Biri "blog" mu dedi? www.kafadergi.blogspot.com
2009'dan beri edebiyat, televizyon, sinema, tiyatro, popüler kültür, seyahat ve günlük hayat yazıları...
6 Nisan 2015 Pazartesi
4 Nisan 2015 Cumartesi
GÜN GELECEK...
İlk romanım -aslında ilk romanım değil, doğduğumdan beri pek çok şey yazdığım için buna ilk romanım demek diğerlerine haksızlık olur, yayımlanacak olan ilk romanım diyeyim o halde- Ters Düz'ü yazmayı kısa süre önce bitirdim, biliyorsunuz. Ama Ters Düz'de bile gerek yazarken gerek okurken kafamdan hep şu karakteri şu oyuncu oynasa süper olurdu, şu sahnenin arka fonuna şöyle bir müzik iyi giderdi, şurada kamera Ece'nin yüzüne tepeden bakacak gibi şeyler geçti, geçiyor. Ters Düz'ü üç sezonluk -bakın üç kitap bile diyemiyor dilim, evet üç sezon- bir televizyon projesi olması hayaliyle yazdım aslında. Evet, şu an için sadece hayal olduğunun ben de farkındayım, ama diyeceğim o ki, böyle düşündüğüm için, belki de Ters Düz'ü hiç yayımlamamalıyım. Şu anda 310 sayfalık bir kitap olacak, olmasına günler var belki de, ama ben hala basılması konusunda emin değilim. Basmak isteyen yayınevleri var, fakat benim kafam karışık.
Hayat bana bir güzellik daha -evet daha, çünkü şu sıralar hayat bana hep güzellik yapıyor- yapsa, bir yapımcıyla tanışsam ve gelecek sezon kafamdaki bu projenin senaryosunu yazarken bulsam kendimi...
Çok mu imkansız?
Bence değil...
1 Nisan 2015 Çarşamba
30 Mart 2015 Pazartesi
BATTANİYE ALTI ETKİNLİKLERİ - 5
Artık battaniyelerimizden kurtulma zamanı geliyor! Ama ortalıkta hala grip salgınları ve dengesiz hava değişimleri olduğundan listemize devam edebiliriz...
Duke Ellington - The Mooche: Cazı ne kadar çok sevdiğimi artık biliyorsunuz... Cazı sevip de ABD'li ünlü caz bestecisi Duke Ellington'ı sevmemek olmaz! "The Mooche" adlı bu parçası onun en çok sevdiğim eserlerinden, çünkü kendisi sizi duygudan duyguya hoplatacak muhteşem bir eser... Bir bahar günü -belki sonbahar, belki de ilkbahar- kırlarda yapılan bir araba yolculuğunu anımsatıyor nedense... Yani öyle bir sahnede arka fon müziği gibi... Genellikle taşlı çakıllı sıcak bir yol, ama bazen dönülecek virajlar da var... Bazen gerilim tonlarına da selam çakıyor, ama bu parçada genel olarak sakin sakin dans edesi geliyor insanın... İçinde caza ait pek çok enstrüman olması da bonusu.
Anna Calvi - Suddenly: İşte ülkemizde pek bilinmeyen bir şarkıcı daha! Art rock ve indie pop sularında gezinen Anna Calvi'nin daha güzel parçaları da varken "Suddenly"si belki çok şey vadetmiyor, ama iyi bir dinlemelik, dinlenmelik.
Anna Calvi - Suddenly: İşte ülkemizde pek bilinmeyen bir şarkıcı daha! Art rock ve indie pop sularında gezinen Anna Calvi'nin daha güzel parçaları da varken "Suddenly"si belki çok şey vadetmiyor, ama iyi bir dinlemelik, dinlenmelik.
Hepimiz -en azından benim blog'umu okuyan sizlerin böyle olduğunuzu biliyorum, okuduğunuz kitaplar hakkında yazdığınız yazıları da- kitap okuyan, kitap okumayı seven kişileriz. Tek bir kitapta başlayıp biten romanları da, üç dört kitaba uzayan uzun soluklu seri romanları, nehir romanları da seviyoruz (Hatta ben bu tip kitapları okumayı daha çok severim, çünkü sevdiğim karakterlerin ömrünün tek bir kitapla sınırlı olmasını istemem, yazar yazdığı sürece o karakterlerle olan yolculuğa devam etmek isterim). Önümüze kitap verin, okuyalım! Kitapçılarda gezinmek, kitapları karıştırmak da en büyük zevklerimizden biri.
Aldanan Kadın - Thomas Mann - Can Yayınları: Rosalie, kızı ve oğluyla yaşayan bir kadındır. Bir gün, oğluna İngiliz dersi vermek için eve gelen Amerikalıya aşık olur. Sonra da olanlar olur. Kırlarda geçen pastoral bir ana-kız kitabı.

Bates Motel: Alternatif bir yabancı dizi arayanlar için... Daha önce uzun uzun anlattığım için şimdi yazmıyorum, sadece 3. sezonun başladığını ve bu akşam 3. sezonun 4. bölümünün yayınlanacağını söyleyeyim. 2. sezona göre kendini toparlayan, ilk sezondaki gibi bir gizem ve gerilim çizgisi yakalamayı başaran Bates Motel, sırf Norma, Norman ve Emma üçlüsü için bile izlenir!
29 Mart 2015 Pazar
TV DÜNYASINDAN SON GELİŞMELER
Bu sabah 7'de kalktım... Pazar sabahı bile her zamanki gibi erken kalktım diye üzülüyorken, saatlerin ileri alındığını fark ederek sevindim. İyi bari erken kalkmamışım dedim içimden...
26. sayısında yazar kadrosuna dahil olduğum Üniverzete'nin bu hafta 100. sayısını çıkarmış oluyor, yani hep birlikte "dalya" diyoruz! Haftalık tablet bir dergi çıkarmak hiç kolay değil, ama biz tam 100 haftadır bunu başarmışız, öncelikle bize tebrikler! 26. sayı için yazdığım o ilk yazıda, yani "Mavi Yazdan Sarı Sonbahara" adlı yazımda "Daha 'Üniversite'ye bile başlamadan 'Üniverzete'ye başladığım için çok mutlu olduğumu" dile getirmişim. Şimdi ise dönüp baktığımda zamanın ne kadar çabuk geçtiğini görüyorum tatlı bir hüzünle... Zaman yine çabuk geçecek... 200. sayının geleceği günleri şimdiden kafamda canlandırabiliyorum...
Şimdi sizleri TV dünyasındaki gelişmelerle baş başa bırakıyorum... Ve halihazırdaki tv krizlerini masaya yatırıyorum...
Nuran "O Hayat Benim"e döndü, Kader ise "Gönül İşleri"nden atıldı! Peki bu olayların perde arkasında neler var?
KRİZ 1: BİR TÜRLÜ ANALİZ EDİLEMEYEN TWEET
Meryem Uzerli'nin "tükenmişlik sendromu"na yakalanınca haremi maremi bırakıp memleketi Almanya'ya gitmesi büyük ses getirmişti. Bu sefer o kadar büyük çaplı olmasa da, O Hayat Benim'in deligöz Nuran'ı Yeşim Ceren Bozoğlu twitter'ına şöyle yazınca da hatırı sayılır bir patırtı koptu: "Nuran gider, kavga biter. Kanımı canımı verdim, siz de gördünüz, izlediniz, ne çok sevdiniz, ne güzel söylediniz. Allah razı olsun..." Bir takipçisinin "Mesele para mı?" diye sorması üzerine de "ASLA para değil mesele. Ömrü hayatımda karar sebebim olmadı. Şeytanın şerri, zalimin zulmü, ahlaksızın ahlakı. Helal etmiyorum hakkımı..."
Buraya kadar konuya hepimiz hakimiz. Bildiğiniz gibi bu tweet magazin gündemine bomba gibi düştü. Magazinciler ünlülerin aşk ilişkilerini, sevgililerin birbirlerine aldıkları pahalı hediyeleri, gözde çiftlerin ayrılık iddialarını bir kenara bırakıp bu tweet'i analiz etmeye ayırdılar vakitlerini... Ortaya iddialar atıldı. Başta Bozoğlu'nun aldığı paradan memnun olmadığı için böyle bir ayrılığa karar verdiği yazılıp çizildi, ama daha sonra meselenin dizide canlandırdığı Nuran karakterinin sahnesinin azaltıldığı ve bu durumdan memnun olmadığı olduğu ortaya çıktı. Yani yapımcıya, yönetmene rest çekiyordu. Diziden çıkacak olması ise işin seyirciyi ilgilendiren tarafıydı zira Nuran dizinin ana karakterlerinden biri olmanın ötesinde, diziyi izleten karakterdi de. Ayrıca o giderse Efsun, Bahar, Hülya, Mücella, Sakine ne yapardı? Dizinin kan kaybedeceği kesin gibiydi. Oysa kendisi kısa süre önce bir röportajında, "Bazen küser, kırılır, ağlar, mahvolurum. Ama vazgeçmem. Başrol için 19 yıl bekledim. Beni durdurmanız için öldürmeniz lazım." demişti. Şimdi ise dedikleriyle çelişerek, vazgeçerek gidiyordu... Neyse ki sonunda beklenen haber geldi. Bozoğlu ile anlaşılmıştı ve Nuran tekrar diziye dönecekti. Ne var ki bu durum dizinin başarılı reytingine çoktan yansımıştı ve dizi reytinglerde düşüş yaşamıştı bile. Bundan sonra ne olur bilinmez, ama ortam hala gergin. Çünkü Yeşim Ceren Bozoğlu attığı tweet'lerin ikisini de hala silmedi. Ayrıca diziye döndüğüne dair bir tweet de atmadı, attığı en son tweet olay yaratan o son tweet'i hala. Acaba böyle yaparak restine devam ediyor, aba altından sopa gösteriyor, "Bak beni kızdırırsanız yine çeker giderim!" mi demek istiyor? Siz ne anlarsanız...
Not: Açıkçası başta herkes üzüldü ama aslında Nuran diziden çıksa ne olur çıkmasa ne olur... Hatırlayın, koskoca Meryem Uzerli ayrıldığında "Muhteşem Yüzyıl"a kızdı köpürdü herkes, ama dizi bir şekilde devam etti ve üstelik reytinglerde de zirveden bir gün olsun düşmedi... Yani giden gidebilir, kalan sağlar bizimdir...
KRİZ 2: SET AŞKI BU SEFER TATSIZ BİTTİ
Sezonun başında ilk bölümüyle reytinglerde zirveye oturan, senaryosundaki sürprizlerle, matematikle izleyiciyi tam anlamıyla ekrana bağlayan "Gönül İşleri" ne var ki bu başarını çok uzun sürdürememişti. Biz böyle zeki senaryolar, denklemler görmeye alışık bir seyirci olmadığımızdan, dizi ucuz bir aile komedisine dönüşmüş ve reytinglerde de yirminci sıralara kadar gerilemişti. İşte iki numaralı krizimiz bu dizi setinden. Bildiğiniz üzere, dizi senaryoda tıkanmaya başlayınca, ana karakterlere yer bulunamayıp o karakterler bile diziden çıkarılınca, yeni karakterler eklenmişti. Bunlardan biri de Gonca Vuslateri'nin canlandırdığı Kader idi. Dizide Sinem Kobal'ın canlandırdığı Sevda'nın aşık olduğu Bedir'le evlenme planları yapıyordu (Bedir'i de bu dizi ile tanınan Can Yaman canlandırıyor). Efendim günlerden bir gün, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Gonca Vuslateri, set karavanında Can Yaman ile öpüşürken yakalanmış! Yönetmen ve yapımcı ona öyle kızmış ki, Vuslateri'ne kapıyı göstermişler. Burada insanın aklına iki soru geliyor:
1. Hani dizi dünyası set aşklarını severdi? Set aşkı demek reytinglerde yükselmek demekti? Her an dedikodusu bol bir set ortamı demekti? Ne yaptınız, niye attınız kızı diziden?
2. Madem attınız, o zaman neden sadece Gonca'yı attınız? Can'ı da atsaydınız?
Zaten asıl iddia da, Gonca Vuslateri'nin, canlandırdığı karakterin reytinglere hiçbir katkısı olmadığı için diziden çıkarıldığı...
Gonca Vuslateri ise bu ayrılıktan pek de etkilenmemişe benziyor. Hatta twitter hesabından da durumu ti'ye alan şu mesajı attı: "Gönül işlerim bitti... Sırada öbür işlerim..." Rol arkadaşı Bennu Yıldırımlar'a teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. Bennu Yıldırımlar da ona tüm zarifliğiyle "Seni tanımış olmak büyük keyif... İyi ki karşılaştık yahu... Karşılaşmaya devam..." diye cevap yazdı. Ama benim asıl merak ettiğim, o Gonca-Can aşkının yarım kalıp kalmadığı... Yoksa Can'a da "Bak Cancağızım, o kızla bir daha görüşmek yok, yoksa sana da yolu gösteririz!" mi dediler... Bu detayları merak etmiyorum desem yalan olur...
26. sayısında yazar kadrosuna dahil olduğum Üniverzete'nin bu hafta 100. sayısını çıkarmış oluyor, yani hep birlikte "dalya" diyoruz! Haftalık tablet bir dergi çıkarmak hiç kolay değil, ama biz tam 100 haftadır bunu başarmışız, öncelikle bize tebrikler! 26. sayı için yazdığım o ilk yazıda, yani "Mavi Yazdan Sarı Sonbahara" adlı yazımda "Daha 'Üniversite'ye bile başlamadan 'Üniverzete'ye başladığım için çok mutlu olduğumu" dile getirmişim. Şimdi ise dönüp baktığımda zamanın ne kadar çabuk geçtiğini görüyorum tatlı bir hüzünle... Zaman yine çabuk geçecek... 200. sayının geleceği günleri şimdiden kafamda canlandırabiliyorum...
Şimdi sizleri TV dünyasındaki gelişmelerle baş başa bırakıyorum... Ve halihazırdaki tv krizlerini masaya yatırıyorum...
Nuran "O Hayat Benim"e döndü, Kader ise "Gönül İşleri"nden atıldı! Peki bu olayların perde arkasında neler var?
KRİZ 1: BİR TÜRLÜ ANALİZ EDİLEMEYEN TWEET
Meryem Uzerli'nin "tükenmişlik sendromu"na yakalanınca haremi maremi bırakıp memleketi Almanya'ya gitmesi büyük ses getirmişti. Bu sefer o kadar büyük çaplı olmasa da, O Hayat Benim'in deligöz Nuran'ı Yeşim Ceren Bozoğlu twitter'ına şöyle yazınca da hatırı sayılır bir patırtı koptu: "Nuran gider, kavga biter. Kanımı canımı verdim, siz de gördünüz, izlediniz, ne çok sevdiniz, ne güzel söylediniz. Allah razı olsun..." Bir takipçisinin "Mesele para mı?" diye sorması üzerine de "ASLA para değil mesele. Ömrü hayatımda karar sebebim olmadı. Şeytanın şerri, zalimin zulmü, ahlaksızın ahlakı. Helal etmiyorum hakkımı..."
Buraya kadar konuya hepimiz hakimiz. Bildiğiniz gibi bu tweet magazin gündemine bomba gibi düştü. Magazinciler ünlülerin aşk ilişkilerini, sevgililerin birbirlerine aldıkları pahalı hediyeleri, gözde çiftlerin ayrılık iddialarını bir kenara bırakıp bu tweet'i analiz etmeye ayırdılar vakitlerini... Ortaya iddialar atıldı. Başta Bozoğlu'nun aldığı paradan memnun olmadığı için böyle bir ayrılığa karar verdiği yazılıp çizildi, ama daha sonra meselenin dizide canlandırdığı Nuran karakterinin sahnesinin azaltıldığı ve bu durumdan memnun olmadığı olduğu ortaya çıktı. Yani yapımcıya, yönetmene rest çekiyordu. Diziden çıkacak olması ise işin seyirciyi ilgilendiren tarafıydı zira Nuran dizinin ana karakterlerinden biri olmanın ötesinde, diziyi izleten karakterdi de. Ayrıca o giderse Efsun, Bahar, Hülya, Mücella, Sakine ne yapardı? Dizinin kan kaybedeceği kesin gibiydi. Oysa kendisi kısa süre önce bir röportajında, "Bazen küser, kırılır, ağlar, mahvolurum. Ama vazgeçmem. Başrol için 19 yıl bekledim. Beni durdurmanız için öldürmeniz lazım." demişti. Şimdi ise dedikleriyle çelişerek, vazgeçerek gidiyordu... Neyse ki sonunda beklenen haber geldi. Bozoğlu ile anlaşılmıştı ve Nuran tekrar diziye dönecekti. Ne var ki bu durum dizinin başarılı reytingine çoktan yansımıştı ve dizi reytinglerde düşüş yaşamıştı bile. Bundan sonra ne olur bilinmez, ama ortam hala gergin. Çünkü Yeşim Ceren Bozoğlu attığı tweet'lerin ikisini de hala silmedi. Ayrıca diziye döndüğüne dair bir tweet de atmadı, attığı en son tweet olay yaratan o son tweet'i hala. Acaba böyle yaparak restine devam ediyor, aba altından sopa gösteriyor, "Bak beni kızdırırsanız yine çeker giderim!" mi demek istiyor? Siz ne anlarsanız...
Not: Açıkçası başta herkes üzüldü ama aslında Nuran diziden çıksa ne olur çıkmasa ne olur... Hatırlayın, koskoca Meryem Uzerli ayrıldığında "Muhteşem Yüzyıl"a kızdı köpürdü herkes, ama dizi bir şekilde devam etti ve üstelik reytinglerde de zirveden bir gün olsun düşmedi... Yani giden gidebilir, kalan sağlar bizimdir...
KRİZ 2: SET AŞKI BU SEFER TATSIZ BİTTİ
1. Hani dizi dünyası set aşklarını severdi? Set aşkı demek reytinglerde yükselmek demekti? Her an dedikodusu bol bir set ortamı demekti? Ne yaptınız, niye attınız kızı diziden?
2. Madem attınız, o zaman neden sadece Gonca'yı attınız? Can'ı da atsaydınız?
Zaten asıl iddia da, Gonca Vuslateri'nin, canlandırdığı karakterin reytinglere hiçbir katkısı olmadığı için diziden çıkarıldığı...
Gonca Vuslateri ise bu ayrılıktan pek de etkilenmemişe benziyor. Hatta twitter hesabından da durumu ti'ye alan şu mesajı attı: "Gönül işlerim bitti... Sırada öbür işlerim..." Rol arkadaşı Bennu Yıldırımlar'a teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. Bennu Yıldırımlar da ona tüm zarifliğiyle "Seni tanımış olmak büyük keyif... İyi ki karşılaştık yahu... Karşılaşmaya devam..." diye cevap yazdı. Ama benim asıl merak ettiğim, o Gonca-Can aşkının yarım kalıp kalmadığı... Yoksa Can'a da "Bak Cancağızım, o kızla bir daha görüşmek yok, yoksa sana da yolu gösteririz!" mi dediler... Bu detayları merak etmiyorum desem yalan olur...
27 Mart 2015 Cuma
EĞER KURTLARDAN KORKMUYORSANIZ...
Oyunun kurtlarla bir alakası yok, yüz kırk beş dakika boyunca bazen sıkıntıdan patladığınız da oluyor ve ayrıca biletler ucuz değil... Ama Matmazel-Gülten Zerrin Tekindor'dan söz ediyoruz! (Yok ben onunla ilgilenmem diyenler için Şükrü'nün kasları da var!)
Oyun Atölyesi'nin oyunlarına -belki de tanıtımları çok iyi yapıldığından ve oyuncuları gerçekten de çok iyi olduğundan- büyük beklentilerle gidiyorum ama nedense oyundan çıktığımda beklentim karşılanmamış oluyor... Hatırlayın, geçen sezon yine Oyun Atölyesi'nin Nehir oyununa gitmiş ve "Bu 'Nehir'e girilir mi?" başlıklı bir yazı yazmıştım. Oyunda Haluk Bilginer, Canan Ergüder ve Ayça Bingöl oynuyordu, ama önce Bilginer tavlamıştı bizi. Ne var ki oyundan büyük hayal kırıklığıyla ayrılmıştım. Belki de bazı sanatçıları gözümüzde çok büyütüyoruz... Bir de hani sinema ve televizyon kolaydır, oyuncunun gerçekten yetenekli olup olmadığı tiyatroda belli olur denir ya, işte Haluk Bilginer için bu sanki tam tersiydi, onu sahnede, beklediğim kadar yetenekli görmeyince hayal kırıklığı yaşamam da işte bundandı...
Şimdi gelelim Oyun Atölyesi'nin geçen cuma gittiğim diğer oyunu olan "Kim Korkar Hain Kurttan?"a... Bu oyunu da geçen sezon ilk kez sahneleniyorken sanat programları, köşe yazarları epey gündeme getirmiş, oyun çok beğenilmişti. Beni bu oyuna çeken bu övgüler ve tabii beraberinde Zerrin Tekindor oldu. Korkmayın, bu sefer Haluk Bilginer'deki gibi bir hayal kırıklığı yaşamayacaktım, zira Zerrin Tekindor televizyondakinden çok daha yetenekliydi sahnede! Hayatımıza Aşk-ı Memnu'nun kibar ve çekingen Avrupai Matmazel'i olarak giren, sonrasında Kuzey Güney dizisinde canlandırdığı anaç-yırtıcı kuaför Gülten ile izleyiciyi tam anlamıyla ters köşeye yatıran, Kurt Seyit ve Şura'da da kısa bir dönem kendine yer bulan Tekindor, gerçekten usta bir oyuncu. Bunu Aşk-ı Memnu'da canlandırdığı karakter ile Kuzey Güney'de canlandırdığı karakterin ne kadar zıt kişilikler olduğundan, ama onun bu işin altından ustalıkta kalktığından da kolaylıkla görmek mümkün zaten.
Bu oyunda ise orta yaşlı Martha'yı canlandırıyor Tekindor... Eşi George da, Tardu Flordun. Sahi, o da epeydir ekranlardan uzak, değil mi? Öyle ya da böyle, Zerrin-Tardu ikilisi sahnede hoş bir çift olmuş. Martha'nın kısa dalgalı saçları, George'un kirli sakalı... Martha'nın deli dolu halleri, George'un asabiyeti... Bunları izlemek hoş. Ne var ki daha oyunun başında, zaman kavramıyla hiçbir derdi olmayan bir oyunu günümüze uyarlayıp "tableti şarja sokma"nın gözümüze bu kadar vurulması biraz yapay kaçtı, yine de sevdik karakterleri.
Üç perdelik, 145 dakikalık "Kim Korkar Hain Kurttan?"da George, Martha'nın babasının üniversitesinde tarih öğretmeni. Martha ve George bir gece saat üçte bir davetten/partiden sonra evlerine dönüyor ve o saatte evlerine misafir olarak üniversitenin yeni genç biyoloji hocası Nick (Şükrü Özyıldız) ve eşi Honey (Nilperi Şahinkaya) geliyor. Bu genç çift kendilerini Martha ve George'un sert ama eğlenceli ilişkilerinin içinde buluyor. Bitti. Bu kadar. Oyunun bir konusu yok. 145 (sayıyla yüz kırk beş) dakika boyunca biz bu dörtlünün hiçbir amaç ve anlam taşımayan diyaloglarını dinlemek zorunda kalıyoruz. Naber nasılsın mı ararsınız, okulda işler nasıl gidiyor mu... Tuvalet neredeydi mi ararsınız, hadi evi gezelim mi... Biz artık kalkalım mı ararsınız, yok canım biraz daha oturun mu... Yazarı Edward Albee olan bu ünlü oyun, Hira Tekindor (Zerrin Tekindor'un oğlu) yönetiminde içeriğinden biraz kaybetmiş, biraz boşlaşmış sanki. Oyunun gerçekten de bir derdi yok. Arada çaktırılan ve finalde kendine yer bulan "çocuk" meselesi haricinde, oyunun merak ettirici hiçbir unsuru yok. Gerilim yok, tansiyon yok. Ucuz bir komedi gibi seyrediyorsunuz oyunu. Bir ara gerçekten çok sıkıldım ve bu oyundan sonra şu iki şeyden emin oldum:
1. Bir oyuna sanat dünyasındaki üç beş kişi övgüyle bahsediyor diye gitme.
2. Eğer önümdeki kaliteli bir komedi değilse ben kesinlikle komediden nefret ediyorum. (Geçen günkü "Kendi kendim(l)e vol. 1" yazımda da bu konuya daha detaylıca değinmiştim.) Beni dram paklar.
Oyunun geneli çok başarılı değil, ama özel olarak harika performanslar izleyebilirsiniz bu oyunda... Örneğin ekranda itici bulduğunuz Nilperi Şahinkaya'yı sevebilir, yakışıklı Şükrü Özyıldız'ın gövdesine şaplaklar atan Martha'nın yerinde keşke ben olsaydım diye düşünebilirsiniz. Ama özellikle iki yetenek var ki... 18. Afife Tiyatro Ödülleri'nde "Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu" ve "Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu" ödüllerini kazandı Tardu Flordun ve Zerrin Tekindor... Tekindor gerçekten muhteşem... Arada bir Kuzey Güney'deki o deli dolu Gülten hallerini anımsatsa da ve sanki karşımızdaki Gülten'miş gibi hissetsek de, kadın kesinlikle döktürüyor sahnede... O kahkahaları, o hareketleri... Yani zaten ben de bu oyuna sırf onun için gittim ve oyunun devamına da onun için katlandım.
Oyunun adındaki "kurt"a ve oyunun içinde "kurt" olmamasına gelince... Bu, oyunun orijinal adından kaynaklanan bir durum: "Who is Afraid of Virginia Woolf?" Oyun Virginia Woolf'a gönderme yaptığı için adı da böyle. Soyadı Woolf olduğu için de, bizde "kurt" olarak çevrilmiş. Oysa bizde çevirilerin orijinallerle hiçbir ilgisi olmaz ya, keşke bu sefer de öyle olsaymış! Hani adı Elizabeth olan filmleri Ayşe diye çeviririz ya da hani filmin adı Arzu Çeşmesi falandır, biz Aşk Baharı diye çeviririz ya, keşke bu oyunda da böyle yapılsaymış ve ne bileyim, Kim Korkar Kadınlar'dan ya da Kim Korkar Martha'dan falan olsaymış. Kurt olunca algın karışıyor çünkü. Daha büyük şeyler bekliyorsun. Kim bilir oyun ne müthiş şeyler anlatacak diye bekliyorsun. Oysa oyun klasik/klişe bir ilişki komedisi anlatıyor. Belki de bizdeki çevirisinden dolayı biz bu tadı alıyoruz ya da. Gerçi ben oyunun orijinalini bildiğimden buna hazırlıklıydım, ama bilmeyenler için gerçekten kötü ve saçma bir durum. Bu arada, oyun zamanında Türkiye'de yine sahnelenmiş farklı kadrolarla. Yani yurt dışında olduğu kadar bizde de popüler olan bir oyun. Ama dediğim gibi... Ben sıkıldım. Bu oyuna Zerrin Tekindor için gidilir gidilirse, yoksa öyle konusu sürükleyici olduğundan falan değil. 145 dakikadan bahsediyoruz, kolay mı? Sayıyla yüz kırk beş.
İsim: Kim Korkar Hain Kurttan
Meslek: Tiyatro
Sicil: 7.5/10
TL: 55
Oyunun en keyifli yanı: Zerrin Tekindor'la Şükrü Özyıldız'ın dans ettiği sahne.
Oyun Atölyesi'nin oyunlarına -belki de tanıtımları çok iyi yapıldığından ve oyuncuları gerçekten de çok iyi olduğundan- büyük beklentilerle gidiyorum ama nedense oyundan çıktığımda beklentim karşılanmamış oluyor... Hatırlayın, geçen sezon yine Oyun Atölyesi'nin Nehir oyununa gitmiş ve "Bu 'Nehir'e girilir mi?" başlıklı bir yazı yazmıştım. Oyunda Haluk Bilginer, Canan Ergüder ve Ayça Bingöl oynuyordu, ama önce Bilginer tavlamıştı bizi. Ne var ki oyundan büyük hayal kırıklığıyla ayrılmıştım. Belki de bazı sanatçıları gözümüzde çok büyütüyoruz... Bir de hani sinema ve televizyon kolaydır, oyuncunun gerçekten yetenekli olup olmadığı tiyatroda belli olur denir ya, işte Haluk Bilginer için bu sanki tam tersiydi, onu sahnede, beklediğim kadar yetenekli görmeyince hayal kırıklığı yaşamam da işte bundandı...
Şimdi gelelim Oyun Atölyesi'nin geçen cuma gittiğim diğer oyunu olan "Kim Korkar Hain Kurttan?"a... Bu oyunu da geçen sezon ilk kez sahneleniyorken sanat programları, köşe yazarları epey gündeme getirmiş, oyun çok beğenilmişti. Beni bu oyuna çeken bu övgüler ve tabii beraberinde Zerrin Tekindor oldu. Korkmayın, bu sefer Haluk Bilginer'deki gibi bir hayal kırıklığı yaşamayacaktım, zira Zerrin Tekindor televizyondakinden çok daha yetenekliydi sahnede! Hayatımıza Aşk-ı Memnu'nun kibar ve çekingen Avrupai Matmazel'i olarak giren, sonrasında Kuzey Güney dizisinde canlandırdığı anaç-yırtıcı kuaför Gülten ile izleyiciyi tam anlamıyla ters köşeye yatıran, Kurt Seyit ve Şura'da da kısa bir dönem kendine yer bulan Tekindor, gerçekten usta bir oyuncu. Bunu Aşk-ı Memnu'da canlandırdığı karakter ile Kuzey Güney'de canlandırdığı karakterin ne kadar zıt kişilikler olduğundan, ama onun bu işin altından ustalıkta kalktığından da kolaylıkla görmek mümkün zaten.
Bu oyunda ise orta yaşlı Martha'yı canlandırıyor Tekindor... Eşi George da, Tardu Flordun. Sahi, o da epeydir ekranlardan uzak, değil mi? Öyle ya da böyle, Zerrin-Tardu ikilisi sahnede hoş bir çift olmuş. Martha'nın kısa dalgalı saçları, George'un kirli sakalı... Martha'nın deli dolu halleri, George'un asabiyeti... Bunları izlemek hoş. Ne var ki daha oyunun başında, zaman kavramıyla hiçbir derdi olmayan bir oyunu günümüze uyarlayıp "tableti şarja sokma"nın gözümüze bu kadar vurulması biraz yapay kaçtı, yine de sevdik karakterleri.
Üç perdelik, 145 dakikalık "Kim Korkar Hain Kurttan?"da George, Martha'nın babasının üniversitesinde tarih öğretmeni. Martha ve George bir gece saat üçte bir davetten/partiden sonra evlerine dönüyor ve o saatte evlerine misafir olarak üniversitenin yeni genç biyoloji hocası Nick (Şükrü Özyıldız) ve eşi Honey (Nilperi Şahinkaya) geliyor. Bu genç çift kendilerini Martha ve George'un sert ama eğlenceli ilişkilerinin içinde buluyor. Bitti. Bu kadar. Oyunun bir konusu yok. 145 (sayıyla yüz kırk beş) dakika boyunca biz bu dörtlünün hiçbir amaç ve anlam taşımayan diyaloglarını dinlemek zorunda kalıyoruz. Naber nasılsın mı ararsınız, okulda işler nasıl gidiyor mu... Tuvalet neredeydi mi ararsınız, hadi evi gezelim mi... Biz artık kalkalım mı ararsınız, yok canım biraz daha oturun mu... Yazarı Edward Albee olan bu ünlü oyun, Hira Tekindor (Zerrin Tekindor'un oğlu) yönetiminde içeriğinden biraz kaybetmiş, biraz boşlaşmış sanki. Oyunun gerçekten de bir derdi yok. Arada çaktırılan ve finalde kendine yer bulan "çocuk" meselesi haricinde, oyunun merak ettirici hiçbir unsuru yok. Gerilim yok, tansiyon yok. Ucuz bir komedi gibi seyrediyorsunuz oyunu. Bir ara gerçekten çok sıkıldım ve bu oyundan sonra şu iki şeyden emin oldum:
1. Bir oyuna sanat dünyasındaki üç beş kişi övgüyle bahsediyor diye gitme.
2. Eğer önümdeki kaliteli bir komedi değilse ben kesinlikle komediden nefret ediyorum. (Geçen günkü "Kendi kendim(l)e vol. 1" yazımda da bu konuya daha detaylıca değinmiştim.) Beni dram paklar.
Oyunun geneli çok başarılı değil, ama özel olarak harika performanslar izleyebilirsiniz bu oyunda... Örneğin ekranda itici bulduğunuz Nilperi Şahinkaya'yı sevebilir, yakışıklı Şükrü Özyıldız'ın gövdesine şaplaklar atan Martha'nın yerinde keşke ben olsaydım diye düşünebilirsiniz. Ama özellikle iki yetenek var ki... 18. Afife Tiyatro Ödülleri'nde "Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu" ve "Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu" ödüllerini kazandı Tardu Flordun ve Zerrin Tekindor... Tekindor gerçekten muhteşem... Arada bir Kuzey Güney'deki o deli dolu Gülten hallerini anımsatsa da ve sanki karşımızdaki Gülten'miş gibi hissetsek de, kadın kesinlikle döktürüyor sahnede... O kahkahaları, o hareketleri... Yani zaten ben de bu oyuna sırf onun için gittim ve oyunun devamına da onun için katlandım.
Oyunun adındaki "kurt"a ve oyunun içinde "kurt" olmamasına gelince... Bu, oyunun orijinal adından kaynaklanan bir durum: "Who is Afraid of Virginia Woolf?" Oyun Virginia Woolf'a gönderme yaptığı için adı da böyle. Soyadı Woolf olduğu için de, bizde "kurt" olarak çevrilmiş. Oysa bizde çevirilerin orijinallerle hiçbir ilgisi olmaz ya, keşke bu sefer de öyle olsaymış! Hani adı Elizabeth olan filmleri Ayşe diye çeviririz ya da hani filmin adı Arzu Çeşmesi falandır, biz Aşk Baharı diye çeviririz ya, keşke bu oyunda da böyle yapılsaymış ve ne bileyim, Kim Korkar Kadınlar'dan ya da Kim Korkar Martha'dan falan olsaymış. Kurt olunca algın karışıyor çünkü. Daha büyük şeyler bekliyorsun. Kim bilir oyun ne müthiş şeyler anlatacak diye bekliyorsun. Oysa oyun klasik/klişe bir ilişki komedisi anlatıyor. Belki de bizdeki çevirisinden dolayı biz bu tadı alıyoruz ya da. Gerçi ben oyunun orijinalini bildiğimden buna hazırlıklıydım, ama bilmeyenler için gerçekten kötü ve saçma bir durum. Bu arada, oyun zamanında Türkiye'de yine sahnelenmiş farklı kadrolarla. Yani yurt dışında olduğu kadar bizde de popüler olan bir oyun. Ama dediğim gibi... Ben sıkıldım. Bu oyuna Zerrin Tekindor için gidilir gidilirse, yoksa öyle konusu sürükleyici olduğundan falan değil. 145 dakikadan bahsediyoruz, kolay mı? Sayıyla yüz kırk beş.
İsim: Kim Korkar Hain Kurttan
Meslek: Tiyatro
Sicil: 7.5/10
TL: 55
Oyunun en keyifli yanı: Zerrin Tekindor'la Şükrü Özyıldız'ın dans ettiği sahne.
24 Mart 2015 Salı
ASLINDA AYNI DİZİLERİ İZLİYORUZ!
Adlarının, oyuncularının farklı olduğuna bakmayın... Aslında bize aynı dizileri izletiyorlar!
Hepimiz yalılarda, köşklerde, konaklarda oturuyor, hepimizin evi beş katlı, hepimizin evinde yirmi oda olsa gerek yapımcılar da artık içinde "şatafat" olmayan dizi yapmıyorlar! İzlediğimiz her şey birbirinin aynı. Ama özellikle iki dizi var ki, resmen aynılar! Geçen sezon başlayan O Hayat Benim ve bu sezon başlayan Paramparça'dan bahsediyorum. Önce başlayan O Hayat Benim olduğu için, Paramparça onun izinden gidiyor demek hiç yanlış olmaz. İkisinin de çıkış noktasının aynı olduğunu fark edip "Aaa, Mert, hakikaten de böyleymiş yahu, nasıl fark etmedik!" diyeceksiniz... ("Zengin" "fakir" kavramlarını eleştiri amacıyla sık sık kullandım.) Buyurun, aralarındaki 11 benzerlik:
1. İkisinde de birbirinin yerine geçen iki kız kardeş var.
2. İkisinde de kötü kız zengin aileye, iyi kız fakir aileye geçiyor.
3. İkisinde de kötü fakir kızın o zengin aileye girip kendini aile fertlerine sevdirme çabası ekrana geliyor ama ikisinde de kötü fakir kızımız sonradan dahil olduğu ailede bir yer edinemiyor.
4. İkisinde de zengin ailenin babası iyi kalpli, pamuk gibi bir adam ve herkesin gönlü olsun istiyor.
5. İkisinde de bu zengin baba kendi zengin eşini bırakıp iyi kalpli fakir kızın annesiyle aşk yaşamaya başlıyor. Bir anda terk edilen zengin kadın depresyona giriyor ve kocasını geri almak için savaşmaya başlıyor.
6. İkisinde de zengin-fakir çatışması işleniyor.
7. İkisinde de zengin aileye girmek isteyen çıkarcı iki kadın var.
8. İkisinde de holdingler, yönetim kurulu toplantıları, çalışma odaları, masaların üstünde açık duran ama asla -göz ucuyla bile- bakılmayan binlerce dosya var.
9. İkisinde de her hafta bir karakter bıçaklanıyor, kurşunlanıyor, bayıltılarak kaçırılıyor, araba kazası yapıyor, ölüyor.
10. İkisi de artık saçmalamaya başladı. Senaryonun gidebileceği bir nokta kalmadı. Bununla beraber ikisi de devam edecek ikisi de ve ikisi de zorlama olacak.
11. İkisinin de müzikleri harika ve sırf bu yüzden insanın izleyesi geliyor.
Böyle alt alta sıralayınca, iki diziden de soğudunuz, değil mi... Ne var ki sadece bu iki dizi değil, ekranlarımızdaki her dizi birbirinin aynı... Yani... Biz aslında aynı dizileri izliyoruz demem bundandır! Siz en iyisi televizyonu kapatın, bir kitap alın elinize, şöyle keyifle okumaya başlayın... Gerçekten daha keyifli olduğunu göreceksiniz...
Hepimiz yalılarda, köşklerde, konaklarda oturuyor, hepimizin evi beş katlı, hepimizin evinde yirmi oda olsa gerek yapımcılar da artık içinde "şatafat" olmayan dizi yapmıyorlar! İzlediğimiz her şey birbirinin aynı. Ama özellikle iki dizi var ki, resmen aynılar! Geçen sezon başlayan O Hayat Benim ve bu sezon başlayan Paramparça'dan bahsediyorum. Önce başlayan O Hayat Benim olduğu için, Paramparça onun izinden gidiyor demek hiç yanlış olmaz. İkisinin de çıkış noktasının aynı olduğunu fark edip "Aaa, Mert, hakikaten de böyleymiş yahu, nasıl fark etmedik!" diyeceksiniz... ("Zengin" "fakir" kavramlarını eleştiri amacıyla sık sık kullandım.) Buyurun, aralarındaki 11 benzerlik:
1. İkisinde de birbirinin yerine geçen iki kız kardeş var.
3. İkisinde de kötü fakir kızın o zengin aileye girip kendini aile fertlerine sevdirme çabası ekrana geliyor ama ikisinde de kötü fakir kızımız sonradan dahil olduğu ailede bir yer edinemiyor.
4. İkisinde de zengin ailenin babası iyi kalpli, pamuk gibi bir adam ve herkesin gönlü olsun istiyor.
5. İkisinde de bu zengin baba kendi zengin eşini bırakıp iyi kalpli fakir kızın annesiyle aşk yaşamaya başlıyor. Bir anda terk edilen zengin kadın depresyona giriyor ve kocasını geri almak için savaşmaya başlıyor.
6. İkisinde de zengin-fakir çatışması işleniyor.
7. İkisinde de zengin aileye girmek isteyen çıkarcı iki kadın var.
8. İkisinde de holdingler, yönetim kurulu toplantıları, çalışma odaları, masaların üstünde açık duran ama asla -göz ucuyla bile- bakılmayan binlerce dosya var.
9. İkisinde de her hafta bir karakter bıçaklanıyor, kurşunlanıyor, bayıltılarak kaçırılıyor, araba kazası yapıyor, ölüyor.
10. İkisi de artık saçmalamaya başladı. Senaryonun gidebileceği bir nokta kalmadı. Bununla beraber ikisi de devam edecek ikisi de ve ikisi de zorlama olacak.
11. İkisinin de müzikleri harika ve sırf bu yüzden insanın izleyesi geliyor.
Böyle alt alta sıralayınca, iki diziden de soğudunuz, değil mi... Ne var ki sadece bu iki dizi değil, ekranlarımızdaki her dizi birbirinin aynı... Yani... Biz aslında aynı dizileri izliyoruz demem bundandır! Siz en iyisi televizyonu kapatın, bir kitap alın elinize, şöyle keyifle okumaya başlayın... Gerçekten daha keyifli olduğunu göreceksiniz...

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Diziler, Filmler... Ne İzlesek?
The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...
-
12. bölüm 11. bölüm 10. bölüm 9. bölüm 8. bölüm 7. bölüm 6. bölüm 5. bölüm 4. bölüm 3. bölüm 2. bölüm 1. bölüm 13. BÖLÜM ...
-
Geriye dönüp çocukluğumda okuduğum kitaplara baktığımda, kütüphanemin en özel köşesinde duran seri hiç şüphesiz T alihsiz Serüvenler Diz...
-
Her sezon iddialı projelerle evlerimize konuk olan Bennu Yıldırımlar’la, "Buluşma Yeri" adlı oyununun bu sezonki son gösterimin...




















