiydik; hoş hala samimiyiz, ama daha tedirgin..." Bunları söylerken sanki yalnızca Ada’yı değil, İstanbul’u ve Anadolu’nun kentlerini de tarif ediyor gibi. Kışın Ada rüzgarlı olduğundan İstanbul’a gittiğini, yazlarıysa istisnasız yeniden Ada’ya yerleştiğini öğreniyorum ondan. Hafta içi olmasına rağmen etraftaki kalabalıktan şaşırdığımdan bahsediyorum. “Yok canım, bu da kalabalık mı? Bayramda biz Adalılar evden çıkmadık, üç dört gün kilitli kaldık. Daha çok da Suriyeliler, Afganlar ve Araplar geliyor...” Faytonları da soruyorum. “Faytonlar nostaljik, ama bu kadar fazla olmasına gerek yok. Sayıları on taneyi geçmese daha iyi olurdu. Kokuya da alıştık artık. Şimdi herkeste elektrikli bisiklet var. Gerçi bisiklete binmeyi bilmeyenlerin burada onlara binmeleri de ayrı bir tehlike arz ediyor, artık çoluk çocuğu sokağa bırakamıyoruz.” Son olarak Ada’da bir gününü nasıl geçirdiğini soruyorum. “Arkadaş grubum var, kulübümüz var. Öğlenleri kulübe gidiyoruz (Su Sporları Kulübü), denize giriyoruz. Adada plajlar bir iki yer haricinde hep ücretli.” Nerede oturduğunu da öğrenmeden edemiyorum. "Eski bir köşkte... Dışarıdan bakınca hala köşk ama içini bölüp apartman yaptık."

Ada'daki renkli evlerden biri... 

Dükkanının bahçesinde, öğlen güneşinde oturmuş, “İstanbul’a gidince alınacaklar” listesini hazırlayan 72 yaşındaki elektrikçi Muharrem Amca’nın yanına uğruyorum sonra. “Ben Heybeliada’ya 1972’de geldim, neredeyse 50 yıl olacak, o zamandan beri hep buradayım. İstanbul’a malzeme alışverişi için gidip geliyorum. Adamız çok güzel, her bakımdan İstanbul’un en güzel yeri. İstanbul İstanbul olmaktan çıktı artık. Bana ‘İstanbul’u sana vereceğiz’ deseler, buranın bir karış toprağını değişmem! Her yer yürüme mesafesi. İşim, evim her şeyim burada. Ada’mızda samimiyet, dürüstlük, insanlık, birbirinin malını koruyan kollama var. Biri düşecek olsa, daha düşmeden herkes gelir kaldırır onu. Evden çıkıp çarşıya gelene kadar kimi görürsen selam verirsin burada! Benimle bile gelip pat diye konuşabiliyorsun, sana hiç surat asmıyorum, değil mi? Eskiden burası daha neşeliydi. İskelede sabah her vapur seferinde iki tane asker, iki tane polis, iki tane zabıta nöbet tutar, her geleni karşılardı. Aşağı yukarı 1985 yılına kadar sürdü bu.” Muharrem Amca’nın gülerek anlattıklarına göre, o zamanlar vapurdan inenlere kime geldikleri sorulurmuş. Eğer cevapları tatmin edici bulunmazsa işkillenip, bindikleri vapurla geri gönderilirlermiş! “Son birkaç yılda akıllı bisikletler çıktı. Onlarla geceleri bile Ada’yı, çamları dolaşabilirsin, çok güvenlidir. Burada akülü araba yasak. Atatürk’ün koymuş olduğu bir kural bu.”
Ada insanlarıyla sohbetimden öğrendiğim kadarıyla, Ada’da bir iki plaj haricinde ücretsiz plaj yok. Turistlere bisiklet kiralayan Ekrem Bey, “Eskiden parasızdı, istediğiniz yerden girebilirdiniz. Ama artık her yer paralı oldu. Bir misafirim gelse ben onları denize götüremeyeceğim. Ne var ki denizde balık kalmadı! Eskiden iskeleden balıkları seyrederdik, şimdi yok. Fotoğraflarda kaldı onlar…"

Ne yemeli?

Adaya özgü bir yiyecek yok, ama yine de bunun için kendinizi zorlarsanız size “Ada ponçiği”ni gösterebilirler. Yolumuzun üstüne çıkan ilk fırına girerek adanın kendine has, elma marmelatlı poğaçası diyebileceğimiz “Ada ponçiği”nin tadına bakıyoruz. Sahildeki balık restoranlarında balığın envaiçeşidini ve sofranızı zenginleştirecek mezeler keşfedilmeyi bekliyor. Ada’ya gelmişken dondurma da yemeden dönmek olmaz!

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

22 Mayıs 2019 Çarşamba

BİR MÜZE, BİR KENTİN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Bu sefer biraz mimari, biraz sanat hakkında konuşmak istiyorum sizinle.

Başlıkta da yazdığım gibi, "Bir müze, bir kentin kaderini değiştirebilir mi?" diye sormak istiyorum...

Cevabı, Baksı Müzesi açıldıktan sonra binlerce insanın yolunu Bayburt'a düşürmesine bakarak, hemen verebiliriz aslında. 

İşte Baksı'nın Bayburt'a yaptığını, yıllar önce Guggenheim Müzesi, İspanya'daki Bilbao'ya yapmış.


Tarih 18 Ekim 1997... Guggenheim Müzesi'nin Bilbao’ya katkısının ne kadar büyük olabileceğini henüz kimse bilmiyordu. Prag'daki, benim de gittiğim Dans Eden Ev'i ile tanınan Torontolu ünlü tasarımcı ve mimar Frank Gehry'nin imzasını taşıyan müze, dekonstrüktivizm akımını ve fütürizmi, Nervion Nehri kıyısında adeta yeniden tanımladı.

İspanya'nın kuzeyinde, Atlantik Okyanusu'nun Biskay Körfezi'nde, Nervion Nehri'nin kıyısındaki Bilbao, bir zamanlar kendi halinde bir rıhtım şehriyken, şimdi artık sanat, turizm ve gastronominin nabzını tutan bir İspanyol kenti.

Kent, müzeyle birlikte mimari ve sanat meraklılarını kente bir mıknatıs gibi çekmeye başlamış. O zamana kadar kimse Bilbao'ya gitmezken, İspanya’yı ziyaret eden turistler artık orayı da gezilecek yerler listelerine ekler olmuş. Açıldıktan sonraki ilk üç yıl boyunca yaklaşık dört milyon turisti ağırlayan müze, kente yepyeni bir gelir kapısı sağlamış. Müzeyi görmek için Bilboa'ya gelen turistler konaklamadan alışverişe, yeme-içmeden küçük turlara varıncaya dek kent ekonomisine büyük katkı sağlamış. Kentte yaşanan turizm devriminden sonra, literatüre "Bilbao etkisi" olarak bir tanımlama bile girmiş.

Nehrin kıyısından fütürizme bir övgü gibi yükselen bina, artık yalnızca İspanya’nın değil, tüm dünyanın en dikkat çeken sanat merkezlerinden biri.

İşte, sıradan bir kentin bir müze sayesinde adından daha çok söz ettirmesinin hikayesi... 

Yaşadığımız şehirlerde inşaat vinçlerinin, tozun toprağın, yüksek katlı gökdelenlerin değil, sanat için daha çok alanın olması dileğiyle... 

Beni sosyal medyadan da takip edebilirsiniz: 



Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...