RESİM&SERGİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RESİM&SERGİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2025 Pazar

Bitti bitti bitmedi

Saat 15.00. Evin içi hava alsın diye açtığım camı, içeri temiz hava yerine zehirli karbonmonoksit mi dolduruyorum diye huylanıp kapatarak bilgisayarımın başına, bu yazıyı yazmaya oturdum. Bir ay çöreği, birkaç fıstık yedim. Fıstığın içinde pestisit yoktur, değil mi? Umarım yoktur. Ama Türkiye'den Avrupa'ya ihraç edilen Antep fıstıklarında yüksek miktarda pestisit (yetmedi, bir de aflatoksin varmış; neyse bedavadan gıda kimyageri olduk hepimiz) bulunduğu için Türkiye'ye geri gönderilen ve burada bize satışa sunulan (görünüşe bakılırsa bizi insandan sayan yok) Antep fıstıklarını haberlerde daha yeni okuduk. Portakaldan, nardan, elmadan, mandalinadan nasıl olsa pestisite bağışıklık kazanmışızdır herhalde. Yiyin gari.

Maskeleri bu sefer de hava kirliliğinden dolayı takacağız gibi görünüyor. İstanbul'da bu hafta çarşambadan beri hava kirliliği uyarıları zaten yapılıyordu. Sis, pus ve hava kirliliğinin birbirine karıştırdığı günlerde, televizyonda pek görmesek de, internette "İstanbul'da karbonmonoksit patlaması başladı, uzmanlar uyardı!" haberlerine rastlayınca, Covid bittiğinden beri dolapta duran maske kutusunu tekrar piyasaya çıkardım. Açık havada fazla dolaşmamayı ve hatta evlerdeki camı pencereyi açmamayı öneren bu haberlere bakılırsa, iş yerlerinin evden çalışma vermesi gerekir ki sokağa çıkmayalım. Tabii böyle bir şey olduğu yok; dolayısıyla her gün İstanbul'un hava kirliliğinin içine atıyoruz kendimizi. Sahiden de gözle görülür bir kirlilik vardı cuma günü ve dün, ara ara da soba dumanı gibi apaçık duyulabilen kokular çektik ciğerlerimize. Ben de bazı yerlerde yürürken maskemi taktım, ne yapayım.

Dün, Üsküdar'dan Haliç vapuruna binerek son durak olan Eyüp'teki Artİstanbul Feshane'ye, Ahmet Güneştekin'in "Kayıp Alfabe" sergisini görmeye gittim. (Yılbaşından sonra HER ŞEYE gelen zammın elbette ulaşıma gelmesi de kaçınılmazdı. Gelecekte bir romancı olur da 2025 İstanbul'undaki günlük yaşamı arka fonuna alarak yazacağı roman için interneti kurcalarsa diye tarihe sosyoekonomik not: Haliç vapuru tam 45 lira olmuş, git gel 90 lira gitti. Geçen hafta gelen zamlardan sonra İstanbul'da toplu ulaşımda bir basış 20 liradan 27 liraya çıkmıştı. Öğrenciler içinse 13,18 lira. Bazı uzun mesafeli vapurlar ise görüldüğü üzere 45 lira. Ama indiğin iskeleye bağlı olarak iade alınabiliyor. Bu iade sistemi güzel bir şey. Bence otobüslerde de olmalı. Ben belki bir durak için bineceğim -ki ben binmem, yürürüm, ama belki binenler olacak?-, niye 50 durak gitmiş gibi 27 lira basayım ki?) Malum, havalar 17-18 derece olunca, Balat'a kadar filan vapurun üst katında oturdum. Ama sis nedeniyle Boğaz'ın hiçbir güzelliği görülemiyordu, her şey örtülmüştü. Boğaz demişken, bugünlerde Remzi Kitabevi'nden daha yeni çıkan, dumanı üstünde Turan Akıncı kitabı "Boğaziçi: Saraylar, Sefaretler, Yalılar"ı okuyorum da, Boğaz'a bir başka gözle bakmaya başladım. İstanbul’da yaşayanlar olarak, yaşadığımız şehrin ne kadar farkındayız? Bir hengamenin içinde yuvarlanıp giderken, yaşadığımız şehrin köklü geçmişini ve tarihi mimarisini fark etmeye mecalimiz kalmıyor çoğu zaman. Fotoğraflarla zenginleştirilen, Boğaz'daki yalıları, Osmanlı'daki Boğaziçi köylerini, koruları, sarayları, yapıları anlatan kitapla eski İstanbul'da nostaljik bir gezintiye çıkmış gibi oldum. Havalar güzelleşince kitaptan belirlediğim yerlerde yürüyüşler yapacağım, kitap bende İstanbul'u adımlama düşüncesi uyandırdı. Meraklısına duyurulur diyeyim ve bu bahsi burada kapatayım. Neyse, sonra vapurun üst güvertesinde üşüyünce alt kata, kapalı alana indim. Eyüp iskelesinden beş dakika mesafede Feshane. Taş ve metal gibi malzemelerden yapılan, insanları düşünmeye sevk eden çeşitli eserlerin sergilendiği sergi ücretsiz. O nedenle de çok kalabalıktı. Ama gitmişken düşünmeden edemedim: İnsanlara sergi girişinde telefonlarınızı topluyoruz, çıkışta alacaksınız deseler, kaç kişi yine de o sergiye gider? Eserleri incelemekten çok, görevmiş gibi çabuk çabuk fotoğrafını çekip, hızla diğer esere doğru yol alıyor çünkü çoğunluk... Bu her sergi için böyle maalesef. Anı yaşamak yerine çekip paylaşmak, çağımızın hastalığı.

Bu arada havalar sıcak dedim ama, yarından itibaren hızla soğuyor ve çarşamba günü İstanbul'a kar geliyor diyorlar. Ah, biz bu lafları çok duyduk, dediğinizi duyar gibiyim, haklısınız. Bakalım İstanbul'a bu sefer beklenen kar yağacak mı? Neyse, birkaç gündür kapattığım kombimi bugün itibarıyla tekrardan açtım. Şu an için hava hala oldukça ılık ama.

Bir yandan da kitap kulübü kitaplarımı okuyorum. Daha detaylı olarak geçtiğimiz hafta şu yazımda duyurmuştum. Bir süredir buluşma düzenleyemediğim kitap kulübümde Şubat ayında Üsküdar'da toplanıyoruz. Okuyacağımız kitaplar, Afro-Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından Nobel ödüllü Toni Morrison'ın iki farklı sınıftan iki farklı siyahi karakter arasındaki ilişkiyi ele alan çarpıcı romanı Katran Bebek (Sel Yayıncılık) ve Wilhelm Jensen'ın Antik Çağ'dan kalma bir rölyefi saplantı haline getiren genç arkeoloğunun peşinden İtalya'ya uzanan ve psikanalitik bir incelemeye tabi tutulan (hem de Freud tarafından) ilk edebiyat yapıtı olan novellası Gradiva: Bir Pompei Düşü (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları). 22 Şubat cumartesi günü buluşacağız. İstanbul'da yaşayıp kitap kulübüne kayıt yaptırmak isteyenleriniz olursa, şu formu doldurabilirsiniz.

Bir sonraki yazıda görüşünceye dek, kendinize çok iyi bakın!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

28 Ekim 2024 Pazartesi

İPİN UCU KAÇTI, FAHİŞ FİYATLARI TUTABİLEN YOK!

Farkında mısınız, son zamanlarda her şeyde bir "ederinden fazla" fiyat alma fırsatçılığı çıktı? AVM restoranlarında asla o kadar etmeyecek olan sıradan yemeklere 300-400 lira ödüyor, mağazalarda asla o kadar etmeyecek olan giysilere 3 bin, 4 bin lira veriyoruz. Ayakkabılar 5 bin lira. En son bir sırt çantası aldım, 3 bin 100 lira. İpin ucu kaçtı. Tutabilen yok. Bir simit şu an 15 lira ama 50 lira da deseler sorgulamadan alacak noktaya geldik. (Zaten bazı fırınlar kafasına göre 18, 20 liradan da satmaya başladı simidi.)

Bugünlerde malum, Contemporary İstanbul sergisi ile ilgili belirlenen giriş ücreti tartışılıyor. İzzet Çapa "Bu paraya sergi mi olur arkadaş" diye tepki gösterdi. Fazıl Say da ona cevap verdi filan. Ben de fiyatı aşırı bulanlardanım. Öğrenciye 850 liraya bilet satmak nedir?! Öğrenci değilsen de 1250 lira. Ne oluyoruz yahu, sergi bu, sergi! Yapın şunu 200-300, hadi bilemedin 400 lira, herkes gidip gezebilsin. 

Bu arada, Kylie Minogue'un Tension 2025 dünya turu biletlerine bakıyorum da, 99 dolara bile konser bileti var. Yani İngiltere gibi pahalı bir ülkede bile 3.400 liraya böyle bir konser izleyebilirsiniz (arkalardan da olsa). İstanbul'da bir sergiye 1250 lira vereceğim parayı saklayıp böyle bir konsere gitmeyi tercih ederdim. Tabii ki bu dünya turunda Minogue Türkiye'ye uğramıyor (ve bu hiç şaşırtıcı değil). Eskiden ne güzelmiş, tüm dünya starları konserlerinde İstanbul'a gelirlermiş (-miş diyorum çünkü gittiğim tek bir tanesi bile olmadı benim). Mesela Lana Del Rey'i filan İstanbul'da izlemek ne güzel olurdu doğrusu. Ek olarak, Güldür Güldür Show'un bilet fiyatlarının 1925 liradan başladığını da (evet, yanlış duymadınız) tarihe not düşmek isterim. (Ama hadi yine bir sergidense bir tiyatroya/şova o para verilebilir.)

Kylie demişken, Can't Get You Out of My Head yıldızının Tension II albümü geçtiğimiz günlerde çıktı. Minogue, 2020'nin sonuna doğru çıkardığı Disco albümü ile müzikal olarak disco ve dance-pop sularında gezinmiş, beni de dinleyici kitlesi arasına o albümle katmıştı. Akabinde 2023 yılında çıkardığı Tension albümü ile sound olarak yine beni benden almıştı ve albüme adını veren Tension şarkısını belki bir yıl içinde belki bin kez dinlemişimdir (az değil bence). Padam Padam çok ses getirdi filan. Kylie de bu ilgiden memnun kalmış olacak ki, Tension dönemini bitirmeyerek albümün devamını çıkardı (bizde de Hande Yener yapar böyle devamı olan albümleri). Lights Camera Action, Good As Gone, Taboo ve Kiss Bang Bang ilk etapta dikkatimi çeken şarkılardan oldu. Öyle çok iyi değil, ortalama düzeyde şarkılar ama pop olarak dinlerseniz fena da değiller hani. 

Ve son olarak... 

"Efendiler, yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz!"

Atatürk'ümüzü saygıyla anıyoruz, arıyoruz. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'mız kutlu olsun! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

https://www.trendyol.com/remzi-kitabevi/benim-kucuk-saheserim-p-811138753?boutiqueId=61&merchantId=653904&filterOverPriceListings=false&sav=true

4 Aralık 2017 Pazartesi

NİŞANTAŞI'NIN GİZLİ HİT'İ: JUNO

Bu hafta sizlere Nişantaşı'ndaki yeni favori mekanınız olmaya aday Juno'yu tanıtmak istiyorum. Lezzetli yemekler, zevkli bir dekorasyon ve sakin bir ortam arıyorsanız, doğru adrestesiniz. Üstelik Nişantaşı'ndaki bazı mekanların üstüne sinmiş snob'luk burada asla yok; hatta daha içeri attığınız ilk adımdan itibaren çok samimi ve sıcak bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. 


Nişantaşı'ndaki Mim Kemal Öke Caddesi'nde yer alan Juno, her gün saat 11'de açılıyor. Ben içeri girer girmez kafenin zevkli dekorasyonuna bayıldım ve köşedeki kitaplık hemen dikkatimi çekti. Raflarda pek çok yemek kitabı buldum, hemen bazılarını karıştırmaya başladım. Aynı anda duvarlardaki tablolar da dikkatimi çekti. Çok geçmeden öğrendim ki, Juno'nun duvarları dönem dönem çeşitli ressamların işlerine ev sahipliği yapıyor ve beğendiklerinizi satın alabiliyorsunuz. Zaman zaman bazı lansmanlar da düzenliyorlar ve ben de kendi -yeni- kitabımın lansmanı için bir an Juno'yu düşünmedim değil. Yani kafe olmasının yanı sıra küçük bir galeri havası da var Juno'nun. Ayrıca kesinlikle bir kitabevi-kafeye de dönüştürülebilir. Uzun lafın kısası, Juno'daki bu sanatsal çeşitlilik bence harika bir şey. Her gittiğinizde farklı bir şeyle karşılaşabilirsiniz burada. Kısacası sürprizi bol bir mekanda olduğunuzu baştan söyleyeyim. 


Juno'ya geçtiğimiz cumartesi günü gittiğimde hava -bugün birden soğuyan yağmurlu havayla hiç alakası yoktu- çok güzeldi, o nedenle içeride değil dışarıda oturmayı tercih ettim. İçerisi ayrı, dışarısı ayrı keyifli. Bu duvarda asılı gördüğünüz tahta parçalarıysa, sıkı durun, bir zamanlar tren raylarıymış! Juno'da böyle hikayesi olan parçalar görebiliyorsunuz yani... Dediğim gibi, sürprizli bir mekan burası ve kendine has bir havası/stili var. 



Juno'da hayli çeşitli ve her zevke hitap edecek bir menü mevcut. Burayı hem bir kafe hem de bir restoran olarak düşünebilirsiniz aslında. Ana yemek olarak bonfile, somon ızgara, dil balığı buğulaması, şnitzel, dana pirzola, kasap köfte gibi seçenekler var. Ben tercihimi dil balığı buğulamasından yana kullandım. O ne doğru bir tercihtir öyle! Havuç, patates, defne yaprağı ve limonla harika bir tat yakalanmış. Bir sonraki gidişimde yine yemeyi planlıyorum. 10/10


Juno'da odun fırını var ve bu da pizza yemek için doğru yerde olduğunuz anlamına geliyor. Ben pizza cipollayı severek yedim: karamelize soğan, keçi peyniri ve füme et. Çıtır çıtır, kıtır kıtır bir pizza hamuru. Keçi peyniri gerçekten çok yakışmış. Pizza sevenler için Juno doğru adres. Üstelik daha pek çok pizza alternatifi bulunuyor. 10/10 



Mekanın bir de fit menüsü var ki, o da yediğinin kaç kalori olduğuna dikkat etmek isteyenler için çok iyi bir fırsat. Kinoa salatası, bolonez soslu kabak spagetti, otlu omlet, füme somon, brownie gibi glütensiz ve/ya vejetaryen seçenekler bulunuyor bu diyette olanların bayılacağı fit menüde. Ben ılık kabak spagettiyi denedim. Makarna gibi ince ince kesilmiş kabaklara avokado, kinoa, lor peyniri ve pancar eşlik ediyor. Avokadoyu pek fazla seven ve her şeye yakıştıran biri değilim, ama sırf bu yüzden kabak spagettinin lezzetine de haksızlık edemem. Ilık kabak spagetti, daha hafif bir şeyler yemek isteyenler için fit menünün öne çıkanlarından. Görünüşüyle de öne çıkmıyor mu zaten? 8/10 



Ve gelelim tatlılara! Şu rengin güzelliğine bakar mısınız... Baştan alalım: Juno'nun menüsü sabit bir menü değil. Her sezon -her üç ayda bir diyelim-, menünün sezona özel lezzetler bölümü değişiyor. Yani menü değişkenlik gösteriyor ve bu da Juno'ya sık sık gitmek için bir sebep aslında. Benim sonundan yakaladığım bu sonbahar sezonunun özel tatlısı, poşe armut tatlısıydı. Menüden kalkmasına bir hafta falan kalmış. Tam zamanında yetişmişim yani! Pekmez, mürdüm eriği, tarçın ve çırpılmış krema ile sıcacık servis edilen bu tatlıyı ben çok sevdim. Övgüyü kesinlikle hak ediyor, sezon menüsünde kalmayıysa asla! Hatta mekanın ortaklarından Ömer Bey'e bu armut tatlısının menüde her zaman olması gerektiğini söyledim. Eğer şu günlerde yolunuz Nişantaşı'na düşerse, Juno'ya gidip bu armut tatlısının tadına kesinlikle bakın. 10/10 

Kış sezonu için pek çok yenilik de düşünüyorlarmış. Örneğin armut tatlısının yerine sufleyi getirmeye hazırlanıyorlar, o da eminim çok nefis olacaktır! Ayrıca bal kabağı çorbası ve bir süredir yeni trend olan bu kase olayı da Juno'ya geliyor. Başlıkta Nişantaşı'nın gizli hit'i deme sebebime gelince... Juno, kaldırımdan geçerken bahçe katında yer alıyor. Yani olur da gözden kaçırırsanız diye, yol üstündeki "Juno: Eat, drink, chill" tabelasını dikkatle kollayın. Her türlü damak tadına ve bütçeye hitap eden bu mekanı seveceğinize eminim. Giderseniz bana da yazmayı unutmayın! Son olarak, Juno'yu kendi sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz. 

Beni sosyal medyadan takip etmek için:





24 Mayıs 2017 Çarşamba

İSVEÇ'E GELMİŞKEN ÇİZGİ ROMAN SERGİSİ AÇIVERDİM!


Dedim İsveç'e gelmişken bir çizgi roman sergisi açmadan dönmeyeyim! Şaka şaka, dersimin final projesi. İsveç'teki hayatımı anlattığım Mert'in İsveç Günlüğü'nün 1. bölümünü sizinle şurada paylaşmıştım, çok da güzel yorumlar aldım, herkese çok teşekkürler. İşte çizgi romanımın tamamını fotoğrafta arkamdaki panoda görüyorsunuz. 


Sergi açılışı Malmö Högskola'nın Niagara binasında oldu. Atıştırmalıklar da tam İsveç usulüydü! Burada çok tüketilen lakritz şekerleri ve jelibonlarıyla tam üç çeşit cips vardı. Çizgi romanımda da bahsettiğim gibi, bu İsveçliler sabah kahvaltılarında yulaf ve avokado yiyorlar ama aslında o kadar da sağlıklı beslenmiyorlar, abur cubur yemeye bayılıyorlar ve çok fazla şeker tüketiyorlar. Yani sabahları sebze meyve yiyorsunuz tamam ama, onlar sizi kurtarmaz, n'aber?



Benim kalemimden, klasik Türk kahvaltısı vs İsveç kahvaltısı... 




Daha çok paylaşımım için beni sosyal medyadan da takipte kalmayı unutmayın!



26 Şubat 2017 Pazar

BRÜKSEL'DE NE YAPTIM? BRÜKSEL GEZİSİ VOL.1

Dikkat: Fazlasıyla Tenten, Manneken Pis/İşeyen Çocuk, çikolata, waffle, çizgi roman, French fries, müze ve Euro muhabbeti içerir!

Brüksel'e gitmek hiç aklımda yokken, bizim Hong Kongluların planına dahil olmamla kendimi Tenten'in ülkesinde bulduğumu biliyorsunuz. Evet, Belçika'dan bildiriyorum! Belçika'nın başkenti olan Brüksel'e, 17 Şubat sabahı Kopenhag'dan gittik, 21'inin akşamı da döndük. 5 gün Brüksel için gerçekten çok fazlaydı, biz biraz fazla kalmış olduk, bence 2-3 gün Brüksel için ideal. Tabii bir gün de Brugge'a gittik. Bu yazımda sizlere Brüksel'de gezilecek yerler, Brüksel'de ne yenir, Brüksel'den ne alınır, Brüksel'de mutlaka gitmeniz gereken yerler ve müzeleri anlatacağım. İlk kez denediğim Airbnb maceramı ve Brugge gezimi de sonraki yazılarımda detaylıca anlatacağım elbette.

Belçika yolcusu kalmasın! Arkadaşım şak diye çekti bu fotoğrafı ve doğallığa bayıldım, yüzümde resmen güller açmış! Birkaç günlüğüne İsveç SEK'inden kurtuluyorsun Mert, ama biliyorsun, Euro da can yakacak. (Not: Daha havaalanından dışarı adım atar atmaz yaktı bile, hiç merak etmeyin.


Brüksel uçak biletimizi her ne kadar ucuza almış olsak da, 
Malmö'den Kopenhag'a gitmek ve Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel şehir merkezine gitmek, uçak biletinin neredeyse iki katı fiyatına denk gelmiş oldu. Öncelikle, Malmö'den Kopenhag'a gitmek 89 DKK (yani bizdeki değişen karşılığına göre 45-55 lira arası). Kopenhag'dan Brüksel'e uçuş yaklaşık bir buçuk saat. Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel Midi'ye gitmek 57 liraya denk geliyor. Gelirken kişi başı 15 Euro verip taksiyle geldik (57 lira), dönüşte de yine kişi başı 14 Euro (53 lira) verip havaalanı otobüsünü kullandık. Ama bitmiyor. Midi de merkezi bir yer değil. Midi'den merkeze gitmek için de 2.10 Euro'luk metro bileti almanız gerekiyor. Bu bilet de 8 lira. Yani uçak bileti hariç, 225 lira gibi de havaalanından şehre-şehirden havaalanına (ve Kopenhag-Malmö arası) gitmek için vermek durumundasınız. Brüksel'de ulaşım nasıl derseniz, böyle işte, pahalı. Hoş İsveç kadar pahalı değil. Ama dediğim gibi, bir yanda SEK, diğer yanda Euro olunca kıyaslama yapmak da zor. Şimdi hiç vakit kaybetmeden madde madde anlatmaya başlıyorum, ki Brüksel'e gitmek için yazımı okuyanlar aradığını bulabilsin: 

Brüksel'de gezilecek yerler 

1 - Grand Place 




Grand Place, Brüksel'in hiç şüphesiz en hareketli meydanı. Başınızı nereye çevirseniz dört bir tarafınızda pek çok tarihi bina göreceksiniz. Aynı zamanda sokakları at üstünde gezmek isterseniz böyle mini bir gezi de yapabilirsiniz. Grand Place birçok kafeye, restorana, hediyelik eşya dükkanına, waffle'cıya da ev sahipliği yapıyor. Biz Şubat'ın ortasında gittiğimizde bile çok kalabalıktı, yazın kim bilir nasıl olur... 

2 - Manneken Pis






Grand Place'tan sadece birkaç sokak ötede yer alan bu küçücük, yalnızca 61 cm olan heykel nasıl da tüm Brüksel'i birbirine katıyor bir bilseniz! İşeyen Çocuk'la selfie çektirmek için Hong Konglusundan Türk'üne, millet birbiriyle nasıl yarış ediyor bu küçücük heykelin önünde, görmeniz lazım! Orijinal İşeyen Çocuk Heykeli küçücük ama şehrin her yerinde kendisine türlü kılıklara girmiş bir şekilde rastlamanız mümkün. Çikolatacılarda işeyen çocuk çikolatalarından tutun işeyen Şirinler'li kartpostallara kadar her yerde var. Hatta, ünlü saat markası Swatch ona özel işeyen çocuklu saat bile yapmış, size o kadarını söyleyeyim. Kendisi benim pazartesi modum olur bundan sonra. 

Peh, yine mi pazartesi? 
3 - Galeries Royales Saint-Hubet

Bizdeki Kapalıçarşı'nın çok çok çok daha küçüğü gibi olan, ama gerçekten tarihi bir binaya sahip bu Brüksel çarşısı oldukça eski ve şık dükkanlara ev sahipliği yapıyor. Çarşı pazar gezmesi, çizgi roman figürleri avı, çikolata tadımı... Çikolata kaplı vitrinler tok karınları bile acıktırır, o yüzden pek fotoğraf koymayacağım. Hayır gözlerimize de yazık, dişlerimize de. 


4 - Atomium 


Şehir merkezine uzakta ve biraz ters bir yerde olan Atomium, şans eseri, bizim kaldığımız eve çok yakındı. İlk başta biraz korkunç bir görüntüsü var, sonra alışıyorsunuz. 

5 - Sablon 


Sablon da yine merkezde, parkları olan bir yer...

6 - La Boutique Tintin

Birazdan içerideki her şeyi alacaktı... 

Şimdi gelelim esas konuya!  
Brüksel'de hiçbir yere gitmesem bile buraya illa gidecektim! La Boutique Tintin'e, yani Tenten Butik'e! Aman aman Tenten meraklısı olmasam da, çizgi roman seven biriyim ve Tenten'i de seviyorum. Gerçi tam bir çizgi roman şehri olan Brüksel'e gelmelerine rağmen Tenten hakkında hiçbir fikirleri olmayan Hong Konglu arkadaşlarım Tenten'i gördüğüm her yerde heyecanlanmamı anlayamadılar. Tenten Butik'te resmen kendimi kaybettim. Bir sürü şey aldım tabii, birazdan oraya da geleceğim. Ama buraya mutlaka gidin. Grand Place yolu üstünde zaten, giderken illa önünden geçiyorsunuz.






7 - Çizgi Roman Müzesi 


Comic Museum Brussels ya da The Belgian Comic Strip Center ya da kısacası Çizgi Roman Müzesi, 7 Euro'ya giriş yapılan (26,50), saat 18'de kapanacak olan ama sonra gidemem diye 17'de gittiğim müze. Biraz alelacele gezmiş oldum ve pek bir şey anlamadım ama gezmesem de aklımda kalacaktı. Tabloda, üçüncü kuşaktan beşinci Mertovski'yi görmektesiniz. Şaka şaka, bizim Tenten'in Kaptan Haddok'u. Belçika çizgi romanları deyince bizim aklımıza hep Tenten geliyor, ama aslında Şirinler, Red Kit, Asteriks de Belçikalı. Daha az bilinenlerden Gaston, Spiru, Corto Maltese de buralı, hatta Corto Maltese grafitilerine de Tenten'inkiler kadar rastlamak mümkün sokaklarda... Brüksel, bir çizgi roman severin kesinlikle gelmesi gereken bir yer. Brüksel'e gelip de çizgi roman kültürünü keşfe çıkmadan olmaz. Ama grupça gezdiğimiz için müzenin ancak günün sonuna kalmış olması gibi, yine aynı sebepten dolayı, gördüğüm pek çok kitapçı ve mağazaya da giremedim. Brüksel'e bir ara tek başıma tekrar mı gitsem, ne dersiniz? 








Müzede de Tenten Butik gibi bir mağaza vardı ve pek çok Tenten figürü satılıyordu. Ama aynı figürler her nedense biraz daha pahalıydı. Ben de bir daha Tenten Butik'e gidemeyebilirim diye alacaklarımı oradan almak istedim. Bu mağaza da müze gibi 18'de kapanacaktı ve işte o yüzden müzeyi yarıda kesip bir heyecanla Tenten figürleri almak üzere mağazaya koştum ve doya doya Tenten alışverişimi yaptım! (Gerçi sonra Tenten Butik'e gittim tekrar, neyse, aldıklarımı yazının sonunda göstereceğim.)

8 - Müzik Enstrümanları Müzesi 

Zurnanın zırt dediği yerde, Müzik Enstrümanları Müzesi'ndeyim...

Doğrusunu söylemek gerekirse, Müzik Enstrümanları Müzesi Çizgi Roman Müzesi'nden çok daha güzeldi. Çünkü Brüksel bir açık hava çizgi roman müzesi gibi zaten, o yüzden ilk müze beni pek tatmin etmedi sanırım. Ama Müzik Enstrümanları Müzesi gerçekten çok büyük ve detaylıydı, tarihten bugüne çok ilginç enstrümanlar vardı. 
Ne var ki, yine yeterli zamanımız yoktu, havaalanına gitmeden önce yalnızca 40 dakika falan gezebildik müzeyi. Giriş 6 Euro (23 lira) diye sizler için notumu da düştükten sonra, hemen anlatmaya başlayayım. Burada tarihten bugüne bir sürü enstrüman var ve size verilen kulaklıkla hemen hemen hepsinin sesini dinlemeniz mümkün. Vazo ve sünger ikilisinden oluşan bir enstrümandan tutun, deniz kabuğuna kadar ilginç pek çok "enstrüman" vardı. Bass clarinet yine beni etkiledi. Ama bakınmama rağmen fagot göremedim, belki de ben bulamadım vaktimiz az olduğu için. Neyse, buraya mutlaka gidin derim ben. Zaten bana da Çizgi Roman Müzesi'nde konuştuğum 3 Türk kadın "Burası güzel değil, Müzik Enstrümanları Müzesi'ne mutlaka git" demişti. 40 dakikacık da olsa, burayı görme fırsatı bulduğum için şanslıyım. 





Brüksel'de ne yenir, ne yemeli? 

1 - Waffle


Geldik en çok merak edilen konuya! Brüksel'de ne yemeli? 1 numarada tabii ki Waffle var! Peki Brüksel'de waffle'ı nerede yemeli? Biz hemen her gün waffle yedik, hepsi de kendine göre farklı ve güzeldi. Yani kesinlikle şurada yemelisiniz diyemem. Mesela ilk olarak Vitalgaufre Belgian Quality'de yedik. Ben kendinden vanilyalı waffle aldım, yani hiçbir şey ekletmeden, 2.45 Euro.(9,50 lira) Ama aslında 1 Euro'ya sade waffle alabileceğiniz yerler de var. Öyle alanlar da var. Ama ben üstüne bir şeyler ekleterek almayı seviyorum. Mesela bir alttaki fotoğrafta waffle 1 Euro'ydu ama muz, çilek ve Nutella eklettim, 4.50 Euro oldu (17 lira). Brugge'de de krema ve reçelli waffle'ı 3.50'a (13.50) almıştım. Tespit: Brüksel'de waffle'ın tadından çok görünüşü güzel diyebilirim.





2 - French Fries / Patates Kızartması 


Aslında French fries yani patates kızartmasının Brüksel'le özdeşleşmiş olmasını hala anlayabilmiş değilim, çünkü bildiğiniz yağlı, zararlı patates kızartması işte... Tabii ki zararlı her şey gibi lezzetli mi lezzetli, ama klasik kızartma. Fritland'in önünde bir saatten fazla kızartma kuyruğunda bekledik, kesinlikle çılgınlıktı! Daha da çılgın olanı, önümde yaşlı bir teyzenin bile kızartma kuyruğunda olmasıydı.


Eklettiğin her sos 0.80 Euro, evet, mayonez ve ketçap için bile para veriyorsun Brüksel'de. İlk yediğim sade kızartma 3 Euro'ydu. Sonra Dila Chez Papy Resto Snack'e gidip Andalouse soslu yemeden dönmememi söyledi, ondan yedim, orada da 3.20 Euro'ydu mesela. (Andalouse sos hardallı baharatlı gibi değişik bir sos, sevdim, ama meğer daha önce de yemişim.) Belçika'da olmanın zararları... Bol bol waffle, çikolata ve yağlı patates kızartması.


3 - Çikolatalar, bagetler ve diğer şeyler 



Lezzetli bir çorba ve peynirli baget sandviç, 4 Euro... 






Brüksel'den ne alınır?


Maison Dandoy ve Passion Chocolat, çikolatanın yanı sıra bisküvi ve onlar her ne kadar elmalı/zencefilli ekmek dese de bize göre baya kek/pasta olan bu "ekmekler" konusunda da önde gelen çikolata dükkanlarından. Passion Chocolat'tan aldığım bu küçük ekmek sadece 2.95 Euro idi ve tadı inanılmazdı, ama bitti! Ben de Dila'ya tavsiye verdim: "Dila hala nasıl bu elmalı ekmekten hiç yemedin, hemen dene!" 

Aman aman Brüksel'de akşam mı olurmuş... Önümüzde esrarengiz sokak lambaları yanar, ikide bir tramvaylar mı geçermiş... Manzarama çay, peynirli sandviç ve kruvasan kaldırıyorum o halde!



Çikolata, hediyelik eşya kısmını geçtikten sonra, kesinlikle Tenten veya başka bir çizgi roman figürü almalısınız diyorum! Ben irili ufaklı Tenten figürleri, Kastafiore'li magnet, Tenten dosyası, Brugge'da bir tasarım mağazasından gözlük şeklinde metal kitap ayracı aldım. EURO tabii ki can yaktı (sadece ayraç 7.50 Euro, yani 28,50 liraydı öyle söyleyeyim), ama Brüksel'e de kaç kez gidilir ki? İşte Belçika ganimetleri... (Bi' kısmını yedim.) Brüksel'dekitümTentenleritopladım-tabiikikitapayracıdaaldım-gözlükşeklindekibuayracınasılalmazdım

Brüksel şehir merkeziyle ilgili anlatacaklarım bunlar... Ama Brüksel macerası bitti mi? Tabii ki hayır! Daha sizlere ilk Airbnb deneyimimi ve Brugge'u anlatacağım... Takipte kalın! 




Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...