İSVEÇ POLİSİYESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSVEÇ POLİSİYESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2019 Perşembe

NORDİK SEMALARINDAN İKİ NEFİS DİZİ ÖNERİSİ: BATAKLIK VE RİTA

"Yabancı diziler de hep birbirinin aynı" diyerek sıkılmaya başladıysanız ve izleyecek dizi bulmakta zorluk çekiyorsanız, Netflix'te izleyebileceğiniz, Nordik semalarından iki nefis dizi önerisiyle karşınızdayım! Onları izlerken Instagram story'lerimde paylaştım ama blog'da şöyle uzun uzadıya yazıp kayıtlara geçirmeden rahat edemem, biliyorsunuz. 

BATAKLIK: İSVEÇ GENÇLİK DRAMASI, MAHKEME SÜREÇLERİ, POLİSİYE


Bu Nordik dizilerinden ilki, gençlik dramasını suç ve polisiyeyle harmanlayan bir İsveç dizisi olan Störst av allt, yani Quicksand, yani Bataklık. Başrollerini İsveçli oyuncular Hanna Ardéhn ve Felix Sandman'ın paylaştığı dizi, tadı damağınızda kalacak 6 bölümden oluşan bir mini dizi. Aynı zamanda Netflix'in ilk orijinal yapımı İsveç dizisi olma özelliği taşıyan Bataklık, İsveç gençlerinin hayatına ve İsveç'teki mahkeme süreçlerine ışık tutan nefis bir drama

Stockholm'deki bir lisede yaşanan bir silahlı katliam vakasıyla başlayan dizi, flashback'lerle olayların o noktaya nasıl geldiğini anlatıyor. Lise öğrencisi Maja, okulun kötü çocuğu ve zaman içinde sevgilisi olan Sebastian'ı öldürür. Peki ama bu trajik olayın nedeni nedir? Polisler tarafından götürülerek mahkeme süreci boyunca küçük bir hücrede tutulan Maja'nın gözünden, olayın zeminini hazırlayan süreçleri izlemeye başlıyor ve olay günü tam olarak neler yaşandığını öğrenmeye çalışıyoruz. Dizi bu açıdan The Sinner'ı da andırıyor.


Diziyle ilgili en güzel şey, daha önce bir Norveç dizisi olan Skam'de de gördüğümüz gibi, İskandinav ülkelerinin gençliğine dair çok şey söylemesi ve oyuncuların, güzel mi çirkin mi diye fiziksel görünüşüne bakılmadan seçilmiş olması. Maja'yı canlandıran Hanna da Sebastian'ı oynayan Felix de bizim televizyon dizilerimizde kendilerine "başrol" olarak yer bulacak tipler değil. Maja'nın dişleri çarpık, suratı sivilceli, lekeli ama bu o kadar doğal ve olması gerektiği gibi ki... Dizinin doğallığı, inandırıclığı ve gerçekçiliği de tam da burdan geliyor.


Gözünüzde tıpkı bu karedeki gibi bir damla yaşla (kim bilir, belki de birden çok) bitireceğiniz Bataklık, gençlik dramasından ve polisiyeden hoşlanıyorsanız bayıla bayıla izleyeceğiniz bir İsveç mini dizisi. 

RİTA: DANİMARKA USULÜ NEFİS BİR DRAMEDİ (KOMEDİ + DRAMA)


Bu dizinin adını daha önce duyan, bilen, gören var mı bilmiyorum... Çünkü ben bu diziyi, Bataklık'ı izledikten sonra benzer bir Nordik dizisi ararken tesadüfen keşfettim ve "Bunca zamandır neredeydin sen?!" diyerek, ilk iki sezonunu bir hafta içinde kendimi durduramayarak bitiriverdim! Şimdilerde 3. sezondan gidiyorum ve toplamda 4 sezon olan diziyi bitireceğim diye üzüntü yaşıyorum. Ama hayır... Dizinin 5. sezonu yolda! Tuttuğum altın mı oluyor ne? 2012-2017 yılları arasında Danimarka televizyonunda yayınlanan ve son iki sezonunda Netflix'le iş birliğine giden Rita, 2020 yılında 5. sezonuyla geri dönüyor! Hatta dizinin çekimlerine tam da bugünlerde başlandı! Bunun tam da benim diziyi keşfedip izlediğim zamana denk gelmesine kaç puan?

Her sezonu toplam 8 bölüm olan Rita'yı kısaca özetlemek gerekirse, diziye adını veren açık sözlü ve kafasına koyduğunu yapan orta okul öğretmeni Rita'nın hayatını ele alan bir drama-komedi dizisi, yani dramedi olduğu söylenebilir. Bu bir komedi dizisi değil. Hayattaki olayları olduğu gibi anlatan, yer yer gülümsetip yer yer hüzünlendiren bir dizi. Ancak bu dizide başta Rita olmak üzere, hiçbir karakter normal değil!



Aslında Rita tam bir anti kahraman. Okulun müdürüyle ilişki yaşıyor, kafasına esince öğrencisinin velisiyle de ilişki yaşıyor, gıcık olduğu bir öğrenciye haddini bildirmekten hiç çekinmiyor. Ama onun esas derdi, velilerle. Hatta okulun ona kafayı takmış olan rehberlik öğretmeni Helle'nin "Neden öğretmen oldun?" sorusuna, "Çocukları ebeveynlerinden koruyabilmek için" cevabını verecek kadar da bağlı öğrencilerine. Kısacası şeytan tüyü olan bir kadın Rita, onu çok kısa sürede seveceğinize eminim.


Rita'yı başarıyla canlandıran Mille Dinesen diziyi tek başına bile sırtlanıp götürebilecek bir karakter. Ama ona pek çok başarılı yan karakter eşlik ediyor ve diziyi izlemeye doyum olmuyor. Rita çocuklarıyla yaşayan bir kadın, bir anne. Dizinin odak noktasındaki karakter o olsa da, onunla sezonlar ilerledikçe zaman zaman aynı evde kalıp zaman zaman ayrı eve çıkan çocukları Ricco, Jeppe ve Molly de hayatlarına dahil olduğumuz karakterlerden. 


Rita'nın okuldaki çevresi de evlere şenlik. Okula şortla gelen ve pek de okul müdürü gibi durmayan Rasmus, Rita'ya takmış olan rehberlik öğretmeni Helle ve okula yeni atanmış acemi öğretmen Hjørdis, okulda gördüğümüz başlıca karakterlerden. Rita'daki en gözde karakterlerden biri olan Hjørdis'in 2015 yılında tek sezonluk da olsa kendi spin-off dizisinde başrol oynadığını da belirtelim. Lise Baastrup, yanlış yapmaktan ve insanları kırmaktan çekinen, Rita'nın tam tersi bir karakter olan Hjørdis'i harika bir performansla sergiliyor. Rita'nın ilkokuldan orta okula dek pek çok öğrencisi de, bölümlerin temasına bağlı olarak öne çıkıyor. Kısacası dizide Rita'nın hem kendi ailesiyle hem sevgilileriyle hem de öğrencileriyle olan ilişkisi işleniyor.

Rita'nın okuldaki öğretmenlerle olan ilişkisi. Hangimizin iç sesi bazı insanları görünce kimi zaman böyle demiyor ki? Rita'nın sıkıntısı, bunu yüksek sesle ifade etmesi. :)

Rita'nın büyük oğlu Ricco, daha ilk sezonda yuvadan uçup kendi ailesini kuranlardan. 

Rita'nın küçük oğlu Jeppe. 

Helle'ye hayat veren Ellen Hillingsø, adeta Tülay Günal'ın Danish versiyonu. 
İkisinin de hastasıyız. (Dizinin şimdiye dek izlediğim en iyi bölümü olan 2. sezon 7. bölümle birlikte, Helle beklediğim atağı yaparak dizi içinde farklı bir konuma geliyor. Ona da spin-off dizi istiyorum ben ya!)


Dizinin açılışı ve müziği de ayrı bir muhteşem!

Kısacası önümüz hafta sonu, önümüz kış... Dizi izlemek gayet iyi bir "battaniye altı ekinliği". Eğer siz de Netflix'teki birbirinin aynı olan dizilerden sıkıldıysanız, tavsiye ettiğim bu iki kaliteli Nordik diziye başlayabilirsiniz. Diğer dizi tavsiyelerimi nerede bulacağınızı da biliyorsunuz.

İyi seyirler!

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

8 Ekim 2019 Salı

STIEG LARSSON MEZARINDA TERS DÖNMÜŞ MÜDÜR?


Beni iki yıl önce İsveç'te Erasmus yapmaya teşvik eden sebeplerden ilki, İsveç polisiyesini, özellikle de Stieg Larsson'un ölümsüz eseri Millennium Üçlemesi'ni çok sevmemdi. Şu, şuşu ve şu yazılarımdan da bildiğiniz üzere... Ve yine bildiğiniz üzere, seriyi yine İsveçli bir başka yazar olan David Lagercrantz devam ettiriyordu. Ama tabii ki bu yazarın Larsson'un gerçekçi kalemi ve edebi gücü ile hiç alakası yok, buna aşağılarda daha detaylı olarak değineceğim. İşte serinin altıncı ve final kitabı olan Ölmesi Gereken Kız, geçtiğimiz haftalarda serinin diğer kitapları gibi Pegasus Yayınları'ndan çıktı (60 TL, üstelik kitap 400 sayfa bile değil ama işte kağıt piyasasının içler acısı durumu da ortada). Ben de tabii ki hemen alıp okudum. Serinin final kitabı olduğu söylenen bu kitap da, gazeteci-dergici Mikael Blomkvist ve asosyal hacker Lisbeth Salander’ı bir kez daha bir araya getiriyor. Polisiye türündeki kitap, serinin diğer kitaplarında olduğu gibi yine sırlar, karmaşık ilişkiler ve İsveç’teki medya dünyasının arka perdesinde yaşananlar üzerinden ilerliyor. Lisbeth’in ikiz kardeşi Camilla ile olan yüzleşmesi de, David Lagercrantz'ın nihai noktayı koyacak olduğu final kitabında işleniyor. Okurların uzun zamandır beklediği bu yüzleşmenin Lagercrantz'ın yazdığı önceki iki kitapta da hep işlenecek gibi olup son anda bir sonraki kitaba saklanması hepimizi sıkmıştı. Ucuz bir pazarlama yöntemi... Neyse ki bu yüzleşme Lagercrantz'ın yazdığı, Stieg Larsson'un yazmadığı bu üçüncü kitapta işlenmiş (olayların çözümlenmesi de, Ejderha Dövmeli Kız'ın finalindeki gibi "Lisbeth tarafından kurtarılan bir adet Mikael" sahnesiyle olmuş). Ama o kadar yüzeysel, o kadar hızlıca geçiştirilmiş ki, "Bunca zamandır biz bunun için mi bekletildik?" diye düşünmeden edemiyor insan. Geriye dönüp baktığımızda, Stieg Larsson'un yazdığı Millennium Üçlemesi ne kadar muazzamsa, David Lagercrantz'ın devam ettirdiği Millennium Üçlemesi'nin de o kadar yüzeysel ve tatsız tuzsuz olduğunu görüyoruz. Onun yazdığı üç kitapta aslında kayda değer hiçbir şey olmuyor. Her kitap, Mikael'in ortadan kaybolan Lisbeth'e ulaşmaya çalışmasıyla başlıyor ve karakterler o kadar yüzeysel işleniyor ki, hiçbir şey derine inemiyor, kitaplar arasında hiçbir bütünlük kalmıyor. Oysa Larsson'un yazdığı Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, hem karakter hem de olay örgüsü açısından birbirini takip ediyordu. Oysa Lagercrantz'ın yazdığı Örümcek Ağındaki Kız, Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız ve Ölmesi Gereken Kız arasında hiçbir devamlılık ilişkisi yok. 

Ama esas eleştirime daha gelmedim... (Evet, bu sadece girizgahtı!) Klasik Millennium Üçlemesi'nde ana karakterlerden biri olan Erika Berger'in, bir başka yazar tarafından yazılan 4. ve 5. kitaplarda bir yan karakter olarak kalmasını, hele koca serinin finali olan 6. kitapta adeta figürana dönüşmesini Stieg Larsson kabul eder miydi? Larsson'un mezarında ters döndüğünü söylemem bundan! Ölmesi Gereken Kız'da, Erika'nın adı sadece ve sadece iki yerde geçiyor ve kendisini hiç görmeyeceğimizi düşünürken, kitabın sonlarına doğru çalakalem yazılmış iki sahnede görüyoruz. Bari hiç görmesek daha iyiydi! Lagercrantz'ın yazdığı Millennium kitaplarında koskoca Erika Berger'in hiçbir hikayesi, olan hikayeye de hiçbir etkisi yok. Olması gerekir miydi? Bence kesinlikle gerekirdi! Erika Berger, Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander'den sonra, Millennium Üçlemesi'nin üçüncü ana karakteridir ve Stieg Larsson'un yazdığı üç kitapta da bir ana karakter olarak ele alınıp işlenmiştir. Ama Lagercrantz kendi yazdığı kitaplarda Erika Berger'e bir hikaye yazamadı diye onu yok sayması akıl alır şey değil (oysa bana sorsaydı ona Erika'ya yazılacak en az elli farklı hikaye söylerdim). Üstelik bu final kitabında, Erika'nın kocası Greger Beckman'dan boşanacağını öğreniyoruz, ki bunu da olabilecek en kötü şekilde, Mikael'in bir düşüncesinden öğreniyoruz. Yazardan bu meseleyi biraz olsun derinleştirecek iki-üç kelamlık bir Mikael-Erika diyalogu ümit etmeyi geçtim, Erika'nın tek başına bile bu konuyla ilgili düşüncelerine tanıklık edemiyoruz. David Lagercrantz yazdığı için benim bu kitaptan beklentim de düşüktü, ama bu kadar da düşük değildi. Hiçbir şekilde tatmin etmeyen, sıkıcı, zoraki, keşke hiç yazılmasaydı diye düşündüren, Stieg Larsson'un, Mikael ve Lisbeth'in hatrına okunan bir final kitabı olmaktan öteye geçemiyor benim için... Stieg Larsson'un da bu sonuçtan memnun olduğunu hiç zannetmiyorum.

Not: Spotify'da bir nevi radyo yayını olan podcast yapmaya başlasam kimler beni dinler? :)

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

28 Şubat 2018 Çarşamba

HANGİ KİTABI YARIDA BIRAKTIM?

Bu yıl geç gelen kış kendini Mart'a mı sakladı yoksa? Şu anda penceremde yağmur camları dövüyor. Ben de yanımda çay fincanım ve kekim/kurabiyemle, sizlere bu yazıyı yazıyorum... 

Camilla Lackberg'in en son çıkan iki kitabını şu ve şu yazımda anlatmıştım. Yeni kitabı Deniz Kızı geçtiğimiz ay çıktı, şimdi onu okuyorum. İsveç polisiyesi seven biri olarak Lackberg'in kitapları Stieg Larsson kadar heyecanlı ve sürükleyici olmasa da, yine de bir şekilde kendini okutuyor. Bu arada Millennium'un 5.si Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız da elimin altında. Deniz Kızı biter bitmez ona başlayacağım! Ve umarım, 4. kitap kadar hayal kırıklığına uğratmayacak beni. 

Yarıda bırakmak zorunda kaldığım kitapsa bunlar değil... 

Dan Brown'ın Başlangıç'ı. 

Brown'ın kitaplarının bu kadar çok patırtı koparmasının sebeplerini anlayamıyorum. Gerçi adı Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk gibi şeyler olan kitaplar satıyor da (şurada bu konuyu uzun uzun yazmıştım), koskoca Dan Brown mı satmasın? Yanlış anlamayın, burada başka bir şeyi söylemeye çalışıyorum. Brown'ın kitap konularının hep detaylı araştırmalara dayanıyor olması çok iyi, iyi hoş da, şu tüm romanın tek/aynı günde geçmesi bazen fazla bunaltıcı geliyor. "Başlangıç", hayatımda tamamlayamadan elimden bıraktığım iki-üç kitaptan biri oldu, beni de şaşırttı. 


Normalde başladığım her kitabı bitiririm, beni bilirsiniz. Yani sevsem de sevmesem de kitabın sonuna mutlaka gelirim. Ancak bu 535 sayfalık kitabın ilk 120-130 sayfası, sıfır akıcılık ve hep aynı şeylerin tekrarıyla geçiyor. "Peki ama artık ne olacak da bu konu ilerleyecek?" merakı, yavaş ilerleyen kitabı tamamlamak için bir sebep oluşturmaya ne yazık ki yetmedi. Kitabı 200. sayfalarına geldiğimde, sıkılarak bıraktım. Evet, nasıl sonuçlandı diye merak etmiyor değilim ama Brown kitaplarının edebi dili olmuyor (sonrasında kitabı okuyan birinden sonunu öğrendim, aşağı yukarı beklediğim bir şekilde bağlanmış konu). Hani edebi bir dil, güzel betimlemeler, akıcı bir metin olsa yine tamamlarım o kitabı. Ancak maalesef, "Başlangıç"ta konu ve anlatış tarzı beni cezbetmeyi başaramadı. Belki de şimdi tekrar başlasam kitabı bitiririm ama hiç içimden gelmiyor. 

Arka kapakta yazan "Dan Brown'ın bugüne kadar yazdığı en yaratıcı, en müthiş roman" iddiası da, bir reklamcılık ve pazarlama satış taktiği olmaktan öteye gidemiyor. Tamamlayamadığım bir kitaba not vermek istemesem de, üzgünüm Langdon, üzgünüm Winston, üzgünüm Edmond. 

4/10.

Peki siz bu yukarıda bahsettiğim kitapları okudunuz mu? Ya da şu sıralar ne okuyorsunuz? 

Sosyal medya hesaplarım: 

twitter: @ofluoglumert
instagram: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

26 Mayıs 2017 Cuma

STOCKHOLM'DE MİKAEL BLOMKVİST'İN EVİNE GİTTİM!


Stockholm'deki bir haftalık tatilimi anlattığım yazımda Mikael Blomkvist'in evine gittiğimi yazmış, detaylarıysa sonraya saklamıştım. Şimdi konuya şöyle girmek istiyorum. Aslında bu, geçen yıl yine blogumda yazdığım bir yazımdan:


Başucu kitaplarınız hangileridir? 📚 Ya da öncesinde şunu belirlemek gerek: Başucu kitabı neye denir? Yani komodinimizde, yatağımızın başucunda süs olarak duran kitap mı kastedilir bu sözle, şu sıralar ne okuduğumuz mu, yoksa açıp açıp tekrar okuduğumuz kitap mı? Ben başucu kitabı derken hep sonuncusunu anlarım. Yani, kütüphanemizde dururken elimize alıp tekrar tekrar okuduğumuz, okumalara doyamadığımız, her sefer o aynı edebi hazla okuduğumuz kitaptır başucu kitabı. Mesela benim çocukluğumdan bu yana başucu kitaplarımdan birkaçı şunlardır: Talihsiz Serüvenler Dizisi-Lemony Snicket, Ulysses Moore-Pierdomenico Baccalario, Ölümsüz Aile-Natalie Babbitt, Nehrin Oğlu-Tim Bowler, Yaptığı En Kötü Şey-Alice Kuipers, Yürüyen Kentler-Philip Reeve, Kağıt Kız-Guillaume Musso, Zagor ve Çiko'nun tüm çizgi romanları-Sergio Bonelli&Gallieno Ferri ve tabii ki Millennium Üçlemesi-Stieg Larsson (bu konuyla ilgili yazdığım oldukça detaylı yazım için şuraya alalım sizleri). Elbette başımın ucunda durmuyorlar, kütüphanemdeki raflarında titizlikle saklıyorum onları. Sayfaları matbaadan daha yeni çıkmış gibi tertemiz, yepyeni hala. 

İşte Millennium Üçlemesi benim en sevdiğim kitap serilerinden bir tanesidir... Fotoğrafta gördüğünüz bu kırmızı ev de, Millennium Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız'da tanıştığımız Mikael Blomkvist'in Stockholm'de Bellmansgatan 1'deki hayali evi! Bu dönem İsveç'e gelmemin en büyük sebeplerinden biri buydu (zaten şu yazımdan biliyorsunuz) ve işte sonunda buradayım! Mikael'la kahve içip biraz cinayet çözeceğiz. 🔎🔪(Derken kapı çalar ve Lisbeth Salander gelir...)

İşte böyle... Mikael Blomkvist'in evine de gitmiş oldum!


Daha fazla paylaşım için, beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:



12 Nisan 2017 Çarşamba

CAMİLLA LACKBERG'DEN YENİ BİR İSVEÇ POLİSİYESİ!


Şu sıralar İsveç'te, Malmö'de her yeri Buz Prenses romanıyla tanıdığımız Camilla Lackberg'in yeni romanının afişleri kaplıyor. Ama afişte kitap küçücük, Lackberg'se bir dizi oyuncusu edasıyla kocaman yer alıyor. Yazarların yeni çıkan kitaplarının billboard'larda olması harika değil mi? Lackberg de dizi oyuncusu gibi poz vermiş hani... Haxan İsveççe cadı demek, Lackberg o nedenle cadı süpürgesinin başında duruyor. Bu arada kitap Türkçe'ye ne zaman çevrilir, ne zaman çıkar bilmem... 


Buz Prenses serisi, Erica ve Patrik hakkında. Sürekli bir cinayet, bir olay oluyor ve birlikte çözmeye çalışıyorlar. Yazın, serinin 4. kitabı olan Yabancı'yı okuyup yazmış, bir ay sonra da 5. kitabı olan Saklı Çocuk'u okuyup yazmıştım hani. İsveç polisiyesi okumayı her zaman için çok seviyorum, ama Lackberg serinin son birkaç kitabından beri yan olayların neredeyse ana kurgunun önüne geçtiği ve polisiye/gerilimden ziyade aşka kayan kurgular yapıyor. Bazen, ana karakter olan Erica'yı bölümlerce okumuyoruz ve bu da kopukluk yaratıyor. Umarım yeni kitabı böyle değildir, diyerek konuyu kapatayım.


Isabel Allende'in Canavarlar Kenti'ni ve Paul Auster'in Kehanet Gecesi'ni okumayı da bitirdim. En kısa zamanda yorumlamaya çalışacağım. Ayrıca, Talihsiz Serüvenler Dizisi'nin dizi versiyonu da hakkında detaylıca yazacağım bir yazıyla blogumda yerini alacak. Bense yarın, buraya trenle bir saat mesafede olan Helsingborg'a gidiyorum! Malum buralarda Paskalya tatili... Ama bugün hava yağmurluydu, umarım yarın çok güzel olur. Bakalım beni orada neler bekliyor? Instastory'i de aktif olarak kullanıyor olacağım. Takipte kalmayı unutmayın! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

6 Ocak 2017 Cuma

İSVEÇ'E GİTTİM DÖNÜCEM!


(Aslında daha gitmedim ama birkaç gün içinde gideceğim. Fotoğrafları da bu temaya uygun çektim.)

Trabzon her yerden sıcak sanırım. 15-16 derece, soğuk ama güneşliydi. Ben oradayken sadece bir kez yağmur yağdı. Kitaplar, dergiler, güzel yemekler, şehir keşifleriyle geçti... Zorlu Grand'ın cevizli ve zeytinli ekmekleri bu keşiflerden biriydi. İstanbul'a döndüm, yağmur sağanak. Bu akşam da (yeniden) kar geliyormuş. 

İsveç için son birkaç günüm... İsveç hazırlığım da son sürat devam ediyor. North Face'ten bot, Lufian'dan, Mudo'dan kalın kazaklar, pantolonlar derken istediğim gibi kalın bir mont hala bulamadım! North Face ve Columbia'da su geçirmez termal montlar hep 1000 liradan başlayan fiyatlarla. Hayır North Face'in renkleri de güzel olsa bari: hep siyah ya da gri amca montları. Bakalım gitmeden bir mont alabilecek miyim? 


Görüntünün olası içeriği: 2 kişi

İsveç'teki, Malmö'deki hayatımla ilgili bloga ne sıklıkta yazabilirim bilmiyorum, çünkü bilgisayarımı internete bağlayabilecek miyim, bunlar nasıl olacak henüz muamma. O nedenle siz şimdilik beni instagram'dan sıkı takibe alın, hem orada story bölümü de var ya, daha canlı ve anlık paylaşımlar yapabilirim. Blogda da elbette yazacağım, hem de detaylarıyla!

Görüşmek üzere!

İsveç'e gittim dönücem!

instagram.com/ofluoglumert



23 Kasım 2016 Çarşamba

İKİNCİ DÖNEM İSVEÇ YOLCUSUYUM! PEKİ İSVEÇ'TE NE İŞİM VAR?


Hani size birkaç aydır Erasmus'a gideceğimden bahsediyordum, sizce neresidir diye soruyordum ya, siz de çoğunlukla İngiltere (polisiyelerle bağlantılı bir ülke dediğim için İngiltere demişti çoğunuz), Fransa, İtalya, Almanya diyordunuz, işte bu yazıda nereye gideceğimi açıklıyorum. Aslında başlığı okuduğunuz için çoktan öğrendiniz bile. 

Evet, ikinci dönem İsveç'e gidiyorum! 

Bahar dönemini İsveç'te Malmö'de geçireceğim. Malmö Üniversitesi'nde, amblemi de çok hoş, baş harfimiz aynı. Bahar dönemi dediğime bakmayın. 10 Ocak'ta gideceğim ve Haziran'ın başına (belki sonuna) kadar oradayım! İsveç'te bahar dönemi işte böyle kışın başlıyor. Tam o kara kışta İsveç'e ayak basacağım yani. Şu sıralar İsveç alışverişi yapıyorum sürekli. Yeni sezonun kazakları, montları, goretex botları benden sorulur (bot ve mont için marka önerileriniz varsa alabilirim-çok pahalı zaten hepsi, 500-800 lira arası)! Çok pahalıya patlıyor bana bu İsveç! Arkadaşım diyor ki "Mert İtalya'ya, İspanya'ya falan gitseydin bir şort terlik yeterdi, İsveç amma masraflı..." Hakikaten öyle valla. Hem ülkede yaşamak, ulaşım, hatta bunları geçtim bir yudum kahve içmek bile pahalı, hem de işte bu alışveriş masrafları... Uçak bileti fiyatlarını söylemiyorum bile. 

Peki NEDEN İSVEÇ?

Soğuğu hiç sevmememe, kasvetten ve kapalı havalardan nefret etmeme, 10 derecede bile donmama, ellerimin hemen çatlamasına rağmen, dünyanın en soğuk ve en karanlık ülkesi İsveç'te ne işim var? Size şu kadarını söyleyeyim: Ne işim yok ki!

İşte cevapları: 

1. Başlı başına bir sebep olarak: Millennium üçlemesi ve Stieg Larsson ve Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander.

Şimdi diyeceksiniz ki, sanki İsveç'e gidince Mikael Blomkvist Malmö tren istasyonunda kollarını açmış seni mi bekliyor olacak, her yer sarı olay yeri geçilmez şeritleriyle, cinayet mahalleriyle mi dolu? Hayır. Elbette bunun ben de farkındayım. Ama o kurgusal karakterlerin yaşadığı ülkeyi gidip görmek ne zamandır aklımdaydı. Ayrıca bu demek değil ki Malmö'den kitapta olayların geçtiği 600 kilometre uzaklıktaki Stockholm'e gidip de kitaptaki kilit lokasyonların görüldüğü Millennium şehir turuna katılmayı planlamıyorum!

2. Elbette tek sebep bir kitap serisi olamaz değil mi? Başka kitaplar da var, nihihaha.

Camilla Lackberg'in kitapları mesela. Ve onun da Fjallbacka'da olayların geçtiği mekanların görüldüğü kasaba turu var! Anlaşılan polisiye kitaplar ve geçtikleri mekanlarla bağlantılı şehir turu yapmak İsveç'te başlı başına bir sektör arkadaşlar. Siz hala Harry Potter deyip durun. Hıh, çok demodesiniz.

3. Sadece kitaplar yüzünden İsveç'e mi gidilir? Tabii ki HAYIR! Yüksek yaşam kalitesi, temiz hava temiz çeşme suyu, doğası, bisiklet dostu olması, herkesin İngilizce bilmesi ve konuşması, şık ve nezih kafeler, restoranlar, Instagram'a şenlik ortamlar. 

Yaşam kalitesinin ÇOK ÇOK ÇOK ÇOK yüksek olması başlıca sebebim. Ve Malmö'ye gideceğim diye Instagram'da epey İsveç hesabı buldum. Valla gözüme kestirdim, her gün evlerinden ve İsveç life style'larından fotoğraflar koyan o insanların evinde bir gece yatmadan dönmem! :)) #visitmalmö #visitstockholm #visitsweden ! Turning Torso! 

4. Minimalist İsveç tasarımları! 

Beyazla grinin buluştuğu o minimalist, kullanışlı ve stil sahibi "less is more" dekorasyon tarzından tutun (IKEA!!!), tasarım harikası evlerine kadar İsveç tasarımları kalp ben! Ben şimdiden oradan ne tutup getirsem diye düşünmeye başladım bile... 

5. İsveç'in en büyük 3. şehri olan Malmö ülkenin en güneyinde ve sanılanın aksine ılıman bir şehir.

Ha tabii hissedilen -20 olabilir. Ama Gulf Stream sıcak su akıntısı nedeniyle ılıman bir iklime sahip. İsveç kocamaaan bir ülke, her yeri aynı değil. Yani hava durumunun İstanbul'dan, Trabzon'dan çok da farklı olacağını sanmıyorum. 

6. Erasmus, İsveç gibi bir kuzey ülkesine gitmek için harika bir fırsat.

Almanya'ya, İtalya'ya falan her zaman gidilir. Ama İsveç malumunuz güzergah olarak biraz daha tepede. Yani Erasmus İsveç'e gitmek için harika bir fırsat.

Hadi İsveç'le ilgili popüler hafızamızı bir yoklayalım... IKEA, İsveç köftesi, H&M, Spotify, tarçınlı çörekler ve kurabiyeler, Anita Ekberg, Ingrid Bergman, Lisa Ekdahl... İsveç'in öyle meşhur bir yemeği var mı? Yani balık falan oralarda çok var. Kızılcık reçeli onlarda da var, hatta üstteki fotoğrafımda da gördüğünüz gibi IKEA'da köftenin yanında servis ediyorlar. Köfte ve kahvaltıda yediğimiz reçel ne alaka? Ben çıtır Wasa (Evet, Wasa da İsveç'ten!)'ya kızılcık reçeli sürüp yoğurtlu reçelli müslimi de yedim mi, tamamdır! 

Yani bekle beni İsveç! 

Yani ikinci dönem buralar karlı İsveç manzaralarıyla dolacak millet! Ama dakikası dakikasına ne yaptığımı görmek için beni Instagram'dan takip edebilirsiniz. Sonuçta her şeyi günü gününe blogda yazamayabilirim. 

Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:

11 Ekim 2016 Salı

CAMILLA LACKBERG - SAKLI ÇOCUK - KİTAP ELEŞTİRİSİ

İsveç polisiyesinin gözdelerinden Camilla Lackberg'in ülkemizde yayımlanan beşinci kitabı Saklı Çocuk'ta başkarakter Erica nihayet ana kurgunun dışında kalmıyor. Ama bu sefer de yan karakterlerin adeta ayrı bir novella konusu olan öyküleri hikayenin ana seyrini o kadar çok bölüyor ki, yine bir olmamışlık kokuyor sayfalar... Yine de bir şekilde idare ediyoruz ve İsveç polisiyesi seven bizler için tatmin edici bir okuma sağlıyor Lackberg. 


Öncelikle, ülkesinde 2007'de çıkmış bir kitabın bizde ancak 2016'da yayımlanması... Çok geç çok... Erica'nın öyküsünde şu anda en az beş altı kitap geriden gidiyoruz...

Serinin dördüncü kitabı, benim Camilla Lackberg'den (o noktalı a harfi klavyede olmadığı ve kopyala yapıştırla da zor olacağı için böyle yazacağım) okuduğum ikinci kitap olan Yabancı'yı Ağustos'un sonunda şu yazımda eleştirmiş, ilk kitap Buz Prenses'te cinayeti birlikte çözen Erica ve Patrik'in, Yabancı'da ayrı ayrı bağımsız hikayelerde ilerlediklerini yazmıştım. Erica'nın olayların fazlasıyla dışında kaldığını ve kenar süsü gibi durduğunu... Neyse ki bu kitapta Lackberg durumu biraz toparlanmış. Patrik babalık izni nedeniyle evde olsa da en azından Erica'yla birlikte kendilerini cinayetle ilgili olayları çözmeye çalışmaktan geri durmuyorlar. Zaten konu kişisel olarak Erica'yı ilgilendirdiği için Erica olayların ortasında konumlanıyor. 

O yazımda bir de şöyle demiştim: Kitabın sonunda, cinayetlerin çözülmesi de öyle pat diye birdenbire oldu. Yazar sayfalar boyunca okuru bekletti bekletti ve sonra birkaç sayfalık açıklamanın ardından "Evet cinayet çözüldü, şimdi evlerinize dağılabilirsiniz" hayal kırıklığı yaşattı. Tabii okur hiç tatmin olmadı. Evet, Camilla Lackberg İsveç'in o daha sert, daha karanlık polisiye yazarlarından değil, kurgusunun daha popüler ve günlük bir akışı var, ama polisiyenin de gerektirdiği bazı şeyler var. O nedenle bu kitap pek olmamış Lackberg'cim... Şimdi hiç ara vermeden, bu yaz çıkan beşinci kitaba, Saklı Çocuk'a başlıyorum (öyle dediysem de Saklı Çocuk'u bu ekim ayında okudum). Bakalım o daha tatmin edici bir okuma sağlayabilecek mi?

Şimdi gelelim Saklı Çocuk hakkında söyleyeceklerime... Öncelikle kitabın konusundan bahsetmekte yarar var: İkinci Dünya Savaşı'na özel bir ilgisi olan tarihçi Erik Frankel, evinde ölü bulunuyor. Erica da, bir önceki kitabın sonunda annesinin sandığında bulduğu madalyayı ölümünden bir süre önce ona göstermiş. Belki de yaşlı adamın ölümü, sandıktaki bu gizemin de anahtarı... Nitekim öyle de oluyor. 



Lackberg, kitaplarında yan olaylar üstünde hep çok duruyor, abartıyor. Hatta öyle ki, bazen yan olay ana kurgunun çok önüne geçebiliyor ve bu da okuru sıkıyor haliyle. Çünkü ana olayların yaşanmasını ertelediği için sinir bozucu olabiliyor. Örneğin Lackberg, bir yan karakter olarak Mellberg'i ve kitaplarında Mellberg'e yer vermeyi çok seviyor. Yabancı'da, Mellberg'in bir kadına aşık olup sonu hüsranla biten hikayesini anlatmıştı. 528 sayfalık bu kitapta da Mellberg'in bir köpek ve salsa dersi veren Rita'yla olan maceralarını okuyoruz. Lackberg madem ki Mellberg'i bu kadar çok seviyor ve ona yeni yeni maceralar yaratmaktan zevk alıyor, e o zaman ne duruyor, yazsın bir spin-off ya da novella, Mellberg'i orada dilediğince başrol yapsın. Ama böyle olunca Erica ve Patrik'in hikayesini çok mu çok etkiliyor, geciktiriyor. 

Mellberg, Zagor'un Çiko'su gibi bir adeta. Her kitapta kendi hikayesi oluyor. Mellberg çapkın, Mellberg mirasyedi, Mellberg hapiste, Mellberg aşık oldu, Mellberg okula gidiyor...

Bu kitapta artık Anna ve Dan aynı evde yaşamaya başlıyor. Tabii Anna'nın çocukları ve Dan'in sorunlu kızı da onlarla. Onların hayatından kesitler görüyoruz, ama Anna ve Dan'in bu kitapta çok kritik bir sahneleri olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok, yazar onları sayfaları doldurmak için kullanmış gibi.


Kitabın İsveç'te TV filmi olarak uyarlamasının fragmanı
kitaptan çok daha dikkat çekici ve karanlık duruyor.

Bu kitabın en az Erica kadar, hatta belki Erica'dan da çok adı geçen karakteri Karin. Hani şu Patrik'in onu aldattığı için boşandığı eski eşi Karin. Karin bu kitapta sürekli Patrik'in karşısına çıkıyor. Onun da bir bebeği var ve Patrik'le bebek pusetlerini birlikte sürdükleri bir sürü paragraf okuyoruz. Kitap boyunca puset sürme sahnesi o kadar çok yaşandı ki, kitabın sonunda artık acaba Erica Patrik'i kapının önüne mi koyacak diye düşündürdü. Eh, bu bir Türk dizisi olsaydı çoktan bir Karin krizi yaşanırdı. Hoş Erica da durumu olgunlukla ele almaya çalışıyormuş gibi görünse de aslında Karin'i bir parça kıskandı. Neyse ki öyle bir şey olmadı. Ama yani madem hiçbir şey olmayacaktı, neden sayfalarca Karin'den bahsettin bize Lackberg? Tıpkı Mellberg'in bir yere bağlanmayan yan hikayesi gibi, Karin de aynen öyle olmuş. Yani bu kitap aslında biraz sadeleştirilse, 528 sayfa değil rahatlıkla 250 sayfa, dolu dolu bir polisiye olabilirdi... Ama bu haliyle daha çok bir aşk macerasını anlatıyor. Evet, kitabın türü polisiye/gerilim değil, aşk/macera sanki. 

Lackberg'in Buz Prenses'ten beri okuduğum her kitabında sürekli bölüm başı girişleri oluyordu ve bu girişler italik yazılıyordu. Bu kitapta italik girişler kalkmış, yerlerine kitabın konusuna uygun olarak flashback sahneleri gelmiş, daha da iyi olmuş, değişiklik olmuş. Yani yine katilin gözünden o italik yazılan doldurma/zoraki sahneleri okumaya tahammül edemeyecektim çünkü.

Bir de anlayamadığım bir şey var. Aslında bu çok küçük bir detay. Hatta satır arasında pek çok okuyucunun gözünden kaçmış bile olabilir. Erica ne zaman kütüphaneye gitse ve ona kitabıyla ilgili sorsa, orada çalışan Christian kendisine çok soğuk davranıyordu. Bununla ilgili sonradan bir açıklama yok. Neden?



Kitapta İsveç, Norveç ve Almanya yer isimlerini sevdim. Mesela hakkında bilgi sahibi olduğum bir yer olan Kristiansand'ı kitapta görmek hoş oldu. 

Toparlayacak olursam, kitabı yan olaylar ana kurgunun önüne çok fazla geçtiği ve polisiye/gerilim çizgisinden çok aşk/maceraya kaydığı için biraz eleştiride bulunarak okudum. Ama kötü müydü? Hayır, değildi. İsveç polisiyesi seven bizler için gayet tatmin edici bir okumaydı.

İsim: Saklı Çocuk

Sayfa sayısı: 528

Fiyat: 32 TL

Puan: 8/10

SPOİLER ve NOT: "Saklı Çocuk" aslında Elsy ve Hans'ın çocukları. Yani Erica'nın üvey kardeşi! Kitabın sonunda onunla da tanışıyorlar ve buralar üstünde hiç durulmadan geçiştirilen, hızlı sahneler. Yabancı'daki bazı karakterlerin hikayeleri muğlakta kalmıştı. Bu kitapta Lackberg onlara değinir diye düşünmüştüm ama olmadı. Bu nedenle bir sonraki kitapta Erica'nın üvey abisi konusunu hiç ele almayıp böyle bir şey yaşanmamış gibi sayarsa da hiç şaşırmayacağım! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

27 Eylül 2016 Salı

BU YAZ NASIL GEÇİP GİTTİ?

Acısıyla tatlısıyla bir yazı daha geride bıraktık... Yaz güzel mevsim. Ama her güzel şeyin bir sonu var. İşte bu yazın benim için nasıl geçtiğinin, çektiğim fotoğraflarla kısa bir özeti... Kısa dediğime bakmayın, Haziran'dan Eylül'e nereye gittiğimden nerede ne hissettiğime her şeyi anlattım!



Temmuz'dan başlayalım.

Temmuz'un ilk haftası Antalya Kemer Göynük'teki beş yıldızlı Otium Hotel Life'taydım.

Otelin eğlence ekibi az sayıda kişiden oluşuyordu. Gündüz yoga dersi verenle akşam havuz başında dans eden aynıydı mesela. Yine de hepsi samimi ve güler yüzlüydü. 

Yemekler... Eh, açık büfe işte... Hiç et yoktu. Hep ıvır zıvır şeyler vardı, turistler beşer beşer götürüyordu tabakları. Ama meyve, tatlı çeşidi oldukça boldu. Yemekler de lezzetliydi.

Hiç et yok diye herhalde tepki gelince, bir akşam Türk gecesi yaptılar. Kebaplar, mantılar, aklınıza gelen gelmeyen ne varsa...

Kısacası mide fesadı...

Ve çöpe giden bir sürü yemek... Keşke oteller bir yerlere verseler günün sonunda artan yiyecekleri... Yazık olmasa...


Genelde hep havuza girildi. Böyle güzel bir havuzu vardı. Ben bu fotoğrafı sabah herkes uyuyorken kalkıp çektim tabii.


Deniz biraz dalgalıydı ama Kemer'in denizi açık olduğu için dalga hep olur zaten. Plaj neredeyse boştu, herkes havuz başında olduğundan. Ben birkaç kez denize de girdim. Oteldeki son akşamlardan birinde azıcık yağmur da yağdı, rüzgar esti... 


Akdeniz akşamları bir başka oluyor... 🎈



Akşam güneşi kimeydi?



Bu arada bu fotoğrafı da aradan koyayım, burası Afyon... Afyon'da vişneli ekmek kadayıfı mutlaka yenir!


Ve bu fotoğraf da Trabzon'dan... Doğu Karadeniz, aniden bastıran yaz yağmurlarıyla (ve hemen ardından çıkan güneşleriyle) ünlüdür. Hani bir genel kültür yarışmasında sorulursa diye... 


Derken... geldik Marmaris'e! Her yaz Marmaris, çünkü hep bir başka Marmaris!





Bu fotoğraflar Selimiye'den... Hani evet, son zamanlarda adını Kenan İmirzalıoğlu/Sinem Kobal haberlerinde duyduğunuz Selimiye'den... Selimiye hakkında daha detaylı bir yazıyı şurada yazdığım için bu kısmı kısa tutuyorum. 


life is better with water 💦 diyorum...



Benim için tatil bisikletsiz olmaz. O nedenle her gün bisiklet sürdüm! Ve haliyle bisikletim sık sık bozuldu, lastiğine bir şey oldu orasına burasına derken sürekli bisikletçi arar hale geldim! Tatil beldelerinde bisikletçi bulmak bir dert, çünkü en ufak bir tamirat işinde bile yeni bisiklet parası istiyorlar. Detayları şurada yazmıştım.


Fokur fokur kayna vişne reçeli...🍒 Evde pişiyor hem de mis gibi! Ben özellikle kırmızı renkli reçelleri daha çok seviyorum! Vişne, kızılcık, hamofta, çilek, erik... Ve daha nicesi... Hepsine bayılırım! Reçelsiz bir kahvaltı sofrasını hayal bile edemiyorum!



Kahvaltı demişken... Yaz, uzun ve keyifli kahvaltı sofralarıyla, muhabbetle doluydu... Kızılcık, vişne, çilek reçelleri, ayrıca tabii ki bal da gördüğünüz gibi sofranın başköşelerinde. 


Araya bir kendi fotoğrafımı koyayım. 


Ben tatildeyim, peki ya Ters Düz? Ters Düz tatilde!


Burası Marmaris'te ilk kez bu yaz gittiğim çok hoş bir kafe. Adı sanırım Birinci Peron'du.



Ve günübirlik Datça! Detayları şurada yazmıştım. 


Yaz sıcağında en iyi buz gibi İsveç polisiyesi okunur.☀❄ deyip Camilla Lackberg siparişlerimi verdim. Yabancı'yı bitirip şurada yorumlamıştım. Şimdi Saklı Çocuk'u okuyorum.




Tatilde bol bol kendi kitabımı da yazdım! Hani Ters Düz'ün ikincisini... İkinci kitabı bitirme çalışmaları tüm hızıyla sürüyor... Çok az kaldı!
                             

Yazı çalışmaları sürüyor... Şu renklere bakar mısınız, tablo gibi tablo! 


Yine Selimiye'deyiz. Always happy, positive and energetic.


Selimiye'de sabahları çıkan sıcacık köy bazlaması... Haritaya benziyor. 





Çiftlik Koyu... 



Ve Haziran, Temmuz, Ağustos derken Eylül geldi, tatil yerleri sakinleşti... An itibariyle Marmaris'in koyları da beach'leri de bize kalmıştır! 🐬 Bu fotoğraf Turunç'tan. 


Yaz... bitmesen? 


İçmeler'den denize bakış... 


Bon appetit! 🐝 Joya Del Mar bu yıl çok kalabalıklaşmış ve hizmet kalitesi düşmüş ama yemeklerin lezzeti aynen devam... 



Ve... İşte tatilin belki de son fotoğrafı. Marmaris Marina'dan. Sadece bir hafta öncesinden. Tatilin sonuyla birlikte rüzgarlar gelmişti. 🍃 Mevsim dönüyordu ve biz inatla yalınayak dolaşmaya devam ediyorduk. 👣

Ee, peki sizin yaz tatiliniz nasıl geçti? Anlatın haydi! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zam...