FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2026 Cumartesi

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards

80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle paylaşırken (hala yapay zekalı 80'ler fotoğrafını paylaşmamaya direnen kaç kişi kaldık şunun şurasında) Ryan Murphy'nin yeni dizisi de tesadüf bu ya, 80'lerde geçiyor. Dizinin yaratıcı ismi Ryan Murphy olunca beklenti de yüksek oluyor. 

Amerikan Sapığı kitabıyla tanınan Bret Easton Ellis'in The Shards adındaki henüz Türkçeye çevrilmemiş olan kitabından uyarlanan dizide 1980'ler Los Angeles'ında ortalıkta bir seri katil kol gezerken seçkin bir grup lise öğrencisinin ilişkilerini, şatafatlı yaşantılarını, havuz partilerini izliyoruz. (Laf aramızda, klişe bir hikaye anlayacağınız...) Bir yandan bu elit yaşamlardan görüntüler sergilenirken diğer yandan korku ögelerinin gayet iyi sunulması diziyi farklılaştırıyor. Dizi, sezon finaline kadar ortalama ilerliyor ve iyi bir sezon finali vaat ederek size bir şekilde kendini izletiyor. Ama sezon finali hiç sezon finali gibi değildi, ara bölüm gibiydi, soruların hiçbiri yanıtlanmadı, ikinci sezona büyük bir kanca atılsa da ilk sezon kendi içinde anlamlı bir bütünlük sağlayamamış oldu. 

Başrollerin milyon takipçili şöhretlerle sınırlı kalmayıp sadece birkaç bincik takipçisi olan no-name isimlere de yer verilmesini çok sevdim. İsme değil yeteneğe bakılmasına Türk dizi sektöründe pek rastlamayız. Bizde başrollerin hepsi "büyük" takipçi kitlesi olan isimlerdir (sonra da dizileri 3. bölümde final yapar). Ünlü model Cindy Crawford'un kızı Kaia Gerber (10 milyon) ve Graham Campbell (geçenlerde daha hala 10 bindi) sevgili bir çifti canlandırıyor mesela. Hikayelerin oyunculardan önce geldiği bir gün bizde de anlaşılacak. 

Oyunculuğuyla öne çıkansa, diziyi onun gözünden izlediğimiz Igby Rigney elbette... Igby, Bret'in ta kendisini canlandırıyor. Yani yazar kendi hikayesinden yola çıkarak yeni bir hikaye yazmış gibi düşünebiliriz. Buna oto-kurgu (autofiction) deniyor. Ama yazar kendi hayatındaki olayları birebir aktarmıyor, kurguyu değiştiriyor, yeni olaylar katıyor. Dizideki Bret de gerçek hayattaki Bret gibi yazar olmak isteyen bir genç, o da o yıllarda Los Angeles'ta öğrenciymiş, gibi gibi. Tabii hikayedeki seri katil ve korku atmosferi tamamen kurmaca. 

Bu arada, Richard Gere'in oğlu Homer Gere de kadroda, okula yeni gelen "gizemli öğrenci" rolünde. Hayes Werner de oyunculuğuyla dikkat çekiyor. 

The Invite/Davet

A24 bu işi biliyor. Yola bağımsız sanat filmleri yapma gayesiyle çıkan bir film şirketi olsa da, bugün gişede çok ses getiren filmlerin ardında onun imzası var. Nicole Kidman ve Harris Dickinson'lı Babygirl'in 2025 kışında Kadıköy Sineması'nda izlediğim seansın nasıl tıklım tıklım dolu olduğunu hala hatırlıyorum. Bugün bir filmden önce A24 logosunu gördüğümüzde o filmin hikaye, anlatım ve estetik açısından belli standartları koruyacağına en azından güveniyoruz.

The Invite/Davet bir akşamda tek mekanda geçen, diyalog ağırlıklı, sahnedeki bir tiyatro oyununu seyrediyor hissi veren bir film. Nitekim, bir tiyatro oyununun beyazperde uyarlaması. Çağdaş, şık bir hikaye. Bazı sahnelerde temposu düşüyor, daha da iyi bir kurgusu olabilirdi. Azıcık, kendi yazdığım bir öyküye de benzettim. Seth Rogen, Olivia Wilde, Penelope Cruz ve Edward Norton başrollerde. Film hala sinemalarda. 

A24'ün fragman tasarımları bazen filmin kendisinden başlı başına çok daha iyi olabiliyor. The Invite/Davet'te de biraz bu durum söz konusu. Merak uyandıran bir fragman; hele Anita Ward'ın 1979 yapımı Ring My Bell şarkısıyla tasarlamalarına on üstünden on puan! 

The Unknown / İçimdeki Yabancı 

The Substance'ta zirveye çıksa da aslında bir süredir beden algısı, beden değiştirme, yabancılaşma ve kimlik meselesini ele alan korku/bilim kurgu/dram türü filmlerde (ve hatta esasında edebiyatta da) ciddi artış var. Léa Seydoux ve Niels Schneider, bilinçleri birbirlerinin bedenlerine geçen iki insanı canlandırıyor. İlgiyle izlediğimiz Bir Düşüşün Anatomisi'nin yazarından yine çok ilginç, tuhaf bir şekilde asap bozucu bir film. Fransızca. Vizyona geçen cuma girdi (girer girmez gittim), hala sinemalarda. Huzursuz hissetmek istiyorsanız izleyin. 

Davet ve İçimdeki Yabancı'yı Bennu (Yıldırımlar) abla ile sinemada izledim. 

Kylie 

Dünyaca ünlü şarkıcı Kylie Minogue'un kendi ağzından anlattığı üç bölümlük belgesel. Şarkıcının pembe dizide oyunculuk yaparken nasıl bir dünya starına dönüştüğü, süreçte yaşadıkları o dönemin tanıkları ve belgeleriyle anlatılıyor. Çok iyi bir arşivleri varmış doğrusu... Kylie'ye ilginiz yoksa bile dünyanın nasıl değiştiğiyle ilgili güzel bir nostalji turu sunması açısından keyifle izlenebilir.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

1 Şubat 2026 Pazar

Pazar Tavsiyesi: Din Felsefesi Üzerine İyi Bir Korku Filmi

Hafta sonları bile erkenden uyanan benden, günaydın!

Çok yeni izlediğim bir filmi (dün gece), sevebileceğinizi düşünerek taze taze paylaşmak isterim.

Havalar tekrar soğuyunca, belki bu pazar gününü benim gibi evde kitap okuyarak ve film izleyerek değerlendirmek istersiniz.

Eğer bu bir film değil de kitap olsaydı, kesinlikle Mert'in Kitap Kulübü listesinde olurdu, öyle söyleyeyim...

İnanç nedir? İçimizden geldiği için inandıklarımız mı, bize inanmamız gerektiği söylendiği için inandıklarımız mı, yoksa inanmamaya cesaretimiz olmadığı için inanmayı seçtiklerimiz mi? İki rahibe misyoner kız, kiliselerinin tanıtımını yapmak için, listelerinde olan yaşlı bir adamın evinin kapısını çalarlar. Kapı önünde konuşurlarken, bu hayli iyi niyetli ve kendi halinde görünen yaşlı adam onları evin içine davet eder -çünkü yağmur yağmakta, hava iyice bozmaktadır. Kızlar inançları gereği, eğer evde bir kadın yoksa, adamın evine adım atamayacaklarını belirtirler. Adamsa, tüm güler yüzlülüğüyle, karısının mutfakta olduğunu, hatta yaban mersinli turta yapmakta olduğunu söyler. Ve kızlar ona inanır. Ya sonrası?

2024 yapımı Heretic, son zamanlarda izlediğim iyi filmlerden biri oldu (Geçtiğimiz sene Pearl'ü izlerken de aynı hissiyata kapılmıştım. O da çok iyiydi!). Din felsefesi, entelektüel tartışmalar ve elbette korku/psikolojik gerilim seviyorsanız kaçırmayın. Esrarengiz bodrum katları, kapı gıcırtıları, dehşetli bir iki sahne var ama korkudan ziyade psikolojik gerilim demek bence daha doğru olacaktır (Pearl de korku filmiydi; ama psikolojik gerilim ve dram tarafı müthiş bir şekilde öne çıkıyordu, lütfen Mia Goth'un muazzam bir performans sergilediği o filme de bakın). Ki bu daha güzel. Hatta tam da bu nedenle, bilinmeyen korkunun ve felsefi diyalogların ön planda olduğu ilk yarı daha iyiyken, görünür korkunun devreye girdiği ikinci yarı korku filmi klişelerine yenik düşmeden edemiyor. Ama filmin tek mekanlı yapısının yarattığı klostrofobik atmosfer çok başarılı. Müzikler hakeza öyle.

Peki ya oyuncu kadrosu? Bir kere filmin başrolünde Hugh Grant var. Yakışıklı, iyi romantik komedi erkeği rollerinin ardından bu yaşında onu böylesine karanlık bir karakterle gördüğümüze şahsen pek sevindim. Performansı on numara. İki genç rahibeyi canlandıran Sophie Thatcher ve Chloe East da çok iyi performanslar sergiliyor (Thatcher'ın oyunculuğunu biraz daha fazla beğendim ve film boyunca onun "Wednesday" Jenna Ortega'ya benzediğini -ya da tam tersi- düşünmeden edemedim).

Puanım 8/10. Tavsiyedir efendim.

Keyifli bir pazar günü ve şimdiden iyi bir hafta olsun.

Son zamanlarda izlediğiniz iyi filmler varsa, ben de önerilerinizi duymak isterim.

8 Ocak 2025 Çarşamba

Sinemaya gitmeyi sevmek ve Nicole Kidman'ın yeni filmi Babygirl üzerine

Haftanın tam ortasından merhabalar efendim.

Pek çok insan için anlamını kaybetmiş ve gereksizleşmiş olsa da sinemaya gitmek benim için hala geçerli bir hafta sonu aktivitesi. Evde kendi başıma film izlemekte başarılı olamıyorum; telefonum çalıyor, mesajlar üst üste geliyor veya aklıma bir şey geliyor, dur şunu da yapayım öyle devam ederim vb. derken dikkatim dağılıyor, bölünüyorum, filmi üç parça halinde ancak bitirebiliyorum. Oysa sinemada ışıklar kapanıyor ve filmi izlemeye mecbur bırakılıyorum. E bir de sinemaya tek dahi gitsen, diğer insanlarla birlikte kolektif olarak izlemenin ve ortak paylaşımda bulunmanın, yani ambiyansın verdiği keyif var. O nedenle, özellikle de beyaz perdede izlemek istediğim filmler olunca (paraya kıyıp) sinemaya gitmeye devam ediyorum.

Nicole Kidman ve Harris Dickinson’ın başrolleri paylaştığı, Antonio Banderas’ın da Kidman’ın kocası kontenjanından kadroda yer aldığı “Babygirl” ise sinemada gitmeye değecek bir film miydi, emin değilim (yine de izleyip merakımı giderdiğim için memnunum). Halina Reijn adlı bir yönetmen ve senarist tarafından oluşturulan hikaye "erotic thriller film" olarak geçiyor; yani erotik gerilim (ama laf aramızda bu iki kategorinin de pek hakkını veremiyor). Orta yaşlı bir CEO’nun (Nicole) kendinden yaşça küçük genç stajyeriyle (Harris) ateşli bir ilişki yaşamaya başladığı film, “Bu yıl canın ne isterse senin olacak” sloganıyla izleyiciye ilk kancayı atıyor. Tabii burada kastedilen para, sağlık, mutluluk, hatta aşk bile değil; çok daha tehlikeli anlamda cinsel bir manası var bu “canın ne isterse” sözünün. Filmin reklam ve pazarlama kampanyası gayet iyi de, ya kendisi?

Öncelikle, en iyi ve merak uyandıran sahneler zaten fragmanlara koyulmuş ve bütününü izlediğinizde filmin size fragmanlardakinden başka bir şey vermediğini anlıyorsunuz. Sanki zaten çoktan izlemiş olduğunuz bir film gibi, sadece bitmesini bekliyorsunuz. Oyunculuklar iyi evet ama senaryo o kadar kötü ki, iyi oyunculukların da bir anlamı kalmıyor. Bu konu çok daha iyi bir hikaye ve senaryoyla ele alınabilirmiş. Oyuncular oynamayı nasıl kabul etmiş? Herhalde Nicole’a, Antonio var demişler. Antonio’ya da, bak Nicole ile oynayacaksın demişler. Harris zaten genç kuşağın en iyi oyuncularından. Uzun lafın kısası “Babygirl” kötü senaryosuyla klişelerden öteye gidemeyen bir film olarak, benden ancak 5.5/10 puan alabiliyor.

Film yurt dışında 2024 sonunda vizyona girdi ama ülkemizdeki vizyon tarihi 24 Ocak 2025. Bense geçtiğimiz cumartesi günü, “11! Festivali” diye ilk kez düzenlenen bir festival kapsamında, Kadıköy Sineması’nda izledim. Buzzzzzzzzz gibi bir gündü (oysa bu hafta hava 16 derece; al sana iklim krizinin bir etkisi daha; bir gün 8 derece olup ertesi gün 16 derece olan gün döngüleri) ve filmin hemen öncesinde 125 liraya (ekonomik tarihe not düşülsün) bir salep içmiştim. Sanırım hem ön gösterim olduğu hem de filmin konusu ve oyuncuları itibarıyla salon tıklım tıklım doluydu (fuaye alanı da dolup taşmıştı, kadınlar tuvaletin önünde kuyruk olmuştu ve öyle ki erkekler tuvaletindeki kabinden bile gözümün önünde bir kadın çıktı), uzun zamandır bu kadar dolu bir salonda film izlememiştim. Altunizade'deki Capitol AVM'nin sineması Spectrum Cineplex'te gittiğimiz filmlerde salonda genelde sadece ben ve Bennu abla oluruz. Dolayısıyla söylemeden geçemeyeceğim: Sinemada gösterilse kimsenin izlemeyeceği filmler “festival” kapsamında sunulunca insanlara cazip mi geliyor ne? 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

24 Kasım 2023 Cuma

OLMADI BİHTER...


Edebiyat eserleri, izni alındıktan sonra yeni yorumlarla yeni formatlarda yeniden üretilmeye açıktır. Hele de her dönem geçerli olan evrensel konuları işleyen eserler... Halit Ziya Uşaklıgil'in 1899-1900 yıllarında Servet-i Fünûn dergisinde tefrika ettiği eseri Aşk-ı Memnu da 1975'te TRT'de, 2008'de Kanal D'de, 2023'te Prime Video'da yeniden ele alındığı gibi; kim bilir, Uzay Çağı'nda Venüs'te, Merkür'de yaşamaya başladığımız (?!) yıllarda da pekala yeniden çekilebilir, çekilecektir. Ne de olsa her dönemin Aşk-ı Memnu'su kendine...

Eh, bir iş ortaya koyulunca eleştirmek de seyirciler olarak hakkımız. Bihter filmi ilk etapta iyi duran oyuncu kadrosuna rağmen maalesef çok kötü bir film olmuş. Bunda yönetmen ve senarist faktörleri etkili olmuş gibi görünüyor. Filmde hiçbir şekilde hiçbir duygu yok. Duygu olmadığı için de Bihter sürekli kameraya bakıp kitap okur gibi bir şeyler söyleyerek, izleyiciye hissettirilmeyen duyguyu anlatmaya çalışıyor. Hızlandırılmış, yüzeysel, ruhsuz bir klip izliyoruz. Ne Bihter ile Behlül arasındaki çekimi hissedebiliyoruz, ne Firdevs Hanım'la kızı arasındaki tansiyonu, ne de hissetmemiz gereken diğer tonla duyguyu... Karakterler derinleşemeden sığ sularda boğulup gidiyor. Hiçbir inandırıcılık yok. Her şey fazla teatral kalmış; sanki bir tiyatro dekoru önünde oynanan bir müsamere var karşımızda. Hal böyle olunca insan harcanan emeğe üzülmeden edemiyor. 2023 yapımı Bihter de, bu kadar büyük bütçeyle bu kadar kötü bir film olarak yerli film tarihimizdeki yerini alıyor.

10 Kasım 2023 Cuma

BİR DÜŞÜŞÜN ANATOMİSİ: KALDI GERİYE CEVAPSIZ SORULAR...

Bennu (Yıldırımlar) abla ile çok yakın iki dost -sanırım artık bu kelimeyi kullanabilirim- olmamızın yanı sıra çok da iyi sinema arkadaşıyız denebilir. Vizyondaki filmlere göre ayda iki, bazen üç kez sinemaya gideriz. Son dönemlerde birlikte izlediğimiz filmler arasında aklıma Kuru Otlar Üstüne, Okul Tıraşı, Kar ve Ayı, Karanlık Gece geliyor. En son da geçtiğimiz hafta sonu Bir Düşüşün Anatomisi'ne gittik. Bir cinayet soruşturmasının ve yarattığı psikolojik travmanın izlerini süren, Justine Triet imzalı film, bu yıl Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanmıştı.

Aslında klasik bir mahkeme draması bu. 

İkisi de yazar olan karı-koca çiftimiz Sandra ve Samuel, Fransız Alpleri’ndeki dağ evlerinde, kısmen görme engelli çocukları Daniel'le birlikte yaşamaktadır. Film, Sandra'nın kendisiyle röportaj yapmaya gelmiş olan kadınla olan sahnesiyle açılır ama kocası Samuel'in üst kattan adeta röportajı sabote edercesine açtığı yüksek sesli müzik, röportajı yapmalarına engel olur. Daniel, rehber köpekleri Snoop ile birlikte eve geri döndüğünde, babası Samuel'in balkondan düşmüş cansız bedenini bulur. Sandra da, kendini bir anda bir dava sürecinin içinde, cinayet sanığı olarak, mahkeme koridorlarında buluverir... Peki bir anda kamuoyunun odağı haline gelen ve kocasıyla olan ilişkisinin tüm detayları gözler önüne dökülmeye başlayan Sandra acaba kendini aklamayı başarabilecek midir? 

Filmin başrolünde, filmdeki karakterinin adı da Sandra olan Sandra Hüller var. Aklımızdaysa tek bir soru: Sandra katil mi, değil mi? Ama bir süre sonra, filmin bu sorunun yanıtını bulmak gibi bir derdi olmadığını anlarız. Filmde daha çok, Sandra'nın işlemediğini iddia ettiği bir cinayetten suçlandığı için ne kadar hırpalandığını izleriz. Dolayısıyla film tür olarak bir polisiye sayılmaz. Çünkü ortadakinin bir intihar mı yoksa bir cinayet mi olduğuyla ilgilenmeyiz. Film bittiğinde de bu sorunun cevabını almış olarak ayrılmayız salondan. Filmin başrolü belirsizliktir. 

Sandra Hüller, Jehnny Beth, Samuel Theis'in oynadığı Bir Düşüşün Anatomisi'nin yönetmeni Justine Triet. Küçük çocuk oyuncu Daniel dahil herkes çok iyi iş çıkarmış. Film süresinin neredeyse Nuri Bilge Ceylan'ın son filmiyle yarışırcasına (!) 150 dakika olması şahsen beni sonlara doğru biraz fazla sıksa da, iyi bir film izlediğimi söyleyebilirim. Vizyondan kalkmadan gidip görmenizi tavsiye ederim. Notum 7.5/10. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

17 Eylül 2023 Pazar

BU FİLMDE İKİ BAŞROL DE AYNI KİŞİ!

Tilda Swinton'ın son filmi Sonsuz Sır (The Eternal Daughter)'ı dün Kadıköy Sineması'nda, 14.00 seansında izledim. Yanımdaki kızın "bakın en marjinal Kadıköylü benim" diye görünmek adına filmin en sessiz olunması gereken sahnelerinde çantasından çıkardığı havucu kart kurt kemirmesi dışında fena bir deneyim değildi. Biletler 110 lira; Capitol'deki Spectrum'un 160 veya pek çok Cineverse'ün 175 lira olduğunu düşünülecek olduğunda maalesef 110'a ucuz diyoruz. Büyük ekranda film izlemek benim için hala vazgeçilmez ve çok heyecan verici, bu yüzden sinemaya gitmeye devam ediyorum. Ayrıca evde izlenen filmlerdeki telefon ya da kapı çalınca filmi durdurma hadisesi olmadığı için kesintisiz bir film izleme deneyimi yaşamayı seviyorum. 

Filmde sinemacı bir kadın olan Julie (Tilda Swinton) ile hakkında bir film yazmak istediği yaşlı annesi Rosalind (o da Tilda Swinton) her an bir şeyler olacak hissi veren ama nihayetinde pek de bir şey olmayan gizemli, eski bir otele yerleşiyor ve tekinsiz müzik fonda çalmaya başlıyor. Bu anne-kız otelin tek konukları gibi. Ha, bir de köpekleri Louie. Julie ile Rosalind'i film boyunca asla aynı çerçevenin içinde görmüyoruz; ta ki finale dek. Film tür olarak korku diye sınıflandırılmış olsa da korku'nun k'si bile yok -bu bir dram. Dramı nerede görsem tanırım.

Bu arada sinema salonu (şaşırtıcı şekilde) kalabalıktı. Salonun 1.5/4'ü doluydu, ki bu günümüz için iyi bir rakam. Geçenlerde Spectrum'da gittiğim Bırak Artık Şu Yalanlarını'yı koca salonda tek başıma izlemiştim. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

30 Temmuz 2023 Pazar

BARBİE VE OPPENHEİMER'DAN ÖNCE İZLEMENİZ GEREKEN O FİLM

Ne Barbie ne de Oppenheimer kadar ses getirdi, oysa yakın zamanın en çok izlenip üstüne düşünülmesi gereken filmi buydu: Hüzün Üçgeni.

Ruben Ostlund'un son filmi Triangle of Sadness, yani Türkçesiyle Hüzün Üçgeni, hiyerarşiyle kara mizahı harmanlıyor. Tüketim toplumu, sınıf çatışması, zengin-fakir ayrımı, sosyal medya çağına ilişkin nokta atışı tespitleri olan bir film sunuyor.



Yaya, yaşadığı her an'ın ve yaptığı her şeyin sevgilisi Carl tarafından görüntülenmesini isteyen bir Instagram çılgını "zamane" kızı. Daha ilk sahnede Carl ve Yaya arasında izlediğimiz bir diyalog, toplumsal cinsiyet ve sosyal statü konularında da filmin lafını esirgemediğini gösteriyor. Daha çok birbirlerine Instagram takipçisi kazandırmak üzere kurulu bir ilişkileri var ama Carl bu durumdan artık son derece rahatsız. O ilişkide eşit olmayı isterken Yaya "erkek" olarak onun daha baskın ve güçlü rolleri olmasını, mesela hesabı onun ödemesini istiyor.

Film, model bir çift olan Carl ve Yaya'nın çok pahalı bir yatta lüks bir gezintiye çıkmasını, sosyetenin ultra zenginleriyle tanışmasını ve sonunda hem onlara hem de seyirciye sistemi sorgulatacak beklenmedik durumlarla karşılaşmalarını anlatıyor. Filmde günümüz ilişkilerine, kapitalizme, sınıfsal çatışmalara dair pek çok ayrıntı gizli. Gemilerde ve açık denizde geçen filmleri sevenleriniz filme ayrıca bayılacaktır. Harris Dickinson, Charlbi Dean, Dolly de Leon başrollerde.

Mutlaka izleyin.

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

9 Ocak 2023 Pazartesi

MUH/TELİF HAKLARI...

Bir yazar olarak telif hakları, hakkında güncel gelişmeleri benim de merakla ve heyecanla takip ettiğim konu başlıklarından biri. Daha doğrusu, genel olarak edebiyat, yayıncılık, televizyon ve film sektörleri hakkında her bir gelişmeyi ilgiyle takip ediyorum. Yaşarken yazdığından üç kuruş para bile kazan(a)mayan yazarlar, öldükten 70 yıl sonra çok satsalar bile, eserin yaratıcısı olmalarına rağmen, eserin telifi hakkında varisleri bile hiçbir söz sahibi olamıyor. Elbette kulağa son derece adaletsiz/haksız gelen bir durum bu. Çünkü telif hakları kanununa göre ölümünün üzerinden 70 yıl geçen yazarların veya yaratıcıların telif hakkı kalkıyor. Koruma süresi dolan eserler, eser sahibinden veya varislerinden izin alınmaksızın serbestçe kullanılabiliyor. Neden, niye böyle bilmiyorum, hukukçulara sormak lazım. Acaba yarattığı eserin tüm haklarının kendisinden yaşarken alındığının görülmesi bir yazara nasıl bir azap çektirirdi?

Eser sahibinin varislerinden izin almadan, 70 yıl dolduktan sonra herkesin kafasına göre istediği kitabı basabildiğini söyledik. Bu sebepledir ki, yaklaşık 50'ye yakın yayınevi Stefen Zweig’ın aynı kitabını farklı kapak tasarımlarıyla basıp satabiliyor, bu yüzden Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens’i sürekli karşımıza çıkıyor, bu nedenle her yerde pek çok Sabahattin Ali eseri görüyoruz. Yayınevleri şimdiden sırada bekliyor: Türkiye’de önümüzdeki yıllarda telif hakkı kalkacak yazarlar arasında 2024’te Sait Faik Abasıyanık, 2026’da Reşat Nuri Güntekin ve Cahit Sıtkı Tarancı, 2031’de Peyami Safa, 2032’de Ahmet Hamdi Tanpınar, 2033’te Nazım Hikmet gibi isimler yer alıyor. 

Yani elbette bir süre olması gerekiyorsa bile, bu süre 70 yıl gibi kısa bir süre mi olmalı? 150 yıl filan sanki daha makul. (Biraz alakasız da olsa güncel bir gelişmeyi paylaşmak isterim: Kariyer yolculuğuna 140 karakterle başlayan Twitter bile sonrasında 280 karaktere çıktı ve şimdilerde 4000 karaktere çıkılması gündemde. "Vur dedik öldürdün be Musk" dediğinizi duyar gibiyim. Artık 2009'dan beri ısrarla ve ısrarla blogspot'tan paylaştığım bu yazılarımı ben bile oradan paylaşabileceğim gibi görünüyor, anlaşıldı.) Zaten Amerika'da bazı telif uzatıcı süreler talep edildiği oluyor. Orada her şey bir farklı işliyor zaten!

Peki bu durum sadece Türkiye’de mi böyle? Tabii ki hayır. Diğer çoğu ülkede de telif hakları kanunu eser sahibinin ölümünün ardından 70 yıl olacak şekilde işliyor. Ve bundan nasibini almayan kalmıyor! Çocukluğumuzun Winnie the Pooh’sunu nasıl bilirdiniz? 100 Hektar Ormanı’nda yaşayan, en yakın arkadaşı küçük pembe Piglet olan, bal düşkünü şirin mi şirin bir ayı olarak, değil mi? Disney kataloğunda bulunan Winnie the Pooh, şirketin en çok kazandıran markaları arasında yer alıyor. Ancak artık telif süresi dolan Ayı Winnie, Disney dışındaki şirketlerin de gönlünce kullanabileceği bir kamu malı haline geldi. Ve sıkı durun, bu serbestlik ortaya korku temalı bir Winnie the Pooh filmi çıkarmaya hazırlanıyor! Ayı Winnie'yi elinde kanlar damlayan bir baltayla görse, serinin yaratıcısı A. A. Milne ne düşünürdü?

Winnie the Pooh dünyasında geçecek ilk bağımsız projenin bir korku filmi olması da, hele o fragmanı izledikten sonra,"böyle telif serbestliği olmaz olsun" dedirtiyor. A. A. Milne mezarında ters dönse hakkıdır...

Herkese iyi haftalar...

Kitaplarım Kitapyurdu'nda

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

16 Aralık 2022 Cuma

KURAK GÜNLER

Çok iyi.

Çok etkileyici.

Mutlaka gidin, sinemada izleyin.

Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Selin Yeninci (Bir Zamanlar Çukurova-Saniye), Erol Babaoğlu, Erdem Şenocak ve Eylül Ersöz'ün başrolleri paylaştığı film, 9 Aralık'ta vizyona girdi.

Ve 8 Aralık'ta, filmin yönetmen ve senaristi Emin Alper sosyal medya hesaplarından duyurusunu paylaştı:  

"Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Kurak Günler adlı projemize verdiği finansal yapım desteğini yasal faiziyle birlikte geri istediğini bildirmiştir. ... ... ... Yaşadığımız bu mağduriyet karşısında bize destek olmak isteyen seyircilerimizi Kurak Günler'i 9 Aralık tarihinden itibaren sinemalarda bilet alarak izlemeye davet ediyoruz."

Ve böylece Kurak Günler, Bakanlık sayesinde, başka türlü asla yapamayacağı bir reklam kampanyası yapmış oldu.

Ben ve sinemaseverler filme zaten gidecektik, ama haberlerle film müthiş bir destek gördü ve normalde sinemaya gitmeyecek olan insanlar da sırf filme destek olmak için bilet alıp filme gitmeye başladı.

Twitter hesabımda da yazdım.

Şu anlaşılmalı artık: Ne yasaklanmaya ya da engellenmeye çalışılırsa, daha da güçleniyor. Tarih boyu bu hep böyle oldu.

Kurak Günler'in bu başarısı "kazara reklamcılık" olarak reklamcılık tarihine girer.
 
Film, vizyona girdiği ilk hafta sonu  51,4 bin seyirciyle ülkemizi Cannes Film Festivali’nde temsil eden filmler arasında en yüksek açılışa imza atıp 3.611.103 TL gişe hasılatı elde ederek bakanlığın faiziyle geri istediği paranın 4 katını kazandı.
 
Eminim daha da izlenmeye devam edecek... 
 
Emin Alper, Kurak Günler’de Norveçli yazar Henrik Ibsen’in Bir Halk Düşmanı eserinden yola çıkmış. Ortaya sarsıcı bir film koymuş.

Filmin Stefan Will imzalı müzikleri de tek kelimeyle şahane. O gerilimi hissetmenizi sağlıyor.

Hadi bakalım, ilk hangi "edebiyat" dergisi Ocak kapağına Kurak Günler'i taşıyarak satışları arttırma yoluna girecek?
 
Siz filmi izlediniz mi? 

2 Kasım 2022 Çarşamba

BARBARIAN: BÖYLE KORKU FİLMİ OLMAZ OLSUN!

 
Efendim tam da doğum günü ayıma girmişken niçin böyle iç karartıcı, sinir bozucu, klişelerden öteye gidemeyen, hatta klişelerden bile daha vasat kalan bir film hakkında yazıyorum?

Öyle ya, Kış Uykusu'nu ya da Aşk, Mark ve Ölüm'ü yeni izlemişim, onlar hakkında yazayım ya?

Öncelikle, ne yalan söyleyeyim, filmin ilk yirmi-yirmi beş dakikası bir gerilim filmi olarak gayet iyiydi.

Yaratmaya çalıştığı atmosfer bende karşılık buldu.

Ne zaman ki film, gerilim filmi olmaktan çıkıp "korku filmi olucam ben ya" demeye başladı, işte oradan sonra, tüm vasatlıklar peşi sıra geldi. 
 
Disney+'ta ya da internette her yerde bulabileceğiniz, izlediğim en saçma filmlerden biri olan Barbarian'da, olaylar şöyle gelişiyor:

Bir kadıncağız, Amerika'nın Detroit şehrinde bir iş görüşmesine gideceği için, Airbnb'den ev tutuyor. Ve bu eve de, gecenin bir yarısı varıyor. Evde kalacak, ertesi gün de görüşmeye gidecek. Bir iş görüşmesi için şehir değiştirip ev tutmak filan artık ne kadar mantıklı, onun yorumunu size bırakıyorum. O iş ne, bu da yanıtsız kalıyor. Kızım, ne teklif ettiler sana, milyarder olacaksın mı dediler de, gözünü karartıp her şeye rağmen o Airbnb evinde kalmaya devam ediyorsun? Zira hava aydınlanır aydınlanmaz, bu hanım kızımız Airbnb diye tuttuğu evin, şehrin terk edilip hayalet kasabaya dönmüş bir semtinde olduğunu fark ediyor. Etrafta in cin top oynuyor, her yer enkaza dönmüş. Ama kızımız, adeta Amerika'da sıradan bir günmüşçesine, gene de hiçbir şeyi yadırgamayıp o semtteki o evde kalmaya devam ediyor. Üstelik, iş görüşmesi yaptığı kadının da her ne hikmetse "orada kalmanı tavsiye etmem" demesine rağmen.

Neyse, filmi tekrar geri saracak olursak, hanım kızımız gece vakti eve gidiyor, bir de ne görsün, evi meğer başka bir adam daha tutmuş. Bu adam da, öyle veya böyle, bir şekilde hepimizin aşina olduğunu düşündüğüm oyunculardan, İsveçli Bill Skarsgård. Hani o bu filmde oynuyorsa film herhalde belli bir standardın üstündedir diye düşünüyordum ben, ama pek de öyle değilmiş. (Gerçi,
Skarsgård filmin yaklaşık 40. dakikasında "bundan sonraki saçmalıklarda ben yokum" diye miadını doldurarak parasını alıp Hollywood'u terk edip köyüne, İsveç'e dönüyor.)


Kızımız ve çocuğumuz bu evi aynı anda "book" etmiş iki kişi olarak, evi kiraladıkları Airbnb sahibini arıyorlar ama, kendisi toz duman! Bu nasıl bir saçmalık filan diye kısa süreli bir şok yaşasalar da, kısa sürede aman neyse ya moduna geçip o gece aynı çatının altında kalmayı kabul ediyorlar. Ama sakın bizim romantik yaz dizilerimiz gelmesin aklınıza! Detroit'te adeta bir İstanbul beyefendisi olan çocuğumuz, kendi yatağını hanım kızımıza veriyor ve kendisi geceyi kanepede geçiriyor. O gece boyunca da, biz seyirciler biraz korkalım diye, bu çocuk uykusunda bir şeyler sayıklayıp hanım kızımızın ürpererek uyanmasına neden oluyor. Ama çocukta hiçbir korkutuculuk yok. Her şey, hedef şaşırtmaca. Çünkü tehlike, evdeki bu yabancı değil. Keşke o olsaymış da daha orijinal bir hikaye izleseymişiz, ama değil!

Neyse, ertesi gün oluyor ve hanım kızımız, tuvaletini yaparken, tuvalet kağıdı bitiyor ve evin içinde tuvalet kağıdı arayışına çıkıyor. (Etrafta A101 filan da yok, oraya şube açmayı unutmuş herhalde.) O sırada da aşağıdaki mahzene/bodruma iniyor. O sırada da bodrumdaki gizli kapıyı keşfedeceği tutuyor. O sırada da kapıdan geçip geçide ulaşıyor ve yine o sırada da geçidin içindeki bir başka geçidi keşfediyor. Geçitler, tüneller derken böyle matruşka bebek gibi, evin altında evin kendisinden çoooooooooooooook daha büyük bambaşka bir alan olduğunu görüyor. Tünellerden aşağı iniyor, kapıları açıp kapıyor, bunları yaparken de korkmuyor ha! Gayet sıradan bir şeymiş gibi, tünel boyunca ilerliyor. Neyse uzun lafın kısası, o tünellerde barınan, orada, o karanlıkta yaşaya yaşaya yaratığa dönüşen bir kadının eline düşüyorlar. Hem kızımız hem de çocuğumuz. Merak etmeyin, daha fazla spoiler vermeyeceğim, zaten filmin bu aşamasından sonrası, vasatlıklar, klişeler ve tahmin etmesi hiç de zor olmayan sinir bozucu geçmişe dönüş sahneleriyle geçiyor... Bu yaratığımsı kadın da, siz deyin Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum, ben diyeyim bambaşka bir yaratık, hani öyle böyle değil. Ölmek de bilmiyor. Sonuçta insan bu. Ama yok, sanki fantastik bir yaratıkmış gibi, ağzından tükürükler saça saça böğürüp, metrelerce yükseklikten de düşse, atlayıp zıplasa da, araba da çarpsa, ölmeyen bir kadın kendisi.

Tabii film, Airbnb sistemine, ev sahiplerinin evden bihaber olmasına, Amerika'da polislerin suça karşı olan kayıtsızlığına, "yeterli kanıtınız yok" laflarına, hanım kızımızın kendini o cehennemden kurtardığında derdini kimseye anlatamamasına da küçük küçük değiniyor, iyi de yapıyor.

Benden, o da filmin açılış sahnelerindeki başarının ve gerilimi iyi ayarlayan müziklerin hatrına 4/10 puan alan bu filmi üç güne bölerek izledikten sonra, düşünmeden edemiyorum:

Acaba senarist bize hangi mesajı vermek istemiş?

a) Airbnb'den ev tutma!
b) Airbnb'den tuttuğun evin muhitine dikkat et!
c) Bir yabancıyla aynı evde kalma!
d) Tünel gördüğünde kaç!
e) Fazla merak iyi değil!
f) Hepsi!

Ve kafamda deli sorular: Bu hanım kızımız, işe alındı mı? İşe alındıysa, Detroit'te nerede yaşamaya başladı? İş, ne işiydi? Yemek kartı ve ulaşım dahil mi? SGK+özel sağlık sigortası yaptılar mı? 

Siz siz olun, Barbarian'ı korku filmi niyetine izlemeyin dostlar.
 
Sevgiler.

27 Aralık 2021 Pazartesi

BİR TİYATRO: TİMSAH ATEŞİ - BİR FİLM: THE FRENCH DISPATCH

2021'in son hafta sonunu, kültür sanat etkinliklerinden uzak kalmamak için, koronavirüse rağmen kapalı mekanlarda -tabii çift maskeyle- geçirdim. Düşünüyorum da, bizim ülkemizde başlı başına kendine ait ayrı bir mekanda-binada olan tiyatro ve sinema sayımız çok ama çok az. Bir oyun veya film izlemek için illa bir alışveriş merkezinin içine girmek mi gerekiyor? Cumartesi akşamı izlediğim Timsah Ateşi oyunu Zorlu PSM'de, pazar akşamı izlediğim The French Dispatch de Altunizade'deki Capitol AVM'deydi. Capitol'ü pek seviyorum, şirin ve derli toplu bir yer. Dolayısıyla oraya hiçbir itirazım yok. Ama Zorlu Center o kadar kalabalıktı ki, resmen havaalanı gibiydi! Yemek alanında oturacak yer bile yoktu, öyle bir kalabalık... 

BİR TİYATRO: TİMSAH ATEŞİ


Cumartesi akşamı Zorlu PSM'de en ön sıradan izlediğim Timsah Ateşi'nde Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü ve Kubilay Tunçer oynuyor. 1989 yılında Kuzey İrlanda'da geçen hikaye, işlemediği bir suç yüzünden sekiz yıl hapis yatan asi bir kız olan Fianna (Hazar Ergüçlü), dindar ablası Alannah (Funda Eryiğit) ve yatalak babalarının (Kubilay Tunçer) evlerinde geçen olayları, kara-komedi tarzında anlatıyor. Oyunda +16 yaş sınırı var, zira biraz kanlı bir oyun. 

Oyuncuların performansı (özellikle de Funda Eryiğit'in) ve sahne dekoru şahaneydi (bu tip oyunlarda kurulan o kutu gibi evlerde yaşama isteği...) lakin oyunun metni beni pek tatmin etmedi. Daha alt metinli, görünenin ötesinde alt anlamların kastedildiği, yoğun bir oyun beklerdim. Ama beklentim pek karşılanmadı. Biraz da gereksiz fazla uzundu. Timsah Ateşi'ne notum, 6/10.

BİR SİNEMA: THE FRENCH DISPATCH

Dün Capitol AVM'deki Spectrum'da izlediğim The French Dispatch, Wes Anderson imzası taşıyor. 20. yüzyılda hayali bir Fransız kasabasında geçen film, bölgenin popüler dergisi The French Dispatch'te yayımlanan farklı farklı hikayeleri ele alıyor. Film, derginin genel yayın yönetmeninin ölümü ile başlıyor. Dergi ekibi bir araya gelerek, anma niteliğindeki sayıda yer vermek üzere üç yazı seçiyor. Bu üç yazı için; çifte cinayet nedeniyle müebbet hapis cezasına çarptırılan bir sanatçı, 68’in öğrenci protestoları ve bir şef tarafından çözülen kayıp vakası seçiliyor. Birbirinden bağımsız skeçler gibi, film içinde üç farklı kısa film izliyorsunuz. Filmdeki siyah-beyaz ve animasyon olan sahneler de çok güzel. Şahsen ben film sırasında aklımda bazı düşünceler olduğu için filme çok odaklanamasam da (itiraf), harika bir film, sahneler, müzikler, oyunculuklar ve tabii senaryo mükemmel. Ama ikinci bir kez daha izlemem gerek. 

Filmin oyuncu kadrosunda kimler yok ki? Tilda Swinton, Bill Murray, Willem Dafoe, Jason Schwartzman, Bob Balaban, Anjelica Huston, Owen Wilson, Adrien Brody, Benicio Del Toro, Frances McDormand, Saoirse Ronan, Léa Seydoux, Timothée Chalamet, Mathieu Amalric... Call Me By Your Name ile şöhret kazanan Timothée Chalamet, yine geçtiğimiz haftalarda benim de seyrettiğim Dune ile oyunculuğunu farklı bir yere taşımıştı. The French Dispatch'te de izliyoruz genç oyuncuyu. Hatta Netflix'te yayınlanan Don't Look Up'ta da var, henüz izlemedim, son aylarda Netflix'i pek açmıyorum. Filmin müziklerinde bugüne kadar 11 kez Oscar’a aday olan Fransız besteci Alexandre Desplat'in imzası var. The French Dispatch'e puanım, 8/10. 

Veee, haftaya bugün 2022 mi gelmiş olacak yani? Hayır, buna hazır değilim.


17 Temmuz 2020 Cuma

GÜNLER GEÇİYOR...


Günler geçiyor. Hiçbir şey olmuyor. Çok şey oluyor. Kitap siparişlerim geldi. Jack London'dan Martin Eden ve Deniz Kurdu, Emily Brontë'den Uğultulu Tepeler, Émile Zola'dan Thérèse Raquin, Gonçarov'dan Oblomov, Joe Dunthorne'den Denizaltı romanlarını söylemiştim. Bu altı romanın üçünü bitirdim. Martin Eden'in 2019 yapımı filmini de izleyeceğim. Denizaltı (Submarine) da 2010 yılında filme uyarlanmış, ona da bir bakacağım.

Bu ara birkaç François Ozon filmi izledim. Bunlardan biri Genç ve Güzel (Jeune & Jolie)'di. Bana tema olarak Lana Del Rey'in Sad Girl şarkısını hatırlattı. Netflix'te de Tatil (The Holiday) diye, 2006 yapımı uzun bir romantik komedi filmi açtım. Los Angeleslı Amanda ve Londralı Iris'in kalp kırıklıklarından kaçmak için birbirlerinin evlerinde yaşamaya başladıkları iki haftalık bir zaman diliminde yaşadıkları yeni kalp maceralarını anlatan film, "Ah ah, ben de böyle bir ev değiş tokuş programına katılsam da, kısmetimi bulsam bari!" diye düşünmenize yol açan, duygusal bir hikayeye sahip. Cameron Diaz, Kate Winslet, Jude Law, Eli Wallach oynuyor. Hepsi ne kadar genç. Eli Wallach değil tabii, o hayli yaşlanmıştı.

NASA'nın açıklamasının ardından zodyağa yılan burcu diye bir burç mu eklendi gündemi, burçlar değişti mi tartışmasını doğurdu. Bu, her yıl gündeme gelen klasik burç spekülasyonlarından biriydi. Aslında hiçbir şeyin değiştiği yoktu. Ben hala 21 Kasım doğumluyum, hala son gününden Akrep mi yoksa bir sonraki gününden Yay mıyım ikilemini yaşıyorum ve hala "Yay gibi gerilir, Akrep gibi sokarım" gibi bir espri yapabiliyorum. Ayrıca bu sözde yeni burç tarihlerine göre bazı burçların zaman aralığı neredeyse 1.5 gibi ekstrem bir süreyken, Akrep olmak için sadece 7 gününüz vardı! Eğer tarihler değişmiş olsaydı, ben Terazi olmuş olacaktım.

Sevgiler... 

Buralarda da çok konuşuyorum: 

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...