BLOG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BLOG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2026 Pazartesi

2026. Ve hala blog'larımızdayız.

2026.

Yepyeni bir yıl.

2009'dan beri blog yazdığımı düşünecek olursak, 20. yılıma doğru gidiyorum. Hadi bakalım. 

Buralar bizim sanal günlüklerimiz. Blog'larla başlayıp, sonradan daha pratik olduğu ve daha çok kişiye ulaşma imkanı olduğu için, takip edilme, takipçilerle dolup taşma arzusuyla instagram'a, twitter'a gidenler, blog'larını terk edenler oldu. 

Bizlerse hala buradayız. 

Elbette artık o eski okunmalarımız, yorumlaşmalarımız yok. Çok çok azaldık. 

Ama zaten buradaki birinci amacımızın da yazmak, kaydetmek olduğunu düşünüyorum ben. 

"Fenomen" ya da "influencer" olmak için blog yazan kimse olamaz.

İşte bizler, bu blog yazmayı sevenler olarak, blogspot'lar kapatılana, internet çökene kadar yazılarımızı uzay boşluğuna bırakmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. 

Acaba yıllar yıllar sonra, benim şu an odamda, camdan düşen kar tanelerini seyredip çayımı yudumlarken yazdığım bu yazıyı kim okuyacak? Ya da, "aradığınız yazıya ulaşılamıyor" yazısı mı çıkacak ekranlarda?

Blog'larımızın geleceğe kalacağının bir garantisi olmadığını bir kez daha vurgulayayım.

Gmail kapanabilir, Blogspot kapanabilir. Veya kapatılabilir.

X hesabım kapatıldı mesela. 2014'ten beri Twitter'daydım. Bu yıl (pardon, 2025 demem gerek) eylül ayında bir gün hesabıma girdiğimde, profilimin bomboş olduğunu gördüm. "Hesabınız askıya alındı" diye hiç anlam veremediğim bir şey yazıyordu. İtiraz ettim, cevap bile vermediler. 2 ayım bekleyişle geçti. 2 ay sonra, hesap yine bana hiçbir açıklama yapılmadan tamamen kapatıldı. Hiçbir neden, gerekçe yok. Zaten hesapta da kitaplar ve gezi fotoğrafları dışında hiçbir şey paylaşmadığım için, hani başka türlü bir sebebi de olamaz. X tamamen keyfi olarak sayfamı kapatmış. Sonra şikayetvar gibi sitelere baktım, herkes, sıradan vatandaş, bu dertten muzdarip. Neredeyse 10 bin takipçim olan Twitter hesabım birdenbire kapatıldı ve yıllar boyunca yazdığım, biriktirdiğim her şey yok oldu gitti. O yüzden diyorum, bu yazılarımıza da bir gün ulaşamayabiliriz...

Ama o güne kadar buralardayız.

***

Astrolojik öngörüler/tahminler her sene bize umut veriyor, öyle değil mi? Hangi burçsak, "bu yıl bizim yılımız olacak!" diye motive oluyoruz (nedense her burç kazançlı çıkıyor bu işten, hiç negatif bir burç yorumu alan olmuyor, çaktırmayın, maksat herkes mutlu olsun). Umutlanmaya, bir yerinden hayata tutunmaya o kadar ihtiyacımız var ki, burçlardan medet umuyoruz, ne yapalım... Hiç değilse onlar bize genelde hep güzel şeyler söylüyor. 

Geçmiş yılların burç tahminlerini okuyorum. Mesela 2023'te benim burcum hakkında söylenenleri yaşadım mı? Hayır. 2017'de yaşadım mı? Hayır. Yine de fala inanma falsız kalma hesabı, seviyorum burç tahminlerime bakmayı... Burçların genel özelliklerinin gezegen hareketleriyle ilgili olduğu gibi bir gerçeklik de var aslında, ama günlük tahminler falan pek de tutmuyor. Tutacak gibi de değil. Şimdilerde okuduğum, Olga Tokarczuk'un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanındaki Janina karakterinin astrolojiyle ve gökte neler olduğuyla ilgilenmesi de yazıyı yazdığım zamana denk geldi. 

Neyse, 2026 yılı burç tahminlerimi okuyunca bu yıl da yine benim yılım olacak, onu anladım.

Hepimiz, daha doğrusu kalbi iyi niyetlerle, güzelliklerle dolu olanlarımız, güzelliklerle karşılaşalım bu yıl.

Bu çabuk çabuk yazdığım yazı da böylece 2026'nın ilk blog yazısı oluverdi.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

8 Aralık 2021 Çarşamba

YENİ KİTABIM UÇURUM ZAMANI'NA İLK OKUR YAZILARI SİZLERDEN GELDİ!

Yeni kitabım Uçurum Zamanı'na dair kitap yorumu olarak yazılmış ilk yazılar, siz sevgili blog okurlarımdan geldi. Ben de mutlulukla paylaşayım. 

İlk yazı Okuma Günlüğüm blog'undan gelmiş. "Ece bu romanda bir taraftan Bozbalık'ta kardeşleri ile kurduğu yeni yaşamına alışmaya çalışıyor, bir taraftan gizemli mesajların sırrını araştırıyor,  bir taraftan da kalbindeki gerçek aşkı arıyor. ... Mert Ofluoğlu yine Trabzon'un eşsiz güzelliğini, yaşam tarzını, kendine özgü tatlarını arka plana yerleştirip okuruna her sayfasını merakla çevirttiği heyecanlı ama aynı zamanda psikolojik yönü de olan harika bir romana imza atmış. ... 400 sayfaya yakın roman su gibi akıyor."


Diğer yazımız da Makbule Abalı'nın blog'undan... "Romanda olaylar Karadeniz dolaylarında Bozbalık adlı bir köyde geçer. Ana kahramanın etrafında olaylara karışan pek çok insan vardır. Ve hayatın  içinde yaşanabilecek pek çok sürpriz olay... Mert Ofluoğlu toplumdaki yozlaşmaların, kısa süreli aşkların, sataşmaların, aldatmaların, ihanetlerin yansıyan yüzünü romanda da işlemiş. Kitaptaki karakterler arasındaki ilişkiler bazen basit sallantılarla çatırdıyor ya da yıkılıyor. Romanı okurken bazen bir aşk romanı okuduğunuz izlenimine kapılıyor, bazen bir polisiye roman tadı alıyorsunuz. Yazar genç yaşına rağmen çok ustaca karakter tahlilleri ve doğa tasvirleri yapmış."


Umarım atladığım hiçbir yazı yoktur... Her gün instagram veya diğer sosyal medya mecralarından bir sürü yorum/düşünce/mesaj geliyor, ama benim için böyle uzun blog yazılarının değeri her zaman bir başka, biliyorsunuz... Lütfen yazdığınız yazılardan haberdar olmamı sağlayın! Ve bu vesileyle, 2015 yılındaki Ters Düz'e gelen ilk kitap yazısının linkini de şuraya bırakmak isterim. 

Bozbalık'ta görüşmek üzere!


20 Eylül 2020 Pazar

BLOG'UM 11 YAŞINDA!

Yine o gün geldi çattı... Blog'um Kafa Dergi 11 yaşında! 20 Eylül 2009'da yazdığım ilk yazıdan beri durmak bilmeksizin yazmaya, blog'umu güncel tutmaya devam etmişim.

2009'dan beri kitaplar, diziler, filmler, tiyatro oyunları, seyahat yazıları, röportajlar, popüler kültür konuları, kendi yaşantıma dair yazılar ve hikayeler yazdığım blog'um... Büyümeme tanıklık eden, yazılarımın satır aralarına dikkatli gözler için sırlarımı serpiştirdiğim canım blog'um... Dile kolay, tam 11 yılı geride bırakıp 12. yaşından gün almaya başladı... Nice 10'lu yıllara... Bu gidişle 20., 30. yılını da görürüz gibime geliyor, ne dersiniz? 

Bu konuda en güzel yazı geçen yılki 10. yıl dönümünde yazdığım yazıydı diyerek, sizleri o yazıyla bir kez daha baş başa bırakıyorum... Yıllar boyunca beni yalnız bırakmayan hepinize teşekkürler!

http://kafadergi.blogspot.com/2019/09/blogum-kafa-dergi-10-yasinda.html

Not: Blog'da yeni bir hikaye serisine mi başlasam diyorum. Aynı zamanda bir de Spotify'da bir podcast yayınına mı başlasam diyorum. Diyorum da diyorum yani, bilmiyorum :) Bu podcast işi ta geçen yıldan beri aklımda zaten, biliyorsunuz... Öyle bir podcast programı yapsam, içeriği ne olur ki? 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

8 Mayıs 2020 Cuma

MAD MEN


Düzenli olarak takip ettiğim CNBC-e Dergi'de görüp de Desperate Housewives'tan sonra en çok merak ettiğim ikinci dizi Mad Men'di. Merlin'i ve Gossip Girl'ü filan kaçırmadan izlerdim ama Mad Men'i sanırım hem geç yayınlandığı hem de o zamanlar küçük olduğum için izlememiştim. Desperate Housewives'ı sonrasında internetten izleyeli ve favori dizilerim arasına ekleyeli çok oldu. Mad Men de hep aklımın bir köşesindeydi ama fırsat bulamıyordum. Kısmet bu karantina akşamlarınaymış. (Bir de yine CNBC-e döneminden merak ettiğim Nip/Tuck, Breaking Bad -evet hala izlemedim- ve Dexter kaldı sanırım.) 

1960'ların Amerika'sında reklamcılık dünyasında olup bitenleri arka fonuna dönemin siyasi ve kültürel olaylarını da katarak anlatan dizi, aslında pek çok iyi dizi gibi hayatlarını takip ettiği karakterlerin psikolojilerini ele alan, derinlikli bir diziBu zamana dek hep o şahane jeneriğini biliyordum ama günlerin saçma bir rehavetle birbirini kovaladığı bu karantina günlerinde 1. sezonu bitirip 2. sezonu da çoktan yarıladım bile. Don Draper, Betty Draper, Peggy Olson, Joan Holloway, Roger Sterling, Pete Campbell... Hepsi tek tek mükemmel. Bununla birlikte dizi çok yavaş ilerliyor, pek fazla olay olmuyor, öyle ki bazen "Ben bu diziyi neden izliyorum ki?" dediğiniz bile olabiliyor. Üstelik örneğin ilk sezonda Peggy'nin sezon boyunca hamile olduğunu anlamayıp sezon finalinde birdenbire doğurması gibi gizemli ve saçma olaylar da yaşanabiliyor ama yine de bir şekilde acayip keyifle izleniyor.

Öte yandan Mad Men, Desperate Housewives'ı da içine alan, meseleye erkekleri de dahil eden daha geniş bir dünyada geçiyor gibi. Dönem farklılığını saymazsak, banliyödeki umutsuz ev kadını Betty Draper'ı pekala Wisteria Lane'deki kadınlarımızın komşuculuk ilişkileri içinde görmek mümkünBu arada Mad Men 2007-2015 yılları arasında 7 sezon olarak yayınlanmıştı. Desperate Housewives ise 2004-2012 yılları arasında 8 sezonluk bir ekran macerasına imza atmıştı. İki dizi de olaylı ve ödüllüydü. (Not: Mad Men Netflix'te var, Desperate Housewives NEDENSE hala yok. 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Konuyla ilgili heyecanımı dile getiren şöyle bir tweet atmıştım. "Maşallah dediğim üç gün yaşamıyor" dedikleri bu olsa gerek: Mad Men, 9 Haziran 2020 itibarıyla Netflix'i terk ediyor. Damn it. Bu can sıkıcı gelişmeyi de hemen tweet'ledim tabii.)

Ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği...

Retroya, vintage'a, daktilo sesine, jazz'a, 50'li-60'lı yıllara, kitaba, dergiye, gazeteye merakımı zaten bilen biliyor. Yine yazmıştım, yine tekrarlıyorum: Sanırım ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, insanların yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verdiği, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği, kitapların story'ye koymak için satın alınmadığı ve fotoğrafların instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekildiği yıllar beni kesinlikle daha çok mutlu ederdi. Evet, her ne kadar sosyal medyayı son derece aktif bir şekilde kullanmam belki bunun tam tersini gösteriyor gibi olsa da, bu çağın yapaylığına uygun bir insan olamadım pek. Retro ve vintage gibi kelimeler bile beni mutlu etmeye yetiyor. Zaten seveceğim bir dizi olan Mad Man'i, bugünlerde izlediğim için daha ve daha da çok sevmiş olabilirim. Hatta, son sezonu olan 7. sezonunun fragmanına ve çalan müziğe bayıldım.


CNBC-e'nin dergisine de değinmiş oldum böylece... Aslında bir kanalın dizilerinin reklamını görmek için üstüne bir de para verip dergisini satın almak kulağa biraz tuhaf geliyor olabilir. Ama pişman değilim. Yine olsa yine alırım. Kanalın dizilerini o kadar da yakından takip etmememe rağmen ilk sayısından son sayısına dek aldığım bir dergiydi. Hala koleksiyonumdaki yeri ayrıdır.

Evet, 2020'nin ve bundan sonrasının bir bilim kurgu filminin içindeymişçesine geçeceği aşikar, koronavirüsle ya da başka herhangi bir virüsle/salgın durumuyla yaşamayı bir şekilde öğrenmemiz gerekecek. Yani eski yıllara -elbette savaşsız ve salgınsız- özlem de giderek artacak gibi görünüyor. Şimdi Carl Sagan, Isaac Asimov, Ray Bradbury, Stanislaw Lem filan ne muhabbet döndürüyordur be. 

Not: Blog panelinin teması mı değişti? Yazı şablonunu pek sevemedim ve kullanışlı bulmadım. Blogspot'ta her şey sürekli değişiyor da şu yorum kısmı niye hiç gelişemedi acaba? Mesela "yorumları beğen" gibi bir tuş da gelsin madem! 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Blogspot sesimi duymuş olacak ki, blog paneli eski haline geri gelmiş!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

14 Eylül 2019 Cumartesi

BLOG'UM KAFA DERGİ 10 YAŞINDA!


Tarih, Eylül 2009. Daha on dört yaşında bir çocuğum. Ortaokul bitmiş, liseye başlayacağım yaz tatilinin son günleri. Ama okuma yazmayı öğrendiğim birinci sınıftan beri, saman kağıtlara ellerimle yazıp çizerek yaptığım dergileri postayla ülkenin bir ucundan diğer ucundaki akrabalarıma, tanıdıklarıma yollamaktan bir an olsun vazgeçmemişim. Hatta bu insanlar, küçük bir çocuğun hayal gücünü ve inancını kırmayıp o dergilere aylık abone bile olunca, ne çok sevinmişim! Her hafta yeni dergiler yapıp yollamışım onlara, çocukluktan beri bir şekilde hep kendi dergimi çıkarmışım, "yayıncılık dünyasının" içinde büyümüşüm yani.

Ve o yaz yine bu akrabalarımdan biri sayesinde, blogspot uzantılı blog'larla tanışmışım. Emekler vererek yazdığım çizdiğim, sonra fotokopicide çoğalttığım, zarfların içine koyarak postaneden uzaklara gönderdiğim bu el yapımı dergilerimin karşısında, güçlü bir alternatif belirmiş: İnternet. Blog açarsam yazılarımı herkesin her an oradan okuyabileceğini öğrenince, yazı masamın çekmecesinde deste deste duran saman kağıtlarım, rengarenk kurşun ve tükenmez kalemlerim yerini "okurlara" daha kolay ulaşabilmek adına blog dünyasına bırakmış. Kafa Dergi. Blog'umun adı bu. Seyahat ettiğim yerlerden okuduğum kitaplara, izlediğim dizilerden o an güncel olan ne varsa ona dair yazdığım yazılara, arkası yarın gibi kaleme aldığım hikaye serilerime, yaptığım çizgi romanlarıma; bazen kendi dertlerimi, çarkları bir türlü durmayan kafamdan geçenleri aktardığım, bazen benim gibi düşünenlere ulaşmak istediğim o blog dünyam, bugün, yani Eylül 2019'da, tam dolu dolu 10 yılını geride bırakıyor. İnanılır gibi değil! Bu su gibi geçip giden 10 yıl boyunca, binlerce yazı yazdım ve bugün ilk kez bu yazı için istatistiklere girip bakınca gördüm ki, yazılarım bir milyondan fazla okura ulaşmış. Üstelik günümüzün sosyal medya dünyası için uzun, çok uzun paragraflar, yazılar bunlar... Çünkü bir konu hakkında şöyle doya doya yazmak gibisi var mı? 

Tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi ya da albüm tavsiyesini de, şehrin birindeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Sadece kendimin değil, blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim. Blog'ların samimiyeti bambaşka. Ne instagram ne twitter ne de başka bir şey benim için blog'un yerini tutabilir. Önemli olan yazmayı sevmek burada... Bugün, saman kağıtlara yazılar yazıp akrabalarına yollayan on dört yaşındaki o çocukla, bilgisayarının karşısında klavyesine yazıp yazılarını blog'unda yayımlayan yirmi dört yaşındaki bu çocuk arasında hiçbir fark yok. Çok şey değişti, dönüştü belki, ama tek bir şey hiç değişmedi: Yazmaya olan tutkusu, bağlılığı, aşkı. Benim büyümeme tanıklık eden en güzel şey, blog'um Kafa Dergi'dir. 

Yıllar boyunca yanımda olan, yazdığım her yazıyı okuyan, yorumlayan, beni sonuna kadar destekleyen ve hiçbirini tanımadığım, ama kalpten kalbe bağlarını hissettiğim siz güzel okurlarıma en içten teşekkürlerimle...

Ve yazmaya devam... sonuna kadar!

Not (Böyle bir açıklamayı 5 yıldır ilk ve son kez yapıyorum): Bildiğiniz üzere, benim 10 yıllık Kafa Dergi blog'umun, blog'umun adında bir dergi çıkaran 5 yıllık Kafa Dergi ile hiçbir alakası yoktur. :) 

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

26 Ağustos 2019 Pazartesi

SİZ BU ÇAĞDAN MEMNUN MUSUNUZ?


Hani diyorum bu denli sosyal medya çılgınlığı olmasaydı, insanlar yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verseydi, caz hala çok popüler olsaydı, analog fotoğraf makineleri telefon kameralarına yenik düşmeseydi, çizgi romanlar sadece sahaflarda bulunmasaydı, matbu kelimesinin anlamını herkes bilseydi, kitaplar story'ye koymak için satın alınmasaydı ve fotoğraflar instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekilseydi... 

Kendini bu düzene ait hissetmeyenler parmak kaldırsın! İki parmağı ben ve arkadaşım adına kaldırıyorum.


Sosyal medya adreslerim: 

1 Şubat 2019 Cuma

2019, BLOG'LARIMIZIN YILI OLABİLİR!


Herkese merhaba! Bugün size bir soru sormak istiyorum: Influencer'ınızı nasıl alırdınız?

"Mümkünse hiç almayayım" diyenlerdenseniz, yalnız değilsiniz.

Pek çok alanda değişime gebe olan 2019, influencer'ların etki alanlarını da yeniden tanımlayacak gibi görünüyor. Markalarla işbirliği yapıp sosyal medya ve dijital kanallar aracılığıyla milyonlara varan takipçilerine seslenen sosyal medya fenomenlerinin tahtı 2019'da sallanabilir.

Bildiğiniz üzere etki alanı geniş olan blogger, YouTuber ve ünlüler, influencer olarak tanımlanmakta (burada blogger diyerek kastedilen aslında instablogger'lar, yani yıllardan beri kendi hallerinde blog'larını yazmakta olan bizler değil). Ancak pek çok trend uzmanına göre, milyonlarca takipçisi olan bu sosyal medya fenomenlerinin insanlar üstündeki etki alanı, bundan böyle o kadar da geniş olmayacak. Aslında hiçbir zaman öyle değildi bile denebilir. Yani Demet Akalın o zayıflama çayını paylaşınca çayın satışları sanıldığı kadar artmıyor ya da Murat Övüç'ün, Kerimcan Durmaz'ın, Danla Biliç'in, Enis Batur'un paylaştığı reklamları aslında hiç kimse umursamıyor. Hiçbirimiz (ha tabii ben takip de etmiyorum onları, ama o ayrı bir mesele). Bunun sebebi de, çok takipçili hesapların samimiyetine inanılmaması ve paylaştıkları her şeyin reklam olduğunun bilincinin insanlara yerleşmiş olması (öyle ya, sosyal medya artık yıllardan beri hayatımızda ve oranın dinamiklerini hepimiz çok iyi öğrendik). Hatta, yine bu araştırmacılara göre, milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomenlerinin bu reklamlar sayesinde kazandıkları dudak uçuklatan paralar nedeniyle o reklamlardaki ürünlere ilgi göstermemekle kalmıyor, takip ettiğimiz o kişiden de gittikçe soğuyoruz, kandırılmış hissediyoruz.


Daha az takipçiye sahip olan hesapların ise, bir ürünü tanıtırken takipçi sayısı yüz binleri aşan hesaplara göre daha samimi olduklarına inanıyoruz. Bu nedenle o tip hesapların insanları harekete geçirme etkileri daha fazla. Kendi blog'larımızı düşünelim. Mesela kendimden örnek vereyim. Blog'um 2019'da 10. yaşını kutlayacak ve tam 10 yıldır yazdığım hiçbir yazıdan tek kuruş para almadım. Yaptığım bir kitap önerisini de, bir dizi tavsiyesini de, bir şehirdeki bir kafe tanıtımını da, tamamen kendi içimden geldiği için yaptım. Dolayısıyla ben burada "Şu kitabı şu nedenlerden dolayı çok sevdim, bence siz de alıp okumalısınız" dediğimde, bunun ardında gizli bir reklam olmadığını hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Blogspot uzantılı blog'larda yazan çoğu insanın da blog yazmaktan para kazanmadığına, bunu sırf yazmayı sevdiği için yaptığına eminim.

İşte 2019’da da, sosyal medyada samimi ve içten paylaşımların daha etkili olmasının bir sonucu olarak, 3000 ila 50000 aralığında takipçi sayısına sahip olan micro-influencer’ların önemi artacak; trend araştırmacılarının yalancısıyım!  Reklamverenler, daha niş bir kitleye hitap etmek için onları kullanacak. Hatta nano-influencer olarak bilinen, 1000-5000 takipçiye sahip olan kullanıcıların bile yıldızı parlayacakmış. Kısacası 2019 takipçi sayısının değil; yorum, beğeni, paylaşım, kısacası etkileşimin önem arz ettiği bir yıl olacakTabii eğer bir micro-influencer çok fazla reklam almaya başlarsa, onun da bir yerden sonra macro-influencer kadar etkisizleşeceği görüşündeyim ben. Her şey tadında, o ilk tanıdığımız haliyle güzel sonuçta. Nasıl ki daha az bilinen alternatif bir şarkıcı daha çok ilgi çekiyor ve o şarkıcı kitleler tarafından tanınan biri haline gelince ondan soğuyorsak ya da sadece bizim bildiğimiz bir kitap, filmi çekilerek anında tüketime aç milyonların önüne sunulunca kalbimiz kırılıyorsa, sosyal medya fenomenleri için de aynısı geçerli. 

Dediğim gibi, blog'um 2019'da 10. yaşını kutlayacak. Instagram'ı da aktif bir şekilde kullanmama rağmen, blog'umdan asla vazgeçmedim, vazgeçmem. Blog'umda (hatta blog'larımda) bugüne dek binlerce yazı yazdım ve geri dönüp arşivimdeki yazılara bakmayı, "Aaa, ben böyle bir şey de mi yazmışım?" diye şaşırmayı bile seviyorum. Yani sosyal medya blog'ların sonunu getiremez bence. O yüzden yazmaya devam! 2019'un gerçek "blogger"ların yılı olmayacağını kim söyleyebilir ki?

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

16 Ocak 2018 Salı

2017'NİN OLAY YARATAN 24 BLOG YAZISI

Herkese selam! Biraz geç olacak ama, 2017'nin olay yaratan (elbette kastettiğim şey en çok okunan, yorumlanan ya da ilgi gören anlamında) blog yazılarımı sizler için derledim! Kısa hatırlatmaların ardından linklere de yer verdim, okuyabilirsiniz... Bakalım 2017'de en çok okuduğunuz 24 blog yazım hangileriymiş? 

15 Ocak 2017: İsveç'teki hayatım bakın nasıl başladı 


Erasmus için gittiğim Malmö/İsveç'ten yazdığım ilk yazımda sizlere İstanbul'daki kar fırtınasını aşarak gittiğim İsveç'te gecenin 4'ünde uyandığım ilk sabahtan, kaloriferin neredeyse yanmadığı buz gibi odamdan ve aşırı pahalı İsveç SEK'lerinden bahsetmiştim. Soğuktan çatlayan ellerime de değinmeden geçmemiştim. İsveç'ten yazacağım ilk yazı tabii ki merakla bekleniyordu. Haliyle çok okundu ve ilgi çekti.


5 Şubat 2017: Bisikletle Lund'a gittik, bakın neler oldu 


Şubat'ın ilk günü, -1 derecede, saatte bilmem kaç kilometre esen rüzgara karşı gidiş dönüş 40 kilometre pedal çevirmek deliliğini yaptık arkadaşlarımla. Bu serüveni anlattığım yazı da çok okunanlara ilk sıralardan giriş yaptı.


26 Şubat 2017: Brüksel'de ne yaptım? 


Şubatın sonuna doğru spontane bir şekilde Brüksel'e gittik. Fazlasıyla Tenten, Manneken Pis/İşeyen Çocuk, çikolata, waffle, çizgi roman, French fries, müze ve Euro muhabbeti içeren yazım oldukça ilgi çekti. 


4 Mart 2017: İsveç'te kahvaltılarda ne yiyorum?


İsveç'te kahvaltılarımı nasıl yaptığım çok merak ediliyordu. Ben de yazdım.


15 Mart 2017: İsveç'te bisiklet tamirine 41,50 lira veren Mert'in dramı 

Bu dram da çok okundu. Çünkü 5 liralık bir işlem için tam 100 SEK vermiştim ve üstelik, devamı da gelecekti...


2 Nisan 2017: Bugün olaylarla dolu Katrinetorp Çiftliği'ndeydim!


Dizi çekmek için uygun entrikalı ortamları barındıran çiftliği gezip yazdığım yazı, oldukça beğenilmişti. 


20 Nisan 2017: Çay'a övgü


Çaya olan sevgimi dile getirdiğim yazı çok sevildi ve okundu. Ayrıca çay ve kahve diye okurlar ikiye bölünmedi de değil. 


30 Nisan 2017: İsveç Lund'da Valborg Festivali: Skam'ın gerçek hali!


İsveç'te kutlanan bir öğrenci festivali olan Valborg için tekrar bisikletle Lund'a gittim. Baharı karşılamak için olan bu festival bana "yahu öyle saçmalık olur mu, bahar geleli ohooo, yazı karşılayın bari" dedirtse de, öyle şeyler gördüm ki, sonrasında "Bundan sonra Skam'da izleyeceğim hiçbir şey beni şaşırtamaz!" tepkisini verdim.


4 Mayıs 2017 : Yeni çizgi roman dizisi: Mert'in İsveç Günlüğü - Bölüm 1


İsveç günlerimi çizgi romanlaştırma bahanesiyle yeniden çizgi roman yapmaya başladım! Hiç bilgisayar işi olmadan tamamen elimle çizip ve siyah-beyaz olarak bıraktığımm çizgi romanın ilk bölümü, İsveç'te geçen Ocak-Şubat aylarımı özetliyordu. Eğlenceli bir dille anlattığım için yazı çok okundu ve sevildi. 



21 Mayıs 2017: Stockholm'de muhteşem bir hafta: Neler yaptık?


İsveç'e gitmiş ama daha Stockholm'ü görmemiştim! Malmö'den hızlı trene binip Stockholm'e gittik! Deniz botuyla tura katılınıp Stockholm adacıkları denizden görüldü, Gamla Stan'dan eski çizgi roman kapaklarının teneke afişleri, karakter figürleri ve başka vintage parçalar alındı, Millennium Üçlemesi'nin geçtiği sokaklarda (Bellmansgatan, Götgatan, Hornsgatan, Zinkensdamm) dolaşıldı, Mikael Blomkvist'in evi ziyaret edildi, İsveç'in minimalist ve ferah dekorasyon stilinden ilham alındı, kahve içildi, bol bol fika yapıldı, gezildi, görüldü, yaşandı... Burada anlatıldı: 


28 Mayıs 2017: Bu sezonun "waoooouvw" dedirten yerli dizisi hangisiydi? 

İsveç'e gitmiş ama yerli televizyon ekranından da geri kalmamıştım! Başlığa verdiğim cevapsa herkesi şok etti tabii.



7 Haziran 2017: Malmö'ye, İsveç'e veda... 

İsveç'te Erasmus günlerimin sonuna gelmiştim artık... Ve yazımı şöyle bitirdim: "5 ay boyunca İsveçlilik oynadım. İstediğim tam da buydu zaten. Ben artık müsaade istiyorum, Malmöcüm. Kendine iyi bak. Sana verdiğim sırları da kimselere anlatma." 


15 Haziran 2017: Trabzon'dan sevgiler ve Laz böreğinin sırrı

Trabzon'dan birkaç şey anlattım.


18 Haziran 2017: Babamın muazzam kütüphanesi 



21 Temmuz 2017: Olay yerinden bildiriyorum: Korkunçtu! 

Marmaris'teki 6.3 büyüklüğündeki depremi yaşadım ve o gün anlattım:


2 Ağustos 2017: Şezlonglarda kitapsızım! 

Bu yaz okuyacak kitap bulamadığımdan yakındım. Çünkü her yerde Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk gibi adları olan, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu kitaplar olduğundan bahsettim.


20 Ağustos 2017: İnternete özel yepyeni hikaye serim geliyor! 


Yeni kitabım çıkana kadar sizleri bekletmeyeyim dedim ve internete özel yepyeni bir kurgu yazmaya başladım... Bu hikaye serimi yakında blogda paylaşmaya başlayacağımdan bahsettim ve ilk alıntıyı paylaştım: "Kendini, bir çay fincanına batırılan ve çıkarmaya zamanında yetişilemediği için fazla ıslanmaktan mütevellit çayın içine düşüp onlarca parçaya ayrılan bir bisküvi, kurabiye gibi hissediyordu." Tabii şimdi biliyorsunuz ki, o hikaye serim Mürekkep Kokunu İçime Çektim. 

22 Eylül 2017: Yeni bir macera: Mürekkep Kokunu İçime Çektim


Ve hikayenin adıyla konusunu duyurdum. Hayatının en zor döneminden geçen Irmak'ın, bir gün bir kitap alıp okumaya başlamasıyla her şeyin değişmesini anlatacaktı hikaye. İlk kapak buydu ama sonradan kapak değişti. 



28 Eylül 2017: Bu yazın en iyi albümü Hande Yener'den geldi! Çünkü...


Hande Yener bu yıl çıkardığı yeni albümü Hepsi Hit Vol. 2 ile, 2006'daki Apayrı ruhunu 2017'ye taşımıştı. Beklediğim Hande albümü geldi, sound'lar ve sözler muazzamdı! O nedenle Hande'nin 10 yılda bir gelen ustalık albümlerinden biri olduğunu yazdım. Pop, house, elektro, akustik, slow, vokal... albümü muazzam buldum. 


29 Eylül 2017: Mürekkep Kokunu İçime Çektim - 1. Bölüm


Mürekkep Kokunu İçime Çektim'ilk ilk bölümünü yayımladım. Yaklaşık 6000 kelimelik çok uzun bir bölüm olmasına rağmen okundu, hatta beş ayın en çok okunan yazısı da oldu. Şimdiye dek yayımladığım ilk 10 bölüm, toplamda 10.000 okuyucuya ulaştı! Eğer siz hala başlamadıysanız, geç değil. Irmak ve Atlas'ın romantik ve gizemli dünyasına dahil olabilirsiniz. 


15 Ekim 2017: Pazar gününüzü güzelleştirecek naif, hüzünlü kitap tavsiyeleri.

Bazı kitaplar vardır: Okurken sizi çok etkilerler ve bitirdiğinizde kendinizi darmadağın bir halde bulursunuz. Yazımda, içinizde bir yerlere mutlaka dokunacak kitapları listeledim.


25 Kasım 2017: Trabzon'da doğum günüm bakın nasıl geçti? 


Doğum günüm için spontane bir şekilde gittiğim Trabzon'da yediklerimi yazdım. Yazı çok okundu ve yorumlandı. Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in 1. bölümüyle birlikte, 2017'nin en çok okunan ve ilgi gören yazılarından oldu. 


25 Aralık 2017: Hürriyet Seyahat'te Malmö'yü yazdım


Hürriyet'teki ilk yazımda, beş ay boyunca kaldığım Malmö/İsveç'i yazdım. 


27 Aralık 2017: 2018'den bazı isteklerim

2017'nin yavaş yavaş sonuna gelirken, 2018'de olmasını istediğim bazı şeyleri listeledim. Bunlar kişisel dilekler değil de, daha çok popüler kültüre ve yaşama ait bazı genel istekler oldu. 

http://kafadergi.blogspot.com.tr/2017/12/2018den-bazi-isteklerim.html

İşte geçen yılın en çok ilgi gören yazıları bunlardı! Peki sizler onları okuduğunuz ilk günü hatırlıyor musunuz? Ya da okumayıp gözden kaçırdıklarınız olmuş mu? Yazın bana!

Sosyal medya hesaplarım: 

twitter: @ofluoglumert
instagram: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

25 Aralık 2017 Pazartesi

HÜRRİYET SEYAHAT'E MALMÖ'YÜ YAZDIM!


Herkese merhaba! 

Bildiğiniz gibi geçen dönem İsveç'in üçüncü büyük şehri olan Malmö'de Erasmus'taydım. 

Ama bakmayın İsveç'in üçüncü büyük şehri olduğuna, Malmö aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. Kendisi, hakkında en az şey bilineni ama en çok merak edileni. 

İşte dün, Hürriyet Seyahat'te Malmö'yü yazdım! 

Bu, Hürriyet'teki ilk yazım olmuş oldu... 

Okumak isteyenlere duyurulur... 

Gazetede de, internette de var...



Malmö'yü yazdığım yazılarımın blog'umdaki linki: http://kafadergi.blogspot.com.tr/search/label/MALM%C3%96


Hürriyet Seyahat'te yayımlanan yazım:

İSVEÇ'İN ÜÇÜNCÜ BÜYÜĞÜ 

Modern ve klasiğin buluştuğu bir yer Malmö. Stockholm ve Göteborg’dan sonra İsveç’in en büyük üçüncü şehri… Bakmayın İsveç’in üçüncü büyük şehri olduğuna, burası aslında modern bir kasaba, öyle ki şehrin tamamını yürüyerek gezmeniz mümkün. O zaman buyurun, kenti keşfe çıkalım…

Soğuğu hiç sevmememe, kasvetten ve kapalı havalardan nefret etmeme, on derecede bile üşümeme rağmen, dünyanın en soğuk ve en karanlık ülkesi İsveç’te ne işim vardı? Size şu kadarını söyleyeyim: Ne işim yoktu ki! Başlı başına bir sebep olarak, Stieg Larsson’un Millennium Üçlemesi’ni, sonra Camilla Lackberg’in kitaplarını ve diğer polisiye İsveç polisiyelerini gösterebilirim. İsveç, polisiye edebiyat alanında son on yıldır durdurulamaz bir yükselişte. Tabii ki yüksek yaşam kalitesi, temiz havası, temiz çeşme suyu, doğası, bisiklet dostu olması, herkesin İngilizce bilmesi ve konuşması, şık ve nezih kafeler, restoranlar, minimalist İsveç tasarımları ve Instagram’a şenlik ortamlar da, İsveç’e gelmemin diğer sebepleri arasında… Ayrıca Erasmus, İsveç gibi bir kuzey ülkesine gitmek için harika bir fırsat. Ama İsveç çok pahalı bir yer, baştan söyleyeyim.



İstanbul’dan üç saatlik uçuşla Danimarka’nın Kopenhag Havaalanı’na, oradan da iki ülkeyi birbirine bağlayan Öresund Köprüsü’yle yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından İsveç’teki Malmö istasyonunda trenden indiğimde, kendimi İsveçli polisiye yazarı Stieg Larsson’un Ejderha Dövmeli Kız’ındaki karakterlerden biri gibi hissetmeye çoktan başladım. Bir köprüyle ülke değiştirebilmek harika bir şey, bunun bedeliyse 98 Danimarka Kronu (yaklaşık 54 lira).

Ocak ayında Malmö’ye ayak bastığımda hava gerçekten de buz gibi soğuktu ama kar ya da yağmur yoktu. Ülkenin en güneyinde olan Malmö, ılıman bir şehir. Ama kuru bir soğuk ve denizden esen felaket bir rüzgâr var. Bisiklet sürerken çoğu zaman rüzgârdan şikâyetçi olduğumu, bisikletten savrulup denize savrulacakmış gibi hissettiğimi bilirim.



Görmeden dönmeyin

Malmö Devlet Kütüphanesi: Kesinlikle baştan çıkarıcı bir yer. Ömrümde bu kadar muhteşem bir devlet kütüphanesi görmedim. Muazzam büyüklükte. Yerden tavana kadar cam duvarlarıyla kışın en karanlık saatlerinde bile ferah. Masaya oturduğunuzda dışarıdaki kocaman ağaçlar ve göl doğanın içindeymiş hissi uyandırıyor. Aklınıza gelebilecek her dilde kitap var. Türkçe de… Ayrıca kitapların yanı sıra yine çoğu dilde çeşitli gazeteler, dergiler, DVD’ler ve kutu oyunları bulmanız mümkün.


Turning Torso: Dünyanın en karakteristik binalarından bir tanesi. Bu sarmal gökdelen, şehrin hemen her yerinden görülebilen bir simge... Üst katlarda oturanların şahane bir Danimarka manzarası olmalı.

Öresund Köprüsü: İsveç ve Danimarka’yı birbirine bağlayan köprüyü, Bron/Broen dizisi fanları gayet iyi bilir. Ben henüz izlemedim ama dizi Malmö’de çekiliyor.

Malmö Üniversitesi: Üniversite kampüsünün ana binasındaki yine camekân olan kütüphaneye gidip Baltık Denizi’ni ayağınızın altında hissedin.

Science Fiction Bokhandeln: Özellikle bilimkurgu, fantastik ve çizgi roman meraklılarını çıldırtacak çeşitlilikteki ürünleriyle, Malmö’nün açık ara en iyi kitapçısı. 

Ribersborgsstranden: Burası Malmö’nün kilometrelerce uzunluktaki sahil yürüyüş yolu. Upuzun kumsaldaki iskelerlerden birinde kışın çırılçıplak bir şekilde denize girenleri görürseniz sakın şaşırmayın. Çünkü saunadan çıkıp kendini buz gibi denize bırakmak, üstelik bunu çırılçıplak yapmak, İsveç’te bir gelenek... 

Şehrin parkları:
 Pildammsparken, Kungsparken, Folkets Park ve Slottstradgarden… Göller, dereler, ağaçlar, koşanlar huzur verici… 


Malmö Müzesi: Hem müze hem de tarihi bir kale olan bu yapının üst katlarında sizi şömineler ve geyik başlarından oluşan kraliyet odaları bekliyor.


Malmö’de nerede ne yemeli? 

Pronto’da yemek tabağında servis edilen cheesecake’leri... (59 SEK,27 lira)


Malmö’nün en eski ve en şık pastanesi olan Konditori Hollandia’da krema ilaveli elmalı tart ve çilekli pasta (ikisi 104 SEK, yani 48 lira)…


Malmö Saluhall’in içindeki pizzacıda benim önce “o nasıl olur ki”, sonra “of bir daha mı yesem” dediğim, kısacası en orijinal ve en lezzetli şey olan peynirli-limonlu pizzayı (110 SEK, 50 lira)...


Lingonlimpa ekmeğini mutlaka kahvaltılarınızın baş tacı yapın. (Dağ kızılcığı ekmeği. Trabzonlu olmama rağmen ben bile dönerken bavulumda bu ekmeklerden getirdim, düşünün. 6 lira.)


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...