14 Mayıs 2015 Perşembe

HAYALET'İN GÖRÜNMEZ OLMASINA ÇEYREK KALA

Şu hayaleti görünmez olmadan bir de ben göreyim dedim. "Operadaki Hayalet" tabii ki de muazzamdı. Bu tip gösteriler için uykusuz kalmaya değiyor. Hep söylerim komedi güldürür, dram/trajedi iz bırakır diye. Ben iflah olmaz bir "acı/merak" seyircisiyim. Bu efsaneyi de ayağımıza kadar gelmişken kaçırmak olmazdı!



Fotoğraf, Zorlu'da, Operadaki Hayalet için bizim tasarımcılarımızın tasarlamış olduğu maskeler önünde çekildi. Önce şu çantadan bahsedeyim... Bordo yağmurluğumla hoş bir ikili oluşturan bu bordo çantayı, geçtiğimiz hafta Halep Pasajı'ndan aldım. Pasajda karşılıklı iki çantacı vardır, biliyorsunuzdur. İkisinde de güzel modeller var, ben epey kararsız kaldım, nihayetinde sağdaki çantacıdan aldım bu çantayı. Markası Ful, fiyatı 180 lira (belki bilmek/almak istersiniz diye). Oradaki adam çantayı kendisinden almam için aklımı epey çeldi, bilemezsiniz! Siz de tanırsınız onu. Çok sessiz konuşuyor, ama sürekli konuşuyor. Çantayı karşı dükkandan almamam için "Eastpak modadır, bunlar ömürlüktür"den tutun "Instagram'a gir bak! Bu çantayı Justin Bieber kullanıyor!"lara kadar neler neler dedi size anlatamam... Sonra beni bilgisayarın başına çağırdı ve Instagram'dan/çantanın resmi sitesinden, çantayı kullanan ünlüleri göstermeye başladı... (Bir de sürekli "Bu çantayı Türklerde göremezsin. Erasmus öğrencilerinde, Avrupa'dan, Amerika'dan gelen turistlerde görürsün ancak. Çok kapsamlı, çok elit bir çantadır." deyip durdu. Ezberlemiş gibi sürekli aynı şeyleri tekrar ediyordu. Sonra, geçen aylarda oradan bir çanta alan arkadaşımla konuştuğumda, kendisine de harfi harfine aynı şeyleri söylediğini söyledi!) Şu kadarını söyleyeyim: Bir an için adam beni orada o çantayı aldırana kadar hapis tutacak sandım! Kendimi dükkandan dışarı zor attım! Tabii çantayla birlikte...

Şimdi gelelim Operadaki Hayalet'e...


Operadaki Hayalet... Hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız bile, en azından müziğini biliyorsunuzdur. Salı günü Zorlu PSM'de 21.00 gösterimindeydim. Soluksuz izledim bu harika başyapıtı! Broadway'den ta ayağımıza kadar gelmiş de, kaçırmak olur mu hiç...

Müzikal 7 Nisan'dan beri İstanbul'da... 17 Mayıs'ta da bitiyor... Oyuncuların bile yedeği varmış, ama kostümlerin yokmuş... (Gerçi bizim Muhteşem Yüzyıl'ın kostümleri daha mı iyiydi?)

Paris Operası'nda hayalet olarak tanınan yüzü çok çirkin olan bir müzik dahisinin, yetenekli ve güzel Soprano Christine'e olan saplantılı aşkını konu alıyor bu eser... İçinde de gerilim ve korku ögeleri barındırıyor. Müthiş bir dramla birlikte. Tam dişime göre anlayacağınız. (Komedi pek sevmiyorum ben. Dram/trajedi seviyorum. Çünkü olay seviyorum. Çünkü merak etmek ve şok olmak istiyorum. Tansiyon yükselsin istiyorum. Komedide bunlar olamıyor pek.)

Operanın Soprano'su başka bir kadın aslında, ama Hayalet, başrolde Christine'in olması için o Soprano'nun sesini bozuyor, birkaç kişiyi öldürüyor vs. ve sonrasında Soprano Christine oluyor. Tabii oyunda bu gelişmeler çok hızlı yaşandığından, ben filmleri izlemediğimden ve oyun İngilizce olduğundan, bazı ayrıntıları daha sonra anlıyorum. Mesela oyunun ikinci perdesi, altı ay sonradan başlamış ama oyun sırasında bu söylendi mi söylenmedi mi kaçırmışım. Ekranlardan/barkovizyondan okuduğumuz Türkçe altyazılar ise bir puntocuk daha büyük olsaymış, daha iyi olurmuş! Bu küçük yazıları okumak pek de kolay değildi. Yani diyalogları kaçırdığım oldu, çünkü Fransız aksanıyla konuşuluyordu İngilizce...

Aslında düşünüyorum da, oyunun konusu çok da muazzam/orijinal değil. Zira Güzel'le Çirkin gibi pek çok öyküde olan şey: Güzel bir kadın. Ve bu güzel kadını seven çirkin bir adam, bir canavar. Gelin görün ki, Operadaki Hayalet de aslında zaten konusundan çok müzikleriyle ve bu konunun sahnelenişiyle ön plana çıkmış bir müzikal. Sahne geçişleri o kadar hızlı ve muazzam ki, perde kapanmadan, bir bakıyorsunuz sahneye merdiven kurulmuş, bir bakıyorsunuz Christine'in soyunma odasında... Birkaç saniye süren ışık geçişleri arasında sahnede yepyeni dünyalar kuruyorlar. Bu yüzden sanki sinema filmi izlemiş gibi hissettim.


 
Mumlar, sisler... Oyunun dekoru harikaydı! Sahneye girdiğinizde, müzayedenin ortasında üstü örtülü duran avizeyi görüyorsunuz. Oyun aslında o avizenin sahnenin tepesine çıkmasıyla başlıyor. Ama aslında bu kalkış/inişler biraz yavaştı. Belki oyunla ilgili tek eleştirim bu olabilir. Yani avize sahneye düşeceği zaman biz onun düşeceğini anlıyoruz, oysa kaşla göz arasında, birdenbire olmalı bu. Ne var ki bilmem kaç ton ağırlığındaki o avizeden böyle bir performans göstermesini de bekleyemeyiz.
 
Oyunda illüzyon da vardı. Hatta öyle illüzyonlardı ki bunlar, neredeyse Zorlu'da geçtiğimiz aylarda izlediğim ve yazdığım "The Illusionists" ekibininkilerden daha iyiydi (ben pek sevememiştim ya zaten o gösteriyi, neyse)! Örneğin Hayalet'in üzerine pelerin örtüyorlar, sonra örtüyü kaldırıyorlar, Hayalet yok. Gerçi örtü on saniye falan Hayalet'in üstünde kalıyor, o da o sırada sahnenin altına iniyor herhalde. Christine'nin aynaya bakarken Hayalet'in suratının yavaş yavaş belirmesi de hayli esrarengizdi ve hoştu, ama orada da yansımalar kullanıldı. (Oyunun bu müziği de bir harika...)
 
 
Şu fotoğrafta, ortada gördüğünüz heykel de oyun sırasında hareket ediyor! Yani Hayalet'imiz onun üstüne binerek aşağı yukarı gidiyor. Zaten oyun için tam 24 tırla malzeme taşınmış. Başta inanması zor geliyor, fakat gösteriyi izledikçe "Doğrudur valla" diyorsunuz...
 
Sahnenin hemen aşağısındaki orkestra enfes müzikler çalıyor... Zaten gidenlerin çoğu bu müzikleri dinlemek için gidiyor... Ben sonra katalogdan baktığımda, orkestradakilerin çoğunun Türk olduğunu görüp şaşırıyorum! Yani orijinal orkestra gelmemiş, ama bizim ülkemizde de bu nefis müzikleri çalabilecek olan yetenekli müzisyenler varmış... Dört kişi hariç, diğer müzisyenler Türk'tü...
 
Oyun sonunda fuayede oyuncularla buluşulacağı açıklandı, ama saat 23.30 olmuştu ve benim uykum gelmişti, hatta oyunun son sahnelerinde de gözümü açık tutmakta zorlanmıştım ve İstanbul'un yolları, malum... O nedenle ona kalamadım... Ama aklım kaldı... Hayalet'le selfie şansını kaçırdık anlayacağınız!

Son söz... Bu müzikal harikaydı... Gitmek aklımda yoktu ama gittim... İyi ki de gitmişim... Zorlu PSM'yi siz de takip edin... Tamam, biletler pahalı, ama arada bir kendinizi ödüllendirin... Çalışıyorsunuz sonuçta, kazandığınız parayı sanata harcamak çok güzel bir şey... Burger King'de zararlı menülerden yiyeceğinize, kitap alın, tiyatroya gidin, değil mi ama?
 
Not: Başroldeki iki Soprano kadın ve iki adam aklıma Titanic ekibini getirdi. Fiziksel olarak da benziyorlardı, e imkansız aşk konusu da benziyordu...)
 
İsim: The Phantom of the Opera (Operadaki Hayalet)
Meslek: Müzikal
Sicil: 9/10
TL: 160


12 Mayıs 2015 Salı

BENNU, NAR, MEKİK, HAYALET, EFSUN.

Daldan dala yazılarımı seviyorsunuz. Ben de seviyorum. Hesapsız, plansız, adı üstünde, daldan dala. Sıra yok, düzen yok. Karışık. Yazıyor ve ikinci bir kez okumadan yayımlıyorum.

İşte bunu seviyorum!

Cumartesi Bennu Yıldırımlar'lı "Görmesen De Olur"a gittim CKM'de. Büyük bir tesadüf olarak, neredeyse her mayıs Bennu Yıldırımlar'la buluşur/karşılaşır olduk. Hatırlayın, geçen yıl kendisiyle röportaj yapmıştım ve hayli güzel olmuştu. Kibar kişiliği ve sade/şık tarzıyla cumartesi günü de aynı Bennu Yıldırımlar'ı izledim.

 
Eğer o röportajımızı hala okumadıysanız, işte size büyük bir fırsat! CKM'de ona Furkan Palalı eşlik ediyordu. Harika oyuncular vardı aslında. Mesela o akşam Songül Öden çıkacaktı. Ama ben sadece Yıldırımlar'ı izleyebildim. Genelde de karı-koca çiftlerden oluşuyordu oyuncular: Sarp Levendoğlu&Birce Akalay, Tolga Güleç&Yeliz Şar gibi. Yıldırımlar'ın geçen yıl röportaj yaptığımızda saçları "Nermin kızılı"ydı, hatta kendisi de bu duruma "Zor bir renk. On günde bir kuaföre gidiyorum. Çok çabuk uzuyor saçım ve rengini de tutturmak gerekiyor. Böyle bir derdim var. Dizi bittiği an kumral rengime dönmek istiyorum. Çünkü on günde bir kuaföre gitmek beni gerçekten çok sıktı." demişti. Nihayet istediği saç rengine dönebildi Yıldırımlar (Röportaj sırasında da çok sigara içiyordu, yine içiyor. Kusurdan sayılırsa).
 
 
Pazar günü sabah kahvaltısı için Bebek'e gittim. Erken saat olmasına rağmen Anneler Günü nedeniyle daha o saatten öyle bir kalabalık vardı ki... Neyse, Nar Kafe'de yer bulup oturdum. Orada kahvaltılara Yiğit'in kahvaltısı, Demet'in kahvaltısı diye isimler takmışlar. Deniz İzmir'de, Demet New York'ta falan güya. Yiğit'in nerede olduğuysa yazmıyordu. Ben Yiğit'i söyledim, ama gelin görün ki önüme bildiğiniz meyve tabağı geldi! Bu nasıl kahvaltı? Bu Yiğit'in yaşadığı yerde hiç mi kahvaltılık yok? Tabağımın fotoğrafını da bu yüzden koyuyorum işte... Karpuz, portakal, muz, kivi... Arada bir iki peynir, o kadar! Restoranlar/kafeler ne yapacaklarını şaşırmışlar. Fiyatları şişirdikçe kaliteyi düşürüyorlar. Sözde kahvaltı yaptım, ama yediğim sadece sebze meyveydi.
 
Böyle yerlerde uzun kuyruklar oluyor ya, hani tepemizde bekliyor insanlar, ben bu mantığı da bir türlü benimseyemedim/sevemedim... Hayır yani o masa bekleyen için de masada yemeğini yiyen için de zor bir durum bu. Birincisi rahatsız oluyorsun. Yesem de kalksam hemen diyorsun. E o bekleyenlere de yazık. Ayakta sıraya giriyorlar. Gören de bedava araba veriyorlar sanır!
 
 
O Hayat Benim'in geçtiğimiz pazar akşamı yayınlanan bölümü tam bir fiyaskoydu! Bölüm yeni hiçbir şey söylemiyordu. Hiçbir olay olmadı. Ana karakterler olaysız kalınca yan karakterlere konu bulunmaya çalışıldı. Mücella'yla Salih aşkı filizlendi, Mücella'ya köfte arabası alındı, Fulya'nın hamileliği konuşuldu, Müge'nin sevgilisine zoom yapıldı. Hepsi bu. Bahar, Ateş'le birlikte Kıbrıs'ta tatildeydi. Efsun bölüm boyunca hasta yatağındaydı. Sultan onun başındaydı. Hülya'nın kendi konusu yoktu, Fulya'nın konusunda sahneye çıktı indi vs. Çok sıkıcı ve boş bir bölümdü. Zaten bölümün böyle başlayıp böyle biteceğini anlayınca, TV'yi kapatıp kitabımı elime aldım...
 
Vişneli mekik... Lügatımızda bir sen eksiktin! Gel gel sen de gel...
Macro Center'ı aslında zaten ülkemizde bulamadığımız yurt dışı ürünlerini sattığıyla ve astronomik fiyatlarıyla biliyorduk. Ama geçen gün artık pes dedim, bir yer bu kadar da kazıklayamaz müşteriyi! Paradan bahsetmek ayıptır ama aynen aktarıyorum:
 
4 yaprak sarma: 8,29 TL
6 kuru pasta: 7,37 TL (Bu normal)
2 vişneli mekik: 5, 15 TL (Adının süslü olduğuna bakmayın. Aslında bildiğiniz vişneli kurabiye. Adı kuru pasta olunca tanesi 1 lira, mekik olunca 2,25 oluyor, öyle mi? Yakında bakkallarda bile makaron satılacak, demedi demeyin...)
 
***
 
Bu akşam Opera'daki Hayalet'e gidiyorum. The Phantom of the Opera.
 
***
 
Fırsat bulup şöyle ağız tadıyla Marmaris tatilimi yazamadım ya, yanarım yanarım da ona yanarım! O kadar anı ve foto var ki, layığıyla yazmak istiyorum bu tatili. Ama geciktirdikçe geciktiriyorum. Artık söz yazacağım bir an önce.
 
***
 
Son söz: Eti Burçak Sütlü Çikolatalı'yı severim. Publitory'yi severim.
 

11 Mayıs 2015 Pazartesi

TERS DÜZ - ÖN OKUMA


Ece on yaşındaydı.

Karatavuğun biri kim bilir hangi ağacın tepesine tünemiş, şakıya şakıya ötüyordu. Türkü dinler gibi dinliyorlardı onu. Başka çıt yoktu.

Gün batıyordu. Sofra kızıllıklar içindeydi. Babası büyük bir dikkatle yemeğini yiyordu. Zaten Ece onu bildiğinden beri sofrada konuşmayı sevmezdi babası. Tabaktaki türlüsü dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyordu o akşam da. Etleri çatalının ucuna takıyor, ardından bezelyeleri geçirip etleri yukarı ittiriyor ve lokmasını ağzına götürüyordu. Ama birden ne olduysa başını kaldırıp Münevver’e baktı.

İşaretleşmeye başlamışlardı.

Ece sonra anladı: Münevver, Kadir’i masanın altından dürtmüştü. Üvey annesinin kaşının gözünün nasıl da imalı imalı oynadığını kabak gibi görebiliyordu. Münevver kendini Ece’ye karşı görünmez sanıyordu ama küçücük masada görünen tek şey oydu. Kadir’den bir şey yapmasını istiyordu belli ki, ama bu öyle bir şeydi ki, Kadir için yapması pek kolay değildi. Babası çatalını tabağın kenarına yaslayıp ona bakınca, Ece’nin kalbi çarpmaya başladı. Ters giden bir şeyler olduğunu daha o an sezmişti.

“Ne?”
Babası vazgeçip çatalını tekrar eline aldı.  

“Ne?” diye diretti Ece.
“Kızım…” dedi Kadir, temkinli bir sesle. Ece devamını da yavaş yavaş getireceğini düşünüyordu, ama Kadir pat diye söyleyiverdi. “Annen hamile.”

Karatavuk kim bilir hangi ağacın tepesine tünemiş, şakıya şakıya ötüyordu.

Türkü dinler gibi dinliyordu onu. Karatavuk şakıyordu. Şakır şakır şakıyordu. Ece’nin dikkati karatavuğun şakıyışına kaymıştı sebepsiz yere, babasının dediğini kaçırmıştı.
“Sana bir kardeş geliyor,” dedi Münevver, pis dişlerini gösterip gülerek. Her daim pisti dişleri. Gülerken asıl amacı sanki gülmek değil de dişlerinin çirkinliğini göstermekmiş gibi bir hal alıyordu ağzı. Ardından, bu yeterli değilmiş gibi ağzını gere gere sırıttı.

İşte Ece o zaman anladı olup biteni. Anlar anlamaz da başından aşağı kaynar sular boşaldı. Fark etmeden elini avucunda sıkmış, ince tırnaklarını tenine batırmıştı. Ondan nefret ediyordu. Ece’nin Bozbalık’ta Münevver’in kahkahası kadar nefret ettiği bir şey daha yoktu. Gözlerini Münevver’inkilerin ta içine sabitledi.

Sonra karatavuk sustu.
***
Ece Duman, yazmaya başlaması gerektiğini hatırlatırcasına beyaz ekranda yanıp sönmekte olan imlecin sabırsızlığı karşısında yine kayıtsız kaldı.

O gün yedinci kez kar gibi beyaz olan Microsoft Word sayfasının başına geçmiş, romanının son bölümü için kaleme alacağı ilk cümleyi düşünüyordu. Aslında bir an önce son bölümü yazıp kitabını bitirmek ve Kerem’e postaladıktan sonra rahat bir nefes almak istiyordu. Bundan yedi ay önce yazmaya başladığında aklında finalle ilgili düşünceleri vardı ama şimdi hepsi çok yetersiz geliyordu. Yazarı tatmin etmeyen bir final okuru da tatmin etmezdi.
Kerem son bir hafta içinde üç kez kitabın nasıl ilerlediğini sormuş ve üçünde de kitabı Aralık’ta baskıya vereceklerini hatırlatmıştı. Keşke son bölümü yazdığında işi bitseydi. Oysa daha başa dönüp tekrar gözden geçirmesi gereken yerler vardı.

Ece Duman umutsuzca bilgisayarının başından kalktı ve pencere kenarında duran
kırmızı koltuğa yerleşip sokaktaki telaşı izlemeye koyuldu. Saat iki buçuk olmasına rağmen yollarda daha şimdiden iş dönüşü trafiği oluşmaya başlamıştı. Yayınevinin ofisi Taksim’de, İstiklal Caddesi’nde daha birçok yayınevinin yan yana, alt alta sıralandığı bir ara sokakta, üç katlı daracık bir apartmanın ikinci katında, Tarlabaşı manzaralı evden bozma bir dairedeydi. Alt katında bir başka yayınevinin ofisi, üst katında ise pek rağbet görmeyen bir oyunculuk ajansı bulunuyordu.

Ece tam masasına geri dönecekken oda kapısı hafifçe tıklatılarak açıldı ve kapı aralığında elinde tuttuğu iki kahve kupasıyla Kerem göründü. “Biraz mola. Sana kahve getirdim.”
“Yazmıyordum. Bu ödül hakkım değil.”

Kerem bir süre durup düşündü. “Bak ne diyeceğim. İstersen şimdi çık ve romana evde devam et. Zaten halam diğerleriyle birlikte depoya gitti. Bir tek Asena burada. Birazdan onu yollayıp ben de çıkarım.”

“O kıza tek başına tahammül edebilecek misin?”

“Sanırım.”
“Tamam o zaman. Ha, bu arada, akşam yedide bekliyorum. Geçen seferki gibi halanı önden yollayıp da bir saat sonra peşinden gelme sakın. Geç kalırsan yemekleri biz yeriz, sen de pizza söylemek zorunda kalırsın, ona göre.”






8 Mayıs 2015 Cuma

KADINSAL ŞEYLER - ÖN OKUMA


Kadınsal Şeyler adındaki öykü serim haftaya başlıyor! İşte tadımlık ön okuma:

Duru kan göreceğini aklına bile getiremezdi. Zaten küvettekinin kan olduğunu fark etmeden önce, bir anlığına, birinin küvetteki suya kırmızı boya damlattığını düşündü. Kıpkırmızıydı su. Ve Özgü kanlar içindeki haline rağmen hala çok güzel görünüyordu –bugüne dek pek çok erkekle çıkmasını sağlayan yegane şey de bu güzelliğiydi. Duru uzun bir süre ona bakmaya devam etti, sonra her şeyin sırası karıştı. Bal’ın ağlamaya başladığını, Eda’nın cep telefonundan acil servisi aradığını duyuyor, fakat hangisinin diğerinden önce olduğunu anlayamıyordu. Anlayabildiği tek şey, Özgü için bir şeylerin kötü, hem de çok kötü gitmiş olduğu, ama kendisinin, Eda’nın ve Bal’ın, onun en yakın arkadaşları oldukları halde, bunca zamandır hiçbir şeyin farkına bile varmadıklarıydı...

Yepyeni bir gençlik dramı... Üç yakın kız arkadaş, birbirlerinden habersiz aynı erkeğe aşık olursa ne olur? Kadınsal Şeyler için takipte kalın!

 

7 Mayıs 2015 Perşembe

BANGIR BANGIR: TERS KÖŞESİ OLMAYAN BİR ALBÜM

 
İki yılda bir albüm çıkaran Gülşen, önceki albümü olan "Beni Durdursan Mı?"yı 2013'ün bahar aylarında çıkarmıştı (arada da kendini hatırlatmak için single çıkarıyor, biliyorsunuz). İçinde bulunduğumuz 2015'in şu günlerinde de "Bangır Bangır" geldi. Peki bangır bangır geldi mi? Etkisi ne olacak? Kitleleri coşturacak mı? İşte yanıtları:
 
Öncelikle, albümün kapağı son derece renkli/eğlenceli/neşeli. Kapağı/kartoneti beğendim ben. Bu kapak için Frida Kahlo ve Carmen Miranda gibi "egzotik" kadınlardan ilham aldığını belirtiyor kendisi. Katy Perry'nin tarzına özendiğini iddia edenler de var. Şu sektörde her şey mümkün elbette, ama öyle ya da böyle, tam bir "yaz" kapağı olmuş. Mevsime uygun. Abartısız, iddialı değil ama hoş.
 
ALBÜM KAPAĞI KEŞKE SİMSİYAH OLSAYMIŞ
 
Fakat...
 
Kapaktaki rengin/eğlencenin/neşenin aksine, albüm ağırlıklı olarak slow şarkılardan oluşuyor. Hatta bu şarkıların çoğu için o argo tabirle "damar" bile denebilir. Zira 10 şarkılık albümün 6 şarkısına bu hava egemen. Diğer 4 şarkının 3'ü dans etmelik, kalan 1'i de duruma göre yine slow'a çekilebilir. Yani albüm kapağı simsiyah olsaymış daha anlamlı olurmuş. Kapaktaki renk sadece kapakta kalıyor çünkü. Albümün içi karanlık ve kasvetli.
 
Bu albüm nedense eski Gülşen'i anımsattı bana. Daha doğrusu Gülşen'in eski şarkılarını... Slow parçalardan mütevellit herhalde...
 
DEYİMLER SÖZLÜĞÜNDEN KOPYALA/YAPIŞTIR
 
Kartonette "Parti Kur Oy Vereyim" diye bir şarkı olduğunu görünce bir an durdum. Neler oluyor, diye düşündüm. Nil Karaibrahimgil bu tip "konuşur gibi" şarkı sözleri yazsa tamam, ama Gülşen'den daha edebi, daha şiirsel sözler bekliyorduk biz. Çıkış şarkısı olan "Bangır Bangır"da "Öptürcem/göstercem" diyor. Yani daha mahalleli olmuş, mahalleye inmiş Gülşen. "Yavrum kaldır kollarını" derken meydan okuyor. Deyimleri, günlük konuşma kalıplarını da sıkça kullanmış. Her şarkıda beş on tane deyim/atasözü mevcut. Şarkı sözleri deyimler sözlüğünden kopyala/yapıştır gibi olmuş hatta. Aslında "Yatcaz Kalkcaz Ordayım"la işin şiirselliğini bir kenara bırakıyor olduğunu, daha Demet Akalınvari şarkılar söyleyeceğini kendisi de ilan etmişti. Yanlış anlamayın, itiraz ettiğimiz yok. Çünkü Gülşen bu. Ne yapsa kabulümüz...
 
"DUR BİR DAHA DÜŞÜNEYİM, DERİN ANLAMLAR ÇIKARAYIM"I OLMAYAN BİR ALBÜM
 
Ayrıca hangi şarkı eğlenmelik, hangisi slow, adlarından anlaşılıyor. Yani ters köşe yapmayan bir albüm. Şaşırtmıyor. Havaya sokmuyor. Altında başka bir şey aranmıyor. "Dur bir daha düşüneyim, derin anlamlar çıkarayım" dedirtmiyor. Neyse o.
 
Bangır Bangır: Albümün çıkış şarkısı. Albüm kapağını yansıtan tek şarkı. Çıkış şarkısı olarak, şarkıcının önceki çıkış şarkıları kadar iddialı ve cüretkar değil. Bu nedenle biraz hayal kırıklığı. Biraz "Be Adam" şarkısını anımsatıyor. Biraz da Sezen Aksu'nun "Seni Yerler"ini... Ayrıca önceki çıkış şarkısında kemençe vardı, bunda ise kaşık... Tak tak ediyor kaşıklar... Klip ise niye Küba'da çekilmiş, onu anlamış değilim... Yani iki arada bir derede kalınmış gibi... Kararsızlık yaşanmış gibi... Net değil şarkı... Kendinden emin değil... Ayrıca farkında mısınız? Öyle büyük bir "patlama" da yapmadı şarkı...
 
Bir Fırt Çek: Gülşen albümlerinde slow ve ritmik arasında gidip gelen şarkılar sıkça olurdu ("Arkadaş Kalalım" mesela). Bu albümde ise böyle olan tek şarkı var, o da bu. İsteyenler bir fırt çeksin, isteyenler bardağı hemen önlerinden uzaklaştırsın. "Gel bizim oralara ortalık karışsın, kötü niyet yok maksat ayağın alışsın..."
 
Kara Liste-Büyük Hatırın Var-Can Yeleği-En Sevdiğim Yanlışım-Ellerinden Öper-Yıkım Kararı: Albümdeki slow şarkılar. Daha albüm çok yeni olduğundan, pek dinleyemedim yorumlayacak kadar. Aslında hepsinin sound'ı da birbirine benziyor gibi. Pek anlamadım bir şey. "Kara Liste", "Ellerinden Öper" ve "En Sevdiğim Yanlışım" birer adım daha önde gibi, ama dediğim gibi, emin değilim henüz. Sonra yazarım yine.
 
 
 
ALBÜMÜN GİZLİ HİT'İ: DAN DAN!
 
Dan Dan: Albümün gizli hit'i! Hatta, bir adım daha ileri gidiyor ve Gülşen keşke bu şarkıyla çıkış yapsaymış diyorum! "Bangır Bangır" iyi, "Dan Dan" ondan daha kötü olabilir, ama yukarıda dediğim gibi "iddialı ve cüretkar" sözler "Bangır Bangır"da yok. Oysa önceki çıkış şarkıları olan "Bi' An Gel" ve "Yatcaz Kalkcaz Ordayım"da Gülşen gerek sözler gerekse kliplerle ortalığın tozunu attırmıştı. İşte bu albümde de "Dan Dan" böyle bir havaya sahip. Ne var ki, sound'ı daha keskin ve daha vurucu olabilirmiş. Sözler de on numara sayılmaz, ama albümün geneline göre iyi. "Ya beni gelip alırsın buradan... Ya da bir ses duyarsın oradan... Öldürürüm kendimi... Dan dan dan dan dan dan... Blöf yok valla billa... Bana sen lazım illa... Güzellikle veya... Zorla, zorla, zorla... Duygular anlarsın ya... Gırla, gırla, gırla..." Konuşma dilini kullanıyor yine. Edebilik ve şiirsellik yok. Ama şarkı eğlenceli ritmiyle kendini dinletiyor. Harika bir video klip de çekilirse hit olabilir.
 
Parti Kur Oy Vereyim: İşte o şarkı. Sound daha önce Ebru Gündeş'in ya da Demet Akalın'ın bir şarkısında da kullanılan sound (sanırım Gündeş'in). Biraz zorlama olmuş gibi. Yani sırf dikkat çeksin diye. Önceki albümde de "Kendine Müslüman" vardı ama o da pek dikkat çekmemişti. Bakalım bu şarkıda durum ne olacak... Ne var ki, eğlenceli olduğu için tutabilir de. Ayrıca "Daha önemli şeyler var hayatta diyorlar, ne ki onlar?" kısmı güzel. Ama şarkıda çok boş söz de var: "Ben sana ben sana ben sana fanatik oldum... Parti kur oy vereyim..."
 
Önceki albümle ilgili yazdığım yazıda ne dediysem aynen olmuştu: "Yatcaz Kalkcaz Ordayım", "Kardan Adam" ve "Irgalamaz Benim"in klip çekilerek hit olacağını söylemiştim, ne dediysem aynen çıkmıştı. Bu albümle ilgiyse henüz her şarkıyı tam anlamıyla dinlemediğimden, böyle iddialı yorumlarda bulunamıyorum. Ama "Dan Dan"a dikkat. Slow'lardan biri de patlayacak. "Ellerinden Öper" veya "Kara Liste" olabilir. Yine de, albüm benim beklentimin altında kaldı. Biraz hayal kırıklığına uğradım. Bakalım diğer dinleyicilerden ne yorumlar gelecek...
 

5 Mayıs 2015 Salı

E-BOOK VE ÖZYAYINCILIK

Dünkü tartışmaya kaldığımız yerden devam... İşte e-book ve özyayıncılık hakkındaki diğer bilinmeyenler...

 
Dünkü yazım epey ilgi çekti, bugün de tesadüfen Sabit Fikir dergisini karıştırırken yine o konuyla ilgili bir yazıya denk gelince (Birdenbire her yerde e-book ve özyayıncılık hakkında yazılar mı çıkmaya başladı, yoksa benimki tamamen algıda seçicilik mi?), dün kaldığımız yerden devam edelim dedim... "Türkiye'de e-kitap 5 yaşında!" başlıklı o yazı, "Gelişen teknolojiyle birlikte daha evvel hayatımızın merkezinde duran birçok şey tarihe karışırken, pek çok alışkanlığımız da değişti. Bu değişimin etkisi kitaplara da yansıyınca –özellikle internetin doğuşuyla birlikte– e-kitaplar, hatta elektronik kütüphaneler önce birer hayal olarak kuruldu. 2009 yılının başlarında bu fikir artık Türkiye’ye de ulaşmış bir olasılıktı. Kitapseverlerin, 'Kitabın elektroniği mi olurmuş, basılı kitabın yerini nasıl tutarmış!' tepkisiyle karşıladıkları bir fikirdi bu. Dijitale gönül verenler ise sessiz ve sabırlıydı," diye başlıyor, "E-kitabın Türkiye’deki yolculuğunu başlatan online kitabevi Idefix, Nisan 2010’da ilk e-kitap dükkanını açtı ve 15 Nisan 2010 günü saat tam 18:49’da Vanlı bir öğretmen, İnan Çetin’in İblisname: Bir Hayalin Gerçek Tarihi’ni satın alarak Türkiye’nin ilk e-kitap okuru oldu. Bir başka 'hayalin' tarihi başlamış oldu ve işte şimdi bugünlerde de e-kitabın beşinci yılını kutluyoruz..." diye devam ediyordu. Bu ayrıntı çok ilginç geldi bana. Daha doğrusu, böyle bir ayrıntının üstünde durulmuş olmasıydı ilginç olan. Yani özyayıncılık yapan ilk yazarlar ve özyayıncılığı destekleyip okuyan ilk okurlar da çok uzak değil, kısa bir süre sonra önemli isimler olacak, dijital tarihe geçecek. Tüm bunlar benim özyayıncılığa gün geçtikçe daha çok sıcak bakmama ve matbu kitabım çıkana dek yazı boş geçirmeyip öykülerimi Publitory'de paylaşmak istememe yol açıyor. Zaten siteye bakınca aşık olmamak elde değil!

Atık çok ağır kitapların tümünü bir arada taşıyabilmek (örneğin havuz/deniz kenarına hafif bir çantayla inmek) mümkün!
 
Dünkü yazıya gelen yorumlarda da bahsedildiği gibi, elbette, bir kitabı elde tutmanın, elde tutup okumanın, sayfalarını çevirmenin, o sayfalardan yayılan kokunun verdiği haz başka, bambaşka... Hiçbir şey bunun önüne geçemez. Yazıda da bu durum şöyle özetlenmiş: "Basılı kitabın yüzyıllar boyu süren varlığının getirdiği alışkanlıklardan, dokunma ve koklama duyularına hitap eden yönlerinden vazgeçmek zor. Böylesi 'dezavantajlara' rağmen e-kitap, 'yine de' yaygınlaşıyor. Çünkü artık çok ağır kitapların tümünü bir arada taşıyabilmek (örneğin havuz başına hafif bir çantayla inmek), okuduğunuz kitabı etrafınızdakilerden gizlemek, hatta karanlıkta da okumak mümkün." Bunlar sahiden de önemli noktalar aslında. Loş ışıkta kitap okumak çok zordur, gözü yorar, ama tabletten/telefondan/bilgisayardan kitap okumak bu açıdan daha kolay. Okunulan kitabı "diğerlerinden" saklama çabasında olunan yerlerde de çare e-book. Otobüste kitap okurken pek çok kişi sizin hangi kitabı okuduğunuzu görmek için eğilip bükülüyor, omzunuzun arkasından bakıyor, siz de bundan rahatsız mı oluyorsunuz? E-book bu sıkıntılara da son veriyor... Ne okuduğunuz tamamen size özel gizli kalıyor!

 
Pek çoğumuz, yazarların e-kitaba mesafeli olduğunu düşünüyoruz, değil mi? Gerçek ise bunun tam tersi... Örneğin ünlü yazar Umberto Eco dahil olmak üzere hemen çoğu yazar e-kitaba olumlu yaklaşıyor. Hatta Eco, "Savaş ve Barış’ı e-kitaptan okumanın ne kadar elverişli olacağını merak etmeden duramıyorum," deyip e-kitapta bu eseri indirip tabletten okuyanlardan. Profesör George P. Landow ise, e-kitap için "kitabın ötesi" tanımını yapıyor. Diğer avantajlarının yanında, metin içerisinde hızlı arama yapılabilmesini, not alınabilmesini sayıyor. "Şu karakter kaçıncı sayfada öyküye dahil olmuştu?", "Şu çocuk o kızla tanışırken ilk ne demişti?" derdi için dakikalarca sayfa karıştırmaya son! Arama motoruna yazarak saliseler içinde aradığınızı bulabilirsiniz artık...
 
Dünyada büyük bir önem kazanan e-kitap için Türkiye'de de olumlu gelişmeler var. Elbette bir anda olmayacak bu değişim, yavaş yavaş. Artık 300'den fazla yayınevi e-kitap yayımlıyor. Hatta bazı yayınevleri basılı kitapla aynı anda e-kitabı da piyasaya sürüyor. Kitapları e-kitap olarak takip eden pek çok kişi var. Evet, bizim ülkemizden bahsediyorum! Evet, e-kitap okumayan bir tek siz kaldınız! An itibariyle tam 14 bin e-kitap var ülkemizde. Özyayıncılar da kendi kitaplarını yayımlıyor ve çok ciddi bir kitle bu kitapları deli gibi takip ediyor. Zaten ben de yukarıda bahsetmiş olduğum Publitory'yi ve benzeri platformları çevremdekilerden duydum. İnsanlar günde iki üç kez bu tip sitelere girerek "yeni kitap çıkmış mı, yeni bölüm gelmiş mi" diye takipteler. Anlayacağınız bu tip özyayıncılık sitelerindeki öykülerin, kitapların çok büyük bir takipçi kitlesi varmış meğer, bunca zamandır haberimiz yok! Ayrıca ABD'de 2018 yılında e-kitaplarla basılı kitapların eşit miktarda satılması beklenirken, ülkemizde de e-kitap ve özyayıncılık sektörünün çok kısa bir süre içinde patlama yapması öngörülüyor.
 
Yazıda şöyle bir final var: "Fotoğraf resim sanatını öldürdü mü; ya televizyon sinemayı, tiyatroyu? Öyleyse neden e-kitabın basılı kitabı öldüreceğini düşünelim..." Çok çok doğru... Yani basılı kitabın lezzeti, tadı, tuzu başka, e-kitabınki bambaşka... Bu ikisini birbirinin kuyusunu kazan düşmanlar olarak görmemek, birbirinden ayırmak gerekiyor...
 
Öyle değil mi ama?
 
***
 
Bu teste göre "cool olmanın sözlükteki karşılığı" çıktım ama bunu söyleyerek cool duruşumu zedeledim. Yine de 25 maddeden 24'üne sahip olarak hala hepinizden daha cool'um (Gülüyor)! Peki sizde durum nedir?
 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

ARTIK ÇOK OKUYAN DA BİLMİYOR!

Yayıncılık sektörü nereye doğru gidiyor? Naçizane fikrim olarak şu kadarını söyleyeyim, bu yol, yol değil, ama ileride ışık var!

Hani bir soru vardır, sorulur: "Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?" diye. Kimine göre "çok gezen" daha çok bilir, kimine göre "çok okuyan"... Ama aslında hepimiz biliriz "çok okuyan"ın daha çok bildiğini... Ne var ki, artık bu yöntem de sallanmaya başladı... Bu yazımda, yayıncılık sektörü ve kitap dünyası hakkında bir şeyler yazdım. Detayları merak ediyorsanız, sayfayı aşağı kaydırın...

Her ay onlarca dergi alıyorum, biliyorsunuz. Dergi okumayı da en az kitap okumak kadar seviyorum. Moda dergilerinden ev dergilerine, edebiyat dergilerinden tiyatro dergilerine takip ettiğim pek çok yayın var. İşte Esquire dergisinin geçen sayısında "Yayınevlerine 'Ekmek' Gençlerden!" başlıklı bir yazı yayımlandı. Yazıdaki şu cümleleri görmezden gelmek mümkün değil: "Bazı yayınevleri hala kitap satışlarının düşüklüğünden dem vuradursun, bazıları peynir ekmek gibi bastıkları 'Genç yetişkin' türü kitaplarla alıp yürüyor. 'Young Adult' yani 'Genç Yetişkin' türüne, 14-21 yaşları arasındakilere hitap eden, aşk ve macera unsurlarının ön planda olduğu kitaplar dahil ediliyor. Bunların içinde cinsellik barındıranlarına ve hitap ettiği yaş aralığı 17-25'e kadar çıkanlarına da 'New Adult' yani 'Yeni Yetişkin' deniyor. Ülkemizde Epsilon gibi batmak üzere olan, çevirmenlerine bile ödeme yapamaz duruma gelmiş yayınevleri, bu türün örnekleriyle ihya olurken; yeni yayınevlerinin yanı sıra köklü yayınevlerinin bile ticari kazanç kaygısıyla artık bu tür kitaplara ağırlık verdiği görülüyor. Böylece hem okurlar hem de yayımcılar açısından 'kazan-kazan' dediğimiz durum gerçekleşiyor. Hem gençlerin okumamalarındansa sadece bu türü okumaları bile insana hiç yoktan iyidir dedirtiyor."

SABUN KÖPÜĞÜ "TEENAGE" KİTAPLARI - DURUM ÇOK VAHİM!

 
Ephesus Yayınevi Asude'nin Pabucumun Ajanı'nı, Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk'unu basıyor. Asude kim? Büşra Küçük kim? Bilen yok. Bu kitaplar aşk konusunu işleyen, Türkçesi ve edebi dili son derece zayıf olan, imla hatasından geçilmeyen, sabun köpüğü kitaplar. Üstelik onlardan kurtulmak pek mümkün değil. Zira bu tip kitaplar seri kitaplar, yani üç beş kitap halinde çıkıyorlar. Ayrıca bu kitaplar internet ortamında yazılmış ve yayıncıların, yazarın internetteki binleri aşan takipçi kitlesine güvenerek yayımlama kararı aldığı kitaplar. Bu yazarlar genelde Wattpad'den çıkıyor. Wattpad ne? Açıkçası onu da çok bilmiyorum. Ama yaptığım on saniyelik araştırmaya göre, 15-20 yaş aralığındakilerin öykülerini yayımladıkları bir site. E ben bunu altı yıldır blog'da yapıyorum! Ama yok, Wattpad'de yapmak gerekiyormuş, çünkü orası sadece öykü yayımlanan bir yer... Neyse, diyelim benim Wattpad'da1000 takipçim var, e yazdıklarım da iyi kötü okunuyor, o zaman yayınevi bu yazdıklarımı kitaplaştırıyor. Ama bu kitle yazıda da belirtildiği gibi 10-20 yaş aralığını geçemiyor. Çocuk ve genç internet kullanıcılarının rağbet ettiği bu kitaplar, bir dönem raflarda çok satanları işgal ettikleri halde, ne yazık ki bir müddet sonra tutunamıyorlar. Yazarların adını geçtik, kitapların adı bile hatırlanmıyor. İçinde bulunduğumuz şu yıllar da bu tip içi boş kitapların rafları süslediği yıllar...

Yayıncılık sektörü gerçekten de kalitesiz kitaplardan geçilmeyen bir dönemde... Ephesus zaten başından beri hiçbir edebi içeriği ve değeri olmayan kitaplar basıp kitaplarını binlerce satmanın derdindeydi. Ama son zamanlarda, yazıda da belirtildiği gibi, "köklü yayınevleri" dahi bu yöntemi izlemeye başladılar.



Epsilon yayınevini biliyorsunuzdur... George R. R. Martin'in Taht Oyunları serisi de bu yayınevinden, Jeff Kinney'in Saftirik Greg'in Günlüğü serisi de... "Boş" satmadan "çok" satan bu kitapları yayımlayan yayınevi, geçtiğimiz dönem öyle bir kitap yayımladı ki sektörde büyük bir şok etkisi yarattı: O kitap, Alya Öztanyel adında bir lise öğrencisinin yazdığı Karanlık Lise adında bir kitaptı. Öztanyel bu seriyi internette yazan ve çok sayıda "teenage" takipçisi olan biri. Kitabın konusu da aşk olunca Epsilon kitabı bastı. Kitap çok sattı. Zaten hedeflenen de buydu. Ama yayınevi büyük bir prestij kaybetti. Müthiş bir yazar kadrosu içine böyle bir "teenage" kitleyi hedefleyen bir "teenage" romancı ekleyerek, önceliğinin para kazanmak olduğunu gösterdi. İtibarını ciddi şekilde zedeledi.

"PARA VERİN BİZ BASALIM!" YAYINEVLERİ

Sektörün bir yanında bunlar olurken, diğer yanında da yayınevleri, "kitap" yazmış olan kişilerden 3-5 bin lira (çok değil canım, 3-5 binciğin aramızda lafı mı olur) alarak onların kitaplarını basıyor. Yani işin edebi boyutunu düşünen yok. Satsın da, ne olursa olsun! Herkes ticari kaygılarla iş yapıyor. İkinci Adam, Cinius gibi yayınevleri, yazardan para alarak kitapları anında basıyor. Köklü yayınevleri iki üç yıl sonrası için yazara adeta sıra numarası verirken, bu yayınevlerinde bekleme süresi maksimum bir ay. Gece Yayınevi de kitapları "ücretsiz" bastığını söyleyerek adını duyuruyor, ama kapak, baskı gibi işlemler için para alıyor. Yani sistem tamamen duygusal (!).

Para verip kitap bastırmak son çare bile olmamalı, ne var ki bu da bir seçenek. Ama ben bu sistemi de önemsiyorum. Çünkü yayınevi bulamayan yazarlar için iyi bir yöntem olabilir. Sonuçta iyi kitap yayınevinden belli olmaz. İyi kitap kendini zaten belli eder.

PEKİ SEKTÖRÜN GELECEĞİNDE NE VAR?

 

Heh, işte geldik konunun en heyecan verici kısmına!

Bizim ülkemiz için "sektörün geleceği" dediğimiz yöntem, aslında Avrupa ve Amerika'da aldı başını gidiyor. Neyse ki ayak sesleri yavaş yavaş bizde de duyulmaya başlandı: Self-publishing. Yani özyayıncılık. ABD’de yıllık yayına giren özyayın adedi 350 bini geçmiş durumdayken, ülkemizde henüz özyayıncılığın ne olduğunu bilene pek rastlanmıyor. Ama özellikle de şu sıralar, heyecan verici gelişmeler olduğu bir gerçek. E-kitap ve "kendi kitabını kendin pazarla" mantığıyla hareket eden platformlarda, yayınevi çilesi ortadan kalkıyor. Ülkemizde şimdilik www.publitory.com ve www.kitabyte.com.tr ön planda. Bu platformlara kitabınızı, öykünüzü, romanınızı yüklüyorsunuz ve bir fiyat belirleyip satışa çıkarıyorsunuz. Henüz pek bilen yok, ama takipçi sayısı her geçen gün "binlerce" artıyor. Kemik okurlar var. Bu okurlar genellikle okumuş, eğitimli, entelektüel kimseler. Yani, bu platformlarda yayımlanan öyküler şimdilik seçkin çevreler tarafından okunuyor. Ama aslında kitaba vereceği paranın aynısını -hatta daha azını- e-book'a vermenin daha karlı olduğunu biliyor bu okurlar. Yani bisküvi fiyatına hikaye satın alıyorlar. Bir bisküvi alacağına, hikayenin yeni bölümünü satın alıyorsun. Ya da kitaba 25 lira vereceğine, hikayeye 1 lira veriyorsun. Ben çok sıcak bakıyorum. Özellikle Publitory'yi çok başarılı buluyorum, yakından takip ediyorum. Size de tavsiye ederim. "Ben asla para vermem" demeyin, seçenekleri görünce, eğer iflah olmaz bir okursanız, ağzınızın sulanacağından emin olabilirsiniz. "İnadım inat!" diyorsanız, ücretsiz olan kitapları indirin, bir göz atın. Sektörün geleceğinin bu olduğu da göz önüne alındığında, özyayıncılık kulağa çok hoş geliyor. Tabii matbu sevdanızı kalbinize gömmeyi başarabilirseniz...

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...