DİZİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİZİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2026 Cumartesi

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards

80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle paylaşırken (hala yapay zekalı 80'ler fotoğrafını paylaşmamaya direnen kaç kişi kaldık şunun şurasında) Ryan Murphy'nin yeni dizisi de tesadüf bu ya, 80'lerde geçiyor. Dizinin yaratıcı ismi Ryan Murphy olunca beklenti de yüksek oluyor. 

Amerikan Sapığı kitabıyla tanınan Bret Easton Ellis'in The Shards adındaki henüz Türkçeye çevrilmemiş olan kitabından uyarlanan dizide 1980'ler Los Angeles'ında ortalıkta bir seri katil kol gezerken seçkin bir grup lise öğrencisinin ilişkilerini, şatafatlı yaşantılarını, havuz partilerini izliyoruz. (Laf aramızda, klişe bir hikaye anlayacağınız...) Bir yandan bu elit yaşamlardan görüntüler sergilenirken diğer yandan korku ögelerinin gayet iyi sunulması diziyi farklılaştırıyor. Dizi, sezon finaline kadar ortalama ilerliyor ve iyi bir sezon finali vaat ederek size bir şekilde kendini izletiyor. Ama sezon finali hiç sezon finali gibi değildi, ara bölüm gibiydi, soruların hiçbiri yanıtlanmadı, ikinci sezona büyük bir kanca atılsa da ilk sezon kendi içinde anlamlı bir bütünlük sağlayamamış oldu. 

Başrollerin milyon takipçili şöhretlerle sınırlı kalmayıp sadece birkaç bincik takipçisi olan no-name isimlere de yer verilmesini çok sevdim. İsme değil yeteneğe bakılmasına Türk dizi sektöründe pek rastlamayız. Bizde başrollerin hepsi "büyük" takipçi kitlesi olan isimlerdir (sonra da dizileri 3. bölümde final yapar). Ünlü model Cindy Crawford'un kızı Kaia Gerber (10 milyon) ve Graham Campbell (geçenlerde daha hala 10 bindi) sevgili bir çifti canlandırıyor mesela. Hikayelerin oyunculardan önce geldiği bir gün bizde de anlaşılacak. 

Oyunculuğuyla öne çıkansa, diziyi onun gözünden izlediğimiz Igby Rigney elbette... Igby, Bret'in ta kendisini canlandırıyor. Yani yazar kendi hikayesinden yola çıkarak yeni bir hikaye yazmış gibi düşünebiliriz. Buna oto-kurgu (autofiction) deniyor. Ama yazar kendi hayatındaki olayları birebir aktarmıyor, kurguyu değiştiriyor, yeni olaylar katıyor. Dizideki Bret de gerçek hayattaki Bret gibi yazar olmak isteyen bir genç, o da o yıllarda Los Angeles'ta öğrenciymiş, gibi gibi. Tabii hikayedeki seri katil ve korku atmosferi tamamen kurmaca. 

Bu arada, Richard Gere'in oğlu Homer Gere de kadroda, okula yeni gelen "gizemli öğrenci" rolünde. Hayes Werner de oyunculuğuyla dikkat çekiyor. 

The Invite/Davet

A24 bu işi biliyor. Yola bağımsız sanat filmleri yapma gayesiyle çıkan bir film şirketi olsa da, bugün gişede çok ses getiren filmlerin ardında onun imzası var. Nicole Kidman ve Harris Dickinson'lı Babygirl'in 2025 kışında Kadıköy Sineması'nda izlediğim seansın nasıl tıklım tıklım dolu olduğunu hala hatırlıyorum. Bugün bir filmden önce A24 logosunu gördüğümüzde o filmin hikaye, anlatım ve estetik açısından belli standartları koruyacağına en azından güveniyoruz.

The Invite/Davet bir akşamda tek mekanda geçen, diyalog ağırlıklı, sahnedeki bir tiyatro oyununu seyrediyor hissi veren bir film. Nitekim, bir tiyatro oyununun beyazperde uyarlaması. Çağdaş, şık bir hikaye. Bazı sahnelerde temposu düşüyor, daha da iyi bir kurgusu olabilirdi. Azıcık, kendi yazdığım bir öyküye de benzettim. Seth Rogen, Olivia Wilde, Penelope Cruz ve Edward Norton başrollerde. Film hala sinemalarda. 

A24'ün fragman tasarımları bazen filmin kendisinden başlı başına çok daha iyi olabiliyor. The Invite/Davet'te de biraz bu durum söz konusu. Merak uyandıran bir fragman; hele Anita Ward'ın 1979 yapımı Ring My Bell şarkısıyla tasarlamalarına on üstünden on puan! 

The Unknown / İçimdeki Yabancı 

The Substance'ta zirveye çıksa da aslında bir süredir beden algısı, beden değiştirme, yabancılaşma ve kimlik meselesini ele alan korku/bilim kurgu/dram türü filmlerde (ve hatta esasında edebiyatta da) ciddi artış var. Léa Seydoux ve Niels Schneider, bilinçleri birbirlerinin bedenlerine geçen iki insanı canlandırıyor. İlgiyle izlediğimiz Bir Düşüşün Anatomisi'nin yazarından yine çok ilginç, tuhaf bir şekilde asap bozucu bir film. Fransızca. Vizyona geçen cuma girdi (girer girmez gittim), hala sinemalarda. Huzursuz hissetmek istiyorsanız izleyin. 

Davet ve İçimdeki Yabancı'yı Bennu (Yıldırımlar) abla ile sinemada izledim. 

Kylie 

Dünyaca ünlü şarkıcı Kylie Minogue'un kendi ağzından anlattığı üç bölümlük belgesel. Şarkıcının pembe dizide oyunculuk yaparken nasıl bir dünya starına dönüştüğü, süreçte yaşadıkları o dönemin tanıkları ve belgeleriyle anlatılıyor. Çok iyi bir arşivleri varmış doğrusu... Kylie'ye ilginiz yoksa bile dünyanın nasıl değiştiğiyle ilgili güzel bir nostalji turu sunması açısından keyifle izlenebilir.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu (Detaylı kitap yorumlarım burada)

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

8 Ekim 2025 Çarşamba

İngilizler Türk dizisi çekerse ne olur: The Girlfriend

İngilizler Türk dizisi yaparsa ne olur: Bir annenin yıldızı, oğlunun yeni kız arkadaşıyla daha ilk andan itibaren barışmıyor ve oğluna kızın gerçek yüzünü göstermek için elinden geleni yapıyor. Ama çocuğun gözü kör. Biz bu hikayeyi bir yerden tanıyoruz. 6 bölümlük mini dizi The Girlfriend, Amazon Prime'da.

Sahiden de sosyopat bir kızla karşı karşıyayız. Öyle ki, ilk bölümde acaba You'nun kadın versiyonunu mu izleyeceğiz filan gibi bir hisse kapıldım ama öyle bir şey olmuyor. Anne ne yapsa, kızın maskesini düşüremiyor. Çocuk annesini bir türlü dinlemiyor.

Tabii burada dram değil, psikolojik gerilim izliyoruz. İki kadın arasındaki erkek rekabeti giderek kızışıyor, iş şiddet dolu bir hal almaya başlıyor. İftiralar, suçlamalar, yaralamalar derken iki kadından birinin son bölümden sağ çıkamayacağını dizi size baştan hissettiriyor.

Ve sıkı durun, psikopat kız arkadaşı, Bates Motel dizisinde hanım hanımcık Emma karakteriyle tanıdığımız Olivia Cooke oynuyor. Cooke orada uysal, sakin bir kızken burada son derece seksi, şeytani ve bazen kızmadan, bazense durumuna üzülmeden edemediğimiz Cherry'i başarıyla canlandırıyor.

Dizi aynı olayları hem annenin hem de kız arkaşının bakış açısından vererek, yer yer ikisine de hak vereceğimiz, ikisiyle de empati kuracağımız bir açıdan ele alıyor. Anne rolünde Robin Wright, oğul rolünde ise çıkışını bu diziyle yapan Laurie Davidson oynuyor. Gayet iyiler. Robin Wright aynı zamanda üç bölümün yönetmenliğini de üstlenmiş. Michelle Frances'in aynı adlı kitabından uyarlama olan dizinin senaryosunu Gabbie Asher yazmış.

Dizi öyle iyi bir dizi sayılmaz. Ama zaten 6 bölüm, şık sahneler ve oyunculuklar için izlenir. Sonunda, anne engeli ortadan kalktığında, oğlun da kız arkadaşının (artık karısının) gerçek yüzünü gördüğümüz sahneye yer vermeseler bozulurdum. Gel gör ki iş işten geçtikten sonra...

Yakında:

Bu yıl izlediğim en iyi film olan Pearl'ün yıldız oyuncusu Mia Goth'un da kadrosunda yer aldığı Frankenstein, 7 Kasım'da Netflix'te yayında. Mia'yı bu filme akıl eden yönetmenimiz Guillermo del Toro'ya teşekkür etmeden geçmeyelim. Filmde Oscar Isaac ve Jacob Elordi de başrollerde. Heyecanla bekliyoruz. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

12 Mayıs 2025 Pazartesi

Şakir Paşa Ailesi (Sezon) Finali: Ne Umdum, Ne Buldum?

Sezonun en dikkat çeken, en çok tartışma yaratan ve dizinin alt başlığının vadettiği "skandallara" prodüksiyon olarak bizzat (ve maalesef) kendisi yakalanan, başına gelmedik trajedi kalmayan göz kamaştıran dev bütçeli yapımı, bu sezon düzenli olarak izlediğim tek dizi Şakir Paşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar, dün akşam Now TV ekranlarında yayınlanan sezon finali bölümü ile sezonu görece erken kapattı. Bunun temelli bir gidiş mi yoksa geçici bir veda mı olduğu konusunda ise aslında kafalar hala karışık: Cem Yiğit Üzümoğlu verdiği bir röportajda dizinin final yapacağını söylerken (ve diğer başrol oyuncuları da sosyal medya paylaşımlarıyla diziye veda ederken), MED Yapım'ın duayen yapımcısı Fatih Aksoy bunun bir final değil, sezon finali olduğunu açıklayarak muamma bulutunu dağıttı. Nihayetinde dün akşam yayınlanan bölüm "sezon finali" ibaresiyle ekranlarımıza geldi. Umarım, bir dizi olarak kullanmaya bol malzemesi olan böylesi bir ailenin hikayesi önümüzdeki sezon da devam eder. Çünkü sadece diziye temel oluşturan iki anı/biyografi kitabına bakarak bile (Şakir Paşa Köşkü, Nermidil Erner, Remzi Kitabevi - Şakir Paşa Ailesi, Şirin Devrim, Doğan Kitap) bizi daha fazla "mucize ve skandalın" beklediğini, ailenin bir senarist için muazzam konu çeşitliliği sağladığını söylemek mümkün. Böylesi bir hikayeyi sürdürmemek, eldeki malzemeyi heba etmek olur. Yazık olur.

Magazini seven izleyiciler olarak yapılan açıklamaya rağmen kafaları kurcalayan dizi devam edecek mi etmeyecek mi, edecekse kadroda hangi oyuncular yer alacak soruları bir yana, dizinin devamı halinde bile göremeyeceğimiz bazı isimler en azından net: Şakir Paşa'ya hayat veren usta oyuncu Fırat Tanış, "tek el kurşunla" hayatını kaybederek, projeye adını ve salonda asılan büyük yağlı boya portresini bırakarak diziden çıktı, baştan beri planlandığı üzere. Aliye, Fahrünnisa ve Suat'ın çocukluk hallerini canlandıran başarılı çocuk oyuncuları da, yapılacağı söylenen zaman atlaması nedeniyle muhtemelen bir daha görmeyeceğiz. Eh, "yorgan gitti kavga bitti" misali, Aniesi'yi canlandıran Denise Capezza da büyük ihtimalle ikinci sezonda olmayacak. Evin hizmetçilerinden birine hayat veren Helin Kandemir de, giderek parlayan kariyerinde artık böyle yan bir rolü canlandırmak istemeyerek veda etmiştir diye düşünüyorum. Çocuk oyuncuların büyüklük hallerini canlandırma ihtimali olan oyuncularla ilgili Eda Ece, Hazal Kaya gibi isimlerin adı geçiyordu. İkinci sezon muhtemelen, yedi yıllık bir zaman atlamasıyla başlayacak. On dört yıl hapis cezası alıp yedi yıllık cezasının ardından hapisten salınan Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) eve geri dönüp, dengeleri bir hayli değişmiş olarak bulacak (hep öyle olmaz mı?). Ama bu yedi yıllık zaman atlaması, küçük çocuk oyuncuların büyüyüp karşımıza Eda Ece, Hazal Kaya gibi isimler olarak çıkması için yeterli bir zaman mı, ondan emin değilim. Neyse. Dizidir bu dizi. Senarist yazarsa her şey olur.

Giriş paragrafında değindiğim, dizide işlenecek çok konu olması meselesine birkaç örnek vermeden geçmeyeyim. Doğrusu, Şakir Paşa Ailesi'nde, Türk dizi izleyicisi olarak nedense pek sevdiğimiz ve en başarılı örneğini Yaprak Dökümü'nde Leyla-Necla-Oğuz olarak gördüğümüz "iki kız kardeş aynı adama aşık olur" çatışmasının yaşanmış bir örneği gibi, ikinci sezonu başlı başına götürebilecek bir durum var. Çocukluklarından itibaren çok yakın büyümüş olan iki kardeş Aliye ve Fahrünnisa kardeşlerin arasını açan tatsız olayları, Şirin Devrim'in anı kitabından öğreniyoruz. İzzet Melih ile evlenmiş olan ve hamileliğinin son dönemlerindeki Fahrünnisa, Aliye'yle kocası arasındaki ilişkiyi öğreniyor. Bu cidden trajik ve çok kötü bir durum, yankıları öncesiydi sonrasıydı derken en az yedi bölüm sürer. Veyahut bu meselelerin üstünden sular aktıktan sonra, Aliye'nin, sonraki sevgilisi Karl Berger'in evine girerek onun ilişkide olduğu diğer kadını öldürmeye çalışması. Emir bin Zeyd'le evlenen Fahrünnisa'nın Avrupa'nın çeşitli kentlerinde, sonra Irak'ta yaşadığı hayat. Daha sonrasında yaşadığı depresyon. Suat'ın çapkınlıkları. Siyasi meselelere bakacak olursak, Ayşe'nin eşi Ahmet Paşa'nın (Ahmet Faik Erner) yaşadığı Malta sürgünü. 1. ve 2. Dünya Savaşları. Hatta Fahrünnisa'nın Hitler'le olan tanışıklığı, sohbetleri. Bir sürü, bir sürü olay, bir sürü detay var. Tabii bunlar hakkıyla işlenebilecek mi göreceğiz. Hakkıyla işlenebilecek mi derken, sadece televizyon dinamiklerinden ve bunların ne kadarının yansıtılabileceğinden bahsetmiyorum. Karakterlerin Avrupa'nın çeşitli kentlerinde yaşadıkları hayatları bize haftalık bir televizyon dizisi ne kadar sunabilecek? Böylesi bir derde girmek isteyecekler mi, yoksa olayların hepsini İstanbul'da aynı evin içine mi sıkıştıracaklar? Bir kez daha, Şakir Paşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar, ta en başından planlandığı gibi Disney'e dijital bir dizi olsa daha mı iyi olurdu sanki diye düşünmekten kendimi alamıyorum...

Lafı daha da uzatmadan, gelelim sezon finaline. Öncelikle, sezonun en uzun bölümlerinden birini izledik, zira toparlanması gereken çok fazla konu vardı. Zannediyorum çeşitli tepkilerden ötürü Cevat-Aniesi-Şakir meselesini tamamen bir kenara bırakan dizide, son beş-altı bölümdür aslında hikayelerini pek de merak etmediğimiz Asım ve Rozali'nin ilişkisiyle doldurulmuş bölümler izlemeye mecbur kaldık. Son dönemdeki bölümler hem konuları hem de düzensiz yayın takvimi nedeniyle izleyiciyi pek memnun etmedi; savruk, dağınık, ana konudan çok uzakta, adeta bir spin-off tadı veren bölümler izledik. Ve nihayetinde izlediğimiz bölümlerdeki hikaye pek de tatmin edici bir yere bağlanmadan kapandı gitti: Asım'la Rozali ayrıldı, Rozali (sonunda!) memleketine geri döndü. Diziye fazlasıyla renk katan Meryem Uzerli'ye teşekkür ederiz. Açıkçası, Rozali'yle Aniesi arasındaki Şakir Paşa gerilimini hissettiren akslar kurulmasını tercih ederdim. Nitekim, dizinin 7. bölümünde bu iki karakter arasındaki soğuk savaşı izlediğimiz sahne, belki de koca bir sezonun en iyi sahnelerinden biriydi. Kulüpte gerçekleşen, karakterlerin masa altından birbirleriyle çekiştikleri ve kıyafetlerine karşılıklı olarak zarar vererek birbirlerinin üstünde güç oyunu oynadıkları bu sahne çok iyi yazılmış, çekilmiş ve muazzam fon müziği eşliğinde son derece iyi kurgulanmıştı. (Meraklısı ilgili videonun 4:40-10:25 arasını izleyebilir.)


11. bölümün finalinde Aniesi'nin gizlice Şakir Paşa'nın odasına girdiği ve orada büyük bir sürprizle karşılaşarak "Şakir?" diye hitap ettiği karanlıktaki kişinin Cevat olduğunu gördüğü sahne, dizinin bu sezonki belki de son iyi kurgulanmış sahnesiydi. O andan sonra pek de ana hikayenin bütününe hizmet eden bir sahne izleyemedik. Ara bölümler yan hikayelerle doldurulup geçiştirilince herhalde büyük olayı sezon finaline saklayarak sezonu şöyle yürekleri ağızlara getirecek bir bölümle kapatacaklar dedim ama, yok. Dizinin başından beri önümüze sunulan flashforward sahneleriyle hazırlandığımız, Cevat'ın babası Şakir Paşa'yı Afyon'da öldürmesine ilişkin tek bir sahne bile göremedik. Burada şunu söylemek gerekir ki, o gece Afyon'da ne olduğunu kimse bilmiyor. Kaza mı, cinayet mi, kendini koruma refleksi mi, buralar muamma. Bu cinayetin nedeni Cevat'ın Aniesi ile babası arasındaki ilişkiyi öğrenmesi gibi spesifik bir sebep mi yoksa baba-oğul arasındaki süregiden gerginlikler mi, burası da asla net değil. Gerçek olan tek şey, Şakir Paşa'nın oğlu Cevat tarafından tek kurşunla öldürüldüğü. Ben hiç değilse Afyon'daki çiftlik evinde bir baba-oğul sahnesi görmeyi ve kapalı kapının ardında patlayan tek el silah sesi duymayı beklerdim. Net bir yargıya varmaya gerek yoktu. Yine her şey kendi hayal gücümüze ve geçmişin gizemine kalırdı. Belli ki oralara hiç girmeyelim, başımıza iş almayalım denmiş. Ama instagram hesabımdan dizinin sayfasına yaptığım bu birkaç cümlelik yorum binlerce beğeni alınca, izleyicinin de bu baba-oğul sahnesini görmeyi beklediğini anladım. Şakir Paşa, Cevat, Lala, Suat ve köpek Tom'un Afyon'a gitmek üzere hazırlandığı sahnede Şakir Paşa'nın Cevat'tan odasındaki yedek gözlüğü istemek yerine, tabancasını istemesi daha mı etkileyici olurdu diye düşündüm; Cevat'ın babasını bizzat o tabancayla vuracağı iması veren bir dramatik kurguyla.


Öyle veya böyle, sezonun en iyi dizilerinden birini izledik. Bu önemli ailenin hikayesini her şeye rağmen hayata geçirdiği için MED Yapım'a ve Fatih Aksoy'a teşekkürler. Dizinin senaristi Hande Altaylı, bizlere üstünde titizlikle çalıştığı müthiş bir dünya, karakterler ve içi dolu sahneler sundu. Gerçi, dün akşamki bölümün yazarı olarak Altaylı'nın adını göremedim. Yönetmenleri, şahane müziklerle hikayeyi destekleyen bestecileri (dizi müziği konusunda cidden iyi bir ülkeyiz), tüm set ekibini ve tüm oyuncuları da tebrik edelim. Fırat Tanış'ı ve Vahide Perçin'i övmeye bilmem gerek var mı, harikaydılar. Oyunculuğunu ve duruşunu zaten çok beğendiğim Cem Yiğit Üzümoğlu, 19 Mart'ta Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınması ve kendisinin de bir günlüğüne gözaltında tutulması süreciyle birlikte diziyle paralel olarak siyasi duruşuyla daha önce ulaşamadığı yüz binlerin gözdesi oldu (hani ileride bugünlerin dizisi çekilirse filan diye tarihe not: 95 bin olan takipçi sayısı bu olayla bir günde 600 bine çıktı). Kadro çok iyi oluşturulmuştu. Devrim Yakut, Berfin Nilsu Aktaş, Denise Capezza, Onur Durmaz, Jak Cem Avnayim... Hakkiye'yi canlandıran Yağmur Başkurt'u, mutfak çalışanlarını canlandıran ve samimiyetleriyle içimizi ısıtan Serap Önder, Helin Kandemir, Nehir Topal gibi isimleri, Lala'yı canlandıran İbrahim Şirin'i de özellikle anmak gerek. Çocuk oyuncular Azra Aksu, Zeynep Ebrar Karaca ve Melih Yalçın Yılmaz'ı da öyle. Müthiş bir oyuncu kadrosuyla harika oyunculuklar izledik, tadı damağımızda kaldı. Bakalım olası zaman atlaması ikinci sezonda bu kadrodan kimleri götürecek, kimleri getirecek? Bakalım Şakir Paşa Ailesi'nin çılgın ve renkli üyeleri ikinci sezonda neler yaşayacak? Herkesin emeğine sağlık.

12 Ocak 2023 Perşembe

"GERÇEK HİKAYE" DİYE TANITILAN DİZİLER SAHİDEN "GERÇEK HİKAYE" Mİ?

Murat Soner'in YouTube kanalını biliyor musunuz?

Ara sıra baktığım nadir YouTube hesaplarından biri... 

Geçenlerde Kızılcık Şerbeti ve Çöp Adam dizileriyle ilgili iki ayrı video yapmış. Son dönemin en popüler dizisi, Afra Saraçoğlu ve Mert Ramazan Demir'in oynadığı Yalı Çapkını'na da değinmiş.

Elçin Sangu ve Engin Altan Düzyatan'ın oynadığı Çöp Adam'la ilgili olan videosunda söylediklerini sizlerle paylaşmak için not aldım:

"Sizin 'gerçek hikaye' diye itelediğiniz zihniyetinizi de mahzenlerde prangalayıp itelesinler e mi! Bunların tamamının gerçek hikaye olduğunu bana biri kanıtlasın, gelsin beni ayağımdan bağlayıp mahzende yerli dizi izletsin!"

"Tabii zaten nerede ne kadar psikopatlık varsa evlerimize şelale gibi aksın! Aksın da, biri bana desin: Aynı yazarın daha kaç tane kitabı var? Allah aşkına söyleyin! O şelale artık aktığı yeri aşındırdı!" 

"Dizi yapmanın şartı neydi? Yalıda geçen manyaklığa inanmak... Camdaki Kız, Yalı Çapkını, Çöp Adam hepsinde yalı var. Bunlar tek bir yapım şirketinin bize 'gerçek hikaye' diye verdiği yalılar. Toplasan 360 yalı var, yarısının hikayesini dinledik!"

Acaba "gerçek hikaye" diye tanıtılan diziler sahiden "gerçek hikaye" mi?   

***

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kokotlar Mektebi'nin başına ne not düşmüş: 

"Romancılar başlarken çoğunlukla olayın gerçekliğine inandırmaya uğraşırlar. Bu defa ben aksini iddia ediyorum. Bu hikaye baştan sona hayal ürünüdür."

Sevgiler...

23 Ağustos 2021 Pazartesi

DİZİ ÖNERİSİ: WHY WOMEN KILL




Bizim toplumumuzda bir dizi
Netflix'te olmayınca yok sayılıyor. Hal böyle olunca HBO, CBS, Paramount+ yapımı iddialı dizilerden kimsenin haberi olmuyor. Why Women Kill. İlk sezonu çok iyiydi, ikinci sezonu da gayet iyi. Kara komedi, entrika, polisiye. İzleyin arkadaşlar.

Not: Bu arada şahsen ben son aylarda Netflix'te izleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Sanırım üyeliğimi iptal ettireceğim.

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

29 Eylül 2020 Salı

TELEVİZYONDA YENİ SEZONUN DİZİLERİ NASIL BAŞLADI?

Koronavirüs tehdidi tüm hızıyla, hatta hızını daha da artırarak devam ederken, televizyonda yeni sezon çoktan başladı. Geçtiğimiz sezon dizilerin birçoğu sezon finali bile yapamadan pat diye mecburi koronavirüs tatiline girdiği için, bu sezon da sessiz sedasız, yeni sezonmuş gibi olmadan, diziler yeni bölümleriyle kaldıkları yerden devam ediyorlarmış gibi başladı. Koronavirüsün endişe verici durumuna baktığımızda, bu sezon evlerde her zamankinden çok vakit geçireceğiz gibi görünüyor. Hal böyle olunca, televizyon da mütemadiyen açık olacak. Diziler "seç, beğen, al" rekabetlerine çoktan başladı. Dün akşam başlayan Uyanış: Büyük Selçuklu pazartesinin, Masumlar Apartmanı salının ve Kırmızı Oda cumanın dengesini tamamen değiştirdi. Diziler birbirlerinin ayaklarını kaydıradursun, olan gerçekten de tiyatrolara oldu. O güzelim koltuklara oturup sahne tozu yutamayacağız bir süre daha. Çok üzücü...

Şimdi gelin, benim kısa yorumlarımla ekranda ne var ne yok şöyle bir bakalım.

Pazartesi

Drama olarak başladığı ekran yolculuğuna adeta bir komedi dizisi olarak devam eden Yasak Elma, 4. sezonunda da reyting listesinde hiç fena ilerlemezken, dün akşam başlayan Uyanış: Büyük Selçuklu listede 1.liği kaptı. Onu Çukur, Yasak Elma ve Sefirin Kızı izledi. Her akşam yayınlanan Master Chef'i de unutmamalı... Hiç izlemedim.

Salı

Netflix'te yayınlanan Fransız dizisi Dix pour cent'ten Ay Yapım'ın Türk kültürüne uyarladığı Menajerimi Ara, bizim toplumumuz için fazlasıyla konsept ve spesifik bir dizi olsa da, izleyicinin ilgisini çekmeyi başardı. Bir oyunculuk ajansında yaşananları anlatan dizi, oyunculuğa, dizi sektörüne dair bir ilginiz varsa kesinlikle ilginizi çekecektir. Benim içinde olduğum bir sektör olduğu için keyifle izliyorum mesela. Ahsen Eroğlu, Deniz Can Aktaş, Barış Falay, Canan Ergüder, Fatih Artman ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun oluşturduğu ana cast'a, her hafta birbirinden ünlü oyuncular dahil oluyor. Konuk oyuncu açılışını halihazırda zaten Ay Yapım'ın oyuncusu olan Tuba Büyüküstün'le yapan ve sonrasında Çağatay Ulusoy'dan Edis'e pek çok ismi konuk eden dizi, bu açıdan izleyiciye eğlenceli vakit sunuyor ve "Acaba bu haftanın konuğu kim?" diye düşündürtüyor. Ancak öte yandan, orijinal dizinin bir sezonu sadece altı bölüm ve bu aşamadan sonra bizdeki yerel dizinin nasıl ilerleyeceği, biraz senaristlerin marifetine kalmış. Ayrıca ünlü konukların sezon boyunca devam etmesi de bir parça imkansız görünüyor. Ama dizi sektörün içinden müthiş sektör eleştirileri yapıyor: "Artık esas kızın annesi rolü için bile 30 yaşın altındaki oyuncular isteniyor!"

Yeni başlayan Masumlar Apartmanı, Menajerimi Ara'nın reytingini fazlasıyla düşürdü. Menajerli dizi geçen haftaki bölümüyle reyting listesinde sert bir düşüş yaşadı. AB'de 8. olurken, TOTAL'de ilk 10'a bile giremedi. Masumlar Apartmanı ise her iki kategoride de 1. olarak zirveye oturdu. Hekimoğlu AB'de 4., TOTAL'de 7. olarak devamlılığını korurken, Baraj da müthiş düşüşlerle AB'de ilk 10'a bile giremezken, TOTAL'e de ancak 10. sıradan girebildi. Bu şekilde dizinin devam etmesi imkansız. 

Gerçek bir hayat hikayesi olarak lanse edilen Masumlar Apartmanı, Gülseren Budayıcıoğlu'nun romanından esinlenen dizilerden yalnızca bir tanesi. Bildiğiniz gibi İstanbullu Gelin ve Kırmızı Oda da kendisinin kitaplarından uyarlandı. Farah Zeynep Abdullah, Birkan Sokullu, Ezgi Mola ve Merve Dizdar'ı bir araya getiren dizi, yaşamı takıntılarla dolu insanların hayatını gözler önüne seren bir dram. İlk adı Çöp Apartman olan dizininin bu yeni adını ve afişini çok beğendiğimi de söylemeliyim. 

Çarşamba

Yaz dizisi olarak başlayan Fox dizisi Sen Çal Kapımı çarşamba akşamları zirveye otururken, haftaya Kanal D'de başlayacak olan Sadakatsiz'in bu listeyi nasıl etkileyeceği merak konusu... Cansu Dere ve Caner Cindoruk'u buluşturan dizi, aldatılan bir kadının öfkesini ele alacak. Her yeni dizisini merakla beklediğim MED Yapım'ın bu yeni işini de merakla bekliyorum. Sadece adı acaba Sadakatsiz değil de Sadakat mi olmalı diye sesli düşünüyorum. Vatanım Sensin'in ilk adı Vatan Haini'ydi mesela. Küçük bir algı oyunu, ama izleyiciye daha sempatik gelmesi açısından etkisi büyük. Bu arada, geçtiğimiz sezon çarşamba akşamının dizisi olan Öğretmen'e hala gün bulunamadı.

Perşembe

Mucize Doktor ve Bir Zamanlar Çukurova kızışması devam ediyor... TOTAL'de Çukurova, AB'de ise Mucize Doktor 1. oluyor. 

Cuma

Geçtiğimiz sezondan devam eden diziler arasında yeni sezonun en iyi ilk bölümü Babil'indi bence. Listedeki yeri pek parlak olmasa da (kaliteli işlerin aldığı sonuç... şaşırmadık), şahane bir bölümdü. Ozan Güven'in boşluğunu dolduran Onur Saylak kadroya yakışmıştı, Birce Akalay'ın performansı çok iyiydi. Aslı Enver, Halit Ergenç, Nur Fettahoğlu, Selahattin Paşalı hepsi öyle... Ama dizi, tıpkı Hercai ve Bay Yanlış'ta olduğu gibi, Kırmızı Oda'nın karşısında tutunamıyor. Bu üç dizinin de yakında bitmesi büyük ihtimal...

Netflix

Ve gelelim Netflix'e... Rita bittiğinden beri Netflix'te yeni bir diziye başlamamıştım. Biraz Away'e baktım. Bir de, The Home Edit diye bir ev programı keşfettim! Ünlülerin "vakitsizlikten" fırsat bulup düzenleyemedikleri gardıroplarının içini hizaya sokan bir format. Bir de sanki dünyayı kurtarıyorlarmış gibi tamı tamına altı kişilik bir ekip var. Oysa yaptıkları hepi topu bir çantayı alıp alt raftan üst rafa koymak. Tonla da para istiyorlar. Tam bir sosyete işi, tam bir "ekmek bulamayan pasta yesin" durumu. Korkarım ki bu trend yakında Türkiye'ye de gelir. Ben yazdım ya, kesin gelir.

Sosyal medyada beni takip etmek için:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

27 Mayıs 2020 Çarşamba

BEŞ YABANCI DİZİ MİMİ

Eğer tüm hayatınız boyunca sadece beş yabancı dizi izleyebilecek olsanız, bunlar hangileri olurdu?
Benimkiler Skam, Desperate Housewives, Bates Motel, Mad Men ve Rita olurdu. Bu liste asla şaşmaz. Beşini de döndürüp döndürüp yeniden izleyebilirim, o kadar çok seviyorum. 
(Bunlardan yalnızca Rita devam ediyor, o da ülkemizde pek fazla bilinmeyen bir Danimarka dizisi. Skam da bir Norveç dizisi, bu diziyi ben İsveç'teyken canlı canlı yayınlanırken izlediğim için bende ayrı bir yeri var. Diğer dizilerimizse bildiğiniz gibi Amerikan dizileri.)
Bu soruyu aslında geçen gün twitter'da yazdım ama sonra blog'da mim olarak çok daha uygun olacağını düşündüğüm için buradan sormaya karar verdim. Yani aslında mim bile olamayacak kadar kısa bir cevabı var, ama tabii isteyen sebepleriyle birlikte açıklayabilir. Benim sebeplerimi blog'umda bu dizileri yıllardan beri yazıp durduğum için hemen herkesin bildiğini düşünüyorum, bu yüzden kendimi tekrarlamamak adına susuyorum. Çok sevdiğim başka diziler de var ama eğer beşini seçmem gerekiyorsa, bu dizilerin dünyasında yaşamaya tamamen hazırım.
İyi düşünün! Seçeceğiniz beş diziden başka dizi izleme hakkınız olmayacak. :) 
Bir de buralardayım:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert 

8 Mayıs 2020 Cuma

MAD MEN


Düzenli olarak takip ettiğim CNBC-e Dergi'de görüp de Desperate Housewives'tan sonra en çok merak ettiğim ikinci dizi Mad Men'di. Merlin'i ve Gossip Girl'ü filan kaçırmadan izlerdim ama Mad Men'i sanırım hem geç yayınlandığı hem de o zamanlar küçük olduğum için izlememiştim. Desperate Housewives'ı sonrasında internetten izleyeli ve favori dizilerim arasına ekleyeli çok oldu. Mad Men de hep aklımın bir köşesindeydi ama fırsat bulamıyordum. Kısmet bu karantina akşamlarınaymış. (Bir de yine CNBC-e döneminden merak ettiğim Nip/Tuck, Breaking Bad -evet hala izlemedim- ve Dexter kaldı sanırım.) 

1960'ların Amerika'sında reklamcılık dünyasında olup bitenleri arka fonuna dönemin siyasi ve kültürel olaylarını da katarak anlatan dizi, aslında pek çok iyi dizi gibi hayatlarını takip ettiği karakterlerin psikolojilerini ele alan, derinlikli bir dizi. Bu zamana dek hep o şahane jeneriğini biliyordum ama günlerin saçma bir rehavetle birbirini kovaladığı bu karantina günlerinde 1. sezonu bitirip 2. sezonu da çoktan yarıladım bile. Don Draper, Betty Draper, Peggy Olson, Joan Holloway, Roger Sterling, Pete Campbell... Hepsi tek tek mükemmel. Bununla birlikte dizi çok yavaş ilerliyor, pek fazla olay olmuyor, öyle ki bazen "Ben bu diziyi neden izliyorum ki?" dediğiniz bile olabiliyor. Üstelik örneğin ilk sezonda Peggy'nin sezon boyunca hamile olduğunu anlamayıp sezon finalinde birdenbire doğurması gibi gizemli ve saçma olaylar da yaşanabiliyor ama yine de bir şekilde acayip keyifle izleniyor.

Öte yandan Mad Men, Desperate Housewives'ı da içine alan, meseleye erkekleri de dahil eden daha geniş bir dünyada geçiyor gibi. Dönem farklılığını saymazsak, banliyödeki umutsuz ev kadını Betty Draper'ı pekala Wisteria Lane'deki kadınlarımızın komşuculuk ilişkileri içinde görmek mümkün. Bu arada Mad Men 2007-2015 yılları arasında 7 sezon olarak yayınlanmıştı. Desperate Housewives ise 2004-2012 yılları arasında 8 sezonluk bir ekran macerasına imza atmıştı. İki dizi de olaylı ve ödüllüydü. (Not: Mad Men Netflix'te var, Desperate Housewives NEDENSE hala yok. 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Konuyla ilgili heyecanımı dile getiren şöyle bir tweet atmıştım. "Maşallah dediğim üç gün yaşamıyor" dedikleri bu olsa gerek: Mad Men, 9 Haziran 2020 itibarıyla Netflix'i terk ediyor. Damn it. Bu can sıkıcı gelişmeyi de hemen tweet'ledim tabii.)

Ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği...

Retroya, vintage'a, daktilo sesine, jazz'a, 50'li-60'lı yıllara, kitaba, dergiye, gazeteye merakımı zaten bilen biliyor. Yine yazmıştım, yine tekrarlıyorum: Sanırım ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, insanların yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verdiği, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği, kitapların story'ye koymak için satın alınmadığı ve fotoğrafların instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekildiği yıllar beni kesinlikle daha çok mutlu ederdi. Evet, her ne kadar sosyal medyayı son derece aktif bir şekilde kullanmam belki bunun tam tersini gösteriyor gibi olsa da, bu çağın yapaylığına uygun bir insan olamadım pek. Retro ve vintage gibi kelimeler bile beni mutlu etmeye yetiyor. Zaten seveceğim bir dizi olan Mad Man'i, bugünlerde izlediğim için daha ve daha da çok sevmiş olabilirim. Hatta, son sezonu olan 7. sezonunun fragmanına ve çalan müziğe bayıldım.


CNBC-e'nin dergisine de değinmiş oldum böylece... Aslında bir kanalın dizilerinin reklamını görmek için üstüne bir de para verip dergisini satın almak kulağa biraz tuhaf geliyor olabilir. Ama pişman değilim. Yine olsa yine alırım. Kanalın dizilerini o kadar da yakından takip etmememe rağmen ilk sayısından son sayısına dek aldığım bir dergiydi. Hala koleksiyonumdaki yeri ayrıdır.

Evet, 2020'nin ve bundan sonrasının bir bilim kurgu filminin içindeymişçesine geçeceği aşikar, koronavirüsle ya da başka herhangi bir virüsle/salgın durumuyla yaşamayı bir şekilde öğrenmemiz gerekecek. Yani eski yıllara -elbette savaşsız ve salgınsız- özlem de giderek artacak gibi görünüyor. Şimdi Carl Sagan, Isaac Asimov, Ray Bradbury, Stanislaw Lem filan ne muhabbet döndürüyordur be. 

Not: Blog panelinin teması mı değişti? Yazı şablonunu pek sevemedim ve kullanışlı bulmadım. Blogspot'ta her şey sürekli değişiyor da şu yorum kısmı niye hiç gelişemedi acaba? Mesela "yorumları beğen" gibi bir tuş da gelsin madem! 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Blogspot sesimi duymuş olacak ki, blog paneli eski haline geri gelmiş!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

17 Nisan 2020 Cuma

BUGÜNLERDE TELEVİZYONDA NE VAR?


Kendime göre, başrollerdeki starlardan yan rollerdeki gizli yeteneklere, gelmiş geçmiş en favori dizi cast'larımı sıralıyorum (ilk etapta aklıma gelenler, alfabetik sıraya göre):

Avrupa Yakası
Aşk-ı Memnu
Babil
Bir Zamanlar Çukurova
Cesur ve Güzel
Fatmagül’ün Suçu Ne
Güllerin Savaşı
Hanımın Çiftliği
Hayat Şarkısı
Kuzey Güney
Lale Devri
Merhamet
Muhteşem Yüzyıl
O Hayat Benim
Öyle Bir Geçer Zaman Ki
Paramparça
Ufak Tefek Cinayetler
Umutsuz Ev Kadınları
Yalan Dünya
Yaprak Dökümü
Yasak Elma
Yer Gök Aşk 

Atladığım mutlaka vardır, ama sadece ana kadroyu değil, yan karakterleri de düşününce ilk olarak aklıma gelenler bunlar oldu... 

Yeni dizilerin ve programların, Zuhal Topal'la Sofrada gibi birkaç istisna hariç hemen hemen hiç çekilmediği bu karantina günlerinde, Netflix filan açmayayım derseniz televizyon ekranı biraz boş kaldı. Bu nedenle de kanallar ellerinde olan eski dizileri rekrar tekrar vermeye başladı. Aşk-ı Memnu bininci kez yeniden başladı mesela. 2018 yılında, blog'umda Neden hala Aşk-ı Memnu izliyoruz diye bir yazı yazmış, dizinin tekrarlarının bile neden reyting aldığını kendimce açıklamaya çalışmıştım. İlgilenenleriniz okuyabilir.

Ben hala denk geldiğimde Yalan Dünya izliyorum mesela. Teve2 veriyor. Defalarca kez baştan sona başlayıp bitirmiş olmama rağmen. Evet, Avrupa Yakası'nı seyirci olarak başka bir yerde konumlandırmış olsak da, bence Gülse Birsel’in gizli başyapıtı Başyapıt İnşaat, şey pardon Yalan Dünya. Değeri yıllar geçtikçe daha da artan, pırlanta gibi bir dizi. Başlattığım herkes "Zamanında neden izlememişiz ki" diye hayıflanıyor şimdi. Başrolündeki isimlerden kafede görünen beyaz saçlı figüranına kadar hepsini seviyorum ya (hatta o figüranın hikayesini bile yazmıştım blog'umda). Ama mesela Jet Sosyete'yi bir türlü sevemedim, geçen yıl bununla ilgili karşılaştırmalı bir yazı yazmıştım. 

Bu arada, TRT2'nin yayın akışına da mutlaka bakmanızı öneririm. Güzel programlar oluyor. Mesela bu akşam konser olarak Operanın Sevgilileri'ni, yarın da The Morricone Duel-Danimarka Ulusal Senfoni Orkestrası'nı veriyor. Özellikle yarın akşamki kesinlikle kaçmaz. Ayrıca bu akşamki konserden sonra sessiz sinema döneminde geçen bir film olan, 5 Oscar ödüllü The Artist var! Geçenlerde "Ben bu filmi neden izlememişim" diye hayıflanmıştım, başka bir şey isteseydim olacakmış! 


Sosyal medya hesaplarıma bakmadan geçmeyin:

instagram: @ofluoglumert (özellikle story'lerde pek çok dizi, kitap, film ve şarkı önerisinde bulunuyorum)

twitter: @ofluoglumert


facebook: @ofluoglumert 


Kendinize iyi bakın... Yorumlarınızı bekliyorum! 

7 Nisan 2020 Salı

BETTE VE JOAN: HOLLYWOOD'UN EN KANLI YILDIZ SAVAŞININ ENTRİKALI PERDE ARKASI


Bazen iki insanın birbiriyle geçinemiyor olmasının yeterli bir açıklaması yoktur. Belki yıldızları bir türlü barışmamıştır, kanları ısınmamıştır, birinin hareketi diğerine çok itici geliyordur ya da sadece kafa yapıları uyuşmuyordur. Ama mevzubahis Joan Crawford ve Bette Davis olduğunda, böyle bir durum söz konusu bile değil. Onların birbirlerinden hoşlanmamak, hatta birbirlerinden nefret etmek için nedeni çok. Bir zamanlarki Hollywood'un en ünlü iki yıldız aktrisi, birbirlerinin ayağını kaydırmak için ellerinden geleni yapmaya yemin etmiş, en sivri kılıçlarını kuşanmış ve içinde oldukları ezeli rekabete kendilerini fazlasıyla kaptırmış halde. Böyle bir tablodan ya oluk oluk kan, ya fokur fokur kaynayan bir dedikodu kazanı ya da şöyle ağız tadıyla izleyebileceğiniz entrikası bol bir dizi çıkar. Neyse ki bugünkü yazımın konusu, üçüncüsü. 

İçinde bulunduğumuz şu koronavirüs günleriyle ilgili yazıp çizmekten fazlasıyla bıkmış bir halde, sizi biraz farklı bir zaman dilimine götürmek için bilgisayarımın başına oturdum. Her dönem için gelecek bilinmez ve belirsiz olduğu için şüphelidir, eski olansa daha güvenilir ve tatlı gelir. Bizi büyük ihtimalle korkunç bilim kurgu filmlerinden hallice bir gelecek beklediğini düşünecek olursak, biraz nostalji yapmanın kimseye zararı olmaz diye düşünüyorum. Şahsen ben de sanırım daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, insanların yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verdiği, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği, kitapların story’ye koymak için satın alınmadığı ve fotoğrafların instagram’da paylaşmak için değil de gerçekten o an’ı ölümsüzleştirmek için çekildiği yıllar beni kesinlikle daha çok mutlu ederdi. Evet, her ne kadar sosyal medyayı son derece aktif bir şekilde kullanmam belki bunun tam tersini gösteriyor gibi olsa da, bu çağın yapaylığına uygun bir insan olamadım pek. Retro ve vintage gibi kelimeler bile beni mutlu etmeye yetiyor. Özellikle de şöyle ağzıma layık retro esintili bir dizi buldum mu, kaçırmadan içine dalıveriyorum. Bu, Alfred Hitchcock'un Psycho'sunun öncesindeki olayları anlatan ve modernize edilmiş şekliyle günümüzde geçmesine rağmen yine de buram buram vintage kokan (beş sezonluk dizide karakterlerin ellerine akıllı telefon alıp birbirleriyle mesajlaştığı sahne sayısı beşi geçmez) Bates Motel ya da farklı tarihlerde yaşamış üç farklı ev kadının aslında aynı dertten mustarip olduğunu gözler önüne seren, blog’umda sizlere daha önce tanıttığım Why Women Kill gibi bir dizi olabileceği gibi, bir zamanlar Hollywood'da yaşamış iki ünlü yıldızın çekişmesini anlatan yarı belgesel türündeki Feud: Bette and Joan gibi bir dizi de olabilir pekala.

25 Mart 2020 Çarşamba

EVDE BİR GÜNÜM


Bugünlerde koronavirüs tehdidi nedeniyle tahmin ediyor ve umuyorum ki hepimiz evdeyiz. #evdekal ve #evdekaltürkiye gibi hashtag'ler de bunu gösteriyor. Ben de blog'umda evde kalmakla ilgili mim benzeri bu soru cevabı yaparak, kendi ev hallerimi ve evde bir günümü sizinle paylaşmak istedim. İsteyen herkes yapabilir. 

Sabah kalkar kalkmaz Camdan bakarım. Su içerim. Kitap okurum. Hemen telefonuma filan bakmam. Ama roman yazıyorsam ya da kafama bir şey takılmışsa bilgisayar açarım.

Kahvaltıda olmazsa olmazlarım Çayyyyyy, reçeller, kızarmış ekmek, beyaz peynir. (Ve daha bir sürü şey ama bu dördü olmadan asla. Kahve içmem. Güne çaysız başlamam. En az üç kupa/fincan dolusu çay içerim.) 

Evin en fazla vakit geçirdiğim bölümü: Odam. Mutfak. Salon. Okuma köşem. Kütüphanemin önündeki tekli koltuk. Televizyonun önündeki L koltuk. Durduğum yerde duramıyorum gördüğünüz gibi!

Çalışırken bana eşlik eden içecek Sence? Tabii ki çay!

Evde yapılacak en keyifli aktivite Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki; hala durumun ciddiyetini anlamayan, sokaklarda "Bana bir şey olmaz ehe ehe ehehe" ya da "Bu insanlar nereye kayboldu acaba böyle?" diye dolaşan cahiller var. Evet, var. Toplumumuzda maalesef herkes yeterli eğitim ya da bilinç düzeyinde değil. Öte yandan evde kalan kitle arasında da evde niye kaldığını tam olarak bilmeyen var. Her gün işe, daha da fenası hastaneye gidip gelmek zorunda olan çalışanlar varken "Evde sıkıldım" dememelisiniz bence. Evde kalabildiğiniz için şanslısınız. Ayrıca evde yapılacak o kadar çok şey var ki, ben şahsen vakit yettirip hepsini yapamıyorum. Roman yazmak, kitap okumak, blog'uma yazılar yazmak, sohbet etmek, konuşmak ve yemek yemek benim için bunlardan bazıları. Bu karantina günlerinin sonunda umarım obez birer Garfield kedisine dönmeyiz –ki ben ne kadar tatlı, pasta, börek, çörek yesem de kilo almayan bir insanım, siz kendinizi düşünün. :)

Şu sıralar izlediğim dizi Yok. Çünkü hayatımız diziye döndü zaten. Ama akşamları televizyondaki birkaç yerli diziye bakıyorum. Yabancı dizi olarak en son Feud: Bette&Joan bitirdim. Herkese öneririm.

Başucu kitabım Polisiye kitaplar.


Gece uyumadan mutlaka Ne WhatsApp'a ne Instagram'a... En son bir televizyona bakarım. Dişleri iyice fırçalayıp "Sabah olsa da uyansam" diye söylene söylene yatarım. Genelde 24 gibi yatıp 6.45 gibi kalkıyorum. Çocukluğumdan beri gece kaçta yatarsam yatayım hep erken kalkan biri oldum. Çok fazla uyumayı sevmiyorum, tembellik gibi geliyor. Benim için 6-7 saat yeterli. Bununla birlikte, konforlu bir yatak ve yastık zevkim var. Öyle her yerde uyuyamam. 

Karantina tedbiri kalktığında gitmek istediğim ilk yer Yaz geliyor, birkaç klasik tatil rotamı özlemle çekiyorum. Ama bu yaz belki de kimse tatil yapamayacak. Nereden nasıl şartlarla geldiğini bilmediğimiz (yerli veya yabancı hiç fark etmeksizin) turistlerle dolu deniz veya havuzlara artık nasıl güvenle girebiliriz ki? Belki de büyük bir kesim bu sene tatile gitmeyecek ya da ıssız bir yerlere kaçacak -Öyle bir yer varsa tabii. Bu yazdan çok umutluydum ama koronavirüs nedeniyle yazın tatil planlarını iptal etmek durumunda kalabilirim, herkes gibi. 

Yapmayı en çok özlediğim şey Sevdiklerime sarılmayı, tokalaşmayı ve öpüşmeyi (yanaktan) çok özledim ya! 

Koronavirüs salgını bana en çok şunu öğretti Ben zaten el yıkama konusunda fazlasıyla titiz olan, sokak-ev ayrımını çok iyi yapan, kişisel temizliğine ve etrafındaki ortamın hijyenine önem veren bir insandım. Bu açıdan aslında hayatımda bir şey değişmedi, yani çoğu insanın yeni yeni edindiği alışkanlıklar benim zaten rutinimdi. Öte yandan, koronavirüs patlak vermeseydi, tam beş yıl sabırla ve sabırsızlıkla beklediğim iki yeni romanımın yayımlanması gündemi vardı. Dolayısıyla virüs bana bu "bir türlü çıkamayan yeni kitap" gündeminden dolayı, bazı şeyler için çok da fazla beklemememiz gerektiğini hatırlattı biraz da. Hayat sadece şu an ve burada yaşanıyor, ben de sizlere şu an ve burada bir öykü anlatmak istiyorum. Hiç düşünmeden, öyle biraz demlensin demeden, yazar yazmaz bölüm bölüm yayımlayacağım bir seriye başlayıverdim. Atalay Mehmet'in Olağan Dışı Ölümünün Olağan Şüphelileri. Tanıtımını geçtiğimiz gün yayımladım, ilk bölümü de bir sonraki yazım olarak paylaşacağım. Şimdilik böyle. 

Benim evde bir günümü okudunuz. Şimdi sıra sizde... Sizin evde bir gününüz nasıl geçiyor? 

Sosyal medya hesaplarıma bakmadan geçmeyin:

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...