SOSYAL MEDYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SOSYAL MEDYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2022 Pazar

KİTABA HÜRMET, YAZARA EDEP!

Nurullah Ataç, 1934 tarihli Kitaba Hürmet yazısında, parasını kitap almaya harcamak istemeyenlere hitaben şöyle yazıyor:

"Beğendiğiniz bir romanın şahısları ile tanışmak yüz elli kuruş mu eder? On kuruş verip bu mecmuayı aldınız: Birtakım resimler gördünüz, yazılar okudunuz, belki bir şey öğrendiniz, belki düşüncelerinize uymayan sözlerle karşılaşıp sinirlendiniz ve bu suretle belki kanaatleriniz biraz sarsıldı veya kuvvet buldu. Bütün bunlarla o on kuruş arasında, sorarım size, bir nispet kurmak imkanı var mı?

Hayır, siz yüz elli kuruşla bir kitabın, on kuruşla bir mecmuanın hakiki değerini vermiş olmuyorsunuz. Zaten hiçbir kitabın, yazının para ile ölçülecek bir değeri yoktur. Verdiğiniz para bir iştirak bedelidir. Kitabın yazılmasını, mecmuanın çıkmasını mümkün kılmak isteyenlerin arasına karışıyorsunuz." 

Söylemeye bile gerek yok: Kitaplara paha biçilemez. 

Ama öyle ki, Starbucks gibi seri üretim yapılan kahvecilerde sonu bucağı görünmeyen kahve kuyruklarında bekleyip bir kahveye 35-40 lira verirken hiç gocunmuyoruz da, sıra kitap almaya gelince oldukça tereddütlü davranıyoruz. İstiyoruz ki biz o kitaba para vermeyelim de birisi o kitabı bize bedavaya versin.

Kibarlık gereği biz diyorum, toplumdan bahsettiğim için. Yoksa ben ve muhtemelen sen, hiç de öyle değilsin, sevgili okur.

Sosyal medya, bir kitaba bedava yoldan ulaşmak isteyen kolaycılarla dolu. 

Mesaj kutum, "Kitabınızı gönderin, okuyup yorum yapalım" diyen sözde "okur"larla dolup taşıyor.

Bunlar, maddi güçlük nedeniyle kitaba ulaşamayan değil, kitaba canı istemediği için harcama yapmak istemeyen insanlar. 

Paraları var ama, o parayı kitaba vermek istemiyorlar. "Nasıl olsa sosyal medyada 3-5 bin takipçim var, bana bu kitabı bedava gönderirler" diye düşünüp, üşenmeyip, üşenmeyi de geçtim, yüzleri kızarmayıp, yayınevine filan bile değil, bizzat yazarın kendisine mesaj atıyorlar.

Bir yazara gidip "Bana kitabını gönderirsen okurum" demek, bir oyuncuya ya da yönetmene gidip "Bana sinema bileti verirsen filmini izlerim" demek gibi bir şey.

Okuma kardeşim, benim senin benim kitabını okumana ihtiyacım yok.  

Ve demek ki, senin de o kitabı okumaya ihtiyacın yok...

Daha geçen gün, yine bir benzerini yaşadım: 

Daha doğrusu, bu sefer öyle bir şey yaşadım ki, böylesi daha önce hiç başıma gelmemişti!

Instagram'da kitap sayfası olan bir "okur"dan bana önce, şöyle övgülerle dolu bir mesaj geldi:

"Kitaptaki cümleler ve betimlemeler için kaç gece uykusuz kaldığınızın, yeri geldiğinde burası olmamış deyip tekrar baştan başladığınızın, binbir emekle yazdıklarınızın değerini bilmeyenler romanlarınızı okumasın. Okurun yemek misali doyan midesinin yanında beynine inmek adına cebelleştiğinizin karşılığı eşittir basit lanet rakamlardan ibaretse, okuyorum diyenler gerçekten okumasın! Amacı gerçekten okumak olanlar destek olur!"

Bu iddialı ve yersiz bir şekilde sivri cümlelerle dolu mesajın üstünden çok değil, sadece birkaç gün geçtikten sonra, bu "okur", herhalde bir önce yazdıklarını unutmuş olacak ki, bu sefer de şöyle yazdı:

"Yeni kitabınızı gönderin, okuyup profesyonel yorum yapayım." 

Ne denir ki... Şaştım kaldım...

Yayıncılığın zaten ekonomik kriz nedeniyle zor bir dönemden geçtiği ve benim gibi genç bir yazarın bir sonraki kitabını basacak bir yayınevi bulup bulamayacağı konusunda bile umutsuzluk yaşamaktan neredeyse yazmaya dahi odaklanamadığı şu günlerde, insan hiç değilse "okur"lardan samimi bir destek bekliyor.

Ama herkese de okur dememek lazım.

Okumak, son derece ciddi bir iştir. 

Gerçek okurlar çok şükür o manevi desteği her zaman veriyor da, kendini yükseklerde gören, amacı okumaktan ziyade trendlere uyum sağlamak olan bazı sosyal medya "okur"ları böyle abuk subuk taleplerle ve dengesizliklerle gelebiliyor. 

O nedenledir ki, Nurullah Ataç'ın başlığına ben de naçizane şöyle bir ekleme yapmak isterim:

Kitaba hürmet, yazara edep!

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

29 Mart 2022 Salı

NE DEDİN SEN?! ŞAK!!!

Bildiğiniz gibi, 94. Oscar Ödülleri'nde neredeyse ödüller dışında her şey konuşuldu. Tıpkı gündüz kuşağındaki yarışma programı Zuhal Topal'la Yemekteyiz'de yemekler dışında her şeyin konuşulması gibi... Oscar'daysa hatta daha doğrusu tek bir şey konuşuldu: Will Smith'in sunucu Chris Rock'ı yumruklaması. Evet kimi yerde yumruk kimi yerde tokat şeklinde geçiyor ama apaçık bir yumruk bu. King Richard'daki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu ödülünü de kazanan Will Smith, Rock'a, eşiyle ilgili yaptığı şaka nedeniyle yumruk attı ve o anlar büyük ses getirdi. 

DİKKAT SPOILER:
Nicole Kidman, Bozbalık Üçlemesi'nin II. kitabı Uçurum Zamanı'nda
Ece'nin Meryem'i vurduğu sahneyi izlerken:

Peki sizce Smith'in Rock'a sebebi ne olursa olsun yumruk atması haklı bir davranış mı? 

***

Gel gelelim, olayın bir mizansen olabileceği de sıkça dile getiriliyor...

Büyük ihtimalle de öyle...

Son yıllarda reytingleri gittikçe düşen ve hiç izlenmeyen/konuşulmayan Oscar'lar bu sene böyle bir taktikle gündeme gelmeyi amaçlamış olabilir.

Bu arada tokadın oyuncağı bile çıkmış, ben şok. 

Daha Rock'ın yanağındaki tokadın pembeliği geçmeden... 

Kim bunu nasıl akıl etti? Hadi etti ne ara oyuncağını yaptı?

Bu oyuncağı görünce de düşünmeden edemiyor insan:

Yoksa her şey Oscar'a reyting için kurgu muydu?

Öyle veya böyle, reklamın iyisi kötüsü olmuyor işte...

(Not: Sevda ve Hande cephesinde -bakınız şu yazı- gözler yaşlı...)

(Kitaplarımı incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

20 Eylül 2020 Pazar

BLOG'UM 11 YAŞINDA!

Yine o gün geldi çattı... Blog'um Kafa Dergi 11 yaşında! 20 Eylül 2009'da yazdığım ilk yazıdan beri durmak bilmeksizin yazmaya, blog'umu güncel tutmaya devam etmişim.

2009'dan beri kitaplar, diziler, filmler, tiyatro oyunları, seyahat yazıları, röportajlar, popüler kültür konuları, kendi yaşantıma dair yazılar ve hikayeler yazdığım blog'um... Büyümeme tanıklık eden, yazılarımın satır aralarına dikkatli gözler için sırlarımı serpiştirdiğim canım blog'um... Dile kolay, tam 11 yılı geride bırakıp 12. yaşından gün almaya başladı... Nice 10'lu yıllara... Bu gidişle 20., 30. yılını da görürüz gibime geliyor, ne dersiniz? 

Bu konuda en güzel yazı geçen yılki 10. yıl dönümünde yazdığım yazıydı diyerek, sizleri o yazıyla bir kez daha baş başa bırakıyorum... Yıllar boyunca beni yalnız bırakmayan hepinize teşekkürler!

http://kafadergi.blogspot.com/2019/09/blogum-kafa-dergi-10-yasinda.html

Not: Blog'da yeni bir hikaye serisine mi başlasam diyorum. Aynı zamanda bir de Spotify'da bir podcast yayınına mı başlasam diyorum. Diyorum da diyorum yani, bilmiyorum :) Bu podcast işi ta geçen yıldan beri aklımda zaten, biliyorsunuz... Öyle bir podcast programı yapsam, içeriği ne olur ki? 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

31 Aralık 2019 Salı

ESKİYEN YILIN ARDINDAN, YENİ YILIN KAPISINDAN...

Aşk, ilişkiler, insanlık, sosyal medya, teknoloji, 2020'ye adım atmak üzereyken dünyanın halet-i ruhiyesi... Ve olmazsa olmaz yeni yıl dilekleri...

Ayraç koleksiyonumdan bir kesiti bu yazıya fon yaptım.

Daha dün gelmişti 2019... Biz daha ara sıcaklarını bekliyorduk ki, baş şefin gelip "Tatlınızı da bitirdiyseniz, sizi şu kapıdan uğurlayalım" demesi gibi takvimler 31 Aralık'ı gösteriverdi. İşte, 2020 geldi. Yeni bir sayı. 2-0-2-0. 2020. "Vay canına".
Öyle pek uzay çağı gibi değil, ilginç icatların ve uçan arabaların yapıldığı, Mars'ta evlerin inşa edildiği de yok. Tekerleğin ya da radyonun icadı gibi çığır açacak hiçbir şey yok –tabii internet var, o da elle tutulmuyor ki. Kafamızı telefon ekranına gömdük, habire aplikasyon geliştirip duruyoruz da, bana öyle geliyor ki sanki bir parça yerimizde sayıyoruz, bilmem siz ne dersiniz? Zaten bence ileride, radyasyonun zararlı etkileri anlaşılacağı için insanlık veya en azından insanlığın ciddi bir kısmı, ilkel yöntemlere geri dönecek. Televizyon, telefon, bilgisayar veya herhangi başka bir elektronik sistem bulundurmak ve kullanmak yasaklanacak ya da belki hoş karşılanmayacak, ayıplanacak; düşünsenize, böyle bir dünya ne ilginç olurdu! "Eski çağlarda" insanların kullandığı sosyal medya, özellikle de "instagram" denen şey, gelecekteki insanlar için hayret ve şaşkınlık sebebi olacak. Bir neslin kendini bu kadar anlamsız bir şey için heba etmiş ve "selfie" adı verilen yakından çekilmiş ölü surat fotoğraflarının hala internette (uzay boşluğunda, diyelim) dolaşıyor olması, asla anlaşılamayacak. Öte yandan hiç icat yapılmamış olan yıllarda insanların kendilerini aslında var olmayan ve dokunulamayan, tadılamayan, işitilemeyen, adına da internet denen bir sistem için paralayıp durması, "geçmiş çağların" karanlık gizemlerinden sadece biri olarak kalacak. (Gelecekte böyle bir dünyada geçen kısa bir bilim kurgu öyküsü de yazmıştım, bilgisayarımda duruyor).


Neyse, ne diyorduk, 2020. Tüm hızıyla geçip gitmesine seyirci kalacağımız, nasıl bittiğini anlamayacağımız, çabucak eskiteceğimiz yepyeni bir yıl daha. Yok yok, ne eskimesi yahu! Daha gelmeden ne bu düşünceler? Yeni alınmış son model bir telefon, bir ev, bir araba kadar umut dolu bekliyoruz 2020'nin gelişini, daha dur.

Bunun altına "2019'dan kaçmaya çalışırken ben." yazacağımı sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.

Artistlik olsun diye hiç "Bu yıl çok kötü geçti", "2019’da ben (yerde yatan obez kedi fotosu). Temsili." falan diye paylaşmayacağım. Gayet de iyi geçti bu yıl. Hatta baya iyi geçti. İstediğim pek çok şey oldu. Yani bunların büyük bir kısmı istemeden oldu. Beni acayip sevindiren, heyecanlandıran harika olaylar, karşılaşmalar, buluşmalar, tanışıklıklar, dostluklar... Kendi adıma başarı dolu bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim (Bir insanın "Ben başarılıyım" demesi ukalalık sınıfına girer mi acaba? "Ben akıllıyım" demedikten sonra, bir yıl değerlendirme yazısında kişinin yılın geneline baktığında “başarılı bir yıl geçirdiğini” söylemesinin bir sakıncası olmaz sanırım.) Hayallerimden bazıları oldu. Birkaçı da olmadı, hatta en çok istediğim şey yine olmadı, ama olsun(du). Şimdi tek tek yazmayacağım ne olup ne bitti diye, aslında her yıl olduğu gibi bu yıl da en güzel blog’um tuttu arşivimi, duygularımın düşüncelerimin arşivini. Zaten neleri kastettiğimi sıkı okurlarım biliyordur, anlıyordur.

Her paragrafta yeni bir konuya geçtiğim bu yazı biraz karışık olmuş gibi olacak ama, yazımda bir teşekküre yer vermeden geçmek istemiyorum. Bildiğiniz gibi 2019, blog’umun da 10. yaşını kutladığım yıl oldu. 2009'dan beri tam 10 yıldır, düzenli olarak blog'uma yazılar yazıyorum. Zaman içinde pek çok okurum, takipçim, yorumcum oldu –yani sizler. Bir önceki uzun yazıma ("Yazmak üzerine") gelen detaylı, zeki ve gülümseten yorumlarınız karşısında hayran hayran bakakaldım, nasıl sevindim! Sadece o yazım için değil, genel olarak blog’um ve yazılarımın aldığı geri dönüşler için konuşuyorum. Upuzun bir yazının okunup yine upuzun bir şekilde yorumlanmasına, günümüzün "sosyal medya" şartlarında pek rastlanmıyor. Bu nedenle çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Sadece benim okurlarım-takipçilerim olan sizler için de söylemiyorum bunu. Zaten her defasında söylediğim bir şey var: Blog'ların okur kitlesi çok başka. Sosyal medyanın aksine, uzun yazıları okuyan, yazıp düşünmeye önem veren insanlar var burada. Buradaki tek bir yorum bile benim için çok kıymetli. Zahmet edip uzun bir yazıyı okuyup bir de o yazıya yorum yazmak, blog dünyasında çok şey ifade ediyor. Tabii büyük çoğunluk, yazıları sessiz sedasız okuyanlar. Onların da varlıklarını hissediyorum. Bazen öyle birkaç mail ve mesaj kutuma mesaj da geldiği de olur. "Seni/sizi bunca zamandır takip ediyorum, hiç yorum yapmadım, ama şu yazın/ız beni yorum yapmak için harekete geçirdi..." diye başlayıp, uzun uzun iç döken o yorumlar, mesajlar...

"Yazmak üzerine" adlı yazımın bahsini biraz da şu yüzden açtım: Tabii ki hiçbirinizi tanımadığım gibi onu da tanımıyorum, ama sanırım yaşı da bir hayli genç olan İrem'in, –yani benden de genç demek istiyorum– yazdığı şey beni çok sevindirdi: "Ben de ilk kitabımı yazmaya başladım. Özellikle de siz örnek aldığım kişilerden birisiniz." Birilerine ilham olabilmek, örnek olabilmek ne kıymetli, ne mutluluk verici bir şey... Umarım bir gün daha fazla kişiye ulaşıp örnek olabilirim... Yeni yılda da ben sırf yazı yazmayı sevdiğim için buralarda olmaya, aklıma geleni, kafamdan geçeni yazmaya devam edeceğim...

Bu yıl yine cazdan popa, güzel şarkılar dinledim, pek çok yabancı şarkıcı keşfettim. Belki 750-800 tane yeni kitap aldım, eve yeni bir (hatta belki iki) kitaplık yaptırmak şart oldu. Kitaplıklarımdan taşan kitaplar odaların çeşitli köşelerinde kuleler gibi yükseldi. Toplam 120 civarında kitap okudum; aşağı yukarı bir ayda 10 kitap. E benim AVM AVM kıyafet mağazası gezeyim, yok üç tane bot, beş tane mont alayım merakım yoktur, alırım tabii, temiz ve şık giyinmeyi severim de, ama yani genelde severek yapmam bu alışverişleri. Böyle kitaptı, kırtasiye ürünüydü, ev dekorasyonuydu, daha çok severim. Olan paramı gene onlara harcarım. Ha seyahat etmeyi de çok severim, fırsat buldukça gezerim ama tabii Euro'nun dışı da içi de sizi bizi yakar. Güzel ve lezzetli yemeklere de bayılırım, hoş bayılmayan da yoktur diye düşünüyorum.


Evet, ne diyorduk? 2020. Uçan arabalar, komşunun evine yahut dünyanın bir ucuna ışınlanmalar hala yok ama 2020 diye bir yıla geldik işte. 2000'ler, 2010'lar bitti, yarından itibaren 2020'ler başlayacak. Aman sanki ne olacak; faturalar pahalı, yaşamak pahalı, her şey pahalı, pazarda satılan muz bile artık pahalı. Yiyeceklere şüpheyle yaklaşıyoruz. Paket gıdalar kötü diyoruz ama organik olduğu öne sürülen şeylerden de artık emin olamıyoruz. Diş fırçaları, şampuanlar, sabunlar, aklımıza gelen gelmeyen her şeyin içinde zehir var. Sülfatlı şampuanlar saçlarımızda, titanyum dioksit diş macunlarımızda, deterjanlarımızda, hatta leblebi ve sakızlarda bile kol geziyor. E ne yapalım? Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze ses tonuyla: "Çekecez, mecbuuuuur." Biz de böyle bir zaman dilimine denk gelmişiz. Kötü zamanlardan geçiyoruz. Yani belki 500 veya 1807 yılında yaşayanlar için de "eskiden her şey çok daha güzeldi" ve "şimdiki zaman çok berbat", ama ne yapalım, bu 2019'da da öyle olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ülke olarak da değil, dünya olarak da bir garibiz. Siyaset, ekonomi, toplum, doğa olayları, her şey olumsuz. Hadi diyelim dış dünyada olup biten her şeye kulaklarımızı tıkamayı, gözümüzü yummayı başardık, bireysel olarak kendi dünyamızda da işler yolunda mı sanki? Kime güveneceğimizi bilmiyoruz. Bilmiyorum teknoloji mi veya teknolojiyle gelen gösteriş merakı mı, ama bir şeyler bizden samimiyeti ve güvenilirliği çaldı. Aşk yaşayacak doğru düzgün, derinlikli insan bulamamaktan bile yakınır hale geldik (herkesin bunu dert edindiği yok tabii). Evet, o insan mutlaka bir yerlerde var, belki köşe başında, belki bulunduğumuz yerden bin kilometre uzakta, ama nerede, nasıl karşılaşacaksın ki onunla? Hem de tek yaptığın saatlerini boş boş sosyal medyada geçirmekken! Filmlerdeki gibi koridorda çarpışıp kitaplarını devirdiğin kız sana "Merhaba, tanışalım mı?" değil, "Önüne baksana, öküz!" diyecek (çok affedersiniz, o kız adına sizden özür diliyorum). Ki zaten koridorda (hangi koridorsa o) kitap taşıyan birileriyle çarpışma ihtimalin de pek kalmadı.


Her şeyde olduğu gibi, ilişkilerde de bir yapaylık var. Yeni yılda 1-3-5 günlük, sığ, hiçbir derinliği olmayan, söz gelimi tanışır tanışmaz "instagram’da beni eklesene" türü arkadaşlıklara kapılarımı tamamen kapatıyorum. Zaten hep kapalıdır benim geçici ve yüzeysel ilişkilere kapılarım, ama bu sefer kilidi de değiştiriyorum, çünkü çok zorlayanlara açıyordum o kapıyı. Bazı kızlar; çok yüzeyselsiniz. Karakterleriniz beş para etmez. Genel kültürünüz yok. Tek bildiğiniz şey son çıkan iPhone modeli ve doğru selfie'yi hangi açıdan çekilmeniz gerektiği. Bir de dibi gelmiş saçlarınıza yaptığınız saç boyası. Zariflikten uzaksınız. İstediğiniz kadar güzel olun. Ruhunuz boş ya, işte en çok da bu yüzden bence acayip iticisiniz. Bazı erkekler; tek bildiğiniz şey spor salonuna gidip "daha, daha ve daha çok kas" çalışmak. Bir de metal kolye modası çıktı şimdi, onu boynuna asmayanı dövüyorlarmış gibi. Ayrıca hepinizin oyuncu olması gerekmiyor. Biraz kendinizi geliştirin, hobi falan edinin. Hep ve hep kızlara değil, azıcık da sanata yönelin mesela.
Bazen bir kız ne kadar güzel, bir erkek ne kadar yakışıklı olursa olsun, "o kişinin" dışı hiçbir şeye yaramaz, çünkü içinde kalp yoktur. Zarafet, ruhsal güzellik ve dünya algısı... Asıl önemli olan budur. İşte günümüzdeki insanlık (elbette genel olarak konuşuyorum) bunu kaybettiği için, ilişkiler kaybediyor, ilişkilerde kaybediliyor. Neyse ki benim çevremde, benden yaşça büyük de olsa örnek alabileceğim bu tarz kaliteli, zarif ve romantik ilişkiler var. Ama onlara baktıkça da aklıma şu soru geliyor: Ben böyle bir aşk bulabilecek miyim? Ya da önümde böylesine iyi örnekler varken, bulduğum beni ruhsal açıdan ne kadar tatmin edecek? Dahası, edebilecek mi?

Bilemiyorum...

Hangimiz bilebiliyoruz ki?

Hayat devam ediyor.

Gene de 2020'den umutluyuz (boşa çıktı).

Yok yok, boşa çıkmasın.

Samimi, içten insanların yolları kesişsin, onlar birbirini bulsun.

Hayatlarımızda hep kalıcı dostluklar ve güvenilir aşklar olsun.

Olsun ya.

Olacak!

Du' bakalım.


Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

2 Aralık 2019 Pazartesi

ŞİŞİRİLMİŞ EGOLU CAN YAMAN’TİK KOMEDİ



Bir süredir, gerek televizyonda gerekse internette, herkes gibi ben de Can Yaman haberlerine maruz kalıyorum.

Can Yaman'ın şişirilmiş kasları da ukala açıklamaları da bana acayip antipatik geliyor. Bir insanın en az kasları kadar şişirilmiş egosu kadar itici bir şey olamaz. Bir tek Yaman da değil, bu şablona uyan her egolu erkek oyuncu kendinden nasıl soğutuyor. Hiçbir zaman sevmemiştim, izlememiştim, o ayrı.

Romantik komedi diye bir zamanlar çok sevdiğim bir tür vardı, bizim bu tarz dizilerimizin çoğu yüzünden o türden de soğudum! Bunlar romantik komedi değil ki, Yaman'tik komedi! Ekranda gösterilen HİÇBİR romantik komedi dizisini izlemedim, izlemiyorum, izlemem. Ne Kiralık Aşk'lar ne Erkenci Kuş'lar... Hepsi birbirinin aynı ve boş geliyor. Bir konuları yok ki. Kaslı erkek soyunuyor, temiz kalpli kız ona bakıp iç geçiriyor. Her bölüm böyle devam ediyor. Ta ki yaz bitip reytingler düşüp dizi final yapana kadar. (Onlar da haklı, her akşam üç-dört saat ekranda kalmaları gerektiği için, senaryo bir yerden sonra bayıyor. Hepsi de birbirinin taklidi. Yani ben daha dram ve psikolojik türdeki filmleri sevdiğim için belki. Ama yabancı romantik komedileri izliyorum mesela. Neyse, bu ayrı bir yazının konusu.)

Kıvanç Tatlıtuğ gibi birbirinden farklı her rolün, her karakterin altından başarıyla kalkan bir oyuncuyu bu meseleye karıştırmaya çalışan magazinimiz de az değil. O da güzel bir cevap veriyor zaten: "Ben 18 yıldır bu sektördeyim, bir kez konuştuğumu gördünüz mü?" Yani, dünkü çocuklarla beni karıştırmayın demeye getiriyor, güzel de ediyor!

Can Yaman... Sen bu kadar iyi, yetenekli oyuncunun olduğu bir sektörde kendinde bu cesareti bulup hiçbir tevazu da göstermeden böyle açıklamalar yapabiliyorsan, gelen eleştirileri de göze almalısın. Yaman, oyunculuk camiasının Aleyna Tilki’si, Edis’i gibi. Bindiği İtalya uçağında "Uçak düşse yerli dizi sektörü biter" falan da der bu bak yakında.

"Erkenci Kuş'la Türk dizilerinin Avrupa'da önü açıldı" lafı kadar manasız bir şey de duymadım. Güya alttan alta kendi başarısını kastediyor orada. Yahu hadi hiçbirini duymadın, Fatmagül'ün Suçu Ne'nin İspanya'da, Fransa'da kırdığı rekorları da mı duymadın? Ayrıca içi dolu olan etkileyici bir dramla, senin soyunup durduğun içi boş romantik komedinin izlenmesini mi karşılaştırıyorsun? 

Can Yaman keşke Gönül İşleri'ndeki "sempatik çocuk" olarak kalsaydı...

Sizin bu konularla ilgili görüşleriniz neler? 

Sosyal medya hesaplarım:

14 Eylül 2019 Cumartesi

BLOG'UM KAFA DERGİ 10 YAŞINDA!


Tarih, Eylül 2009. Daha on dört yaşında bir çocuğum. Ortaokul bitmiş, liseye başlayacağım yaz tatilinin son günleri. Ama okuma yazmayı öğrendiğim birinci sınıftan beri, saman kağıtlara ellerimle yazıp çizerek yaptığım dergileri postayla ülkenin bir ucundan diğer ucundaki akrabalarıma, tanıdıklarıma yollamaktan bir an olsun vazgeçmemişim. Hatta bu insanlar, küçük bir çocuğun hayal gücünü ve inancını kırmayıp o dergilere aylık abone bile olunca, ne çok sevinmişim! Her hafta yeni dergiler yapıp yollamışım onlara, çocukluktan beri bir şekilde hep kendi dergimi çıkarmışım, "yayıncılık dünyasının" içinde büyümüşüm yani.

Ve o yaz yine bu akrabalarımdan biri sayesinde, blogspot uzantılı blog'larla tanışmışım. Emekler vererek yazdığım çizdiğim, sonra fotokopicide çoğalttığım, zarfların içine koyarak postaneden uzaklara gönderdiğim bu el yapımı dergilerimin karşısında, güçlü bir alternatif belirmiş: İnternet. Blog açarsam yazılarımı herkesin her an oradan okuyabileceğini öğrenince, yazı masamın çekmecesinde deste deste duran saman kağıtlarım, rengarenk kurşun ve tükenmez kalemlerim yerini "okurlara" daha kolay ulaşabilmek adına blog dünyasına bırakmış. Kafa Dergi. Blog'umun adı bu. Seyahat ettiğim yerlerden okuduğum kitaplara, izlediğim dizilerden o an güncel olan ne varsa ona dair yazdığım yazılara, arkası yarın gibi kaleme aldığım hikaye serilerime, yaptığım çizgi romanlarıma; bazen kendi dertlerimi, çarkları bir türlü durmayan kafamdan geçenleri aktardığım, bazen benim gibi düşünenlere ulaşmak istediğim o blog dünyam, bugün, yani Eylül 2019'da, tam dolu dolu 10 yılını geride bırakıyor. İnanılır gibi değil! Bu su gibi geçip giden 10 yıl boyunca, binlerce yazı yazdım ve bugün ilk kez bu yazı için istatistiklere girip bakınca gördüm ki, yazılarım bir milyondan fazla okura ulaşmış. Üstelik günümüzün sosyal medya dünyası için uzun, çok uzun paragraflar, yazılar bunlar... Çünkü bir konu hakkında şöyle doya doya yazmak gibisi var mı? 

Tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi ya da albüm tavsiyesini de, şehrin birindeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Sadece kendimin değil, blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim. Blog'ların samimiyeti bambaşka. Ne instagram ne twitter ne de başka bir şey benim için blog'un yerini tutabilir. Önemli olan yazmayı sevmek burada... Bugün, saman kağıtlara yazılar yazıp akrabalarına yollayan on dört yaşındaki o çocukla, bilgisayarının karşısında klavyesine yazıp yazılarını blog'unda yayımlayan yirmi dört yaşındaki bu çocuk arasında hiçbir fark yok. Çok şey değişti, dönüştü belki, ama tek bir şey hiç değişmedi: Yazmaya olan tutkusu, bağlılığı, aşkı. Benim büyümeme tanıklık eden en güzel şey, blog'um Kafa Dergi'dir. 

Yıllar boyunca yanımda olan, yazdığım her yazıyı okuyan, yorumlayan, beni sonuna kadar destekleyen ve hiçbirini tanımadığım, ama kalpten kalbe bağlarını hissettiğim siz güzel okurlarıma en içten teşekkürlerimle...

Ve yazmaya devam... sonuna kadar!

Not (Böyle bir açıklamayı 5 yıldır ilk ve son kez yapıyorum): Bildiğiniz üzere, benim 10 yıllık Kafa Dergi blog'umun, blog'umun adında bir dergi çıkaran 5 yıllık Kafa Dergi ile hiçbir alakası yoktur. :) 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

26 Ağustos 2019 Pazartesi

SİZ BU ÇAĞDAN MEMNUN MUSUNUZ?


Hani diyorum bu denli sosyal medya çılgınlığı olmasaydı, insanlar yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verseydi, caz hala çok popüler olsaydı, analog fotoğraf makineleri telefon kameralarına yenik düşmeseydi, çizgi romanlar sadece sahaflarda bulunmasaydı, matbu kelimesinin anlamını herkes bilseydi, kitaplar story'ye koymak için satın alınmasaydı ve fotoğraflar instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekilseydi... 

Kendini bu düzene ait hissetmeyenler parmak kaldırsın! İki parmağı ben ve arkadaşım adına kaldırıyorum.


Sosyal medya adreslerim: 

1 Şubat 2019 Cuma

2019, BLOG'LARIMIZIN YILI OLABİLİR!


Herkese merhaba! Bugün size bir soru sormak istiyorum: Influencer'ınızı nasıl alırdınız?

"Mümkünse hiç almayayım" diyenlerdenseniz, yalnız değilsiniz.

Pek çok alanda değişime gebe olan 2019, influencer'ların etki alanlarını da yeniden tanımlayacak gibi görünüyor. Markalarla işbirliği yapıp sosyal medya ve dijital kanallar aracılığıyla milyonlara varan takipçilerine seslenen sosyal medya fenomenlerinin tahtı 2019'da sallanabilir.

Bildiğiniz üzere etki alanı geniş olan blogger, YouTuber ve ünlüler, influencer olarak tanımlanmakta (burada blogger diyerek kastedilen aslında instablogger'lar, yani yıllardan beri kendi hallerinde blog'larını yazmakta olan bizler değil). Ancak pek çok trend uzmanına göre, milyonlarca takipçisi olan bu sosyal medya fenomenlerinin insanlar üstündeki etki alanı, bundan böyle o kadar da geniş olmayacak. Aslında hiçbir zaman öyle değildi bile denebilir. Yani Demet Akalın o zayıflama çayını paylaşınca çayın satışları sanıldığı kadar artmıyor ya da Murat Övüç'ün, Kerimcan Durmaz'ın, Danla Biliç'in, Enis Batur'un paylaştığı reklamları aslında hiç kimse umursamıyor. Hiçbirimiz (ha tabii ben takip de etmiyorum onları, ama o ayrı bir mesele). Bunun sebebi de, çok takipçili hesapların samimiyetine inanılmaması ve paylaştıkları her şeyin reklam olduğunun bilincinin insanlara yerleşmiş olması (öyle ya, sosyal medya artık yıllardan beri hayatımızda ve oranın dinamiklerini hepimiz çok iyi öğrendik). Hatta, yine bu araştırmacılara göre, milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomenlerinin bu reklamlar sayesinde kazandıkları dudak uçuklatan paralar nedeniyle o reklamlardaki ürünlere ilgi göstermemekle kalmıyor, takip ettiğimiz o kişiden de gittikçe soğuyoruz, kandırılmış hissediyoruz.


Daha az takipçiye sahip olan hesapların ise, bir ürünü tanıtırken takipçi sayısı yüz binleri aşan hesaplara göre daha samimi olduklarına inanıyoruz. Bu nedenle o tip hesapların insanları harekete geçirme etkileri daha fazla. Kendi blog'larımızı düşünelim. Mesela kendimden örnek vereyim. Blog'um 2019'da 10. yaşını kutlayacak ve tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi tavsiyesini de, bir şehirdeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Dolayısıyla ben burada "Şu kitabı şu nedenlerden dolayı çok sevdim, bence siz de alıp okumalısınız" dediğimde, bunun ardında gizli bir reklam olmadığını hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Blogspot uzantılı blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim.

İşte 2019’da da, sosyal medyada samimi ve içten paylaşımların daha etkili olmasının bir sonucu olarak, 3000 ila 50000 aralığında takipçi sayısına sahip olan micro-influencer’ların önemi artacak; trend araştırmacılarının yalancısıyım!  Reklamverenler, daha niş bir kitleye hitap etmek için onları kullanacak. Hatta nano-influencer olarak bilinen, 1000-5000 takipçiye sahip olan kullanıcıların bile yıldızı parlayacakmış. Kısacası 2019 takipçi sayısının değil; yorum, beğeni, paylaşım, kısacası etkileşimin önem arz ettiği bir yıl olacakTabii eğer bir micro-influencer çok fazla reklam almaya başlarsa, onun da bir yerden sonra macro-influencer kadar etkisizleşeceği görüşündeyim ben. Her şey tadında, o ilk tanıdığımız haliyle güzel sonuçta. Nasıl ki daha az bilinen alternatif bir şarkıcı daha çok ilgi çekiyor ve o şarkıcı kitleler tarafından tanınan biri haline gelince ondan soğuyorsak ya da sadece bizim bildiğimiz bir kitap, filmi çekilerek anında tüketime aç milyonların önüne sunulunca kalbimiz kırılıyorsa, sosyal medya fenomenleri için de aynısı geçerli. 

Dediğim gibi, blog'um 2019'da 10. yaşını kutlayacak. Instagram'ı da aktif bir şekilde kullanmama rağmen, blog'umdan asla vazgeçmedim, vazgeçmem. Blog'umda (hatta blog'larımda) bugüne dek binlerce yazı yazdım ve geri dönüp arşivimdeki yazılara bakmayı, "Aaa, ben böyle bir şey de mi yazmışım?" diye şaşırmayı bile seviyorum. Yani sosyal medya blog'ların sonunu getiremez bence. O yüzden yazmaya devam! 2019'un gerçek "blogger"ların yılı olmayacağını kim söyleyebilir ki?

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

25 Aralık 2017 Pazartesi

HÜRRİYET SEYAHAT'E MALMÖ'YÜ YAZDIM!


Herkese merhaba! 

Bildiğiniz gibi geçen dönem İsveç'in üçüncü büyük şehri olan Malmö'de Erasmus'taydım. 

Ama bakmayın İsveç'in üçüncü büyük şehri olduğuna, Malmö aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. Kendisi, hakkında en az şey bilineni ama en çok merak edileni. 

İşte dün, Hürriyet Seyahat'te Malmö'yü yazdım! 

Bu, Hürriyet'teki ilk yazım olmuş oldu... 

Okumak isteyenlere duyurulur... 

Gazetede de, internette de var...



Malmö'yü yazdığım yazılarımın blog'umdaki linki: http://kafadergi.blogspot.com.tr/search/label/MALM%C3%96


Hürriyet Seyahat'te yayımlanan yazım:

İSVEÇ'İN ÜÇÜNCÜ BÜYÜĞÜ 

Modern ve klasiğin buluştuğu bir yer Malmö. Stockholm ve Göteborg’dan sonra İsveç’in en büyük üçüncü şehri… Bakmayın İsveç’in üçüncü büyük şehri olduğuna, burası aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. O zaman buyurun, kenti keşfe çıkalım…

Soğuğu hiç sevmememe, kasvetten ve kapalı havalardan nefret etmeme, on derecede bile üşümeme rağmen, dünyanın en soğuk ve en karanlık ülkesi İsveç’te ne işim vardı? Size şu kadarını söyleyeyim: Ne işim yoktu ki! Başlı başına bir sebep olarak, Stieg Larsson’un Millennium Üçlemesi’ni, sonra Camilla Lackberg’in kitaplarını ve diğer polisiye İsveç polisiyelerini gösterebilirim. İsveç, polisiye edebiyat alanında son on yıldır durdurulamaz bir yükselişte. Tabii ki yüksek yaşam kalitesi, temiz havası, temiz çeşme suyu, doğası, bisiklet dostu olması, herkesin İngilizce bilmesi ve konuşması, şık ve nezih kafeler, restoranlar, minimalist İsveç tasarımları ve Instagram’a şenlik ortamlar da, İsveç’e gelmemin diğer sebepleri arasında… Ayrıca Erasmus, İsveç gibi bir kuzey ülkesine gitmek için harika bir fırsat. Ama İsveç çok pahalı bir yer, baştan söyleyeyim.



İstanbul’dan üç saatlik uçuşla Danimarka’nın Kopenhag Havaalanı’na, oradan da iki ülkeyi birbirine bağlayan Öresund Köprüsü’yle yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından İsveç’teki Malmö istasyonunda trenden indiğimde, kendimi İsveçli polisiye yazarı Stieg Larsson’un Ejderha Dövmeli Kız’ındaki karakterlerden biri gibi hissetmeye çoktan başladım. Bir köprüyle ülke değiştirebilmek harika bir şey, bunun bedeliyse 98 Danimarka Kronu (yaklaşık 54 lira).

Ocak ayında Malmö’ye ayak bastığımda hava gerçekten de buz gibi soğuktu ama kar ya da yağmur yoktu. Ülkenin en güneyinde olan Malmö, ılıman bir şehir. Ama kuru bir soğuk ve denizden esen felaket bir rüzgâr var. Bisiklet sürerken çoğu zaman rüzgârdan şikâyetçi olduğumu, bisikletten savrulup denize savrulacakmış gibi hissettiğimi bilirim.



Görmeden dönmeyin

Malmö Devlet Kütüphanesi: Kesinlikle baştan çıkarıcı bir yer. Ömrümde bu kadar muhteşem bir devlet kütüphanesi görmedim. Muazzam büyüklükte. Yerden tavana kadar cam duvarlarıyla kışın en karanlık saatlerinde bile ferah. Masaya oturduğunuzda dışarıdaki kocaman ağaçlar ve göl doğanın içindeymiş hissi uyandırıyor. Aklınıza gelebilecek her dilde kitap var. Türkçe de… Ayrıca kitapların yanı sıra yine çoğu dilde çeşitli gazeteler, dergiler, DVD’ler ve kutu oyunları bulmanız mümkün.


Turning Torso: Dünyanın en karakteristik binalarından bir tanesi. Bu sarmal gökdelen, şehrin hemen her yerinden görülebilen bir simge... Üst katlarda oturanların şahane bir Danimarka manzarası olmalı.

Öresund Köprüsü: İsveç ve Danimarka’yı birbirine bağlayan köprüyü, Bron/Broen dizisi fanları gayet iyi bilir. Ben henüz izlemedim ama dizi Malmö’de çekiliyor.

Malmö Üniversitesi: Üniversite kampüsünün ana binasındaki yine camekân olan kütüphaneye gidip Baltık Denizi’ni ayağınızın altında hissedin.

Science Fiction Bokhandeln: Özellikle bilimkurgu, fantastik ve çizgi roman meraklılarını çıldırtacak çeşitlilikteki ürünleriyle, Malmö’nün açık ara en iyi kitapçısı. 

Ribersborgsstranden: Burası Malmö’nün kilometrelerce uzunluktaki sahil yürüyüş yolu. Upuzun kumsaldaki iskelerlerden birinde kışın çırılçıplak bir şekilde denize girenleri görürseniz sakın şaşırmayın. Çünkü saunadan çıkıp kendini buz gibi denize bırakmak, üstelik bunu çırılçıplak yapmak, İsveç’te bir gelenek... 

Şehrin parkları:
 Pildammsparken, Kungsparken, Folkets Park ve Slottstradgarden… Göller, dereler, ağaçlar, koşanlar huzur verici… 


Malmö Müzesi: Hem müze hem de tarihi bir kale olan bu yapının üst katlarında sizi şömineler ve geyik başlarından oluşan kraliyet odaları bekliyor.


Malmö’de nerede ne yemeli? 

Pronto’da yemek tabağında servis edilen cheesecake’leri... (59 SEK,27 lira)


Malmö’nün en eski ve en şık pastanesi olan Konditori Hollandia’da krema ilaveli elmalı tart ve çilekli pasta (ikisi 104 SEK, yani 48 lira)…


Malmö Saluhall’in içindeki pizzacıda benim önce “o nasıl olur ki”, sonra “of bir daha mı yesem” dediğim, kısacası en orijinal ve en lezzetli şey olan peynirli-limonlu pizzayı (110 SEK, 50 lira)...


Lingonlimpa ekmeğini mutlaka kahvaltılarınızın baş tacı yapın. (Dağ kızılcığı ekmeği. Trabzonlu olmama rağmen ben bile dönerken bavulumda bu ekmeklerden getirdim, düşünün. 6 lira.)


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

2 Aralık 2017 Cumartesi

KİTAPÇIDAKİ KIZ VE TERS DÜZ


Bugün girdiğim kitapçıda, yeni çıkan kitapların olduğu rafların önünde, kafamda derin düşüncelerle dikiliyordum. 

Derken yanıma bir kız geldi ve onun da benimle aynı raflara baktığını gördüm. 

O da düşünceli gibiydi ve bu beni tetiklemiş olacak ki, “Hepsi birbirinin aynısı gibi, değil mi?” dedim ona dönerek. 

Kapaklarında yarı çıplak erkek/kız fotoğraflarının olduğu, adları Aşk Vadisi, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk gibi şeyler olan kitaplardan bahsediyordum. 

Tıpkı tam da dün blog’umda yazdığım kitaplardan yani. 

O da bana hak verdi, böylece ayaküstü belki yarım saat kadar konuştuk. 

Sonunda internette milyonlar tarafından okunan, genç kitleyi peşinden sürükleyen, edebiyat dünyasının bir süredir gözdesi olan bu aşk romanları modasının gelip geçici bir dönem olduğuna karar verdik, yani beş yıl sonra içlerinden hangisi hatırlanacak? 

Konuşmamızın başından beri “Acaba bir yazar olduğumu söylesem mi söylemesem mi?” diye düşünüyordum ve sonunda söyleyiverdim, bir tesadüf eseri karşıma çıkan bu okurdan fikir almak için: Ona kapağının, önünde durduğumuz kitapların kapakları gibi birbirinin kopyası ve klişelerle dolu olmayan kitabım Ters Düz’den ve yayınevlerinin bu tür kapakları olmayan kitapları basmak istemediğinden bahsettim. Yoksa kitabım hemen basılacak ama, öyle olmasındansa hiç basılmasın daha iyi diye düşünüyorum galiba, diye zihnimi uzun süredir meşgul eden konuları ona anlattım. 

Bir yazarla tanıştığı için şaşırmıştı ama yüzüm ve adım ona tanıdık da gelmişti. 

Ben gerçekten emek vererek ve yaratıcı olmaya çalışarak yazıyorum. 

Sipariş üstüne ya da tutması için yazanlardan değilim. 

Ama bu da bir şekilde sizin tarafınızdan hissediliyor galiba, o nedenle hala iki yıl önce çıkan Ters Düz’le ilgili yazılan yazılara rastlıyorum, hala benim gibi o heyecanı, o tutkuyu yaşayan okurlar görüyorum. 

Sizler kemik okur kitlemsiniz ve bana her zaman sahip çıkıyorsunuz. 

Bu yüzden yazdığım kitapların basımıyla ilgili en umutsuz olduğum anlarda bile şanslı hissediyorum. 

Vedalaşıp kitapçıdan çıkıp yürümeye başladığımda, yüzümde bu yüzden ufak bir tebessüm vardı. 

Bu arada fotoğraftakiler, kendi ayraç koleksiyonumun bir kısmı. 





1 Aralık 2017 Cuma

DİJİTAL GENÇLİĞİN "BEYAZ DİZİ"Sİ: WATTPAD

Wattpad'de milyonlar tarafından okunuyorlar, genç kitleyi peşlerinden sürüklüyorlar… Karanlıktan, acıdan, ölümden bahseden aşk öyküleri, edebiyat dünyasının da yeni gözdesi. 8-9 yaşındaki çocuklar bile okuyor. Aşkı, ilişkileri, gerçek hayatta henüz yaşamadıkları, hatta belki de bilmedikleri pek çok şeyi Wattpad'den öğrenen bir kuşak geliyor.



Bugün sizlere Wattpad çılgınlığından bahsetmek istiyorum. Daha önce de yazmıştım ama bu defa daha detaylı yazıyorum. Wattpad, ücretsiz bir okuyucu-yazar platformu. Aslında Youtube’un yazılı versiyonu diyebiliriz. Ama aynı zamanda Facebook gibi bir sosyal medya platformu olarak da görev görüyor. 2006 yılında kurulan Wattpad’i en çok kullanan 4 ülke arasında Türkiye de yer alıyor. Diğer ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan ve Filipinler. Wattpad’de, bölüm bölüm yayımladığınız, adeta tefrika ettiğiniz hikayeniz/romanınız, eğer milyonlar tarafından okunup yorumlanır ve yayınevlerinin ilgisini çekerse, gerçek bir kitaba dönüşebiliyor. Karakterleriniz için yerli-yabancı oyuncuların fotoğraflarını kullanarak kolaj görseller ve kitap kapakları bile hazırlayabiliyorsunuz. Yirmi bir yaşındaki Büşra Küçük’ün Kötü Çocuk serisi önce kitap oldu, sonra film. Yine Büşra Yılmaz’ın 4N1K’sı kitap oldu, sonra filmi çekildi ve şimdi de televizyon dizisi yolda… Hem yayıncılık hem de sinema-televizyon sektörünün iştahla baktığı bir platform Wattpad. Üstelik, bu Türkçe hikayeler Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Almanya, Fransa, Avusturalya, İsviçre gibi ülkelerde de ilgiyle takip ediliyor. Wattpad’in kullanıcıları, yani hikaye yazarları ve okuyanları ağırlıklı olarak kadınlar. Kullanıcı profili 8-9 yaştan başlıyor. Ortalama olarak 10-18 yaş arasına hitap eden bir platform burası.

Romantik soslu genç kurgu Türkiye’de en popüler tür

Türkiye’de Wattpad’de en çok yazılan tür “romantik genç kurgu”. Dünyanın diğer pek çok ülkesinde fantastik, bilimkurgu, macera, korku gibi türler de Wattpad’de oldukça popüler ancak bizde en çok romantik genç kurgular revaçta. Bu hikayeler genel olarak sigara içen, acılarla yanıp kavrulan, ölümü düşünen (hiç şüphesiz tüm bunlar kızlara çok çekici geliyor) “kötü çocuk”ların ve onların fiziksel anlamda değil ama duygusal olarak “itip kaktığı” (ki bazen fiziksel de olabiliyor) kızların aşk hikayesinden oluşuyor. Yakışıklı, serseri, sorunlu kötü çocuklar ve onlarla birlikte olmak için can atan kızlar… Türkiye’de Wattpad hikayeleri ağırlıklı olarak bu senaryodan ibaret diyebiliriz. Birbirinin kopyası olan, aynı konuları tekrar eden bu aşk öykülerinin kullandıkları edebi dil de çok zayıf. Karanlık, depresif, melankolik bir kurgu olması, Wattpad’de çok okunmak için adeta tek başına yeterli. Bu platformda fenomen olup basılan kitapların isimlerine bakacak olursak; Kötü Çocuk, Ölüme Fısıldayan Adam, Egoloman, Hayatımın Öküzü, Psikopatın Aşkı, Psikopat, Karanlık Lise, Yaramaz Çocuk, Eros’un Okları, Efsunlu Adamlar, Deli, Yabancı gibi başlıklar öne çıkıyor (çoğunun kapağında, okura doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğrafları var). Halihazırda Wattpad’de çok okunan bazı hikayeler de Buzdan Mafya, Üvey Abim, Baş Belası, Psikopat Sapık, Tenin Tenimde, Erkek Lisesi, Kolejli Psikopatım, Öğretmenime Aşığım, Koca Adam, Telefon Sapığım, Karanlık Aşk, Okuldaki Mafya, Sapık, Pis Sapık, Zorla Güzellik, Yaz Öküzü, Sakar Kız, Bağımlı, Zoraki Evlilik, Şımarık Veliaht, Aşımtırak, Karanlığın Efendisi, Veliahtın Hatunu, Serseri Mafya gibi isimlere sahip. Birçoğunun yanında yazar tarafından koyulan +18 ibaresi yer alsa da, bunun genellikle bir anlamı olmuyor. Bu hikayeler 8-9 yaşındaki çocukların da erişiminde ve hatta, en çok onlar tarafından okunup yorumlanıyor.


Yayıncılığın dijital ortamla birleştiği Wattpad gibi platformlara elbette önyargıyla yaklaşmak da çok doğru değil. Tıpkı internetin sonsuz dünyasında olduğu gibi, Wattpad’de de herkesin kendine uygun bir içerik bulması mümkün. Wattpad’de “İlle de edebiyat” diyerek yazılmış hikayelerin sayısı, en azından Türkiye için şimdilik hala çok az olsa da, platformdaki her hikayeyi okuyana kötü davranışlar aşılayan bir platform olarak görmek yanlış. Ancak okunacak hikayeler konusunda kesinlikle seçici olunması gerekiyor.

Yazın da yazmıştım ya hani, "Şezlonglarda kitapsızım…"  diye bir yazı. Orada da şöyle söylemiştim: Bu yaz okuyacak kitap bulamıyorum desem inanır mısınız? Ben kitapçıları, marketlerin kitap reyonlarını ele geçiren şu tarz kitaplardan ÇOK sıkıldım: Aşk Adası, Aşk Vadisi, Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Keriz Mevsimi, Aşkım Canikom, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Seni Unutamadım, Seni Unutamıyorum, Seni Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk gibi adları olan, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu kitaplar. Peki bunları okuyanlar kimler? 10 ila 20 yaş arasındaki kızlar ya da erkekler! Yazanların da 10 ila 20 yaş arasındaki kızlar ya da erkekler olduğu düşünülürse, anlaşılır bir durum tabii. Birbirinin kopyası olan, aynı konuları tekrar eden aşk öyküleri! Yazım ve mantık hatalarıyla dolu olmaları, hedef kitlesi beş yaşındaki çocuklarmışçasına bir dil kullanmaları önemli mi? Asla! Nasıl olsa satıyorlar! Size bir sır: Yayınevleri de aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethaneler. O nedenle bu yaz odalarda ayraçsız, şezlonglarda kitapsızım! Neyse ki Ağustos ayı geldi de bu ayın dergilerini kucakladım, okuma arzumu şimdilik onlarla bastırıyorum. Ama bu böyle devam edemez! Son söz: “Sektör günün birinde Ece Duman’ı da böyle romanlar yazmaya mecbur bırakır mı?" (Bilmeyenler için Ece Duman: Ters Düz ve Bozbalık Serisi'nin baş karakteri)

Peki siz kitapçılardaki bu tarz kitapları alıp okuyor musunuz? Yani kapağında yakışıklı erkek, güzel kız fotoğrafı olan aşk romanları sizi etkiliyor mu? Alıp okuduğunuzda beğeniyor musunuz? Yazın, konuşalım.


Beni sosyal medyadan da takipte kalabilirsiniz:




Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...