YEMEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YEMEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2026 Pazar

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zaman günün birinde onu yaşama endişemiz yoktur."

Marguerite Yourcenar(ın yazdığı karakter), Alexis Ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı'nda böyle diyor --klavyenin 'sil' tuşuna basmadan önce dalgınlıkla bir an Marguerite Duras yazdığımı fark ettim, yani bu yazı size yanlışlık düzeltilmeden ulaşabilirdi, bana yazarının o olmadığı bir kitabı ya da kitabın onun tarafından yazılmadığı bir yazarı birbirlerine aitlermiş gibi aynı cümlede kullandığım için sitem etmekte son derece haklı olurdunuz o zaman. Hayalle umut kavramları arasında böyle bir ayrım olduğunu bilmem daha önce düşünmüş müydüm? İkisini genelde birbirinin yerine kullanabiliyoruz, oysa Yourcenar büyük bir fark var koymuş aralarına: Hayal, zaten hayal olarak kalmasına kahrolmayacağımız bir şey. Umutsa... İşte bizi asıl kahreden o. Öyleyse hayal kırıklığı yerine de umut kırıklığı mı demeli? Örneğin, bir kafeye, sözleştiğimiz arkadaşımızla buluşacağımızdan son derece emin bir şekilde gittiğimizde, ama arkadaşımız asla gelmediğinde yaşadığımız ne oluyor? Hayal kırıklığı mı umut kırıklığı mı? Yourcenar'ı orijinal dilinden, Fransızcadan okumadıkça neyi kastettiğini sezsek de tam olarak anlayamayacağız galiba. Çeviride ya da belki orijinal cümlede de bir anlam eksikliği var gibi: "yaşamama" endişemiz yoktur denmeliydi bana kalırsa, bir hayali yaşama endişemiz değil yaşamama endişemiz olur çünkü genelde. Hayal kurmak belki de, nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine pay bırakmaktır. Hayal kurmak belki de, kendini -duygularını- sağlama almaktır.

Yine de hayal kurarız yahu. Umut da ederiz. Beklentiler üzse de o beklentilere bodoslama gireriz. Ne yapalım, insan olmaya dair en temel duygularımızdır bunlar. İlla büyük hayaller/umutlar olmasına gerek yok. Aradığım kitabı bulma beklentisiyle gittiğim kitapçıdan elim boş döndüğümde yaşadığım duygunun adı ister hayal kırıklığı ister umut kırıklığı olsun, üzülürüm. Bazı şeylere zahmet çekerek ulaşmayı seviyorum. Kitabı internetten almak kolay -gerçekten çok kolay- ama kitabevi kitabevi gezerek arayıp bulmak daha zevkli. Aradığım kitaplar hep kıyıda köşede kalmış kitaplar olunca asla bulamayıp sonunda yine internetten sipariş edeceğimi bilsem de. Çilekeş bir insan mıyım acaba? Ya da sadece, kitapları kitabevlerinden bakarak, dokunarak, koklayarak almayı seven bir okurumdur. (Ayrıca, özellikle de küçük/butik/zincir olmayan kitabevlerinden alışveriş yaparak onların ayakta kalmasına yardımcı olmayı önemsiyorum. Sonra kapandıklarında "ah, tüh, bu ekonomiyle başa çıkamadı, kapandı gitti işte" dememek için. En azından onlar için elimden geleni yapıyorum.)

Dün İstiklal'den Karaköy'e inerken geçtiğim Tomtom Sokak'ta, rastgele bir kırtasiyeye giriverdim. Filmlerdeki gibi "çınnnnn" diye, kapıya bağlı olan çıngırak öttü; böylece dükkan sahibi içeriye bir müşterinin girdiğini anlayıp, koridorun sonundaki küçük masasında uğraştığı işinden başını kaldırdı ve bana baktı. Kibar, mesafeli bir selamlaşma yaşandı aramızda. Çok güzel kalemler ve defterler vardı ama çok fazla güzel kalemim ve defterim olduğundan, onları maalesef pas geçtim (Üstlerine tek bir harf bile yazmadığım defterlerim hala kullanılmayı bekliyor). Tozlu cam vitrinin üzerindeki broş ve kolye uçları gibi şeylere bakarken, birinin fiyatını sordum. Dükkan sahibi kadın yanıma geldi ve ürünü eline alıp -belli ki aslında o an belirlediği fiyatı- düşünürken, benim sabırsızlandığımı düşünmüş olsa gerek ki, "Kırtasiyecilik sabır işidir" dedi. Çok hoşuma gitti bu cümlesi. Birinin mesleğini, yaptığı işi böyle adıyla tanımlaması da nedense mutlu etti beni. Kendimi gizemli bir filmin ya da romanın içinde hissettim. Ruhu olan mekanları seviyorum. Ruhu olan insanları da. Her cümlemiz kitap cümlesi gibi olsun. Boş konuşmayalım. Boş konuşan o kadar çok insan var ki. Etrafınıza, dünyaya bir bakın, çoğu şey düşünmeden konuşanlar yüzünden oluyor. Onlar sözlerin büyüsüne inanmadan israf ederler onları. Sükunet bir erdemdir oysa. Ve doğru zamanda doğru lafı etmek son derece mühimdir.

Boş boş yürümeyi severim ama. Tüm gün boş boş yürüdüm. Güzel bir gömlek almıştım, beğenerek almıştım en azından. Yeni bu gömleğimi de ilk kez bu sıcak İstanbul gününde giydim diyebilirim. Genelde birileriyle buluşmayacağım zaman -ki genelde buluşacak birilerim yoktur- üstüme öylesine bir şey giyinir çıkarım evden. Rahat, salaş olmak isterim (kabul edelim ki gömlek tişörte nazaran çok da rahat bir giysi değildir sıcaklar için). Kimseyle karşılaşmayacağımdır nasılsa -hep de birileriyle karşılaşırım, ayrı konu. Bugün böyle olmasın dedim. O gömleği giydim. Hani derler ya, denir değil mi, en azından bundan yirmi yıl öncesine kadar olan ev düzenlerinde; evin en güzel, en özenilerek yapılmış odası misafir odasıdır ama o oda sıkı sıkı kapalı durur. Misafir odasına asla girmeyiz, o odada asla oturmayız, misafir için ayırdığımız fincanları asla kullanmaz, cam vitrinlerde saklarız. Belki de hiçbir zaman gelmeyecek bir misafir için tüm güzellikleri erteleriz. En güzel şeyleri, belki de hiç gerçekleşmeyecek olan zamanlar için erteleyerek bugünümüzü kaçırırız. Kendimizi kaçırırız. Hayatı erteleriz, sonra bir de dönüp bakarız ki o hayatı ıskalamışız. Hoş, bunu bilmek neyi değiştirir? Huylu huyundan vazgeçmez. Siz hiç "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım" cümlesindeki öznenin kendiniz olduğunu fark ettiniz mi? Tesirli, ama tedirgin edici bir andır o. Bir şeyler yapmanız gerektiğini bilirsiniz ama yapmanız gereken şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz bile yoktur. En fazla, yeni bir gömlek giyip sokağa atarsınız kendinizi.

Tüm bunlar aklıma yeni sezonun ilk kitap kulübü buluşmasında konuşacağımız Michael Cunningham imzalı Gece İnerken'in 132. sayfasındaki bir bölümü getirdi: "... Komik olan, bunu bilmenin fazla bir şey fark ettirmemesi. Bunu yıllarca süren psikanalizden öğrendi. ... Bunların hepsi de yararlı bilgiler. Öyleyse?" Kitabın kurgusundaki karakterden bağımsız, hayattaki her yere çekebiliriz bunu. Bazen bir şeyi bilmek, onu halletmek demek değildir. Bazı romanlarda/filmlerde de şu vardır mesela: "Annemin/babamın bana bunları yapmasının nedeni kendi annesiyle/babasıyla olan ilişkisiydi." Bir insan neyin neden kaynaklandığını çok iyi anlayabilir. Bilmek, bir "sorun"un kaynağını aydınlatabilir şüphesiz, ama o sorunu ortadan kaldırmaya yeter mi? Bilgi bazen rahatlatmak yerine acı verebilir mi? Kitabın en ilgi çekici, yazarın derinleştirmesini istediğim kısımlardan biri buydu ama birkaç cümleyle geçiştirilmişti. Kulüpte bu düşünceyi biraz daha detaylıca ele alan biz olmalıyız belki, ne dersiniz? 

Günü yavaş yavaş tamamlarken İstiklal Caddesi'ndeki Piknik Köfte'ye gidip kaşarlı köfte yedim. 470 lira. Çok fazla turist vardı, self servis olduğu için kuyrukta bekledim. Üniversitede öğrenciyken giderdim buraya. Kapanmamış olması güzel. Hatta sokağa taşan kuyruğa bakılırsa işleri hayli iyi gibi. Sanırım tur şirketleri yabancı turistleri buraya yönlendiriyor. İyi bari. Dönüşte Karaköy-Eminönü-Üsküdar vapurunda açık havada, üst katta oturdum, limonata içtim. 50 lira. Bardağı küçüktü ama, iyi geldi. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

1 Ekim 2023 Pazar

BELGRAD GEZİ REHBERİ: BELGRAD'DA ÜÇ GÜN

Belgrad'da nereler gezilir diye arattığınızda, her yerde alışveriş caddesi Knez Mihailova'yı anlatanları, Kalemegdan parkında turlayanları, Tuna ve Sava nehirlerinin kıyısında yürüyüş yapanları görürsünüz.

Ben size daha farklı bir hikaye anlatacağım.


Fazla seçeneğim yoktu. Vizesiz gidilebilen Avrupa ülkeleri arasından bir seçim yapmam gerekiyordu ve ben de uzun zamandır aklımda olan Belgrad'ı seçtim. 

Belgrad'da marketten alıp sevdiğim şeyler arasında vişneli kola ve şeftalili-güllü soğuk çay oldu.

Üç buçuk günlük Belgrad seyahatimden aklımda kalanlar köhne, virane evlerle dolu ara sokaklar, kırmızı belediye otobüslerine ön, orta ve arka kapılarından doluşup iniveren insanlar, sahipleriyle birlikte gezen mutlu mesut köpekler ve her et yemeğiyle birlikte servis edilen kaymak oldu. Neredeyse Eylül sonu olmasına rağmen 30 dereceyi bulan hava sıcaklığını da es geçmemek gerek. (Küresel ısınma endişe veriyor.) Bunları, olumsuz özellikler olarak ya da beklediğimi bulamadım demek için anlatmıyorum. Aksine, ilk defa gittiğim bir şehre oranın yerlisinin gözünden bakmayı, o şehirde gündelik bir yaşam geçirmeyi sevdiğim için Belgrad'ı da sevdim demek istiyorum.

Aslında bizim ülkemiz, bizim şehirlerimiz dünyadaki pek çok yerden daha güzel. Türkiye gerçekten cennet! Gel gör ki, insan, toplum ve kültür faktörleri devreye girince yaşam kalitemiz düşebiliyor, stres seviyemiz artabiliyor. Üçüncü sayfa haberleriyle dolu günler yaşayabiliyoruz. Sokakta güvenle yürüyemiyoruz. Belgrad'da, diğer pek çok Avrupa ülkesinde de olduğu gibi, sokakta güvenle dolaştım. Gidip görmenizi en çok da bu yüzden tavsiye ederim. 

Yine de olası Belgrad seyahatiniz için bazı gezilip görülmesi gereken yerler hakkında ben de birkaç kelam etmeden geçmeyeceğim.

Efendim öncelikle Belgrad'a uçakla gittiğinizde ineceğiniz yer Nikola Tesla Havaalanı. Burası küçük, ufak tefek bir havaalanı. Yani öyle Sabiha Gökçen gibi büyük, donanımlı bir havaalanı filan beklemeyin, aradığınızı bulamazsınız. Mağaza sayısı bir elin parmağını geçmiyor. O yüzden erken giderseniz oyalanmanız için bir yer, dahası oturmak için yeterli sayıda bank bile yok.

Havaalanından şehre A1 shuttle'ı ile veya 72 numaralı otobüslerle gidebiliyorsunuz. Ben shuttle ile Trg Slavija meydanına gittim. Bunun için 400 Sırp dinarı ödemeniz gerekiyor. O da yaklaşık olarak 100 liraya denk geliyor.

Şehirde ilk turunuz Kalemegdan olabilir. Burası işin aslı büyük, çok büyük bir park. Belgrad Kalesi burada. Eğer sonuna kadar giderseniz nehir manzarasını görebiliyorsunuz. Benim Belgrad'da nehir manzarasını gördüğüm ilk yer burası oldu. Buraya da gelmesem göremeyecektim adeta! Tam burada telefonumun çalması ve benim ücretsiz wifi'ye bağlanıp iş teklifi yapılması da değişik bir anı olarak kaldı. Sonucu merak edenler için söyleyeyim: Teklifi biraz düşündükten sonra kabul etmedim. Hala işsizim. 


Oradan çıkıp şehir merkezine geri döndüğünüzde benim gibi tüm gün boyunca 10-12 kilometre yürüdüyseniz ayaklarınıza kara kara sular inmiş olabilir ve kendinizi bir an önce bir kafeye-restorana atmak isteyebilirsiniz.


Kendimi attığım restoranda karşıma şöyle nefis bir Sırp pizası (Pizza Serbiana) çıktı. Fiyatı 1295 Sırp dinarı, 320 Türk lirasına denk geldi. Gerçekten büyük ve fazlasıyla doyurucuydu. Not etmek isteyenleriniz için restoranın adı: Boutique.


Bu da ilk gün yediğim kaymaklı et yemeğinin fotoğrafı...


Ve gelelim Belgrad'ın şehir merkezinden bir otobüs mesafesi uzaklıktaki Gardos Kulesi'nden çektiğim manzaraya. Aslında kuleye girmedim, kulenin oradaki terastan çektim, bu manzara da bana fazlasıyla yetti. Kuleye çıkıp daha yüksekten bir manzara görebilirsiniz. Burası, Zemun diye bir semt. Dik yokuşlarla dolu olsa da şirin bir yer. 

Ve böylece, Belgrad notlarımın sonuna gelmiş oluyorum. Daha fazlası için instagram hesabıma göz atabilirsiniz.

30 Aralık 2021 Perşembe

PERA PALACE'TA BEŞ ÇAYI: HOŞ GELDİN 2022!


Döner kapıdan içeri girdiğiniz anda geçmişin ihtişamı ve nostaljisi, geleceğin zamansızlığıyla harmanlanarak sizi sarıp sarmalıyor adeta. Yeni yıla kısa bir zaman kala, İlham Gencer'in piyano dinletisi eşliğindeki akşamüstü çayı için Pera Palace Hotel'deki yerimi alıyorum. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere pek çok ünlü ve tarihi ismi ağırlayan bir otel olan Pera Palace, polisiyenin unutulmaz isimlerinden Agatha Christie ve Alfred Hitchcock'un konaklamasıyla da ayrı bir öneme sahip. Bir polisiye yazarı ve çay saati sevdalısı olarak burada bulunmasam olmazdı! Yeni kitabım Uçurum Zamanı ve Ters Düz'ü de alarak çay saatine arz-ı endam ettim... 

Peki hep duyduğumuz bu Pera Palace'ın tarihçesi nedir? Dünyaca ünlü Orient Express, 1888 yılında Paris-İstanbul seferini yapmaya başladığında, trendeki yolcuların İstanbul’da konaklayabilecekleri yüksek standartlara sahip lüks bir otel bulunmuyordu. Bunun üzerine 1892 yılında yapımına başlanan Pera Palace Hotel, 1895’te düzenlenen açılış balosuyla birlikte ilk misafirlerini ağırlamaya başladı. O günden bugüne bu büyük otel kimleri ağırlamadı ki? Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İsmet İnönü'den Kral VIII. Edward'a, Kraliçe II. Elizabeth'ten Greta Garbo'ya, Ernest Hemingway'den Jacqueline Kennedy'ye, Agatha Christie'den Alfred Hitchcock'a pek çok ünlü ve tarihi ismin kaldığı bir otel burası.




98 yaşındaki piyanist İlham Gencer'in şen şakrak enerjisi, pembe ceketi ve melodileri eşliğinde sunulan akşamüstü çayı ve ikramlık lezzetler, Pera Palace'ta haftanın her günü saat 15-18 arasında Kubbeli Salon’da konuklarını bekliyor. Açık büfe, bu fotoğraflarda gördüğünüz yiyeceklerden ibaret. Açıkçası koskoca Pera Palace'ın çay saati büfesinde daha çeşitli ve orijinal lezzetler olabilirdi. Yani simit içinde kaşar peyniri de ne? Tabii hakkını yemeyelim, güzel kişler ve çörekler de vardı. Benim gittiğim geçen hafta 195 lira olan çay saatinin bugün itibariyle 290 lira olması şokunu atlatarak, satırlarıma devam ediyorum. 

Ben de yeni kitabım Uçurum Zamanı'nın tanıtımı için zamanında Agatha Christie'nin yaptığı gibi otele girdiğimde kaybolsam mı diye düşündüm, ama şöyle ağız tadıyla "sırra kadem basmanın" bile neredeyse imkansız olduğu günümüz sosyal medya dünyasında kayboluşum istenen etkiyi yaratmayabilir diye vazgeçtim. Hem kaybolmak da ne ki, hep birlikte var olalım, çok olalım. 2022 dilerim hepimiz için önce sevdiklerimizle birlikte bol sağlıklı, sonra doludizgin aşklı, ama ayaklarımızın yere bastığı, yine de hayaller kurmaktan hiç vazgeçmediğimiz şahane bir yıl olur. Herkes kendi hayat kitabının baş karakteri, bunu asla unutmayın!




2021'e girerken yazdığım blog yazım 
2020'ye girerken yazdığım blog yazım 
2019'a girerken yazdığım blog yazım

İlk kitabım Ters Düz'ü satın almak için
Yeni kitabım Uçurum Zamanı'nı satın almak için 


Bu da, bu yazının ve yılın şarkısı olsun! (Kulüp dizi müziği)

25 Haziran 2020 Perşembe

SAN SEBASTIAN CHEESECAKE


Beni instagram'da takip ediyorsanız, zaman zaman hikaye kısmında evde geçirdiğimiz günlerde annemin pişirdiği kek ve kurabiyelerden çeşitli kareler koyduğumu görüyorsunuzdur. Karantinanın başladığı ilk günden beri mutfaktan çıkmayan annem, geçtiğimiz pazar günü evdeki mini Babalar Günü kutlamamız için bir San Sebastian cheesecake yapmış ki sormayın. Kendi dilimimin üstüne böğürtlen reçeli gezdirerek yedim ben. Fotoğrafları burada da paylaşmak istiyorum. 


Adını İspanya'nın San Sebastian şehrinden alan bu cheesecake, son derece pratik bir tarif oluşuyla da ayrıca güzel. Yanık görüntüsü ve peynirli tadıyla gerçekten güzel bir tatlı olduğunun garantisini verebilirim. Bu arada geçtiğimiz günlerde sırlarla ilgili yazdığım yazının çok fazla okunmasından ve bana özel olarak gelen geri dönüşlerden dolayı da pek mutluyum. Böyle yarı öykü yarı sohbet tarzında yazılar yazmayı seviyorum. 

Herkese sağlıklı günler, kendinize iyi bakın!

Buralarda da çok konuşuyorum: 

23 Mayıs 2020 Cumartesi

GÜZEL ŞEYLER


Kütüphanemde benzer kitaplar var, öyleyse bunlar neden olmasın? Şu korona işi biter bitmez Amazon'dan sipariş edeceğim ilk kitaplar kendileri olacak. Sadece leziz kapak tasarımları bile akıl çelmeye yetiyor. Eğer ilginiz varsa Taschen'in sanat kitaplığına mutlaka bakın derim.


Korona, dünyanın gidişatı, gelecekte bizi muhtemelen daha da tehlikeli bir dünyanın beklediği düşünceleri filan aklıma geldikçe bir umutsuzluğa kapılıyorum. Sonra aklıma gezegenin bir yerinde tıpkı benim gibi bu sorularla boğuşan Sade geliyor, rahatlıyorum ya.


Geçen gün, vizyondayken bir türlü izleyemediğim Knives Out (Bıçaklar Çekildi)'u izledim. Benim gibi eski malikanelerde geçen entrikalı aile polisiyelerini seviyorsanız hiç vakit kaybetmeyin. Ayrıca film, türe yeni bir soluk getirerek işin içine komediyi de katıyor. Filmde pek çok başrol var. Daniel Craig, Chris Evans, Ana de Armas, Jamie Lee Curtis, Toni Collette ve Katherine Langford bunlardan bazıları. Kübalı aktris Ana de Armas'ın adeta Türk gibi göründüğünü kesinlikle söylemeliyim! Hani buralara gelse bir romantik komedide başrolü anında kapacak sempatiklikte... Oyunculuğu da tam bizim buralardan esintiler taşıyor.


Şu bisküvinin desenindeki retro bisiklete binip gitmek vardı şimdi... Nereye? Nereye olursa. Ama geleceğe falan değil. Kesinlikle geçmişe. Daha naif, daha siyah-beyaz yıllara, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir döneme... Cazın daktilo seslerine karıştığı zamanlara... Bir önceki yazımda yazdığım Mad Men'i izlemeyi en çok da bu yüzden seviyorum belki de. 4. sezonu bitirmeme son iki bölüm kaldı. Benim şansıma, 9 Haziran itibariyle Netflix'ten kaldırılıyormuş. Ben de izlemeye internetten devam ederim! Bir dizinin Netflix'te olup olmaması çok da şart değil.


Biraz da mutfaktan fotoğraf paylaşayım. Evlerde olduğumuz son iki buçuk - üç aydır herkes gibi benim de instagram hikayelerim evde pişen çeşitli tatlı, kek ve pasta fotoğraflarıyla doldu taştı. İki muhallebiyi buraya da koyarak kalıcılaştırayım isterim. Bu aralar her zamankinden daha çok tweet atıyorum. Twitter daha çok ilgimi çekiyor. Şimdilik böyle.

Bir de buralardayım:


21 Haziran 2019 Cuma

ORADA, ORGANİK BİR KÖY VAR UZAKTA!


Şehir yaşamı bizi kalabalıkla, trafikle, stresle mücadele etmeye zorlarken, doğal olana hasret bıraktığı da hepimizin malumu. Mutfak alışverişlerimizi alış veriş merkezlerinin en alt katlarındaki marketlerden yapmaya mecbur kalıyoruz. Üstelik her şeyin tadından, yapaylığından yakınıyoruz. Artık ne salatalıklar salatalık gibi kokuyor ne domatesler domates gibi… Küçük bir köye yerleşip meyveyi dalından, sebzeyi tarladan yemek hangimizin hayali değil ki? Şehir yaşantısının içine sıkışıp kaldık. Elmanın, üzümün, muzun bile ithaline kaldık. Her şey çok ama çok pahalı.

Yine de, sağlıklı beslenmenin öneminin giderek arttığı günümüzde, "organik" olan her şeye rağbet gösterdiğimiz bir gerçek. "Organik" beslenmeyle her geçen gün biraz daha fazla ilgilenir hale geliyoruz. Aslında bir zamanlar sebze meyvenin veya köy kahvaltısının önüne "organik" sıfatını getirme gereği duymuyorduk. Doğal olanı tüketmek, talep etmek lüks değildi. Market rafındaki sebze meyveye güvenle uzanır, evimize, mutfağımıza rahatlıkla sokar, soframıza huzurla koyardık. Tabii süt, yoğurt, yumurta için de bu böyleydi.

Sonra giderek bir pazarlama taktiği haline geldi bu "organik" kelimesi. "Organik" ürünler, özellikle metropolde yaşayan, doğal olana erişmesi güç olan insanlar için büyük önem taşıdığından, bu durum yeni bir sektör yaratmış durumda. Etrafımızı hormonlu besinler ve katkı maddeli gıdalar sarmışken, marketlerde, "organik" olduğunu öne süren bir sürü ürünle çevrelenmiş durumdayız! Tabii bir şeyin önüne "organik" kelimesi geldi mi, fiyatı da normalinin üç beş katına çıkıyor. Ben en büyük şoku, her yaz gittiğim Marmaris'e bağlı küçücük Selimiye kasabasında bile İstanbul'daki süper "organik" marketlerden birinin şubesinin açıldığını görünce yaşamıştım! İneklerin, keçilerin özgürce gezdiği, sebzenin ve meyvenin en doğalının yetiştiği bir Ege kasabasında bile insanlar meyvelerini bir süpermarketten almak durumunda kalıyorsa… durum ciddi demektir.

Ancak iyi haberler de yok değil: Yeniden doğal olana dönüş başladı. Dışarıya çıktığımızda artık fast food değil, salata yiyoruz (Ben zaten her zaman ev yemeklerinden yana kullanmışımdır tercihimi). İstanbul’un pek çok yerinde organik pazarlar kuruluyor. Tabii satılan şeyler ne kadar "organik" bilinmez, ama yine de ilgi büyük. "Köylü" teyzelerin sattığı, tamamen doğal olduğuna inandığımız o son karpuzu alabilmek için birbirimizle yarışıyoruz! Bir zamanlar ezik büzük ve çürük gördüğümüz için almadığımız meyveler, şimdi bizden intikam alıyor. Çünkü artık hepimiz onların peşindeyiz! Oturduğumuz yerden, internet üzerinden erişebileceğimiz pek çok organik çiftlik de var. Yine de bu stresli, kalabalık şehirde, yediğimiz her şey organik olsa bile, nefes alabileceğimiz doğal alanların sayısı çok az. 

Yoksa hepimiz Bozbalık'a mı taşınsak, ne dersiniz? 

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

3 Nisan 2019 Çarşamba

BİRBİRİNDEN İLGİNÇ GASTRONOMİ TRENDLERİ: BU YIL NELER YİYECEĞİZ!

Sebze ve meyve fiyatları almış başını gitmiş durumda... Mesela muzun kilosu 15 lira! En temel ihtiyacımız olan gıda ürünlerini almamız bile zorlaşmaya başladı. Ama öte yandan kafeler ve restoranlar her yerde tıklım tıklım dolu, çünkü bir şeyler yememiz içmemiz de gerek. Ve gastronomi trendleri ne yiyeceğimizi belirlemeye devam ediyor. Global olanın yerini yerelin, etin yerini sebzenin ve kahvenin yerini çayın alacağı 2019’un gastronomi trendleriyle tanışmaya hazır mısınız?

Çayın yükselişi


Uzun zamandır yeni dalga kahve akımı ve farklı demleme yöntemleriyle birbiri ardına açılan üçüncü nesil kahve mekanları, tahtını çay kafelerine kaptırmak üzere. Yalnızca siyah çay değil; yeşil, beyaz ve hatta sarı çay gibi pek çok çeşidiyle çay konseptli mekanları bu yıl daha sık duyacağız. Sağlık getiren çaylara yönelen çay markaları, otsu tada sahip olan çaylar üretmeye başlayacak. Ama ben siyah çayı daha çok seviyorum, yani bildiğimiz normal klasik çayı. Hatta bu yazımı yazarken de klavyemin yanında bana bir kupa dolusu sıcak çay eşlik ediyor. Ben kesinlikle ama kesinlikle bir çaycıyım, bunu duymayanınız kalmamıştır ve bu trend en çok beni sevindirecek gibi!

Denizden gelen atıştırmalıklar


Önümüzdeki dönemde "deniz ürünleri" zevkiniz yalnızca konserve ton balığı veya kalamar cipsiyle sınırlı olmayacak. "Denizden babam çıksa yerim!" diyenleri memnun edecek bu trend, sofralarımızı deniz yosunu cipsleri ve yine yosunlardan yapılan noodle'larla donatmaya niyetli. Yine de ben kendi adıma şimdilik almayayım. 

"Çirkin" sebze-meyve algısı değişecek


Her şeyin en güzelini paylaştığımız sosyal medya doğal, ezik, hatta neredeyse "çirkin" olan sebze ve meyveleri yemeklerimizde giderek dışlamamıza neden oldu. Ama her şeyi cilalayarak paylaştığımız bu akım bile artık doyum noktasına ulaştı ve bir şeyin en doğal hali yeniden rağbet görmeye başladı. Dünyanın yıllık yiyecek üretiminin üçte birinin çöpe gittiğini biliyor muydunuz? Bu, 1,3 milyar ton yenilebilir yiyeceğin israf edildiği anlamına geliyor. İşte bu yüzden 2019 trendlerinden biri de dünyaya karşı daha duyarlı olmamızı ve çürük meyve ve sebzelere mutfağımızda yer açmamızı söylüyor.

Instagram'lanabilir yemekler


Değişen trendlerden bahsettik ama bir yemeği yemeden önce fotoğrafını çekme döneminin sonu henüz gelmedi. Mekanlar, müşterilerini önlerine servis edilen yiyeceklerin önce fotoğrafını çekip sonra paylaşmaları için teşvik etmeye devam ediyor. Ben de özellikle yurt dışındaysam yediğim ilginç yemeklerin fotoğraflarını çekip paylaşmayı seviyorum. Ama burada görüntüden çok ilginçliğini önemsiyorum sanırım. Prag'da karşıma çıkan yosun rengindeki erimiş peynirli bezelye çorbası Instagram'ımda paylaştığım yemek fotoğraflarından biri mesela... 

Hiperyerellik


Dünyada pek çok restoran artık sebze ve meyvenin olabildiğince kısa mesafeden temin edilmesini esas alan "hiperyerellik" trendinin sesini dinliyor. Pek çok ünlü restoranın şefi, yemeklerinde kullanacağı sebzeleri kendi bahçesinde yetiştirdiklerinden seçiyor. Geçtiğimiz ay röportaj yaptığım şef Refika Birgül'e de sordum bunu. O da, programlarında yaptığı yemeklerde kendi terasında ektiği sebze ve otları kullandığını ya da Kuzguncuk'un semt pazarından, bostanlarından alışveriş yaptığını anlatarak şöyle söylüyor: "Farklılıkların yaşayabilmesi, bu dünyanın kaynaklarının daha hakkaniyetli kullanılabilmesi ve lezzetli yemekler için yerelliğin var olması ve devam etmesi çok önemli."

Her işin başı sağlık 


Sağlıklı beslenme gündemde olmaya devam ederken, bizi trend niteliğindeki çeşitli diyetlerle ve yeme biçimleriyle tanıştırmaya da devam ediyor. Glütensiz, ketojenik, paleolitik, şekersiz, vegan, vejetaryen ve pesketaryen gibi farklı beslenme alışkanlıkları ve yönelimleri her geçen gün artıyor. Gelecekte diyet mutfak şefi diye spesifik bir meslek bile olabilir. Kefir ve ev yapımı turşu gibi probiyotik özelliği olan yiyecekler de önemini korumaya devam edecek.

Hazır süt, yoğurt ve kefirler aslında zararlı mı? 


Tabii market raflarından aldığımız hazır kefirler, sütler ve yoğurtların "doğal" olmadığını, antibiyotikle raf ömürleri uzatılmış yapay sütler, yoğurtlar ve kefirler olduklarını maalesef biliyoruz. Hatta şu an bu yazıyı hazırlarken tesadüfen gördüm, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği üstlerinde "doğal" yazarak ürünlerini pazarlayan bazı markalara karşı bir imza kampanyası başlatmış.

Daha az et


Araştırmalar, daha az et tüketilmesi halinde pek çok hastalıktan korunacağımızı ve çevreye daha az zarar verileceğini ortaya koyuyor. Belki de yemeklerimizde etsiz yapamıyoruz ve ete ihtiyaç duyuyoruz, ama et tüketimini sınırlandırmak gerektiği de ortada. Her gün hamburger ya da pizza yemek kesinlikle hiç sağlıklı değil. Bu nedenle "geleceğin eti" olarak öne çıkan yapay etin kullanımının giderek artacağı öngörülüyor. Pek çok restoran, menüsünde bitkilerden elde edilen yapay etle ya da falafelle yapılan hamburgerlere yer vermeye başladı bile. Bu sene restoranlarda daha az et, daha çok sebze yiyeceğiz gibi görünüyor. Tabii dışarıda yediğimiz salatalarda marulların yeterince yıkanmadan önümüze konduğu da bir gerçek. Zaten dışarıda yemek yemek zorunda olmak başlı başına sıkıntılı bir durum ya, neyse...

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

31 Ekim 2018 Çarşamba

SPORA GİTMEK VS SPOR YAPMAK VE NE OLACAK BU GEZEGENİN HALİ?



"Spor yapıyor musun?" sorusunun günümüzde tek karşılığı aslında şu: "Bir spor salonuna gidiyor musun?"

Ben peşin peşin söyleyeyim... Hayatımda spor salonuna hiç gitmedim!

Ama bu demek değil ki "spor yapmıyorum"!

Yürüyüş yapıyorum, bisiklet sürüyorum, yüzüyorum... 

Kendimi AVM'lere tıkıştırılmış kapalı spor salonlarında ticari amaçlarla üretilmiş ortamlara hapsetmiyorum, açık havaya çıkıyorum yani!

Bundan daha iyi spor var mı?

Spor salonlarında çılgınlar gibi spor yapmak son beş-on yıl içinde hayatımıza girdi.

Bazılarına gerçekten faydalı oluyordur ama bazıları da sadece gitmiş olmak (nasıl olsa herkes gidiyor ya) için gidip kendini kandırıyor.


Şu anda dünyada "idealize" edilmiş olan; kadınların zayıflayıp incecik olması, erkeklerinse kas yapması. 

Peki ideal beden ölçülerini kim tanımlıyor? Tabii ki endüstri. Sinema endüstrisi, reklamcılık sektörü, ilaç ve kozmetik sanayisi. Neden? Siz de bundan ticaret kokusu almıyor musun?

Eskiden de balık etli kadın olmak idealdi mesela, çünkü sağlıklı ve revaçta olan oydu! Öbürü çelimsiz, zayıf, hastalıklı olarak tanımlanıyordu. 

Erkekler için bakacak olursak; biraz sosyal medya, biraz bu kas yapan ilaçların piyasaya sürülmesi derken derken ideal olarak kaslı erkek bedeninde karar kılındı... Günümüzde spor salonuna gitmekle yetinmeyip bu ilaçları kullanıp kısa yoldan son derece tehlikeli bir şekilde karın kası yapmak isteyenler, yapanlar var... Sırf böylesi idealize edildiği için! Ama böyle ilaçları kullanıp hayatını kaybedenler de var.

Bir de bu kadınlar için sürekli bir diyette olma hali ve erkekler için de daha, daha, daha fazla kaslı olma isteğinden dolayı market raflarına sokuluveren şu az yağlı, light ürünler, protein sütleri meselesi var... 

Bunlar öyle böyle değil, çok zararlı!

Markette satılan kutu süt zaten süt değilken, bir de bunu diyet süt, light süt, proteinli süt diye ambalajlayıp sattıkları şey, çok çok daha zararlı!

Uzmanlar ve doktorlar uyarıyor zaten, diyet ve az yağlı bir şeyi hiç almayın diye... 

Dönelim kas konusuna geri... 

Kas deyince akla şu günlerde en çok gelen isim olduğu için onu örnek vereceğim.

Can Yaman...

Hayatımıza ekranlarda hoş bir sada olarak kalan Gönül İşleri ile giren Can Yaman’ın çok değil, birkaç yıl içinde geldiği nokta kaslı dev tank adam Hulk’ı aratmıyor. Zaten bununla ilgili çok sayıda caps de dönüyor sosyal medyada. Kötü bir oyunculuğunuz, ama iyi bir vücut yapınız varsa, gelsin milyon dolarlar ve instagram’da milyonları aşan takipçi sayıları!

Samimi soruyorum: Şimdilerde Erkenci Kuş’la gündemde olan Can Yaman’ın vücut şeklini siz beğeniyor musunuz? Ben çok abartılı buluyorum. Pek sevimli bir görüntüsü yok. Kas yapıp “kas”ıla “kas”ıla gezenler hiç sempatik gelmiyor.

Diyeceğim o ki, bence kendinizi spor salonlarına boşu boşuna tıkmayın...

Yürüyün, koşun, bisiklet sürün...

Kendini spor salonuna hapsetmektense, doğal havada ve gerçekten sağlıksa sağlık, sporsa spor için sporu işte o zaman yapmış oluyorsun çünkü.


Yine bu konu çerçevesinde değinmek istediğim birkaç farklı nokta daha var ki, o da kozmetik, ilaç ve yeme içme mevzularına dair. 

Mesela geçenlerde kozmetik/güzellik/bakım mağazalarından birinde yüzde elli indirim olmuştu, insanlar nasıl birbirlerinin altından üstünden atlayarak reyonları talan etmişti, hatırlıyor musunuz? 

Arkadaşlar, yapmayın. 

Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, bu tip mağazalar aslında sizin güzellik sorununuza deva olmak için değil, o sorunlarınızı devam ettirmek için varlar. 

O “mucize” kremlerin kaç tanesi gerçekten işinize yaradı? 

Ben söyleyeyim: Hiçbiri! 

Ama siz yine de bir ümit ve içimde kalacağına alıp bir deneyeyim mantığıyla almaya devam ediyorsunuz. Hayır, yararı olmadığı gibi cilde ve sağlığa zararları var böyle şeylerin.

Aynı şekilde ilaç endüstrisi de böyle. 

Çoğu ölümcül hastalığın tedavisinin aslında çoktan bulunduğunu, ama ilaç satmak uğruna hiç açıklanmadığını, piyasaya sürülmediğini duymayanınız var mı?

Çünkü tedavi yöntemi açıklansa, o zaman o ilaçlar satmayacak... E o zaman birileri nasıl para kazanacak? 

Bunların hepsi ticaret!




Bir de, dün akşam televizyonda bir sağlık programında tartışan doktorları dinledim. Özetle hepsinin söylediği ortak şey şu: “İster vegan ol, ister etobur; nasıl olsa artık hiçbir şey sağlıklı değil, her şey ilaçlı!” 

Hayır biz ne yiyeceğiz ne içeceğiz? Et-tavuk yeme, hepsi iğneli, aşılı, kapalı ortamlarda yetişen mutsuz, sinirli inekleri yiyoruz, sütler süt değil, yoğurtlar da öyle, meyve sebze yiyeyim desen onlar da iğneli, ilaçlı, üstlerine spreyler sıkılıyor, balık diyorsun dip balıkları da denizler kirletildiği için tehlikeli, marketlerdeki paketli ürünlerden zaten uzak durmamız gerek. Ne yiyelim, aç mı kalalım? Aç kalmak cidden daha iyi gibi görünüyor.

Artık lafı iyice uzattığım yazımı kapatırken, hazır televizyon demişken, dün Zuhal Topal’la Sofrada programında denk geldiğim bir şeyi de paylaşmak istiyorum: Montajda suflörü kesmeyi unutmuşlar! Suflör kız, masada yarışmacılar kavga ederken birbirlerine söyleyecekleri lafları kulaklarına fısıldarken, talimat verirken görünüyor! Bu tam bir "ŞOK!!!" değilse nedir? Acaba ne söylüyordur? “Sen onu şuradan vur... Sen bunu söyle... Ortalığı karıştır... Bak şunu demeyi aman ha unutma... Senin elinde bu koz var, hadi onu kullan...” Kullan ki, reyting alalım anacım! Kadın da başını sallıyordu. Hayır zaten biliyoruz da, kurguda siz kesmeyi unutmuşsunuz, herhalde gözünüzden kaçmış...

Eh, bunların hiçbiri aslında bilmediğiniz şeyler değildi ama gene de yazayım dedim.

Ayın son günü de olsa araya bir yazı sıkıştırayım dedim.

Kendinize çok iyi bakın!



Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...