9 Ocak 2023 Pazartesi

MUH/TELİF HAKLARI...

Bir yazar olarak telif hakları, hakkında güncel gelişmeleri benim de merakla ve heyecanla takip ettiğim konu başlıklarından biri. Daha doğrusu, genel olarak edebiyat, yayıncılık, televizyon ve film sektörleri hakkında her bir gelişmeyi ilgiyle takip ediyorum. Yaşarken yazdığından üç kuruş para bile kazan(a)mayan yazarlar, öldükten 70 yıl sonra çok satsalar bile, eserin yaratıcısı olmalarına rağmen, eserin telifi hakkında varisleri bile hiçbir söz sahibi olamıyor. Elbette kulağa son derece adaletsiz/haksız gelen bir durum bu. Çünkü telif hakları kanununa göre ölümünün üzerinden 70 yıl geçen yazarların veya yaratıcıların telif hakkı kalkıyor. Koruma süresi dolan eserler, eser sahibinden veya varislerinden izin alınmaksızın serbestçe kullanılabiliyor. Neden, niye böyle bilmiyorum, hukukçulara sormak lazım. Acaba yarattığı eserin tüm haklarının kendisinden yaşarken alındığının görülmesi bir yazara nasıl bir azap çektirirdi?

Eser sahibinin varislerinden izin almadan, 70 yıl dolduktan sonra herkesin kafasına göre istediği kitabı basabildiğini söyledik. Bu sebepledir ki, yaklaşık 50'ye yakın yayınevi Stefen Zweig’ın aynı kitabını farklı kapak tasarımlarıyla basıp satabiliyor, bu yüzden Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens’i sürekli karşımıza çıkıyor, bu nedenle her yerde pek çok Sabahattin Ali eseri görüyoruz. Yayınevleri şimdiden sırada bekliyor: Türkiye’de önümüzdeki yıllarda telif hakkı kalkacak yazarlar arasında 2024’te Sait Faik Abasıyanık, 2026’da Reşat Nuri Güntekin ve Cahit Sıtkı Tarancı, 2031’de Peyami Safa, 2032’de Ahmet Hamdi Tanpınar, 2033’te Nazım Hikmet gibi isimler yer alıyor. 

Yani elbette bir süre olması gerekiyorsa bile, bu süre 70 yıl gibi kısa bir süre mi olmalı? 150 yıl filan sanki daha makul. (Biraz alakasız da olsa güncel bir gelişmeyi paylaşmak isterim: Kariyer yolculuğuna 140 karakterle başlayan Twitter bile sonrasında 280 karaktere çıktı ve şimdilerde 4000 karaktere çıkılması gündemde. "Vur dedik öldürdün be Musk" dediğinizi duyar gibiyim. Artık 2009'dan beri ısrarla ve ısrarla blogspot'tan paylaştığım bu yazılarımı ben bile oradan paylaşabileceğim gibi görünüyor, anlaşıldı.) Zaten Amerika'da bazı telif uzatıcı süreler talep edildiği oluyor. Orada her şey bir farklı işliyor zaten!

Peki bu durum sadece Türkiye’de mi böyle? Tabii ki hayır. Diğer çoğu ülkede de telif hakları kanunu eser sahibinin ölümünün ardından 70 yıl olacak şekilde işliyor. Ve bundan nasibini almayan kalmıyor! Çocukluğumuzun Winnie the Pooh’sunu nasıl bilirdiniz? 100 Hektar Ormanı’nda yaşayan, en yakın arkadaşı küçük pembe Piglet olan, bal düşkünü şirin mi şirin bir ayı olarak, değil mi? Disney kataloğunda bulunan Winnie the Pooh, şirketin en çok kazandıran markaları arasında yer alıyor. Ancak artık telif süresi dolan Ayı Winnie, Disney dışındaki şirketlerin de gönlünce kullanabileceği bir kamu malı haline geldi. Ve sıkı durun, bu serbestlik ortaya korku temalı bir Winnie the Pooh filmi çıkarmaya hazırlanıyor! Ayı Winnie'yi elinde kanlar damlayan bir baltayla görse, serinin yaratıcısı A. A. Milne ne düşünürdü?

Winnie the Pooh dünyasında geçecek ilk bağımsız projenin bir korku filmi olması da, hele o fragmanı izledikten sonra,"böyle telif serbestliği olmaz olsun" dedirtiyor. A. A. Milne mezarında ters dönse hakkıdır...

Herkese iyi haftalar...

Kitaplarım Kitapyurdu'nda

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

4 Ocak 2023 Çarşamba

KİTAP ALINTISI

"Kar etrafı mistik bir ışımayla esrarengiz bir şekilde aydınlatıyor ve karanlığa saklanmış çam ağaçlarının arasındaki evlerine masallardakine benzer bir görünüm veriyordu." 

Alıntı, Ters Düz'ün devamı olan Uçurum Zamanı'ndan... 

Kız kardeşlerin hikayesi devam ediyor.

Bozbalık Köyü'ne davetlisiniz.

Kitaplar Kitapyurdu'nda

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

22 Aralık 2022 Perşembe

TWEET'LERİMDEN SEÇMELER...

* Farkında mısınız, 1 litrelik süt 1 litrelik koladan daha pahalı. Bundan sonra kahveleri sütlü değil, kolalı mı içsek? Ya mısır gevreklerini neyle yiyeceğiz? Bebeklere de kola mı vermeli?

 *  Merriam-Webster, yılın kelimesi olarak 2022'de aramaları yüzde 1740 artan "gaslighting"i seçti. Kelime 1938 tarihli oyundan geliyor. 1944 yapımı filmde, gaz lambalarının kısıldığını söyleyen karısını delirmeye başladığına ikna etmeye çalışan bir adam var. Ingrid Bergman başrolde.

* Son yıllarda sıkça karşımıza çıkan "gaslighting", kişinin kendi çıkarı için bir başkasını kasten yanıltması, psikolojik manipülasyon yapması, birinin kendinden şüphe etmesini sağlamaya çalışması anlamına geliyor.

*  Yeni romanımda ismine bir türlü karar veremediğim bir karakterin ismini bularak uyandım.

*  Instagram, 2018'deki bir hikayemi karşıma çıkardı. Tchibo'nun vitrinini çekmişim, açmalar 4 lira, cheesecake'ler 8 lira görünce ister istemez inanamıyor insan. Şu an 50-60 liradan çok olan her şey, o zamanlar 10 liradan az. Kahveler de 2-3 liraydı herhalde. Ah ah. Üzüldüm.

* Simit 10 tele olduktan sonra asgari ücret 9 bin tele olsa ne fayda??? Simidin 1 lira, dışarıda çay içmenin 1 lira, soğanın patatesin kilosunun 1 lira olduğu günleri geri istiyoruz!

* Güneşli ama buz gibi bir günde Üsküdar'a indim, 49 liraya köy ekmeği aldım, yaklaşık 1.5 kilo geldi, birkaç dükkana girip çıktım, İş Bankası Kültür Yayınları'nın önünden geçerken yine dayanamayıp kitaplar aldım, eve döndüm.

* Eee, 1 liralık simitin 5 lira olduğu ülkede 500 liralık ayakkabı 2500 lira olmuş, çok mu?

* Bizim evin burada bir taksi durağı var, ne zaman arasam taksi yok. Duraklarda taksi yok. Sokaktan geçen taksiler zaten durmuyor. İstanbul'un taksi sorunu artık cidden sinir bozucu oldu. Taksi bir lüks değil, bir ihtiyaçtır!

* Fransızcada pittoresque, İtalyancada pittoresco, İngilizcede picturesque olan kelime, Türkçemize de pitoresk olarak geçmiş. Bir tablo konusu olmaya değecek güzellikte olan resimsi görünüm olarak tanımlanabilir. "Ters Düz'de tasvir edilen Bozbalık Köyü oldukça pitoresk." 

* "Niçin anlamıyorsun? Her iki zıt şey son noktalarında birleşmiyor mu? Saadetin bittiği yerde felaket başlamaz mı?" Kokotlar Mektebi, Hüseyin Rahmi Gürpınar

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

16 Aralık 2022 Cuma

KURAK GÜNLER

Çok iyi.

Çok etkileyici.

Mutlaka gidin, sinemada izleyin.

Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Selin Yeninci (Bir Zamanlar Çukurova-Saniye), Erol Babaoğlu, Erdem Şenocak ve Eylül Ersöz'ün başrolleri paylaştığı film, 9 Aralık'ta vizyona girdi.

Ve 8 Aralık'ta, filmin yönetmen ve senaristi Emin Alper sosyal medya hesaplarından duyurusunu paylaştı:  

"Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Kurak Günler adlı projemize verdiği finansal yapım desteğini yasal faiziyle birlikte geri istediğini bildirmiştir. ... ... ... Yaşadığımız bu mağduriyet karşısında bize destek olmak isteyen seyircilerimizi Kurak Günler'i 9 Aralık tarihinden itibaren sinemalarda bilet alarak izlemeye davet ediyoruz."

Ve böylece Kurak Günler, Bakanlık sayesinde, başka türlü asla yapamayacağı bir reklam kampanyası yapmış oldu.

Ben ve sinemaseverler filme zaten gidecektik, ama haberlerle film müthiş bir destek gördü ve normalde sinemaya gitmeyecek olan insanlar da sırf filme destek olmak için bilet alıp filme gitmeye başladı.

Twitter hesabımda da yazdım.

Şu anlaşılmalı artık: Ne yasaklanmaya ya da engellenmeye çalışılırsa, daha da güçleniyor. Tarih boyu bu hep böyle oldu.

Kurak Günler'in bu başarısı "kazara reklamcılık" olarak reklamcılık tarihine girer.
 
Film, vizyona girdiği ilk hafta sonu  51,4 bin seyirciyle ülkemizi Cannes Film Festivali’nde temsil eden filmler arasında en yüksek açılışa imza atıp 3.611.103 TL gişe hasılatı elde ederek bakanlığın faiziyle geri istediği paranın 4 katını kazandı.
 
Eminim daha da izlenmeye devam edecek... 
 
Emin Alper, Kurak Günler’de Norveçli yazar Henrik Ibsen’in Bir Halk Düşmanı eserinden yola çıkmış. Ortaya sarsıcı bir film koymuş.

Filmin Stefan Will imzalı müzikleri de tek kelimeyle şahane. O gerilimi hissetmenizi sağlıyor.

Hadi bakalım, ilk hangi "edebiyat" dergisi Ocak kapağına Kurak Günler'i taşıyarak satışları arttırma yoluna girecek?
 
Siz filmi izlediniz mi? 

28 Kasım 2022 Pazartesi

12 Kasım 2022 Cumartesi

TÜRKİYE'DE VE DÜNYADA YAYINCILIK

Yayıncılık dünya genelinde çok büyük bir sektör, rekabetin had safhada yaşandığı, son derece yaratıcı bir endüstri.

İlk sırada Penguin Random House, HarperCollins, Macmillan, Simon & Schuster ve Hachette olmak üzere beş dev marka var. 

Bunlarla kıyaslayınca Türkiye'deki yayınevleri çok ama çok küçücük kalıyor tabii.

Geçtiğimiz günlerde çıkan bir haber şöyle:

"ABD'de Bertelsmann/Penguin Random House yayınevinin Simon & Schuster'ı 2.2 milyar dolar (an itibariyle 40.863.680.000,00 Türk Lirası'na karşılık geliyor) karşılığında satın alma girişimi mahkeme tarafından engellendi. ABD yayıncılık sektörü uzmanları tarafından beklenen sonuç olduğu belirtilen kararın sebebi, satın almanın gerçekleşmesi halinde ABD yayıncılık pazarındaki 'rekabetin ve yazar telif gelirlerinin azalacağı, hikayelerin ve fikirlerin çeşitliliğinin zarar göreceği, bunların nihai sonucu olarak da demokrasinin yoksullaşacağı' oldu."

Yani bu iki dev yayınevinin birleşme kararına yargıdan izin çıkmadı ve gerekçe olarak piyasadaki rekabetin olumsuz etkileneceği gösterildi.  

Simon & Schuster, Stephen King'in yayıncısı olarak da biliniyor.

Hikaye ve fikir çeşitliliğinin zarar görmesine karşı alınan önleme bakar mısınız? 

Keşke bu özenin onda biri bizim ülkemizde de olsa...

***

Öte yandan, bırakın fikri haklar konusunda herhangi bir özen gösterecek durumda olmayı, ülkemizdeki her sektör ve belki en çok da yayıncılık hiç olmadığı kadar krizde.

AVM'lerdeki kitapçıların doluluğuna, insanların kitapçılarda gezinmesine bakıp da sakın ola aldanmayın.

Milliyet Sanat'ın bu ayki sayısında "Yayıncılık dünyası sıkıntıda, kültürel çoraklık kapıda" başlıklı bir yazı var.

"Türkiye'deki yayıncılar artan maliyetler yüzünden yeni kitap basmakta zorlanırken okuyucunun payına kitaplara uzaktan bakmak düşüyor" spotuyla...

Bizdeki de tam olarak o hesap: İnsanlar kitaplara bakıyor, inceliyor, ama onları satın alıp evine götüremiyor. 

Parası olsa bir kitabı alma niyetinde olan 10 insandan belki ancak 1'i alabiliyor.  

Belki o da alamıyor.

Her an her ürüne gelen zamlar nedeniyle, artık kitaplara etiket bile basılmayan bir dönemden geçiyoruz, nasıl olsa yarın fiyatı daha da artacak diye. 

Bir şeyi almadığımız her an, fiyatı daha da artacak endişesiyle yaşadığımız bir dönem bu... 

Konuya başka bir açıdan bakacak olursak: 

Kitaplarını yayımlatma konusunda zaten ezelden beri sıkıntı içinde olan genç ve yeni yazarların yeni kitaplarını bastırması artık çok daha zor olacak.  

Anlayacağınız...

Winter is coming!

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

2 Kasım 2022 Çarşamba

BARBARIAN: BÖYLE KORKU FİLMİ OLMAZ OLSUN!

 
Efendim tam da doğum günü ayıma girmişken niçin böyle iç karartıcı, sinir bozucu, klişelerden öteye gidemeyen, hatta klişelerden bile daha vasat kalan bir film hakkında yazıyorum?

Öyle ya, Kış Uykusu'nu ya da Aşk, Mark ve Ölüm'ü yeni izlemişim, onlar hakkında yazayım ya?

Öncelikle, ne yalan söyleyeyim, filmin ilk yirmi-yirmi beş dakikası bir gerilim filmi olarak gayet iyiydi.

Yaratmaya çalıştığı atmosfer bende karşılık buldu.

Ne zaman ki film, gerilim filmi olmaktan çıkıp "korku filmi olucam ben ya" demeye başladı, işte oradan sonra, tüm vasatlıklar peşi sıra geldi. 
 
Disney+'ta ya da internette her yerde bulabileceğiniz, izlediğim en saçma filmlerden biri olan Barbarian'da, olaylar şöyle gelişiyor:

Bir kadıncağız, Amerika'nın Detroit şehrinde bir iş görüşmesine gideceği için, Airbnb'den ev tutuyor. Ve bu eve de, gecenin bir yarısı varıyor. Evde kalacak, ertesi gün de görüşmeye gidecek. Bir iş görüşmesi için şehir değiştirip ev tutmak filan artık ne kadar mantıklı, onun yorumunu size bırakıyorum. O iş ne, bu da yanıtsız kalıyor. Kızım, ne teklif ettiler sana, milyarder olacaksın mı dediler de, gözünü karartıp her şeye rağmen o Airbnb evinde kalmaya devam ediyorsun? Zira hava aydınlanır aydınlanmaz, bu hanım kızımız Airbnb diye tuttuğu evin, şehrin terk edilip hayalet kasabaya dönmüş bir semtinde olduğunu fark ediyor. Etrafta in cin top oynuyor, her yer enkaza dönmüş. Ama kızımız, adeta Amerika'da sıradan bir günmüşçesine, gene de hiçbir şeyi yadırgamayıp o semtteki o evde kalmaya devam ediyor. Üstelik, iş görüşmesi yaptığı kadının da her ne hikmetse "orada kalmanı tavsiye etmem" demesine rağmen.

Neyse, filmi tekrar geri saracak olursak, hanım kızımız gece vakti eve gidiyor, bir de ne görsün, evi meğer başka bir adam daha tutmuş. Bu adam da, öyle veya böyle, bir şekilde hepimizin aşina olduğunu düşündüğüm oyunculardan, İsveçli Bill Skarsgård. Hani o bu filmde oynuyorsa film herhalde belli bir standardın üstündedir diye düşünüyordum ben, ama pek de öyle değilmiş. (Gerçi,
Skarsgård filmin yaklaşık 40. dakikasında "bundan sonraki saçmalıklarda ben yokum" diye miadını doldurarak parasını alıp Hollywood'u terk edip köyüne, İsveç'e dönüyor.)


Kızımız ve çocuğumuz bu evi aynı anda "book" etmiş iki kişi olarak, evi kiraladıkları Airbnb sahibini arıyorlar ama, kendisi toz duman! Bu nasıl bir saçmalık filan diye kısa süreli bir şok yaşasalar da, kısa sürede aman neyse ya moduna geçip o gece aynı çatının altında kalmayı kabul ediyorlar. Ama sakın bizim romantik yaz dizilerimiz gelmesin aklınıza! Detroit'te adeta bir İstanbul beyefendisi olan çocuğumuz, kendi yatağını hanım kızımıza veriyor ve kendisi geceyi kanepede geçiriyor. O gece boyunca da, biz seyirciler biraz korkalım diye, bu çocuk uykusunda bir şeyler sayıklayıp hanım kızımızın ürpererek uyanmasına neden oluyor. Ama çocukta hiçbir korkutuculuk yok. Her şey, hedef şaşırtmaca. Çünkü tehlike, evdeki bu yabancı değil. Keşke o olsaymış da daha orijinal bir hikaye izleseymişiz, ama değil!

Neyse, ertesi gün oluyor ve hanım kızımız, tuvaletini yaparken, tuvalet kağıdı bitiyor ve evin içinde tuvalet kağıdı arayışına çıkıyor. (Etrafta A101 filan da yok, oraya şube açmayı unutmuş herhalde.) O sırada da aşağıdaki mahzene/bodruma iniyor. O sırada da bodrumdaki gizli kapıyı keşfedeceği tutuyor. O sırada da kapıdan geçip geçide ulaşıyor ve yine o sırada da geçidin içindeki bir başka geçidi keşfediyor. Geçitler, tüneller derken böyle matruşka bebek gibi, evin altında evin kendisinden çoooooooooooooook daha büyük bambaşka bir alan olduğunu görüyor. Tünellerden aşağı iniyor, kapıları açıp kapıyor, bunları yaparken de korkmuyor ha! Gayet sıradan bir şeymiş gibi, tünel boyunca ilerliyor. Neyse uzun lafın kısası, o tünellerde barınan, orada, o karanlıkta yaşaya yaşaya yaratığa dönüşen bir kadının eline düşüyorlar. Hem kızımız hem de çocuğumuz. Merak etmeyin, daha fazla spoiler vermeyeceğim, zaten filmin bu aşamasından sonrası, vasatlıklar, klişeler ve tahmin etmesi hiç de zor olmayan sinir bozucu geçmişe dönüş sahneleriyle geçiyor... Bu yaratığımsı kadın da, siz deyin Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum, ben diyeyim bambaşka bir yaratık, hani öyle böyle değil. Ölmek de bilmiyor. Sonuçta insan bu. Ama yok, sanki fantastik bir yaratıkmış gibi, ağzından tükürükler saça saça böğürüp, metrelerce yükseklikten de düşse, atlayıp zıplasa da, araba da çarpsa, ölmeyen bir kadın kendisi.

Tabii film, Airbnb sistemine, ev sahiplerinin evden bihaber olmasına, Amerika'da polislerin suça karşı olan kayıtsızlığına, "yeterli kanıtınız yok" laflarına, hanım kızımızın kendini o cehennemden kurtardığında derdini kimseye anlatamamasına da küçük küçük değiniyor, iyi de yapıyor.

Benden, o da filmin açılış sahnelerindeki başarının ve gerilimi iyi ayarlayan müziklerin hatrına 4/10 puan alan bu filmi üç güne bölerek izledikten sonra, düşünmeden edemiyorum:

Acaba senarist bize hangi mesajı vermek istemiş?

a) Airbnb'den ev tutma!
b) Airbnb'den tuttuğun evin muhitine dikkat et!
c) Bir yabancıyla aynı evde kalma!
d) Tünel gördüğünde kaç!
e) Fazla merak iyi değil!
f) Hepsi!

Ve kafamda deli sorular: Bu hanım kızımız, işe alındı mı? İşe alındıysa, Detroit'te nerede yaşamaya başladı? İş, ne işiydi? Yemek kartı ve ulaşım dahil mi? SGK+özel sağlık sigortası yaptılar mı? 

Siz siz olun, Barbarian'ı korku filmi niyetine izlemeyin dostlar.
 
Sevgiler.

Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...