8 Ekim 2019 Salı

STIEG LARSSON MEZARINDA TERS DÖNMÜŞ MÜDÜR?


Beni iki yıl önce İsveç'te Erasmus yapmaya teşvik eden sebeplerden ilki, İsveç polisiyesini, özellikle de Stieg Larsson'un ölümsüz eseri Millennium Üçlemesi'ni çok sevmemdi. Şu, şuşu ve şu yazılarımdan da bildiğiniz üzere... Ve yine bildiğiniz üzere, seriyi yine İsveçli bir başka yazar olan David Lagercrantz devam ettiriyordu. Ama tabii ki bu yazarın Larsson'un gerçekçi kalemi ve edebi gücü ile hiç alakası yok, buna aşağılarda daha detaylı olarak değineceğim. İşte serinin altıncı ve final kitabı olan Ölmesi Gereken Kız, geçtiğimiz haftalarda serinin diğer kitapları gibi Pegasus Yayınları'ndan çıktı (60 TL, üstelik kitap 400 sayfa bile değil ama işte kağıt piyasasının içler acısı durumu da ortada). Ben de tabii ki hemen alıp okudum. Serinin final kitabı olduğu söylenen bu kitap da, gazeteci-dergici Mikael Blomkvist ve asosyal hacker Lisbeth Salander’ı bir kez daha bir araya getiriyor. Polisiye türündeki kitap, serinin diğer kitaplarında olduğu gibi yine sırlar, karmaşık ilişkiler ve İsveç’teki medya dünyasının arka perdesinde yaşananlar üzerinden ilerliyor. Lisbeth’in ikiz kardeşi Camilla ile olan yüzleşmesi de, David Lagercrantz'ın nihai noktayı koyacak olduğu final kitabında işleniyor. Okurların uzun zamandır beklediği bu yüzleşmenin Lagercrantz'ın yazdığı önceki iki kitapta da hep işlenecek gibi olup son anda bir sonraki kitaba saklanması hepimizi sıkmıştı. Ucuz bir pazarlama yöntemi... Neyse ki bu yüzleşme Lagercrantz'ın yazdığı, Stieg Larsson'un yazmadığı bu üçüncü kitapta işlenmiş (olayların çözümlenmesi de, Ejderha Dövmeli Kız'ın finalindeki gibi "Lisbeth tarafından kurtarılan bir adet Mikael" sahnesiyle olmuş). Ama o kadar yüzeysel, o kadar hızlıca geçiştirilmiş ki, "Bunca zamandır biz bunun için mi bekletildik?" diye düşünmeden edemiyor insan. Geriye dönüp baktığımızda, Stieg Larsson'un yazdığı Millennium Üçlemesi ne kadar muazzamsa, David Lagercrantz'ın devam ettirdiği Millennium Üçlemesi'nin de o kadar yüzeysel ve tatsız tuzsuz olduğunu görüyoruz. Onun yazdığı üç kitapta aslında kayda değer hiçbir şey olmuyor. Her kitap, Mikael'in ortadan kaybolan Lisbeth'e ulaşmaya çalışmasıyla başlıyor ve karakterler o kadar yüzeysel işleniyor ki, hiçbir şey derine inemiyor, kitaplar arasında hiçbir bütünlük kalmıyor. Oysa Larsson'un yazdığı Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, hem karakter hem de olay örgüsü açısından birbirini takip ediyordu. Oysa Lagercrantz'ın yazdığı Örümcek Ağındaki Kız, Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız ve Ölmesi Gereken Kız arasında hiçbir devamlılık ilişkisi yok. 

Ama esas eleştirime daha gelmedim... (Evet, bu sadece girizgahtı!) Klasik Millennium Üçlemesi'nde ana karakterlerden biri olan Erika Berger'in, bir başka yazar tarafından yazılan 4. ve 5. kitaplarda bir yan karakter olarak kalmasını, hele koca serinin finali olan 6. kitapta adeta figürana dönüşmesini Stieg Larsson kabul eder miydi? Larsson'un mezarında ters döndüğünü söylemem bundan! Ölmesi Gereken Kız'da, Erika'nın adı sadece ve sadece iki yerde geçiyor ve kendisini hiç görmeyeceğimizi düşünürken, kitabın sonlarına doğru çalakalem yazılmış iki sahnede görüyoruz. Bari hiç görmesek daha iyiydi! Lagercrantz'ın yazdığı Millennium kitaplarında koskoca Erika Berger'in hiçbir hikayesi, olan hikayeye de hiçbir etkisi yok. Olması gerekir miydi? Bence kesinlikle gerekirdi! Erika Berger, Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander'den sonra, Millennium Üçlemesi'nin üçüncü ana karakteridir ve Stieg Larsson'un yazdığı üç kitapta da bir ana karakter olarak ele alınıp işlenmiştir. Ama Lagercrantz kendi yazdığı kitaplarda Erika Berger'e bir hikaye yazamadı diye onu yok sayması akıl alır şey değil (oysa bana sorsaydı ona Erika'ya yazılacak en az elli farklı hikaye söylerdim). Üstelik bu final kitabında, Erika'nın kocası Greger Beckman'dan boşanacağını öğreniyoruz, ki bunu da olabilecek en kötü şekilde, Mikael'in bir düşüncesinden öğreniyoruz. Yazardan bu meseleyi biraz olsun derinleştirecek iki-üç kelamlık bir Mikael-Erika diyalogu ümit etmeyi geçtim, Erika'nın tek başına bile bu konuyla ilgili düşüncelerine tanıklık edemiyoruz. David Lagercrantz yazdığı için benim bu kitaptan beklentim de düşüktü, ama bu kadar da düşük değildi. Hiçbir şekilde tatmin etmeyen, sıkıcı, zoraki, keşke hiç yazılmasaydı diye düşündüren, Stieg Larsson'un, Mikael ve Lisbeth'in hatrına okunan bir final kitabı olmaktan öteye geçemiyor benim için... Stieg Larsson'un da bu sonuçtan memnun olduğunu hiç zannetmiyorum.

Not: Spotify'da bir nevi radyo yayını olan podcast yapmaya başlasam kimler beni dinler? :)

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

9 yorum:

  1. spotify sık kullanmadığım için aklıma gelmez ama youtube da mutlaka dinler, izlerim... :) yorum yazmasam da tüm yazılarını okuyorum çünkü... çoğunu severek... :)

    YanıtlaSil
  2. Polisiye bana göre değil galiba ama hangi alanda olursa olsun okumak çok güzel.

    YanıtlaSil
  3. yani yorumun üzerine okur muyum bilemedim...

    YanıtlaSil
  4. Yazını okuyunca bir yazarın başladığı seriyi niye bir başkası devam ettirmiş ki diye düşündüm. Aynı havayı vermesi mümkün değil. İyi ya da kötü yazarların bir dili var ve 3'te kalsaymış keşke.

    YanıtlaSil
  5. diğer 5 kitabı da okuduğum için bunu da okuyacağım tabi ki..

    YanıtlaSil
  6. Polisiye kitapları severim, en kısa zamanda okumayı çok isterim

    YanıtlaSil
  7. Millenium serisinin ilk üç kitabını üniversitedeyken büyük bir beğeniyle okumuştum. David Lagercrantz'ın yazdığı devam kitaplarını her gördüğümde içim gitse de olumsuz yorumları okuyunca elim bir türlü gitmedi :) Yine de okunacaklar listemde var, bir ara mutlaka okuyacağım. Sevgiler!

    YanıtlaSil
  8. Spotify hiç kullanmadım ama podcast yaparsan çalışma aralarında dinleyebilirim sanırım :)

    YanıtlaSil
  9. haklısın tabiiii ama olsun yine de okuycam :)

    YanıtlaSil

Gmail hesabı olmayanlar, anonim seçeneği ile yorum yapabilir... Yorumlarınız için çok teşekkür ederim!