EĞER BU HİKAYE bir aşk hikayesi olsaydı, muhtemelen üstünde tepişen iki insanın olduğu bir yatağa ev sahipliği yapan odanın üçüncü bir kişi tarafından kızılca kıyametle açılan kapısıyla başlardı. Eğer bu hikaye bir polisiye olsaydı, muhtemelen uğursuz bir karganın ötüşüyle çınlayan karanlık bir gecede, tekinsiz bir elin havada tuttuğu kanlı bıçakla başlardı. Ya da eğer bu hikaye bir bilim kurgu olsaydı, muhtemelen çöplüğe dönmüş bir hayalet kasabada, birbirinin kafasını koparmaya çalışan yürüyen ölülerin artık hiç de umurunda olmayan bir virüs salgınıyla başlardı. Bu hikaye bunların hiçbiri ve bu hikaye bunların hepsi. Bu hikaye gerçek. Bu hikaye burada. Bu hikaye şimdi. O yüzden bu hikaye her nerede başlıyorsa, benim de oradan başlamam gerek. Hala çok tuhaf gelse de, gerçekten buradayım ve başıma ne geldiğiyle ilgili en ufak bir fikrim bile yok. Beni öldüren salgın mı, güzel bir kadının parmaklarının tuttuğu bıçak ya da şüpheli bir elin tuttuğu silah mı, yoksa ihanet ve kalp kırıklığı mı, ben de bilmiyorum. Aslına bakarsanız öldüm mü, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim, bir an önce işemem gerektiği. Ama etrafta ihtiyacımı giderebileceğim bir kapı olduğundan emin değilim. Evet, benim adım Atalay Mehmet ve benim hikayem, normal şartlar altında bütün hikayelerin bittiği bir yerde başladı... bir morgda.
🔪
Bu hikaye serisini, tam beş yıl sabırla ve sabırsızlıkla bekledikten sonra, patlak vermek için iki yeni kitabımın çıkacağı zaman dilimini seçerek yazarlık kariyerimi daha yolun başındayken sekteye uğratan virüs salgınına ithaf ediyorum... Alacağın olsun korona! Ya da belki de olmasın, çünkü evden dışarı çıkamadığımız bu karantina günleri bana ilham ve günün yarısı boyunca evde kalıp yazdığım zamanlarda bunun "hayatı boşu boşuna, üstelik beş kuruş para da kazanmadan heba etmek" olduğunu düşünenlere karşı verebileceğim bir cevap verdi - şimdi en azından hepimiz evde olmak zorundayız. Virüs, bu "bir türlü çıkamayan yeni kitap" gündeminden dolayı, bazı şeyler için çok da fazla beklemememiz gerektiğini hatırlattı bana biraz da. Hayat sadece şu an ve burada yaşanıyor, ben de sizlere şu an ve burada bir öykü anlatmak istiyorum. Hiç düşünmeden, öyle biraz demlensin demeden, yazar yazmaz bölüm bölüm yayımlayacağım. Karakter isimleri üstüne bile düşünmedim, her şey o anda aklıma geldiği gibi buradan yazıya dökülecek. Bu, Atalay Mehmet'in de dediği gibi hem bir aşk hikayesi hem bir polisiye hem de eh, nereden baktığınıza bağlı olarak bir bilim kurgu. İmkansız gibi görünen her şeyin imkanlı olduğu, sıra dışı bir hikaye. Bir uzun öykü. Bugünlerde size de bize de biraz moral olursa ne mutlu. Atalay Mehmet'e gelince... Onu anlatmaya bilmem nereden başlasam ki? Belki de buna hiç gerek yok, ne de olsa hikaye başlayınca en güzel o anlatacaktır kendini. Ona kızsanız da onu sevmekten asla vazgeçemeyeceksiniz. Ya da onları mı demeliyim? Geliyorlar.
"Yabancı diziler de hep birbirinin aynı" diyerek sıkılmaya başladıysanız ve izleyecek dizi bulmakta zorluk çekiyorsanız, Netflix'te izleyebileceğiniz, Nordik semalarından iki nefis dizi önerisiyle karşınızdayım! Onları izlerken Instagram story'lerimde paylaştım ama blog'da şöyle uzun uzadıya yazıp kayıtlara geçirmeden rahat edemem, biliyorsunuz. BATAKLIK: İSVEÇ GENÇLİK DRAMASI, MAHKEME SÜREÇLERİ, POLİSİYE
Bu Nordik dizilerinden ilki, gençlik dramasını suç ve polisiyeyle harmanlayan bir İsveç dizisi olan Störst av allt, yani Quicksand, yani Bataklık. Başrollerini İsveçlioyuncular Hanna Ardéhn ve Felix Sandman'ın paylaştığı dizi, tadı damağınızda kalacak 6 bölümden oluşan bir mini dizi. Aynı zamanda Netflix'in ilk orijinal yapımı İsveç dizisi olma özelliği taşıyan Bataklık, İsveç gençlerinin hayatına ve İsveç'teki mahkeme süreçlerine ışık tutan nefis bir drama. Stockholm'deki bir lisede yaşanan bir silahlı katliam vakasıyla başlayan dizi, flashback'lerle olayların o noktaya nasıl geldiğini anlatıyor. Lise öğrencisi Maja, okulun kötü çocuğu ve zaman içinde sevgilisi olan Sebastian'ı öldürür. Peki ama bu trajik olayın nedeni nedir? Polisler tarafından götürülerek mahkeme süreci boyunca küçük bir hücrede tutulan Maja'nın gözünden, olayın zeminini hazırlayan süreçleri izlemeye başlıyor ve olay günü tam olarak neler yaşandığını öğrenmeye çalışıyoruz. Dizi bu açıdan The Sinner'ı da andırıyor.
Diziyle ilgili en güzel şey, daha önce bir Norveç dizisi olan Skam'de de gördüğümüz gibi, İskandinav ülkelerinin gençliğine dair çok şey söylemesi ve oyuncuların, güzel mi çirkin mi diye fiziksel görünüşüne bakılmadan seçilmiş olması. Maja'yı canlandıran Hanna da Sebastian'ı oynayan Felix de bizim televizyon dizilerimizde kendilerine "başrol" olarak yer bulacak tipler değil. Maja'nın dişleri çarpık, suratı sivilceli, lekeli ama bu o kadar doğal ve olması gerektiği gibi ki... Dizinin doğallığı, inandırıclığı ve gerçekçiliği de tam da burdan geliyor.
Gözünüzde tıpkı bu karedeki gibi bir damla yaşla (kim bilir, belki de birden çok) bitireceğiniz Bataklık, gençlik dramasından ve polisiyeden hoşlanıyorsanız bayıla bayıla izleyeceğiniz bir İsveç mini dizisi.
RİTA: DANİMARKA USULÜ NEFİS BİR DRAMEDİ (KOMEDİ + DRAMA)
Bu dizinin adını daha önce duyan, bilen, gören var mı bilmiyorum... Çünkü ben bu diziyi, Bataklık'ı izledikten sonra benzer bir Nordik dizisi ararken tesadüfen keşfettim ve "Bunca zamandır neredeydin sen?!" diyerek, ilk iki sezonunu bir hafta içinde kendimi durduramayarak bitiriverdim! Şimdilerde 3. sezondan gidiyorum ve toplamda 4 sezon olan diziyi bitireceğim diye üzüntü yaşıyorum. Ama hayır... Dizinin 5. sezonu yolda! Tuttuğum altın mı oluyor ne? 2012-2017 yılları arasında Danimarka televizyonunda yayınlanan ve son iki sezonunda Netflix'le iş birliğine giden Rita, 2020 yılında 5. sezonuyla geri dönüyor! Hatta dizinin çekimlerine tam da bugünlerde başlandı! Bunun tam da benim diziyi keşfedip izlediğim zamana denk gelmesine kaç puan?
Her sezonu toplam 8 bölüm olan Rita'yı kısaca özetlemek gerekirse, diziye adını veren açık sözlü ve kafasına koyduğunu yapan orta okul öğretmeni Rita'nın hayatını ele alan bir drama-komedi dizisi, yani dramedi olduğu söylenebilir. Bu bir komedi dizisi değil. Hayattaki olayları olduğu gibi anlatan, yer yer gülümsetip yer yer hüzünlendiren bir dizi. Ancak bu dizide başta Rita olmak üzere, hiçbir karakter normal değil!
Aslında Rita tam bir anti kahraman. Okulun müdürüyle ilişki yaşıyor, kafasına esince öğrencisinin velisiyle de ilişki yaşıyor, gıcık olduğu bir öğrenciye haddini bildirmekten hiç çekinmiyor. Ama onun esas derdi, velilerle. Hatta okulun ona kafayı takmış olan rehberlik öğretmeni Helle'nin "Neden öğretmen oldun?" sorusuna, "Çocukları ebeveynlerinden koruyabilmek için" cevabını verecek kadar da bağlı öğrencilerine. Kısacası şeytan tüyü olan bir kadın Rita, onu çok kısa sürede seveceğinize eminim.
Rita'yı başarıyla canlandıran Mille Dinesen diziyi tek başına bile sırtlanıp götürebilecek bir karakter. Ama ona pek çok başarılı yan karakter eşlik ediyor ve diziyi izlemeye doyum olmuyor. Rita çocuklarıyla yaşayan bir kadın, bir anne. Dizinin odak noktasındaki karakter o olsa da, onunla sezonlar ilerledikçe zaman zaman aynı evde kalıp zaman zaman ayrı eve çıkan çocukları Ricco, Jeppe ve Molly de hayatlarına dahil olduğumuz karakterlerden.
Rita'nın okuldaki çevresi de evlere şenlik. Okula şortla gelen ve pek de okul müdürü gibi durmayanRasmus, Rita'ya takmış olan rehberlik öğretmeni Helle ve okula yeni atanmış acemi öğretmen Hjørdis, okulda gördüğümüz başlıca karakterlerden. Rita'daki en gözde karakterlerden biri olan Hjørdis'in 2015 yılında tek sezonluk da olsa kendi spin-off dizisinde başrol oynadığını da belirtelim. Lise Baastrup, yanlış yapmaktan ve insanları kırmaktan çekinen, Rita'nın tam tersi bir karakter olan Hjørdis'i harika bir performansla sergiliyor. Rita'nın ilkokuldan orta okula dek pek çok öğrencisi de, bölümlerin temasına bağlı olarak öne çıkıyor. Kısacası dizide Rita'nın hem kendi ailesiyle hem sevgilileriyle hem de öğrencileriyle olan ilişkisi işleniyor.
Rita'nın okuldaki öğretmenlerle olan ilişkisi. Hangimizin iç sesi bazı insanları görünce kimi zaman böyle demiyor ki? Rita'nın sıkıntısı, bunu yüksek sesle ifade etmesi. :)
Rita'nın büyük oğlu Ricco, daha ilk sezonda yuvadan uçup kendi ailesini kuranlardan.
Rita'nın küçük oğlu Jeppe.
Helle'ye hayat veren Ellen Hillingsø, adeta Tülay Günal'ın Danish versiyonu.
İkisinin de hastasıyız. (Dizinin şimdiye dek izlediğim en iyi bölümü olan 2. sezon 7. bölümle birlikte, Helle beklediğim atağı yaparak dizi içinde farklı bir konuma geliyor. Ona da spin-off dizi istiyorum ben ya!)
Dizinin açılışı ve müziği de ayrı bir muhteşem!
Kısacası önümüz hafta sonu, önümüz kış... Dizi izlemek gayet iyi bir "battaniye altı ekinliği". Eğer siz de Netflix'teki birbirinin aynı olan dizilerden sıkıldıysanız, tavsiye ettiğim bu iki kaliteli Nordik diziye başlayabilirsiniz. Diğer dizi tavsiyelerimi nerede bulacağınızı da biliyorsunuz.
Çok sevdiğim bir kitabı, hemen bitirmek istemediğim için az az okumaya özen gösteririm amakaç sayfa olursa olsun iki gün içinde çoktan bitmiş olur.
Sabah erken saatte okurum, akşam geç saatte okurum, okumak için istedikten sonra zaman çok. Hele hafta sonuysa yeni bir kitaba sabah başlar, öğlene doğru bitiririm. Eğer elimde konusu beni heyecanlandıran bir başka kitap daha varsa, aynı anda üç dört kitap birden okuduğum da olur. (Mesela şimdilerde, fotoğrafta gördüğünüz kitaplardan üçünü aynı anda okuyorum.)
Okuduğum kitaplar genelde romanlardır. Kurgu romanları çok severim.
Okuma yelpazem çok geniştir; konusunu ve yazım tekniğini sevdiğim kitapları, türü ne olursa olsun okurum.
Ama genelleme yapacak olursak; öncelikle polisiye (hele de İsveç polisiyesi), suç ve gerilim romanlarını, karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alan romanları, psikolojik romanları tercih ederim. Arkadaşlık ve aşk gibi temaların derinlemesine işlendiği, sürprizli ve ters köşeli kitapları çok severim. Karakterlerin birbirlerine ve aslında kendilerine yaptıklarını irdeleyen psikolojik romanlar çok hoşuma gider. Özel ilgi alanım olan yayınevi, dergi ve edebiyat dünyasında ya da dizi film sektöründe geçen bir roman gördüm mü, mutlaka alır okurum. Pastoral bir anlatımı olan, bir kasaba veya köy gibi küçük yerlerde geçen romanların da iyilerini gerçekten çok severim. Kendi yazdığım temalara yakın kitaplara rastladığımda zaten hiç kaçırmam. Modern ve çağdaş edebiyattan harika kitaplar çıkabiliyor.
Kitap haricinde, düzenli olarak takip ettiğim çizgi romanları ve dergileri de sayarsak, her ay yirmi kitap okuduğum söylenebilir. Ama çizgi roman ve dergi ile kitabı birbirine denk sayamayız tabii ki. Hiç okumadığım kitap türleriyse popüler kültürdeki genç fenomenlerin yazdığı "kötü çocuk-saf kız" romanları ve kapağında kendi yazarının fotoğrafı olan sözde kişisel gelişim kitapları. Ne yazık ki en çok onlar sattığı için kitapçıların raflarında en çok onlara rastlıyoruz ve bu da, bizi gerçekten heyecanlandıracak türdeki kitapları bulmamızı zorlaştırabiliyor. Bu ikisinin dışında bir şey yapıyorsanız ve gerçek edebiyatçı dediğimiz başarılı beş on yazardan biri değilseniz, görünür olmanız çok zor.
Ama iyi kitaplar hala var, birileri hala iyi kitaplar yazıyor, önemli olan onları bulmak isteyip istemediğiniz... Ben de okuyup sevdiğim kitapları burada sizlerle paylaşıyorum, paylaşıyorum ki daha çok kişi onlardan haberdar olsun. Sizden gelen kitap önerilerini de merakla araştırıyorum.
Okumak gibisi var mı? Şey, yani günde on fincan çay içmek, taze yapılmış kek, kurabiye, biskot gibi atıştırmalıklar yemek, caz ve blues dinlemek dışında.
Not 1: Bir nevi radyo yayını olan podcast yapmaya başlayıp Spotify'da yayınlamayı düşünüyorum, bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım, umarım beni dinlersiniz!
Not 2: Blog'umda bir hata var. Ana sayfaya girdiğinizde sağ tarafta görünmesi gereken şablonlar, en altta çıkıyor. Ancak bir yazının üstüne tıkladığınızda tekrar olması gereken sağ tarafa geliyorlar. Bu HTML sorununu nasıl düzeltebilirim, bileniniz var mı?
Not 3: Hala haberdar olmayanlarınız için: Mürekkep Kokunu İçime Çektim. Şimdi durup dururken neden iki yıl öncesine ait bu serinin linkini verdim? Bir bildiğim var elbet!
Beni iki yıl önce İsveç'te Erasmus yapmaya teşvik eden sebeplerden ilki, İsveç polisiyesini, özellikle de Stieg Larsson'un ölümsüz eseri Millennium Üçlemesi'ni çok sevmemdi. Şu, şu, şu ve şu yazılarımdan da bildiğiniz üzere... Ve yine bildiğiniz üzere, seriyi yine İsveçli bir başka yazar olan David Lagercrantz devam ettiriyordu. Ama tabii ki bu yazarın Larsson'un gerçekçi kalemi ve edebi gücü ile hiç alakası yok, buna aşağılarda daha detaylı olarak değineceğim. İşte serinin altıncı ve final kitabı olan Ölmesi Gereken Kız, geçtiğimiz haftalarda serinin diğer kitapları gibi Pegasus Yayınları'ndan çıktı (60 TL, üstelik kitap 400 sayfa bile değil ama işte kağıt piyasasının içler acısı durumu da ortada). Ben de tabii ki hemen alıp okudum. Serinin final kitabı olduğu söylenen bu kitap da, gazeteci-dergici Mikael Blomkvist ve asosyal hacker Lisbeth Salander’ı bir kez daha bir araya getiriyor. Polisiye türündeki kitap, serinin diğer kitaplarında olduğu gibi yine sırlar, karmaşık ilişkiler ve İsveç’teki medya dünyasının arka perdesinde yaşananlar üzerinden ilerliyor. Lisbeth’in ikiz kardeşi Camilla ile olan yüzleşmesi de, David Lagercrantz'ın nihai noktayı koyacak olduğu final kitabında işleniyor. Okurların uzun zamandır beklediği bu yüzleşmenin Lagercrantz'ın yazdığı önceki iki kitapta da hep işlenecek gibi olup son anda bir sonraki kitaba saklanması hepimizi sıkmıştı. Ucuz bir pazarlama yöntemi... Neyse ki bu yüzleşme Lagercrantz'ın yazdığı, Stieg Larsson'un yazmadığı bu üçüncü kitapta işlenmiş (olayların çözümlenmesi de, Ejderha Dövmeli Kız'ın finalindeki gibi "Lisbeth tarafından kurtarılan bir adet Mikael" sahnesiyle olmuş). Ama o kadar yüzeysel, o kadar hızlıca geçiştirilmiş ki, "Bunca zamandır biz bunun için mi bekletildik?" diye düşünmeden edemiyor insan. Geriye dönüp baktığımızda, Stieg Larsson'un yazdığı Millennium Üçlemesi ne kadar muazzamsa, David Lagercrantz'ın devam ettirdiği Millennium Üçlemesi'nin de o kadar yüzeysel ve tatsız tuzsuz olduğunu görüyoruz. Onun yazdığı üç kitapta aslında kayda değer hiçbir şey olmuyor. Her kitap, Mikael'in ortadan kaybolan Lisbeth'e ulaşmaya çalışmasıyla başlıyor ve karakterler o kadar yüzeysel işleniyor ki, hiçbir şey derine inemiyor, kitaplar arasında hiçbir bütünlük kalmıyor. Oysa Larsson'un yazdığı Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, hem karakter hem de olay örgüsü açısından birbirini takip ediyordu. Oysa Lagercrantz'ın yazdığı Örümcek Ağındaki Kız, Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız ve Ölmesi Gereken Kız arasında hiçbir devamlılık ilişkisi yok.
Ama esas eleştirime daha gelmedim... (Evet, bu sadece girizgahtı!) Klasik Millennium Üçlemesi'nde ana karakterlerden biri olan Erika Berger'in, bir başka yazar tarafından yazılan 4. ve 5. kitaplarda bir yan karakter olarak kalmasını, hele koca serinin finali olan 6. kitapta adeta figürana dönüşmesini Stieg Larsson kabul eder miydi? Larsson'un mezarında ters döndüğünü söylemem bundan! Ölmesi Gereken Kız'da, Erika'nın adı sadece ve sadece iki yerde geçiyor ve kendisini hiç görmeyeceğimizi düşünürken, kitabın sonlarına doğru çalakalem yazılmış iki sahnede görüyoruz. Bari hiç görmesek daha iyiydi! Lagercrantz'ın yazdığı Millennium kitaplarında koskoca Erika Berger'in hiçbir hikayesi, olan hikayeye de hiçbir etkisi yok. Olması gerekir miydi? Bence kesinlikle gerekirdi! Erika Berger, Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander'den sonra, Millennium Üçlemesi'nin üçüncü ana karakteridir ve Stieg Larsson'un yazdığı üç kitapta da bir ana karakter olarak ele alınıp işlenmiştir. Ama Lagercrantz kendi yazdığı kitaplarda Erika Berger'e bir hikaye yazamadı diye onu yok sayması akıl alır şey değil (oysa bana sorsaydı ona Erika'ya yazılacak en az elli farklı hikaye söylerdim). Üstelik bu final kitabında, Erika'nın kocası Greger Beckman'dan boşanacağını öğreniyoruz, ki bunu da olabilecek en kötü şekilde, Mikael'in bir düşüncesinden öğreniyoruz. Yazardan bu meseleyi biraz olsun derinleştirecek iki-üç kelamlık bir Mikael-Erika diyalogu ümit etmeyi geçtim, Erika'nın tek başına bile bu konuyla ilgili düşüncelerine tanıklık edemiyoruz. David Lagercrantz yazdığı için benim bu kitaptan beklentim de düşüktü, ama bu kadar da düşük değildi. Hiçbir şekilde tatmin etmeyen, sıkıcı, zoraki, keşke hiç yazılmasaydı diye düşündüren, Stieg Larsson'un, Mikael ve Lisbeth'in hatrına okunan bir final kitabı olmaktan öteye geçemiyor benim için... Stieg Larsson'un da bu sonuçtan memnun olduğunu hiç zannetmiyorum. Not: Spotify'da bir nevi radyo yayını olan podcast yapmaya başlasam kimler beni dinler? :)
Dün akşam. Saat 18.30'u geçiyor. Dergiden çıkıyorum. Bitirmek üzere olduğumuz Mart sayısının yoğunluğu, yorgunluğu içindeyim. Bir de kafa karışıklığı diye eklemeliyim. Bu dergi işi beni böyle yaptı: Her ay, gelecek ayın dergisini hazırlamaktan kendimi gelecek ayda zannediyorum. Yani şu an Şubat'ın 21'inde değil de, Mart'ın 21'inde gibi hissediyorum kendimi. Sanırım bir çeşit mesleki deformasyon bu. Her ayın son haftası geldiğinde, geride kalan koca bir ayın yorgunluğu hem omuzlarıma çökmüş oluyor hem gözlerime. Neyse ki matbaadan gelen yeni sayıyı nihayet ellerime alabilmenin mutluluğuyla, tatlı bir yorgunluk içinde oluyorum. Dışarıda ne kar ne yağmur, yalnızca havadaki incecik sis ve buz gibi bir soğuk… Pazartesiden, salıdan beri şehrin üstüne çöktü kaldı bu sis. Kaldırımlara yayılan akşamüstü sisiyle birlikte ilerliyorum adeta. Havadaki ayaz kendini iyiden iyiye hissettiriyor; öyle ki, ellerimi eldivenli olmasına rağmen cebime sokuyorum. Üşümüş bir vaziyette kendimi kafenin birinden içeri atıyorum. İçerisi pek kalabalık sayılmaz. Bir kadın, cam kenarında sokağı gören bir masaya oturmuş; bir yandan manzarayı seyrederken, diğer yandan çayını yudumluyor. Bir başka masada iki genç sevgili, sohbet ederken önlerindeki salep fincanlarını sıkı sıkıya avuçlamayı ihmal etmiyorlar. Ben de hemen siparişimi veriyor ve en sevdiğim kitabı çantamdan çıkarıyorum. Ama çok da uzun oturmuyorum, ne de olsa tek istediğim trafiğin biraz olsun azalması. İş çıkışında arkadaşıma diyorum ki: Şu anda Manhattan sokaklarında eve dönüyor da olabilirdik, gel gör ki Mecidiyeköy'de metrobüse yürüyoruz... Ya da daha da güzeli, Stockholm sokaklarında eve bisikletle dönüyor da olabilirdim. Oysa ayağıma sakız ya da sigara izmariti yapışmasın diye kaldırımlara bakarak yürümek zorundayım bu şehirde. Dahası, dün akşam bu gözler neler gördü bir bilseniz! Normalde, ulaşım için, yolumu uzatsa da vapuru tercih ediyorum. Ancak sisten dolayı şu sıralar metrobüsü kullanıyorum. Dün Gayrettepe metrosundan Zincirlikuyu metrobüsüne bağlanan alt geçitte, dakikalarca ilerlemeden duran bir kuyruğun içinde buldum kendimi. Ve pek çok kişi metrobüs izdihamında beklemeye dayanamayıp, aşağı inen yürüyen merdivenden yukarı doğru çıkmaya çalıştı! Kimileri başarılı da oldu... Taksi de bulamadım bu sabah. Arayınca bulamıyorsunuz zaten. İstanbul'un çilesi çekilir gibi değil gerçekten. Hafta sonu havalar iyice soğuyacak, kar gelecek diyor hava durumu. Şu sıralar elimin altında okunmayı bekleyen çok sayıda kitap var. Aslında bir ay içinde bitirdiğim çok kitap var, sizlere burada uzun uzun yazmak istiyorum. Ama şimdi yeni başladığım iki kitaptan bahsedeceğim.
Dergi temposuna girdiğimden beri o kadar yoğunum ki, hafta içi kitap okumaya pek fazla vaktim olmuyor desem yeridir. Ama bu açığımı hafta sonları fazlasıyla telafi edebildiğim için de memnunum. İthaki Yayınları'ndan çıkan, geçen hafta sonu okumaya başladığım Carol Gömülmeden'e devam edebilmeyi dört gözle bekliyorum. Bir oturuşta yüz sayfasını sürüklenerek okuyup bitirdiğim kitap, geçtiğimiz aylarda Netflix'te izlediğimiz "Bird Box"a ilham veren "Kafes" kitabının yazarının (Josh Malerman) dilimize çevrilen yeni kitabı. Adı ve kapak tasarımı da zaten başlı başına cezbedici olan kitabın konusu hayli ilginç: Komaya girdiğinde dışarıdan bakanlar için bir ölüden farksız olanCarol Evers ve onun bu sırrını bilip onu diri diri mezara gömerek servetine konmak isteyen kocası. Eski bir zamanda, Harrows adlı kasabada geçen roman gizemli, gerilimli ve bir sonraki sayfasını gerçekten merak içinde çevirdiğiniz, sonunu asla öngöremediğiniz bir okuma keyfi sunuyor. Kitapla ilgili konuşmam için şu an erken, zira daha sadece başlarındayım. Ama nasıl ilerleyeceğiyle ilgili gerçekten hiçbir fikrim yok ve bu beni heyecanlandırıyor.
"Polisiye kitap" denilince aklıma Altın Kitaplar'dan başkası gelmiyor. Ya da en azından ilk sırada o geliyor diyeyim. Agatha Christie serisinin hepsi kütüphanemde sıralı bir şekilde durur. Hatta yeni birkaç kitabı daha yayımlanmış, onları da çok merak ediyorum. Şimdi bahsedeceğimse bir Stephen King kitabı. İlk kez 1998'de yayımlanan, hatta biraz araştırınca öğrendim ki filme de çekilen romanın yeni baskısı bu: "Hayatı Emen Karanlık". Bu sefer karakterimiz bir yazar. Thad Beaumont. Yıllarca George Stark takma adını kullanarak
romanlar yazıyor ve kitapları "çok satanlar" arasına giriyor. Ama bu yazarın karanlık bir sırrı var... Konusunun yanı sıra, kapak tasarımı da gerçekten muazzam ve içeriğine dair pek çok ipucu veriyor. "Hayatı Emen Karanlık"tan da yine geçen hafta sonu yüz sayfa okudum ve yarın devam etmek için sabırsızlanıyorum. İkisiyle ilgili de bitirdikten sonra daha detaylı yazacak vakti bulmayı umuyorum!
Hazır günlerdir havada esrarengiz bir sis dolanıyorken ve hafta sonu kar da yağacakken, sıcak bir fincan çay alıp okuma koltuğuma gömülmek için bu iki kitaptan daha iyisini düşünemiyorum.
Beni sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz:
Bu yıl geç gelen kış kendini Mart'a mı sakladı yoksa? Şu anda penceremde yağmur camları dövüyor. Ben de yanımda çay fincanım ve kekim/kurabiyemle, sizlere bu yazıyı yazıyorum...
Camilla Lackberg'in en son çıkan iki kitabını şu ve şu yazımda anlatmıştım. Yeni kitabı Deniz Kızı geçtiğimiz ay çıktı, şimdi onu okuyorum. İsveç polisiyesi seven biri olarak Lackberg'in kitapları Stieg Larsson kadar heyecanlı ve sürükleyici olmasa da, yine de bir şekilde kendini okutuyor. Bu arada Millennium'un 5.si Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız da elimin altında. Deniz Kızı biter bitmez ona başlayacağım! Ve umarım, 4. kitap kadar hayal kırıklığına uğratmayacak beni.
Yarıda bırakmak zorunda kaldığım kitapsa bunlar değil...
Dan Brown'ın Başlangıç'ı.
Brown'ın kitaplarının bu kadar çok patırtı koparmasının
sebeplerini anlayamıyorum. Gerçi adı Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk gibi şeyler olan kitaplar satıyor da (şurada bu konuyu uzun uzun yazmıştım), koskoca Dan Brown mı satmasın? Yanlış anlamayın, burada başka bir şeyi söylemeye çalışıyorum. Brown'ın kitap konularının hep detaylı araştırmalara
dayanıyor olması çok iyi, iyi hoş da, şu tüm romanın tek/aynı günde geçmesi bazen fazla bunaltıcı geliyor. "Başlangıç", hayatımda tamamlayamadan elimden bıraktığım iki-üç kitaptan biri
oldu, beni de şaşırttı.
Normalde başladığım her kitabı bitiririm, beni bilirsiniz. Yani sevsem de sevmesem de kitabın sonuna mutlaka gelirim. Ancak bu 535 sayfalık kitabın
ilk 120-130 sayfası, sıfır akıcılık ve hep aynı şeylerin tekrarıyla geçiyor."Peki ama artık ne olacak da bu konu ilerleyecek?" merakı, yavaş ilerleyen
kitabı tamamlamak için bir sebep oluşturmaya ne yazık ki yetmedi. Kitabı 200. sayfalarına geldiğimde, sıkılarak bıraktım. Evet, nasıl sonuçlandı diye merak
etmiyor değilim ama Brown kitaplarının edebi dili olmuyor (sonrasında kitabı okuyan birinden sonunu öğrendim, aşağı yukarı beklediğim bir şekilde bağlanmış konu). Hani edebi bir dil,
güzel betimlemeler, akıcı bir metin olsa yine tamamlarım o kitabı. Ancak maalesef, "Başlangıç"ta konu ve anlatış
tarzı beni cezbetmeyi başaramadı. Belki de şimdi tekrar başlasam kitabı bitiririm ama hiç içimden gelmiyor.
Arka kapakta yazan "Dan Brown'ın bugüne kadar
yazdığı en yaratıcı, en müthiş roman" iddiası da, bir reklamcılık ve pazarlama
satış taktiği olmaktan öteye gidemiyor. Tamamlayamadığım bir kitaba not vermek
istemesem de, üzgünüm Langdon, üzgünüm Winston, üzgünüm Edmond.
4/10.
Peki siz bu yukarıda bahsettiğim kitapları okudunuz mu? Ya da şu sıralar ne okuyorsunuz?
Sosyal medya hesaplarım: twitter: @ofluoglumert instagram: @ofluoglumert facebook: @ofluoglumert
Cuma günü vizyona giren Doğu Ekspresinde Cinayet'i, hemen pazar günü gidip izledim. Yaklaşık iki saat süren film, Agatha Christie'nin en çok bilinen aynı adlı kitabından bir uyarlama. Filmde Johnny Deep, Penelope Cruz gibi isimler de var ama daha çok konuk oyuncu olarak geri planda kalıyorlar. Meşhur dedektif Hercule Poirot'u ise Kenneth Branagh canlandırıyor. Branagh aynı zamanda filmin yönetmen koltuğunu da kimselere kaptırmamış.
Filmin ilk sahneleri, bizim İstanbul'da geçiyor. Daha sonra tren yola çıkıyor ve karlı manzaralar, nefis yemekler eşliğinde, sıcak kompartımanlar arasında şıkır şıkır giyinmiş yolcuları, aslında olağan şüphelileri tanımaya başlıyoruz. Nitekim çok geçmeden trende bir cinayet işleniyor ve herkes şüpheli konumuna düşüveriyor.
Ben filmi oldukça beğendim. Polisiye ve dedektif öyküleri sevenlerin zaten kaçırmaması gereken bir film. Yine de, salondan çıktıktan sonra seyirci bazı tatminsizlikler de yaşamıyor değil. Özellikle de sonuyla ve olayların bağlanışıyla ilgili. Bir de, koskoca trende yalnızca sekiz-dokuz yolcu mu var diye de düşündürtmüyor değil...
Bu arada, bir devam filminin sinyali de ufaktan ufaktan verilmiş. Bir istasyonda olaylı cinayet treninden inen Hercule Poirot'u karşılayan bir adam, Nil Nehri'nde bir cinayet işlendiğini söylüyor. Demek ki ikinci film olursa, bu sefer Nil sularında geçecek. İyi de olur, çünkü bu filmde o kadar çok kar vardı ki, trende olmamıza rağmen üşüdüm!
Şu sıralar İsveç'te, Malmö'de her yeri Buz Prenses romanıyla tanıdığımız Camilla Lackberg'in yeni romanının afişleri kaplıyor. Ama afişte kitap küçücük, Lackberg'se bir dizi oyuncusu edasıyla kocaman yer alıyor. Yazarların yeni çıkan kitaplarının billboard'larda olması harika değil mi? Lackberg de dizi oyuncusu gibi poz vermiş hani... Haxan İsveççe cadı demek, Lackberg o nedenle cadı süpürgesinin başında duruyor. Bu arada kitap Türkçe'ye ne zaman çevrilir, ne zaman çıkar bilmem...
Buz Prenses serisi, Erica ve Patrik hakkında. Sürekli bir cinayet, bir olay oluyor ve birlikte çözmeye çalışıyorlar. Yazın, serinin 4. kitabı olan Yabancı'yı okuyup yazmış, bir ay sonra da 5. kitabı olan Saklı Çocuk'u okuyup yazmıştım hani. İsveç polisiyesi okumayı her zaman için çok seviyorum, ama Lackberg serinin son birkaç kitabından beri yan olayların neredeyse ana kurgunun önüne geçtiği ve polisiye/gerilimden ziyade aşka kayan kurgular yapıyor. Bazen, ana karakter olan Erica'yı bölümlerce okumuyoruz ve bu da kopukluk yaratıyor. Umarım yeni kitabı böyle değildir, diyerek konuyu kapatayım.
Isabel Allende'in Canavarlar Kenti'ni ve Paul Auster'in Kehanet Gecesi'ni okumayı da bitirdim. En kısa zamanda yorumlamaya çalışacağım. Ayrıca, Talihsiz Serüvenler Dizisi'nin dizi versiyonu da hakkında detaylıca yazacağım bir yazıyla blogumda yerini alacak. Bense yarın, buraya trenle bir saat mesafede olan Helsingborg'a gidiyorum! Malum buralarda Paskalya tatili... Ama bugün hava yağmurluydu, umarım yarın çok güzel olur. Bakalım beni orada neler bekliyor? Instastory'i de aktif olarak kullanıyor olacağım. Takipte kalmayı unutmayın! instagram.com/ofluoglumert twitter.com/ofluoglumert facebook.com/ofluoglumert
İsveç polisiyesinin gözdelerinden Camilla Lackberg'in ülkemizde yayımlanan beşinci kitabı Saklı Çocuk'ta başkarakter Erica nihayet ana kurgunun dışında kalmıyor. Ama bu sefer de yan karakterlerin adeta ayrı bir novella konusu olan öyküleri hikayenin ana seyrini o kadar çok bölüyor ki, yine bir olmamışlık kokuyor sayfalar... Yine de bir şekilde idare ediyoruz ve İsveç polisiyesi seven bizler için tatmin edici bir okuma sağlıyor Lackberg.
Öncelikle, ülkesinde 2007'de çıkmış bir kitabın bizde ancak 2016'da yayımlanması... Çok geç çok... Erica'nın öyküsünde şu anda en az beş altı kitap geriden gidiyoruz...
Serinin dördüncü kitabı, benim Camilla Lackberg'den (o noktalı a harfi klavyede olmadığı ve kopyala yapıştırla da zor olacağı için böyle yazacağım) okuduğum ikinci kitap olan Yabancı'yı Ağustos'un sonunda şu yazımda eleştirmiş, ilk kitap Buz Prenses'te cinayeti birlikte çözen Erica ve Patrik'in, Yabancı'da ayrı ayrı bağımsız hikayelerde ilerlediklerini yazmıştım. Erica'nın olayların fazlasıyla dışında kaldığını ve kenar süsü gibi durduğunu... Neyse ki bu kitapta Lackberg durumu biraz toparlanmış. Patrik babalık izni nedeniyle evde olsa da en azından Erica'yla birlikte kendilerini cinayetle ilgili olayları çözmeye çalışmaktan geri durmuyorlar. Zaten konu kişisel olarak Erica'yı ilgilendirdiği için Erica olayların ortasında konumlanıyor.
O yazımda bir de şöyle demiştim: Kitabın sonunda, cinayetlerin çözülmesi de öyle pat diye birdenbire oldu. Yazar sayfalar boyunca okuru bekletti bekletti ve sonra birkaç sayfalık açıklamanın ardından "Evet cinayet çözüldü, şimdi evlerinize dağılabilirsiniz"hayal kırıklığı yaşattı. Tabii okur hiç tatmin olmadı. Evet, Camilla Lackberg İsveç'in o daha sert, daha karanlık polisiye yazarlarından değil,kurgusunun daha popüler ve günlük bir akışı var, ama polisiyenin de gerektirdiği bazı şeyler var. O nedenle bu kitap pek olmamış Lackberg'cim... Şimdi hiç ara vermeden, bu yaz çıkan beşinci kitaba, Saklı Çocuk'a başlıyorum (öyle dediysem de Saklı Çocuk'u bu ekim ayında okudum). Bakalım o daha tatmin edici bir okuma sağlayabilecek mi? Şimdi gelelim Saklı Çocuk hakkında söyleyeceklerime... Öncelikle kitabın konusundan bahsetmekte yarar var: İkinci Dünya Savaşı'na özel bir ilgisi olan tarihçi Erik Frankel, evinde ölü bulunuyor. Erica da, bir önceki kitabın sonunda annesinin sandığında bulduğu madalyayı ölümünden bir süre önce ona göstermiş. Belki de yaşlı adamın ölümü, sandıktaki bu gizemin de anahtarı... Nitekim öyle de oluyor.
Lackberg, kitaplarında yan olaylar üstünde hep çok duruyor, abartıyor. Hatta öyle ki, bazen yan olay ana kurgunun çok önüne geçebiliyor ve bu da okuru sıkıyor haliyle. Çünkü ana olayların yaşanmasını ertelediği için sinir bozucu olabiliyor. Örneğin Lackberg, bir yan karakter olarak Mellberg'i ve kitaplarında Mellberg'e yer vermeyi çok seviyor. Yabancı'da, Mellberg'in bir kadına aşık olup sonu hüsranla biten hikayesini anlatmıştı. 528 sayfalık bu kitapta da Mellberg'in bir köpek ve salsa dersi veren Rita'yla olan maceralarını okuyoruz. Lackberg madem ki Mellberg'i bu kadar çok seviyor ve ona yeni yeni maceralar yaratmaktan zevk alıyor, e o zaman ne duruyor, yazsın bir spin-off ya da novella, Mellberg'i orada dilediğince başrol yapsın. Ama böyle olunca Erica ve Patrik'in hikayesini çok mu çok etkiliyor, geciktiriyor. Mellberg, Zagor'un Çiko'su gibi bir adeta. Her kitapta kendi hikayesi oluyor. Mellberg çapkın, Mellberg mirasyedi, Mellberg hapiste, Mellberg aşık oldu, Mellberg okula gidiyor... Bu kitapta artık Anna ve Dan aynı evde yaşamaya başlıyor. Tabii Anna'nın çocukları ve Dan'in sorunlu kızı da onlarla. Onların hayatından kesitler görüyoruz, ama Anna ve Dan'in bu kitapta çok kritik bir sahneleri olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok, yazar onları sayfaları doldurmak için kullanmış gibi.
Kitabın İsveç'te TV filmi olarak uyarlamasının fragmanı
kitaptan çok daha dikkat çekici ve karanlık duruyor.
Bu kitabın en az Erica kadar, hatta belki Erica'dan da çok adı geçen karakteri Karin. Hani şu Patrik'in onu aldattığı için boşandığı eski eşi Karin. Karin bu kitapta sürekli Patrik'in karşısına çıkıyor. Onun da bir bebeği var ve Patrik'le bebek pusetlerini birlikte sürdükleri bir sürü paragraf okuyoruz. Kitap boyunca puset sürme sahnesi o kadar çok yaşandı ki, kitabın sonunda artık acaba Erica Patrik'i kapının önüne mi koyacak diye düşündürdü. Eh, bu bir Türk dizisi olsaydı çoktan bir Karin krizi yaşanırdı. Hoş Erica da durumu olgunlukla ele almaya çalışıyormuş gibi görünse de aslında Karin'i bir parça kıskandı. Neyse ki öyle bir şey olmadı. Ama yani madem hiçbir şey olmayacaktı, neden sayfalarca Karin'den bahsettin bize Lackberg? Tıpkı Mellberg'in bir yere bağlanmayan yan hikayesi gibi, Karin de aynen öyle olmuş. Yani bu kitap aslında biraz sadeleştirilse, 528 sayfa değil rahatlıkla 250 sayfa, dolu dolu bir polisiye olabilirdi... Ama bu haliyle daha çok bir aşk macerasını anlatıyor. Evet, kitabın türü polisiye/gerilim değil, aşk/macera sanki. Lackberg'in Buz Prenses'ten beri okuduğum her kitabında sürekli bölüm başı girişleri oluyordu ve bu girişler italik yazılıyordu. Bu kitapta italik girişler kalkmış, yerlerine kitabın konusuna uygun olarak flashback sahneleri gelmiş, daha da iyi olmuş, değişiklik olmuş. Yani yine katilin gözünden o italik yazılan doldurma/zoraki sahneleri okumaya tahammül edemeyecektim çünkü. Bir de anlayamadığım bir şey var. Aslında bu çok küçük bir detay. Hatta satır arasında pek çok okuyucunun gözünden kaçmış bile olabilir. Erica ne zaman kütüphaneye gitse ve ona kitabıyla ilgili sorsa, orada çalışan Christian kendisine çok soğuk davranıyordu. Bununla ilgili sonradan bir açıklama yok. Neden?
Kitapta İsveç, Norveç ve Almanya yer isimlerini sevdim. Mesela hakkında bilgi sahibi olduğum bir yer olan Kristiansand'ı kitapta görmek hoş oldu. Toparlayacak olursam, kitabı yan olaylar ana kurgunun önüne çok fazla geçtiği ve polisiye/gerilim çizgisinden çok aşk/maceraya kaydığı için biraz eleştiride bulunarak okudum. Ama kötü müydü? Hayır, değildi. İsveç polisiyesi seven bizler için gayet tatmin edici bir okumaydı. İsim: Saklı Çocuk Sayfa sayısı: 528 Fiyat: 32 TL
Puan: 8/10 SPOİLER ve NOT: "Saklı Çocuk" aslında Elsy ve Hans'ın çocukları. Yani Erica'nın üvey kardeşi! Kitabın sonunda onunla da tanışıyorlar ve buralar üstünde hiç durulmadan geçiştirilen, hızlı sahneler. Yabancı'daki bazı karakterlerin hikayeleri muğlakta kalmıştı. Bu kitapta Lackberg onlara değinir diye düşünmüştüm ama olmadı. Bu nedenle bir sonraki kitapta Erica'nın üvey abisi konusunu hiç ele almayıp böyle bir şey yaşanmamış gibi sayarsa da hiç şaşırmayacağım! instagram.com/ofluoglumert twitter.com/ofluoglumert facebook.com/ofluoglumert