BOZBALIK ÜÇLEMESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BOZBALIK ÜÇLEMESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2023 Çarşamba

KİTAP ALINTISI

"Kar etrafı mistik bir ışımayla esrarengiz bir şekilde aydınlatıyor ve karanlığa saklanmış çam ağaçlarının arasındaki evlerine masallardakine benzer bir görünüm veriyordu." 

Alıntı, Ters Düz'ün devamı olan Uçurum Zamanı'ndan... 

Kız kardeşlerin hikayesi devam ediyor.

Bozbalık Köyü'ne davetlisiniz.

Kitaplar Kitapyurdu'nda

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

23 Mayıs 2022 Pazartesi

MERT OFLUOĞLU - UÇURUM ZAMANI RÖPORTAJI

İyi bir edebiyat eseri okumaktan daha fazla tatmin edici çok az, belki de tek bir şey var ve o da, eseri objektif bir şekilde okuyup değerlendiren usta işi bir roman kritiği okumak... Uçurum Zamanı’nı okuyan Müge İplikçi’nin soruları, romanın kuytularında kalmış köşelere öyle güzel ışık tuttu ki, yazarı olarak beni bile gerek röportaj sırasında gerekse sonrasında çokça düşünmeye itti. Müge Hoca’nın bir sürü tecrübeli yazarı ağırladığı Zeytin Dalı programına konuk olmak benim için unutmayacağım bir deneyim oldu. Söyleşimizde kitabın ana karakteri olarak tanımladığım Bozbalık Köyü çerçevesinde zaman ve mekanın önemini, romanın merkezindeki kadın karakterler arasındaki çatışmayı, polisiye olay örgüsünü ve daha pek çok şeyi konuştuk. Ben de, konuştuklarımızın bir kısmını yazıya dökerek, birkaç bazı eklemeyle buradan sizlerle paylaşmak istedim. Keyifli okumalar efendim... 

"ÜÇLEME; ÇÜNKÜ ANLATACAKLARIM TEK KİTABA SIĞMADI!"

Bir üçleme fikriyle yola çıkan genç bir yazar var karşımızda... Sizin yaşınızda bir yazar neden üçleme yazmaya girişti? 

Bunun aslında çok basit bir cevabı var: Anlatacaklarım tek bir kitaba sığmadı! Bozbalık Üçlemesi’nin başı ve sonu 2012’den beri belli. Benim lise yıllarımda oluşturduğum, o yıllarda yazdığım bir roman bu. Ters Düz, 2015’in sonunda yayımlandı ama aslında ben onu 18 yaşında tamamladım. Uçurum Zamanı’nı da 2016’da yazdım ama o da ancak 2021 gibi çok geç bir tarihte yayımlanabildi. Ters Düz’ün ilk cümlesini yazarken, son kitabın son cümlesi bile kafamda netti. Olaylar, karakterler dahi kesindi. Ben yıllar içinde kafamdakileri oturup kâğıda döktüm sadece. Bu üçlemeyi, ister birbirinden bağımsız üç ayrı kitap, ister iki bin sayfalık tek bir roman olarak ele alabilirsiniz.

Bir röportajınızda diyorsunuz ki, Uçurum Zamanı’nda kahramanımız aslında bir mekan: Bozbalık. Ece Duman çok rahatlıkla kahramanımız olabilecekken, hayır diyorsunuz ve Bozbalık Köyü’nü karşımıza bir kahraman olarak çıkarıyorsunuz. Neden?

Bozbalık Üçlemesi’nin her kitabında bir sürü insan var ama ana karakter olayların geçtiği Bozbalık Köyü. Ve zamanın kendisi. Ters Düz’de köyün sonbaharını anlatıyordum. Uçurum Zamanı’nda köyün kışına ve ilkbaharına tanıklık ediyoruz. Serinin son kitabında da tekrar sonbaharı ve ilerisini göreceğiz. Böylece üçleme aslında bir mekanda yaşayan insanların bir yıllık süre zarfında geçirdiği dönüşümleri ele almış oluyor. Zaman geçerken karakterler bıraktığımız noktada kalmıyor, onlar da çok fazla değişip dönüşüyor. Fizikselden ziyade psikolojik bir dönüşüm bu... Bozbalık’sa hayali, kurgu ürünü bir köy. Bir o kadar da haritadaki koordinatları belli aslında! Trabzon’un Maçka ilçesine bağlı bir dağ köyü. Romanlar için bu doğa harikası, ormanlarla çevrili küçücük köyü kurguladım ve içini görünürde renkli, gerçekteyse sır küpü karakterlerle doldurdum.

"BOZBALIK KENDİ OLARAK KALABİLMEK, VAR OLABİLMEK İSTİYOR" 

Uçurum  Zamanı’nda çok sayıda karakter var. İnsan okurken şunu düşünüyor: İnsanın olduğu her yerde hakikaten çok büyük bir cehennem var. Peki, Bozbalık kahramanımızsa, bu kahramanın temel yarası nedir?

Bu sorunun yanıtını üçlemenin final kitabında veriyorum. Uçurum Zamanı’nda alttan alta son kitapta neler olabileceğinin sinyalini vermeye çalıştım. Kitabın bir sahnesinde köyde bir fırtına oluyor ve orada doğanın köye yaptığı tahribatı görüyoruz. O an için karakterler en kötüsünün bu olduğunu düşünüyor belki de. Ancak köyde etkisini giderek göstermekte olan çok ciddi bir yapılaşma mevzusu var. Karakterlerimiz henüz bilmiyor ki doğadan ziyade insanın vereceği tahribat gelmekte Bozbalık’a. Bozbalık aslında kendi olarak kalabilmek, var olabilmek istiyor. Ama insanlar buna ne ölçüde izin verecek, bu üçüncü ve final kitabının konusu.

Sözü açılmışken, kitabın final sahnesinde gördüğümüz fırtına, mekan karakterlerimizin simgesel düşmanı mı?

Şimdi, kitabın yazarı olarak düşünüyorum da, Bozbalık Üçlemesi’nde doğa insana yeniden başlama imkânı sunuyor belki de. Ters Düz’ün sonlarında şöyle bir cümle vardı: “İki kız kardeş, isteyerek veya istemeyerek yaptıkları her şeyin, karın zarafetinde yıkanıp kaybolmasını dilediler.” Yağmaya başlayan o karın altında pür-i pak olmak istediler. Aslında, affedilmek istediler. Uçurum Zamanı’nın finalindeki fırtına da bir şekilde herkesi eşitleyip haklıyla haksızın, dürüstle yalancının, cesurla korkağın açığa çıkmasını sağlıyor. Aslında o fırtına, karakterlerimizin düşmanı değil, dostu. Fırtınadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bunun izlerini de üçüncü kitapta göreceğiz zaten.

"ANNE, ÜVEY ANNE VE KIZ KARDEŞ ÇATIŞMASINI İŞLEMEK İSTEDİM" 

Şimdi kahramanlara gelmek istiyorum... Çok kalabalık bir ekip var karşımızda. Özellikle de Ece, Nilgün, Münevver gibi kadın karakterlerin ön plana çıktığı bir kitap okuyoruz. Bu kadınların kendi iç dinamikleri neler?

Kadın karakterler kesinlikle ön planda. Ece’nin “erkekleri” de var elbette; Burak, Ali, Kerem. Ama bu bir kadın hikayesi. Ece-Nilgün, Nilgün-Münevver ve Ece-Münevver arasında hem geçmişten gelen hem de halihazırdaki konum itibariyle türlü türlü çatışmalar var. Bu çatışmalar bitmiyor. Daha çok bu üç kadının birbiriyle olan ilişkisini irdelemek istedim. Ters Düz’de Ece Duman’ı yirmi sekiz yaşında, yakında yeni kitabını çıkaracak olan, geleceği parlak bir yazar, İstanbul’da tek başına yaşayan, kendi ayakları üstünde duran şehirli bir genç kadın olarak tanıdık. Pek çok yaşıtına göre çok daha olgun, çünkü küçük yaşında çok şey yaşamış ve hayat da onu erken olgunlaşmaya mecbur kılmış. Annesiz büyümüş. Onu babası ve amcası büyütmüş. Babası Kadir, sonradan Münevver’le evlenmiş. Münevver ona iyi bir anne olmamış, kötü davranmış, ondan nefret etmiş; başka bir kadının çocuğu olduğu için onu Kadir’le gerçek bir karı-koca olmasının önünde bir engel olarak görmüş. Ne Münevver Ece’yi, ne de Ece Münevver’i sevmiş. Ece çocukken çeşitli sebeplerle köyü terk edip İstanbul’a gelen bir karakter. Ve yıllar sonra babasının kaybolduğunu öğrenince köye geri dönmek durumunda kalıyor. Üvey annesi Münevver şimdi ortalarda yok. 

Çok ilginç bir öyküsü var Münevver’in...

Ece on yaşındayken Münevver’in hamile kaldığı bebek, yani Nilgün, Ece yıllar sonra köye geri döndüğünde on yedi-on sekiz yaşlarında bir kız olarak çıkıyor karşısına. Tabii yine çeşitli sebeplerle aralarında, daha çok Nilgün’den Ece’ye karşı bir birbirlerinden hoşlanmama durumu var. Bu anne, üvey anne ve kız kardeş çatışmasını işlemek istedim.

Ve bayağı da çatışıyorlar aslında...

Çatışıyorlar, evet! Spoiler vermeden konuşmam zor, o nedenle tam da bu noktada susma hakkımı kullanmak istiyorum.

Bir de Meryem var tabii. Uçurum Zamanı'nda kadınlar bitmiyor! Meryem’i konuşalım biraz...

Meryem, Bozbalık’tan çıkamamış bir karakter. Nilgün de öyle ama o Uçurum Zamanı’nda nihayet şeytanın bacağını kırıp kısa da olsa bir çıkıyor! Meryem, Bozbalık’tan çıkamamış bir karakter olsa da, köyün “aura”sı olan, iddialı da bir kadını. Bozbalık kurgu ürünü bir köy ama Meryem o köy standartları içinde hayli iddialı, çekici bir karakter. Ne zaman ki Ece İstanbul’dan oranın havasını solumuş biri olarak köye geri dönüyor, çocukluk arkadaşı olan Meryem ister istemez onda biraz başka bir hayatını görüyor. Köyden gitseydi belki o da daha farklı bir kadın olabilirdi. Başarılı bir kariyeri olan Ece, ışıltılı bir insan. Meryem biraz da ondaki bu ışıltıyı kıskanıyor. İşin içine çeşitli aşk durumları da girince, Meryem, Ece’den pek hazzetmeyen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

"BU KİTAPTA MÜNEVVER'İN KAYBEDECEK BİR ŞEYLERİ VAR. MERYEM'İNSE KAYBEDECEK HİÇBİR ŞEYİ YOK, CANINDAN BAŞKA"

Şimdi gel buraya Münevver Kara’yı da koy! Münevver ve Meryem, cidden “femme fatale” gibi çıkıyorlar karşımıza... Bu iki kadının kitap boyunca bize ne tür bir denge sağladığını da sizden öğrenmek istiyorum. Münevver Kara ve Meryem Uzun’un birbirine benzeyen yanları neler?

Birbirlerine benzeyen yanları var mı, emin değilim. Ters Düz’ü geride bırakarak, Uçurum Zamanı özelinde konuşuyorum. Bu kitapta Münevver kaybedecek bir şeyleri olan bir kadın artık. Nilgün ve Ece’yle ilişkisinde “çeşitli” gelişmeler oluyor ve belki de Nilgün tarafından kendisine verilen ikinci bir şansla elindekilerin değerini anlıyor, anlamaya başlıyor. Dolayısıyla Münevver bu kitapta çok da gözü kara bir karakter değil. Meryem’inse kaybedecek hiçbir şeyi yok. Tam anlamıyla hiçbir şeyi yok; vereceği bir candan başka. Hikâyenin bir noktasında bu iki karakterin yolu bir noktada kesişiyor ve kısa bir süre için de olsa bir ittifak yapılıyor. Meryem akıllı bir kadın. Münevver’se, hiç de öyle görünmemesine, hatta köylülerce “deli” olarak etiketlenmesine rağmen, belki de oradaki herkesten çok daha akıllı bir kadın. Meryem duygularıyla, Münevver’se aklıyla hareket ediyor. Üstelik dediğim gibi, hiç de “yarım” filan değil aklı! Neyin ne olduğunun çok farkında bir karakter.

Burada bir parantez açmak istiyorum: Doğrusu, Münevver’i daha çok okumak istedim... Sanki orada frene basmış, “daha ileri gitmeyeyim, burada durayım” demişsiniz gibi geldi. Doğru mu bu tespit?

Her ne kadar Münevver üç ana kadın karakterimden biri olsa da, ben Uçurum Zamanı’nda Ece ve Nilgün’ü anlattım. Final kitabı için Münevver’i ve onun geçmişinde gizli bıraktığım yanları açığa çıkaracağım, ilginç sürprizlerim var.

Gelelim şimdi Hasan ve Kadir kardeşlere... Onlar, bu kadın ordusuna karşın iki erkek olarak olayların akışına acayip yön veren figürler...

Yön veriyorlar, hem de çok ilginç bir şekilde: İkisi de aslında kitapta yok. Buna rağmen olaylara yön veriyorlar. Ama bu karakterlerin geçmişte yaptıkları hatalar ya da seçimler, kadınlarımızın hayatını etkilemiş, etkilemeye de devam ediyor.

O yanı çok güzel vermişsiniz...

Teşekkür ederim... Şu anda olmayan bu karakterlerimizden bir tanesi, kitapta daha sonra bir kedinin adı olarak yer alıyor: Kedi Kadir. 

"BİR BAŞKOMİSER ZATEN SUÇLULARIN PEŞİNDEDİR. SIRADAN BİR EV KADININ DAHİL OLDUĞU POLİSİYELER BANA DAHA CAZİP GELİYOR." 

Uçurum Zamanı bir polisiye mi?

Kesinlikle öyle.  Ben dedektiflerin ya da başkomiserlerin başrolde olduğu polisiyeleri değil, sıradan, gündelik yaşamın içindeki insanların hayatlarına devam ederken kendilerini birdenbire içinde buldukları, dahil oldukları polisiyeleri daha çok seviyorum. Sonuçta bir dedektif ya da başkomiser zaten suç ve suçlularla ilgilenmek durumunda; onun hayatının bir parçası bu. Ama kendi halindeki bir ev kadını, köyde yaşayan bir kızcağız ya da yazar bir kadın kendini böyle bir polisiye olaylar örgüsünün içinde bulunca onların buna nasıl reaksiyon vereceğini düşünmek ve bunu yazmaya çalışmak bana daha cazip geliyor. Çünkü ben de okurken bundan keyif alıyorum. Elbette Bozbalık Üçlemesi’nde de olaylar bir köyde geçtiği için, yaşanan her türlü polisiye vakada iz süren, araştıran bir jandarma komutanımız var. Ama asıl karakterimiz o değil. Onun bakışından pek görmüyoruz olanı biteni. Bir yandan kendi özel hayatındaki sorunlarla boğuşan, bir yandan mesleğini icra etmeye çalışan herhangi bir insanın karıştığı polisiye olaylar var Uçurum Zamanı’nda. Şunu da söylemek isterim: Bir polisiyede illa bir cinayet olması gerekmiyor. Yapılmaması gereken şeyleri kim yapıyor sorusu olması önemli. Buna birini öldürmek de dahil, çok daha basit bir hırsızlık da, entrikalı bir şantaj da. Uçurum Zamanı’nda da polisiye hem o bildiğimiz, klasik anlamdaki polisiye olarak var hem de diğer şekillerde. Hatta, Ters Düz’den farklı olarak tek değil, ayrı ayrı birkaç tane polisiye olay örgüsü var. Bunun haricinde, Uçurum Zamanı bir aşk ve doğa romanı.

Son olarak, Bozbalık Üçlemesi’nin üçüncü kitabı ne zaman çıkacak?

Onu henüz yazıyorum. Ama öncesinde, çekmecemden, bilgisayarımdaki tozlu (!) dosyalardan çıkardığım bir başka roman var. 2018 yılında yazmıştım. Şimdi onu baştan yazıyorum ve zannediyorum ki üçlemenin son kitabından önce bu bahsettiğim yeni roman gelecek. Bundan sonra devam etmek istediğim tarza  daha uygun stilde bir roman. Elbette Bozbalık Üçlemesi de etkileyici, belki de üçlemenin en iyi kitabı olacak bir romanla kapanış yapacak. 

Ters Düz ve Uçurum Zamanı'nı Kitapyurdu'ndan inceleyip satın alabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/yazar/mert-ofluoglu/184576.html)

instagram.com/ofluoglumert

8 Aralık 2021 Çarşamba

YENİ KİTABIM UÇURUM ZAMANI'NA İLK OKUR YAZILARI SİZLERDEN GELDİ!

Yeni kitabım Uçurum Zamanı'na dair kitap yorumu olarak yazılmış ilk yazılar, siz sevgili blog okurlarımdan geldi. Ben de mutlulukla paylaşayım. 

İlk yazı Okuma Günlüğüm blog'undan gelmiş. "Ece bu romanda bir taraftan Bozbalık'ta kardeşleri ile kurduğu yeni yaşamına alışmaya çalışıyor, bir taraftan gizemli mesajların sırrını araştırıyor,  bir taraftan da kalbindeki gerçek aşkı arıyor. ... Mert Ofluoğlu yine Trabzon'un eşsiz güzelliğini, yaşam tarzını, kendine özgü tatlarını arka plana yerleştirip okuruna her sayfasını merakla çevirttiği heyecanlı ama aynı zamanda psikolojik yönü de olan harika bir romana imza atmış. ... 400 sayfaya yakın roman su gibi akıyor."


Diğer yazımız da Makbule Abalı'nın blog'undan... "Romanda olaylar Karadeniz dolaylarında Bozbalık adlı bir köyde geçer. Ana kahramanın etrafında olaylara karışan pek çok insan vardır. Ve hayatın  içinde yaşanabilecek pek çok sürpriz olay... Mert Ofluoğlu toplumdaki yozlaşmaların, kısa süreli aşkların, sataşmaların, aldatmaların, ihanetlerin yansıyan yüzünü romanda da işlemiş. Kitaptaki karakterler arasındaki ilişkiler bazen basit sallantılarla çatırdıyor ya da yıkılıyor. Romanı okurken bazen bir aşk romanı okuduğunuz izlenimine kapılıyor, bazen bir polisiye roman tadı alıyorsunuz. Yazar genç yaşına rağmen çok ustaca karakter tahlilleri ve doğa tasvirleri yapmış."


Umarım atladığım hiçbir yazı yoktur... Her gün instagram veya diğer sosyal medya mecralarından bir sürü yorum/düşünce/mesaj geliyor, ama benim için böyle uzun blog yazılarının değeri her zaman bir başka, biliyorsunuz... Lütfen yazdığınız yazılardan haberdar olmamı sağlayın! Ve bu vesileyle, 2015 yılındaki Ters Düz'e gelen ilk kitap yazısının linkini de şuraya bırakmak isterim. 

Bozbalık'ta görüşmek üzere!


4 Ekim 2021 Pazartesi

KAR FIRTINASI GELİYOR!

Aşklar, yalanlar, entrikalar, ihanetler, sırlar, gizemler... Yaklaşmakta olan kar fırtınası Bozbalık'ta tüm dengeleri değiştirmek üzere! ❄

Yeni kitabım Uçurum Zamanı, 15 Ekim'de sadece Kitapyurdu'nda satışta! 🤍📚 Heyecan dorukta! 🥳

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum!



7 Eylül 2021 Salı

YENİ KİTABIM UÇURUM ZAMANI ÇIKIYOR!

KARA KIŞIN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ BOZBALIK'TA HERKESİN İÇİ FARKLI BİR HESAPLAŞMANIN ATEŞİYLE YANMAKTADIR. ÜSTELİK FIRTINANIN ARDINDAN UĞURSUZ BİR ŞEYLER YAKLAŞMAKTADIR. ❄❤️‍🔥❄

"Her şeyi biliyorum."

Telefonuna bu mesaj geldiğinde, Ece Duman zor günlerin kapıda olduğunu anlamıştır. Kalandar gecesi yaşanan korkunç olayı bilen biri, Ece'ye tehdit mesajları göndermektedir. Peki bu kişi kimdir ve aslında ne istemektedir? Ece'nin adaletsizliğe göz yumduğu böyle bir dönemde yakınlaştığı kişi ise, köyün gözü pek jandarma komutanı Ali'den başkası değildir.

Aynı zamanda, vicdan azabı Nilgün'ü kasıp kavurmaktadır. Tehlikeli bir sırrın suskunluğu içinde günden güne büyük bir bunalıma sürüklenen genç kız, hiç istemediği başka bir duygunun daha pençesine düşmüştür: Aşkın. Ya da o bunu aşk sanıyordur. Nasıl bir belaya bulaştığının farkında bile değildir.

Öte yandan Meryem artık bir intikam makinesidir. Ali'yle evliliği bitmiştir ve bundan Ece'yi sorumlu tutmaktadır. Ece ve Burak, aşklarının önündeki tehditten habersizdir. Ve bu dörtlünün yolu, aynı uçurumun kenarında kesişmek üzeredir…

İlk kitabı Ters Düz'le büyük beğeni toplayan Mert Ofluoğlu, Bozbalık Üçlemesi'nin yıllardır merakla beklenen ikinci kitabı Uçurum Zamanı'nda tempoyu yine hiç düşürmüyor. Sürprizler, yalanlar, entrikalar ve yeni gizemler, yeni sırlar… Bozbalık'ta sular durulmuyor!

Tam altı yıldır beklediğiniz yeni kitabım sonunda geliyor... Uçurum Zamanı, 15 Ekim'de okurla buluşuyor! Ters Düz'ün yepyeni kapaklı yeni baskısı sadece Kitapyurdu'nda.

8 Temmuz 2021 Perşembe

YAZMAYI VE OKUMAYI SEVEN ÖZEL İNSANLAR




Yazmayı ve okumayı seven insanlar olarak, bizlerin özel insanlar olduğumuzu düşünüyorum. Beni okuduğunuz ve bu yolculukta yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederim. Adını yıllardır belli olmasına rağmen nedense bir türlü açıklamayıp kendime sakladığım yeni kitabımın sizde yaratacağı düşünceleri sabırsızlıkla bekliyorum. Bozbalık Köyü'nde geçen ilk kitap Ters Düz'de olaylar sonbaharda yaşanıyordu. Bir sonraki kitapta, Bozbalık’ın entrikası bol kara kışında görüşmek üzere. Üçlemenin ikinci macerası Eylül'de.


24 Haziran 2021 Perşembe

SAKİN GÖRÜNEN KÜÇÜK BİR KÖY HANGİ KARANLIK SIRLARI SAKLIYOR OLABİLİR Kİ?

 

Bozbalık Köyü'nde bir şeyler oluyor... Sakin görünen küçük bir Karadeniz köyü hangi karanlık sırları saklıyor olabilir ki? 

İlk kitabım Ters Düz'ün devamı olan yeni kitap öncesi kitabın yeni kapaklı özel baskısının çıktığından burada bahsetmiştim.

Bu özel baskı sadece Kitapyurdu'nda satılıyor, Ters Düz'ü burada bulabilirsiniz.

Yazdığım roman, hikaye ve senaryolardaki karakterlerle ilgili, aklımdan hiç çıkmayan bir şey var: İki insan arasındaki ilişkide yaşanabileceklerin sonsuzluğu çok enteresan değil mi? Heyecan verici ve aynı zamanda korkutucu. Salt aşk ilişkisine indirgemiyorum; dramatik perspektiften ele alarak, daha genel anlamıyla ilişkilerden bahsediyorum. İnsanlar arasındaki ilişki ağlarından. Çok sayıda insana, çok kalabalık ortamlara gerek yok. Bomboş bir odanın içinde, sadece iki insan arasında bile sonsuz sayıda olay, gelişme, durum yaşanabilir. Hatta bazen bir başka kişiye dahi gerek yok; insan kendi içinde de sayısız çatışmadan, fırtınadan ve savaştan geçebilir… Hangimiz geçmiyoruz ki? 

Ta lise yıllarımdan beri üstünde çalıştığım bir hikaye olan Ters Düz'ü tam da böyle duygularla yazdım işte. Trabzon'da, adı Bozbalık olan hayali bir köy kurguladım ve küçücük bir köyde bile, eğer insan faktörü varsa, ilişkilerin ne kadar karmaşık olabileceğini göstermeye çalıştım. İstanbul gibi büyük bir şehrin karmaşasından Bozbalık gibi bir yere dönmek zorunda kalan Ece'nin, sığındığı bu küçücük köyde oradakinden çok daha büyük tehlikelerle, karanlık insan ilişkileriyle karşılaşması fikrini esas aldım. Hatta ben, henüz serinin ikincisi sizinle buluşmadığı için okumanıza şimdilik daha çok zaman olan ama benim yazmaya çoktandır başladığım üçüncüsünde, ne tepki vereceğinizi merak ettiğim bazı karakter dönüşümleri kurguluyorum. Bozbalık Üçlemesi'nin ana çıkış noktası (kitap yayımlandığında okuyup yazdığı yazıyı bana ulaştıran içinizden bir okurumun da dediği gibi) tam da bu: İnsan olan yerde, her şey olur. 

Bozbalık'ta görüşmek üzere. 🌳🙋🏻‍♂️📚

Kitapla ilgili yorumlarınızı mutlaka bekliyorum.


15 Haziran 2021 Salı

İLK KİTABIM TERS DÜZ'ÜN YENİ BASKISI, YEPYENİ KAPAK TASARIMIYLA KARŞINIZDA!


Sürpriz! 

Beş yıldır beklediğiniz yeni kitap öncesi heyecanı biraz daha tazelemek için, ilk göz ağrım Ters Düz'ün yeni baskısı, yepyeni kapak tasarımıyla kütüphanenizdeki yerini alsın istedim!

KIZ KÖYE GERİ DÖNER. 
VE KOVANDA GİZLENEN ARILARIN SAKLADIĞI BİR SIR VARDIR.

Yakında yeni kitabını çıkaracak genç bir yazar olan Ece Duman, yıllardan beri hiç iletişim kurmadığı babasının kaybolduğunu öğrenince herkesten, kendisinden bile sakladığı geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Ece, on sekiz yıl sonra çocukluğunun geçtiği Trabzon’daki Bozbalık Köyü’ne geri döner. Köyde hiçbir şeyin bıraktığı gibi kalmadığını, her şeyin zaman içinde değişmiş olduğunu görür. O zamana dek varlıklarından bile haberdar olmadığı üvey kardeşleriyle tanışır. Kendini bir anda karmaşık bir ilişkiler ağının, karanlıkta gizlenen sırların, baş etmesi zor bir aşk ikileminin içinde bulur. Ve karşılaştığı her imkânsızlığa rağmen, babasına ne olduğunu bulmaya kararlıdır. Ucunda ölüm bile olsa…

Mert Ofluoğlu, Bozbalık Üçlemesi’nin ilk kitabı Ters Düz’de, okurlarını sırlarla örülü bir köye davet ediyor. Aşk, gizem ve beklenmedik bir ihanet. Bu köyden çıkış yok!


Ters Düz'ün bu özel baskısı sadece Kitapyurdu'nda satışta. 


Bozbalık Köyü'yle ilk kez tanışacaklar ve Ece'yle ailesinin sizi ters düz edecek hikayesini yeniden okumak isteyenler, yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum! 

Bozbalık'ta görüşmek üzere!


4 Nisan 2021 Pazar

YENİ KİTAP GELİYOR, KÖYLÜLER GERİ DÖNÜYOR!

Mayıs sonu, bilemediniz Haziran başında, iki kitap birden raflarda. Ters Düz'ün yepyeni baskısı ve 5 yıldır beklediğiniz devam macerası nihayet sizlerle buluşuyor. Bozbalık Üçlemesi'nin ikincisi olan yeni kitabın adını 5 yıldır içimde tuttum, sanırım biraz daha kendime saklayabilirim.

2016 yılında, yeni kitaba dair ipuçlarını burada vermiş ve hazırladığım amatör fragmanı paylaşmıştım: http://kafadergi.blogspot.com/2016/03/ters-duz-2ye-dair-ilk-ipuclari.html

2019 yılında, şöyle bir müjde paylaşmıştım: http://kafadergi.blogspot.com/2019/06/mujdeyi-veriyorum-yeni-kitabim-cikiyor.html

2016'dan beri hazır olan yeni kitabımın 2019'un sonbaharında çıkacak gibi olup neden bir türlü çıkamadığını 2020 yılında burada anlatmıştım: http://kafadergi.blogspot.com/2020/07/turkiyede-genc-bir-yazar-olmak-ya-da.html

Ve 2021'in ilk günlerinde, üçlemenin yakında çıkacağının ilk sinyallerini burada vermiştim: http://kafadergi.blogspot.com/2021/01/kitapyurdu-dogrudan-yayincilik-neden.html

Anlık gelişmeler için beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert



Kitabın adı ve konusu biraz daha sürpriz kalsın ama şu kadarını söyleyebilirim ki; aşklar, yalanlar, entrikalar, gizemler, sırlar, ihanetler... Bozbalık'ta sular durulmuyor!

Ece Duman ve ailesi, bomba gibi geri dönüyor.

Coming soon!

6 Şubat 2021 Cumartesi

5 YIL SONRA YENİ KİTAP!

Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabımı yazmayı bitireli 5 yıl olmuş... 5 yıldır ben ona bakıyorum, o bana. Yayıncılık sektöründeki durumlar nedeniyle bunca zaman sizinle buluşamadığı için çok üzgünüm, maceralarımı zaten uzun uzun anlattım sizlere. Neyse ki o büyük an'ın gelmesi artık çok yakın. Bu nedenle, Mart 2016'da blog'umda yazdığım ipuçlarını hatırlamanın tam sırası. http://kafadergi.blogspot.com/2016/03/ters-duz-2ye-dair-ilk-ipuclari.html

Esas o değil de, benim gibi sabırsız bir insanın yeni kitabının adını 5 yıl boyunca içinde tutmayı başarabilmesi alkışı hak ediyor diye düşünüyorum...

Bu kadar uzun bir zaman boyunca hem sizi hem kendimi bekletmenin bir telafisi olmalı... (Dur bakalım, var aklımda birtakım sürprizler. Umarım beğeneceksiniz.)

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

21 Ocak 2021 Perşembe

KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK... NEDEN OLMASIN?

Yayıncılık sektörünün geldiği durumu üzüntüyle izliyorum.

Zira izlemekten başka elden bir şey gelmiyor ve gelmeyecek gibi...

Temmuz ayında yayımladığım "Türkiye'de genç bir yazar olmak... ya da olamamak" başlıklı yazımı hatırlıyorsunuzdur.

Kendi kitaplarımla ilgili son durumu uzun uzadıya o yazımda anlatmıştım. 

Peki bu konuyu neden tekrar açtım?

Geçen gün mail'ime gelen bir teklif üzerine... 

Çok büyük, çok popüler, çok köklü bir yayınevi, mail atarak, onlara daha önceden gönderdiğim yeni kitabımı basacaklarını, benimle detayları konuşmak için telefon numaramı istediklerini söyledi.

Numaramı yazdıktan biraz sonra telefonum çaldı.

Çok köklü yayınevinden arayan bu ses, kitabımı basacaklarını, ancak bunun için benden 17 bin lira istediklerini söyledi.

Şaka gibi... 

Tabii ki kabul etmedim... 

Sen koskoca yayınevi bile, kitaplarını yazarlardan para talep ederek basmaya başladıysan, vay bu ülkedeki yayıncılık sektörünün geldiği hale!

Benim de kafam attı.

Ben Ters Düz'ü 2015 yılında çıkarmışım.

Devam kitabı olan ikinci kitabımı 2016'da yazıp bitirmişim.

Yıl olmuş 2021. 

Bu roman beş yıldır benim elimde. 

Ben hala o yazmaya tutkulu hayalperest yazar hallerimle, kitaplarımı basacak düzgün bir yayınevi bulmaya çalışıyorum... 

E bu kitabı bekleyen siz değerli bir sürü okurum yok mu?

Var. 

Maksat kitabı okurlarla buluşturmak değil mi?

Aynen öyle.

O halde ben neden Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık sistemi üzerinden kitabımı bastırmıyorum ki? Siteyi inceleyince, sistem aklıma yatar gibi oldu... 

Hatta bu hızla, Bozbalık Üçlemesi'nin üç kitabını da oradan çıkarırım!

(Ve hatta, ilk kitabı okuyup yorum yazanlarınızın yorumlarına da o kitapta yer verir miyim, veririm!)

Belki de bunca zaman bu kadar beklemekle hata ettim.

Sizin bu konudaki önerileriniz neler? 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

28 Temmuz 2020 Salı

TÜRKİYE’DE GENÇ BİR YAZAR OLMAK... YA DA OLAMAMAK.


Aslında bu yazı, yayımlamamaya karar verdiğim bir yazıydı. 16-17 Mayıs tarihlerinde yazılmıştı ve son anda paylaşmaktan vazgeçilip bilgisayarımın masaüstündeki diğer sayısız Microsoft Word taslağı gibi, unutulmaya yüz tutmuştu. Ama sürekli olarak bana göz kırpıyordu, "Beni yayımlamak üzere yazdığın halde neden bundan vazgeçtin?" dercesine bakıp duruyordu. Haklıydı. Onu silemiyordum, imleçle bir ucundan tutup çöp kutusuna gönderemiyordum, ama açıp okumak da istemiyordum. Onunla ne yapacağım konusunda kararsızdım. Ben de hiçbir şey yapmamaya karar vermiştim.

Tam iki ay sonra, 16 Temmuz’da, Martin Eden'i okumayı bitirdim ve yayımlamaktan son anda vazgeçtiğim bir yazı olan bu yazıyı, Eden'dan alıntılar ekleyerek aynen yayımlama kararı aldım. Aslında Martin Eden sınıf çatışması, felsefe romanı, aşk hikayesi gibi çeşitli başka açılardan da ele alınabilecek bir roman ancak ben bu yazımda ondan, bir yazarın yazma yolculuğunu ve yazar olma mücadelesini anlatması bakımından alıntılar yapacağım. Biraz uzun olduğu için kolay okunması açısından yazımı 8 bölüm halinde numaralandırarak yazmıştım. Aşağıdaki 8 bölüm, onları 17 Mayıs’ta yazdığım halleriyle duruyor. Şu anki hislerimle ilgili yazının sonuna bir 9. paragraf ekleyeceğim. Alıntılar da kitaptaki kronolojik sıralarına göre yazımın sonunda yer alacak.

1) Bildiğiniz gibi 18 yaşında yazdığım ilk romanım Ters Düz, 2015’in Kasım ayında, hem de doğum günümde, ben 20. yaşımı tamamlayıp 21'e girerken yayımlandı. Ters Düz henüz yayımlanmadan önce yazmaya başlayıp 2016 yılında bitirdiğim, bu kitabın devamı olan ikinci romanım içinse hala bir yayınevi bulabilmiş değilim. Yıllar içinde başka romanlar daha yazıp bitirdim ve çeşitli yeni romanlara başladım. Bugüne kadar bahsettiğim bu ikinci kitap için görüşmediğim yayınevi kalmadı diyebilirim (görüşmek: mail atmak, çok nadiren yüz yüze). Kitabımın basılmama sebebi edebi açıdan kötü veya yetersiz olması değil. Aksine, yayınevleri kitaplarımı iyi cümlelerle karşılıyor. Ancak her seferinde "İyi bir yazarsın, geleceğin de çok parlak ama..." diye başlayan buruk ret cümleleri alıyorum. İyi de, burada bir terslik yok mu? Bir kitabın yayımlanma şartı sadece iyi olup olmaması değil midir? Maalesef değil, en azından bugünlerde. Bundan bir on-yirmi yıl öncesinde durum daha farklı olabilirdi belki. Peki o zaman sorun ne, neden "fena da yazmayan" ve "geleceği parlak olan" genç bir yazarın kitapları bir türlü basılamıyor? Bugün size, ilk kitabım okurlar tarafından hatırı sayılır bir ilgi görmesine, bana kemik bir okur kitlesi kazandırmasına ve hatta dizi uyarlaması için birkaç yapımcının ilgisini çekmesine rağmen, yayınevlerinin beğendiği yeni kitabımın beş yıldır neden bir türlü çıkamadığını ve Türkiye’deki yayıncılık sektörünün perde arkasında yaşananları anlatacağım. Bunu, bana yeni kitabımın ne zaman çıkacağını soran ilgili ve destekleyici okurlarımın sorularına tatmin edici bir cevap vermiş olmak adına artık yapmam gerek. Konuyu asla kişiselleştirmeyeceğim, çünkü söylemek istediklerim kişisel bir mevzu olmanın çok ötesinde, yayıncılık sektöründe uzun zamandan beri ters giden bir şeyleri değiştirebilmeye yönelik. Peki değiştirebilecek miyim? Kesinlikle hayır. Bu içerikteki ve uzunluktaki bir yazının kaç kişi tarafından okunacağını bile kestiremiyorum. Yine de, siz okuyacak olanlarınıza, bunun için şimdiden teşekkür ederim.

2) Beni hiç tanımayanlar için kendimi yazma eylemini okuma yazmayı öğrendiği 1. sınıftan beri dur durak bilmeksizin yapan, yazmayı bir tutku ve bir yaşam amacı (nefes almak kadar doğal) olarak gören, henüz yazdığı kitaplardan sadece biri yayımlanabilmiş biri olarak tanımlayabilirim. Ve hemen burada en önemli olanın kesinlikle yazma eyleminin kendisi olduğunun altını çizmek isterim. "Yazar" unvanını, hayatında çok kitap yazmış ama hiçbiri yayımlanmamış birinin, piyasaya üç beş tane çoksatan kitap sunmuş birinden çok daha fazla hak ediyor olabileceğini hiçbir zaman akıldan çıkarmamalı. Çünkü yazmak, gerçek bir yazar için su içmek kadar ihtiyaç, uyku kadar gerekli ve tuvalete gitmek kadar acildir. Kitabını yayımlatıp yayımlatmama kararıysa başka bir meseledir. Ama yazıp biriktirdiği sayfalar dolusu metnin ardından bir yazarın bunları en azından tek bir okurla paylaşmak istemesi de en az yazmanın kendisi kadar ihtiyaç, gerekli ve acil olabilir. İşte ben tam olarak bu noktadayım ve bu satırları da artık bu birikmişlikle yazdığımın bilinmesini isterim.

3) Yazmak işin en keyifli kısmı. Ancak eğer yeni bir yazarsanız kitabınızı yayımlatma çabası tam bir savaş meydanı. Fırtınada rüzgara karşı yürümek, denizde dalgalara karşı yüzmek gibi. Bu ülkede sosyal medya fenomeni olmak, kendini bir yazar olarak ispatlamaya çalışmaktan çok daha kolay. Yazar olarak "ben buradayım" demeye çalışmak çok yorucu, zahmetli, yıpratıcı bir süreç. Elbette ben yazmaya hep devam ettim, hep ediyorum ve hep edeceğim. Ama heveslerimin kırıldıkça kırıldığı, umutlarımın tükendikçe tükendiği, hayallerimin suya düştükçe düştüğü de bir gerçek. Normalde kitaplarımı yazmaya vereceğim enerjiyi onları yayımlatma mücadelesine vermekten o kadar yoruldum ki, yirmi beş yaşında kendimi en az elli yaşında kadar yorgun hissediyorum. Artık kitabımın çıkmadığı her an bir yük gibi omzuma biniyor. Benim gibi genç yazarların, yolun başında olan kimselerin hevesini kırmak istemem. Ama bu benim yıllardır içimde büyüyen bir sorundu ve bugün de daha fazla içeride kalamayarak dışarı çıkıverdi. Hemen yazımın başında aklınıza gelmesi muhtemel şu sorunun yanıtını vermek istiyorum: Elbette eğer mükemmel bir kitap yazmış olsaydım, hiçbir yayınevi buna direnemezdi. Ben çok iyi yazdığımı iddia etmiyorum. Zaten 20'li yaşlarımdayım ve en iyi romanlarımın henüz yazmadıklarım olduğunu biliyorum. Ama kaleminin yetkinliği ortalama seviyede olan genç bir yazarın kitabını yayımlatacak bir yayınevi bulması bu kadar zor olmamalı. Kitapçıların “bestseller” raflarını dolduran popüler yayınevlerinin, ki bu piyasanın büyük kısmında onlar yer alıyor, kitaplarımla neden ilgilenmediğine birazdan geleceğim. Onların yanı sıra, bu ülkede yoluna iyi edebiyattan sapmadan devam eden çok kıymetli yayınevleri de hala var. Mesela sektörden benim adımı bildikleri için kitaplarımı isteyen saygıdeğer ve köklü bir yayınevi, kitaplarımın edebi açıdan yazdığım yaşa göre büyük bir başarı olduğunu, yayın kurulunda da övgüler aldığını, ancak tanınmamış bir yazarın bir köyde geçen üçlemesini basmak riskli olduğu için kitapları üzülerek reddettiklerini söyledi. Kimse tanınmamış bir yazarın üçlemesini basma riskini almak istemiyor, “Tek kitaplık bir romanından haber ver” diyor, elbette yayınevi politikalarına saygı duyuyorum (anlayacağınız bu devirde bir üçleme yazmış olmak da pek akıl karı değil, ama bu yola çıkmış bulundum bir kere). Şu yaşım itibariyle yazdığım romanlar, bu çizgideki diğer yayınevlerinin beklentisini karşılayacak romanlar değil (ya da kalemimi beğendikleri halde yayın programı dolu olduğu için takvimine alamayanlar, önceliği başkalarına, daha tanınmış ve okur kitlesi daha kalabalık olanlara verenler de olabiliyor). Yazmakta olduğum veya daha ileriki yaşlarımda dönmek üzere kıyıda köşede sakladığım romanlarım içinse henüz biraz daha zaman var. Ama bu, şu anda yazdığım romanların kötü veya yetersiz olduğu anlamına gelmiyor, zaten yayınevleri de editörler de okurlar da bu konuda hemfikir gibi görünüyor. Kitabımın, yazdıklarımın kötü olduğundan bir an bile şüphe etsem bu ısrarımdan vazgeçeceğim, ama yazdığım kitap kitapçı raflarında büyük kitlelerin eline gitmeyecek arka sıralarda bile olsa orada olmayı hak eden bir kitap, bunu biliyorum. Edebi açıdan son derece tatminkar kitapları basan veya çok kötü yazılmış ama kesinlikle “bestseller” olacak kitapları basan yayınevlerinin yanı sıra, bu ikisinin ortasında bir yerde, benim kitabımı basacak türde bir yayınevi hiç mi olamaz? Piyasaya her gün o kadar kitap çıkıyor ki, neden benimki onlardan biri olamıyor? İşte bugün buna kendimce bulduğum sebepleri yazmak istiyorum.


4) İlk kitabım Ters Düz 2015’te çıktığında, diğer kitabımın yayımlanması için tam beş yıl boyunca bir mücadele vereceğimi ve tüm bu çabaya rağmen elimde "İyi bir yazarsın, geleceğin de çok parlak ama..." diye başlayan buruk ret cümleleriyle dolu mail’lerden başka hiçbir şey olmayacağını asla tahmin edemezdim. (Hatta benim fazla hayalci tahminlerime göre Bozbalık Üçlemesi’nin üniversite ikinci sınıfta olduğum yıl çıkan ilk kitabını, üçüncü sınıfta çıkacak olan ikinci ve son yılımda çıkacak olan son kitabı izleyecek, böylece ilk kitaplarım olacak olan Bozbalık Üçlemesi meselesi benim üniversiteden mezun olmamla birlikte çoktan yayımlanmış olacak, ben de diğer kitaplarım üstünde çalışmaya devam edebilecektim.) İstanbul’da yaşayan genç bir yazar olan Ece Duman’ın babasının kaybolduğunu ve geride dört üvey kardeşi kaldığını öğrenmesi üzerine doğup büyüdüğü Trabzon’daki kurgu ürünü Bozbalık Köyü’ne geri dönmek zorunda kalması ve daha önce varlıklarından bile haberdar olmadığı üvey ailesiyle tanışıp kaybolan babasına ne olduğunu bulması üzerine kurulu olan Ters Düz, Bozbalık Üçlemesi’nin de ilk romanıydı ve ilk olarak yıllardır düzenli olarak yazdığım, şimdi 11. yılına gitmekte olan blog’umun takipçileri, ardından hakkında olumlu yazılar çıkınca yayıla yayıla çeşitli okurlar tarafından satın alınarak gayet iyi satmış ve hatta kitabı yayımlayan yayınevinin o yıl en çok satan kitabı olmuştu. Normalde benim gibi tanınmayan yazarların ilk kitaplarının baskısı (elbette yayınevine de bağlı ama) ortalama olarak 500-1000 adet yapılır. Benimki ise 2000 adet basılmış ve ilgi görmüştü. Aşk, entrika, aile ilişkileri, gizem ve sırlar gibi konuların yanı sıra içinde merak unsuru olan bir polisiyeydi. Bu kurgumu başından beri bir üçleme olarak planlamış, Ters Düz’ün ilk cümlesini yazarken adı daha o zamandan bile belli olan üçüncü kitabın son cümlesini dahi kafamda kurgulamıştım. Bu yayınevi ise kitapların sattığını gördükçe hakkım olan telifi ödemeyi erteledikçe erteledi. Anlamadığım şey, önü açık olan bir kitabın ayağına neden çelme takılır? Mantıklı olan fikrin “Biz bu çocuğu elimizde tutalım, üçlemesinin kalan iki kitabını da biz basarız, neticede belli bir okur kitlesi var, kitaplarının satılacağı kesin” olması gerekmez miydi? Evet, ne desek, ne tahmin yürütsek boş. Belki de yürütülecek fazla bir tahmin yoktur. Çok geçmeden, 2016 yılı gibi her yerden engellenerek hayatlarından çıkarıldım. Cevap alma hakkım elimden alındı. Alamadığım teliflerimi ise artık umursamıyorum bile. Evet, telifim hiçbir zaman ödenmedi. İşin daha da garibi, kitabın ilk baskısından kalan tek tük baskılar hala internetteki popüler kitap sitelerinde satışta.

5) 2016 sonbaharı geldiğinde, serinin kendi içinde bütünlüklü bambaşka bir kitap olan ikinci romanını bitirmiştim ama artık yeni bir yayınevi bulmam gerekiyordu. Tabii ki bulamadım, çünkü bunun bir üçleme olduğunu ve ilk kitabın başka bir yayınevinden yayımlandığını duyan yayınevleri zaten hayalet görmüş gibi arkalarına bile bakmadan kaçıyordu. Sonra başka birkaç kitap yazdım ya da taslağa başladım ama onları hiçbir yere göndermedim çünkü ilk olarak üçlememin yayımlanmasını istiyordum. Ayrıca diğer kitaplarım bu kadar “bitmiş ve baskıya hazır” değildi. Dolayısıyla yıllar içinde sürekli açıp açıp okuyup ufak tefek düzeltiler yaptığım bu ikinci romanım için yeni (bu sefer daha büyük) yayınevleriyle görüşmeye devam ettim. Bu esnada Ters Düz, aradan geçen yıllara rağmen bana sık sık “Yeni kitap ne zaman çıkıyor?” diye sorular soran tutkulu ve meraklı bir okur kitlesi kazandırdığı için aslında kendimi şanslı da görüyordum (neyse ki o okurlar hala benimle birlikte yolculuğumun devamını sabırla beklemekte, benim gibi). Ve evet, bunlardan biri bana geri döndü! Ülkedeki en büyük yayınevlerinden birinin bir alt markasıydı ve piyasadaki yıldız yazarların çoğu buradan çıkıyordu, yani bunca yıl beklemiş ama sonunda olabilecek en iyi yerlerden birini bulmuştum! Ya da o zamanlar için öyle düşünüyordum. İkinci kitabımın 2019’un sonbaharında çıkması üzerine konuştuk. Hatta artık olaylar iyice kesinleşince Haziran 2019’da bununla ilgili bir paylaşım bile yaptım; hani bu müjdeyi duyurmak için kitap taslağının bir bölümünü havaya fırlatıp romanlarda olayların geçtiği köye benzeyen bir yerde çektirdiğim fotoğrafların altına yazdığım yazı. Kitabın Eylül’de çıkmasını konuştuğumuz için zaman daralıyordu ve ben bir an önce bu müjdeyi kitabı bekleyen okurlarımla paylaşmak istemiştim. Kitapları seçen genel yayın yönetmeni olan kadın, “Serinin bu ikinci kitabı, Ters Düz’den daha da iyi. Editoryal açıdan da senin zaten baskıya hazır bir şekilde teslim ettiğini görüyorum. Normalde bir serinin ikinci kitabını bizim yayınevi asla basmaz, ama buna rağmen seninkini basıyoruz!” demişti ve sevinçten tıpkı o fotoğraftaki gibi havalara uçmuştum. Ama yayınevi piyasasında yemek üzere olduğum ikinci kazık beni bekliyordu: Romanımı istenen şekilde yaklaşık yirmi sayfa kadar kısalttığım halde, genel yayın yönetmeni olan hanımefendi birdenbire benimle tüm iletişimini kopardı. Bu olay benim için hala gizemini korur: Ne oldu da bu kadın benim kitabımı basmaktan vazgeçti? Diyelim ki o bana bir sebepten dolayı gıcık oldu, vazgeçti, bu, bu kadar basit bir karar mıdır? Koca yayın kurulunun kararı hani nerede? Böyle bir olay başınıza ülkedeki en büyük yayınevi tarafından geldiğinde, üstelik buna bir açıklama alamadığınızda (genel yayın yönetmeni mail’lerinize cevap vermeyerek üstüne bir de aniden ortalıktan kaybolduğunda) bunun pek de hoş olmadığını söylememe sanırım gerek bile yok. Evet, henüz sözleşme imzalanmamıştı ama masada oturulup konuşulmuştu. Vaatler verilmiş, sosyal medyada “kitabım çıkıyor” duyuruları paylaşılmıştı. Yazar tarafı burada en azından bir açıklamayı hak etmiyor mu? Aslında belki de, hatta büyük olasılıkla, o yayın kurulundaki diğer kişilerin benim kitabımın basılacağından haberi bile yoktu. Bana bunu yapan genel yayın yönetmeninin bile pek önemsediğini sanmam. Bugün ona beni sorsanız herhalde, "Aa, o çocuk mu? Evet, ona kitabını basacağımızı söyledim. Sonra canım istemedi, fikrimi değiştirdim. Bir süre umutla bana mail atmaya devam etti. Ama cevap alamayınca o da ümidi kesti. Yaşasın kötülük!" filan diyecektir. (Yani sözleşme imzalanmadan, görünürde en güvenilir yayınevine bile güvenmemeniz gerekir. Evet, bunu ben de biliyordum ama sektörde adı sanı bilinen birtakım insanların size bunu yapacağına ihtimal vermiyorsunuz yine de. Tabii bunların hepsi bana sağlam bir tecrübe olarak geri döndü.)


6) Kısacası benim için 2019 yılı da kitabımın çık(a)ma(ma)sı açısından yine hüsranla ve hayal kırıklıklarıyla sonuçlandıktan sonra, beni artık bu yazıyı yazmaya, içimde tuttuklarımı bir bir açıklamaya iten son olay geçen hafta yaşandı: Biri Ters Düz’ün yeni baskısı diğeri yeni kitabım olmak üzere iki kitabım için bir süredir (beş aydır) görüşmelerimi sürdürdüğüm küçükçe bir yayınevi, daha önce böyle bir konu asla gündemde olmamasına rağmen, evet kitaplarımı basacaklarını, ama bunu "parayla" yapacaklarını açıkladı. Birdenbire. Pat diye. Daha önce buna dair en ufak bir sinyal bile vermemişken. Dahası ben onların yayımladıkları kitapları parayla basan bir yer olduklarını bile bilmiyorken! Sektördeki üçüncü şokumu, kitaplarımın basım aşamasına gideceğini sandığım yayınevinin sahibiyle olan bu mail’leşmeyle yaşadım. 5 yıl sonra nihayet şeytanın bacağını kırdığımı, kitaplarımın insanlara duyurduğum gibi 2019 sonbaharında değil ama hiç değilse 2020 sonbaharında çıkacağını sanıyordum, yine olmadı (Belki de şaşırmamam gerek; çünkü büyük ve itibarı olan bir yayınevi bile bana bu şekilde kazık atabildiğine göre, daha ismi cismi olmayan yayınevleri neden yapmasın ki? Vurun vurun, bir tane de siz vurun!). Yayınevine bunca zamandır boşu boşuna mı yazıştığımızı, beni hiç mi tanımadıklarını, ayrıca eğer kitabımı parayla bastıracak olsam bir yayınevi bulmak için tam 5 yıl beklemeyeceğimi söyledim. Tabii karşı taraf benim bu tepkimi beklemiyordu; onlara boyun eğeceğimi, parayı vereceğimi hesaplıyorlardı. Bu tepkim sonucunda yayınevinin sahibi olan kadın, kitapların gerçekten iyi satacağını düşündüğü için, "O zaman 500 adet baskınızı biz yapalım" diyerek geri adım atsa da ben çoktan vazgeçmiştim. Böyle ite kaka, gönülsüzce olacağına hiç olmasın. Niyetinde kitaplarımı parayla basmak olan bir yayınevinin bana bunu uzun bir süre boyunca söylemeyip tam işler ciddiye binmeye başladığı sırada söylemesini asla hoş karşılamıyorum.

7) Yani günümüz şartlarında piyasada söz sahibi olan popüler bir yayınevi tarafından "yazar" olarak kitabınızın basılabilmesi için ilk kural "tanınan biri olmak" ve bununla kastettikleri de instagram’a koyduğunuz selfie’nin, twitter’da paylaştığınız özlü aforizmanın kaç bin beğeni aldığı. Eğer benim gibi özlü sözler paylaşan biri bile değilseniz, vay halinize. Ya da ergen kitleyi hedef alan kötü çocuklu, depresif, melankolik aşk öyküleri yazmıyorsanız işiniz zor. Ben kişisel gelişim, hayat hakkında kıssalar ("Hayatınızı hemen şimdi sadeleştirin!") veya koca bir sayfa boyunca tek bir aşk cümlesinin yazılı olduğu ("Hmmm, acaba yazar burada ne demek istiyor?" "Hiçbir şey demek istemiyor! Sadece o büyük puntolu, beş kelimelik cümleler çok kolay okunuyor!") kitaplar yazmıyorum. İçsel yolculuğumu anlattığım "ruhani" kitaplar da yazmıyorum (zaten pek çok yayınevinin gözünde bu yüzden baştan kaybediyorum sanırım). Ben kurgu romanlar yazıyorum. Ancak yayınevleri bunu umursamıyor. Çünkü neden? Çünkü ben "tanınan" biri değilim. Bir sosyal medya fenomeni değilsiniz, şarkıcı değilsiniz, twitter’da paylaştığınız özlü sözleri retweet edecek binlerce takipçiniz yok. İyi bir yazar mısınız? Kimin umurunda! O şeyler bundan yirmi yıl öncesi için geçerliydi. Devir, sosyal medya devri. Devir, yayınevlerinin "ünlü olmayan" bir yazarın kitabını basma riskini alacakları bir devir değil. İlk kitabımdan bu zamana beş yıl geçti ve sadece beş yıl önce bile piyasanın bugünkünden çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Evet, o zamanlar da her önüne gelen kitap bastırabiliyordu ama en azından benim gibi sosyal medya fenomeni filan değil, sadece "yazmayı seven ve fena da yazmayan biri" olanlar da arada kaynayıp gitmiyordu. (Belki de piyasaya, sosyal medyada hiç olmayan gizemli bir yazar olarak sunulmak daha iyi bir fikir olabilirmiş. Bak bu fena bir strateji değilmiş, neden daha önce gelmedi ki aklıma?) Ters Düz'de, kendisi de bir yazar olan ana karakter Ece Duman’ın gözünden şöyle bir cümle yazmıştım: “Çünkü yayınevleri aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethanelerdi.” Hayli ironik olsa da zaman, bizzat yaşayarak bana yazdıklarımı doğrulattı, deneyimletti.

8) Peki benim ve benim durumumda olan genç yazarlar için çözüm ne? Bizim gibiler için romanları çıktıktan sonra ünlü olmak bir hayal de, ancak bir şekilde yırtınıp önce ünlü olup ardından roman yazmak mı tek yol? Biz nasıl görünür olacağız? Sosyal medya fenomenlerinin, "tanınmış kişi"lerin, instagram yıldızlarının, twitter aforizmacılarının ya da bilimum "seni bir yerden gözüm ısırıyor" simalarının arasından kim sesimizi duyacak da bizim kitabımızı basmaya karar verecek? Yoksa bizler umutsuz vaka mıyız? Yol yakınken bu sevdadan geri mi dönmeliyiz? Ama bir dakika, dön deseler sanki dönecek miyiz? Bu zamana dek hep oluşturmak istediğim yazar kimliği için çalışıp üretmeye gayret ettim. Mesleğim, ilgim ve çevrem gereği elime bugüne dek pek çok magazin olayının içinde yer alma ve adımı bu şekilde duyurma fırsatı geçmesine rağmen, ben hep bir yazar olarak tanınmayı seçtiğim için bu durumların gerisinde ve uzağında durdum. Bunları yapmadıysam, sebebi insanların beni bir yazar olarak tanımasını istememdi. Yani bu ülkede genç bir yazar olabilmek için illa ünlü birinin sevgilisi ya da sosyal medya fenomeni filan mı olmak gerekiyor? Öyle veya böyle, bir şekilde iş dönüp dolaşıp tanınmamış olmaya geliyor mu, geliyor. "Bunun adı yok, bir ismi yok, bunu basana kadar bir YouTuber bulun ona kitap yazdıralım." (Çocukken, 5. sınıfta Can Yayınları’nın Türkiye çapındaki masal yarışmasında “Buzlar Ülkesi” masalımla bir ödül kazanmıştım. Bugün bunun hiçbir anlamı yok.) Ben iyi kötü bunca kitabın çıktığı bir ülkede, neden benim gibi yaşının yarısından daha uzun bir süredir okuyup yazan birinin kitabı yayımlanamıyor, bilmek istiyorum. “Fena da yazmayan” genç bir yazarın kitaplarının yayımlanması bu kadar zor olmamalı. Bu kadar sorun haline gelmemeli. Hoş bu piyasada bir şeyler değişmedikçe hiçbir şeyin değişmeyeceğinin de farkındayım. Tabii şunu da diyebilirsiniz: "Nerede ne yolunda ki yayıncılık sektöründeki sistemsel hatalar ya da senin kitabını basacak bir yayınevi bulamaman büyük bir mesele olsun? Zaten korona da var." O zaman da size bir şey diyemem. Sadece derdimi dinlediğiniz için teşekkür ederim.


9) İki buçuk ay önce duygularım bu şekildeymiş, o zamanlar yazdığım yazıyı tek bir harfine bile dokunmadan, olduğu gibi paylaştım. Şimdi, bu yazıyı yayımladığım 28 Temmuz 2020 itibariyle de şu şekilde: 3. paragrafta, artık kitabımın çıkmadığı her an bir yük gibi omzuma biniyor, demişim ya: Artık hiçbir şey binmiyor. Yani en azından artık düşüncelerimi bu şekilde yönlendirmeye çalışıyorum. Hala içimde büyük bir acı ve sızı var, gerçekten, bir şeyler kaybetmiş gibiyim, belki de gençliğimin en güzel yıllarını, buna birazdan geleceğim. Ama artık, müthiş bir kayıtsızlık içindeyim. İşte tam da bu noktada, Martin Eden ile kendi aramda bir bağlantı kurdum. Martin, kitapları çıkıp da sonunda beklediği üne kavuşunca bir anda etrafında beliren insan yığınının samimiyetsizliği karşısında “Bu muydu yani?” diyerek kayıtsızlığa giriyor, ben henüz yeni kitabım çıkmadan ve ünlü filan da olmadan bu kayıtsızlığa girdim. Evet, biraz tedirgin edici, sonuçta benim gibi tam yirmi beş yıldır bunun için yaşayan birinin bu savaştan vazgeçmemesi gerekirdi, aslında hala da vazgeçmiş değilim, ama artık biraz daha hızımı ve beklentilerimi düşürdüm sanırım. Çünkü elimden başka bir şey gelmiyor artık. Bunca zaman çok zorladım, zorladım, zorladım, zorladım ve zorladım, bilmiyorum, belki de zorlamadım ve acaba yapabileceğim başka bir şeyler daha vardı da ben mi yapmadım diye düşünerek de kendimi ayrıca yordum; ama olmuyorsa da olmuyor işte. Elbette ben kendi dünyamda yazmaya devam ediyorum, hep de edeceğim.

Ama bazen, keşke yazma sevdasına hiç tutulmamış olsaydım diyorum! Evet, gerçekten. Bazen keşke başka bir işi yapsaydım diyorum. Ne bileyim, içinde bu kadar "yaratı" ve onları paylaşma arzusu olmayan herhangi başka bir iş olabilirdi. Öğretmenlik, veterinerlik, mühendislik, polislik, doktorluk gibi başka bir meslek edinseydim. Her sabah işime gider, işimden evime gelir, aralara da içinde yazma olmayan başka hobiler serpiştirirdim. Ama olmamış. Ben böyle olmuşum. Bu sancılarla, bu kaygılarla doğmuşum. Bu saatten sonra kendimi başka bir ruhun içine girmeye de zorlayamam. Tabii zaten bunun için çok eskiye, çocukluğuma dönmemiz, yazma olaylarını hiç sevmeyeceğim bir şekilde yetiştirilmem ve büyütülmem gerekir. O zaman da ben ben olmazdım. Mert olmazdım.

Şu düşünceden kurtulamıyorum: Ben bu "yazma sevdası" uğruna tüm gençlik yıllarımı, lise yıllarımı, üniversite yıllarımı, arkadaşlarımla dışarıda saatlerce takılmak, eğlenmek, dostlukları pekiştirmek varken, bir an önce evime, odama, yazı masama döneyim de kitap yazayım diye boşu boşuna mı harcadım yani? Elbette ben kimse için değil, herkesten ve her şeyden önce kendim için yazdım, ama başta da dediğim gibi, artık onları kendime saklayamayacak bir noktadayım. Bu kadar emek sonucunda ortaya çıkan ürünleri insanlarla paylaşabileceğim hiç mi bir yol olamaz? Yıllarım heba mı oldu yani? "Ama Mert senin bir kitabın zaten çıktı" diyebilirsiniz, evet ama şu anda benim bu hızımla 3-5 kitabımın daha çıkmış olması gerekirdi. Olmadı. Belki olmayacak da. Ters Düz’den bu yana 5 koca yıl geçti ve ben bir yandan başka bir şeyler yazıp bir yandan da ikinci romanımı yayımlatmaya çalışırken, bir de baktım ki sadece bu "bir başka beş yıl"ın daha geçtiğiyle kalmışım. Artık motivasyon, heves, istek filan kalmadı bende. Soğudum. Hatta neredeyse yazmaktan bile soğudum. Diyorum ya, tuhaf bir kayıtsızlık içindeyim. Biri, "Hadi gel, üç kitabının üçünü birden basıyoruz" bile dese, buna sevinemeyecek gibiyim.

Bazen mail kutumda yayınevlerinden abuk subuk mail’ler alıyorum: "Kitap çalışmalarınız olduğunu duyduk. Bütçeniz varsa, seve seve basalım." Hatta bir yayınevi işi ileri götürerek, "Kitabınız olduğunu duyduk. Eğer kitabınız wattpad’de varsa basmak isteriz" gibi bir şey diyebildi. Tabii burada kastedilen aslında wattpad’de bir şeyler yazıyor olup olmamam değil, wattpad’de “milyonlarca tık almış” ve halihazırda çılgın bir okur kitlesi olan bir kitabımın olup olmadığıydı. Ben bu kadar saçma ve arsız bir isteğe nasıl bir cevap vereceğimi düşünerek, "Yani sizin bir romanı basma şartınız wattpad'de olup olmaması, iyi olup olmaması değil?" diye sordum. İki ay oldu, hala bir yanıt gelmedi.

İşin aslı, önceden şöyle düşünüyordum: "Yazmak benim için geçici bir heves değil ki, kitaplarımı parayla bastırayım. Benim için edebiyat böyle bir şey değil. Yazdıklarım, gerçekten iyi olduğu için basılmalı, param olduğu için değil. 1 kuruş bile olsa, o parayı vermeye niyetli değildim." Bunu bir tavır meselesi, bir prensip haline getirmiştim. Yukarıda uzun uzun anlattığım gibi, yayınevleriyle olan görüşmelerim sonucunda boşu boşuna ümitlenip her seferinde kitap ha çıktı ha çıkacak diye, kitaplarımı kendi başıma bastırma fikrinin uzağında durmuştum. Ancak kitabımı (kitaplarımı) kendi başıma bastırmamamın esas sebebi, kitapları para karşılığında basan bir yayınevinden yayımlanması durumunda okurun gözünde kitabın "bu bilinen bir yayınevinden çıkmadığına göre, herhalde edebi değeri düşüktür" diye daha baştan olumsuz değerlendirilecekmiş gibi bir his içinde olmamdı. Aslında bunun yersiz bir düşünce olduğunun farkındayım. Bugün bilinen yayınevlerinin sırf çok satmak için ucuz ve popüler edebiyat basması gibi, adı sanı bilinmeyen küçücük bir yayınevinin daha kaliteli bir eser basabildiğini görüyoruz sonuçta. Gerçekten de, büyük yayınevlerine sesini duyuramayıp kitaplarını parayla bastıran pek çok yazar var. Bunların büyük bir kısmı, eşi dostu için tek bir kitap çıkarıp hevesini alınca vazgeçenler. Ama daha azınlıkta olan bir kısmı da, bu yola gerçekten baş koymuş, fark edilmeyi bekleyen, üstelik kalemleri de hayli kuvvetli olan, yetenekli kişiler. Aramızda böyleleri de var. Bu tıpkı şunun gibi: Bir yazar, yirmi tane kitap yazar, ama ününe ve geniş okur kitlelerine yirmi birinci kitabıyla kavuşur. Ülkemizde de, dünyada da tarih boyunca bunun sayısız örneği var. Sonra, öncesinde yazdığı kitaplar da yeniden keşfedilerek çok satanlara girer ama bu arada fark edilebilmek için yıllarını vermiş ve kimsenin ilgi göstermediği, çok az okunan yirmi kitap yazıp her seferinde "Belki bu sefer" olur diye umutla beklemiş, olmadığını gördüğünde de umudunu kaybetmemiş, yine aynı umuda tutunarak yazmaya devam etmiştir. Yazarlık şan şöhret veya para için yapılabilecek bir şey asla değil. Hele bizim ülkemizde hiç değil. Kolay yoldan para kazanıp ünlü olmak isteyenler için bugün televizyon ve internet dünyasında çok daha kısa sürede etkili olabilecek çözümler var. Yazmak, bir tutku meselesi. Ne var ki bazen bu tutkunun ürününü somut bir şekilde elinize alabilmek için tam yirmi kitap boyunca beklemeniz gerekebiliyor. Bilmiyorum, bu "prensip" ve "doğru bildiğin şeyler" meselesine ben biraz fazla mı takılıyorum? Yani ortada yapmak, "gerçekleştirmek" istediğim bir şey (hatta BİR SÜRÜ) var, bu öyle gerçekleşmesi imkansız bir şey de değil aslında, ama bu şey doğal yollarla olmuyor. Belki de parayla bastırıp kurtulmalıyım? Ama yani, kendimi bu şekilde mi tatmin edeceğim? Hem madem böyle yapacaktım, o zaman neden beş yıl önce yapmadım? Ya da beş yıl önce yapmadım diye bu, şu anda yapmamın önünde bir engel mi? İnat etmeye gerek yok mu? Ama ne bileyim, ne böylesi içime sinecek gibi, ne öylesi? Gibi gibi kısır döngüde dönüp duran, biri diğerinin kuyruğunu kovalayan sorulardan, yazılmış yığınla sayfadan, kafamın içinde dönüp duran hayali dünyalardan ve derin bir umutsuzluktan başka, hiçbir şey yok elimde...

Ama yine derinlerde bir yerlerde, o umutsuzluğun kardeşi olan umut da var içimde...

Not: Bu yazımı okuyan halihazırdaki kendi okurlarım için ekleyebileceğim tek şey, zaten her bir satırımdan da anlamış olabileceğiniz üzere, ne kadar üzgün olduğum. Sizi her seferinde "Kitap bu sefer çıkıyor!" diyerek ümitlendirdim ama kitap çıkamadı, çıkamıyor ve görünen o ki Bozbalık Üçlemesi uzun bir süre daha çıkamayacak. Özür dilerim...

Not 2: Üçlemenin yanı sıra yıllar içinde küçük küçük taslaklar halinde yazdığım veya yazmakta olduğum tamamlanmamış romanlarım var demiştim. Bu karantina günlerinin başındayken, Mart gibi, evde gelen bir ilhamla başladığım yeni bir roman daha var. Başta hızla ilerleyecekmişim gibiydi ama bu yazı boyunca uzun uzun anlattığım her şeyin (ve belki karantinanın kendisinin de) bana olan negatif etkileri sebebiyle, asla yazamadım. Hayatımın normal seyrindeyken "Bir an önce eve gitsem de yazsam" diyen ben, bu karantina boyunca aylarca evde olmama rağmen maalesef çok verimsiz bir zaman geçirdim. Şimdi bu yeni roman üzerinde çalışıyorum demek isterdim ama, yukarıya eklediğim 9. bölümde de anlatmaya çalıştığım gibi, çalışmaya çalışıyorum demem çok daha doğru olur. Aslında çalışmaya bile çalışmıyorum. Sanırım bir süre her şeyi durdurup, roman yazmaya dair en ufak bir eyleme bile girmeden, hiçbir şey düşünmeden yaşamak istiyorum. Belki her şey yolunda giderse, eğer ben tekrar yazı masamın başına dönmek için içimde o isteği ve motivasyonu bulabilirsem, üçlemeden önce, bu bahsettiğim tek kitaplık roman sizinle buluşur.

Not 3: Bu uzun yazının, en azından yeni kitabımın ne zaman çıkacağına dair bir açıklama bekleyenler ve konunun meraklıları tarafından okunduğunu biliyorum. Neredeyse 11 yılı geride bıraktığım blog hayatım boyunca, 2009’dan beri yazdığım en uzun yazı belki de bu oldu. Anlattıklarım nedeniyle, benim için çok özel bir yazı bu; o yüzden sizlerden ricam, lütfen kimse sırf yorum yapmış olmak için yapmasın. Bu uzun yazıda pek çok şeye değindim ve eğer bu doğrultuda benimle kendi görüşlerini paylaşmak isteyenleriniz varsa, onların yorumlarını bekliyorum.

Kendinize çok iyi bakın.

MARTİN EDEN'DAN ALINTILAR


"Dergi okumak veya kitap almak için kütüphaneye gitmek ya da Ruth’a uğramak dışında ara vermeksizin sabahtan gece geç saatlere kadar yoğun ve verimli biçimde çalışıyordu. Çok mutluydu. Hayat çalkantılıydı. Müthiş bir duygu yoğunluğu yaşıyordu. Tanrılara özgü olduğu sanılan yaratma kudretine o da sahipti artık. ... Asıl dünya onun kafasının içindeydi ve yazdığı hikayeler, birçok parça halinde zihninden çıkan gerçeklikti. ... Günler kısa geliyordu. İncelemek istediği çok şey vardı. Uykusunu beş saate indirdi ve bunun yeterli olduğunu gördü. Dört buçuk saate indirmeye çalıştı ama üzüntüyle tekrar beş saate döndü. Uyanık kaldığı tüm saatleri uğraşılarından birine ayırmaktan mutluluk duyuyordu. Yazmayı bırakıp bir şeyleri incelemeye başlarken üzülüyor, incelemesini bırakarak bilginin harita odasının bulunduğu kütüphaneye ve mallarını satmayı başarmış yazarların bunu nasıl yaptıklarına dair sırlarla dolu dergilerin durduğu okuma salonuna giderken de bunun pişmanlığıyla doluyordu." (s. 108)

"Hikayeleri de benzer şekilde iade ediliyordu. Onları tekrar tekrar okuyor ve o kadar beğeniyordu ki işin içinden çıkamıyor, neden reddedildiklerini anlayamıyordu." (s. 109)

"Henüz yazdıklarının hiçbiri kabul edilmemişti. Kırk kadar metni, sınırsız bir dergiler dairesi içinde sürekli seyahat halindeydi. Öteki yazarlar nasıl yapıyorlardı acaba? Kütüphanenin okuma salonunda saatler harcayarak diğerlerinin ne yazdığına bakıyor, hevesle ve eleştirel bir gözle inceliyor, kendi yazdıklarıyla karşılaştırıyor, sırrını keşfedenlerin yazılarını satmalarını sağlayan o gizemli püf noktasının ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Gazete ve dergilerde basılan ruhsuz hikayelerin muazzam sayısına hayret ediyordu. Azıcık bile ışık yoktu, hayat yoktu, renk yoktu onlarda. ... Uçsuz bucaksız sorunlarla, hayallerle, kahramanca mücadelelerle dolu böylesine tuhaf ve harika bir hayat varken bu hikayelerde hayata dair sadece beylik laflar yer alıyordu. Halbuki Martin hayatın baskı ve gerilimini, heyecan ve alın terini, şiddetli isyanını hissediyordu; asıl yazılması gereken buydu işte! ... Yoksa dergilerin editörleri de sıradan insanlar olduğu için mi böyle acaba, diye sordu kendine. Ya da hayattan mı korkuyorlardı bu yazarlar, editörler ve okurlar?" (s. 135)

"Editörlerin kanlı canlı insanlar olduklarından şüphe etmeye başladı. Sanki bir makinenin dişlisi gibiydiler. Gerçekten de öyleydi, bir makineydiler. Hikayelerine, makalelerine ve şiirlerine ruhunu dökmüş, sonra da o makineye emanet etmişti Martin Eden. ... Bu sürecin makineye feci şekilde benzemesini sağlayan da o ret yazılarıydı; belli bir kalıp halinde basılmış olan bu matbu yazıların yüzlercesi ulaşmıştı ona. İlk dosyalarının her birine ondan fazla ret yazısı düşüyordu. Hepsini reddetsinlerdi, ama yeter ki bir satır, tek bir satır özel ve kişisel bir not görüp sevinseydi. Ancak tek bir editör bile varoluşuna dair tek bir kanıt göndermedi. Martin, diğer uçta kanlı canlı bir insan değil de, iyi yağlanmış ve makinenin içinde güzel güzel dönen çarklar olduğu sonucuna varmasın da ne yapsındı..." (s. 137)

"Sıkı bir savaşçıydı, mücadeleye tüm ruhuyla girerdi, inatçıydı ve gerekirse yıllar boyunca o makineyi beslemekten memnuniyet duyardı. Ama artık kan kaybından ölmek üzereydi ve mücadelesinin sonucunu yıllar değil, haftalar içinde almak zorundaydı." (s. 137)

"Kimsenin yol göstermediği, teşvik etmediği, hatta cesaretini kırdığı Martin, karanlıkta da olsa mücadelesini sürdürüyordu. Gertrude bile ona kuşkuyla bakmaya başlamıştı. Önceleri yapmak istediklerini Martin’in aptalca işleri olarak görüp ablaca bir şefkatle yaklaşmıştı, ama artık iş kardeş dayanışmasından çıkmıştı ve Gertrude giderek daha çok tedirgin oluyordu. Ona göre kardeşinin aptalca işleri artık deliliğe dönüşüyordu. Martin bunu fark edince, Bernard Higginbotham’ın sürekli kusur bulan dırdırcı memnuniyetsizliğinden çok daha fazla acı veren ince ve keskin bir sızı hissetmişti. Martin’in kendine güveni tamdı ama kendine yalnızca kendisi güven duyuyordu. Ruth bile güvenmiyordu ona." (s. 137)

"Benim sevgili masam... Seninle ne kadar mutlu saatlerimiz geçti. Aslına bakarsan, bana iyi bir arkadaş oldun. Beni hiç yarı yolda bırakmadın, ret yazısı vermedin, aşırı çalıştım diye asla şikayetçi olmadın." (s. 149)

"Bugüne kadar hiçbir yazısı kabul edilmemişti. Kırk kadar yazısı dergilerde dolaşıp duruyordu. Diğer yazarlar bunun nasıl becermişlerdi?" (s. 150)

"Aynaya yaklaşıp kendi kendine yakından baktı ve kahkahalarla güldü. ‘Biraz histeri, biraz da melodram ha?’ diye sordu. ‘Boş ver, olur böyle şeyler. Peynir Surat’ı çiğnemiş adamsın, isterse iki kere on bir yıl sürsün, bütün o editörleri de ezip geçersin. Burada duramazsın. Devam etmek zorundasın. Biliyorsun ki sonuna kadar gitmek zorundasın." (s. 158)

"Bugün, içinde yazmaya yer olmayan yeni bir savaş başlıyordu. Evini ve ailesini arkasında bırakıp giden birinin hüznüne benzer bir üzüntü kapladı içini. Köşede duran dosyalarına baktı. Buydu işte. Onlardan kaçıyor, zavallı, itibar edilmemiş, hiçbir yerde kabul görmemiş bu çocuklarından uzaklaşıyordu. Yanlarına giderek eline alıp karıştırmaya, oradan buradan göz gezdirmeye, en sevdiği cümleleri okumaya başladı. ... ‘Anlamıyorum’ diye mırıldandı. ‘Belki de asıl anlamayanlar, editörlerdir. Bu hikayede ters bir şey yok. Her ay daha kötülerini yayımlıyorlar. Yayımladıkları her şey bundan çok daha beter, her şey... Neyse.’ " (s. 160)

"Martin küçük odasında yaşıyor, uyuyor, çalışıyor ve yazıyordu." (s. 223)

"Yazıları nedeniyle hayal kırıklığı yaşıyordu. Kimse satın almıyordu onları. Gazetelerde, haftalık dergilerde, ucuz yayınlarda gördüğü yazılarla karşılaştırdı ve kendisininkilerin daha iyi olduğuna karar verdi; ortalamaya göre çok daha iyiydi, ama yine de kimseye satamıyordu. ... İki gazete grubunun adresini buldu ve öykülere boğdu onları. Yirmi öykü yazıp tekini bile yayımlatamayınca bıraktı. Sonra gazete ve dergilerde, hiçbiri kendisininkilerle kıyaslanmaya bile değmeyecek onlarca öykü okumaya devam etti." (s. 231)

"Bir şeyler yapabilecek bir adam, bunu değerli bulmadığı için yapmıyor ve kalbinin derinliklerinde, her zaman bunu yapmadığı için pişmanlık duyuyor, bunu yapmanın getireceği ödülleri gizliden gizliye alaya alıyor, ama daha da büyük bir gizlilik içinde, bunu yapmış olsaydı yaşayacağı keyfin ve alacağı ödüllerin özlemini çekiyor." (s. 281)

"Bu dönemde bazı büyük aylık ve üç aylık dergilere yazdığı mektuplara gelen cevaplardan, talep etmedikleri makaleleri değerlendirmeye almadıklarını, yayımladıkları yazının çoğunun alanlarında otorite konumunda olan tanınmış uzmanlara verdikleri siparişler üzerine yazıldığını öğrendi." (s. 290)

"Yaz, Martin için hayli sıkıntılı geçti. Dosyaları değerlendiren danışmanlar ve editörler tatile çıkmış ve normalde kararlarını üç haftada bildiren yayınlar, şimdi cevap süresini üç aya uzatmışlardı, hatta daha geç cevap verdikleri de oluyordu." (s. 291)

" - Bence güzeller, çok güzeller. Peki ama bunları satabilir misin? Ne demek istediğimi anlıyorsun. Senin bu yazdıklarının bir faydası yok. Bir sorun var, belki de piyasadadır ama sonuçta para kazanamıyorsun. Lütfen beni yanlış anlama sevgilim. Çok hoşuma gitti, çok gururlandım, başka türlü olsaydı gerçek bir kadın sayılmazdım, çünkü bu şiirleri bana yazdın sen. Ama bu şiirler bizim evlenmemizi sağlamıyor. Görmüyor musun Martin? Paragöz olduğum için böyle konuştuğumu sanma. Aşkımız nedeniyle. Geleceğimizi düşünmem lazım ve ben de bu sorumluluğumu yerine getiriyorum. Birbirimize açıldığımızdan bu yana koca bir yıl geçti, ama düğün tarihimiz konuşulmadı bile. Düğünden, evlilikten bahsettiğime bakıp beni haddini bilmez, arsız bir kız sanma; çünkü gerçekten kalbim seninle dolu ve ben de en az senin kadar bu işin içindeyim. Neden bir gazetede iş bulmaya çalışmıyorsun? Neden gazeteci olmuyorsun, en azından bir süre için?

- Üslubum bozulur. Üslup sahibi olabilmek için ne kadar çalıştığım hakkında bir fikrin var mı?

- Peki ya o kısa hikayeler? Onlara değersiz işler diyorsun. Ne kadar çok yazdın onlardan. Üslubunu bozmuyorlar mı?

- Onlar farklı. Onlar, üslup denemeleriyle geçen yorucu bir günün sonunda yazdığım şeyler. Gazetecininse sabahtan akşama yaptığı, buna benzer yazılar yazmaktır; hayatının esası budur. Gazetecinin fırtınalı bir hayatı vardır ama o ana özgüdür, geçmişi ve geleceği yoktur. Üslup derdi yoktur, tek derdi haber yazmaktır. Yani gazetecilik kesinlikle edebiyat değildir. Şu anda, tam da üslubumun belirginleşmeye ve oturmaya başladığı böyle bir zamanda gazeteciliğe başlamak, edebi intihar olur. Zaten bu halde bile yazdığım her kısa hikaye, her kısa hikayemin her kelimesi özümü, kendime duyduğum saygıyı ve güzelliğe duyduğum hürmeti ihlal etmem demek. Feci bir şey bu. Günahım büyük. Bu yüzden de piyasa beni kabul etmeyince takım elbisem rehine gitse bile gizli gizli memnun oluyorum. Ama o ‘Aşk Şiirleri’ni yazmanın keyfi! En asil haliyle yaratma hazzı! Her şeyin telafisi!" (s. 305-306)

"Düşünebildiklerini sanan bu düşünce fakirleri, editörler, hakikaten düşünebilen üç beş kişinin hayatını belirliyor. ... Editörlerin yüzde doksan dokuzunun başta gelen özelliği, başarısızlıkları. Yazar olmayı başaramamışlar. Sakın masabaşı işinin sıkıcılığını, satışların ve işletme müdürünün kölesi olmayı yazarlıktan daha çok istediklerini zannetme. Yazmaya çalışmış ve becerememişler. İşte lanetli paradoks da tam burada. Edebiyatta başarıya açılan her kapının önünde bekçi köpeği olarak onlar, yani edebiyatta başarıya ulaşamamışlar durur. Editörlerin, editör yardımcılarının çoğu ve dergilere, yayınevlerine dosya değerlendirmesi yapan danışmanların hemen hepsi, yazar olmaya çalışmış ama bunu başaramamış kişilerden oluşuyor. Özgünlük ve deha konusunda yargı makamında oturup, matbaaya neyin gidip neyin gitmeyeceğine karar verenler, şu dünyada bu işi yapması gereken son kişiler, yani özgün bir yanlarının olmadığı kanıtlanmış, ilahi kıvılcımın yanlarına bile uğramadığı belli olmuş bu adamlar. Onların ardından yine bir başka başarısızlık abidesi olan eleştirmenler gelir. Sakın bana o rüyayı görmediklerini, şiir ya da roman yazmayı denemediklerini anlatma; denemiş ama becerememişlerdir. Neden ortalama bir eleştiri, balıkyağından bile fazla mide bulandırır? Eleştirmenler ve kendini eleştirmen sananlar hakkında ne düşündüğümü zaten biliyorsun. Büyük eleştirmenler yok değil, ama sayıları kuyrukluyıldızlar kadar azdır. Yazar olmayı beceremezsem, editörlükte kendimi kanıtlarım, merak etme. Her halükarda, benim için kolay ekmek kapısı." (s. 307-308)

"Beni seviyorsun. Peki beni neden seviyorsun? Bende beni yazmaya zorlayan şey neyse, seni bana çeken de o. Beni seviyorsun, çünkü tanıdığın ve sevebileceğin herkesten farklıyım. Masabaşı işleri için, muhasebecide çalışmak için, küçük iş meseleleri üzerinde didişmek, mahkemelerde tartışmak için yaratılmadım ben. Bana böyle şeyler yaptırır, beni diğer adamlara benzetir, onların işlerine sokar, onların soluduğu havayı solutur, onların bakış açılarını kafama yerleştirirsen, işte bu farklılığı, beni, sevdiğin şeyi yok etmiş olursun. Yazma arzum, içimdeki en hayati şeydir benim. Odunun biri olsam, ne ben yazmayı arzulardım ne de sen koca olarak beni." (s. 314)

"Yazabildiğini anlıyorum. Gözüm kapalıyken bile görürüm bunu. Tabii yazdıklarında öyle bir şey var ki bütün dergilerin kapısı suratına kapanıyor. Buna yürek denir ve dergilerde asla bu malın alıcısı yoktur. Onlar istedikleri tek şey olan yıkama yağlamayı, vıcık vıcık çamuru istedikleri kadar bulurlar ama senden değil." (s. 325)

"Size neden geldiğimi söyleyeyim. Hepinizin bu kadar sevdiği hikayenin parasını almaya. Hikaye yayımlandığında bana ödeyeceğinizi vaat ettiğiniz para beş dolardı sanırım." (s. 340)

"Dosyası, unutulmuş vaziyette masanın üzerinde yatmaya devam ediyordu. Hazırladığı bütün dosyalar artık masanın altındaydı." (s. 397)

"Ne yapacağını bilmiyordu. Bildiği tek şey, hayatının bir dönüm noktasına geldiğiydi. Eriştiği bu dönemi ustalıkla tamamlamaya çalışıyordu. Gelecek konusunda endişelenmiyordu. Geleceğin ona neler getireceğini kısa süre içinde görecekti zaten. Gelecek ne getirirse getirsin, onun için önemli değildi. Zaten görünüşe göre artık hiçbir şey önemli değildi." (s. 399)

"Sabah turunu atan postacının sesiyle uyanana kadar deliksiz bir uyku çekti. Yorgun ve enerjisiz hissediyordu kendini, mektupları rastgele gözden geçirdi. Soyguncu bir dergiden gönderilen ince zarftan, yirmi iki dolarlık çek çıktı. Bir buçuk senedir isteyip duruyordu. Çekin miktarına büyük bir kayıtsızlıkla baktı. Eskiden bir dergiden çek gelince duyduğu büyük heyecan kalmamıştı şimdi. Eski çekler gibi değildi elindeki, artık büyük şeyler olacak vaadiyle yüklü değildi. Yiyecek bir şeyler alabileceği yirmi iki dolarlık bir çekti, hepsi bu." (s. 407)

"Martin ne gülüyor ne de diş biliyordu. Bütün bunların onda yarattığı şey, büyük bir hüzündü. Başta aşk olmak üzere tüm dünyasının yıkılışı yanında, dergiciliğin ve aziz kamuoyunun iflası çok da önemli sayılmazdı." (s. 410)

"Editörlerin iki yıldır ısrarla reddettikleri şeyleri şimdi kabul etmek kafalarına nereden esmişti, Martin’in aklı almıyordu." (s. 412)

"Martin bir gün ne kadar yalnız olduğunu hissetti. Sağlıklı ve güçlüydü ama yapacak bir şeyi yoktu. Okumayı ve yazmayı kesmesi, Brissenden’in ölümü ve Ruth’tan ayrılması hayatında büyük bir boşluğa neden olmuştu; içindeki yaşam gücü, kafelerde güzel zaman geçirmek ve Mısır sigarası içmek dışında bir şey yapmamaya isyan ediyordu. Güney Denizlerinin onu çağırdığı doğruydu ama daha Birleşik Devletler’de işini bitirmediğini hissediyordu. Yakında iki kitabı basılacak olması dışında başka kitapları da yayımlanabilirdi. Bu kitaplardan iyi kazanıp oralara kesesi dolu vaziyette gidebilirdi. ... Vadi ve koy, Martin’in merkezi olacaktı. Tati gibi sazdan pederşahi bir ev yapacak, vadisini ve uskunasını esmer uşaklarla dolduracaktı. Evinde Taiohae’nin ileri gelenlerini, ticaret gemilerinin kaptanlarını ve Güney Pasifik’teki en sağlam başıbozukları ağırlayacaktı. Evinin kapısı herkese açık olacak ve prensler gibi eğlenecekti. Kitapları ve bir hayalden ibaret olan dünyayı da böylece unutur giderdi. ... Bir daha asla yazmayacaktı. Bu konuda karar kesindi. Ama kitaplarının yayımlanmasını beklerken de içine girmiş olduğu umursamaz hal içinde salak salak yaşayıp gitmek yerine bir şeyler yapması gerekiyordu." (s. 415-416)

" ‘Güneşin Utancı’ ekim ayında basıldı. Ekspres postayla gönderilen paketin ipini kesip yazar hakkı altı adet nüshanın masaya saçıldığını görünce Martin’in üzerine ağır bir hüzün çöktü. Fazla değil, birkaç ay önce olsaydı yaşayacağı muazzam sevinci, o an içinde bulunduğu umursamaz soğuklukla karşılaştırdı. Kitabı, ilk kitabı yayımlanmış, ama nabzı biraz olsun hızlanmamıştı bile, kederliydi sadece. Bunun pek bir değeri kalmamıştı. En fazla biraz para getirirdi, ama artık parayı da umursadığı yoktu." (s. 427)

"Bu arada elindeki dosya yığınını eritmekle meşguldü. Editörlerden gelen isteklerden bıkmıştı. Üslup sahibi bir yazar olduğu, üstelik bu üslubun da insanların çok hoşuna gittiği anlaşılmıştı. ... Bu dosyaların, tam da şimdi çılgın gibi isteyen dergiler tarafından reddedildiğini asla unutmuyordu. Üstelik ne kadar da soğuk, önceden hazırlanmış belli bir tavır içeren, kalıplanmış bir tutumla gelen reddiyelerdi. Çok terletmişlerdi Martin’i; şimdi o da onları uğraştırmak istiyordu. ... Yeni bir şey yazmak için taahhütte bulunmayı kesin olarak reddediyordu. Tekrar kağıdın başına oturmanın düşüncesi bile deli ediyordu onu." (s. 434)

"Martin kızgın değildi. Efendilik bende kalsın diyor da değildi. Sadece tükürdüğünü yalamak nasıl bir histir, bunu düşünerek Bay Morse’a tahammül etti. Daveti geri çevirmedi. ... Bu arada içinde büyümekte olan o küçük şey, Martin’in kafasını karıştırmaya devam ediyordu. Kimsenin yemeğe davet etmediği açlık günleri geldi aklına. Asıl yemeğe o zaman ihtiyacı vardı, asıl o zaman midesine bir şey girmediği için zafiyet geçirmiş, halsiz kalmış ve düpedüz açlık nedeniyle kilo kaybetmişti. Yaşadığı açmaz buydu. Asıl yemeğe ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti ama şimdi binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan peş peşe yemek davetleri yağıyordu. Neden? Ona kalırsa, en ufak bir hakkaniyet yoktu bu işte... Martin değişmemişti. Eskisine göre hiç de daha marifetli değildi. Elinden çıkmış olan bütün iş, daha önce yazılmış olan eserlerden ibaretti. Halbuki Bay ve Bayan Morse onu boş gezenin boş kalfası olarak mahkum etmiş ve Ruth aracılığıyla bir ofiste katip olarak çalışması için zorlamışlardı. Yazmış olduğu eserlerden haberleri varken hem de... ... Şimdi Morse’ların kendisini yemeğe davet etmelerine yol açan şey ise adının bütün gazetelerde görünüyor olmasıydı. Kesin olan tek şey vardı: Morse ailesi Martin’i kendisi için veya eserleri için istiyor değildi. Kendisi ve eserleri için istemiyorsa, o zaman şöhreti için, tanınmış olduğu için ve bir de –neden olmasın?– yüz bin dolar parası olduğu için istiyor olmalıydı. ... Ancak Martin, mağrur bir adamdı. Böyle kıymetlendirmelere tenezzül etmezdi. Kendi olduğu için veya netice itibariyle kendisinin bir ifadesi olan o eserleri ürettiği için değer görmek istiyordu." (s. 439-440)

"Kafasındaki küçük şey böylece giderek büyüyordu. Sağlıklı ve normaldi; düzenli yemek yiyor, uzun saatler boyunca uyuyor, ama kafasındaki o küçük şey giderek bir saplantıya dönüşüyordu. O kitaplar yazılmıştı. Beyninde dolanıp duruyordu bu cümle. ... O kitaplar yazılmıştı! O zaman beni aç bırakan, evini yasak eden ve düzenli bir işe girmiyorum diye lanetleyen siz, o zaman yazıldı. Şimdi sizin aklınızda, benimse ağzımda evirip çevirdiğim, ama hiçbirimizin asla dile getirmediği bu düşünceler yerine ne söylesem saygıyla dikkat kesiliyorsunuz. Ağzımı açıp gözümü yumsam, suratınıza karşı topunuz çürümüşsünüz; içiniz yolsuzlukla, hırsızlıkla, rüşvetle dolu diye konuşsam öfkeden kudurmak yerine kem küm edip isabet buyurdunuz dersiniz. Neden? Çünkü ünlüyüm, çok param var. Martin Eden olduğum, iyi biri olduğum ve salak sayılmayacak biri olduğum için değil. Size desem ki gökteki ay bir kalıp peynirdir, hemen bu fikrin müridi olursunuz, olmasanız da reddetmezsiniz, çünkü benim dağlar kadar dolarım var. Hem de hepsini uzun zaman önce kazandım, çünkü eserlerimi yazmıştım; tam da ne zaman, size diyeyim, ayağınızın altındaki toz gibi üzerime tükürdüğünüz zaman." (s. 441-442)

"Tanrım! Halbuki o sırada ben açlıktan geberiyor ve giysi diye üzerime paçavralar geçiriyordum diye düşündü. Neden o zaman davet etmediniz yemeğe? Tam zamanıydı oysa. O hikayeler o zaman yazılmıştı. O işlerim sayesinde bana şimdi yemek yediriyorsunuz; neden ihtiyacım olduğunda yedirmediniz? Tek bir kelime değişti mi o günden bugüne? Hayır. Siz o zaman yazılmış eserlerim yüzünden karnımı şimdi doyuruyorsunuz. ... Demek ki karnımı ne onlar için ne de yazdığım herhangi bir şey için doyuruyorsunuz. Bana yemek yediriyorsunuz, çünkü beni doyurmak moda olmuş, çünkü bütün güruh Martin Eden’a yemek ısmarlamak için çıldırıyor." (s. 446)

"Zihni olağanüstü aktifti. Düşünceleri bir daire etrafında dönüyor, dönüyor; o dairenin merkezinde yer alan ‘kitaplar yazılmıştı’ cümlesi, asla ölmeyen bir kurtçuk gibi beynini yiyordu. Sabahları gözünü bu cümleye açıyordu. Geceleri rüyalarını işkenceye çeviren, yine aynı cümleydi. Duyuları aracılığıyla içine nüfuz eden etrafındaki hayata dair her şey hemen ‘kitaplar yazılmıştı’ cümlesiyle ilişkileniveriyordu. Amansız bir mantık silsilesi içinde, kendisinin önemli biri olmadığı, hatta bir hiç olduğu sonucuna doğru yol alıyordu." (s. 450)

" - Senin için ölürüm!

-Neden daha önce göze almadın? İşim gücüm yokken... Açlıktan ölürken... Şimdi kimsem o zaman da aynı adamdım, insan olarak, sanatçı olarak aynı Martin Eden’dım; o zaman neden yapmadın? Kafamı duvarlara vura vura sorduğum soru buydu. Sadece senin için değil, herkes için sordum. Görüyorsun değil mi, değişmedim ben. Gerçi bana biçilen kıymetteki gözle görülür ve ani artık nedeniyle bu konuda sürekli şüphelerimi gidermem gerekiyor ama değişmedim. Aynı kemiklerim üzerinde aynı ten, ellerimde aynı, ayaklarımda aynı on parmak. Aynı adamım. Ne yeni bir erdem sahibi oldum ne de yeni bir gücüm var. Beynim, eski beyin. Edebiyatta veya felsefede yeni bir fikir ortaya atmadım. Kimse beni istemezken hangi kıymete sahipsem şimdi de öyleyim. Şu anda kafamı en çok kurcalayan şey, beni neden istedikleri. Beni kendim olduğum için istiyor olamazlar çünkü hala eskiden istemedikleri kişiyim. Demek ki beni başka bir şey için, benim dışımda bir şey için, ben olmayan bir şey için istiyorlar! Sana bu şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi? Gördüğüm kabuldür bu. Halbuki o kabul ben değilim. İnsanların kafalarındaki bir şey o. Bir de kazandığım ve kazanacağım paralar için istiyorlar. Halbuki o para da ben değilim. Para bankada duran, herkesin cebinde olan bir şey. Sen de mi bunun için, kabul ve para için istiyorsun beni?" (s. 457)

"Ama artık çok geç. Ben hasta bir adamım. Hayır, bedenim değil, ruhum hasta, beynim hasta. Bütün değerlerimi kaybettim sanki. Hiçbir şeyi umursamıyorum. Birkaç ay önce gelseydin her şey çok farklı olurdu. Ama artık çok geç. ... Ben hastayım, çok hasta. Şu ana kadar hastalığımın ne kadar ilerlediğini anlamamıştım. Bir şeyler uçup gitmiş benden. Hayattan hiç korkmamışımdır, ama bir gün hayata doyabileceğimi hiç hayal etmemiştim. Hayat beni o kadar doyurmuş ki hiçbir şeye arzu duymuyorum. Duysaydım, şu anda seni istemem lazımdı. Ne kadar hasta olduğumu anlıyor musun?" (s. 461-462)

"Durumun umarsızlığı çöktü içine. Bütün açıklığıyla Gölgeler Vadisi’nde olduğunu gördü. İçindeki hayat giderek sönüyor, yavaş yavaş ölüme doğru ilerliyordu. Ne çok uyuduğunu ve buna rağmen ne çok uyumak istediğini fark etti. Halbuki eskiden uykudan nefret ederdi. O zamanlar uyku, hayatının kıymetli anlarını çalıyordu. Yirmi dört saatte dört saat uyku, dört saatlik hayatın elinden alınması demekti. Nasıl da çok görürdü uykuyu! Oysa şimdi çok gördüğü şey hayattı artık. Hayat güzel değildi; tatsızdı, acıydı. En vahimi de buydu. Yaşamayı arzu etmeyen bir hayat, sona erme yoluna girmiş demektir." (s. 470)

"Çok uyudu. Kahvaltıdan sonra güvertedeki koltuğuna gömülüp eline asla bitiremediği dergisini alıyordu. Matbu sayfalar bıkkınlık vermişti ona. İnsanların bu kadar çok yazacak ne bulduğuna hayret ediyor ve bu konuya kafa yorarken koltuğunda sızıp gidiyordu. Öğle yemeği çanı çalıp uyanması gerektiğinde asabı bozuluyordu. Uyanık olmak, onu memnun etmiyordu." (s. 474)

"Hayat hastalıklı bir şeydi, daha doğrusu hastalıklı bir hale gelmişti; dayanılmaz bir şeydi. Hayat acı veren bir bezginliğe dönüşünce, ebedi uykusuyla ölüm teselliye hazırdı. O zaman ne bekliyordu? Artık gitme vaktiydi." (s. 477)

"Ölüm acı vermezdi. Hayattı, hayatın sancısıydı bu feci, bu insanı boğan his. Hayatın Martin’e vurduğu son darbeydi. ... Dipte bir yerde karanlığın içine düştü. Bu kadarını fark edebildi. Karanlığın içindeydi artık. Bunu fark ettiği anda da farkındalığı sona erdi." (s. 480)

Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...