AŞK-I MEMNU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AŞK-I MEMNU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2026 Cuma

Sevgililer Günü: Yanlış Bir Kalpte Yalnız Hissetmek Mi, Yalnız Olup Mutlu Olmak Mı?

Eyvah, yalnızların korkulu rüyası olan o gün yine geldi çattı. Sevgililer Günü.

Ama hiç düşündünüz mü, çoğumuz sadece sevilmek istiyoruz. Biri beni sevsin, benimle ilgilensin, beni arayıp sorsun, beni düşünsün, beni mutlu etmek için çabalasın.

Peki sen bunları ona yapacak mısın? Şey… belki.

Sevilmek için insanın önce bir başkasını sevmeye gönlü olmalı; bir başkasına vereceği, içinden taşan bir sevgisi…

Kabul, aşk tek taraflıdır. Birine yıllar boyunca platonik hisler besleyebilir, ona açılıp karşılık alamadan yahut hiç açılmadan, bu duyguyu kendi içimizde yaşayabiliriz.

Ama adına ilişki dediğimiz şey, karşılıklı olmak zorundadır.

Bu da böyle matematik hesabıyla, çıkar ilişkisiyle, “ben sana sevgi veriyorum, sen de bana sevgini vermek zorundasın” beklentisiyle olmaz.

İçten gelerek, hissederek, birbirinize doğru kendiliğinden çekilerek, doğal akış halinde olur. Zaten uzun ömürlü olan da o olur.

Milattan Önce 2. yüzyılda yaşamış filozof Panaetius’un öğrencilerinden Stoacı Hecato şöyle söylemiş: “Sana içinde ilaç, ot ya da büyücü tılsımı olmayan bir aşk iksiri göstereceğim; eğer sevilmek istiyorsan, sev.”

Reçete bugün de değişmedi.

Bencilce sadece sevilmek isteyeceğimize, önce kendimizden verip sevmeye niyetli olmamız gerek.

Hem sevmek, sevilmekten çok daha güçlü bir duygu.

Çünkü severken etkensiniz, sevilirken edilgen.

Freud’un ilk öğrencilerinden Theodor Reik de, “Sevgi vermenin mutluluğunu hiç bilmeyenler vardır” diye yazmış.

Hoş, sevilmek için sevmek de yetmiyor bazen.

Bizim sevdiğimizin ne yaparsak yapalım bize bakmadığı, bizi sevenle de bizim zerre ilgilenmediğimiz olmuyor mu? Ben buna, “Aşk-ı Memnu problematiği” diyorum. Cemile deliler gibi Beşir’e yanık. Beşir kör kütük Nihal’e aşık. Nihal, Behlül’e tutkun. Behlül’se Bihter diyor, başka bir şey demiyor.

Yani seven bir türlü sevdiğinden karşılık bulamıyor, ilgi göremiyor.

Gerçek hayatta, karşılıklı olarak hoşlaştığımız birini bulmak hakikaten kutlanası, dört elle sarılası bir hadise. Hayatınızda böyle biri varsa, aman diyeyim bırakmayın.

Aşk tek taraflı olunca, acıdan başka bir sonuç vermiyor. Dengeyi iyi tutturmak lazım!

Yakinen tanıdığım bir yazarın Benim Küçük Şaheserim adlı romanındaki bir karakter aşk için, “Asla geçmeyen bir hastalık… Bazılarımız bu hastalıktan ölmüyor, hepsi bu” diyor.

Aşk sahiden de hem zehri hem şifayı aynı anda içinde barındırabilen güçlü bir duygu.

Bunun için değil mi yazdığımız, okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz her şey aşk üstüne…

Hüseyin Rahmi Gürpınar da, karakterinin ağzından, “Dünyada bir mevzu vardır. Şairler, edebiyatçılar, hikayeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar” diye yazmış.

Sizi görünce heyecanlanan, sizin görünce heyecanlandığınız biriyle birlikte olmaktan daha güzel ne olabilir?

Ama o kişiyle henüz denk gelememiş olmak da dünyanın sonu değil.

Aksine, insan önce yalnız kalabilmeyi bilmeli. Kendi kendine yetebilmeyi…

Günümüzdeki pek çok ilişki, insanlar yalnız kalmayı bilmediği için kuruluyor. Yalnız olmamak için, yanına yanlış da olsa, adeta bir görev ya da mecburiyetmişçesine herhangi birini bulma telaşesine düşüyor çoğunluk. Sonra da hiçbir sağlıklı yanı olmayan “toksik” ilişkilerin içinde buluyor kendini.

Chuck Palahniuk’ın enteresan karakterlerle dolu romanı Görünmez Canavarlar’da neredeyse herkes, “Bana aşırı sevgi ver!” diye sevgi ve ilgi dileniyor. Peki kaçı, ısrarla peşinden koştuğu bu sevgiyi bulabiliyor? Hiçbiri!

İnsan önce kendine yetebilmeli. Bir yapbozu tamamlar gibi, kendini tamamlamak veya tanımlamak için ikinci bir insana ihtiyaç duymamalı.

Zaten aşkın en güzeli, karakteri oturmuş, ne istediğini (ve ne istemediğini) bilen iki insan arasında yaşanandır.

Bu sağlam duruşa sahip olan insan, hayatında kendisine eşlik edecek ve kendisinin de ona eşlik edeceği birini bulursa, işte o zaman yaşanılan aşkın tadından yenmez.

Hep derim: Yanlış bir kalpte olmaktansa, yalnız olmak daha iyidir.

Sevgililerin, aşıkların, mecnunların, ama en çok da yalnızların Sevgililer Günü kutlu olsun.

Yazdıklarımla ilgili bir yorum, düşünce veya belirtmek istediğiniz fikriniz varsa, yorumlarda duymayı isterim. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

24 Kasım 2023 Cuma

OLMADI BİHTER...


Edebiyat eserleri, izni alındıktan sonra yeni yorumlarla yeni formatlarda yeniden üretilmeye açıktır. Hele de her dönem geçerli olan evrensel konuları işleyen eserler... Halit Ziya Uşaklıgil'in 1899-1900 yıllarında Servet-i Fünûn dergisinde tefrika ettiği eseri Aşk-ı Memnu da 1975'te TRT'de, 2008'de Kanal D'de, 2023'te Prime Video'da yeniden ele alındığı gibi; kim bilir, Uzay Çağı'nda Venüs'te, Merkür'de yaşamaya başladığımız (?!) yıllarda da pekala yeniden çekilebilir, çekilecektir. Ne de olsa her dönemin Aşk-ı Memnu'su kendine...

Eh, bir iş ortaya koyulunca eleştirmek de seyirciler olarak hakkımız. Bihter filmi ilk etapta iyi duran oyuncu kadrosuna rağmen maalesef çok kötü bir film olmuş. Bunda yönetmen ve senarist faktörleri etkili olmuş gibi görünüyor. Filmde hiçbir şekilde hiçbir duygu yok. Duygu olmadığı için de Bihter sürekli kameraya bakıp kitap okur gibi bir şeyler söyleyerek, izleyiciye hissettirilmeyen duyguyu anlatmaya çalışıyor. Hızlandırılmış, yüzeysel, ruhsuz bir klip izliyoruz. Ne Bihter ile Behlül arasındaki çekimi hissedebiliyoruz, ne Firdevs Hanım'la kızı arasındaki tansiyonu, ne de hissetmemiz gereken diğer tonla duyguyu... Karakterler derinleşemeden sığ sularda boğulup gidiyor. Hiçbir inandırıcılık yok. Her şey fazla teatral kalmış; sanki bir tiyatro dekoru önünde oynanan bir müsamere var karşımızda. Hal böyle olunca insan harcanan emeğe üzülmeden edemiyor. 2023 yapımı Bihter de, bu kadar büyük bütçeyle bu kadar kötü bir film olarak yerli film tarihimizdeki yerini alıyor.

1 Aralık 2018 Cumartesi

ÇARPIŞMA VE ŞAHİN TEPESİ NASIL BAŞLADI?


Ay Yapım geçtiğimiz hafta iddialı iki diziyi yayına soktu: Perşembe gününe Çarpışma ve cuma gününe Şahin Tepesi. Ne var ki, iki dizi de açılış bölümleriyle reyting yarışında beklenen performansı gösteremedi. Çarpışma sessiz ve derinden ilerleyişinin sinyalini verirken, Şahin Tepesi toparlamasının çok zor olduğu kritik bir noktada... Peki bundan sonra neler olacak? 

Ben, ısrarla ve ısrarla şunu söylüyorum: Sağlam bir hikaye ve iyi bir senaryo varsa (ama bakın bu ikisi birbirinden bağımsızdır, yani ikisi de ayrı ayrı çok güçlü olmak durumunda), bir dizinin tutmama olasılığı neredeyse sıfır. İsterseniz en iddialı dizilerin olduğu güne koyun, yine de o dizi bir şekilde seyircinin dikkatini çekecektir.


Sırayla gidecek olursak, önce perşembenin dizisi Çarpışma ile başlayayım... 

Bakınca, kadro hayli iddialı görünüyor: Kıvanç Tatlıtuğ, Elçin Sangu, Onur Saylak, Melisa Aslı Pamuk, Alperen Duymaz... Ama dizi, bana göre çok mühim bir "konu tanıtımı" hatasıyla başladı, ki aynı hata Şahin Tepesi'nde de var.

SIKICI BİR "ÇARPIŞMA": KARAKTERLER BİRBİRLERİNİ MEĞERSE TANIYORMUŞ!

"Çarpışan aslında kaderlerimizdi..." Bu iddialı lafı, Tatlıtuğ'un canlandırdığı Kadir karakteri söylüyordu daha ilk fragmanda. Seyirci de, karakterlerin bu kaza yüzünden birbirleriyle tanıştığını, hayatlarının iç içe geçtiğini falan zannediyor, öyle bir algıya kapılıyor... Ama yok efendim, kazadan önce karakterlerimiz 3/4’ü birbiriyle zaten tanışıyormuş meğer! Yani bu kaza, birbirleriyle tanışmayan insanların değil, nasıl bir tesadüftür ki halihazırda zaten tanışan insanların çarpıştığı bir kazaymış! Zaten izlediğim an bunu fark edince, diziden birdenbire soğudum. Oysa dramatik anlamda daha doğrusu ve güzeli, bu karakterlerin kaza yüzünden tanışan bu karakterlerin daha sonra birbirlerinden kopamayıp hikayelerinin ilerlemesi yönünde olurdu... Elçin Sangu'yla Kıvanç Tatlıtuğ daha önceden tanışıyorlarmış... E şimdi bu kadar sıkıcı bir konu olabilir mi! Adı "Çarpışma" olan bir dizide, çarpışma madem ki bu karakterlerin birbirleriyle tanışmasına neden olmayacak, madem bu çarpışma "kaderleri birbirine bağlamayacak", daha ne anlamı var ki... 

Kıvanç Tatlıtuğ’un Çarpışma’daki Kadir karakteri Kuzey Güney’deki Kuzey ve Ezel’deki Sekiz arasında bir yerde gidip geliyor gibi. Yani çok farklı bir Kıvanç Tatlıtuğ da göremedik maalesef. Kıvanç Tatlıtuğ var, yanına da Elçin Sangu’yu koyduk nasıl olsa izlenir gibi bir düşünce yoktur umarım.  Aynı akşamın bir diğer dizisi olan Muhteşem İkili'de de resmen “yakışıklı serseriler geçidi” var ama bakın işte, senaryo ve hikaye kötü olunca olmuyor, daha önce dizi hakkındaki görüşlerimi yazmıştım! 

Çarpışma ilk bölümüyle Total’de 3,99 reyting ve 8,61 share ile 10. olurken, AB’de 5,60 reyting ve 13,21 share ile 3. olmuştu. Yani dizi, hiç değilse AB için umut vaat ettiğini göstermişti. Bir Zamanlar Çukurova’nın geçen hafta aynı akşam yayınlanan bölümü Total’de 13,67 reyting ve 30,61 share ve AB’de 11,30 reyting ve 27,34 share ile 1.liği yine bırakmamıştı. Bu arada FOX’taki Fatih Portakal’ın da tek başına dizilerle reyting yarışında olduğunu, hatta çoğu zaman 2.liği yakaladığını belirtmeden geçmemeli.
Çarpışma iki gün önce yayınlanan ikinci bölümüyle ise ilk bölüm reytingine göre yükselişe geçmiş. Dizi, Total'de 7. sırada yer alırken, AB'de de yine 3.lüğünü korudu. 



Çarpışma'da, Şahin Tepesi'nde de olduğu gibi, hikayenin oturması için en az birkaç bölüme daha ihtiyaç var. 



ÇUKUROVA'NIN TEMPOSU BİR AN OLSUN DÜŞMÜYOR

Bir de perşembe günü Bir Zamanlar Çukurova günü. Burada da defalarca yazdığım gibi bu dizi, yılın dizisi. En azından sezonun ilk yarısı için. Bunun da ilk sırrı birbirinden bağımsız olarak son derece tempolu ilerleyen hikaye ve senaryo (sahneleri, müzikleri de muazzam). Hani fokur fokur kaynayan bir kazan gibi. Hiçbir karakter tek boyutlu değil. Her karakterin hikayesini merak ediyorsunuz. Ahırda, tarlada çalışan işçinin de merak uyandıran bir hikayesi var. Dizinin hikayesi Hanımın Çiftliği’ni hatırlatıyor (hele son bölümde Gülten de Yılmaz'ın çiftliğine yerleşince, iyice benzeşti), bu anlamda çok da orijinal bir hikaye izlemiyoruz elbette. Ama diyorum ya, bundan bundan bağımsız olarak senaryosu da hayli iddialı. Bir de hem belli bir yörede geçmesi hem de dönem dizisi olması, Bir Zamanlar Çukurova’nın şansını artırıyor. Zaten dikkat edin bakın, tarihi dönem veya bölge (mesela Karadeniz, Ege dizisi) dizisi olup da izlenmeyen bir dizi neredeyse olmadı şimdiye kadar... Ama tabii ki tek başına bu da yeterli değil. Dediğim gibi, yan karakter deyip yabana atılmaması çok önemli. Böyle ödül törenlerimiz pek yok ama hani olsa, Saniye ve Gülten yılın en iyi yardımcı kadın oyuncusu ödüllerini göğüslerler. Son bölümde Saniye’nin Gaffur’u görünce "Sansar yaklaşıyor" demesi beni aklıma geldikçe hala gülümsetiyor. 


"BU DİZİNİN KONUSU NE?" KARMAŞASI

Gelelim geçen hafta cuma günü başlayan, dün akşam ikinci bölümüyle ekranlarda olan Şahin Tepesi'ne... Bir jeneriği olmayan (nedense), yönetmenliğini Aşk-ı Memnu, Fatmagül'ün Suçu Ne gibi bir döneme damgasını vurmuş efsane dizilerin yönetmeni Hilal Saral'ın yaptığı, senaryosunu Melek Gençoğlu'nun yazdığı dizi bildiğiniz gibi aynı addaki dizinin günümüze ve bize uyarlanmış hali. Aslında bakın daha dizi başlamadan paylaşılan konusundan biraz tedirgin olmuştum. Dizi başlamadan konusu "iki ayrı koldan büyüklerin ve gençlerin aşkı" diye paylaşıldı ama daha ilk bölümde büyük bir cinayet de işlendi. Bu cinayetin etkileri nereye kadar sürecek? Bu dizi bir polisiye mi aynı zamanda? Gibi gibi sorularım var...

SEYİRCİ İLK BÖLÜMÜ PEK ANLAMADI, TANIMADIĞI KARAKTERLERİ İZLEMEK İSTEMEDİ

Bence böyle yüksek bir açılışla, yani izleyiciyi merak ettirecek bir olayla, cinayetle "opening" yapılması, birkaç gün öncesine dönüp olayların bu noktaya nasıl geldiğinin gösterilmesini gerektiriyordu. Tanımadığımız karakterler arasında bir suç işlendi ve karakterleri tanımamaya devam ettik. Bu da alışık olduğumuz geleneksel TV dizisi hikaye kalıbıyla pek örtüşmedi. İlk bölüm için seyirci belki bu yüzden tercih etmedi izlemeye devam etmeyi, çünkü anlamadığı bir hikayeydi karşısındaki. Şahin Tepesi aslında herkesi şok eden bir açılış yaptı: Total’de 3,52 reyting ve 7.70 share alarak kendine ancak 13. sırada yer bulabilirken, daha iyi olması beklenen AB’de 2,41 reyting ve 5,75 share alarak 15. oldu. Ben tabii ki İstanbullu Gelin, Gülperi ve Kızım’ın gerisinde kalacağını tahmin ediyordum, ancak arada bu kadar büyük bir fark olacağını öngörmek mümkün değildi. Aynı akşam Total’in en çok izlenen dizileri sırasıyla Arka Sokaklar, Gülperi ve Kızım olurken; AB’de İstanbullu Gelin, Payitaht Abdülhamid ve Kızım olmuştu. İlk bölümden anlaşılmayacak karışıklıkta bir hikayeydi. Açılıştaki cinayet sahnesinden sonra zamanda geriye dönülmemesi de bu karışıklığı daha da artırdı. Tabii ki bunlar hem senaryo hem kurgu gereği tartışılır, ayrıca bir yorumdur bu da, böyle seçilmiş olması normaldir yani... İlla her dizide "yirmi dört saat önce" yazacak diye bir kural yok, hatta yazmasın da, ama o zaman ona alternatif başka bir çözüm bulunmalıydı çünkü ilk bölümlerin seyirci tarafından anlaşılması, karakterlerle empati kurulması, dizinin geleceği açısından büyük önem taşıyor.


Üç ana karakterde hiç eksik yok: Zerrin Tekindor, Ebru Özkan, Esra Dermancıoğlu. Bu üçü gerçekten tamam. Onların hikayeleri de ilk iki bölüm için tamamdı, eksiksizdi. Ebru Özkan'ın ilk kez "kötü kalpli zengin kadın" rolüyle değil de "iyi kalpli ama yine de zengin bir kadın" olarak ekranlarda olması da değişiklik olmuş. Murat Aygen'in calandırdığı Demir'i ise biraz fazla soğuk ve donuk buldum. Oyuncu olarak da şu şu olabilirdi diye aklıma başka isimler geldi. O, bu kadın hikayesinin odak noktasında yer alması gerekirken, kendine pek de yer bulamamış gibiydi. 

"YENİ BEHLÜL", ESKİSİNİN REPLİKASI GİBİ

Genç kadroda Boran Kuzum’un canlandırdığı Efe, Aşk-ı Memnu’da Kıvanç Tatlıtuğ’un çapkın Behlül’ünün bir replikası gibi duruyor. Yani tamam, güzel ama, e biz bunu daha önce izlemiştik sanki? Üstelik, sevgilisi olan manken kıza ilgisizliği ve onun aşkını kazanmak için gözyaşı döken manken kızın aslında onu aldattığı meselesi de Aşk-ı Memnu’daki Behlül-Elif-Hilmi üçgeninden başka bir şey değil. Aybüke Pusat’ın da oyunculuğunu bilemem ama bu proje için doğru bir isim miydi? Bilemiyorum... Dizinin ağır topları son derece yerinde (o da baş erkek karakter hariç) ama genç kadroda biraz daha titiz bir cast çalışması yürütülmeliydi gibime geliyor. Sonuçta bu bir gençlik dizisi de değil hani. 

Yine genç karakterlerin hikayelerinde ve diyaloglarında da bazı yerleri pek gerçekçi bulamadım. Gece mutfakta kızla erkeğin karşılaşması tamam ama ekmek sahnesi gereksizdi, kendi evinde mutfakta bilmez misin yerini, hadi bilmiyorsun diyelim bunu kıza söyler misin? Ancak sarhoş falan olursan bu konuşma gerçekleşebilir. Öbür türlü Efe karakteri çok ukala ve itici geliyor, Aşk-ı Memnu'daki Behlül'ün sempatikliğinden dahi yoksun. Kıza "yaban arısı" demesi güzeldi, hikayenin geçtiği doğaya da uygun, ama bunu üstündeki tişörtte gördüğü arı resminden yola çıkarak söylemesi bence pek olmadı. Keşke içinden gelerek, daha doğal bir olayla benzetme yoluyla söyleseydi: Mesela arı çalışkandır, ama kızın çalışkan olup olmadığını henüz bilmediği için kızda bu benzetmeyi kullanamaz. Mesela kız çok konuşuyordur, gevezedir, çocuk da ona "arı gibi vızıldama" der, sonra da "yaban arısı" demeye başlar. Bu daha doğal bir atışma olabilir, hem de esprili ve seyircinin de aklında kalıcı olur. 

ŞAHİN TEPESİ, İSTANBULLU GELİN'DEN ÇALABİLECEK OLDUĞU KİTLEYİ YAKALAYAMADI 

Tüm bunların ötesinde, cuma akşamı ekranda birbirinden iddialı dizilerin olduğu bir akşam. Örneğin, İstanbullu Gelin’den çalabilecek olduğu bir kitle var Şahin Tepesi’nin. Ama bu şansını iyi kullanamıyor belli ki. Bu sabah açıklanan reytingler de, Şahin Tepesi'nin geleceğini pek parlak göstermiyor maalesef. Dizi ikinci bölümüyle Total'de 3,96 reyting ve 8,24 share alabilip 12., AB'de de 3,44 reyting ve 7,64 share alabilip yine 12. oldu. 3. sezonunda devam eden İstanbullu Gelin sezona mekan değişikliği ve geçtiğimiz sezon finalinin aslında bir final gibi olmasından ötürü durumu çok yanlış anlayan seyirci yüzünden kötü başlasa da, şimdi Boranlar tekrar köşke dönünce reytingler de yeniden toparladı. Süreyya ve Faruk, bu sezonun sonunu çok rahat görecek gibi duruyor. Ama ilk başta da dediğim gibi, bir dizinin hikayesi çok iyiyse, hangi gün yayında olursa olsun mutlaka izleyicinin dikkatini çeker, çekecektir. Ama Şahin Tepesi ilk bölümde çok kritik hatalarla başladığı için, toparlaması biraz zor gibi. Sonuçta kanal dizinin gidişatını beğenmiyorsa, yayından kaldırma yoluna gidebilir.

UZUN LAFIN KISASI... 

Şimdi bakınca, ikisi de Ay Yapım imzalı olan Çarpışma, Şahin Tepesi’nden çok daha iyi başladı diyebiliriz. Aslında Çarpışma'nın sonuçları da pek parlak değil ama Şahin Tepesi'nin yanında parıl parıl parlıyor yine de. Biliyoruz ki reyting tahtı pamuk ipliğine bağlıdır, bir sallanır, her an herkes altında kalabilir! 

Peki siz yeni başlayan bu iki diziye bakabildiniz mi? Neler düşünüyorsunuz?

Sosyal medya hesaplarım:

7 Temmuz 2018 Cumartesi

NEDEN HALA AŞK-I MEMNU İZLİYORUZ? / GERÇEK BAŞROL HİKAYEDİR!

Evet, bir süredir aklımdaydı bu konu hakkında yazmak, ancak yoğunluktan (romanlar, hikayeler, senaryolar, başka yazılar, başka şeyler) dolayı ancak zaman yaratabildim ve işte nihayet bu yazıyı yazabiliyorum…

Finalinin üstünden kaç yıl geçmiş olursa olsun, Aşk-ı Memnu tekrarlarıyla, özellikle de yaz aylarında mutlaka ekranda oluyor ve görünüşe bakılırsa en az bir on yıl daha ekranda olmaya, tekrarları bile çok izlenmeye devam edecek… 

Üstelik seyircinin ekranda en çok olduğu zaman diliminde yayınlanıyor, ana haber öncesinde. Ve hala çok yüksek reyting alıyor. Artık her bir sahnesini ve repliğini ezbere bilmemize rağmen izliyoruz. Öyle görünüyor ki popülaritesi hiçbir zaman bitmeyecek bir dizi, belki gündem yaratmada onu geçecek bir dizi daha çekilirse… Gelmiş geçmiş en iyi yerli dizimiz Aşk-ı Memnu diyor muyum, bilmiyorum, ama son 20 yılı şöyle bir düşününce, ilk 5’te yer aldığı kesin (Yine o dönemin dizilerinden Yaprak Dökümü’nün ilk iki sezonu, Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin ilk iki sezonu da fazlasıyla alkışı hak ediyor mesela, daha şimdi aklıma gelmeyen çok iş var. Kaldı ki bu sezon da hayli iyi 1-2 dizi vardı, yani “artık iyi dizi yapılmıyor” demiyorum, aksine artık çok dizi var ve izleyici hangisini seçeceğini şaşırıyor). Yani Aşk-ı Memnu aradan geçen neredeyse 10 yıla rağmen hala popüler, hala rağbet görüyor ve hala izleniyor. Peki nedir bu başarısının sırrı? Bunun tılsımı ne? Aşk-ı Memnu neden ve nasıl bir efsane oldu?


Öncelikle, yaz ekranında neden hala çok izlendiğine bir bakalım… Sorun şu ki, son birkaç yıldır yaz ekranları eskisi kadar dolu ve bol seçenekli değil. Kaliteli yaz dizileri yok (mesela, kalitesi tartışılsa da, Güllerin Savaşı yazın başlayıp iki sezon devam eden bir dramdı)… Sakar, güzel kızla kaslı, üç sahneden birinde çıplak gördüğümüz erkeğin oynadığı klişe yaz dizileri yine başrolde… Onun dışında sezon dizilerinin tekrarları… Yani yeni hiçbir şey yok. TLC’deki ev dekore etme, ev satın alma programları, yemek programları, DMAX, Sony Channel ve Kelime Oyunu da olmasa, yaz ekranı cidden bomboş… Televizyonu açıp da şöyle keyifle izleyebileceğiniz hiçbir şey yok!

Peki bundan neredeyse 10 yıl önce, ta 2008’de çekilmiş olan Aşk-ı Memnu’yu neden hala izliyoruz? Hatta belki yeni dizilerden bile daha çok, özlemle izliyoruz?

Cevap basit bir “Önümüze koyuyorlar, izliyoruz” değil elbette (öyle olduğu da olur ama Aşk-ı Memnu için geçerli değil bu)…

1) Bir kere zamansız bir dizi. Dokunmatik telefonların yeni yeni çıktığı bir dönemde çekilmiş olsa da, Behlül’le Bihter’in yasak aşkı evrensel bir konuyu işliyor ve dünyanın her yerinden izleyiciye sahip. İzleyici, Aşk-ı Memnu'daki karakterlerle çok rahat empati kurabildi. Karakterlerin davranışlarını doğru bulsa da bulmasa da, en azından onları anladı, ki seyirci açısından “karakteri anlamak”, o dizinin izlenmesi için temel faktördür.

2) Dizi çok özenilmiş. Özenilerek çekilmiş. Bir kitap uyarlaması bildiğiniz gibi (Halit Ziya Uşaklıgil). Başı sonu belli, yola çıkarken planlaması çok iyi yapılmış. Gidişatı, hangi duraklara uğrayarak büyük finalde nereye varacağı belli olduğu için, dizinin iki sezonu boyunca dolu dolu bir hikaye akışı izliyoruz. Arada elbette yan hikayelerle zenginleştirilmiş bir senaryo görüyoruz (Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu'nu anmadan geçmek olmaz). Dizinin hikayesi oldukça başarılı. Bu da, gidişatının baştan belli olmasından kaynaklı diye düşünüyorum.

Ben yıllar önce, 2015 yılında yayımlanan ilk kitabım Ters Düz’ün (Bozbalık Üçlemesi’nin ilk kitabı) ilk cümlesini yazarken, henüz yazmadığım 3. kitabın yani final kitabının son sahnesinde neler olacağımı bile belirlemiştim. Yoksa öbür türlü, bugün Ufak Tefek Cinayetler’de olduğu gibi ne yapacağınızı bilemeyip ilk üç bölümdeki o iddialı vaatleri çorbaya dönüştürür, dizide zaten hiçbir işlevi olmayan ve varlığıyla ya da yokluğuyla kimsenin zaten ilgilenmediği bir yan karakteri öldürerek seyirciyi hayal kırıklığına uğratırsınız (oysa en azından birkaç polisiye kitap okumuş olsanız bile böyle bir hataya düşmezdiniz ya, neyse). Demek istediğim şu ki, hikayeyi planlayarak yola çıkmak bir dizi için de, bir kitap için de büyük önem taşıyor. Yarı yolda rota değiştirmektense, önceden belirlenmiş rotanızda giderseniz mantık hataları yapmıyor, karakterler arasındaki çatışmaları boş ve doldurma değil, sağlam temeller üzerine kuruyorsunuz.

3) Diyaloglar inci gibi… Hiçbir karakter boş konuşmuyor. Az ama özler. Bir de sırf diyalogları izleyerek takip ederseniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Firdevs Hanım, Bihter, Matmazel hep lafı gediğine oturtmuyorlar mı? Repliklerin bugün hala dilimizde olmasının sebebi bu değil mi? Cidden, sosyal medyada Firdevs Hanım’ın “Aptallık etme!”leri hala havada uçuşuyor (tabii bunda o dönem sosyal medyanın yaygın olarak kullanılmaması da bir gerçek, kullanıcılar şimdi acısını çıkarıyor!). Karakterlerin ağızlarından çıkan sözler, onları yansıtıyor. Bir cümleyi kimin ağzından çıktığını bilmeden kağıda yazsanız, o lafı Matmazel’in mi, Nihal’in mi, yoksa Katya’nın mı dediğini çok rahat anlayabilirsiniz.

4) Yukarıda da dediğim gibi, karakterlerin inandırıcılıkları çok yüksek. Bir hikayede karaktere hak verip vermemekten daha da önemlisi, onu anlamaktır zaten. Anladığınız karakteri, dünyanın en kötü karakteri olsa da haklı bulur ve seversiniz. Beren Saat'in canlandırdığı Bihter'inin yaptıklarını hiçbirimiz tasvip etmiyorduk ama yine de onu seviyorduk. Çünkü onu anlıyorduk. Ayrıca bu dizide, her ne olursa olsun karakterlerin birbirlerine saygıları var. İğnelemelerini, aba altından sopa göstermelerini bile hep bu saygı çerçevesinde yapıyorlar. Zarafet var. Hayranlıkla izliyorsunuz en şiddetli atışmaları bile. Natürellik var, gerçekçilik var. Evin hizmetçileri, şimdi dört diziden en az üçünde izlediğimiz gibi burnu büyük zengin ev sahibi tarafından hiçbir zaman azarlanmadı Aşk-ı Memnu’da. Yeri geldi Adnan Bey, Süleyman Efendi’nin masasına oturup çay içti. Yeri geldi Nihal, Şaheste Hanım’ın yanağına öpücük kondurdu. Katya Bihter’le Firdevs’e beş çaylarını getirirken mesafesini koruyarak da olsa odayı toparlamaya devam etti (sahi Katya da çok iyi bir karakter oyuncusuydu, ne oldu şimdi ona?). Bir burnu büyüklük yoktu. Ama tabii laçkalık da yoktu, herkes sınırını, çizgisini doğal bir içtenlikle biliyordu. Çünkü gerçek hayatta da böyle evlerde böyle olur. Dizi, kendi gerçekliğini yaratırken aslında yine gerçek hayattan ilham alıyordu. “Hizmetçisin sen hizmetçi kal” mantığı yeri geldiğinde buz kesen Firdevs Hanım’da bile yoktu. Bihter Matmazel’e “Aşağıya mı daha yoksa yukarıya mı daha yakınsınız, tarafınızı seçin” derken bile yoktu.

5) Dizinin yönetmeni olan Hilal Saral, karakterlerin duygularını, duygusallıklarını, hislerini, gerilimlerini, korkularını, entrikalarını bize muazzam hissettirdi. O an sanki biz de o evin o odasında, o karakterlerin yanında bir görünmezlik pelerininin altındaymışız gibi izledik. Sahneler, çekimler, sahnelerin şıklığı, dekorlar, küçük ayrıntılar, her şey muhteşemdi… Aşk-ı Memnu’yla ilgili hoşuma giden bir şey de kamera zoom’larıydı (itiraf). Kameranın yavaşça kayarak karakterin yüzüne yaklaşması, eğer iyi yapılmışsa aynı zamanda seyircinin de o karakterin duygularını yakalaması açısından gayet iyi oluyordu (Mesela Hayat Şarkısı’nda da Hülya’nın sadece gözlerini görerek zihnini okuduğumuz o muhteşem sahneleri hatırlayın). Şimdi biraz geleneksel dizilerde, demode kalmış olabilir belki ama, bir gerilim/şok/travma sahnesi olduğunda kameranın karakterin yüzüne zoom yapması bence dozunda kullanıldığında hala işe yarar bir taktik (Ama Arka Sokaklar’daki o titrek kameradan bahsetmiyorum, hayır, kesinlikle ondan bahsetmiyorum).  

6) Şunu çok net söylenebilir ki Aşk-ı Memnu’yu ne Kıvanç Tatlıtuğ’un kasları (zaten dikkatle bakarsanız, o dönem çok daha kilolu olduğunu söyleyebilirsiniz-tabii Tatlıtuğ’un genelde “esmer erkek”leri seven Türk toplumunda “sarışın erkek” tipini sevdirdiği de bir gerçek), ne de Beren Saat’in güzelliği için izledik (ki çok, çok güzeldi). Aslında bunu hiçbir dizi için söylemek pek doğru değil, hiçbir dizi sadece oyuncusu nedeniyle izlenmez, izlense izlense bir-iki bölüm izlenir, sonra kapatılır. Ama hikayesi için izlenir (buna yazımın sonuna doğru değineceğim). Muhteşem bir hikaye, sağlam bir senaryo vardı ve onlar da Bihter’le Behlül’ü muazzam canlandırdılar. Dolayısıyla senaryodan sonra en büyük alkış tabii ki oyunculara. Sırası gelmişken söylemeden geçmemeli: Beren Saat’i ekranda görmeyi ne çok özledik… Hatırla Sevgili'den, Aşk-ı Memnu’dan, Fatmagül’ün Suçu Ne’den sonra (İntikam’la Kösem’i maalesef saymıyorum) aslında ortadan kayboldu Beren Saat. En uygun senaryo için beklediğine eminim. En kısa zamanda güzel bir diziyle ekranlara döner umarım. O bu ülkedeki en iyi 5-10 aktristen biri, belki de ilk 3’te. Tatlıtuğ da aynı şekilde en iyi aktörlerden, her rolün altından başarıyla kalkıyor. Yoksa ikisi yine aynı dizide mi yer almalı, Halit Ergenç’le Bergüzar Korel gibi? Bir ara böyle bir proje var gibiydi ama sonra olmadı.

7) Aşkı Memnu’nun gizli başrolüyse hiç şüphesiz olayların geçtiği “ev”di… Ev ister istemez hikaye doğuruyor, yaratıyor, hikayenin ilerlemesine yardımcı oluyordu. Behlül’ün de dediği gibi, “elli kapılı bir evde” sırf bu bile bir hikaye yaratacaktır. Ama tabii Aşk-ı Memnu bu evi de çok iyi kullandı. Yoksa bugün “zengin dizilerinin” çoğunda geçen evler de o ayarda ama hiçbir işe yaramıyor, sadece göstermelik orada duruyor. Aşk-ı Memnu’daysa ev karakterlerle birlikte YAŞAYAN bir evdi. Kapıları dinlemek, saksının arkasına saklanıp kulak misafiri olmak, pencereden bahçeyi gözetlemek bu tip evlerde olağandır. Şimdiki “zengin dizileri” biraz da bu yüzden öyle evlerde çekiliyor, o evler entrikaya uygun ortamı doğuruyor/sağlıyor, ama tek başına bu yeterli mi? Asla.

8) Muhteşem hikayesi, senaryosu, natürel oyunculukları, gerçekçi çatışması, harika çekimleri ve muazzam soundtrack’i… Kısacası bunların hepsi birleşince, Aşk-ı Memnu hala unutulmaz bir dizi.

Aşk-ı Memnu’yu, Yaprak Dökümü’nü falan aklıma getirince şöyle bir düşünmüyor değilim: Edebiyat uyarlamaları daha mı iyiydi acaba? Eğer senaristler sıfırdan özgün senaryo yazamıyorsa (ki ben özgün senaryo yazmaya çalışıyorum, bakalım), yeniden edebiyat uyarlamalarına dönülebilir. Ama şimdilerde ekranda sadece güzel kız-yakışıklı erkek romantik komedileri, Kore uyarlamaları ve Batı uyarlamaları var… Sıfırdan bizden olan hikayeler çok az… Olanlar da, yine kendilerinden önceki başarılı örnekleri tekrarlayarak tutunmaya çalışıyor…

GERÇEK BAŞROL HER ZAMAN HİKAYEDİR

Aşk-ı Memnu’nun hikayesi de, senaryosu da çok, çok iyiydi. Hikaye ayrı bir şeydir, senaryo ayrı. İyi bir hikayeniz olabilir ama kötü diyalog yazarsanız o hikaye çöp olur (geçtiğimiz sezonlarda bunun örneklerini çok gördük ekranlarımızda). Unutmayın, başrol her zaman hikayenindir.

İstanbullu Gelin, hikayesi ve çatışmaları sağlam olmasa iki sezon zor dayanırdı. Ama şimdi üçüncü sezonu gelecek. Çünkü her karakterin söyleyecek bir sözü var. Özcan Deniz’i inanılmaz itici bulan seyirci bile izliyor, çünkü orada onu değil, canlandırdığı karakteri izliyor, Süreyya’yla olan ilişkisini izliyor. Bu da karakterin iyi yazılmasından kaynaklanıyor. 

Bu sezon büyük isimlerin, starların, yıldızların ne sinemada ne de televizyonda yüzleri güldü. Sinemadan başlayacak olursak; Murat Boz, Barış Arduç, Burak Özçivit, Murat Boz, Elçin Sangu, Tuba Büyüküstün, Kenan İmirzalığlu, Meryem Uzerli, Halit Ergenç, Kıvanç Tatlıtuğ gişede ne yazık ki istedikleri başarıyı elde edemediler. Çünkü oynadıkları, inanmamızı bekledikleri hikaye sağlam değildi. Bu sezon Yuvamdaki Düşman altıncı bölümde bitti. “Salon kadını" Nebahat Çehre’ye, Aslı Tandoğan’a oldu olan. Çünkü hikayesi ilk başta bir şeyler vaat ediyor gibiydi ama senaryosu öyle, öyle kötü yazıldı ki, dizi sonunda kısırdöngüye girerek kendi kendini imha etti. Artık hiçbir seyirci yalnızca yakışıklı diye, güzel diye bir oyuncuyu izlemek istiyor. Ya da ilk beş dakikadan sonra sıkılıp kanalı değiştiriyor.
Herkes şahane oynasa bile, hikaye olmadı mı olmuyor, olmaz…

Benim hiç izlemediğim ama başarısı ortada olan Sen Anlat Karadeniz’de İrem Helvacıoğlu ve Ulaş Tuna Astepe ünlü isimler miydi? Ufak Tefek Cinayetler’i başta Gökçe Bahadır, Mert Fırat ve Aslıhan Gürbüz için mi izledik? Yasak Elma’ya Şevval Sam için mi baktık? Çukur, Aras Bulut İynemli için mi izleniyor sanıyorsunuz? Kadın'ın yıldız oyuncusu Özge Özpirinççi miydi? İstanbullu Gelin’i üçüncü sezona götüren Aslı Enver mi, Özcan Deniz mi? HAYIR! İyi hikayeleri. İyi bir hikaye varsa, dizinin başarı şansı hep yüksek olur. Oyuncunun kim olduğu hiç önemli değildir denemez ama bu ikinci, üçüncü plandadır. Hiç tanınmamış isimler, eğer hikaye de güzelse, çok daha başarılı bile olabilir. Gerçek başrolün hikaye olduğu unutulmamalı…

Bakalım Eylül ayında bu altın kuralı hatırlayarak mı yapılacak projeler? Yoksa yine risk almadan, kısırdöngü içindeki benzer, klişe işler mi seyircinin önüne konulacak? Hep beraber göreceğiz…

Sevgiler!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...