3 Mart 2015 Salı

ROMANOVSKİ


Roman bitti demiştik... E artık kitap olup çıkma zamanı geldi ama, değil mi?

28 Şubat 2015 Cumartesi

TRABZON MEKANLARINDA SON DURUM - DİKKAT: BU YAZI ACIKTIRIR!

Türkiye'nin her yeri kardan beyaza bürünürken, Trabzon şubat ayında yirmi derecelik bahar havasıyla sıcacık -ve şaşırtıcı- bir kış masalı yaşattı sakinlerine... Ayın son gününde, bunun için teşekkür etmeyi kendime borç bilirim.

Havaalanına iner inmez yaylaya, Kalandar kutlamasına gittiğimi anlattığım o yazıyı okumuştunuz. Benim için gerçekten güzel bir başlangıç olmuştu yarıyıl tatiline, tadı hala damağımda o "ilk" Kalandar'ın... Şimdi ise Trabzon'daki tam on yedi mekanın son durumunu anlatacağım. Balık, köfte yemek için yerler önereceğim sizlere, kafeleri tanıtacağım. Ama acıkırsanız hiç karışmam!

Kalkanoğlu Pilav



Şimdi ne yazsam, ne söylesem de burayı hakkını vererek anlatsam size... Aslında Kalkanoğlu başlı başına ayrı bir yazıda incelenmeyi hak ediyor. Zira kendisi sadece Trabzon'un değil, tüm Türkiye'nin en köklü, en tarihi lokantalarından biri. 1856 yılındaki Osmanlı-Rus savaşında ordunun yemek ihtiyacını karşılamak için en ucuz, en pratik ne yapılır diye düşünülürken Süleyman Ağa diye biri pilav yapmaya başlamış. İşte Süleyman Ağa savaştan sonra da pilav yapmaya devam etmiş ve derken yerini bu lokantaya bırakmış. Şimdi aynı ailenin dördüncü kuşağından torunları işletmeye devam ediyor Kalkanoğlu'nu... Tam 150 yıldır pilav kazanı ateşin üstünden hiç inmemiş yani...

Trabzon'un en otantik sokaklarından birinde, sahile yakın bir mevkide konumlanıyor Kalkanoğlu. İlk gittiğimde, "Keşke tam deniz kenarında, şöyle dalgaların döve döve çarptığı bir yerde olsaydı," diye düşünmüştüm. Öylesi daha çok yakışırdı çünkü. Bir kulübeyi andıran şirin bir yer burası. Masaların altında gelenlerin yazdığı küçük notlar, duvarlarda eski Trabzon fotoğrafları var (O zamanlar her yer deniz. Yani denizler doldurulmamış, yollar yapılmamış. Doğa harika...). Kalkanoğlu'na ikinci gidişim oldu bu benim. Daha önceden babamların gittiğini işitirdim de niyeyse ben sonradan keşfettim burayı. Menüde sadece pilav, et, kuru fasulye, kayısı hoşafı ve turşu var. Gittiğinizde masayı hepsiyle donatmak neredeyse adetten (Bu arada hesap da şiştikçe şişiyor elbette, bakmayın siz nostaljik kalplere oynadıklarına, bir esnaf lokantası gibi göründüğüne, aslında pahalı bir yer burası). Pilavı gerçekten yumuşak, yumuşacık. Gerçi Trabzon'da pilav hep güzeldir, ama burası nam salmış işte. Yapma yöntemleri özel çünkü, tıpkı Osmanlı zamanında askerlere yapıldığı gibi koca bir kazanda yapıyorlar. Yani gerçekten lezzetli. Kuru fasulyesi, eti... Karnınız gerçekten güzel bir ziyafet çekiyor. (Şimdi internette Taksim'de Kalkanoğlu adında bir pilavcı olduğunu gördüm ama bağlantılı yerler mi hiçbir fikrim yok.)

Yemek kalitesi: Çok iyi - Servis: İyi  - Atmosfer: İyi - Fiyat: Ortanın üzeri

Körfez Köfte 

Çocukluğumdan beri her pazar akşamı gittiğimiz restoran... Körfez Köfte... Akçaabat'ta, deniz kenarında, köfte ve balıkta sadece Trabzon'un değil, tüm Türkiye'nin en iddialı, en lezzetli restoranlarından... Her şeyi lezzeti, her şeyi güzel... "Yok ben köfte almayayım, balık olsun" diyenlerdenseniz kaşarlı somonunu şiddetle tavsiye ederim. Son gittiğimde yeni bir uygulamasıyla şaşırttı beni Körfez: Yemek sonrasında getirdiği ikramlarda bütçesini hafifletecek bir yol seçmiş. Eskiden Laz böreği, baklava ve meyve tabağı veren köftecimiz, artık sadece tatlı ve sıkı durun, patlamış mısır veriyor! Bir restoranda, sanki bir kafeymişçesine patlamış mısır ikram edilmesi bana başta biraz tuhaf geldi, yani sırıttı, ama köftenin üstüne fena da olmuyormuş hani.

Yemek kalitesi: Çok iyi - Servis: İyi - Atmosfer: İyi - Fiyat: Ortanın üzeri

Ercan Burger


Şimdi kırk yaş civarında olanların lise yıllarından beri varlığını koruyan Ercan Burger, Meydan'da bir ara sokakta yer alıyor. Trabzonlu olan herkes öğrencilik yıllarında bir dönem buraya takılırmış -ben hariç! Hamburgere çok düşkün olmadığım ve daha konsept mekanları sevdiğimden olsa gerek, Ercan Burger'e düşmez yolum pek. Şehirde hamburgerin içine patates koyma işini başlatan ilk yerlerden biri burası olabilir. Ercan Burger salaş bir yer. Masa ve sandalyelerden ibaret, o kadar. Hamburgerini yiyen kalkıyor. Yani oturayım, biraz vakit geçireyim, üstüne bir de cafe latte'mi içeyim diyebileceğiniz bir yer değil. Zaten menüsünde de sadece hamburger var! Belki bir de tost most vardır. Nedense son gittiğimde aşırı kalabalıktı. Resmen öğrenci yeri olmaktan çıkmış, herkesin gittiği bir yer olmuş. Bunun iki nedeni var: 1) Hamburgeri gerçekten lezzetli. 2) Fiyatı çok ucuz (Üstelik bu pahalılaşmış hali, eskiden çok daha ucuzdu!). Yani Mc Donald's'ta ya da Burger King'de bir hamburger yediğiniz fiyata burada üç tane yiyebilirsiniz, öyle söyleyeyim. (Fotoğraftaki o plastik kürdan-çatalsa yıllardan beri aynı. Önce patatesleri yiyip hamburgeri ferahlatmak için.)

Yemek kalitesi: İyi - Servis: Eh - Atmosfer: Eh - Fiyat: Çok ucuz

Ertuğrul Pide

Biliyorsunuz ki Trabzon demek ekmek demek, pide demek... Vakfıkebir ekmeğinin namı kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm Türkiye'ye hakimdir. Eğer araba yolculukları yapan biriyseniz hemen her on dakikada bir "Akçaabat köfte", "Trabzon ekmeği" tabelaları görebilirsiniz. Elbette bir yemek, meşhur olduğu yörede yenir. Pide de Trabzon'da, Ertuğrul'da yenir. İster kıymalı ister peynirli... Hepsi, her çeşidi muhteşem!

Yemek kalitesi: İyi - Servis: İyi  - Atmosfer: İyi - Fiyat: Normal

Dam Balık

Şehirden yirmi beş, otuz dakika uzaklıkta, tabelası olmayan bir kulübe balıkçısı hayal edin... Öyle ki, arabayla defalarca "Neredeydi yahu bu?" diye önünden geçtik ilk gittiğimizde. Yoldan içerde olduğu için, bir de tabelası olmayınca bulmak zorlaşıyor Dam Balık'ı. Peki tabelası yoksa adını nereden biliyoruz? Dediğim gibi, burası bir kulübe, yani bir dam, o nedenle konuşula konuşula Dam Balık olarak ismini aldı. Son derece salaş bir yer. Hiçbir dekorasyonu yok. Hatta oldukça zor şartlarda yiyorsunuz yemeğinizi. Alçak tabureler, ilkokul sıralarını andıran küçük masalar... Bir aile işletmesi. Bu yüzden masraf yapmamışlar. Bundan üç dört sene önce, ilk açıldığında kulaktan kulağa yayıldı namı. İlk gidenlerden biri de bizdik. Bir adı bile olmaması şaşırtmıştı beni. Bunu sorduğumda işleten adam, "Bilerek tabela asmadık," dedi. "Buraya Trabzon'un önde gelen kişileri geliyor. Yoldan geçen kamyon şoförlerinin durmasını istemiyoruz. Bu nedenle tabela koymadık." Açıklamaya bakar mısınız? Hayli beklenmedik, hayli etkileyici. Ama artık tabelaları var sanırım, aslında emin değilim, ama üstünde "Dam Balık" yazan ıslak mendilleri olduğunu hatırlıyorum. Yani artık o kadar da gizlemiyorlar kendilerini. Bu nedenle Dam Balık'ın o eski tadı, havası, bakirliği kaçtı kaçacak... Ama yine de güzel. Balık yemek, üstüne ikram edilen patates, lokma ve kabak tatlısından tatmak da güzel...

Yemek kalitesi: İyi - Servis: İyi  - Atmosfer: İyi - Fiyat: Ortanın üzeri

Trabzon Döner


Trabzon Döner de yeni açılan yerlerden... İstanbul'daki Kasap Döner'in çok daha temiz ve şık versiyonu gibi geldi bana (bir de ismi daha orijinal olsaymış süper olacakmış). Dönerini yemek için değil de, trileçe modasının Trabzon'daki yansıması nedir öğrenmek için gittim oraya. Trileçe bir anda neden, niçin moda oldu bilinmez, ama artık her yerde baş köşede kendisi. Aslında tam bir trileçe değildi burada yediğim. Yine de fena değildi. Fiyatı ise İstanbul'dakilerle kıyaslayınca, aslında olması gerekenin bu olduğunu hatırlattı bana: 3 lira.

Yemek kalitesi: İyi - Servis: İyi  - Atmosfer: İyi - Fiyat: Ucuz

Edward's ve türevleri



Artık emin olduğumuz bir şey var: Edward's tüm Trabzon'u abluka altına almaya kararlı! Zira önce Meydan'da bir pasaj girişindeki küçük Edward's Coffee ile başlayan yolculuğuna, geçtiğimiz yıllarda sahil yolundaki -restorancılığa kelimenin tam anlamıyla farklı bir boyut getiren- Chef Edward's'ı açması ile devam etti ve sıkı durun, taze bomba: Şimdi de Edward's Coffee'nin yanına Small Chef Edward's'ı açarak şehirdeki şube sayısını üçledi! Bu Edward's kimdir, nedir, koca bir muamma, ama yakında tüm Trabzon Edward's'lanacak, ben size söyleyeyim... Her şubesi de kaliteli ve kendine has konsepti olan yerler ayrıca. En son gittiğim klasik Edward's Coffee'de içtiğim damla sakızlı salebin tadı ise hala damağımda... Tek kelimeyle enfesti!

Yemek kalitesi: Çok iyi - Servis: İyi  - Atmosfer: Çok iyi - Fiyat: Ortanın üzeri

Time's Coffee


Bu fotoğrafı seviyorum ama, Time's Coffee'yi nedense hiç sevemedim ben. Orada her saat öyle saçmasapan bir kalabalık var ki, artık resmen midem bulanmaya başladı. İnsanlar niye gidiyor ki oraya? Fiyatları anlamsız ve menüsünde orijinal hiçbir şey yok. Ayrıca şık bir sunum yapmayı da bilmiyorlar. Örneğin çay içiyorsunuz, yanında ne bir kurabiye ne de susamlı simit... Kuru çay... Kalabalığı da dediğim gibi cabası. Yeri desen bir pasajın üst katında, metruk bir yer... Manzarası yok... Bir tek duvarda yüzlerce saat... O kadar...

Yemek kalitesi: Kötü - Servis: Kötü  - Atmosfer: Eh - Fiyat: Ortanın üzeri

Soho Green's

 
Bu kış, bahçesi tadilatta olduğu için gitmedim. Yazın bu açığı kapatırız elbette! Burada ister bir şeyler için, ister pasta, isterseniz de şöyle oturaklı bir yemek yiyin... Israrla araştırmama rağmen, eşine benzerine başka yerde rastlayamadım! Her tarafını yemek istediğim iç dekorasyonu ilk başta belki de o büyük Marilyn Monroe tablosundan ötürü hoşuma gitti, ama hayır, buranın tasarımı gerçekten muhteşem! Green's'in, Trabzon'da sıcak ıslak mendil uygulamasını ilk başlatan yer olduğunu da hemen not düşeyim.

Yemek kalitesi: İyi - Servis: İyi - Atmosfer: Çok iyi - Fiyat: Ortanın üzeri

Vira

Pizza, hamburger gibi fast food'dan tutun ekler ve pasta çeşitlerine kadar hemen her zevke hitam eden bir cafe-bistro burası. En son bir doğum günü pastası yaptırdım ben, (65-70 lira) civarı, fena değildi. Kısa süre önce Meydan'da ikinci şubesini de açtı. Ama zirvede hala Trabzon'un Cihangir'i/Karaköy'ü/Erenköy'ü olarak nitelendirebileceğimiz Beşirli'de açılan orijinal şubesi var. Yol üstünde olduğu için her daim müşterisi var çünkü.

Yemek kalitesi: İyi - Servis: Eh  - Atmosfer: Eh - Fiyat: İyi

Mitra


Bizim küçük Mitra'mız... Meydan'daki daimi lokasyonumuz... Hep güzel... Meydanın tam ortasındaki Mitra kafenin önünden geçerken, kendinizi kısa bir an için Fransa'da zannedebilirsiniz. Küçük bir yer olmasına rağmen ev sıcaklığındaki sevimli iç dekorasyonu ve kaldırıma dek uzanan masalarıyla Mitra, çay saati için şehrin en uygun kafelerinden. Arka planda çalan müzikler de pek hoş. Açıldığı günden beri bu Avrupai atmosferini koruyan Mitra’nın müşteri profilinde de Trabzon'a gelen yabancı turistler çoğunlukta zaten. Güzel haberse kurabiyelerin, keklerin ve dondurmaların çoğunun ev yapımı olması. Kışın salebi, yazın ev yapımı dondurması şiddetle tavsiye edilir. En son köstebek pastasını denedim, o da harikaydı!

Yemek kalitesi: İyi - Servis: İyi - Atmosfer: İyi - Fiyat: Normal

Cephanelik


Cephanelik ilk açıldığında "küçük dağları ben yarattım, herkes bana gelecek, beni zengin edecek" havalarındaydı (hoş hala da öyle), gerçekten de bir dönem patladı, ama şimdilerde sessiz sedasız müşteri bekliyor... Yeri ve tepedeki konumu onun tek şansı, ama müşteriyle olan iletişimini, o samimiyet çizgisini bir daha gözden geçirmeli. Ayrıca menüsünün de artık toparlanmaya, Edward's gibi, Soho gibi bir konsept belirlemeye ihtiyacı var. Yoksa hiç kimse kuru bir manzara için kazıklanmaya devam etmeyecek.

Yemek kalitesi: Eh - Servis: Eh  - Atmosfer: İyi - Fiyat: Ortanın üzeri

Ayasofya Müzesi



Yine güneşin yaktığı bir gün soluğu Ayasofya'da aldık... Tarihi kilise camiye dönüştürüldü, ama Müze Çay Bahçesi kaldığı yerden hizmet vermeye devam ediyor... Hala şehirdeki (bizim evden sonra) en mükemmel, en telli, en uzayan kuymağı yapan yer orası... Lüks bir çay bahçesi atmosferinde geçmesini istediğiniz pazar kahvaltıları için tercih edebilirsiniz...

Yemek kalitesi: Çok iyi - Servis: İyi  - Atmosfer: İyi - Fiyat: Ortanın üzeri

Zigana Zitaş


Şimdi şehirden uzaklaşalım... Maçka'ya, Zigana'ya çevirelim rotamızı... Şehirde güneşin kavurduğu, dağda ise yağan karların hala erimediği Zigana'da, et yemek için Zitaş'a gittik... Bana Bates Motel'i andıran bungalov tipi kulübe-odaları da olan Zitaş'ta isterseniz bu odalarda kalın, isterseniz sadece yemek yiyin dönün... Restoran kısmı çok dumanlıydı ama, havalandırma yoktu veya yetersizdi, bu nedenle mutfak kapısından çıkan duman olduğu gibi insanın üstüne geliyor. Bunun dışında pirzolası gayet iyiydi. Sütlacı da öyle.

Gümüşkayak tesisleri

Çok saçma bir kalabalık var burada. Okullar, turlar kayakla kızakla kaymak için hep buraya geldiğinden olsa gerek... Ama o kargaşada hangi kızak hangi kayak kimin belli değil. Biz de beş dakika için kızakla kayalım dedik, ama kızaklar tüm günlük kiralandığı için tüm gün fiyatı verdik. Bilmek isteyenler için 15 lira. Yemek kalitesi ise hiç iyi değil. Kim işletiyor o da belli değil. Zaten dediğim gibi burası kayak merkezi. O nedenle kayma meraklısıysanız gidin. Bir de benim gibi güzel fotoğraflar çekmek için. Çektim ve şimdilik hepsini saklıyorum!

Başka neler neler...

- Gün geçmiyor ki Beşirli'de yeni bir kafe açılmasın... Yeni yeni pek çok kafe gözüme takıldı Beşirli'de... Ama semt altyapı çalışmaları nedeniyle -aylardır- koca bir şantiyeye döndüğünden, hepsini deneyimleme fırsatım olmadı...

- Trabzon gittikçe büyüyor mu, yoksa bana mı öyle geliyor? Sokaklar inanılmaz kalabalık! Bu sefer çok daha farklı, çok daha İstanbulvari bir Trabzon gördüm ben. Sadece insan sayısı değil, araba sayısı da artıyor sanki. Yollarda trafik var. Şaşırıyorum.

- Şehirde, abartmıyorum, üç ay içinde beş on tane otel açılmış! Kiminin yeri iyi, kiminin kötü. Herkes bir heves otel açıyor anlaşılan...

- Şubat ayında Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda "Ölüm Öpücüğü" dışında, ki ben kendisini geçen sezon bayılarak izlemiştim, yeni bir oyun olmaması da hem şaşırttı hem de üzdü beni. Şehirde İstanbul'dan gelen turne oyunlar, konserler vardı ama burada devlet tiyatrosunda oyun izlemeyi de seviyorum ben. Gişedeki kız yeni oyunun martta geleceğini söyledi, ne yazık ki yetişemeyecektim... Oysa Banu Manioğlu'ndan yeni bir komedi, Duygu Dokgöz'den yeni bir dram izlemek ne de güzel olurdu... Önümüzdeki sezona kaldı maalesef bu hayaller... Umarım yine "Ölüm Öpücüğü"nün tekrarını vermezler!

- Birkaç gündür Trabzon'da kitap fuarı var. Neredeyse tanıdığımız, sevdiğimiz her yazar orada. Buna rastlamadığım için üzgünüm. Olsun, biz de İstanbul'da CNR kitap fuarıyla yetiniriz, ne yapalım! (Günün birinde İstanbul'la Trabzon'u böyle kıyaslayacağım aklımın ucundan geçmezdi!)

facebook.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

27 Şubat 2015 Cuma

2

Roman bitti ve ben resmen boşluğa düştüm. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sanırım ikincisine başlamalıyım.

25 Şubat 2015 Çarşamba

YENİ KEŞİF: YELDEĞİRMENİ!

Rönesans esintili lavta ve tiorba konserinin ardından yeni keşif: Yeldeğirmeni. Kenara çekil Karaköy!

"Belçikalı müzisyen Sofie Vanden Eynde'nin Rönesans çalgıları olan 10 telli lavta ve 14 telli tiorba ile bir performans sunacağı konserde 17. yüzyıl Fransız müziğinden bir seçki dinleyeceğiz." Konserin afişinde yazan cümle buydu. Rönesans çalgılarından bir konser dinleme fikri hemen ilgimi çekti tabii. Ne var ki saati 20.30, yeri de Kadıköy Yel değirmeni Sanat Merkezi idi. Ben de şehre (hala) yabancı biri olarak Yeldeğirmeni'ni daha önce hiç duymamışım. Hatta İstanbullu olan arkadaşlarımdan bile Kadıköy'ün bu semtini bilmeyen varmış. İnsan hiç değilse adını bilir yahu. Onları kınıyorum...

 
Bu konsere -konser demeyeyim artık, dinleti demek daha doğru olacak- büyük beklentilerle gitmiştik. Günümüzde neredeyse unutulan iki enstrümanı dinleyecektik. Ama pek de aradığımızı bulamadık. Şöyle ki, lavta, uda ve tambura benziyordu. Tiorba da öyle. Yani ses olarak çok orijinal, ilk kez duyduğumuz bir şey dinlemedik. Ama yine de atmosfer ve sanatçının seyircisiyle olan ilişkisi bizi konserin -dinletinin- sonuna dek orada tuttu. Salonun neredeyse boş olması ise üzücüydü. Demek ki Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'ni bundan sonra takip etmek gerek.
 
 
Gelelim yazının esas konusuna... Bu dinleti vesilesiyle gittiğimiz Yeldeğirmeni'nde nefis kafeler keşfettik! Meğer burası yeni yeni dönüşmekte olan bir Karaköy'müş de haberimiz yokmuş! İrili ufaklı, iki üç masalı bir sürü şirin kafe var sokaklarda... Yani, henüz sayıları üç beş, ama gittiğimiz Choice kafedeki yaşlıca Hasan Bey buranın popülaritesinin artacağından emin: "Buranın en eskisi biziz. Mart'ta birinci yılımıza gireceğiz. Bizden sonra yapıldı diğer kafeler. Yakında Kadıköy'dekiler de bizi öğrenecek, buralar dolup taşacak, rekabet artacak." Anlayacağınız her an "Karaköy out Yeldeğirmeni in" olabilir!
 
 
Burada ben trileçe yedim. "Siz mi yapıyorsunuz?" diye sordum. Hasan Bey, "Hayır ama fabrikadan taze alıyoruz" dedi. Yani kendi yapımları değildi, şu sıralar her yere dağıtan bir markanın yapımıydı. O nedenle tadı daha öncekilerle aynıydı. Ama çok güzel bu trileçe ya! Trileçenin esprisi içinde aynı anda hem inek, hem manda ve hem de keçi sütü olması. Çoğu yer bu kurala uymuyor tabii. Maliyeti çok olacağı için. Burada nasıldı bilemem, ama fiyatı 7.50 lira idi. Uzun lafın kısası konser vesilesiyle Yeldeğirmeni'ne yolumuz düştü, bu yeni Karaköy'ü keşfetmiş olduk... Siz de kısa sürede keşfedin haydi!

 
"Kim Korkar Hain Kurttan?" oyununu duymuşsunuzdur. Geçen sezondan beri oynuyor. Ben gitmeye hala sıra getiremedim. Önümüzdeki ay gitmeyi planlıyorum. Ama önce sizden tavsiye almam gerek. Siz gittiniz mi? Beğendiniz mi? Yazın bana, ona göre giderim veya gitmem!

 

23 Şubat 2015 Pazartesi

SAHİ, NE OLDU? VOL. 1


Bir Melis Birkan vardı, ne oldu ona?

Bir "dizilerin 45 dakikaya indirilmesi" gündemi vardı, ne oldu ona?


Bir Janset vardı, ne oldu ona?

Bir mankenlikten yazarlığa, sunuculuktan tek single'lık şarkıcılığa geçiş modası vardı, ne oldu ona?


Bir Erol Köse vardı, ne oldu ona?

Bir "Albümümdeki şarkıların hepsine klip çekeceğim!" hevesi vardı, ne oldu ona?


Bir Hepsi grubu kızları vardı, ne oldu ona?

Bir Kanuni sakalı vardı, ne oldu ona?


Bir de Malkoçoğlu bıyığı vardı, ne oldu ona?

Bir "Türkiye'nin en çok izlenen kanalı" Kanal D vardı, ne oldu ona?

 
Bir Nurella vardı, ne oldu ona?

Bir "Yanlış bir şey yazılmasın, sadece arkadaşız!" savunması vardı, ne oldu ona?


Bir Tülay Hanım vardı, sahi ne oldu ona?

(Yaşasın! Melis Birkan'a bir şey olmamış! Kendisi koca bir yıldır ekranlardan ve sosyal medyadan uzak, ama az önce yeni bir tiyatro oyunuyla sahnelere döneceğini okudum! Kalbim temizmiş! Başka bir şey istesem olacakmış!)



22 Şubat 2015 Pazar

BİR BU EKSİKTİ!


Eğer blog'umun "sosyal medya" ve "blog" etiketlerindeki yazıları okursanız, en sevdiğim sosyal mecranın blog'lar olduğunu, Facebook ve Twitter'ı bile mecburen açtığımı göreceksiniz. Sıkı takipçilerim biliyordur onları açma hikayelerimi... Ama bu yazının konusu bu değil. Facebook ve Twitter'ı açtım, şimdi bir de "Instagram'da yoksun" diyenler var! İşte bu yazının konusu bu! Yani her yerde de olmak gerekmiyor ki. Ayrıca ben fotoğraflarımı direkt blog'a koyuyorum, görmek isteyen de gelip bakıyor. Facebook'ta ve Twitter'da da paylaşıyorum. Yani sırf Instagram son zamanların popüleri diye, oraya da mı girmem gerekiyor... Sadece telefondan fotoğraf yükleme işi olmasa belki sıcak bakacağım ama o bana çok zor geliyor. Ne yani? Fotoğraf makinesiyle çektiğim bir doğa fotoğrafı varsa, ben onu Instagram'a yüklemek için önce telefonuma mı atmak zorundayım? Elbette günümüzde fotoğrafların neredeyse yüzde yüzü telefonla çekiliyor, ama diyelim ki makineyle çektim, o fotoğraf ne olacak? Bunun yanı sıra, belki ben bilgisayardan fotoğraf yüklemek istiyorum Instagram'a? Geniş ekran seviyorum? Bu da ayrı bir sıkıntı! Resmen telefon başına hapsediyor bu Instagram! Anlatırken bile içim daraldı.Siz beni şimdilik buralarda takip edin. Baktık yetmiyor, bir de Instagram'a gireriz madem, n'apalım...

https://www.facebook.com/ofluoglumert
https://twitter.com/ofluoglumert

21 Şubat 2015 Cumartesi

BATTANİYE ALTI VİDEOLARI - 4

The Pierces, 37 ve 39 yaşındaki iki kız kardeşin birlikte şarkı söyledikleri Amerikalı bir folk rock grubu. Feist, Anna Calvi ve Gram Rabbit gibi alternatif müzik işlerini seven ruhum bu grubu da benimsemekte gecikmedi! Onlarla tanıştığım şarkı: Turn on Bilie. Yıllar önce radyoda duymuştum bu şarkıyı, kaydetmiştim, dün o kaydı dinledim tekrar. Sonra bu şarkıyı söyleyenleri bulmalıyım dedim. Buldum:
 
 
Grubu sevdim. Folk rock işleri seviyorum. Yani sesleri aslında klasik pop şarkıcılarınınkinden pek farklı değil ama gerek sözleri gerekse melodileri çok hoş. Şarkıların tamamen onların elinden çıkması da daha cezbedici. Bu da Kissing You Goodbye adlı şarkıları:
 
 
İnternette şimdi araştırma yapıyorum da... E meğer zamanında Gossip Girl, Dexter ve PLL dizilerinde çalan Secret şarkısı da bu kızlarınmış! Hollywood yaşantısını anlattıkları Boring şarkıları da hayli iddialı.
 

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...