Herkese merhaba,
Keyifleriniz nasıl? Umarım iyisinizdir. Bu soruya pozitif bir yanıt vermek pek de mümkün değil, biliyorum; zira haberlere iki saniye bakmak bile insanın içindeki (u)mutsuzluğu artırıyor. Geçenlerde şunu düşündüm: Eskiden, çoğunlukla yalnızca kendi ve çevremizdeki insanların haberlerini bilirdik. Ama artık, hiç tanımadığımız onlarca insanın derdiyle dertleniyoruz. O kadar yoğun ve hızlı bir haber akışı var ki, birine yeterince üzülemeden bir diğerine tanıklık ediyoruz. Bunlar üst üste bindikçe bir de bakıyoruz ki, artık duyarsız olmuşuz. Bu ülke bize bunu yaptı maalesef.
İşte edebiyatın nefes almaya yarayan vahasını en çok bu yüzden seviyorum. Kitap okumak benim için, günlük hayatın dertlerinden ve sorunlarından uzaklaşabildiğim bir kaçış noktası, soluklanma alanı. Hele benim gibi yalnızlığı seven veya yalnız kalmayı bilen bir insansanız, kitaplar çok iyi birer arkadaş oluyor.
Bu arada, konuya hiç değinmediğimin farkındayım ama, benim dördüncü romanım da çok yakında çıkıyor. Son haftalarda onun baskı öncesi düzenlemeleriyle yakından ilgilendiğim için yoğun, stresli, fakat heyecanlı bir dönemden geçtim, geçiyorum. Ve kitap artık nihayet baskıya giriyor! Adını paylaşmayı hep erteledim. Paylaşmadıkça paylaşmak da kitabın çıkacağı güne kaldı. Bununla ilgili ayrıca bir duyuru paylaşacağım elbette.
28 Kasım Cumartesi günü Kadıköy'de yapacağımız kitap kulübümüzde, Nancy Huston'ın 2001 tarihli Ağır Ölüm romanını konuşuyoruz. Romandan şu iki cümleyi buradan da paylaşayım: "Çok garip. Yirmi yaşındayken, ölünceye dek samimi kalacağınıza inandığınız bir sürü arkadaşınız vardır, ama doğru değil bu." ve "Bizi evine davet etmek için Şükran Günü’nü seçmiş olması garip: Yılın en ailevi bayramında bu ailesiz adamın evindeyiz."
Ve biraz edebiyat dünyasındaki gelişmelere bakalım...
Nobel Edebiyat Ödülleri'ni geride bırakalı henüz çok olmamışken ve ödülü kazanan Anne Carson'ın şaşkın mutfak pozu hala hafızalarımızdaki tazeliğini korurken (yazısı da burada, tam bir ay önce, 8 Ekim'de yazmışım), şimdi de Booker Ödülü için geri sayım başladı. Ödülün sahibi, 9 Kasım günü, yani yarın, Londra'da düzenlenen törenle belli olacak.
2026 Booker Ödülü’nün kısa listesinde yer alan romanlar; M. John Harrison’ın The End of Everything, Marlon James’in The Disappearers, Luke Kennard’ın Black Bag, Rebecca Perry’nin May We Feed the King, Elizabeth Strout’un The Things We Never Say ve Douglas Stuart’ın John of John adlı eserleri.
İçlerinde bana tanıdık gelen tek isim Douglas Stuart oldu. Şubat 2025 gibi Türkçeye çevrilen Genç Mungo adlı kitabını görmüştüm. Fakat okumadım.
Ödülün sahibi 50 bin sterlinle (bu yazıyı yazdığım an itibarıyla yaklaşık 3.348.000 Türk Lirası ediyor) evine dönecekken, kısa listeye kalan diğer beş yazara da 2 bin 500’er sterlin verilecek. Uzun lafın kısası, biz ülkece çeşitli sorunlarla boğuşurken, dünyanın bize pek de uzak olmayan bir yerlerinde edebiyatla ilgili ödüller dağıtılıyor efendim... Aslında dünyanın geneli şu an çok kaotik bir dönemden geçiyor, yine de bir yerlerde her şeye rağmen böyle ödül törenlerinin, gelenekselleşen etkinliklerin, sanat organizasyonlarının düzenlendiğini bilmek beni mutlu kılıyor. Eminim sizleri de. (Bu arada bizde edebiyat ödülleri yok mu sanki? Olmaz olur mu? Bu hafta içi verilen 2026 Attilâ İlhan Roman Ödülü, Belgrad Kanon adlı romanıyla Ebru Ojen’in oldu.)
Sesli kitaplarla aranız nasıl, bilmiyorum. Ben bir kitabı kitap olarak elimde tutarak, sayfalarını çevirerek, kendi iç sesimle okumayı seviyorum. Bunu, Remzi Kitabevi'nden çıkan üçüncü romanı Benim Küçük Şaheserim şahane bir seslendirmeyle sesli kitap olarak Storytel'e yüklenen biri olarak söylüyorum üstelik. O yüzden benim sesli kitaplarla aram, kişisel tercihlerimden mütevellit, pek iyi değil. Ama elbette çok fazla dinleyeni ve seveni var. Hele İstanbul trafiğinde ya da bir yerlerde yürürken dinleyenler olduğunu biliyorum. Spotify da biliyor olacak ki, 5 Kasım'da Türkiye'de Audiobooks paketini devreye soktu. Spotify, sesli kitapları tam üç yıl önce Premium'a getirmişti, Türkiye'ye ise şimdi geldi.
Öte yandan, Türkiye’deki 10. yılını hafta içi gösterişli bir partiyle kutlayan Netflix, yerli dizi ve filmler için 2026–2028 dönemini kapsayan toplam 10 milyar TL’lik yatırımını duyurdu. Bunun, televizyonda reklam ve dizi krizinin yaşandığı bir döneme denk gelmesi de enteresan oldu. Tek bir bölüm maliyeti 30 milyonu bulabilen diziler, belki takip etmiş olabileceğiniz üzere, geçtiğimiz hafta yayınlanamamıştı ve kriz böylece ilk kez gündeme gelmişti. Dizi sektörü Türkiye'nin en iyi olduğu sektörlerden biri ve çok ciddi dizi ihracatı yapılıyor. Ama ekonomik krizin her sektörü vurduğu gibi dizi sektörünü de vurması ve reklam pastasının dijitale bölünmesiyle birlikte, reklamverenler televizyona artık o kadar reklam veremiyor, diziler maliyetlerini çıkaramayınca da kanallar onları acımadan yayından kaldırıyor. Bu sorun nasıl çözülecek, şimdilik bilen yok gibi.
Ve dumanı üstünde bir haberle bitirelim: The New York Times Company, 30 milyon kullanıcısı bulunan sinema platformu Letterboxd’u satın almak üzere görüşmelerini sürdürdüğünü açıkladı. Letterboxd, sinema dünyasının Goodreads’i, 1000 Kitap'ı gibi. NYT keseyi açtı, Letterboxd'u yaklaşık 330 milyon dolara satın alabilir.
Bu arada içinizde Goodreads veya 1000 Kitap kullananlar var mı?
