DOĞUM GÜNÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOĞUM GÜNÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2024 Perşembe

HOŞ GELDİN 29!

Hoş geldin 29!

Yeni yaşımda da üretmeye devam etmeye, hayal gücümde dolaşan hikayeleri özgürce yazmaya, yepyeni bir roman çıkarmaya ve mütemadiyen gülümsemeye kararlıyım. Belki başka sürprizlerim de olur. En çok da kendime!

Benim Küçük Şaheserim'de A.'nın da dediği gibi: "Taze, güneşli bir hava vardı, yeni başlangıçlar veya bazı bitişler için mükemmeldi." Bakalım bir sonraki sayfada bizi neler bekliyor?

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

20 Eylül 2020 Pazar

BLOG'UM 11 YAŞINDA!

Yine o gün geldi çattı... Blog'um Kafa Dergi 11 yaşında! 20 Eylül 2009'da yazdığım ilk yazıdan beri durmak bilmeksizin yazmaya, blog'umu güncel tutmaya devam etmişim.

2009'dan beri kitaplar, diziler, filmler, tiyatro oyunları, seyahat yazıları, röportajlar, popüler kültür konuları, kendi yaşantıma dair yazılar ve hikayeler yazdığım blog'um... Büyümeme tanıklık eden, yazılarımın satır aralarına dikkatli gözler için sırlarımı serpiştirdiğim canım blog'um... Dile kolay, tam 11 yılı geride bırakıp 12. yaşından gün almaya başladı... Nice 10'lu yıllara... Bu gidişle 20., 30. yılını da görürüz gibime geliyor, ne dersiniz? 

Bu konuda en güzel yazı geçen yılki 10. yıl dönümünde yazdığım yazıydı diyerek, sizleri o yazıyla bir kez daha baş başa bırakıyorum... Yıllar boyunca beni yalnız bırakmayan hepinize teşekkürler!

http://kafadergi.blogspot.com/2019/09/blogum-kafa-dergi-10-yasinda.html

Not: Blog'da yeni bir hikaye serisine mi başlasam diyorum. Aynı zamanda bir de Spotify'da bir podcast yayınına mı başlasam diyorum. Diyorum da diyorum yani, bilmiyorum :) Bu podcast işi ta geçen yıldan beri aklımda zaten, biliyorsunuz... Öyle bir podcast programı yapsam, içeriği ne olur ki? 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

21 Kasım 2019 Perşembe

HOŞ GELDİN 25 YAŞIM!


Hoş geldin 25 yaşım. Bol üretimli, yazmalı çizmeli, kafamda arı gibi vızıldayarak dönen düşüncelerin sesini dinlediğim ve hayal gücümün çocukluktan bu yana eksilmediği, aksine artarak genişlediği dolu dolu 24 yıl yaşadığım için çok mutluyum.

Bundan sonraki yıllarımı da yine yazarak ve kitap karakterleriyle dertleşerek, sevdiklerimle geçirmek istiyorum. Daha fazla seyahat edeceğimi, yeni maceralara açılacağımı da biliyorum. 

Hayallerim için birkaç yaş geriden geliyorum sanki ama gene de fena bir yıl olmadı gibi –Desem de inanmayın, baya sürprizli ve hiç unutulmayacak bir yaştı, bana harika insanlar ve olaylar kattı (ve bazılarını burada yazamadığım için ne kadar üzüldüğümü bir ben bilirim!). 😊😉 

Özetle; iyi ki doğdum.

Blog'um Kafa Dergi'nin 10. yaşı, Ters Düz'ün 4. yaşı, yazdığım ama henüz yayımlanmamış kitaplarımın ve kafamda çoktan yazıp bitirdiğim kitaplarımın doğum günleri de -şimdiden- kutlu olsun

Ve hissediyorum: 25 çok çılgın olacak! 

Not 1: Bir türlü gelmeyen soğuk havaları, geçen yıldan bir Prag fotoğrafıyla ben getireyim bari dedim. Havalar bir Kasım ayı için endişe edecek derecede sıcak geçmiyor mu? 

Not 2: E bu da şarkı olsun madem. 

Beni sosyal medyada da takip etmek isterseniz:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

14 Eylül 2019 Cumartesi

BLOG'UM KAFA DERGİ 10 YAŞINDA!


Tarih, Eylül 2009. Daha on dört yaşında bir çocuğum. Ortaokul bitmiş, liseye başlayacağım yaz tatilinin son günleri. Ama okuma yazmayı öğrendiğim birinci sınıftan beri, saman kağıtlara ellerimle yazıp çizerek yaptığım dergileri postayla ülkenin bir ucundan diğer ucundaki akrabalarıma, tanıdıklarıma yollamaktan bir an olsun vazgeçmemişim. Hatta bu insanlar, küçük bir çocuğun hayal gücünü ve inancını kırmayıp o dergilere aylık abone bile olunca, ne çok sevinmişim! Her hafta yeni dergiler yapıp yollamışım onlara, çocukluktan beri bir şekilde hep kendi dergimi çıkarmışım, "yayıncılık dünyasının" içinde büyümüşüm yani.

Ve o yaz yine bu akrabalarımdan biri sayesinde, blogspot uzantılı blog'larla tanışmışım. Emekler vererek yazdığım çizdiğim, sonra fotokopicide çoğalttığım, zarfların içine koyarak postaneden uzaklara gönderdiğim bu el yapımı dergilerimin karşısında, güçlü bir alternatif belirmiş: İnternet. Blog açarsam yazılarımı herkesin her an oradan okuyabileceğini öğrenince, yazı masamın çekmecesinde deste deste duran saman kağıtlarım, rengarenk kurşun ve tükenmez kalemlerim yerini "okurlara" daha kolay ulaşabilmek adına blog dünyasına bırakmış. Kafa Dergi. Blog'umun adı bu. Seyahat ettiğim yerlerden okuduğum kitaplara, izlediğim dizilerden o an güncel olan ne varsa ona dair yazdığım yazılara, arkası yarın gibi kaleme aldığım hikaye serilerime, yaptığım çizgi romanlarıma; bazen kendi dertlerimi, çarkları bir türlü durmayan kafamdan geçenleri aktardığım, bazen benim gibi düşünenlere ulaşmak istediğim o blog dünyam, bugün, yani Eylül 2019'da, tam dolu dolu 10 yılını geride bırakıyor. İnanılır gibi değil! Bu su gibi geçip giden 10 yıl boyunca, binlerce yazı yazdım ve bugün ilk kez bu yazı için istatistiklere girip bakınca gördüm ki, yazılarım bir milyondan fazla okura ulaşmış. Üstelik günümüzün sosyal medya dünyası için uzun, çok uzun paragraflar, yazılar bunlar... Çünkü bir konu hakkında şöyle doya doya yazmak gibisi var mı? 

Tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi ya da albüm tavsiyesini de, şehrin birindeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Sadece kendimin değil, blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim. Blog'ların samimiyeti bambaşka. Ne instagram ne twitter ne de başka bir şey benim için blog'un yerini tutabilir. Önemli olan yazmayı sevmek burada... Bugün, saman kağıtlara yazılar yazıp akrabalarına yollayan on dört yaşındaki o çocukla, bilgisayarının karşısında klavyesine yazıp yazılarını blog'unda yayımlayan yirmi dört yaşındaki bu çocuk arasında hiçbir fark yok. Çok şey değişti, dönüştü belki, ama tek bir şey hiç değişmedi: Yazmaya olan tutkusu, bağlılığı, aşkı. Benim büyümeme tanıklık eden en güzel şey, blog'um Kafa Dergi'dir. 

Yıllar boyunca yanımda olan, yazdığım her yazıyı okuyan, yorumlayan, beni sonuna kadar destekleyen ve hiçbirini tanımadığım, ama kalpten kalbe bağlarını hissettiğim siz güzel okurlarıma en içten teşekkürlerimle...

Ve yazmaya devam... sonuna kadar!

Not (Böyle bir açıklamayı 5 yıldır ilk ve son kez yapıyorum): Bildiğiniz üzere, benim 10 yıllık Kafa Dergi blog'umun, blog'umun adında bir dergi çıkaran 5 yıllık Kafa Dergi ile hiçbir alakası yoktur. :) 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

21 Kasım 2018 Çarşamba

BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM!


Yeni yaşımdan; bilgisayar başında gencecik yaşımda sırtımın iki büklüm kalması pahasına gece gündüz yazdığım her şeyin artık yalnızca benim hayal gücümde sınırlı kalmamasını, yıllardır biriktirdiğim dizi hikayelerinin/senaryoların seyirciyle buluşarak bir anlam kazanmasını, yine bilgisayarımın masaüstünde her gün taslaklarını görmekten bıktığım ikinci ve üçüncü kitaplarımın art arda çıkmasını (ki böyle bir dönemde pek ihtimal yok gibi ama olsun), dile kolay tam dokuz yıldır canla başla ve hiç aksatmadan düzenli olarak yazılar ve hikayeler paylaştığım blog’um Kafa Dergi’nin daha geniş kitlelere ulaşmasını diliyorum... Yazdığım karakterlerin er ya da geç hepinizle tanışacağını biliyorum, çünkü onlar yalnızca benim kafamın içinde yaşamaya devam edemeyecek kadar gerçekler, aramızda bir yerdeler. Kütüphanemin Ters Düz’lü köşesinden bir fotoğraf koydum, üç yıl önce doğum günümde çıktığı için onun da üçüncü yaşı bugün. Ha başka şeyler de diliyorum ama onlar da bana kalsın, di mi? Kendimize ve insanlara iyi gelecek her ne diliyorsak gerçek olsun! 

instagram: @ofluoglumert 
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert

15 Kasım 2018 Perşembe

YENİ KİTAP NE ZAMAN?


Doğum günüm olan 21 Kasım, üç yıldır ilk kitabım Ters Düz'ün de doğum günü olduğu için, yazıya kitaptan bir alıntıyla girmek istiyorum.

İşte benim Ters Düz'de en sevdiğim yerlerden biri:

"Gece tüm ev halkı rüya görecekti, iki kişi hariç. O iki kişi vardı ki, onlar için yazılmış bir rüya yoktu. Onlar da aynı kabusu paylaşacaklardı."

Kitabı okumuş olanlarınız, bu alıntının çok kritik bir sahneden olduğunu da hatırlayacaktır.

Haftaya tam üçüncü yılını dolduracak olan Ters Düz'ün devamını ne kadar çok bekleyen olduğunu biliyorum (hiç değilse kulaktan kulağa yayıla yayıla, internette yorumları dolaşa dolaşa kemik bir okur kitlesi oluştu), serinin devamı olan kitap iki yıldır bitmiş vaziyette bilgisayarımda bekliyor. Ancak çeşitli farklı nedenlerden dolayı henüz bir yayıneviyle anlaşmadım. Zaten kağıt fiyatlarındaki artış nedeniyle, evet bir yandan kitapçıya gittiğimizde sürekli yeni kitapların çıkmış olduğunu görüyoruz ama, yayınevleri çok zor bir dönemden geçiyor.

Sadece Ters Düz'ün devamı mı? Hayır. Daha başka bir sürü farklı roman var yazdığım, yazmakta olduğum, bir köşede sessizce sırasını bekleyen... Yepyeni şeyler geliyor ama okuyucusuyla (izleyicisiyle?) ne zaman buluşacak bilmiyorum. Bunlardan bağımsız, geçen sezon yazdığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim gibi, internet için de yine upuzun bir hikaye serisi paylaşmayı düşünüyorum. Hatta farklı kapak tasarımları yaptım, birini seçebilirsem yakında ilk bölümü paylaşabilmeyi umuyorum.

Ters Düz'ün 3. yaşı şerefine de, kitap hakkında internette yazılmış olan yorumları bulabildiğim kadarıyla 2016 yılında şu linkte toplamıştım hani, yeniden paylaşmış olayım...

Kendinize iyi bakın!

Sosyal medyada buralardayım:

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

25 Kasım 2017 Cumartesi

TRABZON'DA DOĞUM GÜNÜM BAKIN NASIL GEÇTİ?


Doğum günüm için spontane bir şekilde Trabzon'a gideceğimden bir önceki yazımda bahsetmiştim. Trabzon'a gittim, döndüm ve işte güzel yemeklerle, anılarla dolu bir yazı yazmak için klavyemin başında yerimi aldım!

Beni biliyorsunuz, İsveç'ten sonra iyice bir yemek düşkünü oldum. Yani yemek yemeyi, günün her saati bir şeyler atıştırmayı zaten hep severdim ama İsveç'te ilk kez kendi mutfağım olunca, içimdeki deneysel aşçı da ortaya çıktı! Yemek yapma konusunda henüz pek fazla bilgim yok ama acayip bir ilgim var. Özellikle kahvaltı, ekmek, çay saati ve tatlı-pasta gibi konulara çok meraklıyım. Benim ilgi alanım cidden şunlar: seyahat, yemek, kitap ve televizyon. Bu dördü üstüne baya hayatım. Yani televizyon dediğim de, salt izlemek değil, dizi hikayesi, senaryosu yazmak anlamında söylüyorum bunu. Bu arada Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabım hemen çıksın, hemen okuyun istiyorum. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Çoktan anlamış olacağınız üzere, bu yazım biraz Trabzon'da neler yedim şeklinde olacak, baştan söyleyeyim.


Bu yıl canım kestaneli, beyaz çikolatalı bir pasta çekiyordu ve siparişimi şehirde en iyi pastayı yapan yerlerden birine, Zorlu Grand Hotel'e sipariş verdim. Gerçi içine kestane dışında hiçbir şey koymamış ve üstünü de aşırı süslemişlerdi ama malzemesi kaliteli olduğu için bu hiç sorun olmadı. Zorlu'nun pastaları gerçekten lezzetli oluyor!

Doğum günü masamda yok yoktu ama en çok sevdiğim iki tarifi/lezzeti sizlerle paylaşmak istiyorum...

 

Narlı, maş fasulyeli ve küp doğranmış Ezine beyaz peynirli bu salataya bayıldım! Ben sanırım limonlu, ekşi salatalardan çok, böyle tatlı salataları seviyorum. Üstüne nar ekşisiyle birlikte narlı ve maş fasulyeli salata yeni favorim, kesin deneyiniz. 



Çay saatlerinin, doğum günü masalarının en şık lezzetlerinden biscot! Kuru meyve ve kuruyemişlerle dolu biscot'lar, olmazsa olmaz... Eğer bu lezzetle hala tanışmadıysanız, bunu da hemen deneyin. 

Onun dışında börekler, kurabiyeler, kekler, kuruyemişler, grissini'ler, meyveler, başka salatalar vs. de doğum günü masamda vardı ama sizlerle paylaşmak istediklerim bunlardı... 


Trabzon'da dışarıda restoranlarda bol bol balık ve köfte de yedim... 

Trabzon'da Vakfıkebir ekmeği, Sürmene ekmeği, mısır ekmeği gibi pek çok ekmek çeşidi var, biliyorsunuz... Bunlar dışında, günümüzde artık moda gibi hızla yayılan değişik ekmek çeşitlerine de ulaşmak mümkün... Ekşi mayalı, cevizli ekmek gibi... Kekten adeta farksız olan bu leziz ekmekleri de seviyorum ben. Mesela Trabzon'da Kiler'den alabileceğiniz bu cevizli ekmek, 16 lira. Normal ekmeklere alternatif olarak. 

 

İşte böyle... Yemek odaklı harika bir Trabzon haftası geçirdim... Doğum günüm de çok güzel geçti... Yazdığınız mesajları, yorumları da okudum, hepsine cevap veremesem de, hepsini okudum, hepinize çok teşekkür ediyorum... Trabzon'a gittiğim için Ters Düz'ü ve Bozbalık Köyü sakinlerini de bol bol andım tabii... İkinci kitabı sizlerle buluşturmak için sabırsızlanıyorum! 

Beni sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz:



15 Kasım 2017 Çarşamba

DOĞUM GÜNÜMÜ NASIL KUTLAYACAĞIM? BOZBALIK'TA?


Haftaya salı benim doğum günüm!

21 Kasım.

E o zaman bir Trabzon yapar mıyım?

Yaparım!

Yaşasın uçuştan iki gün önce karar verilip alınan spontane uçak biletleri!

En keyiflileri de böyle olmuyor mu zaten?

Yani spontane bir şekilde Trabzon'a gidiyorum!

Doğum günümü köşkte, bir elimde minyatür şemsiyeli portakal suyumla, çatalımın ucunda karameli bol beyaz çikolatalı pastamla, cool bir moda dergisinden fırlamış gibi kutlamayı planlıyorum. 

Sonra benim Ters Düz'deki hayali Bozbalık Köyü karakterlerinin yanına giderek beş bardak çay içip kızarmış ekmeğin üstüne reçel ve tereyağı süreceğim, o ayrı.

Sırası gelmişken... Bozbalık'ı çok özledik değil mi? Ters Düz'ün devamı olan, adını ve konusunu şimdilik kendime saklamaya devam ettiğim ikinci kitabım HEMEN çıksa iyi olmaz mıydı... Ben sırlar ve entrikalarla dolu Bozbalık Köyü'nü, Ece'yi, Burak'ı, Nilgün'ü, Mehmet'i, Ali'yi, Meryem'i, Bora'yı, Melek'i ve diğerlerini çok özledim. Arada laflıyoruz, onlar da sizi çok özlemiş. 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

3 Kasım 2017 Cuma

DOĞUM GÜNÜM YAKLAŞIRKEN...


Şimdi hepiniz Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in yeni bölümünü bekliyorken benden, ben birazdan okuyacağınız yazıyı yayımlıyorum... 21 Kasım doğum günüm, o nedenle bırakın doğum günü çocuğu istediğini yapsın.

Kendimi bildiğimden beri kocaman bir hayal dünyam var. Yarattığım karakterlerim, benimle birlikte büyüyen kahramanlarım… 1. sınıfta okuma yazmayı öğrendiğim gün, yazarak yepyeni dünyalar yaratabileceğimi anlayınca, kalemi elimden hiç bırakmaz oldum. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm anne babama benim. Yazma, üretme, ortaya koyma tutkumu hep desteklediler. Onlar, çocukluğumda saman kağıtlara yaptığım dergileri satın aldılar, yetmedi bir de o dergilere aylık üye oldular, kendi kendime yazıp oynadığım tiyatroları seyrettiler; kısacası hayal gücümün evin her yerinde özgürce dolaşmasına izin verdiler. Çevremdeki akrabalar, tanıdıklar, küçükken, postayla ülkenin bir ucundan diğer ucuna yolladığım el yapımı dergilerimi/çizgi romanlarımı hala saklıyorlar ve ben misafirliğe gittiğimiz evlerde ev sahiplerinin yazmam için önüme sehpa çektiklerini hala hatırlıyorum. Ne diyordum, evet, yazmayı öğrendiğim günden beri kalemi elimden hiç bırakmadığımdan bahsediyordum. Müthiş bir içsel düşünme eylemi de gerektiriyor bu. Sürekli kafamda bir öykü, bir hikaye, bir roman, bir senaryo, bir sahne, bir diyalog, bir betimleme, bir olay şekillenir benim. Sabah uyandığımda yataktan yazmak için hayali bir olayla kalkarım, gece tekrar başımı yastığa koyduğumda arka planda yine bir sahne devam ediyor olur. Gün boyu bu akış hiç kesilmez. Ailem ve yakın arkadaşlarım bilir, bazen durup dururken heyecanlanırım; işte o yeni bir fikrin, yeni bir sahnenin, hatta belki yeni bir hikayenin doğum anı, doğum sancısıdır. Şimdi birine anlatsam, inanmaz ki bana. Bir önemi de yok aslında. Kendimi bildim bileli böyle bu. Sanatla, düşünceyle, yazıyla uğraşan herkesin içinde deli bir taraf vardır derler, ben de biraz deliyim belki de. Enerjim her zaman çok yüksektir ve sürekli bunun sırrının ne olduğunu soranlarla karşılaşırım. "Gözlerinin içi hep gülüyor!" derler. Doğrudur, beni hiçbir zaman durgun göremezsiniz, hep hareketli, güler yüzlü, sıcak ve konuşkanımdır. Çünkü düşünecek, yazacak ve yaşayacak çok şey var! Bu yüzden sabah en geç yedide kalkarım, uyuyarak günü kaçıramam! Şu anda aynen burada anlattıklarımı 2010'da şöyle ifade etmiş, yazmışım: "Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında internette gezinen bir Mert düşünemezsiniz. Bir şeyler düşünmeden, yeni projelerimi gerçekleştirmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Anlayacağınız hayat enerjimi bunlardan sağlıyorum ve aynı enerjiyi bunlar için tüketiyorum. Zevk amaçlı yaptığım bu hobiler benim için bazen tam bir dert nedeni haline gelebiliyor. Böyle olunca bir çözüm bulmak için beynimi de, ruhumu da, etrafımdakileri de yoruyorum. Beynim sürekli bir şeyler üretiyor. Okulda teneffüslerde, evde dersten kalan zamanlarımda, kısacası boş vakitlerimde konu düşünüyorum. Keşke daha çok zamanım olsa. Beynimde her an yeni bir şeyler üretmek için çarklar dönüyor. Durdurmak istesem de durduramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anımda bile kafamın içinde hikayelerim, blogum, projelerim için bin türlü şey düşünüyorum." Bazen diyorum ki keşke vurdumduymaz biri olsaydım da hiçbir şeyi kafaya takmasam, güle oynaya hayatın tadını çıkarsaydım. Yine çıkarıyorum elbette, ama bizim gibilerin hep bir meseleleri vardır ve onu halletmeden içleri rahat etmez (korkarım ki bu "halletme" sürecinin bütün bir ömrü kapladığının farkındayım). Şu an kendimi çok geç kalmış hissediyorum. Bir tek Ters Düz çıktı şu an. Benimle ilgili yorum yapabileceğiniz, hepinizin gördüğü, bildiği tek üretimim o. Ama daha yaptığım ve sizlerle paylaşmadığım ya da yapmayı istediğim çok şey var. Boş vakitlerini yazmaya, hayal kurmaya ve bu hayallerini gerçekleştirmeye ayıran biriyim ben. Anneannem yıllar önce bana 'Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!' demişti. Öyle korkmuştum ki o böyle söyleyince. Neyse ki 20'yi sağ salim atlattım. Ve 21 Kasım'da 21'imi bitirip 22'me giriyorum! Diye işi doğum günüme bağlayarak bu bahsi burada kapatalım. Şimdilik. *

* bu yazıyı geçen sene, Ekim 2016'da yazmış, sizlerle paylaşmıştım (blog ve instagram'da), hatırlayanlarınız çıkacaktır. Yani bu yıl 21 Kasım'da 23'üme giriyorum. 

bana ulaşmak için:
instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

Ve Hande Yener'in çok sevdiğim Hayrola'sının dün keşfettiğim ve daha çok sevdiğim bir versiyonunu yüklüyorum. Bu yazının şarkısı olsun. 

22 Aralık 2016 Perşembe

MELEK MİSİNİZ SİZ, MASALLARDAN MI GELDİNİZ?


İlkokuldan, hatta anaokulundan beri hep oluyor bu. Öğretmenlerim, hocalarım beni tanıdıktan sonra anne babamdan hep övgüyle bahsediyor, onları tebrik ediyorlar, "beni böyle yetiştirdikleri için". Bana da "Senin gözlerinin içi hep gülüyor, sen çok özel bir çocuksun" derlerdi, ne demek isterler hiç anlamazdım. Geçmişten bugüne çok anekdot var böyle de, yazmıyorum tabii. Niye? Çünkü bazı şeyler özeldir. Bazı sözler söylendiği an güzeldir. Paylaşılmazlar. Hele de böyle kamuya karşı, blog'da! Ama bugün yine bir hocamdan bu sözleri duydum ve bu seferki benim için de şaşırtıcı oldu. O nedenle yazacağım!

Bu dönem online bir ders aldım. Online derslerde ders sınıfta işlenmiyor, hoca notları online'e koyuyor, sen sadece sınav günü hocayı görüyorsun. Ben de kısa zaman sonra Erasmus’a gideceğim için, hocayla mailleşip, bugün erken sınav olmak üzere odasına gittim. Sınav yaptı beni, sınav bittikten sonra tanıştık, genel olarak o kendi hayatından bir şeyler anlattı, konusu gelince ben çıkan kitabımdan bahsettim, bu kadar. Ben giderken, "Annene babana çok selam söyle, çok sevgilerimi ilet, olur mu? Çok iyi yetiştirmişler seni. Umarım benim küçükler de böyle senin gibi olurlar." dedi. “Hocam,” dedim, utanarak (biri beni ya da ailemi övdüğünde hep mahcup olduğum gibi). "Neden böyle söylediniz? Kitabım çıktı, yazılar yazıyorum diye mi? Çünkü daha sizinle yeni tanıştık.” Biraz durdu, sonra gülümseyerek, “Her şeyinden Mert,” dedi. “Ara ara gel böyle, olur mu? Seninle sohbet edelim."

Böyle çıktım hocanın odasından.

Yıllar önce annemle ilgili uzun bir yazı yazmıştım hani. O yazıyı annem için yazmıştım, ama aslında babamla birlikte her ikisini birden tarif ediyordum: "Sanki yeryüzünde bir melek… Öyle yardımseverdir ki...  Birine yaptığı bir yardımı kimseciklerin ruhu duymaz. Öyle sevilir ki... Birbirinden hiç hoşlanmayan insanlar bile, yan yana gelecek olmalarına rağmen, annemin olduğu yere koşarak giderler. Annemin varlığını bilmek onlar için yeterlidir. Öyle bağlayıcıdır ki... Arası bozuk olanlar onun sayesinde barışır. Öyle zekidir ki… Her konuda bilgisi ve inanılmaz bir genel kültürü vardır. Matematikten fiziğe, kimyadan sanat tarihine tek rakibi babamdır. Fikrinin olmadığı bir konuda bile akıl yürütüp sonuca ulaşmayı başarır. Bu yüzden de hayatta hep başarılı olmuştur. Öyle durudur ki... Bazı insanlar sahip oldukları her güzel şeyi sokakta bağıra bağıra anlatmayı marifet sanırlar. Oysa benim annem güzellikleri içinde yaşar. Öyle güzeldir ki… Bazı kadınlarda ya sadece dış güzellik vardır ya da sadece iç güzellik. İşte annemde ikisi birden vardır. Adeta iç güzelliği dışına yansımıştır. Öyle zarif, öyle asildir ki… Sanki önceki hayatında bir masal prensesi, bir kraliçedir. Kimsenin kalbini kırmaz, gönülleri fetheder. Öyle dinleyicidir ki... Bir kişinin sorunu olduğunda, dertlerini anlatıp fikir almak için başvuracağı ilk kişi annemdir. Başta da benim! Öyle sorun çözücüdür ki... Hayran kalırım. Ben birini suçladığımda, o hep empati kurarak karşı tarafın da haklı olabileceğini gösterir. Hatayı kendimde aramamı söyler. İçimi ferahlatır. Öyle mütevazıdır ki... Ben böyle bir yazı yazdığım için abarttığımı düşünüp bazı yerleri düzeltmemi bile isteyebilir!" Bunları demiştim işte. Bu yazımda aslında babamı da tarif etmişim. Bir de babam için ek olarak, profesör olmayan profesör diyebiliriz! 

Bizimkilerin ikisi de melek işte, masallardan gelmişler. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm onlara benim. Zaten ilk kitabımı da onlara ithaf etmiştim, "Kalplerinde herkese yer olan ve herkesin kalbinde yerleri olan anne ve babama" diye... 

Not: Fotoğraf olarak da çektiğim bu fotoğrafı koymak istedim. Sevgiler... 


28 Kasım 2016 Pazartesi

YENİ BİR HAFTA VE BİR AÇIKLAMA


Pis mi pis, kirli mi kirli ve gittikçe soğumaya başlayan bir İstanbul gününden herkese iyi haftalar! Sahiden, bu yazıyı havada egzoz dumanları falan varken yazıyorum. Hava zaten 8'e doğru aydınlanıyor! Belki de en iyisi okul/iş yoksa evden dışarı hiç çıkmamak. Peki ne yapmak? Bakınız fotoğraf: Hayal gücüm ve ben evde yalnız kalınca ortalığı biraz dağıttığımız doğrudur! 

Bu yazımda Erasmus'ta İsveç'e gittiğimden bahsedince, "Soğuk kış gecelerinde kitabını yazarsın ne güzel" ana temalı çok güzel bir noktaya temas eden birkaç yorum geldi (yorumlarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum, işte böyle, hep yazın fikirlerinizi istiyorum). İlk başta dedim ki o yorumu genel olarak kitap yazmak üzerine yazdınız. Sonra düşününce dedim ki, acaba Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabı mı kastettiniz. E ben ikinci kitabı zaten yazdım! Hatta ta Eylül'ün başında ikinci kitapla ilgili önemli bir duyuruda bulunmuştum şu yazımda. Onu okumayanlar okusun. Ben artık İsveç'te üçüncü kitabı yazarım yani. 


Bu yıl 21 Kasım pazartesi gününe denk gelen doğum günü kutlamalarım tüm hafta boyunca devam etti desem yeridir. Bu da dünkü ve artık son kutlamadan. Sırasıyla vişneli, krokanlı pastalarımı yedikten sonra son pastam profiterollüydü. Ona meyveli minik tartoletler, çerezler, kuruyemişler ve fotoğrafta görmediğiniz başka şeyler eşlik etti. Fotoğraf, ışığı kestim diye biraz karanlık çıktı. 


Ve yazıyı kapatırken bir itiraf: Ben bu Starbucks, EspressoLab kahvelerinden hiçbir şey anlamıyorum! Dünyanın en kötü kahvesi nasıl bu kadar rağbet görüyor, sırf süslü püslü plastik bardaklarda satılıyor diye mi?

Bu yazının şarkısı da Norveçli-İsveçli şarkıcı Ane Brun'dan gelsin! 

Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:


21 Kasım 2016 Pazartesi

DOĞUM GÜNÜ ÇOCUĞU/ÇOCUKLARI!


Bugün doğum günü çocuğu olma unvanını Ters Düz'le birlikte paylaşıyoruz. Ben 22, o 1 yaşına giriyor (ama her yıl benden rol çalacağını sanıyorsa yanılıyor). Ece karakterini, tüm yaşadıklarını ve Bozbalık Köyü'nü benden daha çok sahiplenen değerli okurlarıma teşekkürler. Bir yıl boyunca her yerden ulaştırdığınız yorum ve destekleriniz beni çok mutlu etti. Hayalperest olmak hep güzel. E o zaman ikimiz de iyi ki doğmuşuz! Bozbalık hakkında sürpriz gelişmeler için takipte kalın. Biz şimdi mum üflemeye gidiyoruz! 

twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

19 Kasım 2016 Cumartesi

DOĞUM GÜNLERİNDE NİYE YAŞ PASTA YENİYOR DA MESELA ÜZÜMLÜ PEKSİMET YENMİYOR?


Merhaba!

21 Kasım, yani bu pazartesi doğum günüm.

Tabii kitabım Ters Düz'ün de.

O da geçen yıl doğum günümde çıktığı için.

Doğum günü heyecanı sardı beni...

Düşünüyorum da, doğum günleri niye yaş pastayla özdeşleşmiş acaba? Hani niye üzümlü peksimet ya da hamofta reçeli ya da çoban salata değil de yaş pasta? 🍰

Not: Fotoğraftaki geçen yılki Ters Düz pastam...


Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert


1 Kasım 2016 Salı

AKREP MİYİM YAY MI?


21 Kasım'da doğdum. (Doğum günüm yaklaşıyor öhöm.)

Akrebin son günü.

22'sinde doğsam Yay olacaktım.

Zaten yükselenim de Yay.

İkisinin özellikleri de bana uyuyor.

Duygusal tarafım, zevklerim, detaycı, ayrıntıcı, dikkatli, gözlemci, enerjik, kararlı, çalışkan olmam, hafızamın kuvvetli olması, yakın çevremdeki dostlarımı iyi seçmem, (evet kulağa acayip klişe ve arabesk gelecek ama) sevdim mi tam sevmem sildim mi tam silmem, bir sırrı sonuna kadar saklamam, gizemli, tehlikeli durumların ilgimi çekmesi, altıncı hissim ve sezgilerimin yüzde doksan dokuz oranında hep çıkması tam bir Akrep olduğumun göstergesi. Hayalperest, yaratıcı, sabırsız, dışa dönük, konuşkan, neşeli, meraklı, kararlıyken bile kararsız, esprili, maceraperest yanlarımsa içimdeki Yay'a işaret ediyor.

Şimdi ben Akrep miyim Yay mıyım? 

Severek aldığım ev-dekorasyon dergilerinden biri olan Maison Française'da okuduğum burçlara göre dekorayson önerileri yazısında, Akrep de Yay da tam olarak beni anlatıyor!

"Bir Akrep, kimseyi kolay kolay kendi kişisel ve özel alanına sokmaz. Siz dramatize etmeyi seven birisiniz, bu nedenle evinizin koyu renklerle dekore edilmiş bir tiyatro sahnesine benzemesi sürpriz olmayacaktır. Antrede dev bir tablo, salonda kadife perdeler, yatak odasında işli saten çarşaflar, banyoda ise mermer lavabo ve duvardan duvara bir ayna, sizi yansıtan seçimlerdir. Baskın desenli bir yastık, zebra baskılı bir halı ya da metal aksamlı bir yemek masası, kısacası pek çok kişi için kullanımı imkansız seçimler sizin tercihiniz olabilir, çünkü bir kimliği ve derin bir felsefesi olan eşyalar size çekici gelir. Renk paletinin koyu, gölgeli ve dumanlı tonları, siyah, mor ve mavinin her tonu tam size göre." 

Aynı yazı Yay için şunları söylüyor: "Sürekli seyahatte olan ve hayal gücüyle beslenen ruhunuzu yansıtan eviniz mümkün olduğu kadar üst katlarda olmalıdır ki gökyüzü ile ilişkiniz kesilmesin. Göçebe kültürlere ilgi duyan yay burcunun evi seyahatlerinde alıp taşıdığı objeler ve ara sokaklarda keşfettiği atölyelerden bulduğu özel parçalarla doludur; tasarım klasikleri arasından seçtiği mobilyaların organik tekstiller, küçük bronz heykeller, cam figürler ve seramik aksesuarlarla tamamlanması kaçınılmazdır. Hepsini nereden ve ne zaman aldığını bilir; özel bir hikayesi varsa hatırlar. Açık renkler, mavi, yeşil, sarı, turuncu, mor ve sütlü kahve renginden oluşan sıcak tonlarda bir palet sizi ifade eder."

Eee, bunların ikisi de bana uyuyor!

Daha karanlık, içsel, duygusal taraflarım Akrep'ken... 

Daha aydınlık, yaratıcı, sanatsal taraflarım Yay... 

Ya siyah ya beyaz olma durumu da vardır bende biraz... Yazı dekorasyondan bahsediyor ya, ben de oradan örnekleyeyim en basitinden: Evim ya zemin katta, ayakları yere basan, bahçeli bir villa olsun; ha yok üstte olacaksa da en üstte olsun, göğe yakın olsun, mümkünse de loft olsun. Neden bilmiyorum ama şu hayatta arada kalmışlıkları, belirsizlikleri hiç sevmiyorum. Yazıda Akrep için bahsedilen "pek çok kişi için kullanımı imkansız seçimler, evin tiyatro sahnesine benzemesi, kimliği ve derin bir felsefesi olan eşyaların çekici gelmesi" AYNI BEN. Yay için bahsedilen "hayal gücüyle beslenen ruh, evin seyahatlerde alınan objeler ve ara sokaklarda keşfedilen yerlerden bulunan özel parçalarla dolu olması, hepsinin nereden aldığının, varsa anısının hatırlanması" da AYNI BEN.

N'apcaz şimdi?

Yay gibi gerilir, Akrep gibi sokarım (hahaha nereden de bulurum bu lafları) diyeyim de bu "fala inanma falsız kalma" muhabbetini burada sonlandırayım en iyisi...

Veee bugün 1 Kasım! Doğum günüme az kaldı! İlk kitabım Ters Düz geçen yıl doğum günümde çıkmıştı, dolayısıyla 21 Kasım hem benim doğum günüm hem de Ters Düz'ün...

Ters Düz 1 yaşına girecek!

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert

18 Ekim 2016 Salı

ÇÜNKÜ DÜŞÜNECEK, YAZACAK VE YAŞAYACAK ÇOK ŞEY VAR...


Kendimi bildiğimden beri kocaman bir hayal dünyam var. Yarattığım karakterlerim, benimle birlikte büyüyen kahramanlarım… 1. sınıfta okuma yazmayı öğrendiğim gün, yazarak yepyeni dünyalar yaratabileceğimi anlayınca, kalemi elimden hiç bırakmaz oldum. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm anne babama benim. Yazma, üretme, ortaya koyma tutkumu hep desteklediler. Onlar, çocukluğumda saman kağıtlara yaptığım dergileri satın aldılar, yetmedi bir de o dergilere aylık üye oldular, kendi kendime yazıp oynadığım tiyatroları seyrettiler; kısacası hayal gücümün evin her yerinde özgürce dolaşmasına izin verdiler. Çevremdeki akrabalar, tanıdıklar, küçükken, postayla ülkenin bir ucundan diğer ucuna yolladığım el yapımı dergilerimi/çizgi romanlarımı hala saklıyorlar ve ben misafirliğe gittiğimiz evlerde ev sahiplerinin yazmam için önüme sehpa çektiklerini hala hatırlıyorum. Ne diyordum, evet, yazmayı öğrendiğim günden beri kalemi elimden hiç bırakmadığımdan bahsediyordum. Müthiş bir içsel düşünme eylemi de gerektiriyor bu. Sürekli kafamda bir öykü, bir hikaye, bir roman, bir senaryo, bir sahne, bir diyalog, bir betimleme, bir olay şekillenir benim. Sabah uyandığımda yataktan yazmak için hayali bir olayla kalkarım, gece tekrar başımı yastığa koyduğumda arka planda yine bir sahne devam ediyor olur. Gün boyu bu akış hiç kesilmez. Ailem ve yakın arkadaşlarım bilir, bazen durup dururken heyecanlanırım; işte o yeni bir fikrin, yeni bir sahnenin, hatta belki yeni bir hikayenin doğum anı, doğum sancısıdır. Şimdi birine anlatsam, inanmaz ki bana. Bir önemi de yok aslında. Kendimi bildim bileli böyle bu. Sanatla, düşünceyle, yazıyla uğraşan herkesin içinde deli bir taraf vardır derler, ben de biraz deliyim belki de. Enerjim her zaman çok yüksektir ve sürekli bunun sırrının ne olduğunu soranlarla karşılaşırım. "Gözlerinin içi hep gülüyor!" derler. Doğrudur, beni hiçbir zaman durgun göremezsiniz, hep hareketli, güler yüzlü, sıcak ve konuşkanımdır. Çünkü düşünecek, yazacak ve yaşayacak çok şey var! Bu yüzden sabah en geç yedide kalkarım, uyuyarak günü kaçıramam! Şu anda aynen burada anlattıklarımı 2010'da şöyle ifade etmiş, yazmışım: "Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında internette gezinen bir Mert düşünemezsiniz. Bir şeyler düşünmeden, yeni projelerimi gerçekleştirmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Anlayacağınız hayat enerjimi bunlardan sağlıyorum ve aynı enerjiyi bunlar için tüketiyorum. Zevk amaçlı yaptığım bu hobiler benim için bazen tam bir dert nedeni haline gelebiliyor. Böyle olunca bir çözüm bulmak için beynimi de, ruhumu da, etrafımdakileri de yoruyorum. Beynim sürekli bir şeyler üretiyor. Okulda teneffüslerde, evde dersten kalan zamanlarımda, kısacası boş vakitlerimde konu düşünüyorum. Keşke daha çok zamanım olsa. Beynimde her an yeni bir şeyler üretmek için çarklar dönüyor. Durdurmak istesem de durduramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anımda bile kafamın içinde hikayelerim, blogum, projelerim için bin türlü şey düşünüyorum." Bazen diyorum ki keşke vurdumduymaz biri olsaydım da hiçbir şeyi kafaya takmasam, güle oynaya hayatın tadını çıkarsaydım. Yine çıkarıyorum elbette, ama bizim gibilerin hep bir meseleleri vardır ve onu halletmeden içleri rahat etmez (korkarım ki bu "halletme" sürecinin bütün bir ömrü kapladığının farkındayım). Şu an kendimi çok geç kalmış hissediyorum. Bir tek #tersdüz çıktı şu an. Benimle ilgili yorum yapabileceğiniz, hepinizin gördüğü, bildiği tek üretimim o. Ama daha yaptığım ve sizlerle paylaşmadığım ya da yapmayı istediğim çok şey var. Boş vakitlerini yazmaya, hayal kurmaya ve bu hayallerini gerçekleştirmeye ayıran biriyim ben. Anneannem yıllar önce bana "Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!" demişti. Öyle korkmuştum ki o böyle söyleyince. Neyse ki 20'yi sağ salim atlattım. Ve 21 Kasım'da 21'imi bitirip 22'me giriyorum! Diye işi doğum günüme bağlayarak bu bahsi burada kapatalım. Şimdilik. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

7 Aralık 2015 Pazartesi

TERS DÜZ HAPPY BİRTHDAY PARTİSİ VE HACKER'LARIN SON KURBANI MERT

Cumartesi günkü Happy Birthday Ters Düz partisinden geriye kalanlar... Pastanın üstündeki üç mum serinin üç kitabını simgeliyor... Gerçi kurbanı olduğum hacker'lar yüzünden, serinin yazmakta olduğum ikinci kitabı yok oldu... Yaptığınız bir yemeğin balkondan aşağı dökülmesi gibi bir şey bu... Kalanlar yerde ama bundan sonra yapacağınız hiçbir yemeğin lezzeti o ilkininki gibi olmayacak... Neyse, Ters Düz çıktı ve bugünden itibaren kitapçılardaki yerini aldı! Ama eğer İstanbul dışında yaşıyorsanız kitapçılara koşmak için birkaç gün daha bekleyin ki kitaplar gelmiş olsun. Ve siz siz olun, sakın internette gördüğünüz her şeye tıklamayın!


Öncelikle... Samimi ve sıcakkanlı yorumlarınız, e-mailleriniz, hatta (twitter ve facebook üzerinden) yolladığınız mesajlarınız için çok teşekkür ederim. Şaşırtıyor, bazen de utandırıyor beni bu mesajlarınız. O kadar güzel şeyler yazıyorsunuz ki, gerçekten mutlu oluyorum. Gerçekten çok teşekkürler! 

Biliyorsunuz, cumartesi günkü Happy Birthday Ters Düz partisi için kafa patlatmaya tam bir ay öncesinden başlamıştım. Bu, aile içinde yapılacak bir kutlama (son günlerde pek moda oldu bu sözcük, hadi biz de kitap lansmanı diyelim) olacaktı ve ben sırf bu yüzden 21 Kasım'daki doğum günümü kutlamamış, Ters Düz kitabımı elime aldığımda Ters Düz'ün doğum günüyle benimkini bir kutlamaya karar vermiştim. Bunun tarihini de kitapları 1 Aralık'ta elime alacağımı düşünerek 5 Aralık olarak belirlemiştim. Ancak kitapların matbaadan çıkması gecikti, hatta o kadar gecikti ki, 5 Aralık günü, yani Ters Düz'ü kutlayıp pasta keseceğimiz gün kitaplar hala benim elimde olmayacak gibiydi. Ben de, yayıncımın matbaaya kitapların geç kalmışlığını yeterince iyi anlatamaması sonucu, "Mert" dedim kendi kendime, "ipleri eline almalısın" ve matbaayı basmaya karar verdim! Bu işin şakası tabii. Yayıncım bana matbaadaki birinin telefon numarasını verdi "Ben anlatamıyorum al sen konuş" diye. Ben de cuma günü o kişiyle konuştum ve cumartesi kitaplarımdan almam gerektiğini söyledim. Meğerse zaten bu kitap basılmış, yani şöyle ki, geriye bir tek kapak ve sayfaları birleştirme işlemi kalmış, buna da "ciltleme" diyorlar. Matbaadaki kişi bana cumartesi sabahı bu işi halledeceğini söyledi. Telefonlaştık. Ben de cumartesi günü, sırf pastayı kuru kuru kesmeyelim, kutlama partimizde söz konusu kitaplar da olsun diye, üşenmedim, metrobüse binip ta Cevizlibağ'a kadar gittim. Kitapları almak için matbaaya gideceğimi sanıyordum ama matbaadan biri kitapları metrobüs çıkışına getirmişti. Ben de kitaplarımı aldım ve kutlama hazırlıkları için tekrar metrobüsle geri döndüm. Bu örnekte de gördüğünüz gibi, bir şeyi kafama koydum mu yapmakta üstüme yoktur! 



Pasta için tam iki haftadır kafamdaki pastayı yapacak bir pastane arıyorduk... Sonunda o pastaneyi bulmuş ve cuma günü Ters Düz'lü pastam için özel sipariş vermiştik... Ters Düz'ün kitap kapağını pastanın üstüne bastırdık. Biraz pahalı oldu ama benim için anlamı büyüktü. (Pastayı sipariş ettiğimiz pastanedeki kadın pasta için gerektiğinden fazla özen göstermiş belli ki, zira pastanın kenarlarına çiçekler, kalpler, boncuklar serpiştirmişti. Konseptimize pek uymasa da, belli ki ince düşünmüş... Bu süslemeleri üstünden çıkarsam mı çıkarmasam mı derken çıkarmadım, emeğe saygı...)


İşte sonunda Ters Düz pastamla Ters Düz kitaplarımı aynı karede fotoğrafladığım an! 


Pastanın üstüne bir tane mum koyacaktım. Sonra rastgele üç mum koydum... Sonra baktım ki, çok da anlamlı olmuş! Çünkü Bozbalık Serisi üç kitaptan oluşuyor ve işte ilki Ters Düz çıktı. Bu üç mum, serinin üç kitabını simgelesin o halde! Hüüüüüf! 


Öhöm öhöm... Hangi kameraya bakıyoruz?


İki yaşındaki kuzenim de kitabımla objektiflere poz veriyor... (Tabii flaşlar patladıktan sonra ben kitapları onun elinden hızla alıyorum! Yırtar mırtar...)


Pastanın dışının bembeyaz olduğuna bakmayın. Pasta çikolata ve frambuazlı. Mmmmmm... Nefisti... (Ama şekeri biraz az gibiydi...) 


Kendi doğum günümü Ters Düz'ün çıktığı gün yaparım diyerek ertelemiştim ya hani, valla ne yalan söyleyeyim ben bu işten zararlı çıktım, çünkü bu kutlama tamamen Ters Düz'ün doğum gününe döndü ve benim partim bildiğiniz arada kaynadı. (Canım ailem her zamanki gibi hediyelerini almışlardı ama akrabalar baya baya unuttu doğum gününe geldiklerini!) Şaka bir yana, 20 yaşına girdiğim şu günlerde ilk kitabımı çıkardım. Hatta bence geç bile kaldım bunun için, yani ilk kitabım 17-18 yaşlarımda da çıkabilirdi, neyse, zaten kitabın teşekkür kısmında yazdım bunları...

Anlayacağınız, cumartesi günü kutlamamızı da son derece güzel bir şekilde yaptık... Ama... Aslında yazar Mert'iniz o gün hacker'ların son kurbanı olmuştu... Yani Ters Düz'ün çıktığı gün resmen ters düz olmuştu... 

Şimdi şöyle...

İnternete yirmi dokuz kasımda hacker'lar yeni bir virüs salmış... Ben de bir dizi izleme sitesi üzerinden otuz kasımda bu virüsün kurbanı oldum ve bilgisayarımdaki tüm dosyalar (fotoğraflar, yazılar, her şey işte) bir anda şifrelendi. Oradaydılar, ama açılmıyorlardı, içleri boş gibi görünüyordu. Şifreyi kaldırmak için binlerce dolar talep ediyorlardı. Sekiz bin fotoğrafım ve Ters Düz'ün devamı olarak yazdığım yeni romanımın dosyası bir anda silindi. Şanslıyım ki internet çağındayız ve bu fotoğrafların bin tanesi falan zaten blog'umda, ama ya diğer fotoğraflar ve yazılarım ne olacak? Hepsi silindi işte... İşte teknoloji çağının böyle zararları da var... Tek bir tık yüzünden tüm geçmişim bir anda silindi. Virüs yeni çıktığı için henüz çözümü de yok, yani ben bu virüsün ilk kurbanlarındanım. Virüs o kadar yeni ki, daha internette hakkında yazılmış sadece birkaç "Help me!" cümlesi var, hepsi bu. 

Binlerce fotoğrafımın silinmesine de üzüldüm elbette, ama en çok, o roman dosyalarımın silinmesine üzüldüm... Özellikle de Bozbalık Serisi'nin yeni kitabı olarak yazdığım roman dosyamın silinmesine... (Yani silinmek dediğim şifrelenmek, yukarıda açıkladığım gibi.) Bir romanım piyasaya çıkarken, yazmakta olduğum bir diğeri hacker'ların eline geçerek "orada bir köy var uzakta" misali oldu... Ah! Keşke daktiloyla yazsaymışım romanımı! İşte teknoloji çağının kötü yanlarından biri! 

Yaptığınız bir yemeğin balkondan aşağı dökülmesi gibi bir şey bu. Kalanlar yerde ama bundan sonra yapacağınız hiçbir yemeğin lezzeti o ilkininki gibi olmayacak. Ben de elbette kendi yazdığım romanı unutmadım (üçte birine kadar yazmıştım), hala yazabilirim ama aynısı olur mu? Olmaz. Bakalım neler olacak...

İşte böyle...

Ama yine de çok sevinçliyim kitabım çıktığı için. Ters Düz bugün kitapçılara dağıtıldı sanıyorum. Eğer İstanbul dışında yaşıyorsanız kitapçılara koşmak için birkaç gün daha bekleyin ki kitaplar gelmiş olsun. Ve siz siz olun, sakın internette gördüğünüz her şeye tıklamayın! 

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...