SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2025 Çarşamba

Sinemaya gitmeyi sevmek ve Nicole Kidman'ın yeni filmi Babygirl üzerine

Haftanın tam ortasından merhabalar efendim.

Pek çok insan için anlamını kaybetmiş ve gereksizleşmiş olsa da sinemaya gitmek benim için hala geçerli bir hafta sonu aktivitesi. Evde kendi başıma film izlemekte başarılı olamıyorum; telefonum çalıyor, mesajlar üst üste geliyor veya aklıma bir şey geliyor, dur şunu da yapayım öyle devam ederim vb. derken dikkatim dağılıyor, bölünüyorum, filmi üç parça halinde ancak bitirebiliyorum. Oysa sinemada ışıklar kapanıyor ve filmi izlemeye mecbur bırakılıyorum. E bir de sinemaya tek dahi gitsen, diğer insanlarla birlikte kolektif olarak izlemenin ve ortak paylaşımda bulunmanın, yani ambiyansın verdiği keyif var. O nedenle, özellikle de beyaz perdede izlemek istediğim filmler olunca (paraya kıyıp) sinemaya gitmeye devam ediyorum.

Nicole Kidman ve Harris Dickinson’ın başrolleri paylaştığı, Antonio Banderas’ın da Kidman’ın kocası kontenjanından kadroda yer aldığı “Babygirl” ise sinemada gitmeye değecek bir film miydi, emin değilim (yine de izleyip merakımı giderdiğim için memnunum). Halina Reijn adlı bir yönetmen ve senarist tarafından oluşturulan hikaye "erotic thriller film" olarak geçiyor; yani erotik gerilim (ama laf aramızda bu iki kategorinin de pek hakkını veremiyor). Orta yaşlı bir CEO’nun (Nicole) kendinden yaşça küçük genç stajyeriyle (Harris) ateşli bir ilişki yaşamaya başladığı film, “Bu yıl canın ne isterse senin olacak” sloganıyla izleyiciye ilk kancayı atıyor. Tabii burada kastedilen para, sağlık, mutluluk, hatta aşk bile değil; çok daha tehlikeli anlamda cinsel bir manası var bu “canın ne isterse” sözünün. Filmin reklam ve pazarlama kampanyası gayet iyi de, ya kendisi?

Öncelikle, en iyi ve merak uyandıran sahneler zaten fragmanlara koyulmuş ve bütününü izlediğinizde filmin size fragmanlardakinden başka bir şey vermediğini anlıyorsunuz. Sanki zaten çoktan izlemiş olduğunuz bir film gibi, sadece bitmesini bekliyorsunuz. Oyunculuklar iyi evet ama senaryo o kadar kötü ki, iyi oyunculukların da bir anlamı kalmıyor. Bu konu çok daha iyi bir hikaye ve senaryoyla ele alınabilirmiş. Oyuncular oynamayı nasıl kabul etmiş? Herhalde Nicole’a, Antonio var demişler. Antonio’ya da, bak Nicole ile oynayacaksın demişler. Harris zaten genç kuşağın en iyi oyuncularından. Uzun lafın kısası “Babygirl” kötü senaryosuyla klişelerden öteye gidemeyen bir film olarak, benden ancak 5.5/10 puan alabiliyor.

Film yurt dışında 2024 sonunda vizyona girdi ama ülkemizdeki vizyon tarihi 24 Ocak 2025. Bense geçtiğimiz cumartesi günü, “11! Festivali” diye ilk kez düzenlenen bir festival kapsamında, Kadıköy Sineması’nda izledim. Buzzzzzzzzz gibi bir gündü (oysa bu hafta hava 16 derece; al sana iklim krizinin bir etkisi daha; bir gün 8 derece olup ertesi gün 16 derece olan gün döngüleri) ve filmin hemen öncesinde 125 liraya (ekonomik tarihe not düşülsün) bir salep içmiştim. Sanırım hem ön gösterim olduğu hem de filmin konusu ve oyuncuları itibarıyla salon tıklım tıklım doluydu (fuaye alanı da dolup taşmıştı, kadınlar tuvaletin önünde kuyruk olmuştu ve öyle ki erkekler tuvaletindeki kabinden bile gözümün önünde bir kadın çıktı), uzun zamandır bu kadar dolu bir salonda film izlememiştim. Altunizade'deki Capitol AVM'nin sineması Spectrum Cineplex'te gittiğimiz filmlerde salonda genelde sadece ben ve Bennu abla oluruz. Dolayısıyla söylemeden geçemeyeceğim: Sinemada gösterilse kimsenin izlemeyeceği filmler “festival” kapsamında sunulunca insanlara cazip mi geliyor ne? 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

12 Aralık 2024 Perşembe

SİNEMADA İKİ FİLM

Son günlerde sinemada iki filme gittim.

İlki, The Substance. Yani Cevher.

Bence mutlaka görülmesi gereken, ama son derece rahatsız edici bir film. Kadınlara dayatılan ve belki kadınların da artık kendi kendilerine dayattıkları gençlik/güzellik takıntısının mide kaldıran sahnelerle anlatımı. Bennu (Yıldırımlar) abla ile birlikte sinemada izledik. Film Mubi'de de var. Yani Mubi üyeliğiniz varsa platformdan izleyebilirsiniz ama biz büyük ekrandan izlemeyi tercih ettik.

Not: Kendinizi olduğunuz halinizle sevin çünkü en güzel haliniz o.

İkincisi de Wicked. Adı sanırım Türkçeye çevrilmemiş.

Oz Büyücüsü'ndeki Batının Kötü Cadısı Elphaba ve Kuzeyin İyi Cadısı Glinda'nın, aynı adlı kitaptan uyarlanan müzikalden uyarlanan bir sinema filmi...

Evet, bu, Oz Büyücüsü'nden ilhamla yazılan başka bir kitabın müzikal uyarlamasının film uyarlaması.

Böyle filmleri sinemada izlemeyi seviyorum.

Süre 2 saat 40 dakika. Paribu'daki 305 liralık ekstrem bilet fiyatına rağmen, salon da oldukça doluydu. Ama Türkiye'de Box Office'e göre ilk iki buçuk haftasında yalnızca 38 bin izleyiciye ulaşmış Wicked, ki bu böyle bir film için hayli düşük bir sayı... ABD'de ise rekor üstüne rekor kırıyor. 2024 yılının en iyi açılış hasılatını elde eden üçüncü filmi oldu ve bir Broadway uyarlaması için şimdiye kadarki en iyi hasılatı elde etti.

İki kısımdan oluşan filmin ikinci kısmı da 21 Kasım 2025'te vizyona girecek.

Hmmm, demek seneye doğum günüm cuma gününe denk geliyor!

Peki siz sinemada en son hangi filmlere gittiniz?

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

10 Kasım 2023 Cuma

BİR DÜŞÜŞÜN ANATOMİSİ: KALDI GERİYE CEVAPSIZ SORULAR...

Bennu (Yıldırımlar) abla ile çok yakın iki dost -sanırım artık bu kelimeyi kullanabilirim- olmamızın yanı sıra çok da iyi sinema arkadaşıyız denebilir. Vizyondaki filmlere göre ayda iki, bazen üç kez sinemaya gideriz. Son dönemlerde birlikte izlediğimiz filmler arasında aklıma Kuru Otlar Üstüne, Okul Tıraşı, Kar ve Ayı, Karanlık Gece geliyor. En son da geçtiğimiz hafta sonu Bir Düşüşün Anatomisi'ne gittik. Bir cinayet soruşturmasının ve yarattığı psikolojik travmanın izlerini süren, Justine Triet imzalı film, bu yıl Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanmıştı.

Aslında klasik bir mahkeme draması bu. 

İkisi de yazar olan karı-koca çiftimiz Sandra ve Samuel, Fransız Alpleri’ndeki dağ evlerinde, kısmen görme engelli çocukları Daniel'le birlikte yaşamaktadır. Film, Sandra'nın kendisiyle röportaj yapmaya gelmiş olan kadınla olan sahnesiyle açılır ama kocası Samuel'in üst kattan adeta röportajı sabote edercesine açtığı yüksek sesli müzik, röportajı yapmalarına engel olur. Daniel, rehber köpekleri Snoop ile birlikte eve geri döndüğünde, babası Samuel'in balkondan düşmüş cansız bedenini bulur. Sandra da, kendini bir anda bir dava sürecinin içinde, cinayet sanığı olarak, mahkeme koridorlarında buluverir... Peki bir anda kamuoyunun odağı haline gelen ve kocasıyla olan ilişkisinin tüm detayları gözler önüne dökülmeye başlayan Sandra acaba kendini aklamayı başarabilecek midir? 

Filmin başrolünde, filmdeki karakterinin adı da Sandra olan Sandra Hüller var. Aklımızdaysa tek bir soru: Sandra katil mi, değil mi? Ama bir süre sonra, filmin bu sorunun yanıtını bulmak gibi bir derdi olmadığını anlarız. Filmde daha çok, Sandra'nın işlemediğini iddia ettiği bir cinayetten suçlandığı için ne kadar hırpalandığını izleriz. Dolayısıyla film tür olarak bir polisiye sayılmaz. Çünkü ortadakinin bir intihar mı yoksa bir cinayet mi olduğuyla ilgilenmeyiz. Film bittiğinde de bu sorunun cevabını almış olarak ayrılmayız salondan. Filmin başrolü belirsizliktir. 

Sandra Hüller, Jehnny Beth, Samuel Theis'in oynadığı Bir Düşüşün Anatomisi'nin yönetmeni Justine Triet. Küçük çocuk oyuncu Daniel dahil herkes çok iyi iş çıkarmış. Film süresinin neredeyse Nuri Bilge Ceylan'ın son filmiyle yarışırcasına (!) 150 dakika olması şahsen beni sonlara doğru biraz fazla sıksa da, iyi bir film izlediğimi söyleyebilirim. Vizyondan kalkmadan gidip görmenizi tavsiye ederim. Notum 7.5/10. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

17 Eylül 2023 Pazar

BU FİLMDE İKİ BAŞROL DE AYNI KİŞİ!

Tilda Swinton'ın son filmi Sonsuz Sır (The Eternal Daughter)'ı dün Kadıköy Sineması'nda, 14.00 seansında izledim. Yanımdaki kızın "bakın en marjinal Kadıköylü benim" diye görünmek adına filmin en sessiz olunması gereken sahnelerinde çantasından çıkardığı havucu kart kurt kemirmesi dışında fena bir deneyim değildi. Biletler 110 lira; Capitol'deki Spectrum'un 160 veya pek çok Cineverse'ün 175 lira olduğunu düşünülecek olduğunda maalesef 110'a ucuz diyoruz. Büyük ekranda film izlemek benim için hala vazgeçilmez ve çok heyecan verici, bu yüzden sinemaya gitmeye devam ediyorum. Ayrıca evde izlenen filmlerdeki telefon ya da kapı çalınca filmi durdurma hadisesi olmadığı için kesintisiz bir film izleme deneyimi yaşamayı seviyorum. 

Filmde sinemacı bir kadın olan Julie (Tilda Swinton) ile hakkında bir film yazmak istediği yaşlı annesi Rosalind (o da Tilda Swinton) her an bir şeyler olacak hissi veren ama nihayetinde pek de bir şey olmayan gizemli, eski bir otele yerleşiyor ve tekinsiz müzik fonda çalmaya başlıyor. Bu anne-kız otelin tek konukları gibi. Ha, bir de köpekleri Louie. Julie ile Rosalind'i film boyunca asla aynı çerçevenin içinde görmüyoruz; ta ki finale dek. Film tür olarak korku diye sınıflandırılmış olsa da korku'nun k'si bile yok -bu bir dram. Dramı nerede görsem tanırım.

Bu arada sinema salonu (şaşırtıcı şekilde) kalabalıktı. Salonun 1.5/4'ü doluydu, ki bu günümüz için iyi bir rakam. Geçenlerde Spectrum'da gittiğim Bırak Artık Şu Yalanlarını'yı koca salonda tek başıma izlemiştim. 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

30 Temmuz 2023 Pazar

BARBİE VE OPPENHEİMER'DAN ÖNCE İZLEMENİZ GEREKEN O FİLM

Ne Barbie ne de Oppenheimer kadar ses getirdi, oysa yakın zamanın en çok izlenip üstüne düşünülmesi gereken filmi buydu: Hüzün Üçgeni.

Ruben Ostlund'un son filmi Triangle of Sadness, yani Türkçesiyle Hüzün Üçgeni, hiyerarşiyle kara mizahı harmanlıyor. Tüketim toplumu, sınıf çatışması, zengin-fakir ayrımı, sosyal medya çağına ilişkin nokta atışı tespitleri olan bir film sunuyor.



Yaya, yaşadığı her an'ın ve yaptığı her şeyin sevgilisi Carl tarafından görüntülenmesini isteyen bir Instagram çılgını "zamane" kızı. Daha ilk sahnede Carl ve Yaya arasında izlediğimiz bir diyalog, toplumsal cinsiyet ve sosyal statü konularında da filmin lafını esirgemediğini gösteriyor. Daha çok birbirlerine Instagram takipçisi kazandırmak üzere kurulu bir ilişkileri var ama Carl bu durumdan artık son derece rahatsız. O ilişkide eşit olmayı isterken Yaya "erkek" olarak onun daha baskın ve güçlü rolleri olmasını, mesela hesabı onun ödemesini istiyor.

Film, model bir çift olan Carl ve Yaya'nın çok pahalı bir yatta lüks bir gezintiye çıkmasını, sosyetenin ultra zenginleriyle tanışmasını ve sonunda hem onlara hem de seyirciye sistemi sorgulatacak beklenmedik durumlarla karşılaşmalarını anlatıyor. Filmde günümüz ilişkilerine, kapitalizme, sınıfsal çatışmalara dair pek çok ayrıntı gizli. Gemilerde ve açık denizde geçen filmleri sevenleriniz filme ayrıca bayılacaktır. Harris Dickinson, Charlbi Dean, Dolly de Leon başrollerde.

Mutlaka izleyin.

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

9 Ocak 2023 Pazartesi

MUH/TELİF HAKLARI...

Bir yazar olarak telif hakları, hakkında güncel gelişmeleri benim de merakla ve heyecanla takip ettiğim konu başlıklarından biri. Daha doğrusu, genel olarak edebiyat, yayıncılık, televizyon ve film sektörleri hakkında her bir gelişmeyi ilgiyle takip ediyorum. Yaşarken yazdığından üç kuruş para bile kazan(a)mayan yazarlar, öldükten 70 yıl sonra çok satsalar bile, eserin yaratıcısı olmalarına rağmen, eserin telifi hakkında varisleri bile hiçbir söz sahibi olamıyor. Elbette kulağa son derece adaletsiz/haksız gelen bir durum bu. Çünkü telif hakları kanununa göre ölümünün üzerinden 70 yıl geçen yazarların veya yaratıcıların telif hakkı kalkıyor. Koruma süresi dolan eserler, eser sahibinden veya varislerinden izin alınmaksızın serbestçe kullanılabiliyor. Neden, niye böyle bilmiyorum, hukukçulara sormak lazım. Acaba yarattığı eserin tüm haklarının kendisinden yaşarken alındığının görülmesi bir yazara nasıl bir azap çektirirdi?

Eser sahibinin varislerinden izin almadan, 70 yıl dolduktan sonra herkesin kafasına göre istediği kitabı basabildiğini söyledik. Bu sebepledir ki, yaklaşık 50'ye yakın yayınevi Stefen Zweig’ın aynı kitabını farklı kapak tasarımlarıyla basıp satabiliyor, bu yüzden Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens’i sürekli karşımıza çıkıyor, bu nedenle her yerde pek çok Sabahattin Ali eseri görüyoruz. Yayınevleri şimdiden sırada bekliyor: Türkiye’de önümüzdeki yıllarda telif hakkı kalkacak yazarlar arasında 2024’te Sait Faik Abasıyanık, 2026’da Reşat Nuri Güntekin ve Cahit Sıtkı Tarancı, 2031’de Peyami Safa, 2032’de Ahmet Hamdi Tanpınar, 2033’te Nazım Hikmet gibi isimler yer alıyor. 

Yani elbette bir süre olması gerekiyorsa bile, bu süre 70 yıl gibi kısa bir süre mi olmalı? 150 yıl filan sanki daha makul. (Biraz alakasız da olsa güncel bir gelişmeyi paylaşmak isterim: Kariyer yolculuğuna 140 karakterle başlayan Twitter bile sonrasında 280 karaktere çıktı ve şimdilerde 4000 karaktere çıkılması gündemde. "Vur dedik öldürdün be Musk" dediğinizi duyar gibiyim. Artık 2009'dan beri ısrarla ve ısrarla blogspot'tan paylaştığım bu yazılarımı ben bile oradan paylaşabileceğim gibi görünüyor, anlaşıldı.) Zaten Amerika'da bazı telif uzatıcı süreler talep edildiği oluyor. Orada her şey bir farklı işliyor zaten!

Peki bu durum sadece Türkiye’de mi böyle? Tabii ki hayır. Diğer çoğu ülkede de telif hakları kanunu eser sahibinin ölümünün ardından 70 yıl olacak şekilde işliyor. Ve bundan nasibini almayan kalmıyor! Çocukluğumuzun Winnie the Pooh’sunu nasıl bilirdiniz? 100 Hektar Ormanı’nda yaşayan, en yakın arkadaşı küçük pembe Piglet olan, bal düşkünü şirin mi şirin bir ayı olarak, değil mi? Disney kataloğunda bulunan Winnie the Pooh, şirketin en çok kazandıran markaları arasında yer alıyor. Ancak artık telif süresi dolan Ayı Winnie, Disney dışındaki şirketlerin de gönlünce kullanabileceği bir kamu malı haline geldi. Ve sıkı durun, bu serbestlik ortaya korku temalı bir Winnie the Pooh filmi çıkarmaya hazırlanıyor! Ayı Winnie'yi elinde kanlar damlayan bir baltayla görse, serinin yaratıcısı A. A. Milne ne düşünürdü?

Winnie the Pooh dünyasında geçecek ilk bağımsız projenin bir korku filmi olması da, hele o fragmanı izledikten sonra,"böyle telif serbestliği olmaz olsun" dedirtiyor. A. A. Milne mezarında ters dönse hakkıdır...

Herkese iyi haftalar...

Kitaplarım Kitapyurdu'nda

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

16 Aralık 2022 Cuma

KURAK GÜNLER

Çok iyi.

Çok etkileyici.

Mutlaka gidin, sinemada izleyin.

Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Selin Yeninci (Bir Zamanlar Çukurova-Saniye), Erol Babaoğlu, Erdem Şenocak ve Eylül Ersöz'ün başrolleri paylaştığı film, 9 Aralık'ta vizyona girdi.

Ve 8 Aralık'ta, filmin yönetmen ve senaristi Emin Alper sosyal medya hesaplarından duyurusunu paylaştı:  

"Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Kurak Günler adlı projemize verdiği finansal yapım desteğini yasal faiziyle birlikte geri istediğini bildirmiştir. ... ... ... Yaşadığımız bu mağduriyet karşısında bize destek olmak isteyen seyircilerimizi Kurak Günler'i 9 Aralık tarihinden itibaren sinemalarda bilet alarak izlemeye davet ediyoruz."

Ve böylece Kurak Günler, Bakanlık sayesinde, başka türlü asla yapamayacağı bir reklam kampanyası yapmış oldu.

Ben ve sinemaseverler filme zaten gidecektik, ama haberlerle film müthiş bir destek gördü ve normalde sinemaya gitmeyecek olan insanlar da sırf filme destek olmak için bilet alıp filme gitmeye başladı.

Twitter hesabımda da yazdım.

Şu anlaşılmalı artık: Ne yasaklanmaya ya da engellenmeye çalışılırsa, daha da güçleniyor. Tarih boyu bu hep böyle oldu.

Kurak Günler'in bu başarısı "kazara reklamcılık" olarak reklamcılık tarihine girer.
 
Film, vizyona girdiği ilk hafta sonu  51,4 bin seyirciyle ülkemizi Cannes Film Festivali’nde temsil eden filmler arasında en yüksek açılışa imza atıp 3.611.103 TL gişe hasılatı elde ederek bakanlığın faiziyle geri istediği paranın 4 katını kazandı.
 
Eminim daha da izlenmeye devam edecek... 
 
Emin Alper, Kurak Günler’de Norveçli yazar Henrik Ibsen’in Bir Halk Düşmanı eserinden yola çıkmış. Ortaya sarsıcı bir film koymuş.

Filmin Stefan Will imzalı müzikleri de tek kelimeyle şahane. O gerilimi hissetmenizi sağlıyor.

Hadi bakalım, ilk hangi "edebiyat" dergisi Ocak kapağına Kurak Günler'i taşıyarak satışları arttırma yoluna girecek?
 
Siz filmi izlediniz mi? 

2 Kasım 2022 Çarşamba

BARBARIAN: BÖYLE KORKU FİLMİ OLMAZ OLSUN!

 
Efendim tam da doğum günü ayıma girmişken niçin böyle iç karartıcı, sinir bozucu, klişelerden öteye gidemeyen, hatta klişelerden bile daha vasat kalan bir film hakkında yazıyorum?

Öyle ya, Kış Uykusu'nu ya da Aşk, Mark ve Ölüm'ü yeni izlemişim, onlar hakkında yazayım ya?

Öncelikle, ne yalan söyleyeyim, filmin ilk yirmi-yirmi beş dakikası bir gerilim filmi olarak gayet iyiydi.

Yaratmaya çalıştığı atmosfer bende karşılık buldu.

Ne zaman ki film, gerilim filmi olmaktan çıkıp "korku filmi olucam ben ya" demeye başladı, işte oradan sonra, tüm vasatlıklar peşi sıra geldi. 
 
Disney+'ta ya da internette her yerde bulabileceğiniz, izlediğim en saçma filmlerden biri olan Barbarian'da, olaylar şöyle gelişiyor:

Bir kadıncağız, Amerika'nın Detroit şehrinde bir iş görüşmesine gideceği için, Airbnb'den ev tutuyor. Ve bu eve de, gecenin bir yarısı varıyor. Evde kalacak, ertesi gün de görüşmeye gidecek. Bir iş görüşmesi için şehir değiştirip ev tutmak filan artık ne kadar mantıklı, onun yorumunu size bırakıyorum. O iş ne, bu da yanıtsız kalıyor. Kızım, ne teklif ettiler sana, milyarder olacaksın mı dediler de, gözünü karartıp her şeye rağmen o Airbnb evinde kalmaya devam ediyorsun? Zira hava aydınlanır aydınlanmaz, bu hanım kızımız Airbnb diye tuttuğu evin, şehrin terk edilip hayalet kasabaya dönmüş bir semtinde olduğunu fark ediyor. Etrafta in cin top oynuyor, her yer enkaza dönmüş. Ama kızımız, adeta Amerika'da sıradan bir günmüşçesine, gene de hiçbir şeyi yadırgamayıp o semtteki o evde kalmaya devam ediyor. Üstelik, iş görüşmesi yaptığı kadının da her ne hikmetse "orada kalmanı tavsiye etmem" demesine rağmen.

Neyse, filmi tekrar geri saracak olursak, hanım kızımız gece vakti eve gidiyor, bir de ne görsün, evi meğer başka bir adam daha tutmuş. Bu adam da, öyle veya böyle, bir şekilde hepimizin aşina olduğunu düşündüğüm oyunculardan, İsveçli Bill Skarsgård. Hani o bu filmde oynuyorsa film herhalde belli bir standardın üstündedir diye düşünüyordum ben, ama pek de öyle değilmiş. (Gerçi,
Skarsgård filmin yaklaşık 40. dakikasında "bundan sonraki saçmalıklarda ben yokum" diye miadını doldurarak parasını alıp Hollywood'u terk edip köyüne, İsveç'e dönüyor.)


Kızımız ve çocuğumuz bu evi aynı anda "book" etmiş iki kişi olarak, evi kiraladıkları Airbnb sahibini arıyorlar ama, kendisi toz duman! Bu nasıl bir saçmalık filan diye kısa süreli bir şok yaşasalar da, kısa sürede aman neyse ya moduna geçip o gece aynı çatının altında kalmayı kabul ediyorlar. Ama sakın bizim romantik yaz dizilerimiz gelmesin aklınıza! Detroit'te adeta bir İstanbul beyefendisi olan çocuğumuz, kendi yatağını hanım kızımıza veriyor ve kendisi geceyi kanepede geçiriyor. O gece boyunca da, biz seyirciler biraz korkalım diye, bu çocuk uykusunda bir şeyler sayıklayıp hanım kızımızın ürpererek uyanmasına neden oluyor. Ama çocukta hiçbir korkutuculuk yok. Her şey, hedef şaşırtmaca. Çünkü tehlike, evdeki bu yabancı değil. Keşke o olsaymış da daha orijinal bir hikaye izleseymişiz, ama değil!

Neyse, ertesi gün oluyor ve hanım kızımız, tuvaletini yaparken, tuvalet kağıdı bitiyor ve evin içinde tuvalet kağıdı arayışına çıkıyor. (Etrafta A101 filan da yok, oraya şube açmayı unutmuş herhalde.) O sırada da aşağıdaki mahzene/bodruma iniyor. O sırada da bodrumdaki gizli kapıyı keşfedeceği tutuyor. O sırada da kapıdan geçip geçide ulaşıyor ve yine o sırada da geçidin içindeki bir başka geçidi keşfediyor. Geçitler, tüneller derken böyle matruşka bebek gibi, evin altında evin kendisinden çoooooooooooooook daha büyük bambaşka bir alan olduğunu görüyor. Tünellerden aşağı iniyor, kapıları açıp kapıyor, bunları yaparken de korkmuyor ha! Gayet sıradan bir şeymiş gibi, tünel boyunca ilerliyor. Neyse uzun lafın kısası, o tünellerde barınan, orada, o karanlıkta yaşaya yaşaya yaratığa dönüşen bir kadının eline düşüyorlar. Hem kızımız hem de çocuğumuz. Merak etmeyin, daha fazla spoiler vermeyeceğim, zaten filmin bu aşamasından sonrası, vasatlıklar, klişeler ve tahmin etmesi hiç de zor olmayan sinir bozucu geçmişe dönüş sahneleriyle geçiyor... Bu yaratığımsı kadın da, siz deyin Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum, ben diyeyim bambaşka bir yaratık, hani öyle böyle değil. Ölmek de bilmiyor. Sonuçta insan bu. Ama yok, sanki fantastik bir yaratıkmış gibi, ağzından tükürükler saça saça böğürüp, metrelerce yükseklikten de düşse, atlayıp zıplasa da, araba da çarpsa, ölmeyen bir kadın kendisi.

Tabii film, Airbnb sistemine, ev sahiplerinin evden bihaber olmasına, Amerika'da polislerin suça karşı olan kayıtsızlığına, "yeterli kanıtınız yok" laflarına, hanım kızımızın kendini o cehennemden kurtardığında derdini kimseye anlatamamasına da küçük küçük değiniyor, iyi de yapıyor.

Benden, o da filmin açılış sahnelerindeki başarının ve gerilimi iyi ayarlayan müziklerin hatrına 4/10 puan alan bu filmi üç güne bölerek izledikten sonra, düşünmeden edemiyorum:

Acaba senarist bize hangi mesajı vermek istemiş?

a) Airbnb'den ev tutma!
b) Airbnb'den tuttuğun evin muhitine dikkat et!
c) Bir yabancıyla aynı evde kalma!
d) Tünel gördüğünde kaç!
e) Fazla merak iyi değil!
f) Hepsi!

Ve kafamda deli sorular: Bu hanım kızımız, işe alındı mı? İşe alındıysa, Detroit'te nerede yaşamaya başladı? İş, ne işiydi? Yemek kartı ve ulaşım dahil mi? SGK+özel sağlık sigortası yaptılar mı? 

Siz siz olun, Barbarian'ı korku filmi niyetine izlemeyin dostlar.
 
Sevgiler.

29 Mart 2022 Salı

NE DEDİN SEN?! ŞAK!!!

Bildiğiniz gibi, 94. Oscar Ödülleri'nde neredeyse ödüller dışında her şey konuşuldu. Tıpkı gündüz kuşağındaki yarışma programı Zuhal Topal'la Yemekteyiz'de yemekler dışında her şeyin konuşulması gibi... Oscar'daysa hatta daha doğrusu tek bir şey konuşuldu: Will Smith'in sunucu Chris Rock'ı yumruklaması. Evet kimi yerde yumruk kimi yerde tokat şeklinde geçiyor ama apaçık bir yumruk bu. King Richard'daki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu ödülünü de kazanan Will Smith, Rock'a, eşiyle ilgili yaptığı şaka nedeniyle yumruk attı ve o anlar büyük ses getirdi. 

DİKKAT SPOILER:
Nicole Kidman, Bozbalık Üçlemesi'nin II. kitabı Uçurum Zamanı'nda
Ece'nin Meryem'i vurduğu sahneyi izlerken:

Peki sizce Smith'in Rock'a sebebi ne olursa olsun yumruk atması haklı bir davranış mı? 

***

Gel gelelim, olayın bir mizansen olabileceği de sıkça dile getiriliyor...

Büyük ihtimalle de öyle...

Son yıllarda reytingleri gittikçe düşen ve hiç izlenmeyen/konuşulmayan Oscar'lar bu sene böyle bir taktikle gündeme gelmeyi amaçlamış olabilir.

Bu arada tokadın oyuncağı bile çıkmış, ben şok. 

Daha Rock'ın yanağındaki tokadın pembeliği geçmeden... 

Kim bunu nasıl akıl etti? Hadi etti ne ara oyuncağını yaptı?

Bu oyuncağı görünce de düşünmeden edemiyor insan:

Yoksa her şey Oscar'a reyting için kurgu muydu?

Öyle veya böyle, reklamın iyisi kötüsü olmuyor işte...

(Not: Sevda ve Hande cephesinde -bakınız şu yazı- gözler yaşlı...)

(Kitaplarımı incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

21 Mart 2022 Pazartesi

KADINLARIN EKRANDAKİ TEMSİLİYETİ ÜZERİNE MİNİCİK BİR YAZI...

Dün, yani 20 Mart günü gittiğim, karlı ve soğuk havaya rağmen pek çok katılımcıyla gerçekleşen WOW - Dünya Kadınlar Festivali'nden izlenimlerimi aktaracağım şimdi sizlere... Konu: Kültür-sanat dünyasında, özellikle de televizyonda, toplumsal cinsiyet eşitliği. Elbette, şaşırtıcı (ama asla şaşırmayacağınız) notlar eşliğinde.

Benim de, İKSV'nin Kültür Politikaları Çalışmaları departmanının bu yıl 10. kez yayımlanacak ve kültür-sanat dünyasında toplumsal cinsiyet eşitliğini ele alan raporu kapsamında Prof. Dr. Itır Erhart'a (canım Itır Hocam'ın!) küçük de olsa yardımcı olduğum araştırmanın sonuçları, dün WOW'un "Yaratıcı Alanda Eşitlik" başlıklı kapanış panelinde ilk kez paylaşıldı. Raporun basın toplantısı önümüzdeki günlerde olacak; o nedenle araştırmamızdan şimdilik detay vermiyorum. İKSV gibi önemli bir kurumun bu projesinde yer aldığım içinse çok mutluyum!

WOW ve İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları işbirliğiyle düzenlenen "Yaratıcı Alanda Eşitlik" paneli, kültür-sanat alanının eşitlikçi bir yaklaşımla nasıl yeniden kurgulanabileceğine odaklanıyordu. Sinema, televizyon, tiyatro ve müzik sektörlerinde çalışan kadınların erkeklerle eşit işe eşit ücret alıp almadığı tartışıldı, çözüm için neler yapılabileceği konuşuldu. Moderatörlüğünü şimdilerde GAİN'de hafta içi her akşam gündemi çeşitli konuklarla değerlendiren gazeteci Duygu Demirdağ’ın üstlendiği panelde, Itır Hoca'nın yanı sıra, Oyuncular Sendikası’ndan Ece Dizdar ile Birleşik Krallık’tan araştırmacı ve eğitmen Vick Bain konuşmacı olarak yer aldı. Oyuncular Sendikası adına panelde konuşan Ece Dizdar, 2018 yılında Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD)'nin TV dizilerinde kadının toplumsal cinsiyet eşitliğine uygun şekilde konumlanmasını desteklemek amacıyla başlattığı "TV Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği" projesinin sonuçlarından bazılarını da yeniden paylaşarak çeşitli şahane tespitler yaptı. Onlardan bazılarını paylaşıyorum:

"Kadın ve erkek oyuncu sayısı neredeyse eşit, hatta kadın oyuncu sayısı erkek oyuncudan daha fazla. Fakat ekrandaki yaş dağılımına gelecek olursak, kadınların ekrandaki yaş temsiliyeti çok sınırlı. Kadınlar ekranda daha çok 16-39 yaş aralığında görülüyor. Erkeklerse 64 yaşına kadar gösteriliyor. Şaşırıyor muyuz? Hayır!"

"Kadın karakterlerin ekranda evli ya da dul olduğunu görüyoruz. Kadın karakterin dulluğu üzerinden tanımlanması, erkek karakterlere göre 7 kat daha fazla. Bekar olmak daha çok erkek karakterlere verilen bir vasıf."

"Fiziksel görünümde kadın karakterler %65 oranında 'zayıf ve narin' olduğunu görüyoruz. Kilolu kadınlarsa hep 45 yaşın üstünde. Kadın ekranda eğer 45 yaş üstü ise kilolu olmasına müsaade ediliyor." 

"Bir diziye Saint-Joseph mezunu, güçlü ve başarılı bir kadın karakter olarak giriyorum ama yedinci sekizinci bölümden sonra hep eski sevgilisinin konağına taşınan bir kıza evriliyorum!"

"Normal People dizisini izlerken, oradaki seks sahnelerinde intimacy coach'la çalışıldığını gördük. Bunu ülkemize de yavaş yavaş getirmek istiyoruz: Mahremiyet koçu. İnsanlar böyle havalı işleri sever, mısır patlağı gibi yayılacaktır! Şaka bir yana, bu ciddi bir meslek. Oyuncuların bedenlerinde dokunulmaması gereken noktalar var ve bu sınırların hassasiyetle çizilmesi gerek. Siz bir kadın olarak jinekoloğa gittiğinizde orada niye rahatsınız; çünkü herkesin görevi çok net tanımlanmış. Ayrıca odada mutlaka bir hemşire de var." Dizi setlerinde yaşanan taciz ve mobbing'lerin önüne bu şekilde geçebilme umuduyla... 

Not: Itır Hocam, panel koşuşturmasının arasında, bana yeni kitabım Uçurum Zamanı'nı imzalatmayı da ihmal etmedi! İlk kitap Ters Düz'ü okuduğunda kitapta karakterlerin sıklıkla bahsettiği hamofta reçelini Itır Hocam çok merak etmişti, ben de geçenlerde ona sürpriz yapıp Trabzon'dan hamofta reçeli hediye etmiştim. Çok sevmiş!

(Kitaplarımı incelemek için bu linke bakabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

27 Aralık 2021 Pazartesi

BİR TİYATRO: TİMSAH ATEŞİ - BİR FİLM: THE FRENCH DISPATCH

2021'in son hafta sonunu, kültür sanat etkinliklerinden uzak kalmamak için, koronavirüse rağmen kapalı mekanlarda -tabii çift maskeyle- geçirdim. Düşünüyorum da, bizim ülkemizde başlı başına kendine ait ayrı bir mekanda-binada olan tiyatro ve sinema sayımız çok ama çok az. Bir oyun veya film izlemek için illa bir alışveriş merkezinin içine girmek mi gerekiyor? Cumartesi akşamı izlediğim Timsah Ateşi oyunu Zorlu PSM'de, pazar akşamı izlediğim The French Dispatch de Altunizade'deki Capitol AVM'deydi. Capitol'ü pek seviyorum, şirin ve derli toplu bir yer. Dolayısıyla oraya hiçbir itirazım yok. Ama Zorlu Center o kadar kalabalıktı ki, resmen havaalanı gibiydi! Yemek alanında oturacak yer bile yoktu, öyle bir kalabalık... 

BİR TİYATRO: TİMSAH ATEŞİ


Cumartesi akşamı Zorlu PSM'de en ön sıradan izlediğim Timsah Ateşi'nde Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü ve Kubilay Tunçer oynuyor. 1989 yılında Kuzey İrlanda'da geçen hikaye, işlemediği bir suç yüzünden sekiz yıl hapis yatan asi bir kız olan Fianna (Hazar Ergüçlü), dindar ablası Alannah (Funda Eryiğit) ve yatalak babalarının (Kubilay Tunçer) evlerinde geçen olayları, kara-komedi tarzında anlatıyor. Oyunda +16 yaş sınırı var, zira biraz kanlı bir oyun. 

Oyuncuların performansı (özellikle de Funda Eryiğit'in) ve sahne dekoru şahaneydi (bu tip oyunlarda kurulan o kutu gibi evlerde yaşama isteği...) lakin oyunun metni beni pek tatmin etmedi. Daha alt metinli, görünenin ötesinde alt anlamların kastedildiği, yoğun bir oyun beklerdim. Ama beklentim pek karşılanmadı. Biraz da gereksiz fazla uzundu. Timsah Ateşi'ne notum, 6/10.

BİR SİNEMA: THE FRENCH DISPATCH

Dün Capitol AVM'deki Spectrum'da izlediğim The French Dispatch, Wes Anderson imzası taşıyor. 20. yüzyılda hayali bir Fransız kasabasında geçen film, bölgenin popüler dergisi The French Dispatch'te yayımlanan farklı farklı hikayeleri ele alıyor. Film, derginin genel yayın yönetmeninin ölümü ile başlıyor. Dergi ekibi bir araya gelerek, anma niteliğindeki sayıda yer vermek üzere üç yazı seçiyor. Bu üç yazı için; çifte cinayet nedeniyle müebbet hapis cezasına çarptırılan bir sanatçı, 68’in öğrenci protestoları ve bir şef tarafından çözülen kayıp vakası seçiliyor. Birbirinden bağımsız skeçler gibi, film içinde üç farklı kısa film izliyorsunuz. Filmdeki siyah-beyaz ve animasyon olan sahneler de çok güzel. Şahsen ben film sırasında aklımda bazı düşünceler olduğu için filme çok odaklanamasam da (itiraf), harika bir film, sahneler, müzikler, oyunculuklar ve tabii senaryo mükemmel. Ama ikinci bir kez daha izlemem gerek. 

Filmin oyuncu kadrosunda kimler yok ki? Tilda Swinton, Bill Murray, Willem Dafoe, Jason Schwartzman, Bob Balaban, Anjelica Huston, Owen Wilson, Adrien Brody, Benicio Del Toro, Frances McDormand, Saoirse Ronan, Léa Seydoux, Timothée Chalamet, Mathieu Amalric... Call Me By Your Name ile şöhret kazanan Timothée Chalamet, yine geçtiğimiz haftalarda benim de seyrettiğim Dune ile oyunculuğunu farklı bir yere taşımıştı. The French Dispatch'te de izliyoruz genç oyuncuyu. Hatta Netflix'te yayınlanan Don't Look Up'ta da var, henüz izlemedim, son aylarda Netflix'i pek açmıyorum. Filmin müziklerinde bugüne kadar 11 kez Oscar’a aday olan Fransız besteci Alexandre Desplat'in imzası var. The French Dispatch'e puanım, 8/10. 

Veee, haftaya bugün 2022 mi gelmiş olacak yani? Hayır, buna hazır değilim.


3 Eylül 2019 Salı

4 YENİ YABANCI DİZİ

WHY WOMEN KILL 


Bayıla bayıla izlediğimiz Desperate Housewives'in yapımcılarından, 15 Ağustos'ta başlayan ve henüz sadece üç bölümü yayınlanan bir dizi: Why Women Kill. Aşklar, aldatmalar, entrikalar, henüz kimin öldüğünü bilmediğimiz bir cinayet ve kara komediyle dolu dizinin Marc Cherry'nin elinden çıktığı her türlü belli.


Başrolde üç ev kadını ve dizi üç farklı dönemde geçiyor: 1960'lar, 1980'ler ve 2019. Dizi bu açıdan This Is Us ve Desperate Housewives'taki formülü bir araya getirmiş gibi. 1960'lardaki kocasına sadık ev kadını Beth Ann rolüyle Ginnifer Goodwin ve Desperate Housewives'ta Eva Longoria'nın oynadığı Gabrielle'in 1980'lerdeki versiyonunu andıran Simone ile Lucy Lui, üçlü ana cast'taki iki koltuğun hakkını fazlasıyla veriyor. Oynadıkları karakterlerde fazlasıyla inandırıcı, samimi ve başarılılar. 2019 yılındaki Taylor'u canlandıran Kirby Howell-Baptiste'e ise şimdiye dek izlediğim üç bölüm için pek fazla ısınamadığımı belirtmeliyim. Bunda senaryonun da etkisi var: 1960 ve 80'lerde geçen hikaye hayli gerçekçiyken, dizinin günümüzde geçen kısmı pek de sürükleyici değil.

Dizinin enerjisini ve klişe olmakla birlikte fikrini (üç farklı zamanda geçen üç farklı aldatma) o kadar sevdim ki, keyifle izliyorum. Tam bir soap opera, pembe dizi. Bu Amerikan dizisinin bir iki yıl içinde bize uyarlandığını görürseniz şaşırmayın. Zira radarına takılırsa bir yapımcı Türk televizyonlarındaki adaptasyonu için kolları kesinlikle sıvayacaktır. Fragmanını aşağıya bırakıyorum.


THE SINNER


Polisiye dizi olayına farklı bir açıdan yaklaşan The Sinner, katilin bilindiği, ancak cinayetin neden işlendiğinin bilinmediği bir vakayı ele alıyor. Başrolünde Jessica Biel'in oynadığı dizi, bir yaz günü Cora Tannetti'nin göl kıyısında kocası ve çocuğuyla güneşlenirken bir anda birini öldürmesinin ardındaki nedenleri işliyor. Psikolojik bir yanı olan dizi merak uyandırıcı. Sonunda "acaba ne çıkacak" diyorsunuz. 

THE ACT


Anne-çocuk arasındaki ilişkiyi ele alması bakımından Bates Motel'in kadın versiyonu olarak özetleyebileceğim dizi, aşırı koruyucu bir anne olan Dee Dee ile küçük kızı Gypsy'nin karanlık ve dramatik hikayesini ele alıyor. Tekerlekli sandalyeye bağlı ve kurallarla yaşayan hasta Gypsy, annesinin ondan sakladıklarını öğrenince, iş bir cinayete kadar varıyor. Peki olaylar bu noktaya nasıl geldi? İçinde hem polisiye hem de drama ögeleri barındıran The Act, Joey King ve Patricia Arquette'in olağanüstü performansıyla göz dolduruyor. Kadroda yan rollerden biriyle de olsa Chloë Sevigny'nin bulunması da cabası. 

WHAT/IF


Oscar'lı ünlü oyuncu Renee Zellweger'in Anne Montgomery adında güçlü, zengin, cazibeli ve şeytani bir kadını muhteşem bir şekilde canlandırdığı What/If, bir Türk dizisi klişesiyle başlıyor: "Ahlaksız teklif"le. Tabii bizim dizilerimizde "ahlaksız teklif" kurbanları genelde kadınlar olur, ama burada bir adam oluyor. Ya da karısıyla birlikte olduğunu düşünürsek bir çift. Anne Montgomery, tıbbi teknoloji startup'ı için para arayan Lisa'ya 80 milyon dolar teklif ediyor. Ama küçük bir şartla: "Kocanı bir geceliğine bana ver, parayı al." Lisa ve Sean, kararsızlıklarının ardından, Anne'in teklifini kabul ediyor ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı dizimiz başlıyor. Tahmin edilebilir ve yavan senaryosunun yanı sıra, dizinin çıkış noktasında da ciddi dramatik boşluklar var. En üstü kapalı şekilde söyleyecek olursam: Anne Montgomery tüm bunları Lisa Donovan'a neden yaptı? Gerekçesi neydi? Değer miydi? Bu sorulara hiç tatmin edici yanıtlar alamadan dizi bitiyor. Yine de iki kadın başrol oyuncusu, entrikalar, şık sahneler, harika müzikler ve genel olarak yaratmayı başardığı atmosfer diziyi bir şekilde izlettiriyor. 

KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR 2


Bir de bonus olarak, bu filmden bahsedip yazıyı bitireyim. Geçenlerde Başka Sinema'da canım Bennu (Yıldırımlar) Abla ile izlediğim Küçük Beyaz Yalanlar 2, Fransız sinemasının tanınan oyuncularını bir araya getiren bir seyirlik. İlkini ikimiz de izlememiştik. Ama zaten buna gerek de yokmuş. Fransa'nın Atlas Okyanusu sahillerindeki Bordeaux kıyısında yazlık bir evde (ki tesadüf bu ya, bu ay Atlas Glober'a yazdığım seyahat rotalarından biri tam da burasıydı) geçen hikaye, Marion Cotillard'dan François Cluzet'e, Benoit Magimel'den Pascale Arbillot'a tanınmış oyuncuları aynı kadroda buluşturuyor. Uzun, keyifli masalar... Kahkahalar, gözyaşları... Film bir yere de bağlanmadan bitiyor. Yaz sonunun hüznüne uygun, rahat, telaşsız bir film.

Sosyal medya adreslerim: 

Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...